Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sıbt İbnü'l-Cevzi ve Malazgirt Savaşı Bilgileri

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Sıbt İbnü'l-Cevzi ve Malazgirt Savaşı Bilgileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Ara 2010, 20:23

SIBT İBNÜ'L-CEVZİ

Sıbt İbnü'l-Cevzi, bize Malazgirt Savaşı hakkında en tafsilatlı ve en değerli bilgileri veren müverrihtir. Yukarıda (Nr. 4'de) adı geçen İbnü'l-Cevzi'nin torunu olduğu için Sıbt İbnü'l-Cevzi denilen müverrihin, 1257 yılında ölmesine rağmen Malazgirt Savaşı'na dair tafsilatlı ve değerli bilgiler vermesi, daha önce de belirtildiği gibi, Alp-Arslan ile çağdaş Garsu'nni'ıne Muhammed b. Hilales-Sabi'nin (ölümü 1088) eserini aynen kendi kitabına aktarmasından ileri gelmektedir. GİRİŞ'te kendilerinden bahsedilmiş ve bahsedilecek müellifler arasında, verdiği haberlerin kaynağını emin olarak bildiğimiz tek müverrih de Sıbt İbnü'l-Cevzi'dir. Böylece biz onun kitabında Garsu'n-ni'ıne'nin satırlarını okuyor ve karşımızda bu müellifi görüyoruz.

Sıbt İbnü'l-Cevzi'nin verdiği bilgilerin tafsilatlı ve değerli olması, başlıca iki husustan ileri gelmektedir. Birincisi müellifin, kaynağındaki bilgileri aynen kitabına geçirmesi, ikincisi de kaynağının gü-veniür bir eser olmasıdır. Gerçekten Garsu'nni'ıne halifenin inşa Divanı'nda görevli olduğu için, haberleri kolay ve mevsûk olarak elde etmek imkanına sahip idi; savaşa dair verdiği haberlerin mühim bir kısmım, Alp-Arslan'ın halifeye gönderdiği Fetihname'den aldığı anlaşılıyor. Garsu'n-ni'ıne'nin verdiği bilgiler, her ne kadar değerli iseler de yine birçok bakımlardan bizi tatmin etmekten uzaktır. Mesela o, Alp-Arslan'ın Haleb'dcn Azerbaycan'a döndüğünü yazmıyorsa da ilk önce nereye geldiğini de söylemiyor.

Garsu'nni'me bu hususta:

"Sultan, asker toplamak için ülkesine dönmeyi uygun bulmadı. Çünkü bu, bir bozgunluğu ifade edebilirdi" demekle iktifa ediyor. Yine aynı eserde, Bizans ordusu hakkında verilen rakam ne kadar mübalağalı ise, Türk ordusunun sayısı ile ilgili sözler de o kadar gerçekten uzaktır.

Alp-Arslan'ın, savaş günü yay ve okunu atıp eline topuzunu aldığı, askerlerinin de aynı şeyi yaptıkları kaydı, Sıbt'da olduğu gibi, ibnü'l-Cevzi, İbnü'l-Esir (kılıcı da ilave ediyor) ve Ahbar'da (topuz yerine kılıç diyor) da görülür. Bu, gerçekten hayret edilecek ifadedir. Bu ifadeye dayanarak Türk ordusunun milli silahı olan okun, bu savaşta kullanılmadığını iddia etmek, hiç bir suretle mümkün olamaz. Kaldı ki, Bizans kaynakları, beklenildiği gibi, Türkler'in bu savaşta bilhassa oklarından ve onun tesirinden bahsederler. Ancak Alp-Arslan ile en yakın maiyyetinin ok ve yayı atıp topuz kullandıkları belki kabul edilebilir. Bu da, ihtimal düşmandan yüz çevirmemek veya onu yok etmek gibi, kesin bir kararı ifade etmek için yapılmış olabilir.

Kaynakça
Kitap: İSLAM KAYNAKLARINA GÖRE MALAZGİRT SAVAŞI
Yazar: FARUK SÜMER ve ALİ SEVİM
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SIBT İBNÜ'L-CEVZi ve Malazgirt Savaşı Bilgileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Ara 2010, 20:30

SIBT İbnü'L-CEVZİ

Mir'atü'z-zeman fi Tarihi l-ayan


Asıl adı Ebu'l-Muzaffer Yusuf b. Kızoğlu olan müellif 1186 tarihinde Bağdad'da dünyaya gelmiştir. Babası Kızoğlu adlı bir Türk idi. Kızoğlu devrin ünlü ilim adamlarından İbnü'l-Cevzi-nin kızı ile evlenmiş ve bu evlenmeden müellifimiz doğmuştur. Babası, kendisi çok küçük yaşta iken öldüğünden dedesi İbnü'l-Cevzi tarafından yetiştirildi. Bundan dolayı da müellifimiz Sıbt İbnü'l-Cevzi (Cevzioğlu'nun torunu) lakabiyle tanındı. Sıbt İbnü'l-Cevzi, dedesinin ölümünden (1200) sonra 18 - 20 yaşlarında iken doğduğu şehir olan Bağdad'ı terkederek Dımaşk (Şam)'a gelip burada yerleşti. Müellifimiz burada da tanınmış birçok alimlerin derslerini takip ederek tahsilini ilerletti. Bundan sonra müellif bir taraftan Dımaşk'ın muhtelif medreselerinde dersler verip talebe yetiştirirken bir taraftan da camilerde vaaz vermek suretiyle halkı aydınlatıyordu. Nihayet Sıbt İbnü'l-Cevzi 1257 tarihinde Dımaşk'ta vefat etti.

Tarih ilmine karşı yakın bir alaka ve merak duyan Sıbt İbnü'l-Cevzi bunun bir neticesi olarak Mir'atü'z-zeman fi Tarihi'l-ayan adlı Arapça büyük bir eser meydana getirmiştir. Müteaddit ciltlerden müteşekkil bulunan Mir'atü'z-zeman umumi bir tarih olup, yaratılıştan başlamakta, müellifin ölümüne kadar (1256/57) gelmektedir. Kendi zamanına ait anlattığı olaylar, şüphesiz eserinin en orijinal kısmını teşkil eder. Bununla beraber eserin XI. yüzyılın ikinci yarısına ait olan bölümü de orijinal bir kaynak mahiyetindedir. Çünkü bu bölüm aslında XI. yüzyılın sonlarına doğru (1088) ölmüş bulunan Garsunni'ine Muhammed b. Hilal es-Sabi'nin eserini ihtiva etmektedir. Yani müellifimiz adı geçen Garsun-ni'ine'nin Uyunü, t-tevarih adlı kitabım aynen kendi eserine koymuştur. Böylece burada Malazgirt Savaşı ile ilgili olarak Mir'atü'z-zeman'dan aldığımız parça esas itibariyle Uyunü't-tevarih'e aittir.

Adıgeçen Garsun-ni'me Muhammed b. Hilal es-Sabi'ye gelince, O bilhassa tarihi eserler yazmakla tanınmış Sabi ailesine mensup olup Abbasi halifeliğinin inşa Divanında bulunmuştur. Müellif bu memuriyeti dolayısiyle olayları yakından ve doğru olarak takip ederek eserine dercetmiştir. Fakat maalesef bu eseri bize kadar gelmemiştir. Yukarıda da kaydedildiği gibi, Sıbt İbnü'l-Cevzi, müellifin bu eserini tamamen kendi tarihine almıştır.

Tercüme

H. 463 (1071) yılında Sultan Alp-Arslan ile Bizans imparatoru arasında büyük bir savaş vukua geldi.
Alp-Arslan H. 463 yılı Zilkade'sinde (Ağustos 1071) Hemedan'dan hareketle, Ahlat bölgesine bağlı Erciş ve Malazgirt'e erişerek her iki şehri fethetti, halkından bir kısmını öldürüp bir kısmını da tutsak aldı. Daha sonra bir öncü kuvvetiyle yanında bulunan Afşin'i Erisıgı'nın arkasından gönderdi. Erisıgı, Sultan'ın kız kardeşinin kocası olup Naveltiyyelerden bir bölüğün başında bulunuyordu. Sultan onları yakalamak istiyordu. Bu yüzden onlar Sultan'dan korkarak Hazin'(lan17 Bizans ülkesine gittiler. Sultan da Meyyafarikin'e vardı. Buranın emiri olan Nasr b. Mervan, Sultan'dan korktuğu için derhal onun katına geldi. Vezir Nizamü'l-Mülk daha önce Nasr'a gidip onu Sultan'ın katına getirmişti. Sultan ona yakınlık gösterip hil'at giydirdi ve ordusu için 100 bin dinar ödemesini emretti. Nasr, Sultan'a halktan aldığı birçok şeyler yolladı.

Fakat Sultan bunları kabul etmedi ve:

"Benim, çiftçilerin mallarına ihtiyacım yoktur" dedi. Bunun üzerine Nasr bizzat kendisine ait mallardan Sultan'a yolladı. Alp-Arslan başta Süveyda18 olmak üzere birçok hisar zaptetti. Bu esnada Oğuzlar, kadınların karınlarını yarıyorlar ve yanlarındaki tutsaklardan yürümeye kudreti olmayanları da öldürüyorlardı. Sultan'ın hassa kuvvetlerinden bir bölük, Harran ve yörelerine ılgar etti ve oraları yağmaladı. Halk, Rafika hisarına sığındı. Sultan Urfa önlerine kondu ve buradakiler kendisine karşı savaştılar. Şehrin hendekleri ağaç ve başka şeylerle dolduruldu. Şehir halkı daha önce Sultan'ın kuşatmayı bırakması için 50 bin altın teklif etmişti. Sultan da buna razı olup savaşı gevşetti.

Fakat Sultan'ın bilahare kuşatmayı gevşettiğini görünce, bu defa da:

"kuşatma aletlerini yakmadıkça sana para vermeyiz" dediler. Bunun üzerine Sultan onların kırılıp yakılmalarını emretti. Müdafiler bu emrin yerine getirildiğini görünce sözlerinden caydılar. Sultan'ın yanında Bizans İmparatoru'nun elçisi bulunuyordu. Bu elçi Sultan'la Urfalılar arasında aracılık yapmıştı.

Sultan buna kızarak elçinin tevkifini ve öldürülmesini emretti ise de Nizamü'l-Mülk:

"Bu geleneğe aykırıdır; gerçek sebebi belli olmayan ve görünüşte de kötü olan böyle bir yolun açılması doğru değildir" dedi. Sultan, vezirin bu sözlerini doğru buldu ve elçi, getirdiği mektubun cevabı yazılarak salıverildi. Bundan sonra Sultan, Rebiülahır ayının 11. günü iki sebepten dolayı Fuat'a doğru yollandı. Bunlardan birincisi Afşin'den beklenilen haberin gecikmesi, diğeri de Tuğrul Bey'in İki Irak'taki askerlerinden ordusunda bulunanların azıklarının gecikmesinden dolayı savaştan el çekmeleri ve homurdanmaya başlamaları idi.
Sultan İran'dan ayrıldıktan sonra, şehir halkı ölüleri çıkararak Bizans imparatoru'na göndermek için başlarını kestiler ve cesetlerini de yaktılar.

Harran halkı, haraç verip Sultan'la anlaştı. Sultan Rebiülahırın 14 ünde Fırat kıyısına kondu ise de Halep emiri Mahmud huzuruna gelmedi. Bundan dolayı Sultan ona kızdı ve Fırat'ı geçti. Askerleri de Halep yörelerini tahrip ve yağma ettiler. Humus'a bağlı Karyeteyn'e kadar gidip Benu Kilap oymağına saldırarak pek çok ganimetle geri döndüler. Bu olay üzerine göçebe Araplar çöle kaçtılar.
Sultan, Mahmud'a katma gelmesi için elçi gönderdi ise de Mahmud yalnız halktan topladığı parayı göndermekle yetindi.

Bunun üzerine Sultan ona şöyle haber gönderdi:

"Adımı hutbede okutmana ve açıkça bana mektuplar göndermene ve katıma gelen etraftaki hükümdarlara lütfu ihsanda bulunduğumu bilmene rağmen huzuruma gelmekten çekinmeni anlıyamıyorum". Bunun üzerine Mahmud, az bir hediye ile anası ve oğlunu Sultan'a gönderdi. Bu da Sultan'ın kızgınlığını artırdı. Bu esnada Halife, adına hutbe okutması ile ilgili olarak kendisinden istediği hilatları Nakibünnüka'ya ile Mahmud'a göndermişti. Bu cümleden olarak Halife, Mahmud'a ferace, sarık (emame), donatılmış bir binek atı ve bir bayrak, anasına iki at, elbiseler ve amcası oğullarına da at ve elbiseler göndermişti. Mahmud, Nakibünnükaba'yı karşıladı ve Nakib de Halife adına onu selamladı. Mahmud atından inip yeri öptü, hilatları giyip ata binerek Haleb'e girdi. Nakib orada iki gün kaldı ise de Mahmud'dan beklediğini görmedi. Bunun üzerine atına binip ona gitti.

Mahmud:

"Sultan buraya gelmeden önce ben size itaat ettim. Kendimin ve ülkemin korunmasını istedim. Senin de gördüğün gibi, memleketim harap ve yağma edilmiştir. Ben de Sultanın huzuruna gitmek istemiştim. Benden, gücümün yetmeyeceği miktarda talep edilen para muhasaraya ve felakete sebep oldu. işte Sultan, şu mektubunda katına gidip yer öpmemi (tazimde bulunmamı) istemektedir" dedi.

Bunun üzerine Nakib:

"Mektubu ver de Sultan'a gideyim" demesi üzerine Mahmud mektubu ona verdi. Nakib karargahını Funeydik'te kurmuş olan Sultan'ın yanına gitti. Sultan, ona hazır atlardan birini gönderdikten başka ikramda bulunulmasını emretti ve sonra huzuruna getirtti. Nakib, Halife'nin Sultan'a gönderdiği hediyeleri takdim etti. Bunun üzerine Sultan ayağa kalktı, yer öptü, teşekkür etti ve duada bulundu.

Sonra Sultan, Nakib'e:

"Gelişinin sebebi nedir?" diye sorunca Nakib: "Mahmud'u huzurunuza getirmek için geldim. O, bana şu mektubu verdi" dedi.

Bunun üzerine Sultan:

"Doğrudur, bunu, ondan uzaklarda bulunduğum halde, gönlünü almak için yazmıştım. Fakat buraya gelince bu mektuptaki sözlerime inanmadı. Bize tabi olduğu halde, bu hareketi niçin yapıyor. Bize isyan edip, savunmada bulunmak gayesiyle surlara mancınıklar kurdu. Meliklerin, bize göstermeleri gereken saygıdan ne kaldı. Senin onun yanma gidip istediğin şekilde onu bizim adımıza ikna etmen yerinde olur" dedi. Nakib Sultan'a "Baş üstüne" dedi. Halifenin Mahmud'a hil'at göndermesi Sultan'ın canını sıkmıştı.

Haciblerden biri Sultan'a:

"Halife bunu ancak sana yardım etmek için yapmıştır" dedi. Bunun üzerine Sultan sükunet buldu.

Nakib (nakletti ki) "Nizamü'l-Mülk'le buluştum ve ona:

Mahmud, Sultan'a 20 bin, sana da 5 bin dinar takdim etsin ve Sultan'ın Dımaşk'tan dönüşünde huzuruna gelsin" dedim. Sonra Haleb'e döndüm ve Mahmud'a durumu bildirdim.

Bunun üzerine Mahmud:

"Bende beş para yok. Huzura çıkmaya gelince, buna da hiçbir imkan yoktur" dedi.

Sultan Cemaziyülahır ayının girmesine bir gece kala Pazar günü Haleb önüne kondu. Halebliler, onunla çarpışmaya giriştilerse de zelil ve perişan oldular. Bunun üzerine Mahmud, elçi gönderip barış talebinde bulundu. Ve aynı gece beraberinde annesi olduğu halde Sultan'ın huzuruna çıktı.

Annesi, oğlunun elinden tutup, Sultan'ın önüne doğru itti ve:

"Bu oğlumdur, size teslim ediyorum. Ona istediğinizi yapınız" dedi.

Sultan, Mahmud'u sevgi ve ikramla karşıladı ve ona:

"Kalene dön ve bizim, hak edeceğin ikramımıza mazhar olman için yarın gel" dedi. Bunun üzerine Mahmud kaleye döndü ve ertesi gün, Sultan'ın ordugahına geldi. Vezir Nizamü'l-Mülk, hacibler ve Sultan'ın yakınları onu karşıladılar. Karşılayanlar arasında Sultan'dan başka herkes vardı. Mahmud, Sultan'ın huzuruna çıktı. Sultan ona değerli hil'atler giydirdi, altın ve gümüş eğerli atlar, kösler, bayraklar ve aybe verdi.

Bunun üzerine Mahmud Sultan'a şöyle dedi:

"Vallahi, senden korkutulduğum için, huzuruna gelemedim". Sultan bunu kimin yaptığım anladı; bundan dolayı canı sıkıldı ve bunun, kardeşini Savur yakınında öldürdüğü İbn Han olduğunu ifade etti. ibn Han bunun üzerine, Şam'a kaçmışsa da sonra Sultan'ın yanına döndüğünden onun tarafından affedilmişti.

Sultan, Mahmud ve Ay-Tigin es Süleymani'ye Dımaşk'a yürüyerek orada hutbeyi Halife el-Kaim adına okutmaları hususunda emir verdi. Bu esnada Bizans hükümdarı'nın elçisi gelerek imparator'un, Sultan'dan Menbiç, Erciş ve Malazgirt'in iade edilmesini ve hediye gönderilmesini istediğini bildirdi, öte yandan Afşin'den kendisinin salimen döndüğüne dair haber geldi. Sultan, Hakb'deki ikametinden canı sıkıldığı için geri dönüp Fırat'ı geçti. Bu sırada at ve develerin çoğu telef oldu. Fırat'tan geçişi, sanki bir kaçma gibi idi. Bununla beraber o, insan ve hayvanların telef olmalarına aldırış etmedi. Bizans elçisi sevinç içinde hükümdarının yanına döndü ve elçinin sözleri, imparatorun, ordusu ve taraftarlarının başında, sefere çıkmak azmini kuvvetlendirdi.

Afşin hakkındaki habere gelince:

Eri-Sığı Navekiyyeden bir bölük ile Sultan'dan kaçtıktan sonra İstanbul'a gitmek istiyordu. Yolu üzerindeki bir geçitte bulunan kalenin Meryem adlı kadın hakiminden geçme müsaadesi istedi ise de kendisine bu müsaade verilmedi. Eri-Sığı'nın gelişini haber alan Bizans hükümdarı da onunla savaşmak için Mihail'i göndermişti. imparator Eri-Sığı'nın düşmanca geldiğini sanmış idi.

Mihail, Eri-Sığı'ya yaklaşınca Eri-Sığı ona şu haberi gönderdi:

"Ben sizinle savaşmaya gelmeyip Sultan'dan kaçarak size sığınmak maksadı ile geldim".

Mihail:

"Yalan söylüyorsun" dedi ve devam etti "Eğer sözün doğru olsaydı topraklarımızı tahribetmez, oralarda yağma ve katillerde bulunmazdın" Eri-Sığı, and içti ise de Mihail ona inanmadı. Bunun üzerine vuruştular, Eri-Sığı Bizanslıları yenip onlardan pek çoğunu öldürdü, Mihail'i de tutsak aldı ve ondan 70 kantar altın kurtuluş akçası istedi. Fakat Afşin onlara yaklaşmıştı.

Bu sebeble Eri-Sığı Mihail'e:

"Meselenin aslı şudur, ben seni serbest bırakacak ve hiçbir şey almıyacağım, sizler de beni Afşin'den kurtarmalısınız" dedi. Mihail durumu anladı ve onu temin etti. Birlikte İstanbul'a, gittiler. Öte yandan Afşin, Boğaziçi'ne kadar geldi.

Burada bir müddet kaldı, ikameti esnasında imparatora elçi gönderip şunları söyledi:

"Aramızda barış olduğu için memleketinize girdiğimde hiçbir kimseye tecavüzde bulunmadım. Bu Navekiyyeler Sultan'ın düşmanları olup ülkeni yağmaladılar ve tahrip ettiler, gerektir ki onları bize teslim edesiniz. Yoksa memleketinizi tahrip edeceğim, böylece aramızdaki barış ta ortadan kalkmış olacaktır".

Bizans hükümdarı şöyle cevap verdi:

"Söylediklerin doğrudur. Fakat bize sığınanları teslim etmemek bizim geleneklerimizdendir". Bunun üzerine Afşin, Rum ülkesini tarumar etti. Öyleki, ancak sağlam hisarlar ve büyük şehirler kurtulabildi. Afşin, Meryem'in geçidine erişince kar yağmaya başladı. Bu sebeble o, kar kalkıncaya kadar orada kaldı. Daha sonra Ahlat'a gitti. Beraberinde öyle çok ganimet vardı ki, hiçbir kimse bu kadar ganimete sahip olmamıştı. Afşin Sultan'a durumu bildirdi. Sultan, Elcezire'ye gitti. Bu esnada imparatorun İslam memleketlerine yürümek üzere kalabalık bir ordu hazırladığı haberi geldi. Sultan'ın yanında az bir asker vardı. Çünkü Suriye'den kaçar gibi dönmüşlerdi. Bu kaçış esnasmda mal ve hayvanları telef olmuştu. Askerler ordugahlarına yollanmışlardı. Bu yüzden Sultan'ın buyruğunda 4 bin memluk askeri bulunuyordu. Sultan asker toplamak için ülkesine dönmeyi uygun bulmadı. Çünkü bu bir hezimet sayılırdı. Bu sebeple Sultan zevcesi Şakiriyye Hatun'u ve Nizamü'l-Mülk'ü ağırlıklarla birlikte Hemedan'a gönderdi ve vezire asker devşirip kendisine yollamasını emretti.

Sultan kendisi ile birlikte kalan kumandanlara şunları söyledi:

"Ben bu savaşta Allah rızası için savaşanlar gibi sabırlı olacağım ve kendilerini tehlikeye atanlar gibi tehlikeye atacağım. Eğer Allah beni başarıya ulaştırırsa -benim Tanrıdan beklediğim budur- ne güzel, eğer durum aksine olursa oğlum Melikşah'ı dinlemenizi, ona itaat etmenizi ve onu yerime geçirmenizi vasiyet ediyorum".

Onlar da:

"Baş üstüne" dediler.

Sultan, yukarıda zikrettiğimiz askerle kaldı. Bununla beraber bunlardan her birinin yedek atı vardı. Sultan, Bizans imparatorunu karşılamak üzere harekete geçti ve haciblerden birini hassa askerinden bir bölüğün başında öncü kuvveti olarak gönderdi. Bu öncü kuvveti, Ahlat yakınında beraberinde bir haç bulunan bir Bizans kumandanına rastladı. Bu kumandanın buyruğunda on bin asker vardı. Sultan'ın öncü askerleri, Bizans askerleriyle savaşa tutuşup galip geldiler ve Rus olan kumandanı tutsak alıp haç'ı da ele geçirdiler ve onu Sultan'a gönderdiler. Sultan sevinerek "bu, zafer alametidir" dedi ve haç'ı da Hemedan'a gönderdi. Kumandan'ın da burnu kesildi. Sonra Sultan haç'ın Halifeye gönderilmesini emretti. Bizans İmparatoru Malazgirt'e erişip orayı amanla aldı ve Zilkade ayının bitimine beş gün kala Ahlat'la Malazgirt arasındaki Rahve adlı yerde bulunan Sultan'ın üzerine yürüdü. Sultan ona memleketine dönmesi ve Halifenin barışın yapılmasında tavassutta bulunması hususunda haber gönderdi.

Fakat Bizans İmparatoru ona şu cevabı verdi:

"İslam ülkesine de, kendi ülkem gibi hakim olmadıkça geri dönmeyeceğim. Ben pek çok para sarfettim, nasıl geri dönebilirim?". O gün Çarşamba günü idi.

Sultan Cuma gününe kadar bekledi ve Cuma namazı vakti yakınlarım topladı ve onlara şöyle söyledi:

"Daha ne zamana kadar biz azınlıkta, düşman da çoğunlukta olmak üzere bekleyeceğiz? Ben bizzat Müslümanların minberlerde bizim için dua ettikleri vakitte düşman üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek ne ala, aksi takdirde şehit olarak cennete gideriz. Bana bağlı olanlar kalsınlar, geri dönmek isteyenler ise serbestçe geri dönebilirler. Bugün, burada bir Sultan yoktur, ben de ancak sizlerden biriyim. Biz Müslümanların eskiden beri yapageldikleri gazayı yapmak istiyoruz".

Onlar da:

"Ey Sultan biz senin memlükleriniz. Sen ne yaparsan biz de sana uyarız." dediler. Az önce 10 bin Kürd de Sultan'a katılmıştı. Bununla beraber Sultan Ulu Tanrıdan sonra buyruğundaki 4 bin kişilik hassa askerine güveniyordu. Bizans imparatoru'nun kuvvetine gelince, onun 100 bin kişilik askeri, 100 bin delici (Nakkab), 100 bin carhi, 100 bin usta, 800 mandanın çektiği, içinde nal ve çiviler bulunan 400 araba ile silah, mancınık ve diğer hücum-,aletler inin bulunduğu 1000 araba vardı. Askerinin başında 3500 kumandan bulunuyordu. Ordusunda bulunan bir mancınığı 1200 kişi çekiyordu. Bu mancınığın attığı her bir taşın ağırlığı 10 kantar geliyordu. Ye bunun her bir halkasının ağırlığı da 200 Suriye rıtlı idi. İmparator'un hazinesinde ise bir milyon altın, 100 bin ipekli elbise ile altın eğerler, kemerler ve bunlara benzer altın ve gümüş eşyalar bulunuyordu, imparator, Mısır, Suriye, Horasan, Rey ve Irak gibi yerleri kumandanlarına dirlik olarak vermişti.

Ancak Bağdad'ı istisna etmiş ve bu hususta şöyle demişti:

"İyi insan olan o ihtiyara ilişmeyiniz. Çünkü o, yani Halife bizim dostumuzdur". İmparator Irak'ta kışlamak ve İran'da yaylamak kararında idi. İstanbul'da kendi yerine bir vekil atamış ve İslam ülkesini harap etmeye azmetmiş idi.

Cuma günü namaz vakti gelince Sultan, yakınları ile istişarede bulunduktan sonra kalktı, yay ve okunu attı, atının kuyruğunu bizzat eliyle bağladı ve eline topuzunu aldı, yanındakiler de aynı şeyi yaptılar. Sonra Bizanslılara şiddetle hücum ettiler ve hep bir ağızdan öyle bir kükrediler ki, dağlar inledi. Tekbir getirip Bizans ordusunun içine daldılar ve vuruşmaya başladılar. Bizans İmparatoru henüz atma binmemiş ve Müslümanlar'ın kendisinden önce taarruza geçeceklerini sanmamıştı. Tanrı Müslümanlara zafer va'd ettiği için Bizanslılar bozguna uğradılar. Sultan, Cuma günü ile Cumartesi gecesi öldürerek ve tutsak alarak düşmanı takip etti. Bunun neticesinde onlardan ancak pek azı kurtulabildi. Müslümanlar, Bizanslıların beraberlerinde bulundurdukları her şeyi ele geçirdiler. Bundan sonra Sultan karargahına döndü.

Az sonra Gevherayin huzuruna geldi ve Sultan'a:

"Memlüklerimden biri Bizans İmparatoru'nu tutsak aldı. Ben bu memlükümü, vezir Nizamü'l-Mülk'e arzetmiştim. O, bu memlükü küçümsemiş, hor görmüş ve onun hakkında 'belki Bizans İmparatorunu tutsak olarak bize getirir' diye alay etmişti. Ye Ulu Tanrı da bu memlükün eliyle, Bizans imparatoru'nun tutsak olmasını takdir buyurdu." Fakat Sultan buna ihtimal vermeyerek evvelce İmparatora elçilikle göndermiş olduğu Şazi adlı hadimi yolladı. Hadim, İmparator'u görünce tanıdı ve dönüp Sultan'a bildirdi.

Sultan, İmparatorun bir çadıra indirilmesini ve bağlanmasını emretti; sonra memlükü çağırtıp ona nasıl tutsak aldığını sordu, o da şöyle dedi: "Başı üzerinde haçlar bulunan ve çevresinde Sekalibe'den bir topluluk olan bir atlı gördüm.

Ona mızrakla saldırdım, maiyyetinden biri bana şöyle dedi:

"Vurma, çünkü o İmparator'dur". Sultan ona lütfü ihsanda bulundu, onu hil'at giydirip yakınları arasına dahil etti. Memluk "Gazne beşaretini istiyorum" deyince, Sultan istediğini yerine getirdi. Sonra Sultan, adı Ermanus olan Bizans Imparatoru'nu katına getirtti.

Ona üç kırbaç ve tekme vurup şiddetle tekdir ettikten sonra şöyle dedi:

"Sana Halifenin — Tanrı ömrünü uzatsın - elçilerini barış yapılması için gönderdiğim halde reddetmedin mi? Sana, düşmanlarımı istemek için Afşin ile haber gönderdiğim halde bundan imtina etmedin mi? Benimle anlaştığın halde bana gadretmedin mi?

Geri dönmen için dün, haber göndermeme karşılık sen:

'Buraya gelebilmek ve gayeme ulaşmak için bu kadar para sarfettim ve çok asker topladım; İslam ülkelerine kendi ülkem gibi hakim olmadan nasıl dönebilirim' dedim.

Şimdi azgınlığının sonunu gördün mü! imparator, ayakları bağlanmış ve boynuna da bukağı geçirilmiş olduğu halde Sultan'a şöyle söyledi:

"Ey Sultan, ülkelerini almak için birçok kavimlerden asker topladım ve para sarfettim, buna rağmen zaferi sen kazandın. Memleketim böyle ve ben de şu halde senin huzurundayım. Bu durumda beni azarlama, sert sözler sarfetme, fakat istediğini yap".

Bunun üzerine Sultan ona:

"Eğer zaferi sen kazansaydım, bana ne yapardın" dedi.

İmparator:

"Fenalık" diye cevap verdi.

Bunun üzerine Sultan:

"Gerçekten doğru söyledin. Eğer bunun aksini söyleseydin, o zaman yalan söylemiş olurdun. Bu akıllı ve metin bir adamdır. Onun öldürülmesi doğru değildir" dedi ve ilave etti: "Şimdi sana ne yapacağımı sanıyorsun ?".

İmparator şöyle cevap verdi:

"Bana üç şeyden birini yapabilirsin, birincisi öldürmek, ikincisi zaptetmek istediğim ülkelerinde beni teşhir etmek, üçüncüsü de yapmayacağm bir şey olduğundan söylenmesine lüzum yoktur".

Alp-Arslan:

"Bu nedir?" diye sordu.

O da:

"Affetmek, para ve armağanlar kabul edip Bizans topraklarında senin bir memlükün, bir kumandanın ve bir naibin sıfatiyle beni memketime göndermendir. Eğer beni öldürürsen bu sana bir fayda sağlamaz, çünkü bir başkasını benim yerime İmparator yaparlar" cevabını verdi.

Bunun üzerine Sultan şöyle dedi:

"Seni affetmek kararındayım. Ancak kendin için bir kurtuluş akçası vermelisin".

İmparator:

"Sultan istediği meblağı söylemelidir" dedi.

Sultan da:

"10 milyon altın" dedi.

Bunun üzerine İmparator şöyle söyledi:

"Sen benim canımı bağışladığın için Bizans ülkesine sahip olmak senin hakkındır. Fakat tahta geçtiğimden beri, ordu hazırlamak ve harpler sebebiyle Bizans'ın mal ve parasını tükettim ve halk bundan dolayı yoksul bir duruma düştü".

Müzakereler sonunda şu hususlar kararlaştırıldı:

İmparator kurtuluş akçası olarak 1,5 milyon, sulh için her yıl 360 bin altın ödeyecek ve ihtiyaç olduğu takdirde askeri kuvvet gönderecekti. Bu arada daha birçok şeyler konuşuldu.

Bir ara İmparator:

"Yerime başka birisi geçirilmeden önce beni sür'atle gönderiniz, aksi takdirde gayeye ulaşılamaz ve ben de İmparator olarak Bizans tahtına geçemem ve bunun neticesinde şartlardan hiç birisi uygulanamaz" dedi.

Sultan da ona şu cevabı verdi:

"Yakın bir zaman önce Müslümanlardan alman Antakya, Urfa, Menbiç ve Malazgirtli iade etmeni ve Müslüman tutsaklarını da serbest bırakmanı istiyorum."

İmparator da:

"Ülkeme salimen ulaşırsam asker göndererek bu şehirleri alıp sana teslim etmek isterim, fakat halk bu hususta bana muhalefet edecektir. Tutsaklara gelince, baş üstüne, memleketime varır varmaz onlara iyi muamelelerde bulunarak geri gönderirim" dedi. Sultan, İmparatorun üzerindeki bağların ve bukağının çözülmesini buyurdu.

Sonra:

"Ona, bize içki sunması için bir kadeh veriniz" dedi. İmparator kadehi kendisinin içeceğini zannetti. Fakat bundan men edildi ve "Sultan'a sunması" bildirildi. O da yeri öpüp Sultan'a kadehi sundu ve Sultan da içti.

Sonra İmparator'un saçını kesti ve başını yere değdirerek:

"Hükümdarlara hizmet edeceğin zaman işte böyle yap" dedi.

Sultan'ın bu davranışının sebebine gelince, kendisi Anadolu seferine çıkarken Kakuye-oğlu Feramurz'a şöyle demişti:

"İşte ben Bizans İmparatoru'yla savaşa gidiyorum. Onu tutsak alıp karşımda şakilik yaptıracağım". Tanrı onun bu sözünü yerine getirdi.

Kumandanlardan bir kısmı kurtuluş akçası vererek kurtuldular. Geri kalanlar da para alınmadan salıverildiler. Ertesi gün Sultan, İmparatoru yeniden katma getirtti.

Sultan, İmparator'un ganimet olarak alınmış olan taht ve dest'ini hazırlatarak İmparator'u tahtına oturttu, kendi elbise ve külahını bizzat eliyle ona giydirdi ve:

"seni naibim yapıyor, söylediğin sözlerine inanıyorum ve seni ülkene göndereceğim, hükümdarlığını da sana geri veriyorum" dedi. Bunun üzerine İmparator yer öptü. Halife, İbnü'l-Mahleban'ı kendisine gönderdiğinde İmparator başını açmasını, kemerini bağlamasını ve yer öpmesini emretmişti.

Bunun üzerine Sultan:

"Sen halifenin elçisi İbnü'l-Mahleban'a bunları yaptırmadın mı? O halde kalk başını aç, kemerini bağla ve Halife'nin bulunduğu tarafa dön ve yeri öp" dedi. O da bunu aynen yaptı.

Sultan sözlerine devamla:

"Ben, Halife karşısında en küçük hükümdarlardan biri gibiyim. Ben askerimden küçük bir kuvvetin başında ve sen de bütün Hıristiyanlar yanında olduğun halde sana karşı bu başarıyı elde ettim. Halife, diğer İslam, hükümdarlarını da üzerine gönderseydi halin nice olurdu" dedi.

Sultan, üzerinde "Tanrıdan başka ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir" yazılı bir bayrak hazırlatarak İmparator'a verdi ve onu iki Hacip ve 100 Hassa askerinin muhafazasında ülkesine gönderdi. Bu birlik İmparator'u İstanbul'a ulaştırdı. Hareketinden önce Sultan atma binip İmparator'u bir fersah kadar giderek uğurlamıştı. Bu esnada İmparator atından inmek istedi ise de Sultan onu men etti, onun için and içti ve ona yaklaşıp kucaklaştdar, sonra Sultan geri döndü.

Bizans İmparatoru şunu da hikaye etmiştir:

"Savaş için İstanbul'dan sefere çıkan İmparatorların geleneklerinden biri de büyük kiliseye gidip yakutlarla bezenmiş olan altın haç'tan şefaat dilemeleridir. Ben de bu sefere çıkarken bu kiliseye gidip oradaki haçtan şefaat diledim. Bu esnada haç bulunduğu yerden Müslümanların kıblesine doğru çevrilmişti. Buna çok hayret ettim ve onu doğuya döndürdüm. Ertesi günkü ziyaretimde haçın gene kıbleye dönmüş olduğunu gördüm. Bunun üzerine onun zincirlerle bağlanmasını emrettim. Lakin üçüncü gündeki ziyaretimde Haç yine kıbleye doğru dönmüştü. Buna çok hayret edip yenileceğimi anladım. Fakat arzu ve ihtirasımın etkisi altında kalarak İslam ülkelerine yürüdüm ve bilinen şeyler başıma geldi".

İbnü'l-Kalanisi şöyle yazıyor:

Bizans İmparatoru'nun ordusu Rum ve sair kavimlerden olmak üzere 600 bin ve Sultan'ın ordusu da Türk ve diğer kavimlerden olmak üzere 400 bin kişi idi. Lakin Sultan'ın yanında 4 bin Türk memluk askerinin bulunduğu hakkında zikredilen ifade daha doğrudur. Çünkü Sultan'ın askerlerinin dağılmış olduğunu zikretmiştik. Zaferden sonra Sultan, Halife'ye olup bitenleri bildirdiği gibi, Bizans İmparatoru'nun tacını, haç'ı, diğer bazı şeylerle birlikte Zilhicce'nin 23 ünde ona gönderdi. Beytün-Nube de mektuplar okundu. Halife ve Müslümanlar sevindiler. Bağdad görünmemiş bir şekilde donatıldı. Zafer takları yapıldı. Gerçekten bu, İslam tarihinde eşi olmıyan bir zafer idi. Sultan Rey'e ve sonra Hemedan'a gitti.

Bizans İmparatoru Ermanus'un akıbetinin zikri:

Bizans Imparatoru'nun yenilgi haberi İstanbul'a gelince Mili ail iktidarı eline geçirdi ve Ermanus'un karısı olan kendi annesini tutukladı. Ermanus'un bu kadından bir oğlu ve bir kızı vardı. Mihail anasının saçlarını kestirip softan elbise giydirerek bir manastıra kapattı, öte yandan Ermanus da Tokat'a (Dokiya) gelip kaleye yerleşti.

Gelişi duyulunca softan bir elbise giyerek hükümdarlıktan çekildiğini izhar etti ve Mihail'e şu haberi gönderdi:

"Ben asker toplamak, para sarfetmek ve Hıristiyan dinini yükseltmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Gayretimde kusur göstermedim. Askerim az değildi ve tedbirde de bir hata yapılmadı. Bununla beraber Tanrının takdiriyle zafer Müslümanlarda kaldı. Buna hiç kimse karşı koyamazdı. Ben bu hüküm-darın (Alp-Arslan'ın) eline düşünce bana ümid etmediğim şekilde iyi muamele yaptı ve barış için vereceğim parayı kararlaştırdıktan sonra iyiliklerde bulunarak beni salıverdi. Hükümdarlıktan ayrılıp bu kaleye yerleştim. Sof giydim ve senin başkasından daha ziyade hakkın olan tahta geçmenden dolayı Ulu Tanrıya şükrettim. Şimdi Sultan'ın durumunu ve bana gösterdiği iyilikleri sana bildirmem icab eder. Teklifimi kabul edersen Hıristiyanlığın korunması için aranızda vasıta olurum. Eğer kabul etmezsen sen bilirsin. O zaman benim için kararlaştırılmış olan parayı verir, beni bu yükten kurtarırsın." Mihail, Ermanus'un fikrini doğru buldu. Fakat harpler yüzünden para kalmaması sebebiyle itizar beyan ederek şimdilik kurtuluş akçesi ile barış akçesinin bir miktarını gönderdi. Mütebakisi daha sonra öde-necekti. Ermanus, Sultan'a kurtuluş akçasını yolladı ve Tokat kale-sindeki takriben 200 bin altın kıymetinde olan malları gönderdi. Bu cümleden olarak kıymetli taşlarla bezenmiş altından leğen, ibrik ve tabak vardı ki, bunların değeri 70 bin altın tutuyordu. Ermanus bundan daha fazlasını göndermesinin mümkün olmadığı hususunda İncil üzerine and içti. Kendisi ile beraber gelen iki hacib ile askerleri mükafatlandırdı ve onlardan, daha fazla veremediği için özür diledi. Bunlar Sultan'ın yanma döndüler. Sultan, ricasını ve barış parası ile diğer paraların tehirine ait Ermanus'un mazeretini kabul etti.

Daha sonra Mihail, Sultan'ın askerlerinin ayrılması üzerine Ermanus'a haber göndererek şunları söyledi:


"Eğer gerçekten rahip oldunsa, kiliselerden birine gidip kaleyi boşaltmaksın, ben de oraya bir birini tayin edeyim". Ftkat Ermanus onun bu isteğini yerine getirmedi ve şöyle dedi. "O, hükümdarlığımın sona ermesi ve şu kalede oturmam ile yetinmeyip hala benimle uğraşıyor" Bunu müteakip üzerindeki rahiplik libasını çıkaran Ermanus, kalede bulunan tacirlerden borç alıp Ermeniler'den asker topladı ve Ermeni Kralı Seneharib'e gitmek için yola çıktı.

Ermeni Kralı ona:

"Eğer bir konuk gibi gelirsen seni konuklarım. Fakat Mihail ile savaşmak için geliyorsan benim ona karşı savaşacak gücüm yoktur." dedi.

Ermanus:

"Ben ancak sana bir konuk olarak geliyorum" diye cevap verdi. Bunun üzerine Ermeni Kralı onu karşılayıp yakaladı. 80 kantar tutarındaki parasını aldı ve gözlerine mil çekilip hapsedilmesini emretti. Ermanus'un yanında Rum ve Ermenilerden olmak üzere binlerce kişi vardı. Seneharib, bunların kendisine katılmalarını istedi. Konya ve diğer yerlere yürüyerek buralara hakim oldu ve böylece Bizans ülkesinin büyük bir kısmını eline geçirdi. Daha sonra Malatya'ya yürüyüp oraya kondu ve halkının mallarım müsadere etti. Ermanus Sultan'a elçi gönderip durumu bildirdi. Sultan da ona bizzat yardım edeceği vaadinde bulundu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir