Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçuklu Hükümranlığının Hazırlanması

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçuklu Hükümranlığının Hazırlanması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Haz 2011, 23:39

SELÇUKLU HÜKÜMRANLIĞININ HAZIRLANMASI

Geçmişi hakkında çok fazla bilgi olmayan İlig Han yeni bir hanedan kurup, birbirine düşman Türk boylarını bir araya getirmeyi başardı. Onun oğlu Kara Buğra [Tamgaç İbrahim], babasının miras bıraktığı eserini, tüm tebaasını İslâm'a döndürerek sağlamlaştırdı. 960'lı yıllardan itibaren bu bölgeler Hristiyan ve Budist propagandalarına kapatıldı. Buğra, tebaasını İslâm'a döndürerek sağladığı birliğin gücü ile doğudaki İslâm dünyasını Türk âsâsı altında birleştirme planını gerçekleştirmeye başladı. Çin kültürünün etkisinde olan Kaşgar'dan yola çıkarak dağlarda, Hûkand bölgesi savaşçılarının yardımıyla Zerefşan Nehri'ni takip ederek Buhara önlerine kadar geldi, ama henüz Maverünnehir'in bu merkezine saldırmaya hazır değildi. Bu arada Müslümanlığa geçen Uygur askerleri bütün düşmanlarını kolayca bozguna uğrattılar ve Semerkant'ı aldılar. Samanîlerin halefi olan zayıf karakterli Emir Nuh bin Mansur bu esnada kaçtı. Emire baş kaldıran isyancılar, Fars İmparatorluğu'nun iç karmaşasını kendi lehine kullanmasını çok iyi bilen kurnaz Türklerin yanında yer almışlardı. Ancak, emirin hiç beklenmedik ölümü, Çin Dağlarindan gelen bu hanın hükümdarlığının sonunu getirdi. Semerkant Emiri, şehirden kaçtıktan sonra, İndus Nehri'ne kadar hüküm süren Gazneli Sebük Tekin'den yardım istedi. Zavallı Nuh'u hükümdarı kabul eden, üzengilerini öpen ve kendine mütevazı "İmparatorluğun Yardımcısı" ünvanını veren bu sadık yandaşı ile birlikte birkaç önemli saldırıda, hanlarının ölümünden sonra Türk askerlerinden yoksun kalan isyancıları ortadan kaldırdı. Emir Nuh onun sayesinde son günlerini huzur içinde geçirdi ve 997 yılında Buhara'da öldü.

Kaşgarlı Türkler ise batıda Samanîlere karşı bütün intikam planlarından vazgeçmişlerdi. Şerefüd-devle ve 11. yüzyılın ilk 10 yıllarında hüküm süren Kadir Yusuf'a kadar, Hanlar özellikle ülkelerinde İslâm'ın yayılması için çaba göstermişler ve Arap bilimleri ile ilgilenmişlerdi.

Ancak Gaznelilerin zaferleri ile Türk tehlikesi tamamen ortadan kalkmış sayılamazdı. Çin İmparatorluğu, barbarları tutamıyordu. Çiftçiliğin gelişmesi ve şehirlerde yaşamaya alışmış olmalarına rağmen imparatorluk sınırlarının doğusundaki yerleşim merkezleri, Türklere artık gerekli yaşama alanını sunamıyordu, zira onlar dağların arasında sıkışıp kalmış bir şekilde yaşayamazlardı. Kuzeydeki ve doğudaki soydaşları Eftalitlerin, Kazakların ve Kırgızların yaşadıkları çöller onlara cazip gelmiyordu. Güneyde Gazneliler, yayılmalarını önlüyordu. Bu yüzden Türk göçlerinin tek hedefi, Zerefşan kıyılarının verimli toprakları olabilirdi.

Yaşlı Emir Nuh daha hayattayken kökenleri yine bilinmeyen yeni bir İlig Han'ın seferi püskürtülmüştü. Nuh'un birinci ve ikinci halefinin öldürülmesi ve üçüncü halefinin henüz küçük yaşta olması, kesin bir zafer neticesinde elde edilecek çözümü ve yeni bir yaşam biçimine alışmış olan Yörüklerin sürekli yerleşimlerini hızlandırdı. İlig Han, genç Samanî'nin hamisi olarak Buhara'ya geldi ve bu genç Samanî'ye, tıpkı Odovaker'in beş yüzyıl önce son Batı Roma İmparatorluğu hükümdarı genç Romulus Augustulus'a sözde hamisi olarak davrandığı gibi davrandı. Milattan sonra ilk yüzyılın sonlarında İlig Han, Maveraünnehr'in bilimiyle tanınan ve hayranlıkla karşılanan başkentinin en üst komutanı hâline geldi ve karargâhını Çin kökenli Kaşgar'dan, tıpkı Semerkant sarayında olduğu gibi, çürümüş sütunlar ve harap olmuş cephelerle artık Muhammed zamanındaki görkemi yansıtmayan Buhara'nın İslâmiyet öncesinden kalma İran sarayına taşıdı. Taht üzerinde4 hak iddia eden Muntasır'ın bütün bu gelişmeleri engelleme çabaları sonuçsuz kaldı. "Bir kez ata bindi mi kendi babasını bile tanımayan" gerçek bir Türk olarak, bütün Türk boyları üzerinde titiz ve sert bir hüküm süren İlig Han, Hazar Denizine kadar sağlam ve sarsılmaz bir biçimde atının üzerinde kaldı. Eskisi gibi hâlâ bir orada bir burada koyunları ve atları ile birlikte yaşayan Gûzlar ve kuzeydeki barbarlar, hükümdarlığını tanımak zorunda kaldılar. İlk Gazneli'nin torunu olan Nasr, İlig Han'ın yardımına geldi ve Muntasır kısa zamanda mağlup edildi. İdeolojileri farklı olmasına rağmen Zerefşan ve Hindu nehirleri kenarlarındaki hükümdarlar, Budist ülkenin eşiğindeki İslâmi gücün gerçek temsilcileriydiler artık.

Kuzey Türkleri, Kaşgarlı İlig Han'ın hükümdarlığını çok zor kabul ettiler. Onlar, uzun zaman önce eski geleneklerini yabancı bir kültür için terk eden ve Çin hanedanı sübaşıları tarafından yönetilen şehirlerde, kilden evlerde el emekleri ile çalışıp barış içinde yaşayan soydaşlarını hor görüyorlardı. Bu dönemde yine kuzey ve güney, doğu ve batı arasındaki eski düşmanlıklar ortaya çıktı. İlig Han'ın karşısında, tıpkı putperest Saksonyalılann Şarlman'ın Frankları karşısında durdukları gibi duruyorlardı. Tek bir fark vardı, o da kuzey barbarların Kafkasya'daki Hristiyan topluluklan ile komşu olmalan yüzünden Hristiyanlığa meyilli olmaları idi. Buna örnek olarak Kuzey Türkleri arasında Musa (Moses), Yunus (Johann, Ermenice Ovannes), Mikail ya da Mikhal ve İsrail gibi adların yanı sıra çöl hayvanlarını - Buğra (deve), Bögü (ceylan), arslan - ya da bir savaşçının özelliklerini - Tuğrul (kıyıcı), Çakar (parlayan) - hatırlatan isimlerin yaygın olması idi.

Bundan dolayı gerçek ve gerçek olmayan, halis ve halis olmayan Türkler arasında bir savaş beklenmekte idi. Bu savaşı, "gerçek ve halis" Türkler kazandı. İlig Han'ın şehirlerde bağımsız beylerin yönetimine izin vermiş olması, bu savaşın kazanılmasını daha da kolaylaştırdı ve bunun neticesinde Semerkant'ta Ali Tegin, Kaşgar'da Buğra Han'ın oğullarından Kadir, hatta Harezm çölünde bir Yörük Beyi bağımsız birer hükümdar gibi hareket etmekteydiler.

Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasında ise o dönemde Türkmen boyları yaşıyordu. Bu Türkmenlerin arasından 1000'li yılların başında Dukak oğlu Selçuk , daha sonra anlatılan ve Peygamberimizin hayatıyla birçok benzerlik gösteren efsanelere göre, yeni bir vatan arayışında 100 atlı, 1.000 deve ve 50 bin koyun ile yola çıkmıştı. O, bir göçebe budunun kalıtsal bir lideri değil, güçlü akrabaları ve fazla taraftarı olmayan halktan bir Türk'tü ve birkaç yiğidin başına geçerek Maveraünnehir'deki durumların karmaşasından yararlanarak şansını denemişti. İlig Han, kendi derecesinde olmayan bu rakibe karşı savaşmak zorunda kaldı, ama onu çöle geri göndermeyi başaramadı.

Fetihlere doymayan Selçuk Bey'in ölümünden sonra oğlu Mikail değil, tıpkı büyükbabaları gibi sadece "Bey" ünvanını taşıyan torunlan - Mikail'in oğulları Tuğrul ve Çağrı - beyliği devraldılar. Bu iki kardeş, hiç birbirlerinden ayrılmayacaklar ve Çağn'nın ölümüne kadar uyum içinde birlikte çalışacaklardı. Çağrı, beyliğin kılıcı, Tuğrul ise savaş planlanın hazırlayan stratejist ve imparatorluğun yöneticisi oldu. Her ikisi de muhtemelen Semerkantlı Tarhan ve Kaşgarlı Kadir arasında çıkan düşmanlıkta önemli bir rol oynamışlardı. Semerkantlı Tarhan'ın İlig Han tarafından, Kaşgarlı Kadir'in ise büyük Gazneliler tarafından desteklenmesi ile4' düşmanlık, kısa zamanda önemli bir savaşa dönüştü ve Selçuklular, geleneklere uygun olarak ezeli rakiplerini yok etmek için Kaşgarlıların tarafına geçtiler. İlig Han'ın komutanı Alpkara savaşta mağlup olarak, öldü. Ceyhun Nehri'nin kuzeyinde ezeli düşmanları Harezmşahların hüküm sürdüğü bölgeler ve Semerkant vahasının doğusu ile Gaznelilerin sınırları arasında sıkışıp kalan Selçuklular, onları koruyacak tek kişiye, Gazneliler Sultanina başvurdular. O dönemde bu sultanı yok edip, yerine geçeceklerini düşünmemişlerdi, ama doğuda hep en beklenmedik hadiseler kendiliğinden gerçekleşiyordu.

Sebük Tigin'in oğlu Mahmud, Selçuklulara Hindistan'ın tamamını fethedip, Hint Denizi'nde kalan son bedevileri de yerlerinden etmeyi planlayan Gaznelilerin emrine girmelerini teklif etti. Tuğrul ve Çağrı Beylerin amcaları olan İsrail'in buna cevabı, yaygın bir efsane hâline geldi. Bu efsaneye göre İsrail [Arslan] Bey, kaç savaşçıya sahip oldukları sorulduğunda sadağından bir ok çıkartır ve "Bu oku ülkemize gönder. On bin Türk savaş çağrısına cevap verecektir", der.

"Bana daha fazlası gerek", diye cevap verir sultan:

"İşte sana ikinci bir ok. Bunu da gönder, 50 bin savaşçı daha gelsin". Doğu İslâm dünyasının hükümdarı şaşırarak "Belki daha fazlası gerekir", der. "Benimkiler", diye devam eden İsrail, "bu sadağı görürlerse iki yüz bin atlı onu takip edecektir", der ve konuşmayı bu şekilde bitirir. Gerçekten de II. yüzyılda Türk gibi, boyları arasında güçlü ve seferlerinde başarılı olanlar istemedikleri kadar taraftar ve asker bulabiliyorlardı. Bu askerler, ilerleyebildiği kadar ona sadık kalacak, ilk başarısızlıkta ise başka bir lider arayışına gireceklerdi. Yörükler, sadece kazanç ve onur getiren savaşın kendisine ve onları besleyen, hatta yücelten silah zanaatına hiçbir zaman sırt51 çevirmezlerdi.

Yeni Selçuklu hanedanına mensup genç beylerin şansı da genelde yaver gitti. Hükümdarlığa giden her adım onlara yeni askerler kazandırmıştı. Artık onlara yardım edenleri bolca ödüllendirmek için yeterli mücevhere ve paraya sahiptiler. Her gün dolaştıkları topraklar, Semerkant'tan Merv'e, buradan Hazar Denizine, Kafkasya'ya ve Horasan vadilerine kadar uzansa da, henüz sınırları tam belli olmuş bir bölgeye sahip değildiler. Batı'daki Roma İmparatoru'nun, yani Hristiyan İmparatoru'nun adamları arasında, Hunlar "sayıca yüksek, bağımsız ve hiç kimseye köle olmamış bir halk" olarak tanınmaktaydı. Ama kuzey barbarlan beyinin hırsı daha büyüktü.

Selçuklular, İlig Han'ın başardıklarını hatırlayarak onu örnek alarak ilerlemek istediler:

Amaçları, vadilerde, şehirlerde, kalelerde hüküm sürmek, vergi toplamak, haraç almak, yabancı devletlerin elçilerini nazikçe selamlamak ve yeni hanedanlarını doğunun daha eski hanedanlarının arasına katmaktı. Müslüman'dılar ve sadaklarında savaşın en büyük silahını taşıyorlardı. Öyleyse yeşil veya altın sarığı taşımak, kutsal halifenin ve İslâm'ın himayesi altına girmemek için bir sebep var mıydı?

Bizans tarihleri Selçukluların İslâm dünyasının hükümdarlığına yükselişlerini sade ama inandırıcı bir biçimde anlatırlar ve aynı hikâye daha sonra doğulu analistler ve tarihçiler tarafından şiirsel bir biçimde ele alınır. Gerçekler ise her iki anlatımdan da rahatça çıkartılabilir.

İran Körfezinde bulunan Büveyhîlerin, halifenin elinden merkezi illerdeki gücü alan İranlıların hamisi Besasiri'ye karşı yapacakları bir savaş için önce Gazneli büyüklerinden Mahmud ya da onun oğlu Mesud, Selçuk Bey'in torunlarından yardım istedi. Tuğrul Bey, sadak ve mızrak ile silahlanmış seçkin üç bin atlı ile" savaş meydanına geldi, ama onun niyeti Gazneliler yönetimi altında onları her yere takip etmek değil, bu büyük sultanın gücünü kullanarak Horasan'ı fethetmekti. Bizans kaynaklarında Aras Nehri üzerinde Türkmenlerin aşamadığı demirden yapılmış gizemli bir köprüden bahsedilir. Bu ayrıntı aynı zamanda Romalıların, Hunlan çölden değil, Kafkasya'dan gelen bir halk olarak gösterme hatasını gösterir.

Türklerin, düşmanları ok yağmuruna tutma hüneri sayesinde bu savaş Gazneliler lehine sonuçlandı. Besasiri mağlup oldu ve savaş sona erdi. Sultan Mahmud, müttefikini bu sefer başka bir savaş alanına, ezeli düşmanı olan Hintlilerin üzerine göndermek istedi, ama Selçuklular ona yardım etmeyi reddederek, sultanın ordusundan ayrıldılar ve Merv'deki karargâhlarına geri döndüler. Burada, Meşhed'e doğru yola çıkmak ve İran sınırındaki sıradağlarının iç kısımlarını fethetmek için fırsat kolladılar.

Doğu kaynaklarına göre Tuğrul Bey ve Çağrı Bey, 1029 yılında ölen Sultan Mahmud'un yerine geçen Mesud'dan, Horasan vilayetine yerleşmek için izin istediler. Halife'yi, dünya üzerinde tek yetkili temsilcisi olarak gören Gazneliler için bu isteği yerine getirmek mümkün değildi. Böylece Gazne Sultanı ile Selçuklu Beyleri arasındaki bağ koptu. Her iki boy, bundan sonra uzun zamandan beri planladıkları hedeflerine zorla ulaşmaya çalıştılar. Aylar süren savaşlardan sonra bir zamanlar çöllerde yaşayan Türkler, ilhak ettikleri İranlıların kültüründen etkilenmeyip, kendi geleneklerini bağlı kalarak Horasan'ın hükümdarları hâline geldiler ve yerleşik insanların verimli topraklarında bile, tıpkı Atilla Han'ın komutasındaki Hunlar gibi, her zaman atlarına atlamaya hazır, hiç yorulmayan savaşçılar olarak kaldılar.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir