Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ahlat Şehrinin Tarihi

Burada Anadolu Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Ahlat Şehrinin Tarihi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 05:06

AHLAT ŞEHRİNİN TARİHİ

Van gölünün kuzey batı kıyısında bulunan bu tarihi şehir, İslam devrinde büyük küçük on iki devlet veya hanedanın idaresi altında kalmıştır:


Emeviler Abbasiler, Kaysiler veya Süleymoğuları, Mervaniler, Ahlatşahlar, Eyyubiler, Selçuklular, Moğollar, Ruzegiler veya Bidlis hakimleri hanedanı, Ak Koyunlular, Safeviler ve Osmanlılar. Fakat bu makalede Ahlat'ın tarihi Emeviler-Abbasiler, Selçuklular, Moğollar-Türkmenler ve Osmanlılar olmak üzere dört devreye ayrılarak incelenecektir.

1. EMEVİLER-ABBASİLER DEVRİ .

Ahlat'ın adının, bölgenin bilinen en eski sakinleri olan Urartular'dan geldiği ve bu kavmin şehre "Halads" dediği kabul edilmiştir. Urartular'ın dillerinin incelenmesi, bu kavmin ne Hind-Avrupalı, ne de Sami soylarına mensup olmadığını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Urartular'ın dilleri de Türkçe gibi, eklemeli bir dildir. Ermeniler şehrin adım Şaleat (Şaliat), Süryaniler Kelath, Arablar Hilat, iranlılar ve Türkler Ahlat şeklinde ifade etmişlerdir.

Ahlat Hazret-i Ömer devrinde büyük kumandanlardan Cezire fatihi İyaz b. Ganın tarafından Bidlis ve diğer bazı şehirler ile birlikte İslam devletinin hakimiyeti altına sokulmuştur (H.20 = M. 640-641). Yapılan anlaşmaya göre Ahlat beyi (batrik, patriçi) de, Bidlis beyi gibi, İslam devletinin himayesinde olacak ve buna karşılık kararlaştırılan vergiyi ödeyecektir. Hazret-i Osman devrinde (644-656) yine meşhur kumandanlardan Habib b. Mesleme el-Fihri Doğu Anadolu'da harekatda bulunurken İyaz ile Ahlat beyi arasında yapılan andlaşmayı tasdik etti. Muaviye'nin ölümünden sonra başlayan dahili mücadeleler esnasında Van gölü çevresindeki halk da isyan ederek Bizans imparatorluğuna tabi oldular ise de Abdülmelik'in kardeşi Cezire valisi Muhammed b. Mervan tarafından şiddetli bir şekilde cezalandırıldılar. Bu bölge de Cezire valiliğine bağlandı ve gönderilen amillerce idare edildi. Habib b. Mesleme Van gölündeki "et-tirrih" adı verilen balığın tutulması işi ile ilgilenmemişti. Muhammed b. Mervan ise gölde balık tutulmasını artırma yolu ile sattırmış ve oğlu Mervan da böyle hareket etmişti. Osmanlı devrinde de aynı şey yapılıyordu. Aradaki fark Muhammed ile oğlunun balığın satışından elde edilen meblağı şahsi gelirleri arasına dahil etmiş olmaları idi. Halbuki Osmanlı devrinde bu para Yan gölü çevresindeki şehir ve kalelerde vazife gören askerin maaşına tahsis edilmişti). 112 (730-731) yılında Azerbaycan valisi el-Cerrah b. Abdullah'ın Erdebil çayırlığında Hazarlar'a yenilip şehid düşmesi üzerine Hazarlar akınlarım Musul yakınlarına kadar uzattıkları gibi, bir çok yerlerde de karışıklıklar ve başkaldırmalar çıkmasına sebebiyet verdiler. Halife Hişam., Azerbaycan valiliğini vererek Said el-Haraşi'yi Hazarlar ile savaşmaya memur etti. Erzen'den Ahlat'a gelen El-Haraşi, kapılarının kendisine açılmadığım görünce, şehri muhasara ve zapt etti; Ahlat'ta eline geçirdiği ganimeti askerlerine dağıttıktan sonra el-Haraşi, Er-Ran'a doğru yollandı.

Abbasiler devrinde de Ahlat ve daha geniş bir ifade ile Van gölü çevresinde mahalli hanedanlar mevkilerinde bırakıldıkları gibi, Emeviler zamanındaki idari teşkilat da aynen muhafaza edildi. Hatta Musul ve Diyarbekir bölgesindeki haricilik faaliyetleri de Abbasiler devrinde yeniden baş göstermiş ve bu faaliyetler vakit vakit Ahlat'a kadar yayılmıştı. Nitekim 176 (792-793) yılında Nusaybin'de zuhur eden el-Fazl el-Harici bura halkından haraç aldıktan sonra Dara, amid (Diyarbakır) ve Erzen ile Ahlatlıları da para vermeye mecbur bırakmıştı. İki yıl sonra (178 = 794) yine el-Cezire bölgesinden çıkan el-Velid b. Tarif et-Tağlibi adlı diğer bir harici de Ahlat'ı kuşatıp halkından otuz bin dinar para almıştı.

826-851 yılları arasında Ahlat beyinin (patriçi) Aşot oğlu Bakrat olduğu bildiriliyor. Fakat bu beyin Abbasiler'in o bölgedeki valilerine tabi olduğu ve onlara vergi verdiği şüphesizdir. 237 (851) yılında Diyarbekir ve Van gölü çevresinde çıkan karışıklıkları mahalli idareciler bastıramadıklarından asilerin üzerine Samarra'dan Büyük Boğa gönderildi. Büyük Boğa buyruğundaki Türk askerleri ile Musa b. Zurrara'yı yakalayıp Van gölü çevresinde dirlik ve düzenliği yeniden kurdu. Halife el-Müsta'in devrinde Doğu Anadolu valisi Ali b. Yahya el-Ermeni 249 (863) yılında Ahlat'dan Meyyafarikin'e giderken Zü'l-Karneyn mağarası civarında Bizanslılar'ın hücumlarına uğrayarak şehid oldu. Gerek Ali b. Yahya'nın gerek ondan bir kaç ay önce de Malatya emiri Ömer b. Ubeydullah'ın şehadetleri ve Bizans baskısının artması, başta Bağdad olmak üzere bazı İslam şehirlerinde üzüntü ve heyecan yaratmış ve halk ciddi tedbirler alınması için şikayette bulunmuş, gürültü ve hatta karışıklıklar çıkarmıştı.

IX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Abbasi imparatorluğunun zayıflamaya başlaması ve parçalanmaya doğru gitmesi her yerde olduğu gibi, Doğu Anadolu'da da tesirini gösterdi. Ermeni Bagratuni hanedanının ehemmiyet kazanması ve nüfuz sahasını genişletmesi bu hususu ile ilgilidir. Hatta şehirlerde yerleşmiş olan Arablar ile amil ve emirler Ermeni kırallarını veya Bizans imparatorlarını metbu tanımak zorunda kaldılar. Bu Arab amil veya emirlerinden biri olan Ebul Verd (Bizans kaynağında Apelbart) Malazgird'den başka Ahlat (Ehliat), Erciş (Ardaces) ve Bargiri (Perkri) şehirlerine de hakim bulunuyordu. Kays Arabları'nın Süleym boyuna mensup olan Ebul-Verd öldükten (867) sonra yerine oğlu Abdu'lHamid geçti. Ona da oğlu Ebu Sevade halef oldu. Ebu Sevade kıral Sembatın ölümü (914) üzerine adı geçen yerleri müstakil olarak idare etti.

316 (928) yılında Bizans imparatoru Romanus Lecapenus'un meşhur doğu "domestik'i" J. Kurcus Ahlat ve Bidlis'i zapt etti. Her iki yerde de camilerdeki minberleri kaldırtıp yerlerine birer haç koydurdu. Bunun üzerine Erzen ve diğer yerlerin halkı büyük bir korkuya kapılarak oturdukları yerden göç ettiler; ileri gelenleri Bağdad'a gidip yardım istediler ise de kendilerine ümid verici bir vaadda bile bulunulmadı. Uç yıl sonra (319) Bizanslılar Ermeni kiralı el-Dirani yani Gagik'in ve diğerlerinin tahriki üzerine yeniden Van gölü çevresinde göründüler; Ahlat ile Bargiri yörelerini korkunç bir şekilde yağmaladılar; çok Müslüman öldürdüler ve bir çoğunu da tutsak aldılar. Bu hücumlar üzerine Ebu Sevade ve kardeşleri vergi vererek Bizans imparatorunu metbu tanımak zorunda kaldılar. Ebu Sevade'nin kardeşlerinden Ebu'l-Esved ve amcası Abdurrahman'ın oğlu ve aynı zamanda manevi evladı Ebu'l-Muizz Ahmed de Ahlat, Erciş ve adilcevaz (= Zatu'l-Cevz = Altzike) şehirlerine sahip olarak imparatorun tabileri arasında yer almışlardı. Bu arada Hamdani Seyfüddevle de 940 baharında Erzen'e gelip Van gölü çevresindeki bütün beyleri yanına çağırdı ve onlara kuvvet de kullanarak metbuluğunu kabul ettirdi. Bu beylerden biri de Ahlat, Erciş ve Bargiri hakimi Ebu'l-Muizz Ahmed idi. Bu ise Ebu. Salim'in oğlu II. Ebu'l-Verd tarafından öldürüldü (940 tan sonra 952 den önce). Öldürülenin hakim olduğu yerler onun eline geçti. Fakat II. Ebu'l-Verd de 353 (964) yılında aynı akibete uğratıldı. Filhakika Hamdaani Seyfüd-devletinin memlükü ve kumandanı Çerkeş Neca, buyruğundaki dört bin asker ile Ebu'l-Verd'in üzerine yürüyüp onu öldürmüş (335 = 954), Ahlat ile Malazgird ve Muş gibi diğer şehirleri de eline geçirmişti. Neca'nın maksadı Van gölü havzasında kendi adına bir beylik kurmak idi. Fakat o bu gayesinde muvaffak olamadı; birçok güçlükler ile karşılaştıktan sonra 965 yılında hayatına son verildi. Seyfüddevle Neca'nın eline geçirdiği Ahlat, Malazgird ve diğer yerlere askeri birlikler koyarak idaresi altına aldı ise de bu, çok devam etmedi; ölümü üzerine halefleri Van gölü çevresindeki yerleri ve hatta Diyarbekir bölgesini tahliye etmek zorunda kaldılar. Bununla beraber 359 (968-969) da Bizanslılar Malazgird'e hücum ettikleri zaman gerek bu şehrin, gerek Ahlat ve diğer yerlerin kimin elinde bulunduğu bilinemiyor. 356 (967) yılında Hamdan oğlu Seyfüddevle'nin ölümü üzerine Bizans seferleri daha tesirli neticeler vermeye başladı. Çünkü onun ölümü ile ortada Bizans hücumlarına durabilecek bir kuvvet de kalmamıştı.

Meyyafarikin bölgesindeki oymaklardan Humeydiye boyunun Harbunti (?) obasından Baz (Ebu Abdullah b. Dastek/, Hamdan oğullarının çok zayıf bir durum düşmelerinden faydalanıp sahip olduğu meziyetler sayesinde 374 (984) yılından itibaren faaliyete geçerek Meyyafarikin ( = Silvan) amid ( = Diyarbakır), Nusaybin ve Ahlat yörelerine hakim oldu. Baz'ın 380 (990) yılında ölümü üzerine Bizanslılar Malazgird, Ahlat ve Erciş şehirlerini kuşatmışlar ve halkı aciz bir duruma düşürmüşlerdi. Mamafih Ebu Ali el-Hasan b. Mervan on yıllık bir barış andlaşması imzalamaya muvaffak oldu. Mervan oğullarının Bizans ile mücadele etmeye kuvvetleri kafi gelmediğinden onlar Bizans imparatorlarının metbuluğunu tanımak mecburiyetinde kaldılar. Bununla beraber gösterdikleri dirayet sayesinde amid Meyyafarikin, Bidlis ve Ahlat'ın doğrudan doğruya bu devletin idaresine geçmesini önlediler.

X. yüzyıl coğrafyacılarının Ahlat ve Van gölü çevresi hakkında verdikleri bilgiler ehemmiyetsiz sayılabilecek kayıtlardır. Bu husus Van gölü çevresinin diğer yerlere nisbetle gelişmemiş olması ile ilgilidir. Çünkü daha sonraki zamanlarda verilen bilgiler, beklenildiği gibi, bu coğrafyacıların kayıtlarından çok farklıdır.

İbn Hurdadbih, Ahlat'ın (Hilat), Şimşat, Erciş, Kalikala ( = Erzurum (ve Bacuneys (?) ile birlikte ayrı bir bölge teşkil ettiklerini yazar. Kudama da Ahlat ile Bidlis arasındaki mesafenin dört "sekek " olduğunu bildirir.

El-Mukaddesi, Ahlat'ın düzlük bir yerde kurulduğunu, kalesinin topraktan olduğunu ve camiinin de çarşılarının ortasında bulunduğunu ve bahçelerinin güzelliğini ve içinden bir ırmak veya çay geçtiğini kaydeder.

X. yüzyıl coğrafyacıları arasında, şehrin adını Ahlat şeklinde yazan biricik müellif de yine el-Mukaddesi'dir. El-Istahri ve ondan faydalanan İbn Havkal'a gelince, onlar Bargiri, Ahlat ( = Hilat), Malazgird (Menazcird), Bidlis, Kalikala (Erzurum) ve Meyyafarikin şehirleri arasında büyüklük bakımından fazla bir fark olmadığım bildirirler. Yalnız İbn Havkal'daki XII. yüzyıla ait olduğu anlaşılan ilavede asıl Ahlat'ın dışında onun iki katı büyüklüğünde meskun ve mamur bir yerin bulunduğu kaydedildikten sonra halkının müreffeh ve zengin olduğu, çarşılarının caddeler üzerinde bulunduğu ve alış veriş yerleri görüldüğü, tacirlerin gelip gittikleri haber veriliyor ve halkının da kavgacı olduğu ve yabancılara karşı da dostça davranmadıkları söyleniyor. İbn Havkal'ın eserindeki bu haberlerin XII. yüzyıl, yani Türk devrine ait olduğunu yeniden, fakat açıkça belirtmek yerindedir. Bu haber Ahlat şehrinin de Türkler devrinde Anadolu'nun diğer şehir ve kasabaları gibi büyük bir gelişme gösterdiğini pek açık bir şekilde meydana koyar. XII-XIII. yüzyıllardaki diğer müellifler de Ahlat'daki bu medeni gelişmeyi doğrulayan bilgiler verirler. Hatta bu müelliflerden biri Ahlat ve bölgesindeki gelirin Mısır'ın gelirine denk sayıldığını kaydederek Ahlat ve bölgesinin inanılmayacak derecede muazzam bir inkişafa mazhar olduğunu ifade eder.

İbn Havkal göl ve çevresi hakkında bazı dikkate değer malumat da veriyor. Ona göre Van gölü (Buhayratu Hilat) aşağı yukarı on bir fersah uzunluğunda (bir fersah 6 km .ye çok yakın) bir göldür. Bu gölden et-tarrih yahut et-tirrih denilen bir karış büyüklüğünde balık tutulur ve tuzlanan bu balık Musul, Cezire, Irak ve Kuzey Suriye yörelerine gönderilir. Yine gölün çevresinde bulunan boraks (milhu'l-bevrak) da ekmekçiler tarafından kullanılmak üzere Irak'a ve diğer yerlere yollanıyordu. Gölün güneyindeki dağda ise zırnık yatakları vardı. Buradan çıkarılan kırmızı ve sarı zırnık da başka yerlere ihraç ediliyordu. Yine orada altın ve gümüşü lehimlemek için kuyumcu bevrak'ı da vardı. Bu, oradaki bazı sularda taşlaşmış bir halde görülüyordu. Bu "bevrak " ise dünyanın her tarafına götürülüyor ve tacirler bundan çok para kazanıyorlardı. Göldeki et-tirrih adlı balık hakkında diğer coğrafyacılar da bilgi verirler. Onlar yılın on ayında gölde balık, kurbağa ve yengeç görülmediği ve ancak iki ayda balığın meydana çıktığına dair İbnü'l-Kelbi'nin ifadesini naklederler. Bu coğrafyacılardan Zekeriya el-Kazvini yılın iki ayı içinde balığın el ile tutulabilecek derecede çok olduğunu ve Hindistan dahil olmak üzere her tarafa ihraç edildiğini yazar. Yakut da bu balığın Belh'te satıldığını gördüğünü söyler.

Mervan oğullarından, Nasrü'd-devle Ebu Nasr Ahmed'in Diyarbekir ve Ahlat bölgelerindeki elli yıldan fazla (402-453 = 1011-1062) süren hükümdarlık devrinin mühim bir kısmı huzur ve sükun içinde geçti. Siyasi zeka sahibi olan bu zat, hayır eserleri yaptırıyor, ilim adamlarım ve şairleri himaye ediyordu; ülkesi umumiyetle mamur ve bolluk içinde idi. 427 (1035-1036) yılındaki hadiseyi arada sırada vukubulan olaylardan saymak mümkündür. Adı geçen yılda Horasan, Taberistan ve Azerbaycan'dan pek çok kimseler hacc için Ahlat yolundan gitmek istemişler ise de, Vestan'da Ermeniler'in hücumuna uğramışlar, Ahlat bölgesinde berkitilmiş kaleleri olan, Ermeni asıllı Sasunlular (senasine) barışa rağmen kavimdaşlarına yardım etmişlerdi. Ancak bu devirde de Ahlat'ın pek o kadar gelişmemiş olduğu anlaşılıyor.

Gerçekten 438 yılı Cemaziyelevveli'nde (= Kasım 1046) Ahlat'a uğrayan şair ve bürokrat Nasir-i Hüsrev Ahlat hakkında:

"bu şehir bir sınır şehridir; burada Arabça, Farsça ve diğer bir dil konuşulur. Şehre Ahlat adının verilmesi sanırım buradan geliyor. Ahlat da akça (pul) ile alış veriş edilir; okkaları üçyüz dirhemdir" sözlerinden başka bir şey söyleyemiyor. Halbuki seyahatına devam eden Nasir-i Hüsrev, Bidlis'den sonra Erzen (Meyyafarikin Siirt arasında idi) ile Meyyafarikin ve amid şehirlerini mamur şehirler şeklinde tasvir eder. Aynı yılda Ahlat ve Diyarbekir bölgelerinde korkunç bir yer sarsıntısı meydana gelmiş ve bu sarsıntı pek çok insan kaybına geniş çapta hasara sebep olmuştu.

Kaynakça
Kitap: DOĞU ANADOLU'DA TÜRK BEYLİKLERİ
Yazar: FARUK SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AHLAT ŞEHRİNİN TARİHİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 05:07

2 . SELÇUKLULAR DEVRİ

Türkler geldikleri esnada Ahlat şehri müstesna olmak üzere, Malazgird, Erciş, Bargiri, Yan, Vestan gibi Van gölü çevresinde bulunan diğer bütün şehirler Bizans imparatorluğuna ait bulunuyordu. 1054 yılında Anadolu'ya giren Tuğrul Beg Bargiri'yi aldı ise de, Ahlat'dan giderek kuşattığı Malazgird'i, iyice berkitilmiş olduğundan, fethedemedi. Sultan Alp Arslan devrinden (1063) itibaren Ahlat Anadolu'ya yapılan akın ve fetihlerde hareket üssü haline getirildi. 458 (1066) de büyük kumandan Afşin memlük asıllı emirlerden Gümüş Tigin'i aralarında baş göstermiş olan bir ihtilaf yüzünden öldürdü. Fakat Afşin Beg Alp Arslan tarafından affedildikten sonra tekrar Ahlat'a dönerek buradan Anadolu içlerine akınlar düzenlemeye başladı. 1071 yılında Van gölü çevresine gelen Sultan Alp Arslan Ahlat'tan Malazgird üzerine yürüyüp bu şehri kolayca feth etti. Aynı yılda Ahlat şehrinin ünlü kumandanlardan Sunduk (?) Beg'in idaresinde olduğunu biliyoruz. Hatta Sunduk Beg, Bizans imparatorunun Ahlat üzerine gönderdiği yirmi bin kişilik öncü kuvvetini yenmek sureti ile (4 Zilkade 463 = 3 Ağustos 1071) muktedir bir kumandan olduğunu isbat etmiştir. İbnü'l-Ezrak'a göre, Malazgird savaşına katılan Ahlat ve Malazgirdliler elde ettikleri ganimet ile zengin insanlar haline geldiler. Yine aynı müellif Alp Arslan'ın bu tarihten itibaren Ahlat'a ve Malazgird'e valiler tayin ettiğini, ondan sonra gelen sultanların da aynı şekilde hareket ettiklerini yazar. Fakat Ahlat'ın Malazgird savaşından önce Selçuklular'ın idaresine geçtiği şüphesizdir. Ebu-Fida'nın mahalli bir kaynağa dayanarak bildirdiğine göre Ahlat, Mervan oğullarının idaresinde iken onların zulmünden bıkmış ve usanmış olan halk 493 ( = 1099-1100) yılında dirayet ve aynı zamanda adaletini duydukları Türk emirlerinden Sökmen el-Kutbi'yi çağırıp şehri ona teslim etmiş, bunun üzerine Mervan oğulları da Ahlat'dan uzaklaşmışlardır. Ebu-l Fida'nın bu kaydına göre şehir Malazgird savaşından sonra yeniden Mervan oğullarının ellerine geçmiş bulunuyor.

Böylece, Ahlat, XII. yüzyılın başından itibaren Ahlatşahlar hanedamnın başşehri olmuş ve tarihinin altın devrini, diğer bir söyleyiş ile en mutlu zamanını yaşamıştır. Ahlatşahlar devrinde Ahlat İslam aleminin en büyük şehirlerinden biri haline gelmiştir. Yakut'un, Ahlat'ın Van gölü havzasının merkezi ve onun mamur, meşhur bir beldesi olduğunu söylemesi, şehrin Ahlatşahlar devrinde eriştiği büyük gelişmenin bir ifadesidir. Yakut aynı zamanda Ahlat'ın geniş "hayrat"a sahip, meyvesi bol, suları tatlı bir şehir olduğunu da kaydediyor ve soğuğunun "darb-ı mesel" halinde söylendiğini bildiriyor. Zekeriya el-Kazvini'nin sözleri de bu devirlerle ilgili olup verdiği bilgilerin çoğu Yakut'unkilerin aynıdır. Yalnız bu müellif şehirde Türkçe, Farsça ve başka bir dil konuşulduğunu da bildirir. Buna göre XI. yüzyılın ortalarında Ahlat'da konuşulan Arabça'nın yerini zamanla Türkçe almış bulunuyor. Yakut ve Kazvinli Zekeriya gibi XIII. yüzyılın müelliflerinden olan İbn Said, Ahlat tüccarının zengin ve halkının eğlence düşkünü olduğunu haber verir. İbn Said de, el-İstahri gibi, Van gölünü Ahlat gölü olarak zikreder. Yukarıda İbn Havkal'daki ilavelerin bu devre ait olduğuna işaret edilmişti. Ahlat'ın gelişmesinde, her yerde ve her zaman görüldüğü gibi, ticaretin pek mühim bir amil olduğu şüphesizdir. Gerçekten coğrafyacıların bununla ilgili olan yukardaki kayıtlarından başka, 501 (1112-1113) yılında Ahlatlılar'a ait gemilerin "Konstantiniyye" denizinde (her halde Karadeniz) battığına ve gemilerdeki Ahlatlılar'dan bir topluluğun boğulduğuna dair haber, Ahlatlılar'ın ticarete ne kadar büyük bir ehemmiyet verdiklerini açıkça gösterir. Coğrafyacıların Ahlat'ı "tacirlerin gelip gittikleri bir yer " olarak vasıflandırdıkları yukarıda görülmüştü. Gerçekten Cürcan ( = Gürgen) gibi doğu ülkelerinden Ahlat'a tacirlerin geldiğini başka bir vesile ile biliyoruz. Bütün bunlar Ahlat'ın doğu-batı ticaretinde bir mübadele merkezi durumuna yükseldiğini gösteriyor. Siyasi istikrar ve ticaretin çok gelişmiş olması, ilim, sanat ve kültürün de ilerlemesine yol açtı. Bilhassa hal tercümesine dair kitaplarda XII. ve XIII. yüzyıllarda yaşamış Ahlatlı ilim ve din adamlarına sık sık rastgelinir. Anadolu'nun bir çok yerlerinde yapılar meydana getirmiş Ahlatlı sanatkar ve mimarlar bilinir. Teşkilatlı ve kuvvetli esnaf ve sanatkar birlikleri (fityan) de Anadolu'da ilk önce Ahlat'da görülüyor. Bu birlikler daha sonra Anadolu şehirlerinde olduğu gibi Ahlat'ın siyasi hayatında rol oynuyor ve bu münasebetle hücuma uğradığı zaman şehrin müdafaasına da katılıyorlardı. Hatta ibnü'l-Esir ve ondan naklen İbn Vasıl'a göre Ahlat'ın hakimiyeti onların elinde idi. Bu müelliflere göre onlar, idaresinden hoşnut olmadıkları hükümdarları öldürürler, yerlerine başkalarım geçirirlerdi.

Ahlat'm Ahlatşahlar devrinde ulaştığı zenginlik, büyük küçük bütün komşu hükümdarlarda oraya sahip olmak arzusunu uyandırmıştı. II Deniz'in oğlu Atabey Cihan Pehlivan, Selahaddin Eyyubi, yeğeni Takiyeddin Ömer, Selahaddin'in kardeşi el-adil'in oğlu el-Evhad ve Erzurum meliki Selçuklu Tuğrul Şah bunların başlıcalarını teşkil ederler. Tuğrul Şah'ın Ahlat Şah Balaban'ın hayatına son vermesi, şehrin Eyyubi, el-Melikü'l-Evhad b. el-adil'in eline geçmesine sebep oldu. (600 = 1203-1204). Böylece Ahlatşahlar devleti sona erdi. El-Melikü'l-Evhad'uı halktan pek mühim bir kısmını öldürmesi, ileri gelenleri Meyyafarikine sürmesi, Ahiler birliğinin dağtılması, şüphesiz Ahlat'ın gelişmiş hayatına vurulmuş büyük bir darbedir. Müverrih İbnü'1-Esir ve ona dayanan İbn Vasıl, Eyyubi hanedanına karşı derin bir saygı besledikleri halde el-Melikü'l-Evhad'ın yaptığı acımasızca katliamlar yüzünden halktan pek az kimsenin kurtulduğunu Ahlathlar'ın zillete düştüklerini yazarlar. Hatta el-Evhad, diğer bir müellife göre sadece ileri gelenlerden (el-havass) onsekiz bin kişi öldürtmüştür. Bu durumdan faydalanan Gürcüler Erciş'i birden bire ellerine geçirip oradaki "herşeye" sahip olmuşlar, halkını tutsak aldıktan sonra şehri yakmış ve yıkmışlardır. El-Melikü'l-Evhad hem Gürcüler'in çokluğundan çekindiği için, hem de öldürdüğü ve eziyet ettiği Ahlathlar'ın öç almaları korkusundan hisarı terk edememişti. Gürcüler'in Ahlat yörelerini yağmalamaya başlamaları üzerine el-Evhad babası Eyyubiler'in başı el-adile "feryadnameler" göndermek zorunda kalmıştı. El-adil Harran'a geldiğinde Gürcüler'in ülkelerine döndüklerini öğrenip başka işler ile meşgul oldu.
607 (1201-1211) yılında Gürcü ordusu başkumandanı İvane'nin bir tesadüf neticesinde tutsak alınması, Ahlat ve yörelerine karşı yapılan Gürcü akınlarına son verdirdi. Fakat aynı yılda el-Melikü'l-Evhad Necmeddn Eyyub da öldü. El-evhad pek kan dökücü bir insandı. Öyle ki az yukarıda kaydedildiği üzere Müverrih Abdullatif el-Bağdadi, el-Evhad'ın kısa bir zaman içinde Ahlatlar'ın ileri gelenlerinden on sekiz bin kişiyi öldürttüğünü onun bir adamından işitmişti. O bu katliam işini geceleyin gözü önünde yaptırıyor ve öldürülen zavallıların cesetlerini kuyulara doldurtuyordu. Bu yüzden Ahlat'da çok az kimse kalmıştı. Akli muvazenesini kaybetmiş olan El-Melikü'l-Evhad'ın babası el-adil oğlunun tedavisi için meşhur bir tabibi Ahlat'a göndermişti. el-Evhad'ın yaptığı bu toptan öldürmelerin Ahlat'ın medeni hayatında mühim bir gerileme meydana getirdiği şüphesizdir. Bu, şehir halkının o zamana kadar görmediği ilk mühim felaket olmalıdır.

El-Evhad'ın oğlu olmadığından Ahlat ve ona bağlı yerler kardeşi el-Melikü'lEşrefin idaresine geçti. Bu sonuncusu adil, halim, bir kelime ile dirayetli bir hükümdar idi. O da "Ahlat Şah" unvanım almakla beraber çok defa Ahlat'da oturmadı. Sonra 617 (1220) de Ahlat'ı Meyyafarikin ve Hanı ile birlikte veliahd edindiği kardeşlerinden Şihabeddin Gazi'ye verdi. Fakat bu çok sürmedi; isyan etmesi üzerine el-Eşref Ahlat'ı Şihabeddin Gazi'nin elinden aldı. Bu tarihten itibaren şehir ve ona bağlı yerler el-Eşrefin gönderdiği valiler tarafından idare edildi. Bu valilerden ilki olan Hüsameddin Ali dirayetli bir emir idi. İşte bu emir'in valiliği esnasında Celaleddin Harizm Şah'ın birinci Ahlat kuşatması vuku buldu (623 yılının sonlarında = 1226 güzü). Harizimşah şehrin dış mahallelerini ele geçirdi ise de Hüsameddin Ali'nin kumandasındaki Ahlatlı askerler cesaretle savaşarak hisarı korudular. Az sonra soğukların çıkması hatta kar yağması. Yıva Türkmenleri'nin yağmacılık hareketlerini artırdıklarının haber alınması üzerine Celaleddin, muhasarayı kaldırıp ülkesine döndü.

El-Eşref 626 (1229)'da Ahlat'a büyük emirlerinden İzzeddin Ay Beg'i tayin edip eski vali Hüsameddin Aliyi ona öldürttü. Halbuki Hüsameddin Ali şu son hadiseden de anlaşılacağı üzere dirayetli bir emir olduğu gibi pek hayırsever bir insandı. Filhakika bu emir, Ahlat'da bir cami ve bir hastahane (bimaristan) inşa ettirdiği gibi, çok yol yaptırmış ve ıslah etmişti. O başka şehirlerde de içtimai tesisler kurmuştu. Aynı yılda (Şevval 626 = Ağustos-Eylül 1229) Celaleddin Harizimşah yeniden Ahlat önlerinde göründü. Şiddetli kış soğuklarına rağmen kuşatmayı bırakmadı, şehri bu defa almaya azmetmişti. Kuşatma sekiz ay sürdü.

Şehrin kumandanı İzzeddin Ay Beg ve askerleri ellerinden geleni yaptılar. Yiyecek sıkıntısından halk kedi, köpek ve hatta fare yediler. Korkunç açlık sebebi ile Ahlatlılar'dan yirmi bin kişiye yakın insan dışarı çıktı. Açlıktan bu insanların yüzleri, baba oğlunu oğlu babasını tanıyamıyacak şekilde değişmişti. Celaleddin'in veziri Şerefü'l-Mülk hergün bir kaç sığır kestirip onların açlıklarım gidermek istedi ise de, bu zavallıların çoğu hayata veda ettikleri gibi, geri kalanları da sağa sola dağıldılar. Nihayet şehir sekiz aylık bir kuşatmadan sonra zapt edildi (22 Cumadel ula 527=2 Nisan 1230). Celaleddin, Ahlat'ı yağmadan korumak istedi ise de kumandanlarının itirazları yüzünden muvaffak olamadı ve şehir üç gün Harizimliler tarafından görülmemiş bir şekilde yağmalandı. Pek çok kimseler işkenceden öldüler. Celaleddin bu güzel şehrin askerleri tarafından bir harabe haline getirilmesine üzülmüş ve hatta şehir imar etmek için harekete geçmiş ise de bunda da başarı gösteremedi. Ahlat'ın Celaleddin Harizim şah tarafından zaptı ve yağmalanması bu şehrin geçirdiği en büyük felaketlerden biridir. Şehir uğradığı bu felakete rağmen yeniden eski halini alabilirdi. Fakat Moğol istila ve hakimiyeti Ahlat'a böyle bir fırsatı kullanmak imkanını da vermedi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AHLAT ŞEHRİNİN TARİHİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 05:07

3 . MOĞOL-TÜRKMEN DEVRİ

Celaleddin Harizimşah'ın faaliyetlerine son veren Moğollar (628 = 1231), Yan gölü bölgesine de sık sık akınlarda bulunuyorlardı. 628 (1231) yılında Bidlis'den Ahlat'a gelen Moğollar burada yağmalayacak bir şey görememiş olacaklar ki Bargiri'yi ansızın ellerine geçirip halkın hepsini öldürdüler; büyük bir şehir olan Erciş'e de aynı şeyi yaptılar. Moğol akınları yüzünden vaktiyle bütün hükümdarların göz diktikleri Ahlat şehri ve bölgesine başta oranın eski hükümdarı el-Eşref olmak üzere şimdi kimse sahip çıkmak istemiyordu. Nihayet Türkiye Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubad muhtemelen 630 (1232-1233) tarihinde vezir Ziyaeddin Kara Arslan ile diğer bazı yüksek devlet adamlarını gönderip terkedilmiş bir şehir halinde bulunan Ahlat'da dirlik ve düzenliği kurdurdu; yani orayı yeniden imar etti. Dağılmış olan halk çağırılıp mülkleri kendilerine verildi ve onlara yardım yapıldı. Sübaşılığına yani valiliğine Sinaneddin Kaymaz getirildi. Ahlat sübaşılığının en az Kösedağ mağlubiyetine kadar (1243) devam ettiği biliniyor. Bu harbten sonra Moğollar Ahlat, amid (Diyarbakır) şehirleri ile yörelerini zapt ettiler Ermeni müverrihlerine göre Moğollar çok geçmeden Ahlat'ı Gürcü kumandanı Prens Avak'ın kızkardeşi Tamtama verdiler. Tamtam Eyyubi el-Melikü'l-Eşrefin zevcesi olup Celaleddin Harizimşah'ın eline geçmiş, sonra da onu Moğollar tutsak aldılar ve Moğolistan'a, Ögedey Kağan'a gönderdiler.

644 (1246) yılında korkunç bir yer sarsıntısı olmuş ve bu sarsıntı güzel Ahlat'ı bir harabe haline getirmişti. Katib Çelebi'nin bu haberi hangi kaynaktan aldığım şimdilik tesbit etmek mümkün olmadı. Bu korkunç hadiseden sonra Ahlat'ın Doğu Anadolu şehirleri arasındaki ehemmiyetini sürdürdüğü şüphesizdir. Hülegü Suriye seferine giderken ilk önce Van gölü'nün kuzeyindeki Ala Dağ'a uğramış, burada gördüğü otlaklar pek hoşuna gittiğinden oraya "L.b. na Sagut" adını vermişti. Yoluna devam eden Hülegü dönüşünde de Ahlat'a uğradı54. Hülagü'nun oğlu ve halefi Abaka babası gibi, Ala Dağ'ı sevmiş ve hatta orada bazı binalar yaptırmıştı. Fakat Abaka'nın Ala Dağ'a yaylağa çıkmasının Ahlat'ın iktisadi hayatında kayda değer müsbet bir tesir yaptığı bilinemiyor. Buna mukabil şehir 674 (1275-1276) yılında öyle dehşet verici bir yer sarsıntısına daha uğradı ki evler, hanlar, çarşılar yıkılmış ve halkın ezici çokluğu enkaz altında kalarak hayata veda etmişti. Bu felaketten pek az kimse kurtulabildi55. Aynı kaynaklara göre sarsıntı Erciş'i de harap etmiş ve bazı çöküntüler meydana getirmiştir. Bu sarsıntı Meyyafarikin ve Mardin'de de kuvvetle hissedilmişti. Ebu'l-Ferec depremin Erciş'de daha fazla tahribat yaptığım söylüyor56. Hamdullah Mustevfi ise şiddetli zelzelenin Ahlat ve Erciş'de sağlam yapılmış binaların (imarat) çoğunu da harab ettiğini bildirir57. Birbirinden müstakil ve birbirinden ayrı yerlerde yazılmış, üç kaynakta bu zelzeleden bahsedilmesi bu afetin ne kadar felaket verici olduğuna ayrıca bir delil teşkil eder. Buraya kadar kaydedilen hadiseler, Ahlat'ta neden Ahlatşahlar ve hatta Eyyubiler devirlerine ait mühim maddi hatıraların görülmediğini bize izah edebilir.

Mamafih Ahlat'ın yine de ehemmiyetini devam ettirdiği anlaşılıyor. Şehrin bu esnada İnal oğlu Boğatay Aka tarafından idare edilmiş olması muhtemeldir. Bilindiği üzere Ahlat'taki iki türbeden birinde 680 Receb'inde (Ekim-Kasım 1281) ölen Boğatay Aka ile zevcesi Şirin Hatun yatmakta, öbüründe de Boğatay Aka'nın daha önce öldürülerek vefat eden (Beceb 678 = kasım-Aralık 1279) oğlu Hasan Timur ve aynı yılda (Şevval 678 = Şubat 1280) ebediyete göçen eşi Hüseyin Hüsameddin Aka'nın kızı Esen Tigin Hatun gömülü bulunmaktadır. Gerek Boğatay Aka, gerek oğlu Hasan (Esen) Timur "Emirü'l-Kebir" şeklinde anılıyorlar. Uygur asıllı olmaları kuvvetle muhtemel bulunan Boğatay Aka ailesinin ne gibi bir felaket sonucunda bu akibete uğradığını emin bir şekilde izah etmek, şüphesiz, mümkün değildir. Ancak bazı tahminler ileri sürülebilir. 672 (1273) de ölen Şadi ile ondan bir yıl sonra vefat eden Mahmud oğlu Hüsameddin Hasan Akaların şehrin daha eski idarecileri (baskak = daruga) oldukları şüphesizdir. Bu sonuncusu "Hasan Padişah" adı verilen türbede yatmaktadır. Şadi Aka'nın türbesi ise bu asrın başlarında yıkılmış bulunmakta idi.

690 (1291) yılında Geyhatu'nun Ahlat yöresinde ilhanlı tahtına geçirilmesi oranın şenlikli, yani oldukça mamur bir yer vasfım koruduğunu ifade eder. Nitekim Ahlat'ın daha sonra yani Olcaytu (Oleytö) devrinde bir eyalet merkezi olduğu görülüyor: Olcaytu'nun oğlu Ebu Said tahta geçirildikten sonra İrincin Noyan Diyarbekir, Sutay Noyan da Ahlat valiliklerine getirilmişlerdi. Esasen kitabeli mezar taşları Ahlat'ın bilhassa Olcaytu ve Ebu Said Bahadur Han devirlerinde daha mamur, nüfusu az olmayan bir şehir olduğu fikrini veriyor. Ahlat'da Moğol devrinde basılan paralar da daha ziyade bu hanlara aittir61. Hamdullah-ı Müstevfi, merkezi Ahlat olan eyaletin eski zamandaki gelirinin Ebu-Said Bahadur Han devrinin (1316-1335) rayici ile iki yüz tümene yakın olduğunu, anılan devirde ise bu gelirin ancak otuz dokuz tümene ulaştığım bildirir ve şehrin havasının mutedil, bahçelerinin çok, meyvesinin bol, güzel, dayanıklı olduğunu ve elli bir bin beş yüz dinar vergi tahsil edildiğini yazar, İlhanlı veziri ve müverrihi Reşideddin'in (ölümü: 1318) Ahlat'da elma bahçeleri olduğunu biliyoruz63. Ahlat, geçirdiği yeni birçok felaketlere rağmen elması şöhretini asırlar boyunca muhafaza etmiştir.

ilhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadur Han'ın ölümünden (736 = 1335) sonra Moğollar arasında başlayan şiddetli dahili mücadelelerden Ahlat bölgesi de geniş ölçüde zarar gördü. Moğollar'ın Anadolu'daki umumi valisi Celayir Şeyh Hasan, Hülegü soyundan Muhammed'i han ilan edip, iktidarı ele geçirmiş olan Uyrat Ali Padişahı Ala Dağ civarındaki Kara Dere'de yendi (736 = 1336). Şeyh Hasan Muhammed'i tahta geçirdi ve kendisi de iktidarı eline aldı. Müttefiki Sutay Noyan'ın oğlu Hacı Tuğay da Diyarbekr ve Ahlat bölgelerine hakim oldu. Ahlat'da Muhammed Han adına 738 (1337-1338) de para basılması, bu husus ile ilgilidir. Fakat aynı yılda ortaya çıkan Çobanlı Küçük Şeyh Hasan, iktidarı Celayir Büyük Şeyh Hasan'n elinden almak başarısını gösterdi; hatta hasmım Bağdad'a kapanmaya mecbur etti. En son olarak Hülegü soyundan, Süleyman'ı hanlık makamına geçirdi. Küçük Şeyh Hasan, Hacı Tuğay'ı itaat ettirmek veya saf dışı bırakmak için Sutaylılar'ın yurdu olan Ahlat'ın kuzeyindeki Bulanık ve Muş yörelerinde görülmemiş yağma ve tahriblerde bulundu (741=1340-1342). 741 (1341) yılında Ahlat'da Süleyman Han'ın adına para kesilmiş olması65 şehrin bu tarihte yapılan sefer ile Çobanlı Küçük Şeyh Hasan'ın hakimiyetine geçtiğini gösterir.

743 (1342-1343) yılında da Ahlat'ın Kara Hasan tarafından yağmalanması şehrin Çobanlı Küçük Şeyh Hasan'ın elinde bulunmasından ileri gelmiştir. Çünkü Kara Hasan Celayir Büyük Şeyh Hasan'ın en yakın emirlerinden biri idi.

744 yılında (Muharrem = Haziran 1343) Hacı Tuğay ile onun korkunç düşmanı Çobanlı Küçük Şeyh Hasan'm (Receb 744=Aralık 1343) öldürülmeleri Doğu Anadolu'da esasen çok bozulmuş olan dirlik ve düzenliği büsbütün ortadan kaldırdı. Mahalli reisler bu durumdan faydalamp birçok yerleri ellerine geçirdiler. Ahlat'ın 750 de (1350) Bidlis hakimi Ziyaeddin'in kardeşi Bahaeddin'in elinde olması, bu husus ile ilgilidir. Ahlat'a Ziyaeddin'in torunu Emir Süleyman'a ait tarihi okunamayan bir mezar kitabesi keşfedilmiştir. Ancak Ahlat'ın 761 (1360) yılında Moğol beylerinden Hızır Şah'ın idaresinde olduğu haber veriliyor. Bu tarihte Hızır Şah, götürüldüğü Kıpçak ülkesinden kaçarak kendisine sığınan Çobanlı Melik Eşrefin oğlu Timur Taş'ı Celayir Şeyh Uveys'e teslim ettiği için ondan "koç " lakabını almıştı. Yine bu devrin emirlerinden Çobanlı Küçük Şeyh Hasan'ın amcasının oğlu Hüseyin'e Koç Hüseyin, daha sonraları Ak Koyunlu Uzun Hasan Bey'in akrabasından Bayındur (Bayındır) Beg'e de Koç Bayundur Beg denildiğini görüyoruz. Bu misaller "koç " kelimesinin bir kahramanlık unvanı veya lakabı olduğunu gösteriyor. Bu unvan veya lakabı taşıyanların da mezar taşlarının koç şeklinde yapılması pek tabiidir. Az yukarıda Hızır Şah'a "koç " unvan veya lakabım veren Celayir hükümdarı Üveys'in mezartaşı da arslan şeklinde idi. Demek ki, esasen eskiden beri bir kahramanlık sembolü olan arslanın şekli de en büyük emirler ve hükümdarlar için mezar taşı olarak kullanılmıştır. Buna göre şimdi Doğu Anadolu, Azerbaycan ve İran'ın muhtelif yerlerinde görülen koç ve arslan şeklindeki mezar taşlarının Moğol devrinde ve XIV. yüzyıldan itibaren ortaya çıktığı ileri sürülebilir. Hızır Şah'ın 768 (Muharrem = Mart 1384) yılında adilcevaz'da vefat ettiğini gösteren bir kitabe zamanımıza kadar gelmiştir. Bu kitabe Hızır Şah'ın Ahlat'ı sonra Bidlis hakimlerine kaptırıp adilcevaz'a çekildiğini ve oranın hakimi iken öldüğünü akla getiriyor. Yukarıda Ziyaeddin'in torunu Emir Süleyman'a ait Ahlat'ta bulunduğu bildirilen kitabe de bunu teyid edebilir. Ancak bu hususta, şüphesiz, kesin bir şey söylenemez.

Bidlis hakimi ve akrabaları olan Muş ve Ahlat hakimleri Erciş'i ellerinde tutan Kara Koyunlular'ın aksine, Timur'a baş eğmeyi siyasetlerine daha uygun bulmuşlardı. Filhakika Timur 789 (1387) yılında Kara Koyunlular'ın üzerine ılgar birlikleri gönderdiği gibi kendisi de Muş ovasındaki oymakları talan ettikten sonra Ahlat ve Adilcevaz'ı geçerek Ala Dağ'a gitmişti73. Timur'un bu esnada katına gelen ve kendisine sadakatle bağlanmış olan adilcevaz hakimi Hakan'a Ahlat şehri ve yöresinin idaresini verdiğini (suyurgal fermude) biliyoruz. Fakat adilcevaz hakimi Hakan'ın hüviyeti hakkında şimdilik hiçbir bilgiye sahip değiliz.

Timur'un oğlu Şahruh Mirza 1421 yılında Kara Koyunlular'ı takib ederken Erciş, adilcevaz ve Ahlat şehirlerinden geçti; adilcevaz'ın zapt edilmesine gönderdiği emirlerinden Ginaşirin şehri aldıktan sonra buranın kumandanları Kuddüs ile Zahid'i hükümdarın katına getirdiği gibi, Ahlat'ı idare eden Emir Muhammed de Şahruh'un huzuruna geldi. Bu emir Muhammed'in Ahlat'ı Bidlis hakimi Şemseddin adına idare eden bir emir olduğu şüphesizdir. adilcevaz ise Erciş gibi doğrudan doğruya Kara Koyunlular'ın idaresi altında idi. Böylece Kara Yusuf Beg'in 820 (1417) tarihli bir "hükümname"sinde de belirtildiği üzere Bidlis hakimleri hanedanın Bidlis'den başka Ahlat, Muş ve hatta Hınus (Hınıs) şehirlerini idareleri altında bulundurdukları da anlaşılmış oluyor. Şahruh'un Ahlat yöresine yakın bir yerdeki Meriktu (?) konağında iken Bidlis hakimi Şemseddin, Muş kalesini Çağataylar'a teslim eden oranın sahibi Emir Abdurrahman, Hakkari Van hakimi İzzettin Şir'in oğlu Melik Muhammed huzuruna geldiler. Çağatay hükümdarı hilatler giydirerek bu emirleri ülkelerine gönderdi. Bu emirlerin metbuları Kara Koyunlular'ın kudretlerinin kırılmasını istedikleri görülüyor. Bu tahakkuk ettiği takdirde daha geniş toprakları daha rahat bir şekilde idare edeceklerdi. Ak Koyunlu tehlikesi de Şahruh'a sadakatle bağlı kalınarak önlenebilirdi. Şahruh, bilhassa Kara Yülük Osman Bey'in telkinleri ile Kara Yusuf Bey'in oğullarına karşı muharebeye karar verdi ve onları, bilindiği üzere, Eleşgird ovasında yendi. (824 = 1421).

Fakat bu mağlubiyete rağmen Kara Koyunlular'ın kuvveti kırılmadı. Kara Koyunlu İskender Mirza, Şahruh ülkesine döndükten sonra, Bidlis, Ahlat ve diğer bazı yerlerin hakimi Emir Şemseddin ile Hakkari-Van hakimi İzzeddin Şir'in oğlu Melik Muhammed'i yakalattı (1422). Bunun sebebi onların Kara Koyunlu tabiiyetini atıp Şahruh'a itaat etmeleri ve onu metbu tammaları idi. Bidlis hakimi Şemseddin'in aynı zamanda iskender'in eniştesi olduğu biliniyor. Kara Koyunlu hükümdarı Ahlat hisarının teslim edilmemesi üzerine Şemseddin'i şehrin önünde öldürttü (1423). Fakat buna rağmen hisar ele geçirilemedi. Talihsiz şehir ise bu esnada yanmış, Ahlat yöresindeki Aguvan kalesi ise açılmıştı. Bidlis de üç yıl kuşatıldığı halde fetholunamadı. Buna karşılık Kara Koyunlu İskender Bey 1425 yılında Van, Vestan ile diğer bazı kaleleri zapt etmeye muvaffak oldu. Bu yazılanlardan anlaşılacağı üzere Kara Koyunlular'ın Van'a sahip olmaları yani orayı doğrudan doğruya idare etmeye başlamaları ancak bu tarihten (1425) itibaren bahis mevzuu edilebilir. Ahlat'a gelince, bu şehir hiçbir zaman doğrudan doğruya onların yani Karakoyunlular'ın idaresinde kalmadı. Böylece Kara Koyunlular'ın Ahlat'a hakim oldukları şeklindeki ifadelerin80 ve onlara dayanılarak ortaya atılan görüşlerin bir değeri kalmamış bulunuyor.

1441 yılında Ahlat'ın yakınındaki Nemrud yanardağı yeniden faaliyete geçmiş, eriyen buzların altında meydana gelen yarıklardan dumanlar, alevler çıkmış, şiddetli gürültülerden sonra iri taşların havaya yükseldikleri görülmüş ve halk: "şehir yıkılacak" diye derin bir korkuya kapılmıştı. On yıl sonra ise Kara Koyunlu Cihan Şah Mirza'nin (1451 yılında) Ahlat ve Bidlis bölgelerinde yağma ve tahribler yaptırdığı ve halktan birçok kimseleri tutsaklığa sürüklediği bildiriliyor. Aynı hükümdarın 1457 yılında Bidlis, Muş ve Ahlat'a hücum edip buraları aldığı, yağmalarda bulunduğu ve bin beş yüz kadın, çocuk ve diğer kimselerin tutsak edildikten sonra satıldığı yazıldığı gibi, 1462 de de dört kumandanın idaresinde on iki bin kişilik bir kuvvet gönderip Ahlat'ı muhasara altına aldırdığı da haber veriliyor. Bunun Bidlis hakiminin Kara Koyunlu hükümdarını kızdırmış olduğundan ileri geldiği söyleniyor. Cihanşah'ın kumandanları Ahlat'a gelip yağma ve tahriplerde bulunduktan ve çok ganimet topladıktan sonra hisarın fethine giriştiler. Durumun ciddiyetini anlayan Ermeni Patriki Zakarya Cihanşah Mirza ile Hatunu (Can Begüm) vergi karşılığında muhasarayı kaldırmaya ikna etti. Şayet bu hadise, Bidlis hakimlerinin Kara Koyunlular ile Ak Koyunlular arasındaki mücadelede tarafsız kalmak siyaseti ile ilgili ise bu siyaset onlar ve diğer birçok emirler için hiç de faydalı olmayan neticeler vermiştir.

Gerçekten Cihanşah Mirza'nın yerini alan Ak Koyunlu Uzun Hasan Beg 873 (1468-1469) yılında Biçen oğlu Süleyman Beg kumandasında mühim bir kuvveti Bidlis'e sevk ettiği gibi, diğer bir kuvveti de başka beylerin idaresinde Ahlat üzerine gönderdi. Bidlis hakimi İbrahim Beg'in, annesini yollaması üzerine barış yapddı. Fakat üç dört yıl sonra (1472'de) hanedandan Bayındır Beg (b. Rüstem b. Murad b. Kara Yülük) altı ay kuşatmadan sonra Ahlat'ı ve Ahlat yöresindeki Bilecen (Blicayn)'ı ele geçirmeye muvaffak oldu. Kaynağa göre Koç Bayındur Beg Ahlat kalesini yıktıktan sonra, kalenin muhafızlarım alarak Cezire ve Bohtan suyu yöresini de fethetti. Bayındur (Bayındır) Beg'in Ahlat'da mescit yaptırmasının ve türbesinin orada bulunmasının sebebi şehir ve yöresinin yurdluk şeklinde kendisine ait olmasındandır. Büyük bir kumandan olan Bayındur beg'in ölümünden (Ramazan 866 = 1481) sonra Ahlat, oğlu Muhammed Beg tarafından idare edildi. Muhammed Beg de (1488)'de öldü. Bu esnada (1472-1473) Bidlis, Muş ve diğer bir çok yerler de Ahlat gibi, doğrudan doğruya Ak Koyunlular'ın idaresi altına girdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AHLAT ŞEHRİNİN TARİHİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 05:07

4. OSMANLI DEVRİ

Ahlat ve Van gölü bölgesi Ak Koyunlular'dan sonra Safeviler'in eline geçti. Fakat bu hususta hemen hiç bilgi yoktur. Bu şehirler, yani Ahlat, adilcevaz ve Erciş Irakeyn seferi netecisinde (940-942 = 1533-1535) Osmanlı idaresine sokuldu. Kanuni bu seferden dönerken Erciş ve adilcevaz'dan sonra Ahlat'a uğramış ve oradan Diyarbekir'e gitmişti. Fakat Safeviler feth edilmiş olan Van'ı ve Erciş'i geri aldılar. Şah Tahmasb bu şehirlerin idaresini Ustacalu'dan Sofu oğlu Ahmed Sultan'a verdi. Vekayinamelere göre 942 (1535-1536) den 955 (1548-1549) yılına kadar kayda değer mühim bir hadise olmadı. Zikredilen yılda Kanuni, Tahmasb'ın kardeşi Elkas Mirza'nın İstanbul'a gelerek yardım istemesi üzerine büyük bir ümid ile muazzam bir ordunun başında Iran seferine çıktı. Fakat sadece Van kalesi alınabildi. Bu fetih Şah Tahmasb'ı ağlatmakla beraber Doğu Anadolu'nun onun tarafından görülmemiş bir şekilde tahrib edilmesine sebeb oldu. Bu arada Tahmasb Afşar Şah Kulu Sultan'ı Ahlat yöresindeki oymakların üzerine gönderdiği gibi, kendisi de Hınıs taraflarını yakıp yıktı.

Ertesi yıl (956 = 1549) iki taraf arasında şiddetli çarpışmalar cereyan etti. Şah Tahmasb kendisinin açıkça ifade ettiği üzere, Osmanlı ordusunun iran'a girmesini önlemek veya onu pek müşkül durumunda bırakmak için, Doğu Anadolu'yu tahrib etmeye karar vermiş ve 959 (1552) yılında bu kararım tatbik etmeye girişmişti. Dört kola ayırdığı ordusunun en kalabalık kısmım Van gölü bölgesine gönderdi. Bu kola bağlı emirlerden eski Bidlis hakiminin oğlu Şemseddin Han Ahlat'a gelip yüze yakın Osmanlı askerini öldürdükten, otuz bine yakın koyun, on bin sığır ve manda, üç bin at ele geçirdikten ve rastgeldiği her yeri yakıp yıktıktan sonra geriye döndü. Fakat iş bununla bitmemiş az sonra bizzat Şah Tahmasb Ahlat önünde görünmüştü. Müverrih Rumlu Hasan Beg, Ahlat kalesinin çok yüksek ve pek metin olduğunu söylüyor. Bununla beraber Safeviler kaleyi kısa bir zaman içinde yerle bir ettiler; yani tamamiyle yıktılar. Osmanlılar'ın bir kaç yıl sonra Ahlat için göl kıyısında yeni bir hisar inşa etmelerinin ve yeni Ahlat'ın da orada meydana gelmesinin sebebi yapılan bu korkunç tahribattan ileri gelmişti. Safeviler yağma ve tahrib akınları esnasında Erciş ve Bargiri kalelerini de (960 = 1553) yıkmışlar ve Osmanlılar'ın elinde sadece Van ve Adilcevaz kaleleri kalmıştı. Doğu Anadolu'nun harab bir bölge haline gelmesinin en mühim sebeblerinden biri Tahmasb'ın Erzincan ve Muş'u da içine alan bu tahrip hareketleridir. Bu tahribat esnasında pek çok içtimai eser de yok olup gitmiş veya geniş ölçüde hasara uğramıştır.

962 (1555) yılında imzalanan Amasya andlaşması ile kırk bir yıl devam eden harb haline son verildi. Ancak esasen Moğol devrinden sonra muhtelif sebeblerden dolayı ehemmiyetini kaybetmeye başlamış olan Ahlat, Safevi ve Osmanlı devirlerinde Van gölü çevresinin en sönük şehirlerinden biri durumuna düştü. Öyle ki Van şehri bir eyalet merkezi haline yükselmişken Ahlat da Adilcevaz sancağının bir kazası olmuştu. Nitekim Amasya andlaşmasından bir yıl sonra (Bebiyülevvel 963 = Ocak 1556) yapılan tahrir, Ahlat'ın acıklı durumunu açıkça gösteriyor. Bu tahrire göre Ahlat'ın vergi nüfusu yüzyirmi sekiz kişidir. Kasabadaki Hıristiyan nüfusunun sayısının da fazla olmadığı görülüyor. Defterde verilen bütün rakamlara göre Ahlat'da 1556 yılında aşağı yukarı bin altıyüz kişinin yaşadığı tahmin edilebilir. Bu nüfusa askerler, diğer vazifeliler ve din adamlarının sayısı dahil değildir. Şehirdeki Müslüman nüfus arasında Budak, Şah Verdi, Turmuş (Durmuş), Ayna Beg, Kaya, Allah Kulı, Hüdavirdi, Şah Kulı gibi adların görülmesi Müslüman halkın Türk asıllı olduğunu ve Türkçe konuştuğunu ortaya koyar. Şehrin bir biri arkasmdan geçirdiği elim felaketler yüzünden Ahlat'da cami, medrese ile ilgili hiç bir vakıf yoktur. Zikredilen tarihte mevcud vakıfların hepsi zaviyelere aittir. Bunlardan çoğunun da yeni tesis edilmiş oldukları anlaşılıyor.

Bu zaviyelerin başlıcaları şunlardır:

Bayındır, Şeyh Necmeddin, Şeyh Abdülkadir, Şeyh Yoldaş, Şehidler, Şeyh Muhammed, Şeyh İbrahim, Şeyh Abdurrahman, Şeyh Ammar-ı Ahlati, Baba Merdan, Hacı Hüseyin, Karkalar (?). Zaviyelerden bazıları Ahlat'ın dolaylarında bulunuyor. Buğday ve arpa Ahlat ve yöresinde yetiştirilen başlıca mahsullerdir. Bahçelerden de meyve elde ediliyor.
XVII. yüzyılda yaşamış Türk alimi Katib Çelebi Ahlat hakkında bize güzel bilgiler veriyor.

Katib Çelebi, Yakut'un aksine Hamdullah-ı Müstevfı gibi, Ahlat'ın havasının mutedil olduğunu söylüyor ve:

"havası gayet latifdir" diyor. Ahlat'ın bağlık-bahçelik bir şehir olduğunu, elma ve kayısısının meşhur idiğini, bir Ahlat elmasının yüz dirhem geldiğini kaydeden Katib Çelebi bu elmanın Azerbaycan'da, Şirvan'da aradığını da yazıyor, ilhanlılar devri vezir ve müverrihlerinden Reşideddin'in Ahlat'da elma bahçeleri olduğundan yukarıda söz edilmişti. Katib Çelebi ayrıca bu şehre mensup ülemadan da söz ediyor. O, Van gölüne, el-Istahri ve diğer bazı eski coğrafyacılar gibi, "Buhayra-i Erciş" adını vererek yılda bir gün çıkan "tirrih" adlı "latif " ve dayanıklı balığın etrafa gönderildiğini de haber veriyor.

1065 (1655) yılında Ahlat'ı ziyaret eden Evliya Çelebi, eserinde bu şehre geniş bir yer ayırmıştır. Seyyahımız gördüğü eserler ile yıkıntı ve kalıntılardan Ahlat'ın parlak mazisini iyice anlamış görünüyor. Fakat bir çok yerlerde yaptığının aksine, onları bize yakından tanıtmıyor. Bu sebeple yazdıklarından konumuz ile ilgili olarak faydalı neticeler elde etmek mümkün olmuyor. Buna karşılık Van gölü'ndeki balıklara dair verdiği bilgiler daha faydalıdır. Seyyahımız yılda bir gün Van gölü'ndeki balıkların bollaşıp tam bir ay binlerce büyük ve küçük balığın Bendi Mahi deresinden yukarı çıkıp Bend-i Mahi Ziyaretgahı denilen yerde toplandığını, Van defterdarının bir vazifeli ile bu balıkları tutturduğunu ve tuzlattıktan sonra Acem tüccarına sattığını, tüccarın da bu balıkları İran'a götürdüklerini yazar ve balığın satışından elde edilen meblağ ile "Van kulu" yani Van'daki vazifeli asker ile göl çevresindeki diğer kalelerde bulunan "hisar erleri"nin ulufelerinin yani maaşlarının karşılandığım bildirir. XVII. yüzyılın başlarında çıkan büyük karşılıkların ve bir kaç yıl süren öldürücü kıtlığın Murad vadisinde olduğu gibi Van gölü çevresinde de zararlı neticeler verdiği şüphesizdir. XVIII. yüzyılda ise Ahlat'ın Anadolu'nun pek çok yerlerinde olduğu gibi ayan denilen ağalar tarafından idare edildiği anlaşılıyor.

Ahlat, Tanzimattan sonra yapılan teşkilatta Van eyaletinin Van sancağına bağlı kazalardan birini teşkil ediyordu. II. Abdülhamid devrinde ise Ahlat, Bidlis vilayetine bağlanmıştır. 1310 (1892-1893) yılına ait "Bitlis salnamesine" göre Ahlat, zikredilen yılda yedi mahalleden müteşekkil olup, şehrin ikisi hisar içinde bulunan yedi camii de vardı.

Bugün Ahlat yine bağlık bahçelik, birçok irfan müesselerine ve medeni tesislere sahip şirin, güzel bir kasaba haline gelmiştir. 1985 sayımına göre kasabanın nüfusu 11.138'dir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: AHLAT ŞEHRİNİN TARİHİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 20 Ara 2010, 05:08

SANAT ESERLERİ

Zamanımızda Ahlat'da tarihi ve mimari değeri olan altı kümbet veya türbe, üç mescid ve bir de kale bulunmaktadır. Bunlardan başka bilhassa sanat değeri yüksek pek çok mezar taşları da vardır. Bu mezar taşlarından yüz onsekiz adedi tetkik edilmiştir. Yaptığımız tasnife göre kitabeleri olan ve tarihleri okunabilen mezar taşlarından dördü Ahlatşahlar (553-583 = 1158-1188), sekizi Eyyübiler (607-743 = 1249-1343), dördü Bidlis hakimleri olan Ruzegiler (780-823 = 1378-1420), yine dördü Safeviler devrine aittir. Anlaşılacağı üzere zikredilen mezar taşlarının ezici çokluğu Moğol devrinde ölenler ile ilgilidir. Kümbetlere gelince, bunların da pek çoğunun Moğol devrine ve bizzat şehri idare eden Moğol büyüklerine ait olduğuna yukarıda işaret edilmişti. Gerçekten Boğatay Aka ve oğlu Hasan Timur kümbetlerinin (iki Kümbet) kitabeleri ile hüviyetleri bilinmektedir.

Kümbetlerin en güzellerinden biri olan (Usta Şakirt = Ustad Şagird) yahut diğer adıyla Ulu Kümbet'in yanında evvelce bir Kümbet daha olup bu Kümbet XIX . yüzyılın son aylarında yıkılmıştı. Bu Kümbetin Şadi Aka b. Soğur (?) b. Hakan'a ait olduğu ve 1273 tarihini taşıdığı bir hoca vasıtası ile ingiliz seyyahı H.J. Lynch tarafından tesbit edilmişti. Fakat bu kitabeyi gören rahmetli A. Şerif kitabenin tarihi ile ilgili satırdaki yüzler hanesini sebcamie (yedi yüz = 1300) okumuş kitabe sahibini de Emir Şadi Sargur Aka İbn Çagan şeklinde izah etmiştir. İl Hanlılar tarihinde biri Buku oğlu (1291 de sağ), diğeri Sulduz Sodun Noyan oğlu So'unçak (Soğunçak) Noyan'ın oğlu (1295 de sağ) olmak üzere üç Şadi adlı emir var ise de, bu ikisinin Ahlat'da baskaklık yapmış olmaları pek şüphelidir. Şadi Ahtaçı'ya gelince, onun hayatına 1283'de Erran'da son verilmişti (gösterilen yer). Esasen bu iş yani şehirlerde oturarak oraları idare etmek vazifesi Uygurlar, Müslüman Türkler ve iranlılar'a veriliyordu.

Usta Şagird yahut Ulu Kümbet'in mimari üslubu tamamen Şadi Aka'nınki gibi olduğundan onun da Şadi Aka'nınkine yakın bir tarihte yapıldığı kabul edilmiştir. Biz burada şu hususu hatırlatmak istiyoruz ki, Çobanlı Küçük Şeyh Hasan (ölümü: 744 = 1343) 740 (1340) yılında hanlık mevkiine çıkardığı Süleyman'ın zamanında Tebriz'de bir mescit yaptırmış (742 = 1341-1342) ve bu mescid de "Ustad u Şagird" adıyla anılmıştı. Ahlat'ın Küçük Şeyh Hasanın idaresinde olduğu görülmüştü. Bu sebeble her iki eserin aynı elden çıkmış olduğunu kabul etmek yerindedir.

Hasan Padişah türbesi denilen türbenin de Mahmud oğlu "Melikü'l-ümera Hasan Aka" adlı bir Moğol baskakına ait olduğu görülüyor ve türbeye, tabii doğru olmıyarak, neden "Hasan Padişah türbesi " denildiği de anlaşılıyor. İki Kümbet'de yatan Hasan Timür'ün zevcesi Esen Tigin'in babası da "Emirü'lKebir Hüsameddin Hüseyin Aka " şeklinde anılıyor. Bu hususta şüphesiz bir hatırlatmadan daha fazla bir şey söylenemez. Ancak A. Gabriel yaptığı soy kütüğünde Esen Tigin Hatun'u Mahmud'un torunu şeklinde göstermiştir.

Şimdi artık mevcut olmayan Erzen Hatun kümbetinin kitabesindeki tarih, A. Şerifin okuduğuna göre 707'dir. A. Gabriel kitabeyi neşretmemekle beraber, kitabedeki tarihin 799 (1396-97) olduğunu söylüyor. Aynı türbedeki ikinci kitabe de bu meselede bize yardımcı olmuyor.

Ak Koyunlu hanedanından Bayındır (Bayındur) Beg'in türbesi Ahlat'ın en güzel abidelerinden biridir. Ancak Bayındır Beg her iki müellifin de ifade ettikleri gibi Uzun Hasan Beyin torunu Rüstem Beg'in oğlu değildir. Bayındır Beg (ismi, burada türbe dolayısı ile bugünkü söyleniş şekli ile kullandım) Kara Yülük Osman Beg'in oğullarından ve Uzun Hasan Beg'in amcalarından Murad Beg oğlu Rüstem'in oğludur. Bayındır Bey Sultan Yakub Bey'e isyan ettiği için 886 (1481) da yenilip hayatına son verilmiştir. Bayındır Beg 1480 yılında Memluk kumandanı Yaş Bek'e karşı Urfa dolaylarında kazanılan zafer de büyük bir payı olan muktedir bir kumandan idi. Bu Memluk başkumandanı Yaş Bek ise çok yanlış olarak Tebriz'e giden bir elçinin adı sanılmıştır.

Osmanlı devrinde meydana getirilen eserlerin başında Kanuni devrinde göl kıyısında inşa edilmiş olan hisar gelir. Şah Tahmasb'ın asıl Ahlat kalesini yerle bir ettiği için bu hisarın yapıldığı yukarıda kaydedilmişti. II. Selim devrinde de (976 = 1568) hisarın bir dış kale ile çevrildiği görülür. Hisarın yanında İskender Paşa camii olup bu cami 972 (1564), minaresi de 978 (1570) tarihini taşıyor. Bu caminin yanında bir de hamam inşa edilmişti. Kadı camii de dış kale kısmında bulunmakta ve 992 (1584) tarihini taşımaktadır. Osmanlı devrinde yapılan bu inşaatta yıkılmış olan eski kalenin taşları ile bazı pek harab veya yıkık kümbet ve mezar taşları kullanılmıştır; şehrin en parlak devri olan Ahlatşahlar zamanına ait içtimai bir eserin bize ulaşmamasının sebebleri yukarıda sayılmıştı. Bu gibi eserler ile ilgili bir kitabenin de gelmemesine hayret etmemelidir. Bu bakımdan Ahlat, İran şehirlerinden bir çoğu ile aynı kaderi paylaşmıştır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Anadolu Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir