Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İran'da Selçuklu Devletinin Kuruluşu ve Halife'nin Tanıması

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

İran'da Selçuklu Devletinin Kuruluşu ve Halife'nin Tanıması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Haz 2011, 23:41

İRAN'DA SELÇUKLU DEVLETİNİN KURULUŞU VE SELÇUKLULARIN HALİFE TARAFINDAN TANINMASI

Selçuk Bey'in torunlan artık büyük ve zengin bir ilin hükümdarlarıydılar, ama burasını da sadece daha uzaklara gidebilmek için bir karargâh olarak kullanıyorlardı. Gazneliler ise buna izin veremezlerdi, zira Türkler, onların batı ile olan ilişkilerini kesebilir ve Bağdat'taki halife üzerindeki etkilerini yok edebilirlerdi.

Doğunun sultanları tarafından fethedilen yerleri geri almak için düzenlenen ilk sefer, baş komutanları Beydoğdu tarafından yönetiliyordu:

Bizans kaynaklarına göre emrinde 10 komutan altında 20 bin asker vardı. Selçuklular, düşmanı büyük, açık bir muharebede karşılamakta acele etmediler. Çölün kenarında kaldılar ve Hint ordusunun hareketlerini gözlediler. Beydoğdu, yakında olduklarını bilmiyordu. Ancak üçüncü gece, varlıklarını hissedebildi. Ordu, başarılı bir şekilde bozguna uğratıldı ve Sultan Mesud'un askerleri hiçbir şey başaramadan geri dönmek zorunda kaldılar. Bu, Gazne hükümdan için onur zedeleyici bir hadiseydi. Duyduğu öfkenin ağırlığı ile yenilen bütün komutaların gözlerine mil çektirdi ve onuru kırılan askerleri gülünç bir biçimde kadın giysileri içinde sokaklarda dolaştırdı.

Selçukluların, İslâm dünyasının en iyi ordusuna karşı kazandıkları bu ilk büyük zafer, kısa zamanda her yerde duyuldu. Yabancı hükümdarların emrinde çalışan Türkler bu haberi sevinçle karşıladılar ve savaşa hazır bir biçimde özgür Türklerin karargâhına akın ettiler. Orta ve batı Asya'nın hemen her köşesinde, o dönemlerde her sarayda mutlaka Türk askerler bulunuyordu. Daha 1000'li yıllarda Büveyhiler "Doğu Türklerinden" 20 bin askeri, istemedikleri bir halifeye karşı kullanmışlardı. Çocuklara bile merhamet göstermeyen bu acımasız askerler, Bizans tahtında hak iddia eden Skleros komutasında savaşan 3 bin Suriyeli tarafından Tefedilmişti ve muhtemelen, Kafkasya'daki hanedanları içerisindeki karışıklıklarda da onların parmağı vardı . Birkaç yıl önce ise Bizans kaynaklarında "Tusper" adı verilen bir komutanın emrindeki Türk boylarından biri, Mısır hükümdarı tarafından Suriyeli düşmanlarına karşı yardıma çağrılmıştı . Güçlerinin yukarıda sayılan kuvvetlerle genişletilmesinden sonra, Selçuk Bey'in torunları kısa zamanda her düşmanı korkusuz ve özgüvenle karşılayan, tanınmış ve korkulacak birer hükümdar hâline geldiler.

Gazneli komutanların Selçukluları yok etme çabaları her seferinde başarısız kaldı. 1035 yılında, Horasan Sultanının hükümdarlığı sona erdi. Merv'de artık Meşed, Nişapur ve bölgedeki diğer şehirlere sahip olan Çağrı Bey hüküm sürüyordu. Bu arada Merv'deki insanların Türkleri bizzat davet ettikleri kesin olarak bilinmektedir. Selçuklu Beyleri, sadece Türk bozkırlarının yakınlarında değil, daha sonra gittikleri her şehirde, her hükümdarın ülkesinde aynı şekilde karşılandılar, zira başka hükümdarlarla kıyaslandığında Türklerin hükümdarlığı altında yaşamak daha kolaydı. Selçukluların sabit olmayan ve otağlardan oluşan sade yaşamları, İran Körfezinde veya Hindistan'da görkemli yaşamları ve geleneksel savurganlıkları, Ekbatana ve Persepolis krallarından miras kalan krallarla kıyaslandığında daha mütevazi idi. Ayrıca bu krallardan daha zengindiler ve topraklarına kattıkları ülkeleri başarılı bir şekilde savunabiliyorlardı. 500 yıl öncesinde Tuna Nehri kenarlarında da aynı şekilde Hun hükümdarlığı Doğu Roma hükümdarlığına tercih edilmişti.

Gazneliler, umutlarını hiç kaybetmemişlerdi. Sultan Mesud, tahtırevanlar taşıyan fillerle, sayısız atlar ve develer donatılmış dev - Doğu kaynaklarında 100 bin askerden bahsedilir - bir ordu topladı. Yoluna hiçbir Türk çıkmadı ve bütün şehirler, Nişapur'a ve Merv'e zaferle giren Sultan Mesud'un hükümdarlığını tekrar kabul ettiler. 1037'den itibaren Sultan Mesud iki yıl Horasan'da kaldı ve Oğuz meselesine çözüm bulmuş olmakla övündü.

1039 yılında Tuğrul Bey ve Çağrı Bey tekrar ortaya çıktılar. Tarihçi Mirhond'a göre Dandanakan Hisan önünde, Bizanslılara göre İsfahan yakınlarında büyük bir savaş meydana geldi. Mesud bu savaşta ölmese de, bir daha bu bölgelere geri dönmedi. Selçuklu Beyleri için hiçbir tehlike kalmamıştı artık. Bizanslıların dediği gibi: "Aras Nehrinin üzerindeki demir köprü geçilmişti."

Ama Türklerin bu kadarla yetinmeleri mümkün değildi. Horasan'da özgür savaşçılar olarak yeni hanedan adına vergileri ve haraçlan toplamışlardı. Tıpkı Cermenlerin Batı Roma illerinde yaptıkları gibi yerleşmeleri ve toprakları aralarında dağıtmaları; Arapların Maveraünnehir şehirlerinde yaptıkları gibi, İranlıların evlerine yerleşmeleri ve yaşam biçimlerini kökten değiştirmeleri mümkün görünmüyordu. Göçebe bir kavmin, tasarruflarını çoğaltmak ve kültürünü geliştirmek için barış ve düzen isteyen bir halka geçişi mümkün değildi. Ava, sürülerine ve düzensiz bir hayata alışık olan bozkırların ihtiraslı at binicisini, ekmek parasını kazanmak için her gün aynı işi yapan basit bir işçi, günler boyunca bağdaş kurmuş karanlık bir odada oturan bir zanaatkar ya da Meşed pazarında mal satan bir tüccar olarak düşünebiliyor musunuz? Bu yüzdendir ki, bu kavmin bozkırlardaki eski Türklere benzer yaşamları hiç değişmemişti.

Böylelikle kazanılan zaferler sadece illerde Türk yöneticilerin atanmasına neden olmuştu. Türkler ne yerleştiler, ne toprağı işlediler ne de ülkenin doğal gelir kaynaklarını kullandılar. Kazanılan her zafer, sadece bir sonraki zaferin hazırlığı idi. Bu yüzden, enerjileri ve güçleri yettiği kadar, bir fetihten diğerine koştular.

Roma İmparatorluğu'na bağlı Ermeni ve Kafkasya topraklarında yapılan ilk fetihlerden birkaç yıl sonra, kardeşlerden biri, Çağrı Bey öldü ve diğeri, Tuğrul Bey Bağdat'taki halife tarafından tanınarak, hükümdarlığının resmileştirilmesini hedefledi ve bu hedefine ulaştı.

Selçuklular, o tarihe kadar Gaznelilere ait toprakların bir kısmını zorla ele geçiren yabancı beylerden başka bir şey değildiler. Gazneli hükümdarlar uzun zamandan beri "Sultan" ünvanını taşırken ve halife tarafından daha Büveyhî hanedanının kurucusuna Emirü'l-ümera ünvanı verilirken, onlar sadece mütevazı olan "Bey" ünvam ile yetinmişlerdi. Tuğrul Bey, bu yüzden tıpkı daha önce ilk Büveyhî Muizü'd-devle'nin yaptığı gibi, İslâm dünyasının en yüksek ruhani liderinin yanı sıra, halifenin de onayını alarak, dünya kılıcının yanında ruhani kılıcı da sallamak için gerekli tedbirleri aldı.

Halife'nin 11. yüzyıldaki konumu, Roma'daki Papaların 8. yüzyılda ve 10. yüzyılda "barbarlar" kralı olan ve hizmetleri daha sonra kral tacı ile ödüllendirilen Kral Şarlman ve Kral I. Otto'nun fetihlerinden sonraki konumundan daha iyi ve sağlam değildi. Türklerin Bağdat'a yaptıkları ilk seferin sonucunda Deylem hükümdarı Melikü'r-Rahim düşürüldü ve Hz. Muhammed'in gerçek ruhani halefi tekrar halife oldu. Tuğrul Bey ayrıca o güne kadar hiçbir Türk hükümdarın ziyaret etmediği kutsal şehir Mekke'ye yapacağı hacdan bahsetti (1055), ama Selçuklu hanedanı içerisindeki karışıklıklar, bu uzun ve bütün günahlardan arındırıcı yolculuğu yapmasını engelledi. Güneydoğuda Herat'a, güneybatıda (1051 yılından itibaren) Hemedan ve İsfahan'a kadar hüküm süren bu güçlü bey, kısa bir zaman sonra sayısız cami ve medreselerle dolu Bağdat'a, artık altın ve değerli taşlarla bezenmiş giysiler giyen adamlarının başında girme fırsatını elde edecekti.

Selçukluların, daha önce Gaznenilerin emri altındayken yendikleri eski Büveyhî hükümdarı Besasiri, halifeye başkaldırdı, ama Tuğrul Bey, tek bir darbeyle onun hem gücünü, hem hayatını aldı. Bu, Bağdat'taki halife için, Frank Kralı Şarlman'ın Langobardları ve Roma'daki isyancıları, Papa adına yenmesi kadar önemli bir olaydı.

Bunun üzerine Tuğrul Bey, 800 yılında Batı Hristiyan dünyasındaki kralın taç giyme merasimine benzer bir görkemle o güne kadar Büveyhîlerin sahip oldukları Emirü'l Ümera rütbesine yükseltildi. Halife, siyah kaftanı ve elinde Peygamber'in basit, ama kutsal asası ile bir tahtta oturuyordu. Güçlü Türk Beyi önünde eğildi ve kutsal kaftanın eteklerine dokunmaya layık görülmeyen dudakları ile halife sarayının zeminini öptü. Daha sonra kendisine halifenin yanında bir yer gösterildi ve saray yazıcısı yüksek sesle fermanı okumaya başladı. Bu fermanla Tuğrul Bey'e Büveyhîlerin yerine İslâm dünyasının her yerinde Peygamber adına tüm dünyevi güçleri kullanma yetkisi veriliyordu. Tuğrul Bey bu yetkinin işareti olarak kendisine uzatılan iki kılıcı aldı ve beline taktı. Kutsal sayıya sadık kalmak için sırasıyla hediye edilen yedi kaftanı giymek zorunda kaldı ve gücünün önemini ve kapsamını orada bulunan herkese göstermek için, dünyadaki insanların sembolü olarak yedi ülkeden yedi köle geldi ve emri altına girdi. Daha sonra en yüksek dinî otoritesi olan halifenin altından yapılmış güzel kokulu kaftanı getirildi ve Tuğrul Bey'e giydirildi. Son olarak, biri sahip olduğu Fars tacının, biriyse kendisine yeni verilen ve Suriye, Akdeniz adalan ve Mısır ile Bizans üzerindeki haklara sahip olmasını sağlayan Arap tacının sembolü olarak, seremoni yöneticisi başına iki sarık sardı. Aslında tahtta istediği gibi oynatmaya, hatta tahttan indirmeye bile muktedir olduğu halifenin elini iki kez öptükten sonra - Tuğrul Bey bu arada halifeye eş olarak bir de kız kardeşini verdi - atına bindi ve sevgili barbarlarının başına geçti. Artık İslâm dünyasında Kuran'ın kurallarına göre ondan daha güçlü kimse yoktu.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir