Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçuklular'da Türkler Azerbaycan ve Anadoluda Yerleşiyorlar

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçuklular'da Türkler Azerbaycan ve Anadoluda Yerleşiyorlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:29

SELÇUKLULAR DEVRİNDE TÜRKLERİN AZERBAYCAN VE ANADOLUDA YERLEŞMELERİ

Balkhan Türkmenleri «Irak Türkmeni» olduktan sonra kendi akıncılıkları için Azerbaycan'daki Eher mevkiini üs ittihaz ettiler ve artık buralarda yerleşmeğe başladılar. Selçuklu Arslan Yabgu, 1025 senesinde Gaznelilerin elinde esir iken kendi memleketinden, yani Sırderya ile Amuderya arasındaki Oğuzlardan yüzbin kadar asker çıkarabileceğini söylemişti. Demek Selçuklular, o taraflarda yaşıyan oymaklardan takriben yarım milyon nüfus teşkil eden bir kütle üzerinde nüfuz icra edebiliyorlardı. Bunlar Horasan ve Irak'a geçtikten sonra da, Maveraünnehir'de kalan Oğuzları yavaş yavaş Önasya'ya çekeceklerdir. Fakat Toğrul Bey ve kardeşlerinin ilk seferlerinde yanlarında bulunan ırkdaşları, kendileriyle beraber gelen onbin ile 4-5 bin Balkhan-Irak Türkmenleri, cem'an onbeşbin hane kadar bir kütle olmuştur.

Toğrul Bey, 1043 senesinde Rey'de yerleşinceye kadar maiyeti hep şu 15 bine münhasır kalmış gibi görünüyor. Toğrul Beyin hayatının son senelerinde, yani Gazneliler ile mücadelelerinde tam muvaffak olup hakimiyetini şarkta Amuderya kıyılarına kadar tevsi edebildiği sırada," kendisine külliyetli Türk kütleleri iltihak etmiştir. O Rey'de yerleştikten sonra, amcazadelerinden Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış'ı, Yusuf ve Musa Yabguların oğullarım, keza Çağrı Beyin oğlu Yakutı (ihtimal Ya-Kutu)yı Azerbaycan tarafına gönderdi. Irak (Balkhan) Türkmenleri reisleri Buğa, Nasoğlu ve Göktaş'ın idaresinde Musul ve Diyarbekir taraflarına akın ediyorlardı. Toğrul Bey onları Müslüman memleketlerini yağma eylemekten men edince, onlar da Bizans hududuna, yukarı Dicle taraflarına geçtiler.

Toğrul Bey 1063'te vefat etti. Yerine halef bıraktığı Çağrı oğlu Alp Arslan'ın o aralık Horasan taraflarında bulunmasından istifade eden Kutalmış, Rey'de bulunan 50.000 askere dayanarak kendisini sülale reisi (ihtimal yabgu) ilan etti; Horasan'dan gelerek onu tenkil eden Alp Arslan'ın maiyetindeki ordunun miktarı da 50.000 den eksik olmamıştır. Bu orduların içinde Türkmen miktarının ne kadar olduğu belli değil, maamafih Toğrul Bey zamanında tekmil ordunun Türklerden müteşekkil bulunduğu malumdur.

1064 senesinde Alp Arslan Arran ve Gürcüstan taraflarını fethettğinde, Karategin ve Afşin Halep ve Antakya taraflarında fütuhatta bulundular. Bu Karategin'in hanlar neslinden bir beğ, herhalde bir Karahani prensi olduğu anlaşılmaktadır. 1071 de Alp Arslan Malazgirt'te Bizans imparatoru Roman Diyojen'le harbettiğinde, ordularının diğer bir kısas» Haleb ve Suriye taraflarında meşgul idi. Maamafih, cihan tarihinde büyük neticeleri olan bu harplerin pek az bir kuvvetle icra edildiği ve Melikşah zamanına kadar hiçbir yerde ciddi iskan işi vaki olmamış olduğu anlaşılıyor. Malazgirt'te " Alp Arslan'ın maiyetindeki askerin ancak 44 bin kadar olduğu ve Selçukluların esas istinatgahı olan kuvvetin bu sırada bile 15 bin hanelik bir kütleden ibaret olduğu görülmektedir.

1015-1036 senelerinde Yağmur, Kızıl ve Buga beylerin İdaresi altında Amuderya ile Dicle arasındaki ülkeleri, hatta Mükran, Sind ve Siistan taraflarını kasıp kavuran Irak Türkmenlerinin ancak dörtbinden ibaret olduğunu görmüştük; ilk Selçukluların kuvvetleri de böyle olmuş. Yani Selçuklular da, tıpkı 13. üncü asırdaki Çengiz Han gibi, fütuhatlarında büyük ordulara değil, küçük fakat çok zinde bir orduya dayanmışlar ve karşılarındaki İranlılar çürük bir unsur olduğundan kılıçlarının tesiri büyük olmuştur. Bununla beraber, Çengiz'in ordularının hilafına, Selçuklu ordularının dahilden ciddi bir disipline tabi olmadıkları göze çarpıyor. Malazgirt harbinden az evvel Selçuklulardan Ersigni (bu ismin okunması meşkuktür) İvaiye Oğuzlariyle birlikte Alp Arslan'a isyan ederek İmparator Diyojen tarafına geçmişti. Bunlar İstanbul'a kadar gittiler, sonra 1072 senesinde Bizanslılardan ayrılarak Suriye'ye geçtiler; halbuki Bizans ordusunun esas kuvvetlerinden birini teşkil eden Rumeli Oğuz ve Peçenekleri de Malazgirt harbinin arifesinde ver bu harbin cereyanı anında Alp Arslan tarafına geçtiği malumdur. Gaznelilere tabi olan Kızıl ve Buğa Beyleri idaresindeki «Irak» Türkmenlerinden bir kısmı Hindistan'a bir isyan hareketini tenkil etmek için gönderildiklerinde, Lahor'da asi Yanaltegin'e iltihak etmişlerdi. Ayni Irak Türkmenleri muahharen Selçuklulara tabi oldukları halde bazan Kürtlerle beraber Selçuklulara karşı isyan ediyorlardı. 1063te halife al-Kaim bi-Amrillah, .Toğrul Beye daha hiç bir yerde karar kılamıyan Türkmenlerin sonu gelmiyen yağmalarından şikayet ettiğinde Toğrul Bey de bu kabileleri men' edemedi. Daha 1054 te Toğrul Bey ilk Malazgirt muhasarasına giderken Bağdad halifesi, ona ve bütün maiyetine Fatimilerin ülkelerini fethedip yerleşmek üzere Mısır'a geçmelerini tavsiye ediyordu. Eğer Azerbaycan ve Anadolu hududunda yerleşmelerini icab ettiren ve ona müsaid olan şerait husule gelmiş olmasa idi, Selçukluların mühim bir kısmı Mısır tarafına geçmiş olurdu. Onbirinci asrın ikinci nısfında Abbasi devletinin Hazar ve Bizans sınırlarındaki vaziyetinin nazikliği, ayni zamanda Küçükasya'da Bizans hakimiyetinin geçirdiği arızalar ve Bizans dahilindeki karışıklıklar, Türkstan'dan kalkıp gelen Türk kabilelerinin Azerbaycan'da ve Anadolu'da hakim vaziyete geçmelerini ve oralarda yerleşmelerini mümkün kıldı.

Alp Arslan'ın 1064te cenubi Kafkasya'da Gürcülerin ve 1071 de doğu Anadolu'da Bizanslıların külli kuvvetlerini kırmasını müteakip başlanan bu yerleşme işi, bu hükümdarın oğlu ve halefi Melikşahın zamanında husule geldi. Alp Arslan 1071 seferinden dönerken, Azerbaycan'ı idare eden Kürtleşen Arap sülalesi Revadileri ortadan kaldırıp bütün idareyi Türklerin eline verdi. Garbe giden Türk kütlelerinin Bizans ve İran sınırlarında güzel yayla ve kışlaklar, yani yeni yeni hayat sahaları bulmaları, Türkistan'daki nüfus fazlalığının bu tarafa akmasına yol açtı. Biz yukarıda, Selçukluların muhaceretinin bir nüfus fazlalığı neticesi olduğunu, anlatmıştık. Şereffüzzeman Mervezi'de meraların darlaşması yüzünden Moğolistan'dan başlıyan muhaceret dalgasına, hangi kavimlerin kapıldığı ve bunların birinin diğerini tazyiki neticesinde şimal Oğuzlarının Bizans sınırlarına, Müslüman Oğuzların Selçuklular idaresi altında İslam memleketlerine doğru muhaceretleri husule geldiği ve neticede ortada büyük bir devletin kurulduğu anlatılmıştır.

«Mutavvia» sıfatiyle Horasan'dan garba akan bu muhacir ve gönullü kütleleri Rey'deki Selçuklulara müşkülat çıkarıyorlardı. Onlar da hükümet merkezini buradan İsfahan'a nakletmek mecburiyetinde kaldılar. Bu yeni payitahtta İranlı müşavirlere ve derme orduya istinad ederek yaşıyan Melikşah, doğudan gelen Türk kafilelerini hep Arran taraflarına ve Bizans hudutlarına şevketti. Selçuklularla Türkmenlerin arası daha Toğrul Bey zamanında açılmıştı.
Türkmenlerce «beğ»lerin yaşça büyüğü «yabgu» oluyordu; onlarca milletin hakiki reisi ancak yabgu idi. Arslan'dan sonra Yusuf, sonra Musa Türkmenlerce yabgu tanındı. Çağrı Bey Davud ancak «sübaşı» idi. Şerefüzzeman Mervezi'nin haberlerinin Muhammed Avfi'de naklolunan şekline göre Türkmenlerin bu Horasan'a hicret çağını idare eden zat Çağrı Bey olmuştur, ki bunu bu müellif Çağrı Tekin tesmiye etmiştir. Toğrul Bey ise Türkmenlerce şüphe yok ki, ancak «kuşbeği» idi; hayatının sonuna kadar o bu lakabı taşıdığı halde İslam memleketinin idare usulüne istinaden kendisini «sultan» ilan etti ve riyasetini İslam usulünce «hutbe» ile «sikke» ve nihayet halifenin menşuru vasıtasiyle Müslüman tebaaya tanıttı ve o nisbette Türkmenlerce bir «mütegallibe» kesildi. O daha 1051 senesinde, yani henüz Bağdad'ı nüfuz ve idaresi altına almadan önce «büyük yabgu» (yabgu-i ke-lan) Unvanını taşıyan Musa Yabgu ile harbetti ve onu Siistan'a firara mecbur etti. Alp Arslan ise, «yabgu» lakabını lağv ve Musa Yabgu'yu azlettiğini ilan etti.

Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış'ın 1064 te Rey'de isyanı hiç şüphe yok ki, Türkmencilik esasına dayanıyordu ve ancak bunun sayesinde o tekmil Türkmenleri kazanmış bulunuyordu. Alp Arslan, 1065-66 kışında Merv ve Horezm taraflarına yürürken yanında 300.000 asker bulunduğu rivayet olunuyor; fakat ordusu artık Horasan ve Huzistan İranilerinden, Kürtlerden toplanmış bir derme «Müslüman ordusu» idi. Türkmenler, hep meşru yabgu ve ınançlarının ve onların oğullarının etrafında toplanıyorlardı. Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış ve onun oğlu olan Anadolu'nun hakiki fatihi Süleyman, Musa Yabgu'nun oğlu Hasan ve Yusuf Yabgu'nun oğlu İbrahim inal gibi zevatın etrafında toplanıyorlardı. Melikşahın İranlı müşaviri Nizamülmülk, bu sultanın ekseriyeti Horasanlı Tacikten, Gürcü ve Ermeniden ibaret olan has ordusu içinde «kendilerinden Selçuklulara eziyet erişmiş ise de, eskiden hizmetleri sebkat etmiştir; onların tabiatinde Sultanlara karşı hasıl olan nefreti ortadan kaldırmak için çare şudur» diye Melikşahın sarayında Türkmenlerden de bin kadar asker bulundurmağı tavsiye etmiş ve onları = da bu devletten nasibsiz bırakmamalıyız» demiştir.

Selçukluların en büyük sultanı ve İslamın en kudretli şahsiyetlerinden olan Melikşah, tıpkı Hindistan'daki Temürlülerin en büyüğü olan Ekberşah gibi, Türk devlet an'anelerinin en mühim cihetlerine veda etmiş ve bununla ahfadının yabancı bir millet arasında temessül etmesi hususunu mübrem bir hale getirmiş bir zattı. Sonraları Safevilerin eski Türk hükümdar hanedanının itibarını büsbütün düşürmek maksadiyle «han» kelimesini «efendi» manasında herkese, hatta Türk olmıyanlara karşı bile kullandıkları gibi, Alp Arslan ve Melikşah zamanından sonra Türkmenlerin kavmi şefi demek olan «yabgu» lakabı da ancak her Türkmen aşiret reisine, hatta köy kahyasına' itlak edilir oldu. Bu gibi hareketleri yüzünden Türkmenler «Büyük İran Selçukluları» nı hiç beğenmemişler ve onlara nazarlarını, Oğuznamenin Ebülgazi rivayetinde («Şecere-i Terakime» de): «Selçukiler Türkmen Kınık olup karındaşız dedilerse de, il halkına faydaları dokunmadı» şeklinde tebarüz ettirmişlerdir. İran Selçukluları filhakika Türkmenlerin sevgisini kaybetmişlerdi, nihayet Melikşah'ın oğlu Sencer Oğuzların eline esir düşerek

bunun neticesinde memleketleri battı. Gerçi İslam müellifleri, bilhassa şair Enveri, bu hadisede Oğuzları çok muahaze hatta tel'in ederler; fakat bu husus Türk tarihinin tabii seyrine muvafık, belki de, bir hakiki Türkçü hareketlerden biri olmuştur. İşte İran Selçukluları ile Türkmenlerin arasındaki bu münaferet keyfiyeti Türk unsurunun hep Arran ve Anadolu hududuna (thugur'a) sevkolunmasına sebep olmuştur.

Rey'de «Türkmencilik» bayrağı altında ölen Kutalmış'ın oğulları Bizans hududundaki oymakların çok sevdikleri reisleri olmuşlardır. 1080 de İznik'i alarak bu şehri kendisine payitaht eden Kutalmış oğlu Süleyman tekmil Anadolu'yu Türkmen beyleri arasında taksim ederek idare etti, daha 1074 ve 1076 seneleri seferlerinde bu Süleyman 70.000 kadar Türkmen ordusuna dayanıyordu (Yazıcı Oğlu'na göre 120,000). Suriye Selçuklularının reisi olan Tutuş 1077 senesine kadar Arran'da vali idi, bunun idaresinde bulunan Türkmen ve diğer Türk kuvvetlerinin de pek kesif olduğu malumdur; yalnız muayyen sayılarını gösteren bir kayda tesadüf edemedim.

Yukarıda biz Selçuklulardan önceki devirlerde Azerbaycan, Bağdad ve Fars taraflarına gelerek kısmen oralarda yerleşmiş olan Türk zümrelerinden bahsetmiştik. Acaba Anadolu'da da Türk unsuru var mıydı? Eski Kimmerler, Sakalar, daha sonra Edil Bulgarları, Sabirler ve sairenin Anadolu'nun öteberisinde yerli ahali ile karışarak milliyetlerini kaybeden bakiyeleri, »keza Van, Kars taraflarındaki Bulgarlar ile Bizans zamanında Rumeli tarafından getirilen bazı Hıristiyan Bulgar kütleleri (Bulgar dağındaki Kal-at al-Sakalib'da ve Erzurum'da bulunmuş olmaları muhtemel Bulgarlar) ve Peçenek kıt'aları bahis mevzuu olabilir; fakat bu nevi Hıristiyan Türklerin bulunduğu yerlerde dahi Selçukluların onları kendi cinslerinden saymamış oldukları muhakkaktır. Müslüman Türklerin Anadolu'daki Abbasi fütuhatına iştirak ettikleri malum ise de, onların buralarda yerleştiklerine ait bir kayda tesadüf olunmuyor. Bunlardan Tarsus ye Funduk'ta Abbasi Türk emirlerinden bazılarının faaliyetine ait kayıtları yukarıda zikretmiştim. Bu gibi şehir ve kasabalarda Türk emirleri ile beraber Türk ahalinin de gelip yerleşmiş olması muhtemeldir; fakat buna ait tarihi kayıtlara rastlamadım. İslam tarihi kaynakları ciddiyetle tetkik olunacak olursa bu hususta da kıymetli malumat elde edinebilir.

! Türkler Anadolu'da herhalde ilk defa olarak Selçuklular zamanında derli toplu olarak yerleştiler. Etnik itibariyle bu Türklerin büyük kısmı Oğuz olmuştur. Kıt'anın şimalinde «Bozok» cenubunda da «Üçok» boyları yerleştiği malumdur. Bütün 24 Oğuz boyunun Anadoluda daha Selçuklular zamanında gelmiş bulunmaları hakkında YAZICI OĞLU'nun kaydı İBN BİBİ'nin Farsça aslında bulunmuyor. Maamafih. Oğuzların yalnız göçebe elleri değil daha Türkistan'da iken oturak hayata geçmiş olanlarının da Ana-doluya gelmiş oldukları muhakkaktır.

ŞİKaRi'nin Karamanlar tarihi'nde pek vazıh olarak gösterilen «Oğuz» ve «Türkmen» farkının, yani Oğuzların bu iki zümreye inkisamı keyfiyetinin daha Selçuklular zamanında mevcut olduğu, o zamana ait kayıtlardan da istihraç edilebilmektedir. MAHMUD KAŞGARİ ve EL-BİRuNİ gibi eski müelliflerin eserlerinden anlaşıldığı veçhile, «Türkmen» daha ziyade, medeni kavimlere komşu olarak oturan ve kısmen ziraatle de meşgul olan yarı yerleşik Oğuzlar ile Karluk ve Khalac'lara itlak olunmuş. Yine Mahmud Kaşgari'ye göre, Oğuzlar kendi memleketlerinde «harplere ve göçlere iştirak etmeyen tenbel ve bırakılmış» zümrelere (cins) «yatık» demişlerdir. Şimdiki Kazaklar'da bu nevi köylülere «çatak» (yani yatak) diyorlar. Oğuzlar Türkmenlere de böyle bir «yatak» nazariyle bakmış olsalar gerektir. Herhalde «Oğuz» sözü göçebe hayata sadakati tamamiyle muhafaza eden kabilelere itlak olunmuştur. «Oğuzun arsızı Türkmenin delisine benzer» darbımeseli, Türkmen zümresinin nisbeten daha terbiyeli ve daha medeni, olduğunu ifade eder. Zaten yukarıda topraklarına bağlılık sayesinde yabancı fatihin boyunduruğunu bile kabul ederek Çu, Talaş taraflarında kalmış oldukları söylenen 22 kabilenin «Türkmen» olduklarına dair rivayeti nakletmiştik. Buna göre «Türk» çekilip gitmiş, «Türkmen» ise İskender'in idaresi yani Aryanilerin hakimiyeti al-tmda kalmıştır. «Oğuz» ve «Türkmen» kelimeleri ekseriya ayni kavme itlak olunan iki müteradif kelime gibi kullanılmışsa da, bunların başka başka mefhumları ifade etmek üzere kullandıklarını gösteren kayıtlar da çoktur ve bu kayıtlar Türk medeni tarihi bakımından ehemmiyetlidir. Herhalde Türkmenlere «Oğuz» denilmiş, fakat hakiki göçebe Oğuzlara «Türkmen» denilmemiştir.

Malazgirt muharebesinde Alp Arslan'a iltihak eden ve Rumeli'den getirilme olan Peçeneklerin Anadolu'da kalmış olmaları muhtemeldir; maamafih, onların Diyojen ile akdolunan sulh neticesinde Rumeline dönmüş olmaları da mümkündür. Türkmenlerin mühim kısmının Önasya'ya gelmesi, son Horezmşahlar ve ilk Moğollar zamanında vaki olmuştur. İBNİ SA'iD AL-MAGRİBİ'nin Mrgollar zamanında yazdığı bir coğrafya kitabında verilen malumatın bir kısmının Moğollardan önceki devre ait olduğunu zannederim. Bu kitapta Anadolu Türkmenleri hakkında mühim kayıtlar vardır. Bunlara göre, Denizli ve Menderes havzasında 200.000 hane Türkmen ve Kastamonu ile Ankara arasında vaki Çortanlı dağlarında da 30.000 hane Türkmen yaşamıştır; Uludağ (Keşiş) dan Tarsus'a kadar uzanan garbi Anadolu dağ mıntakaları bu eserde «Türkmen Dağları» tesmiye olunmuştur.

Selçuklular zamanında İran'a ve Önasya'ya Oğuzlardan başka birçok Türk kabileleri de gelmiştir. Toğrul Beyin muasırı olan NaSIRi HÜSREV kendi şiirlerinde Selçukluların İran'ı istilasının «Oğuz ve Kıpçakların istilası» gibi göstermektedir. «Nebat-i pür bela Guzz est u Qifçaq kerustastand bar atraf-i Cayhun» yani Oğuzlar ile Kıpçaklar Amuderya kıyılarında biten belalı otlar demektir». Toğrul Beyin ilk Malazgirt muhasarasında (1054) Horezm emiri Ak Han zikrediliyor ki, herhalde bir Kıpçak hanı olacak, çünkü Kıpçak reisleri eskiden «han» lakabını taşımışlardır. «Tekin» (yahut «teğin») lakabı bidayette Oğuzlarda müstamel değildi. Gerçi Arslan Yabgu'nun Resul Tegin isminde oğlu ve saire malumdur, fakat bu lakab daha ziyade Karahanlı ve Uygur hükümdar aileleri arasında müstamel bir lakab olmuştur. Toğrul Beyin generallerinden Humar Tekin, 1068 de Menbic hakimi olan Omur Tekin, Kastamonu, Sinop ve Çankırı taraflarını Melik-şah zamanında idare eden bir yahut iki Kara Tekin, Oğuz olmayıp Karahanhlardan gelmiş olabilirler. Herhalde 1065 senesi hududunda Haleb ve Antakya taraflarında fütuhatta bulunan Kara Tekin'in bir Karahanlı prensi olması pek muhtemeldir. Melikşah zamanında Ahlat'ın iskaniyle Sogdak al-Türki isminde bir emir memur edilmişti. Sogdak ise o zaman Çu havzasının Türkleşmiş Sogdlarının ismi idi. Selçuklular Maveraünnehir'den Horasan'a hicretlerinde maiyetlerinde bir Buharalı Danişmend, ailenin muallimi sıfatiyle bulunuyordu; nüfuz sahibi bir müşavir sıfatiyle Yabgu (yani Musa Yabgu), Çağrı Bey ve Tuğrul Beylerin yanında dördüncü şahsiyet bu Danişmend-i Buhari idi. Karluk uruğundan olan bir Müslüman Danişmend de Çengiz'in daha ilk zuhurunda, Belcuvane gölü yanında beraberinde bulunan en yakm mahremlerinden olmuş; Çengiz'in vefatından sonra kaanlann nezdinde büyük itibar ve nüfuz sahibi olmuştur. Anadoluda bir sülale Kuran Danişmend Gazi hakkında da Horezmli Türkmen olup hanedanın muallimi olduğu ve hanedan ailesi ile sıhri münasebette bulunduğu rivayet olunmaktadır.

Selçukluların Türkistan'dan beraberlerinde getirdikleri bu gibi kültür unsuru yine kendilerine benzer unsurları maiyetlerinde bulundurmuşlardır. Muahhar Selçuklular zamanına ait coğrafi isimlerden Önasya'ya «Türkmen» ile beraber bilhassa «Türk» ismini taşıyan kabilelerin, Ortatiyanşan mıntakasında yaşıyan ve Karahanlılarla Uygurlara tabi kabilelerinde gelmiş olduğu istidlal edilebilir; mesela Beşbalık, Talaş, Basmil, Çigil v.s. gibi. Tarihi menbalarda, mesela İbn Bibi'de «Türkmen» ile müvazi olarak ayrıca bir «Türk» zikredildiği gibi «Türkmen kurd gibidir, Türk koyun» darbımeseli de söylenmiştir.

«Türk» unsuru «Türkmene» nisbeten daha medeni olmuş, bunlar Melikşah'ın Karahanlı prensesi Türkan Hatunla evlenmesinden ve Karahanlılar Selçukluların siyasi nüfuzuna girdikten sonra İran Selçukluları memleketlerinde mühim rol oynamışlardır. Kazvin'in yanında «Taruz» ismini taşıyan bir Selçuklu kasabası bilhassa bu iran «Türkleri»nin medeni merkezi olmak itibariyle mühim olmuştur. Burada Türkler evler, saraylar bina etmiş, bağ ve bahçeler vücuda getirmiş, Ta-ruz'u «güzel ye zengin ahalisi de güzel» bir Türk şehri olarak yaşatmışlardır, Azerbaycan'ın, bilhassa Kafkasya Azerbaycanı'nın Türklerle iskanına dair bazı mühim kayıtlar Dağıstan ve Şirvan'ın eski tarihi demek olan Derbendname'nin Arapça aslında bulunmaktadır. Bu eserin Türkçe tercümesinin Büyük Petro zamanında Derbendde elde edilen parçalarını başta KLAP-ROTH (1820), sonra A. KAZEM BEK (1851) neşretmişlerdir.

Bu eser hakkında ciddi tetkikatta bulunan BARTHOLD ise bunun Arapça bir aslı bulunmadığı, yani eserin muahhar zamanlarda vücuda getirilmiş ve eski zamanlar için mehaz sıfatiyle kıymetten ari olduğu fikrine varmıştı. Fakat eserin Tarikh al-Bab va 'l-Abvab ismini taşıyan aslı Arapça olup çok mufassal olduğu, onun vaktiyle MÜNECCİMBAŞI tarafından okunup Camiüddüvel'ine aldığı parçalardan anlaşıldı. Bundan görülüyor, ki eser Selçuklu Melikşah zamanında yazılmış ve Kafkasya ile Azerbaycan'ın tarihine ve oralardaki Türklerin yaşayışına ait çok kıymettar malumatı havi bulunmuştur. Burada, Melikşah zamanında Türklerin emir Şavtekin yahut Şad-tekin idaresi altında Azerbaycan taraflarında yaptıktan fütuhattan ve oralarının iskanından bahsedilmektedir.

Şavtekin idaresinden 1076 senesinde yapılan seferden bahsederken sarih olarak:

«Türkler Arran ülkesinde, onun ovalarında ve dağlarındaki şehirlerde, onun tekmil nahiyelerinde ve kalelerinde yerleştiler» (fa-'staqarrat al-atrak 'ala bilad-i Arran, suhuliha ve ci-baliha ve cemi-'i kuvariha va qila'iha) denilmiştir. Demek Türklerin bu ülkelerde yerleşmeleri ani ve kat'i olarak 1076 senesinden itibaren olmuştur.

Alp Arslan 1066 senesinde külliyetli bir ordu ile Aral Gölü sahillerine kadar gelmiş, orada Cazıg ve Kafşit Türkleri ile harbetmiştir. O bu seferde veziri Nizamülmülk'ü Horezmde bırakarak kendisi ordusiyle «ıssız çöl» (Üst-Yurd) içerisine doğru yürümüş, Cazığı mağlup ve ordusunu imha, bakiyetüs-süyufunu «denizin (Hazar'ın) bir ceziresine» (belki de Mangışlaka) can atmağa mecbur edip, Kafşıt'ı da sulha mecbur eylemiştir. «Cazıg» şahıs ismi olduğu gibi Macaristan'a göç eden Kumanlar'ın bir kabilesinin de adı olmuştur. SİBT İBN AL-CEVZi'de «Cazıg» yerine «Türkmen», «Kafşıt» yerine de «Kirşak»tan bahsediliyor. Herhalde Cazıg (belki de Yazıg-er = Yazger = Yazar) bir Türkmen boyu, yahut kabile reisi, Kafşıt reisi, Kafşıt ta bir Kıpçak kabilesi (yani asıl mehazda qfşq yazdan kelime sonradan qfşt okunmuş) yahut kabile reisi olmuştur. Alp .Arslan'ın Aral-Hazar mıntakasında Kıpçakları sıkıştırdığı bu 1066 senesinde, Hazarlardan üçbin kadar ailenin Derbendi geçerek Selçuklulara itaat arzettiği ve bunların da «son Hazarlar» dan ibaret olduğu yine mezkur Tarikh-al Bab va'I-Abvab da zikretmiştir. Demek Alp Arslan'ın Aral Gölü taraflarında yaptığı seferini ve orada Cazıg ve Kafşıt kavimlerini şarktan tazyik etmesinin neticesi, kadim Hazar devletini asırlarca yaşatan bu büyük kavmin bakiyesinin, vatanlarını terkederek, Şirvan taraflarına geçmesini ve Selçukluların tabiiyetini kabul eylemelerini icab ettirmiştir. Selçuklular bu Hazarlara Kahtan isminde bir kasabayı tahsis ettiler, yani onları orada iskan ettiler. Bu kasaba herhalde Derbendin cenubunda, Şirvan taraflarında bir yerde olmuştur.

Türkmenler Arran'ın yalnız ovalarını, yayla ve kışla yerlerini değil, şehirlerini de işgal ederek yerleştikleri hakkında Derbend tarihinin bu kaydı, diğer menbalarca da teyid edilmektedir. İBN AZROO'un Tarikh-i Miyya-farigin nam eserinde 1175 senesinde Atabeğ İldegiz (İldeniz) in askerleri meyanında «Gence Türkmenleri» (Tukman-u balad-i Ganc.a) zikredilmiştir. Bu gibi şehirlerde yerleşmiş olan Türkmenler şüphe yok ki, daha Türkistan'da iken şehirlerde yaşıyan ahali, mesela Sırderya havzasındaki Türkmenler olmuştur. Destanlarımızdaki «karşı yatan Karatav» sözlerini elbette bu Gence Türkmenleri gibi vaktiyle Sırderya'nm şimalindeki Karatav dağının eteklerinde yaşıyan Türkler buralara kadar getirmişlerdir. Zaten Aras-Kür boylarındaki «Dizakhlu» (yani «Cizaklı» yahut «Duzzaklı» dan). «Ak-sı-kent» (yani Ferganeden), «Daşkent» ( = Taşkent), ve «Sıgnakh» ( = Sıg-nak') gibi coğrafi isimler de bunu göstermektedir.
Anadolu'da Türkmen unsuru galib idi; Azerbaycan'da ise bu ülkenin Türkmenlerle bidayette kesif bir surette iskan edilmesine rağmen, gitgide Kıpçak unsuru ikinci derecede mühim unsur olmuştur. Bunlar daha ziyade İran Azerbaycanının merkezi kısımlarında ve şimalde Gürcüstan'a bitişik yerlerde çoğaldılar.

Kıpçakların Müslüman olanları Selçuklulara hizmet maksadiyle Derbend tarikiyle, Hıristiyanları da Gürcü kıralları tarafından davet edilerek Daryal tarikiyle mütemadiyen Kafkasya cenubuna geçtiler. Kür ve Aras havzalarında Müslüman Türk hakimiyetinin kudretle yerleştiğini ve bunu kendi milletinin istikbali için tehlikeli gören Gürcü kiralı Davit II, 1121 de Kafkasya şimalinden Hıristiyan Kıpçakların hanı Şar Hanın oğlu Otrak idaresinde külliyetli Kıpçak kuvvetini kendi ülkesine celbetti ve bunlardan 40.000 kişiden ibaret bir ordu teşkil ederek Kür nehri şimalinde ve Şirvan'da yerleşen Türkmenlere saldırdı.

Gürcü kıraliçesi Tamara zamanında (1184-1213) Gürcüstan'da Kıpçaklarm sayısı ve nüfuzu pek arttı. Bunlardan Kutlu-Arslan memleketin maliye işlerini ele alıp Tamara'nın hükümranlık hakkını tahdid etti ve memleketin idaresini bir devlet şurasına verdi. Kıpçak ordusunun kumandanı olarak Kubasar isminde bir bek zikrediliyor. Gürcülerin 1195 senesinde Atabek İldegiz ile olan muharebelerinde kendilerine Kıpçak hanı Vsivolod'un kardeşi Sevinç'in idaresinde külliyetli Kıpçak kuvvetleri yardıma gelmişti.

Müslüman Türkmenlerden korkan Gürcüler bu Kıpçakları geri göndermeyip, cenubi Kafkasya'da alıkoymak
hususunda azami derecede gayret sarfederek, onlara ülkelerinde en iyi yerleri ikta olarak verirlerdi, bu cihetin Gürcü kaynaklarında «eski Kıpçaklar» ve «yeni Kıpçaklar»ı ifade eden tabirlere rast gelinmektedir.

Atabek İldegiz'in oğlu Kızıl Arslan 1174 te Tebriz'i işgal ettiğinde başlıca Kıpçak askerlerine dayanmıştı. Bunun düşmanı olan Selçuklu Toğrul b. Arslan Arran ve Nahçıvan'da yaşadığı zaman maiyetini, ismi «Bervan» şeklinde yazılan bir kabile teşkil etmiştir, galiba bir Kıpçak kabilesi idi; onun en sadık adamı olan Şehrizur hakimi «İzzeddin b. Yakub Kıpçak»ın maiyeti ise yine Kıpçaklardan ibaret idi. Gürcülere yardıma gelen Hıristiyan Kıpçakların Selçuklulara yardıma gelen Müslüman Kıpçaklara karşı muharebelerinden Gürcü kaynaklan da bahsederler, İşte bu yolla bu tarafta Kıpçak çoğaldı. Celaleddin Rumi, Tebrizli arkadaşı Şems'i Tebrizi'ye bir şiirinde «şah-i Kıpçak-i divane» demektedir.Bu şehrin Selçuklular devrindeki ahalisinin daha ziyade Kıpçaklardan ibaret olduğunu gösteren diğer deliller de vardır.

Eserlerini Selçuklular devrinde Azerbaycan'da yazmış olan şair Niza-mi, kendisince çok yakından tanınmış bir Türk kabilesi sıfatiyle Kıpçaklar'dan bahsetmiş, onların akide ve adatlarına dair bazı nakillerde bulunmuştur. Azerbaycan'daki Kıpçak ve Kanklılar, Horezmşahlar zamanında bu devlette hakim unsur ve hükümetin esas dayancı olduklarından «Khorezmi» diyerek de tesmiye edilmiştir.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron