Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İbnü'l-Adim ve Malazgirt Savaşı Bilgileri

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

İbnü'l-Adim ve Malazgirt Savaşı Bilgileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Ara 2010, 20:23

İBNÜ'L-ADİM

Haleb'in meşhur müverrih İbnü'l-Adim (ölümü 1260) Haleb'de yaşamış veya Haleb'e uğramış tanınmış şahsiyetlerin hal tercümelerine ait Buğyetü't-taleb adlı eserinde Alp-Arslan hakkında tafsilatlı bilgi vermiştir. Ibnü'l-Adim bu bilgileri muhtelif kaynaklardan derlemiştir. Alp-Arslan'ın şahsiyetiyle ilgili olduğu için kitabımızda bu bilgilerin metin ve tercümeleri verilmiştir. İbnü'l-Adim bu arada Ebu Galib'in eserinden Malazgirt Savaşı ile ilgili haberler nakletmiştir. Ebu Galib XII. yüzyıl müverrihlerinden olup İran'dan Suriye'ye göç etmiştir; fakat eseri bize kadar gelememiştir.

İbnü'l-Adim, Ebu Galib'den naklen halifenin, Alp-Arslan'ın savaşı kazanması gayesiyle, hatiplerin minberlerde okumaları için yayınladığı dua metnini vermektedir ki bu, A4/ıtar'dakinin aynıdır. Dua metninden sonra gelen haberler ise İbnü'l-Esir'dekilerden daha az tafsilatlıdır.

İbnü'l-Adim yine aynı eserinde müellifi meçhul bir eserde okuduğunu söyliyerek İbnü'l-Kalanisi'deki bilgileri de vermiştir.
Aynı müellif Zübdetü'l-halebinin tarihi Haleb adlı öteki eserinde Malazgirt Savaşına dair daha tafsilatlı bilgi vermekte ise de bu bilgi Is fa hanlı İmadüddin'in eserin dekinin hemen tamamen aynıdır. Hulasa, ibnü'l-Adim'in her iki eserinde Malazgirt zaferiyle ilgili olarak verdiği bilgiler, İbnü'l-Kalanisi'yi istisna edersek, Ahbar ile ibnü'l-Esir ve İmadüddin tarafından anlatılanlardan farksızdır.

Kaynakça
Kitap: İSLAM KAYNAKLARINA GÖRE MALAZGİRT SAVAŞI
Yazar: FARUK SÜMER ve ALİ SEVİM
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İBNÜ'L-ADiM ve Malazgirt Savaşı Bilgileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Ara 2010, 20:31

İBNÜ'L-ADİM

Bugyetü't-taleb fi Tarih-i Haleb


Kemalüddin Ebu'l-Kasım Ömer ibni Ahmed İbnü'l-Adim, 1192 yılında Kudüs'te dünyaya gelmiş ve tahsilini burada yapmıştır. Devrin teamülüne uyarak Irak, Hicaz ve Şam'ı ziyaret eden müellif 1212 den sonra Haleb'deki bir medresede müderrislik görevi almıştır. Daha sonra kadılık mesleğine giren İbnü'l-Adim Haleb Eyyubi hükümdarlarına vezir olarak hizmet etmiştir. Haleb'in 1260 yılında Moğollar tarafından zapt ve yağma edilmesi üzerine Mısır'a kaçan müellif, 1262 yılında Kahire'de vefat etmiştir.

İbnü'l-Adim'in birçok eserleri arasında bilhassa iki eseri çok tanınmıştır. Bunlardan biri Bugyetü't-taleb fi Tarihi Haleb adını taşımakta olup Halep şehrinde yaşamış ünlü kişilerin hal tercümelerini ihtiva eder. Müteaddit ciltlerden müteşekkil bulunan bu eser henüz yayınlanmamış olduğu gibi, muhtevası ile ilgili bir fihrist bile yapılmamıştır. Burada Alp-Arslan ile ilgili olan metin Ibnü'l-Adim'in bu eserinden alınmıştır.

Kemalüddin'in diğer eseri ise, Zübdetü'l-halebinin Tarihi Haleb adını taşımaktadır. Bu eser Halep şehrinin tarihini anlatır. Zub-detü'l-haleb 3 cilt halinde yayınlanmıştır.

Tercüme

Babam (Tanrı rahmet eyleye) babasına atfen bana şöyle anlattı:


Sultan Alp-Arslan Halep yörelerine gelip, Kınnesrin kapısı meydanında karargah kurarak şehri kuşattı. Ganem burcuna karşı mancınık kurdurup aralıksız olarak bu burcu dövdürdü. Bunun üzerine Haleb halkı - alay olsun diye - Ganem burcunun tepesine bir atlas parçası sardılar. Bu suretle onlar, mancınık darbeleri sebebiyle burcun güya baş ağrısına tutulduğunu belirtmek istiyorlardı. Sultan, halkın bunu niçin yaptığını sorunca, onlar, burcun mancınık atışlarından baş ağrısına tutulduğunu ve bundan kurtulmak için de burcun başını bağladıklarım söylediler.

(Babam devamla):

Bunun üzerine Sultan çok kızdı ve o gece askerlerine 1000 kadar Halene 23 oku ve diğer bazı silahlar dağıttırdı ve erken saatlerde şehre hücum emri verdi. Şehir düşmek üzere iken Mahmud'un annesi Seyyide, oğlu ile birlikte şehir ve kalenin anahtarlarını alarak Sul-tan'ın katına çıkmak için şehirden ayrıldılar. Halk meydanda iki sıra halinde, Sultan'a ihtirama hazır bulunuyordu. Anne-oğul Sultan'a hürmet amacıyla yeri öpe öpe saflar arasından geçerek Sultan'ın huzuruna geldiler.

Sultan onlara izzet ve ikramda bulundu ve Seyyide'ye:

"Sen Seyyide misin ?" dedi.

O da:

"Evet ben kavmimin seyyide'siyim" diye cevap verdi. Kadının bu cevabı Sultan'ın çok hoşuna gitti. Şehri Mahmud'a iade ettiği gibi ona ikramda da bulundu. Sultan'ın lütf ve ihsanına nail olan Mahmud sevinç içinde şehre döndü.

Babam sözüne şöyle devam etti:

Sultan, Bizanslılara komşu olan Haleb'in müstahkem bir şehir olduğu zannını vermek için, muhasarayı mahsus uzatıyordu. Bunu yapmakla o, kendisinin büyük kudret ve ordusunun çokluğuna rağmen, uzun bir süre kuşattığı şebri güya almaya muvaffak olamadığı fikrini, Bizanslılar'da vermek ve böylece onların, şehre sahip olma hususunda herhangi bir ümide kapılmalarını önlemek istemişti.

"Seyyide'nin şehirde kalıp, oğlu Mahmud'un Sultan'ın huzuruna çıktığı, Sultan'ın Halep yönüne hareketi sırasında, onu karşılamaya gitmiş olan Seyyide'nin, Sultan'ın katına vasıl olmasının Urfa'da vuku bulduğu ve Sultan'ın ona:

"Sen Seyyide misin?" diye sorması üzerine, onun yukarıda sözünü ettiğimiz cevabı verdiği şeklinde de bir rivayet vardır.

Ebu'l-Fevaris Hamdan b. Abdurrahim'in kendi el-yazısı ile yazdığı eserinde şunları okudum:

"Mahmud ve annesi Haleb'den Sultan'ın katına geldiler. Bunlar Sultan'ın Haleb'e gelişinden 31 gün sonra, huzuruna gelmişlerdi.

Sultan onların kusurunu bağışladı. Bu sırada Rum (Bizans) Meliki Diyueanus'un Konstantiniyye'de 11 sugur ve geçitlere doğru yola çıktığı duyuldu. Bunun üzerine Sultan, Mahmud'un, huzura gelmesinden beş gün sonra, Haleb''den ayrıldı ve Bizans İmparatorunu karşılamak üzere, Malazgirt'e yöneldi. Orada yaptığı savaşta, İmparatoru bozguna uğrattıktan sonra tutsak aldı ve karargahını eline geçirdi. Türklerin sayısı 600 bin idi.

Müellifinin adı zikredilmeyen bir tarihte şunları okudum:

"Alp-Arslan 463 yılında (1071) Haleb'i kuşattı. Şehirde Mahmud b. Nasr b. Salih (hakim) bulunuyordu. Sultan şehri aman'la aldı. Mahmud b. Nasr aynı yıl 17 Cemaziyelahir (22 Mart) Çarşamba günü Sultan'ın huzuruna çıktı. Sultan, Mahmud'a lütf ve ihsanda bulunarak emniyette olduğunu bildirdi ve kendisini tekrar Halep hakimliğine tayin etti. Daha sonra o, 23 Cemazi-yelahir (28 Mart')da, Malazgirt'e yönelmiş bulunan Rum Melikini karşılamak üzere, Rum'a (Anadolu'ya) müteveccihen Haleb'ten ayrıldı. Askerlerinin başında olduğu halde, Melik'le karşılaştı ve ona hücum ederek bozguna uğrattı. Rum Meliki'nin 600 bin askere, Alp-Arslan'ın ise Türklerden müteşekkil 400 bin askere sahip olduğu rivayet ediliyor. Melik, Müslümanların eline tutsak düştükten sonra Alp-Arslan'a götürüldü. Onun şerbet bırakılması hususunda aralarında yapılan müzakereler, bir anlaşmaya varılıncaya kadar, devam etti. Bu anlaşmaya göre, Rum Meliki İslam memleketlerine taarruz etmeyecekti. Bilahare Sultan onu memleketine yolladı. Fakat onun, memleketi halkı tarafından, ithamlara maruz kalıp öldürülmüş olduğu söylenir."

el-Hafız ebu'l-Hattab Ömer b. Muhammedi'l-Uleymi'nin kendi el-yazısı ile hazırladığı eserinde şunları okudum. (Bu bilgileri bize Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Muhammedü'n-Nessabe rivayet etmiştir):

"Ebu'l-Hasen Yahya b. Ali b. Muhammed Zureyk'in kendi el-yazısı ile yazdığı eserindeki "Büyük Sultan Şehid Alp-Arslan Ebu Şuca Muhammed b. Davud'a -mü'minlerin emirinin burhanı, Tanrı yüzünü ak etsin- dair haberler" kısmında Sultan'ın Suriye'ye gelişinin sebebini buldum.

Şöyleki:

"Bu Sultan, —Tanrı'nın rahmeti üzerine olsun— 457 yılında amcası Ulu Sultan Ebu Talib Tuğrul Beg b. Mikail'in ölümü üzerine, idareyi eline aldı. Söylendiğine göre, Sultan Tuğrul Beg'in yaşı 80'i aşmıştı. Alp Arslan'ın amca-oğlu Kutalmış saltanat iddiasına kalkıştı ise de Alp-Arslan'a karşı dayanamadı. Alp-Arslan'ın beraberinde 12 bin kişi olduğu ve Kutalmış'ın 90 bin kişi ile onu karşıladığı rivayet edilir. Alp-Arslan onu bozguna uğrattı. Kutalmış, kaçarken binitinden düştü. Bilahare ölü olarak bulunan Kutalmış, Rey şehrine götürülerek oraya gömüldü. Damgan şehri, Kutalmış'ın ülkesinin başkenti idi. Savaşın Dih-i Nemek adıyla bilinen küçük bir köyün yakınlarında yapılmış olduğu söylenir.

"Sultan'ın kardeşi Kavurt, Kirman hakimi idi ve aralarında çekişmeler oldu ise de bilahare anlaşarak barış yaptılar.
"Zamanında, ülke istikrara kavuşturulmadan önce Türkler'in yapageldikleri kötülükler son bulup, Horasan'da fitne kılıçları kınına girdi. Alp Arslan ülkeler fethetti. Onun azameti artmış, memleketi düzene girmiş, adaleti ve ünü her tarafa yayılmıştı.

'Sultan Alp-Arslan'ın Suriye'ye gelmesinin sebebi, Mısır'a tegallüp etmiş olan Nasırüddevle b. Hamdan'ın elçisi Fakih Ebu Cafer Muhammed b. Ahmed b. el-Buhari'nin bana (yani İbn Zureyk'e) anlattığına göre şudur:

Nasırüddevle b. Hamdan, Fa-kih Ebu Cafer'i Sultan'a gönderip ondan, Mısır ülkesini teslim etmek ve (şii) hutbeyi değiştirmek amaciyle, asker talebinde bulunmuştu. Çünkü Nasırüddevle, Mısır'daki Yeldenizü'l-Acemi ve sair emirlerden başka Suriye'de bulunan ordu kumandanı Bedrü'l-cemali ile de anlaşmazlık halinde idi. Sultan'la Nasırüddevle arasındaki yazışma H. 462 (1070) yılında adı geçen fakih aracılığı ile vuku bulmuştur. Fakih Horasan'da Sultan'a vasıl olup da (durumu ona arzedince) Sultan, fezayı dolduran ve yerlerin dar geldiği kalabalık ve donatılmış bir ordu ile Diyarbekir üzerinden geçerek H. 463 (Ekim/ Kasım 1070) yılı başlarında Ruha (Urfa)'ya geldi ve orada 30 gün kadar bir müddet ikamet etti. Bu sıralarda Fakih Ebu Cafer'i, Haleb hakimi Mahmud b. Nasr b. Salih'e elçi olarak gönderip ondan, Şerefüddevle Müslim b. Kureyş, İbn Mervan, İbn Vessab, İbn Mezyed ile Türk ve Deylem beyleri gibi huzuruna gelip tabiliğini yerine getirmesini istedi. Mahmut Sultan'dan korkusu sebebiyle bunu yapmadı. Bunun üzerine Sultan ona gitmek için Urfa-dan Suriye'ye yürüdü. Aynı yılın Rebiülahir ortalarında (17 Kanun-i Sani günü) Fırat nehrini geçti. Sultan, daha önce H. 462 yılında ona, Abbasi hutbesini okutmasını ve acele olarak huzuruna gelmesini bildirerek hil'at ve hediyeler göndermişti. Mahmud, Sultan'ın, müminlerin emiri imam el-Kaim Biemrillah ve sonra büyük Sultan adına hutbe okutması ile ilgili emrini yerine getirdi. Hatipler de siyah elbiseler giydiler. Böylece H. 462 yılı Şevval ayının son günlerinde (1070 Ağustos başları) Suriye'de (şii) Mısır hutbesi kaldırılmış oldu.

'Büyük Sultan Nehrü'l-Cevz yöresinden Fırat'ı geçip nehrin kena-rında, güzel bulduğu çayırlık bir yerde kondu.

Fakih Ebu Cafer ona:

"Efendim, ihsan buyurduğu nimetlerden dolayı ulu Tanrıya şükret" deyince

Sultan:

"Bu nimet nedir" diye sordu.

Bunun üzerine Fakih:

Şimdiye kadar bu nehri memluk olmayan hiçbir Türk asla geçmemiştir. Bugün siz Sultan olarak geçtiniz" dedi. Sultan "bunu hiç bilmiyordum" deyip emir ve meliklerden bir topluğu çağırttı ve bana, sözlerimi tekrarlamamı emretti. Ben de hemen onları tekrarladım. Sultan ve yanında bulunanlar Tanrı'ya hamd ve sena ettiler.

'Sultan, Benu Esed kabilesinin Kınnesrin'e yöresindeki Funeydik'e uzanan alçak arazisinde konakladı. Elçiler, Mahmud'un huzura gelmesini sağlamak için, aralıksız olarak gidip geliyorlardı. Halbuki o, Sultan'dan korkuyor, karşısında bulunmak istemiyordu. Bu durum, iki aya yakın bir süre böylece devam edip gitti. Mahmud Haleb'i tahkim etmiş ve ayrıca, Suriye ülkesinin başka yerlerinden de pek çok insan şehre dolmuştu. Sultan Alp-Arslan'ın heybetinin yüceliği, şiddet ve kahramanlığı ve ayrıca askerlerinin çokluğu ve kalabalıklığı şehirde toplanan halkın içine korku saldı. Halbuki durum, halkın düşündüğü gibi korkunç ve ürkütücü değildi. Sultan, -Tanrı rahmet eyleye- Mahmud'un, huzuruna çıkmasından ümidini kesince, Funeydik'ten ayrılıp aynı yılın Cemaziyelahır ayının sonlarında Halep önüne kondu. Çadırlar ve askerler, Haleb'ten itibaren Benu Esed toprakları ile Azaz ve Esarib'e kadar, birbirlerine yakın bir surette yerleştirilmişti. Askerlerin bir kısmı da Bizans toprakları ile Suriye ülkesinin diğer çayırlıklarına konmuşlardı. Bu askerlerden bir bölüğü katiplerden biri olan İbn Cabir b. Saklab el-Mevsili ile birlikte, oradaki durumu keşif için Trablus (Şam)'a gitti.
'Sultan Haleb'i bir ay, iki gün kuşattı ise de (burada) ancak bir gün savaştı.

Haleb sahibi Emir Mahmud hücum sırasında halkı savaşa teşvik etmek için, surların içinde dolaşırken yanında bulunanlardan biri bana (yani İbn Zureyk'e) şunları anlattı:

"Mahmud'un geçtiği her mahallede halk, üzerlerine her an bir hücum yapılacakmış gibi tetikte bulunuyordu. Kalenin en müstahkem burcu olan ye Burcu l - ganem adıyla anılan burç delindi. Bu delikten giren askerlerden bazıları yakalandı, diğer bir kısmı da enkaz altında kaldı. Sultan, o gün saldırıya katılmıştı. Atının ayağı orada bulunan bir çukura girdi ve aynı anda da atının başına bir mancınık taşı düştü. Bunun üzerine Sultan, başka bir ata binerek ordugahına göndü. Şehir düşmeğe yüz tutunca, askerleri savaştan menetti".

'Sultan'ın, "Ben bu uç şehrini kılıçla fethetmekten çekiniyorum, olaki burası, Rum hakimiyetine geçer" dediği zikredilir.
'Sultan Benu Kilab kabilesi emirlerine ulaklar gönderip onları çölden huzuruna getirtti. Bunlardan bazılarını, Mahmud'a karşı savaşla görevlendirip şehir kuşatmasında bıraktı ve kendisi de oradan ayrılmaya kesin bir surette karar verdi. Çünkü o, Bizans imparatorunun kalabalık bir asker ile birlikte hareket edip Horasan'ı almak gayesi ile Ermeniyye'ye ulaştığını haber almıştı, öte yandan Arap emirlerinin Sultan'a geldiğini öğrenen Mahmud, işlerin böyle (kendi aleyhine) sonuçlandığı takdirde Şam'ın, elinden çıkabileceğini düşünerek kendisine sık sık elçilikle gelen Süleymani'ye haber yolladı ve kaygılandığı hususun başına geleceğinden korkarak ona, Sultanın huzuruna çıkacağını bildirdi. Mahmud, aynı yılın Şaban ayı başında, (daha önce) Sultan'a haber vermeksizin, huzura çıktı. Sultan'dan hüsnü kabul görüp bil'at ve hediyelere nail olması, güvenini artırdı. Ve o anda Sultan ona Haleb'i geri verdi ve "annene dön" dedi. Mahmud'un annesi Seyyide olarak anılan Vessab kızı Ulviye idi. Seyyide, daha Urfa'da iken oğlunun mektubunu ona götürmüştü. Mahmud, birçok defalar Sultan'ın huzuruna çıktı. Sultan, Mah-mud'a, beraberinde askerleri olduğu halde, Süleymani ile birlikte harekete geçip Dımaşk beldesi ile Mısır yörelerini fethetmesini emretti. O da kendisine emrolunanı yerine getirdi."

Emir Ebu'l-Hasan Ali b. Munkiz şunları hikaye ediyor:

"Vezir Hace-i Buzurg, Mahmud yanma geldiğinde, ona, Savaş günü Haleb'de kaç kişinin öldürüldüğünü sordu.

Mahmud'un da 'öldürülenler az bir topluluktur' demesi üzerine buna hayret eden vezir:

'O gün (orduya mensup) diğer askerlerin attıklarından başka silah deposuna ait 80 bin ok atıldı' dedi. Tanrı Suriyelileri korudu. Suriye beldesinin ne bir şehrinde, ne de bir kalesinde savaş olmadı. Hiçbir kadın tutsak alınmadığı gibi, hiçbir Müslümana da sataşılmadı. Bütün bunlar Alp-Arslan'ın iyi kalbliliğinden ve heybetinin ululuğundan ileri gelmiştir. Tanrı onu mağfiret denizine daldırsın. Sultan Irak yoluyla memleketine döndü. Oradan da Bizans imparatorunu karşılamak üzere Ermeniyye'ye yöneldi. Bu yürüyüş sırasında Sultan, kendisine ayak uydurabilenlerle birlikte sür'atle hareket ederek Ermeniyye'ye erişti ve buyruğundaki 13 bin askeri teftiş ettikten sonra, Ahlat yakınında Bizans İmparatoru ile karşılaştı. Her iki tarafın askerleri Cuma günü karşı karşıya geldiler. Sultan, namaz vaktini, İslam minberlerinde İslamın başarısı için yapılacak duayı ve bunun Tanrı katında kabul anını beklemek üzere, savaşı biraz geciktirdi. Nihayet öğle namazını kıldıktan sonra savaşa girişti. Yüce Tanrı, Sultan'ı, Bizans ordusuna galip getirdi ve her zaman icra buyurduğu gibi onu, başarıya ulaştırmak suretiyle küfür ve isyan edenlere karşı kudretli kıldı. Asker hepsini yağmaladı ve İmparatorları tutsak alındı. Sultan, yanında doğanı ve av köpeği olduğu halde, huzuruna getirttiği Bizans İmparatoruna izzet ve ikramda bulundu, hediyeler ihsan etti ve çok iyi davrandı. Sonra onu, memleketine göndermek üzere, kendi ordusundan bir kıt'a askerle yola çıkardı. Fakat durum, İmparatorun aleyhine dönmüştü. İmparatorun arzu ettiği şeylere nail olmaksızın gözlerine mil çekildiği ve bir müddet sonra da öldüğü rivayet edilmiştir. İslamiyetin doğuşundan beri böyle bir zafer görülmediği gibi, herhangi bir Bizans İmparatoru da İslamlar tarafından tutsak alınmamıştı.

'Bizans İmparatoru Sultan'ın huzuruna gelince, Sultan, kendisinin ve askerlerinin böyle bir duruma düşmelerine amil olan bu seferin sebebini ondan sordu. Cevap olarak İmparator'un, Bizanslıların başına ne geldi ise Mahmud'un yüzünden geldiğini, Türklerin Rum'a saldırmalarında yine Mahmud'un amil olduğunu ve yalnızca Haleb'i almak istediğini söylediği rivayet olunur. Bizans askerlerinden alınan ganimet, sayılamıyacak kadar çok ve hudutsuzdu. Bu sebeple yüz dinar değerinde olan bir şey bir dinara satıldı. Bu zaferden ötürü Tanrı'ya bin şükürler olsun.

Ben derim ki (yani İbnü'l-Adim), şimdiki Tezü's-Sultan (Sultan tepesi) denilen yer, Sultan Alp-Arslan'ın orada oturmasından dolayı bu adı almıştır. Burası, oturulan küçük bir han bulunduğu için, evvelce Funeydik (küçük han) adiyle tanınmıştı. Emir Seyfüddin Ali b. Süleyman b. Candar tarafından tamir ettirilip de bugün hala mevcud olan han'ın tamirinden önceki halini görmüştüm.
Ebu'l-Hasen b. Ali b. Mürşid b. Munkiz'in kendi yazısiyle yazdığı tarihinde, H. 463 (1071) yılı olayları arasında "adil Alp-Arslan ve onun Haleb kuşatmasının zikri" faslında (şu bilgileri) okudum:

"Dımaşk hakimi Emir Atabeg Tuğ-Tegin babama şunu söylemiş:

'Sultan'a mancınık taşı isabet ettiği sırada ben silahlı olarak onun arkasında bulunuyordum. Mısır'a yürüyüp feth etmek üzere, Suriye'ye gelmiş bulunan Sultan'a bir saat daha geç mancınık taşı isabet etmiş olsaydı Haleb'i mutlaka alırdı. Eğer o, gerçekten yürüseydi bütün Suriye ve Mısır'ı ele geçirirdi."

İbn Munkiz sözüne devamla diyor ki: Babamın azadlı kölesi bana şöyle anlattı:

"Çadırları Mercüdabık Mescidi'nin kuzeyinden Kınnesrin köprüsüne değin uzanıyordu. Geçtiğin her yerde gördüğün otağ ve çadırların içinde Sultan'ın bulunduğunu sanırdın.

Hemmam b. Fazl da şöyle söylüyor:

"Sultan'ın çadırları Ma'şeriyye'de olup bunlar, birbirine bitişik olarak Fırat'a doğru uzanıyordu."

İbn Munkiz tekrar şunları söyledi: "Babama, Tacüddevle (Tutuş)'nin veziri Ebu'n-Necm şöyle anlatmış: Sultan Haleb önünde iken içki içip sarhoş olmuş ve şuurunu kaybedip:

"Getirin şu Bedevi emirini (Sultan bununla Haleb hükümdarı Mahmud'u kasdetmiştir) boynunu vuracağım" dedi. Bunun üzerine Memlukler, Hoca Buzurg (vezir Nizamülmülk)'a gidip "Sultan şöyle söyledi" dediler. Vezir derhal Sultana gitti. "Ey alemin Sultanı, senden böyle birşey nasıl zuhur edebilir" dedi. Sultan sarhoş bulunuyordu. Bu sebeble içki kabında bulunan tasla vezire vurup "Onu isterim" dedi. Tas vezirin yüzünü bereledi. Bunun üzerine Hoca, otağın bir bölümünde bulunan Hatun'a gidip "Ey Hatun, bize yardım et, yoksa asker telef olacak ve birbirini yağma edecektir; meselenin aslı şudur" dedi. Hatun hemen kalkıp Sultan'a gitti. Onu gören Sultan" Niçin geldin" dedi.

Hatun da "Uyu, çünkü sarhoşsun" dedi. Böylece, ayrdddar. Sabah olunca Hatun, Sultan'a "Gadr kapışım açmak sana büyüklük mü getirir ?" deyince Sultan "Elbette ki hayır" dedi. Bunun üzerine Hatun "Evet, dün Bedevi emirini getirtip boynunu vurdurmak istedin, halbuki onun canını bağışlamıştın; Sen Mısır ve diğer memleketleri feth etmek istiyorsun. Ayrıca Hoca Buzurg'a şunları yaptın" dedi. Bunun üzerine Alp-Arslan "Allah için olanlardan haberim yoktur" dedi. Hoca katma geldiğinde "Ey Hasan, yüzündeki bere nedir" diye sorunca Hoca da "Ey alemin Sultanı, dün çadırımdan çıkarken çadır direği düştü ve bu bere ondan hasıl oldu" cevabını vererek ona gerçeği söylemedi, işitenler bu cevabı beğendiler.

Bundan sonra Sultan, Mısır'a gitmek üzere Haleb'ten ayrıldı. Bir konak gitmişti ki, Bizans İmparatoru Diyucanis'in, İslam ülkesinin askerden hali olduğunu görüp harekete geçtiği haberi geldi. Bunun üzerine Sultan geri dönerek Bizans İmparatoruna doğru yöneldi."

Ebu Galib Abdülvahid b. Mes'ud b. el-Husayn'ın kendi el - yazısıyla yazdığı eserde şunları okudum:

"Sultan Alp-Arslan H. 463 (1071) yılında Diyarbekir'e gittiği zaman bura hakimi Nasr b. Mervan onu karşılayıp 100 bin dinar takdim etti. Sultan buradan Haleb'e gelerek şehri kuşattı. Bir gece, şehir hakimi Mahmud b. Nasr, annesiyle birlikte Sultan'ın katma geldiler.

Mahmud'un annesi:

"işte oğlum, istediğini yap" dedi. Bu söz üzerine Sultan, Mahmud'a iyi muamelede bulunarak hil'atlar verdi. Sonra Sultan Alp-Arslan Bizans ülkesine gazaya çıktı. Halife el-Kaim (Biemrillah) tarafından hatiplere, minberlerde Sultan için dua edilmesi hususunda bir emirname gönderildi.

Dua metni şöyledir:

"Tanrım, İslam sancağını yükselt ve Islama yardım et! Şirkin boynunu vurmak ve kökünü kazımak suretiyle onu mahvet! Sana itaat için canlarını feda edip kanlarını, sana bağlanarak akıtan yolunun mücahitlerini, onları kuvvetlendirerek, yurtlarını güvenlik ve zaferle dolduran yardımlarını esirgeme! Müminlerin emirinin burhanı olan Şehinşahü'l-azam'ı (Alp-Arslan) bayraklarını nurlandıran ve gayesine ulaştıran yardımından uzak tutma! Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmek için, onu lütufkar ve her zaman tesir icra eden desteğinden mahrum etme ! Onun kafirlerin karşısındaki bugünü, yarınına da yetsin. Ordusunu meleklerinle güçlendir; niyet ve azmini hayır ve başarı ile sonuçlandır! Çünkü o, senin ulu rızan için rahatını terketti. Malı ve canı ile emirlerine uymak amacıyla, senin yoluna düştü.

Çünkü sen:

"Ey iman edenler, can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir yolu size göstereyim mi ? Allah'a ve peygamberine inanıyorsanız, onun yolunda can ve mahnızla savaşınız" diyorsun. Senin sözün gerçektir. Tanrım! O, nasıl senin davetine uyup şeriatının korunmasında gevşeklik göstermeden emrine icabet etmiş ve düşmanlarına bizzat karşı koyarak dinine hizmet için geceyi gündüze katmışsa, sen de ona zafer kısmet eyle, dileklerinde ona yardımcı ol, kaza ve kaderini onun için iyi tecelli ettir! Onu öyle bir koruyucu ile kuşat ki, düşmanların her türlü hilelerinden beri olsun ve lütfunla bu koruyucu onu, güzel sıfatların içinde ve en sağlam ellerle muhafaza etsin. Yapmak istediği her işi ona kolay kıl! Ta ki onun (düşmana karşı olan) kutsal hareketi zaferden ışık alsın ve şirk erbabı, hak yollarını göremeyip sapıklıkta gözleri yumulsun. Ey Müslümanlar, doğru bir niyet, dürüst bir azim ve Tanrı'dan korkan temiz kalplerle ve ihlas bahçesinden kısmet alan inançlarla onun için Tanrı'ya yalvarıp yakarınız! Ey İslam cemaatı, onun şerefli olarak düşmanlarını mahvetmesi, sancağını yükseltip zaferlerin en son derecesine eriştirmesi ve amacına nail olması hususunda Tanrıya dua ve niyazda bulununuz!"

Sultan Alp-Arslan, haciblerinden birinin kumandası altında öncüsünü ileri gönderdi. Bu kuvvet Halat (Ahlat) yöresinde, beraberinde bir Haç bulunan el-Rusiyye'nin kumandasındaki 10 bin Bizans askerine rastladı. Hemen savaşa tutuştular. Tanrı Müslümanlara zafer ihsan etti. Haç ele geçirildikten başka, adı geçen kumandan da tutsak alındı. Daha sonra Sultan ve Bizans İmparatoru Zilkade ayının beşinci Çarşamba günü Ahlat-Malazgirt arasında bulunan Zehre''de savaş için birbirlerine yaklaştılar. Sultan'ın 15 bin, Bizans imparatorunun 300 bin askeri vardı. Sultan, Bizans İmparatoruna barış için müracaatta bulundu ise de Bizans İmparatoru. 'Barış ancak Rey''de yapılacaktır" dedi. Tanrı, Sultan'ı gerçek yolda yürümesine karar vermişti. Sultan İmparatorla 7 Zilkade (5 Ağustos) Cuma günü öğle vakti savaşa tutuştu. Tanrı'nın, Müslümanlara zafer ihsan etmesi sonunda sayısız Bizans askeri öldürüldü ve Bizans İmparatoru da tutsak alındı. Sultan Alp-Arslan, tutsak Bizans imparatoruna üç kamçı vurduktan sonra onu, 1,5 milyon altın ödemek, her istediği vakit Bizans askerini kendisine göndermek ve elinde bulunan Müslüman tutsakları iade etmek zorunda bıraktı."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İBNÜ'L-ADiM ve Malazgirt Savaşı Bilgileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Ara 2010, 20:32

İBNÜ'L - ADİM

Zübdetü'l - haleb min Tarihi Haleb

Tercüme


Deniliyor ki, Sultan Haleb'ten ayrıldığı zaman, askerlerinden bir bölüğü oğlunun kumandasında Halep yöresinde bıraktı. Kendisi de Bizans imparatoru'nun sayısız bir kuvvetle sefere çıkmış olduğunu işittiği için sür'atle ona doğru yöneldi. Bizans İmparatoru Kalikala'ya -burası Erzurum'dur- geldi. Sultan da Azerbaycan'a ulaştığında, Bizans İmparatoru'nun Ahlat cihetine yönelmiş olduğunu öğrendi. Sultan'ın yanında yalnız hassa kuvvetleri olup askerlerinin geri kalan kısmı uzakta bulunuyordu. Bununla beraber kendisi dönmeyi doğru bulmadı. Yalnız veziri Nizamü'l-Mülk ve zevcesi Hatun'u ağırlıkla beraber Tebriz'e gönderdi. Yanında her birinin yedek atı da bulunan 15 bin seçkin atlı vardı.

Bizanslılar'a gelince:

Onların sayısı takriben 300 bin veya daha ziyade atlı ve yaya olup bunlar Rum, Rus, Hazer, Lan, Oğuz, Kıfçak, Gürcü, Abaza, Frenk ve Ermeniler 'den müteşekkildi. Bunlardan 5 bini carhi 26 idi ve bu kuvvetlerin başında Dük, Kont ve Patrikler olmak üzere 30 bin kumandan vardı.

Sultan Alp-Arslan askerin yığmak ve toplanması için beklemenin zararlı olduğunu anladı. Atma binerek askerlerine şunları söyledi:

"Ben nefsimi Tanrıya adadım. Benim için şehitlikte muzaffer olmak ta bir mutluluktur. "Tanrı kendisine yardım edenlere mutlaka yardım eder".

Sonra Sultan düzene sokmuş olduğu ordusu ile Bizanslılara doğru ilerledi.
Bizans İmparatoru, daha önce 20 bin zırhlı cesur askerden müteşekkil öncü kuvvetin başında bulunan bir kumandanı ileriye göndermişti. Bu kumandanın yanında onların haçı da vardı. Bu kuman-dan Ahlat'a ulaşıp orada yağma ve tutsak almak ile meşgul iken Türk Sandak'ın kumandasındaki Ahlat kuvveti onun üzerine yürüdü. Sandak, daha önce zikrettiğimiz gibi 462 yılında (1070) Haleb önlerine gelmişti. Sandak, Bizans kumandanını yendi ve tutsak aldı. Sultan da bu esnada Ahlat'a vasıl olmuştu. Sultan, kumandanın burnunu kestirdi ve ele geçirilen haç'ı Nizamü'l-Mülk'e sür'atle gönderdi ve ona, bu haç'ı zaferin müjdecisi olmak üzere Bağdad'a yollamasını emretti. Bizans askeri yaklaşıp Ahlat'ı kuşatmak üzere şehir önlerine kondu. Bizans İmparatoru ise, Malazgirt'e geldi, Şehir halkı sayısı çok olan Bizans ordusunun kendilerini tutsak almasından korkarak amanla şehri ona teslim etti. Bu olay 463 yılı Zilkade'sinin 4. günü (2 Ağustos 1071) vuku buldu. Çarşamba günü olunca İmparator, Malazgirt halkını (başka bir yere) yola çıkardı. O bizzat askerinin başında olarak çıkıp onları uğurladı. İşte bu esnada Sultan'ın askeri de erişti. O derecedeki iki taraf birbirini görüyordu. Müslümanlar tek bir adam gibi düşmana saldırdılar ve onları geriye attılar. Bu esnada Malazgirt halkı Bizanslıların aralarına girib onlara kılıç çekmeye başladılar. Fakat Bizanslılar onlardan birkaçını öldürdüler, geri kalanları da kurtuldu. Bizans kuvvetleri, gittikleri yolu bıraktılar. İmparator geri döndü ve Ahlat ile Malazgirt arasındaki otağına kondu. Bizanslılar geceyi derin bir kaygı içinde geçirdiler.

Ertesi Perşembe günü, Sultan Alp-Arslan, askerinin geri kalan kısmı ile gelip ırmağın kıyısına kondu. Bizans imparatoru da Rahve denilen mevkide bulunuyordu. Kendisinin 200 bin atlısına karşılık Sultan'ın 15 bin askeri vardı. Bu sebeple Sultan Bizanslılar'ın ne yapacaklarını bilmek ve durumlarını anlamak için bir elçi gönderdi.

Elçi onun ağzından Bizans İmparatoru'na şunları söyledi:

"Eğer barış arzu ediyorsan, bunu yaparız. Eğer istemiyorsan bu işi ulu Tanrıya bırakırız", "imparator, Alp-Arslan'ın elçiyi sıkıştığı için gönderdiğini sandığından onun teklifini reddetti ve gururlanıp:
"Bu barışı Rey'de yapacağım" cevabını verdi. Sultan onun bu cevabına kızdı ve böylece ikisi arasındaki muhabere de kesildi.
Her iki tarafta savaş düzenine girmiş olarak perşembe gününü geçirdiler.

Sultan'ın fakihi ve imamı olan Hanefi Buharalı Abdülmelikoğlu Ebû Nasr Muhammed Sultan'a şöyle dedi:

"Sen, Tanrının diğer dinlere üstün tuttuğu dini için savaşıyorsun; bu sebeple dünyanın her tarafında minberlerde halkın senin için dua ettiği Cuma günü öğle namazı vaktinde düşmana saldır".

Cuma günü gelince Sultan ve askerleri atlandılar. Bizanslılar da aynı şeyi yapıp karşı karşıya geldiler.
Öğle namazı vakti gelince Sultan atından inip atının kolanını sıkıştırdı. Dua ederek ulu Tanrıya yalvardı. Sonra atma binip askerlerini bölüklere ayırdı. Bu bölüklerden her biri pusuya yerleştirildi. Bunu müteakip düşmanla savaşmak için ilerledi. Bizans imparatoru ordusu ile hücuma geçti. Müslümanlar, düşmanın önünden yalandan çekilip onları arkalarında bulunan pusulara çektiler. Bunun üzerine pusuda-kiler düşmanın arkasından hücuma geçtiler. Sahte kaçış yapan kuvvetler de geri dönüp düşmana saldırdılar. Tanrı onlara zafer verdi. Bizanslılar yenildiler, imparator tutsak alındı. Bizans askerlerini yakalayıp öyle bir ganimet aldılar ki bu, sayılamayacak kadar çoktu.

Bizans imparatoru tutsak olarak Sultan'ın katma götürüldü. Sultan onu önünde ayakta durdurttu. Yanında doğan ve av köpeği, bulunuyordu. Bizans ordusunda ağırlık ve mancınıkların yüklenmiş olduğu 3 bin araba vardı. Bunlardan biri, sekiz parçadan müteşekkil olan bir mancınık olup yüz arabaya yüklenmiş ve onu 1200 kişi çeki-yordu. Attığı taşın ağırlığı büyük rıtl ölçüsü ile bir kantar idi. Müslüman askerleri, düşmandan götürebilecekleri kadar ganimete sahip oldular. Bundan dolayı eşyanın, silahların ve zırhların fiyatları düştü, öyleki 12 tulga, altının altıda birine satıldı. Bizans ordusundan ancak Ahlat'ı kuşatanlar kurtulabildiler. Yenilgi haberi bunlara ulaşınca kuşatmayı bırakıp kaçmaya başladılarsa da Müslümanlar tarafından takip edilip etrafları çevrildi ve böylece perişan bir hale getirildiler.

Şöyle tuhaf bir hikaye anlatılır:

Sadüddevle Gevherayin'in bir memlükü olup onu Nizamü'l-Mülk'e hediye etmiş, fakat Niza-mü'l-Mülk onu kabul etmek istememiş, Gevherayin de kabul etmesi için ısrar etti.

Bunun üzerine Nizamü'l-Mülk alaylı bir şekilde:

"bu Memlükten ne iş çıkar! Bizans imparatorunu tutsak olarak bize mi getirir" demişti. Nizamü'l-Mülk'ün bu sözleri, bu olay vukua gelip Bizans İmparatoru bu Memlük tarafından tutsak alınıncaya değin unutulmuştu. Sultan bu Memlük'e hil'at giydirip pek çok şeyler verdi ve istediği vazifeyi vereceğini de söyledi. Memlük'ün Gazne beşaretini istemesi üzerine bunun fermanı yazıldı.

Sonra Sultan beraberinde, bağlı bulunan Bizans İmparatoru olduğu halde Azerbaycan'a doğru yollandı. Sultan onu huzuruna getirtip, sefere çıkmasının, kendisini ve askerlerini böyle bir duruma düşürmesinin sebebini sordu. İmparator ancak Haleb'i ele geçirmek istediğini, kendi başına da ne geldi ise müsebbibinin Mahmud olduğunu söyledi.

Bunun üzerine Sultan:

"Doğru söyle, beni ele geçirseydin ne yapacaktın" dedi.

O da:

"Sana köpekler gibi bir tasma takardım" cevabım verdi.

Sultan ona:

"Sana ne yapılacağından kaygılanırsın" dedi. İmparator da "Benim niyetimin kötülüğünün neticesine bak da istediğini yap" dedi. Bunun üzerine Sultan ona acıdı, iyilikte bulundu, bağlarını çözdürdü ve itibar etti. Sonra İslam ülkelerine hiç bir şekilde taarruz etmemek, (memleketindeki) bütün Müslüman tutsakları serbest bırakmak şartlarım kabul ettirdikten sonra onu hilatledi ve bir askeri birliğin refakatında ülkesine gönderdi. Fakat Diyucanis İstanbul'a gitmek üzere yola çıktığında İmparatorluktan azledilerek tahtına oturamadı. Onun gözlerine mil çekildiği ve bir müddet sonra da öldüğü söylendi. Bundan önce İslam tarihinde bir Bizans İmparatoru'nun tutsak alınmış olduğu görülmemiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir