Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçuklular Devrinde Oğuzlar (Türkmenler)

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçuklular Devrinde Oğuzlar (Türkmenler)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:27

SELÇUKLULAR DEVRİNDE OĞUZLAR (TÜRKMENLER)

"Selçuklar Türkmen bolup karıntaşımız tiylp Ûge ve halk gafaidesi tigmedi"
(Şecere-i Teraktme, s. 64)

Dendanekan savaşından sonra Davud Çağrı Beğ Merv'de kalmış, kardeşi Muhammed Tuğrul Beğ Nişabur'a ve amcaları Musa Beygu da Herat'a gitmişti.

Çağrı Beğ, Gazneliler'e karşı başarılı savaşlar yapıp onların elini tamamen Horasan'dan kesti. Kara-Hanlılar'a da galip gelerek bu hanedan ile iyi bir barış yaptı. İsyan eden Harizm hakimi cezalandırıldığı gibi, o taraftaki Kıpçaklar'ın beyini de Müslüman etti ve onunlu dünürlük kurdu. Tuğrul Beğ'in Rey'e gitmesinden sonra, bütün Horasan kendisine kaldı. Bundan başka Kirman da oğullarından Kara Arslan unvanlı Kavurt Beğ'in elinde bulunuyordu. Çağrı Beğ, görüldüğü gibi, birinci sınıf bir kumandan siyasi meselelerde isabetli rey ve fikre sahip dirayetli bir siyaset adamı olmasına rağmen hükümdarlığı zamanında fazla ihtiraslı bir insan olarak görünmüyor. Halbuki başarılarım daha İleri götürebilirdi. O, bozkırlardakı sıkıntılı hayatlarını daima hatırlayarak yükseldiği mevkiden duyduğu memnuniyeti ifade etmiştir. Devletin kurulmasından önce epeyce yağma ettiği Horasan'ı imar etmiş ve tebaasını adilane idaresi ile kendinden hoşnut bırakmıştır, hatta kardeşi Tuğrul Beğ'i idare ettiği yerleri tahrip ve halkını hicrete mecbur kılmakla itham etmişti.

Tuğrul Beğ, ona verdiği cevapta:

"ay kardaşım! sen Horasan gibi mamur bir ülkeye sahip olduğun halde onu harap ettin, şimdi elinde olduğu için orayı imar etmen icab ediyor. Halbuki buraları, benden önce başkaları tarafından yakılıp yıkılmıştır. Bu yüzden ülkemi henüz imar edemedim. Diğer taraftan bu ülkenin çevresi düşmanlar ile dolu olduğundan yollara asker koymak zarureti hasıl olmuştur ki, bunların yaptıkları zararları önlemek de mümkün olmuyor" demişti.

Çağrı Beğ'in bu cevaba itiraz ettiğini tasavvur etmek oldukça güçtür. Oğuzları yağma ve ganimet ümidi olmadan savaştırmanın zor bir iş olduğunu şüphesiz o da çok iyi biliyordu. Çünkü, Tuğrul Beğ'in cevabında işaret ettiği üzere Çağrı Beğ bilhassa devletlerini kurmadan önce, askerlerini memnun etmek için yağma hareketlerinde bulunduğu gibi, Nişabur'un yağmalanması hususunda Tuğrul Beğ'e ısrar eden o değil mi idi?

Mamafih, iki kardeş hayatlarının başından sonuna kadar birbirlerine daima bağlı kaldılar. Devletin gelişmesinde, onun bir imparatorluk halini almasında bu bağlılığın pek mühim bir rolü olmuştur. Her ikisi de uzun bir ömür yaşadılar. Çağrı Beğ 70 yaşlarında vefat ettiği zaman (ölm.1059) başta Alp-Arslan olmak üzere birçok oğlu ve halife ve hükümdarlar İle evli bir çok kızı vardı.

Mûsa Beygu'ya gelince, Dendanekan savaşından sonra Herata giden Selçuk'un hayatta kalan biricik oğlu, burayı ve Silstan bölgesini idare etmiştir. Devletin kurulmasında yeğenlerinden sonra gelmek üzere, hizmeti görülmekle beraber, kuvvetli bir şahsiyet olmadığı anlaşılıyor. Tuğrul Beğ'in müdahalesi olmasa idi. Süstan bile elinden gidiyordu. Müverrihler bize onun ölüm tarihini bildirmiyorlar. 456(1064) da Alp-Arslan'a karşı saltanat davasına kalkışan Fahr ul mulak Beygu'nun bu şahıs olduğu sanılıyor.

Selçuklu ailesi tarafından başları kabul edilen Tuğrul Beğ, Dendanekan savaşından sonra Nişabur'a dönmüştü. Savaş dolayısı ile bu şehirde ortadan kalkmış olan dirlik ve düzenliği sonra kurduktan 433 (1041-1042)'de Curcan ve Tabertstan'ı fethetti ve ertesi yıl (434-1042-1043) Harizm üzerine bir sefer yaptı. Harizm'de Selçuklular'ın barışmaz eski düşmanı Şah-Melik bulunuyordu. Burarım hakimleri olan Al tun Taş oğullarının isyan etmeleri üzerine, Sultan Mes'ud, vezirinin tavsiyesi ile Harizm'i 430 (-1038-1039) da kendisini metbu tanımak şartiyle, Cend meliki Şah-Melik'e tefviz etmişti. Şah-Melik Cend den gelerek Harizm-Şah Altun-Taş oğlu İsmail'i yenip bu ülkeye hakim oldu. İsmail Selçuklulara sığındı ve onlardan yardım istedi. Çağrı Beğ ve İsmail, birlikte Harizm'e yürüdüler ise de Şah Melik'e yenildiler. Fakat Tuğrul Beğ aynı talihsizliğe uğramadı; ailesinin bu çetin düşmanını yendi. Şah-Melik, ailesi ve ağırlığı ile Dihistan'a kaçtı, oradan Tabes'i, Kirman bölgesinden el-Tiz'i geçerek 500 fersahlık (takriben 3.000 km.) bir yol gittikten sonra ıssız bir bölge olan Mekran yöresine geldi. Buraya gelince artık kurtulduğuna hükmetmişti. Şah-Melik bu uzun yolu, metbûu yeni Gazne hükümdarı Mes'ud oğlu Mevdud'a sığınmak için yeni Gazne hükümdarı Mes'ud oğlu Mevdud'a sığınmak için ile katetmişti. Onun eski ülkesi Cend'e gitmemesi orada durumun kendisi için müsaid olmaması ile de izah edilebilir. Fakat Şah-Melik'in Mekran'da Selçuklular'ın elinden kurtulduğundan duyduğu sevinç çok sürmedi. Onun bulunduğu yeri öğrenen İbrahim Yınal'ın kardeşi Er-Taş Yınal 4000 atlı ile bastırarak Şah-Melik'i, çoluk çocuğunu yakaladı ve bütün ağırlığım ele geçirdi. Er-Taş, Şah-Melik'i Çağrı Beğ'e teslim etti ve derhal hayatına son verildi(434=1042-1043)2 Selçuk lular'ı pek az hadise bu kadar sevindirmiş olabilir.

Tuğrul Beğ aynı yılda, İbrahim Yınal'ı Rey'e gönderdi; kendisi de arkadan gelerek bu şehri imar edip hükümet merkezi yaptı.
Birbiri arkasından gelen Oğuz kümeleri ile Horasan artık onlara dar geliyordu. Esasen, daha önce görüldüğü gibi, Tuğrul Beğ, Sultan Mes'ud ile mücadelenin bırakılarak bu bölgeye gidilmesi ile Deylem emirlerinin elinde bulunan bu bölgenin kolayca ele geçeceği fikrini birkaç defa ileri sürmüştü.

Tuğrul Beğ Irak'a geldiği zaman Irak Oğuzları hala burada idiler. Başlarında, Kızıl müstesna olmak üzere, yine Gök-Taş, Buka, Mansur ve Anası Oğlu bulunuyordu. Tuğrul Beğ'in eniştesi olan Kızıl, İbn ul-Esir'e göre 432(1040-1041) yılında ölmüştü. Tuğrul Beğ'in Rey'e gelişinde onun ölümü de bir amil olmuş bulunabilir.

Kaynakça
Kitap: OĞUZLAR
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULAR DEVRİNDE OĞUZLAR (TÜRKMENLER)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:28

Tuğrul Beğ elçi yollayıp adı geçen beylerden, katına gelmelerini istedi. Onlar elçiyi Zencan çayına kadar götürdükten sonra elçi vasıtasiyle Tuğrul Beğ'e şu haberi gönderdiler. "Çağırmaktan maksadının bizi tevkif etmek olduğunu biliyoruz. Senden korktuğumuz için uzaklaştık ve buraya konduk. Eğer bizim üzerimize gelirsen Horasan'a veya Rum ülkesine gideceğiz ve seninle hiç bir zaman bir araya gelmeyeceğiz". Beyler'in Tuğrul Beğ'in kendilerini tevkif edeceğinden korktukları sözleri, bir bahaneden ibaret olsa gerektir. Onlar, bir türlü yeniden Selçuklular'ın emri altına girmeye yanaşmıyorlardı. Buna karşılık yağmacılıkla geçen sergüzeştçi hayatlarını sürdürmek istiyorlardı. Bu sebeple, onlar bir taraftan Azerbaycan halkına evvelce ettikleri işlerden, diğer taraftan İbrahim Yınal'ın arkalarında bulunmasından, Güney Doğu Anadolu'daki bugünkü Cizre (Cezire) dolaylarına geldiler. Beylerden Mansur burada kaldı. Buka, Anası-Oğlu ve herhalde Gök-Taş Diyarbektfe gittiler ve orada yağma hareketlerinde bulundular; yapılan bir savaşta, Musul hükümdarı Ukayl-oğlu Kırvaş ve Diyarbekir hükümdarı Mervanoğlu Nasrud-devle Ahmed'in kuvvetleri ile Beşnevtyye oymağını bozğuna uğrattıktan sonra yağmacılık hareketlerini artırdılar. Diyarbekir hükümdarı Nasrud-devle Ahmed, bir hiyle ile esir alınmış olan Mansur Beğ'i serbest bırakmak ve bir miktar mal vermek karşılığında ülkesinden uzaklaşmalarını onlardan istedi. Beyler bunu kabul ettiler; fakat sonra sözlerinde durmadıkları gibi, yağma faaliyetlerini de genişlettiler. Oğuzlardan bir bölük Musul üzerine yürüdü ve şehir hakimi Kırvaş'ı yenip (435=1043) bir müddet burayı ellerinde tuttu. Oğuzlar, görüldüğü gibi, Tuğrul Beğ'in katına gitmediler ise de, zapt ettikleri Musul'da hutbeyi onun adına okuttular. Az sonra Musullular'm bir hareketini Oğuzlar sert bir şekilde cezalandırdılar. Bu durum karşısında Bağdad'ta oturan Celalud-devle ve Diyarbekir hükümdarı Nasrud-devle, Tuğrul Beğ'e bu Oğuzları şikayet ettiler. Tuğrul Beğ Celalud-devle'ye verdiği cevapta, bunların mutlaka itaat altına alınacağını vadediyor, Nasrud-devle'ye gönderdiği mektupta da onlan Diyarbekir bölgesinden uzaklaştıracağını söylüyordu. Fakat bu sırada Musul hükümdarı Kırvaş, HÜle hükümdarı Dubeys b. Mezyed ul-Esedi ile birleştikten, diğer Arablar'dan ve Kürdler'den yardım aldıktan sonra, Oğuzların üzerine yürüdü. Bunu haber alan Musul'daki Oğuz beyleri, Gök-Taş ile Mansur, Diyarbekir bölgesinde bulunan Buka ile Anası-Oğlu'ndan yardıma gelmelerini istediler. Yapılan savaşta (435 Ramazan» Nisan 1044) Oğuzlar ilk önce galip geldiler ise de sonra yenildiler ve Diyarbekir bölgesine yollandılar. Irak Oğuzları bu yenilgiden sonra artık Diyarbekir bölgesinde tutunamıyacaklannı anlıyarak Azerbaycan'a gitmeye karar verdiler. Bu maksatla Van gölü çevresine geldiklerinde, bu bölgenin Bizans valisi geçiş izni vermediği gibi, üstelik onlara hücum etti; fakat yenilerek tutsak düştü. Bu savaşı müteakib Oğuzlar Azerbaycan'a, geçtiler ve her halde bu defa Tuğrul Beğ'e itaat ettiler.

İbn ul-Ezrak'a göre, Tuğrul Beğ, Buka ile Anası-Oğlu'nu 10.000 atlı İle Diyarbekir bölgesine gönderib, orayı onlara ikta etmiştir. Onlar buralarda yine yağmalarda bulunmuşlar ve bir gece sarhoş iken kavga edip birbirlerini yaralamışlar ve her ikisi de aldıkları yaralardan ölmüşlerdir. Diğer iki beyin (Gök-Taş ve Mansur) akı-betleri hakkında hiç bir kayda sahip değiliz. İşte Arslan Yabgu'nun topluluğu olup, sonra kendilerine "Irak Oğuzları" denilen Oğuzların tarihleri burada sona ermektedir.

Tuğrul Beğ, Rey'e geldikten (434-1042-1043) üç-beş yıl içinde, etraftaki hükümdarlar tarafından metbu tanındı. Maveraünnehr'den gelen Oğuzlar umumiyetle Bizans ucuna gönderiliyorlardı. İbrahim Yınal, bunların başında Pas in ovasında bir Bizans ordusuna karşı parlak bir zafer kazandı (1048). Bu başarı üzerine Bizans imparatoru İstanbul'da. IX. yüzyılda inşa edilmiş olan camii tamir ettirerek orada Tuğrul Beğ adına hutbe okuttu, fakat vergi vermeyi kabul etmediğinden barış yapılmadı.

447 (1055) yılında Tuğrul Beğ halifenin ısrarlı daveti üzerine Bağdad'a hareket etti. Tuğrul Beğ cazip vaatlerde bulunmasına rağmen Bağdad'tan Türk askerleri onun gelişini hoş karşılamadılar ve bunu açıkça gösterdiler. Bunun sebebi, varlıklarının sona ereceği korkusu idi. Bu Türk askerlerinin başında Arslan ul-Besasiri vardı. Arslan sahip olduğu bazı meziyetler ile başında bulunduğu Türk ve Bağdad'ın avam halkı tarafından seviliyordu. Bu avam arasında esnaflık yapan Türk asıllılar da ardı. Bir müddetten beri Arslan ul-Besasiri'nin halife ile aralan açıktı. Hatta Arslan'ın halifeyi yakalayıp, Bağdad ve Irak'ın diğer yerlerinde hutbeyi Mısır Fatimi halifesi adına okutacağı söyleniyordu. Halifenin Tuğrul Beğ'i davet etmesi de bu hadise ile ilgili idi.

Tuğrul Beğ kalabalık bir ordunun başında Bağdad'a geldi. Ordusunda 8 fil vardı. Arslan ul-Besasiri, Türkler'in çoğu ile evvelce Bağdad'tan çıkarak Rahbe"ye gitmiş ve Mısır'daki Fatimi halifesinin taraftarlığını gütmeye başlamıştı. Bağdad'da kalan Türkler ile Deylemliler ve ayak takımı, Oğuzlar'ın. gelmesi üzerine büyük bir gürültü kopardılar ve Oğuzlar'a silah çektiler. Bunun üzerine Oğuzlar atlanarak bunların üzerine yürüyüp çoğunu telef ettiler. Tuğrul Beğ Büveyhl hükümdarı el-Melik-urrahım'i yakalayarak ülkesindeki bir kaleye gönderdi. Böylece İki asırdan beri devam eden Deylemli Büveyhoğulları'nın devleti sona erdi. Tuğrul Beğ Bağdad'da ayrı bir yerde bir saray ve onun yarımda beylerin oturmalarına mahsus konaklar, askerleri için kışlalar ve bir cami yaptırdı. Kendisi, emirleri ve askerleri orada oturdular. Bazı müellifler bunu bir şehir olarak vasıflandırırlar. Tuğrul Beğ, halifenin armağan ettiği bir taht üzerinde oturarak kumandanlarını, devlet adamlarını ve ziyaretçilerini burada kabul ediyordu. Bu esnada Tuğrul Beğ'in Arslan üzerine gönderdiği amcası oğlu Kutulmuş, Musul civarında mağlup oldu. Bunun üzerine Tuğrul Beğ Nusaybin'e kadar uzandı ve Sincar'ı tahrip ettirdi. Çünkü, buranın halkı Kutulmuş'a ve onun yanındakilere pek fena bir muamelede bulunmuşlardı. Tuğrul Beğ Musul'u İbrahim Yınal'a verdi ve kendisi de Bağdad'a döndü. Tuğrul Beğ, bu defa halife ile görüştü. Halife Selçuklu hükümdarına üst üste 7 hil'at giydirdi ki bu, 7 iklimin yani dünyanın hakimiyetinin kendisine tevcihi demekti. Halife ayrıca Tuğrul Beğ'e "doğunun ve batının hükümdarı" (melik ul-maşrik ve'l-mağrib) unvanı ile hitap etti ve bunu ifade etmek üzere ayrıca iki kılıç kuşattı. Bu, İslam aleminin cismani hakimiyetinin resmen Türk hükümdarına tefvizi idi ki, o zamana kadar hiç bir kimseye böyle bir şey yapılmamıştı. Fakat bu sırada üzücü, kaygı verici bir haber geldi. Buna göre Musul'dan Hemedan'a dönen İbrahim Yınal Oğuzlar'ın mühim bir kısmını etrafına toplayarak isyan bayrağını kaldırmıştı. İbrahim Yınal, daha önce de (441= 1049-1050) ağabeyine karşı ayaklanmış, fakat Tuğrul Beğ onu tedip ettikten sonra affetmişti. İbrahim'in bu defaki isyanında da muhtelif yerlerden yapılan ısrarlı teşvikler amil olmuştur. Bu teşvikleri yapanların başında Oğuzlar geliyordu. Onların mühim bir kısmı Tuğrul Beğ'in son zamanlarda kendilerine karşı olan tutumundan şikayetçi idiler. Gerçekten Tuğrul Beğ, idaresi altındaki ele ganimet temin etmekle mükellef bir başbuğ olmak durumundan gittikçe uzaklaşıyor, Gazneli sultanları gibi, hassa ordusu Memluklerden ve mülki memurları da İranlılar'dan müteşekkil bir devletin hükümdarı vasfım alıyordu. Gazneli devleti hükümdarlarının bu vasıfda olmaları gayet tabii idi. Çünkü onlar para ile satın alınmış ve yetiştirilmiş bir kölenin soyundan geliyorladı. Mısır'daki Fatimi halifesi'nin veziri de kendi halifesinin sultan unvanım tevcih ettiğini söylüyerek İbrahim Yınal'ı isyana teşvik ediyordu. Teşvikçilerden birinin de Arslan ul-Besasiri olduğu herkesçe biliniyordu.

Tuğrul Beğ, kardeşinin baş kaldırdığını öğrenir öğrenmez sür'atle İran'a gitti. İbrahim Yınal onu Hemedan'da kuşattı. Tuğrul Beğ bir fırsatım bularak kendisini devlet merkezi Rey'e atabildi ise de, orada da sıkı bir muhasara altına alındı. Tuğrul Beğ pek müşkil bir durumda kalmıştı. Nihayet yardıma gelmeleri için Çağrı Beğ'in oğullan olan yeğenlerine haber gönderdi. Başta Alp- Arslan, Kirman meliki Kara-Arslan Beğ unvanlı Kavurd ve Yakuti, askerleri ile yardıma koştular. Rey civarındaki Heftaze Bularida yapılan savaşta İbrahim Yınal yenilerek esir düştü. Tuğrul Beğ bu sefer ana bir kardeşini affetmedi. Çünkü, kendisine sıkıntılı ve ızdıraplı günler yaşatmıştı. İbrahim Yınal, Türklerde asil kimselerin kanlarının dökülmemesi geleneğine uyularak yayının kirişi ile boğuldu. İbrahim'in kardeşi Er-Taş'ın oğullarından ikisi de öldürüldüler (9 Cuma-de'l-ahire 451-23 Temmuz 1059). İşte Selçuklu hanedanı arasındaki mücadelelere ait ilk hazin hadise budur. İbrahim Yınal, "Yınallı" denilen Oğuz bölüğünün başında, Selçuklu devletinin kuruluşunda emeği geçmiş ve Tuğrul Beğ'in batıdaki başarılarında mühim hizmetler etmiş bir prens idi. Oğuzların Tuğrul Beğ'e kızgınlığı ve saltanat hırsı onu hiç de layık olmadığı bu akıbete götürdü.

İki kardeş arasındaki bu mücadele esnasında Arslan ul-Besasiri de yanındaki Türkler ve Arablar ile Bağdad'a girmiş, halife, sarayı yağmalandıktan sonra, yakalanıp çöle götürülmüştü. Bağdad'ta ve Irak'ın diğer bazı yerlerinde ilk ve son defa olarak Mısır halifesi Yınalla hutbe okundu. Tuğrul Beğ, ağabeyi Çağrı Beğin ölümü üzerine (Mart 1060) yeğenlerinin işlerini yoluna koyduktan sonra Irak'a yöneldi. Halife, makamına iade edildi ve Arslan da ortadan kaldırılarak Irak'ın işleri düzene sokuldu. Bundan sonra ülkesine dönen Tuğrul Beğ'in zevcesi Altuncan öldü. Bu hatun akıllı ve Tuğrul Beğ'e çok bağlı idi. Kocasına işlerinde yardım ediyordu. Bu sebeple Tuğrul Beğ'e çok bağlı idi. Kocasına işlerinde yardım ediyordu. Bu sebeble Tuğrul Beğ çok kederlenmiş ve onun için yas tutmuştu (452= 1060). Bir müddet sonra Tuğrul Beğ Halife'nin kızı ile evlenmeğe talip oldu. Halife el-Kaim Biemrillah, Tuğrul Beğ'in isteğine ilk önce muvafakat etti ise de sonra verdiği sözden döndü. İki taraf arasına soğukluk girdi. Selçuklu hükümdarı halifenin dirliklerine el koydurttu. Halife de onu Bağdad'tan çıkıp gitmekle tehdid ediyordu. Halifenin sonradan reddetmesi Abbas-oğulları'nın, Peygamberin akrabaları dolayısıyla sıfatiyle, kendilerine kutsiyet atfetmeleri ile ilgili idi. Gerçekten halifeler o zamana kadar aileden olmayan bir kimseye, galiba kız vermemişlerdi. Fazla olarak halife kızını çok seviyordu. Tuğrul Beğ'e gelince, o bu izdivaç ile sadece şereflenmek istiyordu. Peygamber ailesinin güveyisi olmak ona daha fazla şan, şeref ve bahtiyarlık verecek idi. Kendisinin ağır basması üzerine nihayet halife istemeye istemeye buna razı oldu. Tuğrul Beğ bu sırada 70 yaşında bulunuyordu. Bağdat ta muhteşem bir düğün yapıldı. Halife kızının ayrılmasından keder içinde iken Selçuklu hükümdarının sarayının avlusunda Türkçe şarkılar söyleniyor ve Tuğrul Beğ, yetmiş yaşında olmasına rağmen, Türk geleneğince, beyleri ile birlikte milli oyun oynuyordu. Müverrihlerin tasvirine göre, onun beyleri ile birlikte oynadığı oyun halay veya ona benzeyen bir oyun olacaktır. Gazneli Mes'ud'un 25-30 yıl önce bir çöl kasabasını çok gördüğü bu Oğuz beyi şimdi İslam dünyasının en büyük hükümdarı ve halifenin güveyisi olmuştu. Fakat Tuğrul Beğ'in bu sevinçli ve mutlu günleri çok sürmedi. Düğünden bir müddet sonra eski hastalığı tekrar başgösterdi. Böyle olduğu halde, Bağdad'a gelişinden takriben iki ay sonra, hastalığı geçmeden ülkesine döndü. Onun böyle bir durumda iken Bağdad'dan ayrılması, ülkesinde mühim bir hadisenin çıkmış olması ile ilgili idi. Bu ise Kutulmuş'un isyanıdır. Filhakika Tuğrul Beğ'in veziri Amid ul-mülk Kündüri'nin Kutulmuş'u Damğan yakınındaki Gird-Kuh kalesinde kuşattığını biliyoruz. Bu esnada, düğünden yedi ay sonra Tuğrul Beğ Reyde vefat etti (8 Ramazan, 455 Cuma= 4 Eylül 1063) ve orada gömüldü; kendi adıyla anılan türbesi şimdi Tahran'ın bir semti haline gelen Rey'de bir evin avlusunda durmaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULAR DEVRİNDE OĞUZLAR (TÜRKMENLER)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:28

Tuğrul Beğ, dirayetli, doğru sözlü, iyi kalbli, yumuşak huylu merhametli, merd, cesur ve cömert bir insandı. Bütün bu meziyetleri ile o, çevresindeki insanlar üzerinde etkili oluyordu. Ailesi içinde en fazla intibak kabiliyetine sahib insan da Tuğrul Beğ idi. Bunun için Nişaburun yağmasına engel olması bir misal olarak zikredilebilir. Çağrı Beğ, Tuğrul Beğ'e şehrin yağma edilmesini teklif ediyordu. Çünkü bu, bir gelenek idi. Böyle yapılmadığı takdirde Oğuzların kendilerinden yüz çevirmeleri, bir başkasının etrafında toplanmaları daima mümkündü. Halbuki bu yeni alemde bu gibi hareketler ile devlet kurmak ve idare etmek her zaman beklenirdi. Neticede Tuğrul Beğ'in bıçak çekerek kendisini öldüreceğini söylemesi üzerine Çağrı Beğ teklifinden derhal vazgeçti. Tuğrul Beğ'in istediği gibi halktan 30.000 altın toplandı. Çağrı Beğ bu parayı askerlere dağıttı. Başka bir kaynakta 40.000 altın deniliyor ve bu meblağın bir kısmının Tuğrul Beğ'in kendi parası ile karşılandığı anlatılıyor. Çağrı Beğ de yağmayı kendisi için istemediği gibi, görüldüğü üzere alınan parayı da askerlere dağıtmıştı. Onun Dendanekan zaferi üzerine ele geçen Gazneli ordusunun zengin ağırlığını askerlerine yağmalatmış, kendisi hiç bir şey almamıştı. Tuğrul Beğ'in icraatı bize onun gayelerinin nasıl geniş ve yüksek olduğunu gösteriyor. Temsil kabiliyetine sahip oluşu, değerli insanları takdir etmesi, başarılarının başlıca amilleri arasında sayılabilir. Aynı zamanda cömert ve dini emirlere riayetkar bir şahsiyet idi.

Tuğrul Beğ, kardeşi Çağrı Beğ ile birlikte Oğuz Türklerinin tarihine yön vermiş büyük bir şahsiyettir. Ağabeyi İle birlikte büyük gayretler sarfederek yabancı bir ülkede bir devlet kurmaları ve bu devletin sınırlarının Bizans imparatorluğuna kadar götürülmesi, Anadolunun fethini ve Oğuz Türkler'inin bu ülkeyi yurd edinmelerini sağlamıştır. Kurulan büyük devlet kendisi ile ağabeyinin eseridir. Onlar olmasa idi, idare ettikleri Oğuz kümesi, Uzlar, Irak Oğuzları ve Sultan Sancar'ı yenen Oğuzlar gibi dağılıp gidecekleti.
Tuğrul Beğ'in çocuğu olmamıştı. Bundan dolayı vasiyeti üzerine veziri, ağabeyinin oğullarından Süleyman'ı hükümdar İlan etmiş ise de, kumandanlar ve askerlerin isteği üzerine ağabeyinin diğer oğlu, Horasan hükümdarı Alp-Arslan ona halef olmuştur. Fakat Gird-Kuh kalesinde bulunan Arslan Yabgu'nun oğlu Kutulmuş, başına Türkmenler toplayarak (sayılarının 50000 olduğu söyleniyor) onun karşısına çıkmıştı. Yapılan savaşta Kutulmuş yenildi ve savaş meydanına yalan bir yerde ölü bulundu. Alp-Arslan, tutsak alman Kutulmuş'ın kardeşi Resul Tigin ve oğlu Mansur ile Türkmen beylerini öldürtmek istedi ise de vezir Nizam ul-Mülk buna engel oldu. Fakat Alp-Arslan, Kutulmuş'un ölümüne ağlamış ve yas tutmaktan da kendini alamamıştı.

Alp-Arslan ile Tuğrul ve Çağrı beylerin devletleri bir idare altında birleşti ve Selçuklu devleti kuvvetli bir imparatorluk halini aldı. Alp-Arslan amcasının evlendiği Abbasi seyyidesini armağanlar ile birlikte Bağdada gönderdi. Onun bu seyyide ile evlenmemesinin ve kendisinden sonra gelen Selçuklu hükümdarlarının da halifelerden kız istememelerinin bir sebebi olmalıdır. Bu sebeb de Tuğrul Beğ'in İzdivaçtan 6-7 ay gibi kısa bir zaman sonra ölmesinden, halifelerden baskı ile "kız almanın uğurlu olmadığı" şeklinde kuvvetli bir inanışın meydana gelmesi ile ilgili olmalıdır. Meşhur Bermek oğullarından Cafer'in akıbeti de bu hususta bir misal olarak hatıralarda yaşıyordu. Dikkate şayandır ki Emeviler de kendi ailelerinden olmayanlara kız vermemişlerdir.

Fakat sonra Selçuklu Sultan Mesud'a (ölümü: 1152) memnuniyetle kız verilmiştir.
Alp-Arslan, 456 (1064) yılında Doğu-Anadolu ve Gürcistan'a bir sefer yaptıktan sonra, 458 (1065-1066) yılında Üst-Yurt ve Mangışlak taraflarına gitti. Anlaşddığına göre, Mangışlak İle Aral gölü arasında kalabalık sayıda bir Türkmen kümesi yaşıyordu ve bunların başında Çarığ (?) adlı bir bey bulunuyordu. Bunlar Kıpçaklar ile karışmış bir halde idiler; yani onlar ile bir arada yaşıyorlardı. Türkmenler Harizm-İtil boyları arasındaki çok işlek ticaret yolundan geçen kervanları vuruyorlardı. Alp-Arslan'ın bu seferi yapmasındaki maksat da, onların bu tecavüzlerini önlüyerek bu ehemmiyetli ticaret yolunu tekrar açmak idi. Alp-Arslan, Harizmin merkezi Gürgerıç'ten çıkarak Çanğ'ın bulunduğu yere geldi. Çarığ askerinin çokluğuna (30.000 deniliyor) güvenip karşı koymağa çalıştı ise de bozguna uğradı. Türkmenler, çoluk çocuklarını, göçkünlerini ve davarlarını bırakarak Mangışlaka kaçtılar. Burada Kafşut adlı bir bey vardı ki, onun da Türkmen olması İcab eder. Çünkü, Mangışlak X. yüzyddan beri Oğuzların en tanınmış yurdlarından biri idi. Kafşut, Alp-Arslan'ın elçisine çok iyi muamele ettiği için onun ülkesine girilmeyerek Harizm'e dönüldü. Alp-Arslan, buradan Seyhun kıyısındaki Cend şehrine uzandı. Bunun da gayesi sadece büyük dedesi Selçuk'un kabrini ziyaret etmekti. Şehrin hakimi (Cend Hah) annesini göndererek tabiliğini bildirdi. Dedesinin kabrini ziyaret eden Alp-Arslan, buradan tekrar Harizm'e, oradan da Horasan'a döndü1. Alp-Arslan'ın altı ay kadar devam eden bu seferleri ana yurtta kalmış olan Oğuzlar'da Selçuklu ülkesine göç etmek arzusunu doğurmuş veya kuvvetlendirmiş olabilir. Mesela, 1070-1071 de Suriye'ye giderek burada fetihlerde bulunan Oğuzlafm beylerinden Atsız, Harizm lakabını taşıyordu ki, bu, onun Harizm'den bu sıralarda geldiği fikrini veriyor. Alp-Arslan'ın büyük dedesi Selçuk'un kabrini ziyaret için Cend'e kadar gitmesi, onun şüphesiz atalarına karşı duyduğu sevgi ve bağlılığı gösterir.

Alp-Arslan devrinde, Bizans topraklarına yapılan alanlar sıklaşmış ve şiddetlenmişti. 462 (1070) yılında Fatimi halifesinin veziri Mısıfı teslim edeceğini bildirerek Selçuklu hükümdarım bu ülkeye gelmeye teşvik etti. Bunun üzerine Alp-Arslan Diyarbekir tarikiyle Suriye'ye gitti.

Bunu haber alan Haleb hükümdarı Mirdasoğlu Mahmud, Haleb kadısını Sultan'a karşılayıcı gönderdi; Fıratı geçtiği esnada zeki ve bilgili Arab, Alp-Arslan'ı memnun eden şu sözleri söyledi:

"ey efendimiz, Ulu Tanrı'nın bu teveccühüne şükrediniz. Çünkü bu ırmağı bir Türk hükümdarı olarak ilk defa siz geçiyorsunuz."

Alp-Arslan Haleb önüne kondu. Şehrin hakimi Mirdasoğlu Mahmud korkusundan Sultan'ın huzuruna gelemediği için Haleb bir müddet muhasara edildi. Güç bir duruma düşen Mirdasoğlu en sonunda Oğuzlar gibi giyinerek yani Oğuz kılığına girip Alp-Arslan'ın katına geldi; affa nail olup, Haleb yine kendisine verildi. Alp-Arslan buradan Dimaşk'a (Şam) doğru hareket etmiş ve bir günlük yol gitmiş idi ki, Bizans imparatoru Romanos Diogenes'in muazzam bir ordu ile sefere çıktığı haberi geldi. Bunun üzerine Alp-Arslan imparatoru karşılamak İçin sür'atle geri döndü. İki hükümdar 26 Ağustos 1071 de Malazgirdle Rahva ovasında karşılaştılar. Bizans ordusunun sayısı Türk ordusununkinden çok fazla idi. Alp-Arslan-Türk savaş usullerinden birini tatbik ederek Bizans ordusunu görülmemiş bir yenilgiye uğrattı. Savaş esnasında Bizans ordusunda bulunan Peçeneklerin ve Oğuzların (Uz-Guzz), bir kısmı veya hepsi soydaşlarının tarafına geçtiler. Bu geçmede, daha önce de belirtildiği gibi milliyet duygusunun amil olduğu şüphesizdir.
Malazgird savaşı Anadolu'nun Türkler tarafından fethini sağlamış ve burası Oğuz Türklerinin yurdu olmuştur. Alp-Arslan ertesi yıl, doğuda, Ceyhun taraflarında beklenmeyen bir ölümün kurbanı oldu (1072).

Çağdaşları, Alp-Arslan'a tarihte gelip geçmiş en büyük hükümdarlardan biri nazariyle bakmışlar, onu kudret, haşmetin en büyük mümessili saymışlardır. Asıl adı Muhammed olup, Alp-Arslan onun unvanıdır. O, aynı zamanda adil Sultan unvanı İle de anılır. Esasen kardeşlerinden Kavurd da "Kara-Arslan Beğ", halife el-Kaim Biemrillah'ın karısı olan kız kardeşlerinden Hatice'nin de Arslan-Hatun ünvanını taşıdıklarını biliyoruz. Alp-Arslan'da birinci sınıf insanlara mahsus büyük meziyetlerden başka mensup bulunduğu kavmin davranışları hakim olduğu gibi, kavmi şuura sahip bir hükümdar olarak da görünüyor.

Alp-Arslan'ın oğlu Melik-Şah devri (1072-1092) Selçuklu İmparatorluğunun en fazla genişlediği bir devirdir. 8elçuklu imparatorluğu hudutları bu devirde Seyhun'dan Adalar Denizine kadar uzanıyordu; Kara-Hanlılar imparatorluğa tabi bulunuyordu. Bu devirde, bilhassa Kutulmuş'un oğulları (Mansur ve Süleyman) ile birçok Oğuz beyi Anadolu'nun fethine girişerek 10 yıl içinde bu ülkenin Adalar Denizi ve Boğaziçine kadar uzanan pek büyük kısmını fethetdiler.

Melik-Şah devri, Müslim ve gayri Müslim müelliflerce bir adalet devri olarak vasıflandırılır. 1092 de Melik-Şah'ın ölümü üzerine bu devir sona erdi. Selçuklu ailesi arasında başlayan ve yıllarca devam eden saltanat mücadeleleri, devleti zayıf bir duruma düşürdüğü gibi, Haçlıların gayelerine ulaşmalarına ve Bizans'ın, Gürcüler'in ve Batinilerin kuvvetlenmelerine de sebeb oldu. Selçuklu devleti eski kudretini bir daha kazanamadı. Sultan San car bile, müellifler tarafından pek yüksek vasıflar ile öğülmesine rağmen, imparatorluğa babası zamanındaki eski kudretini kazandırmak şöyle dursun hatalı hareketleri yüzünden başında bulunduğu imparatorluk yıkıldı.

Selçuklular, kendi devletleri için birçok İslami müesseseleri aldıkları halde pek mühim bir hususta yani veraset meselesinde Türk adetine bağlı kaldılar. Buna göre, sultan, memleketin muhtelif yerlerini kendi akrabalarına veriyordu. Böylece Selçuklu devleti de, bu bakımdan, Gök-Türk ve Kara-Hanlı devletleri gibi, feodal bir yapıya sahipti. Saltanat mücadeleleri ve zayıf şahsiyetli hükümdarlar zamanında çoğu memluk yani kölelikten gelme emirlerin nüfuzları artmış ve bunlardan kuvvetli hanedanlar meydana gelmiştir. Öyle ki, bu memluk hanedanlarından biri (İl-Denizliler) devletin iktidarını eline almış, diğer biri de (Harizm-Şahlar) efendilerinin devletine son vermiştir. Irak Selçuklu devletinin son hükümdarı Tuğrul, Rey yalanında Harizm-Şah Tekiş ile yaptığı savaşta kahramanca çarpışarak ölmüştür (590=1194). Bu çok genç olan son Selçuklu hükümdarının başım Memluk İl-Denlzln torunu kesmiş, Melik-Şah'ın ibrikdar başısı Memluk Anuş-Tigin'in torunu da onu Bağdad'a göndermiştir. Bu hareket Batı-İran'ın maruz kalacağı korkunç bir zulüm ve tahribatın işareti idi.

Selçuklular, zamanlarında olduğu gibi, daha sonraki nesillerce de büyük, hatta gelib geçmiş bütün sülalelerin en büyüğü olarak anılmışlardır. Bununla ilgili, olarak muhtelif eserlerde hikayeler ve fıkralar da anlatılır. Müellifler Selçukluların halka karşı şefkatli, adil ve imarcı hükümdarlar olduklarını belirtirler. Gerçekten, Selçuklular hakim bulundukları her yerde, yani İran, Anadolu ve Suriye'de dini veya dini olmayan eserler vücuda getirmişlerdir ki, bunu Selçuklu devrinin başlıca hususiyetlerinden biri olarak kabul etmek lazımdır. Onlardaki bu içtimai hizmet anlayışının milli bir menşei olduğu muhakkaktır.

İran Selçuklu devletinin mülki teşkilatında vezirlikten tahsildarlığa kadar bütün hizmetlerde İranlılar kullanılıyordu. Esasen Türk unsuru, yerli unsura nazaran sayıca çok az idi. Bu sebeble hükümdarlar farşça öğreniyorlar ve mülki devlet memurları ile daha ziyade bu dilde konuşuyorlardı. Bununla, beraber Türkçe hanedan mensuplarının öz dili olarak varlığını sürdürmüş Türk gelenekleri de yaşatılmıştır. Esasen birçoğunun annesi Türk asıllı olduğu gibi, kendilerini büyütüp terbiye eden atabeyleri de Türk asıllı idi. Orduları ise, yeni katılan unsurlar ile dalma Türk kalıyordu. Selçuklu devri Türkleri, dahil bulundukları İslam medeniyetinin tesiri altında kalmış olmakla beraber, işaret edildiği gibi, dillerini muhafaza etmekte ve geleneklerim yaşatmakta idiler. Bunlar ve diğer birçok hususlarda, onlar, Arap ve İranlılar'dan ayrılıyorlardı. Türkler'in bu unsurlar İle birlikte yaşamaları onlardaki milliyet duygusunu zayıflatmamış, bilhassa kuvvetlendirmişti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULAR DEVRİNDE OĞUZLAR (TÜRKMENLER)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:29

Bağdadtaki Büveyhilere bağlı Türk askerleri, Tuğrul Beğ'in bu şehre gelmek istemesinden büyük bir hoşnutsuzluk duydukları halde, kavmi duygularının tesiri ile Musul Arap hükümdarı tarafından gönderilen Oğuzlardan bazılarının kesilmiş başlarının Bağdad meydanlarında teşhir edilmesini önlemişlerdi. Alp-Arslan'ın Türklük şuuruna sahip bulunduğunu ve Türklüğü öğdüğünü biliyoruz. Bazı Avrupalı araştırıcıların yarı arablaşmış bir emir gibi gördükleri Suriye hükümdarı Nureddin Mahmud, Mısır F&timi halifesine gönderdiği bir mektubta Müslümanlığın Haçlılara karşı ancak Türkler'in okları sayesinde müdafaa edilebildiğini bildirmiştir. Bu büyük hükümdar aynı zamanda, sık sık yağmalı toylar vermek suretiyle Orta Asya'dan getirilen bu Türk geleneğini de devam ettiriyordu. Çağdaş şair ve muharrirler de onu bir Türk olarak anarlar. Her haliyle eski büyük sahabelere benzetilen Nureddin Mahmud, aynı zamanda ülkesi dahilinde pek çok hayır eserleri vücuda getirmiş bir büyük hükümdardı.

Selçuklu hükümdarı Sultan Mes'ud 1135 yılında Halife el-Müsterşid ile yaptığı bir savaşta, halifenin ordusundaki bütün Türkler, Mes'ud'un tarafına geçmiş ve halife Arap ve Kürdler ile kalmıştı. Bir müverrih halifenin ordusundaki Türkler'in Mes'ud tarafına geçişinin kavmiyetçilik duygusundan ileri geldiğini söylüyor. Aynı hükümdar yeni halifeden bundan sonra hizmetinde Türk Memlükü kullanmıyacağına dair söz almıştı. Melik-Şah'ın hassa ordusundaki 7.000 kadar Ermeni asıllı askerin, Vezir Nizam ül-Mülk'ün muhalefetine rağmen, ordudan kovulmasını Türk hassa askerlerinin bir başarısı olarak izah etmek icabeder. Bu bahse son vermeden tekrar edelim ki, Selçuklular Türkistan'dan milli teşkilat, müessese ve geleneklerini, hülasa neleri var ise hepsini beraberlerinde getirmişler ve onları devletlerinin sonuna kadar muhafaza etmişlerdir. Yağmalı toylar, yas törenleri anayurtda olduğu gibi devam ettiriliyor, milli yemek tutmaç da yeniliyordu. Selçuklu hükümdarları da, Moğol hanları gibi bir kimseyi şereflendirmek için ona içki sunuyorlardı. Resmi yazılarda Gök Türkler devrindeki bilge, uluğ, inanç, kutluğ, alp ve diğerleri gibi Türkçe unvanlar kullanılıyordu.

Gazneli müverrihler Beyhaki ve Gerdizi, Selçuklu Oğuzları'nı Türkmen adiyle zikrederler. Buna karşılık Yakın Doğu müellifleri onları el-Guzz (Oğuz) şeklinde anarlar. Tuğrul Beğ'in ordusu da böyle yani Oğuz olarak vasıflandırıldığı gibi, 463 (1070-71) de Suriye'ye giren Oğuzlardan da yine kendi isimleriyle söz edilir. Melik-Şah devrinden itibaren eserlerde, buralardaki Oğuzlar için de Türkmen deniliyor. Bu tarihten sonra Oğuz adı ancak, Sancar'ı mağlup ve esir eden Oğuzlar için kullanılmıştır. Fakat, Oğuzlar kendi adlarını uzun bir zaman unutmamışlar ve Türkmen adını da benimsememişlerdir. XIII yüzyıldan itibaren Oğuzlar'a artık her yerde Türkmen denilmiştir.

Selçuklu devletini kurdukları gibi, onun hudutlarını da genişleten Oğuzlar oldular. Devletin kurulması üzerine anayurttan bölük bölük, küme küme gelen Oğuzlar, devlet tarafından Bizans ucuna gönderiliyordu. Bu, bilhassa onların karışıklık çıkarmalarını önlemek için yapılıyordu. Ayrıca bu tedbirde otlak sıkıntısına meydan vermemek hususu da söz konusu idi. 440 (1048) yılında Maveraünnehr'den kalabalık bir Oğuz kümesi Acem Irakına gelmişti. İbrahim Yınal, onlara, yurt tutmaları yüzünden sıkıntı çekildiğini gaza etmek için Rum sınırına gitmelerini, kendisinin de arkalarından geleceğini söylemişti. Gerçekten İbrahim Yınal, az sonra onların başına geçerek Bizans'a karşı mühim bir zafer kazandı. Tuğrul Beğ, Oğuzlar sayesinde Batı İran'da başarılar elde etmiş, Büveyhoğulları devletini ortadan kaldırarak halifeliğe ve Irak-l Arab'a hakim olmuş, ve yine Oğuzlar'ın faaliyetleri neticesinde kudretini Bizans imparatorluğuna tanıtmıştı. İbrahim Yınal'ın emrindeki İshak oğlu İbrahim ve Sahi Keman (Demir yaylı) unvanlı Oğuz beyleri Hemedan bölgesi ile ona komşu yörelerin fethinde mühim hizmetler ifa etmişlerdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULAR DEVRİNDE OĞUZLAR (TÜRKMENLER)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:29

Anlaşıldığına göre, Tuğrul Beğ ve Alp-Arslan, eldaşları olan Oğuzların buyruklarına arzu ettikleri derecede itaat etmemeleri ve bu arada bilhassa yağmacılık alışkanlığından vazgeçmemelerinden şikayetçi idiler. Hatta kendilerine Gazneli ve Deylemliler'den intikal eden, iyi yetiştirilmiş Türk memlükleri karşısında eldaşlarını küçümsemeye başlamış olmaları bile mümkündür. Oğuzlar'ın başbuğlarına saygıları ve itaatları ise sınırsız ve karşılıksız değildi. Başbuğ da türenin gerektirdiği bazı vazifeleri yapmakla mükellefti.

Bunlar yerine getirilmediği zaman saygı ve itaat da ortadan kalkıyor ve öfkeyle atlarına binen Oğuzlar aynı aileye mensup bir başkasının etrafında toplanıyorlardı. Oğuzlar, Tuğrul Beğ'e kendilerine istedikleri gibi yağma yaptırmadığı- halbuki onun sık sık yağmalı toylar verdiği anlaşılıyor- ve İranlı vezirinin tesiri altında bulunduğu ve memluk emirlerini en mühim mevkilere çıkardığı için kızıyorlardı. Tuğrul Beğ, Alp-Arslan ve başkaları, dalma yanlarında ve buyrukları altında bulunacak sadık ve itaatkar bir kuvvete sahip olabilmek için, Türkistan'dan Endülüs'e,İslam aleminin her ülkesinde hanedanlar tarafından kabul edilmiş olan memluk usulunu benimsediler. Daha Gazneliler ile mücadele esnasında birçok Türk memlükünün Selçukluların tarafına geçtiğini biliyoruz. Devletin kurulmasından sonra gerek Gazneliler"den, gerek Deylemlilerden mühim sayıda Türk memlükünün Selçuklu hizmetine girdiği muhakkaktır. Tuğrul Beğ, Alp-Arslan itaatli, terbiyeli, muhite intibak etmiş olan bu memlukleri çabuk kızan, sert mizaçlı eldaşlarına tercih ederek onların ileri gelenlerini yüksek mevkilere getirdiler. M.H. Yınanç'ın dediği gibi Tuğrul Beğ ve Alp-Arslan'ın Memluk sistemini benimsemelerinde başta vezirler olmak üzere, İranlı devlet erkanının mühim bir rolü olmuştur. 1058 yılında Tuğrul Beğ'e isyan eden İbrahim Yınal'ın başına Oğuzlar'dan kalabalık bir topluluk birikmişti.

Onlar İbrahim Yınal'a-hükümdar olursa-şu istediklerini yerine getirmeyi kabul ettirdiler:

1- "Arab Irakı'na sefer yapmamak". Oğuzlar Tuğrul Beğ'in kumandasında Irak'a yaptıkları seferlerde çok sıkıntı çekmişler, buna karşılık ellerine hiçbir şey geçmemişti.

2- "Sultan, yani Tuğrul Beğ ile hiç barışmamak". Bu ikinci istek, Oğuzların Tuğrul Beğ'e karşı nasıl bir kızgınlık içinde bulunduklarını gösteriyor. Tuğrul Beğ gibi halım ve dirayetli bir hükümdarın başarılarının tek amili olan öz kavmini kendinden nefret ettirmesi gerçekten hayret verici bir husustur.

3- "Kendilerinin fikrini almadan bir kimseyi vezir yapmamak". Bu husus vezirlerin Tuğrul Beğ'in Oğuzlar'a karşı davranışlarında geniş ölçüde amil olmuş bulunduklarını göstermektedir.

Halifenin doğunun ve batının yani dünyanın hükümdarı ilan ettiği Tuğrul Beğ, İbrahim Yınal karşısında tehlikeli günler geçirdi. İlk önce Hemedan'da, sonra da hükümet merkezi Rey de sıkıntılı durumlara düştü. Yeğenleri Alp-Arslan, Kavurd ve Yakut, kuvvetleri ile yardıma gelmeselerdi, hükümdarlığını kaybetmesi de pek muhtemeldi. Tuğrul Beğ'in tutsak alınan İbrahim Yınal'ı öldürtmesinde memluk emirlerinden Humar-Tigin de amil olmuştu. Bir müddet sonra Yınal'ın oğulları amcalarının başka bir meseleden kızgın bulunduğu bu emiri onun müsaadesiyle öldürdüler. Tuğrul Beğ'in son yıllarında onun başlıca emirleri olarak Erdem, Gevher-ayin, Humar-Tigin, Ay-Tiğin-i Süleyman! görülüyor ki, bunların hepsi de memluk menşeli idiler. Bu emirlerden Gevher-ayin, Selçuklular"a. Buveyhilerden intikal etmişti.

Tuğrul Beğ eldaşlarını memnun edecek esaslı bir tedbir almamış görünüyor. Çünkü Türkmenlerin memnuniyetsizliği devam ediyordu. Nitekim Arslan Yabgu'nun oğlu Kutulmuş da isyan ederek 10.000 kişi ile Damgan yakınındaki Gird-Kuh kalesine kapanmıştı.

Tuğrul Beğ'in ölümü üzerine kaleden İnen Kutulmuş'un başma Türkmenlerden kalabalık bir ordu (50.000 atlı deniliyor) toplandı. Bu Türkmenlerin çoğu Rey ile Hemedan arasındaki bölgede oturuyorlardı. Kutulmuş böyle büyük bir orduya sahip olduğu halde Alp-Arslan'a karşı yaptığı savaşı kazanamadı (456-Muharrem=10-64 Ocak) Kendisi de savaş meydanından kaçarken öldü. Alp-Arslan, bir kaynağımıza göre, eldaşlarından yani Türkmenlerden çok adam öldürmüştür. Bu savaşta Alp-Arslan'ın yanında Köl-Sarığ, Pehlivan, Altun-Tah, Sav-Tigin, Buldacı, Sunkurca, Ağacı gibi emirler vardı ki, bunlardan hepsi veya çoğu memluk menşeli idiler. Gerek Tuğrul Beğ'in, gerek Alp-Arslan'ın büyük emirleri arasında bir kaç Türkmen beğinin görülmemesi gerçekten hayret verici bir husustur. Bu isimler memluk sisteminin daha kurucular devrinde nasıl kuvvetle benimsenmiş olduğunu gösteriyor.

Alp-Aslan her ne kadar Türklüğü övüyorsa da o da, Tuğrul Bey gibi, eldaşları Türkmenlere hassa askerleri arasında yer vermedi. Anlaşıldığına göre, ne Tuğrul Beğ, ne Alp-Arslan ve ne de onun halefleri meselenin ehemmiyetini kavrayamamış görünüyorlar. Onların icraatında İranlı vezirler ile memluk emirlerin fikirlerinin amil olduğu açık bir gerçektir.

Alp-Arslan memluk emirleri mühim mevkilere çıkarırken öz kavminden olan beyler Suriye'de Arap hükümdarlarının hizmetine girmeğe başlamışlardı ki, böyle bir hadise galiba hiç bir kavmin tarihinde görülmez. Türkmenler için yapılan şey onları Bizans ucuna yollamak ve orada başlarına ya bir Selçuklu şehzadesi geçirmek veya onları bir memluk emirin buyruğuna vermekti. İşte bunlardan biri olan Gümüş-Tigin 1069'da Türkmen beğlerinden Bekçi-oğlu Afşin tarafından öldürülmüştü. Ertesi yıl, Selçuklu hanedanından olduğu anlaşılan ve aynı zamanda Alp-Arslan'ın eniştesi Er-Basgan'ın, Azerbaycan'daki hudud bölgesinde yaşayan Nuvekiyye Türkmenleri'nln bir kısmı ile Bizans imparatorluğuna iltica ettiğini biliyoruz. Er-Basgan'ın niçin Alp-Arslan'a asi olduğu bilinmiyor. Halbuki Er-Basgan, Tuğrul Beğ öldüğü zaman AlpArslan'ın, amcasının yerine geçmesini isteyen onun en koyu taraftarlarından biri idi. Bu husus ne olursa olsun, bu misaller halledilemiyen Türkmen meselesinin doğurduğu yeni buhranlardır. Er-Basgan ile birlikte Bizans topraklarına giden Navektyyeler aynı yılda bu ülkeden ayrılarak Suriye'ye inmişler ve orada fetih hareketlerine girişmişlerdir. Malazgird zaferi Türkmen meselesinin devlet İçin kısmen de olsa yeni buhranlar doğurmasını önledi. Türkmenler bilhassa Kutulmuş oğullarının idaresinde olarak Anadolu'ya yayıldılar. Anayurddan İran'a gelen Türkmen kümeleri sonra buradan Anadolu'ya geçiyorlardı.

Alp-Arslanın 1072 yılında ölmesi üzerine kardeşi Kirman meliki Kavurd, büyük sultan olmak için harekete geçmişti. Bunu haber alan Melik-Şah ve veziri Nizam ül-mülk'ün ilk işi Rey-Hemedan arasındaki büyük düzlükte yaşayan Türkmenlerin yanına gitmek olmuştur. Bu suretle onlar epeyce para sarf ederek Türkmenlerin Kavurd un etrafında toplanmalarını önlediler. Bu tedbir Kavurd'un yenilmesinde mühim bir amil oldu ise de Türkmenler zaferin neticesinden esaslı bir kazanç elde edemediler.

Melik-Şah devrinde devlet hizmetindeki Türkmen beyleri ancak bir kaç kişi olup, bunlara da mühim mevkiler verilmiyordu. Bu beylerin en tanınmışları da asil bir aileden gelen ve aynı zamanda dirayetli bir kumandan olan Artuk Beğ ile Çubuk ve Antakya hakimi Alp oğlu Tağı Siyan idiler. Fakat bunlardan Artuk Beğ'e de hizmeti ve değeri ile mütenasib bir mevki verilmemiş ve neticede bu bey, Melik-Şah'ın hizmetinden ayrılarak Suriye meliki Tutuş'un emrine girmiş ve son günlerini Kudüs valisi olarak geçirmiştir.

Bilhassa Melik-Şah devrinde devlete hakim olan İranlı vezir Nizam ül-Mülk'ün Türkmen meselesine büsbütün kayıtsız kalmadığı anlaşılıyor. Nizam ül-Mülk eserinde devletin Türkmenlerden sıkıntı çektiğine işaret ettikten sonra Türkmenlerin kalabalık olup, bu devletin ilk yıllarında çok hizmet ettikleri, zahmetlere katlandıkları, devlette haklan olduğunu belirtiyor ve bu sebeble hükümdarın akrabalarından ve diğer Türkmen gençlerinden bin veya daha fazlasının memlükler gibi, terbiye edilerek devlet hizmetine alınmalarını tavsiye ediyor. Böylece onların devlete karşı duydukları nefretin ortadan kalkacağını ve gerektiği zaman 5.000-10.000 kişilik bir kuvvetle İstenilen hizmeti göreceklerini ve devletin nimetlerinden faydalanacaklarını yazıyor. Fakat İranlı vezirin bu çok isabetli tavsiyesi hiç bir zaman uygulanmadı. M. H. Yınanç, yukardaki sözlerinden haberdar olduğu halde Nizam ül-Mtilk'ün Türkmenleri imparatorluğun en fesatçı ve en belalı unsuru sayıb onu Türkmen beylerini işbaşından attırmakla itham etmiştir.

Selçuklüların Oğuz olmayan Karluk, Kıpçak gibi diğer Türk kavimlerine mensub memlükler, yani kullardan müteşekkil hassa ordusunun ne kadar kuvvetli ve devlete nasıl hakim bulunduğunu Melik-Şahin ölümünden sonraki hadiseler açıkça göstermiştir. Daha Melik-Şah zamanında hassa ordusunda bulunan 7000 kadar Ermeni asıllı memluk askeri, Nizamül-Mülk'ün muhalefetine rağmen, ordudan kovulmuştu ki, bunu Türk memluk askeri, Osmanlılar'daki Yeniçeriler gibi kuvvetli bir tesanüt şuuruna ve bunun verdiği taşlan bir gurura sahip idiler. Türk memluk emirlerinin de, sultanlar gibi, şahıslarına bağlı mühim sayıda askeri kuvvetleri vardı. Bu emirler atabeği bulundukları Selçuklu şehzadeleri adına hareket eder görünerek zayıf sultanların zamanlarında iktidarı elde etmek için sık sık meydana atılıyorlardı. Hatta bazı kaynaklara bakılırsa daha Melik-Şahin ölümünü müteakip başlayan saltanat mücadeleleri esnasında Melikşah'ı» çok sevdiği emirlerden Bilge Beğ ünvanlı Onur, Nizam ül-Mülk'ün oğullarından birinin teşvikiyle İsfahan'da padişahlığını ilan etmiştir.

Memluk sistemi, yalnız İran Selçukluları'nda değil, Anadolu Selçukluları'nda, çok kısa süren Suriye Selçuklular'ında da kabul edilmişti. El-Cezire ve Suriye'nin hakimleri olan Zengiler de esasen bir Türk memluk ailesi idi. Zengiler'e Suriye'de halef olan Eyyubiler de bu sistemi devam ettirdiler. Öyle ki Eyyubiler'ın memlukleri, 1250 yılında efendilerinin hakimiyetine son verip Mısır ve sonra Suriye'de kendi devletlerini kurdular. Gazneliler in yerine geçen Gorluların da hassa ordularını Türklerden meydana getirdiklerini biliyoruz. Gorlu hanedanına mensub Türk Memlükleri de Hindistan'da bir memluk sultanlığı kurdular. Hatta Maveraünnehr'deki Kara-Hanlı hanedanının dahi bu sistemi benimsediği görülüyor. Mesela Sultan San carin çağdaşlarından Kara Hanlı Ahmed-Han'ın asker olarak 12.000 Türk memlüküne sahip olduğunu biliyoruz. Bu misallerden anlaşılıyor ki hanedanlar varlıklarını emniyet altına almak ve hakimiyetlerini devam ettirebilmek için bu sistemi kabul etmeyi gerekli görmüşlerdi. Bu sistem karşısında oymaklara dayanan askeri sistemin başarısı kolay olmuyordu.

İslam hanedanlarının hassa ordularını Türk memluklerinden teşkil etmeleri meselesine gelince, bu, onların kolayca tedarik edilebilmelerinden değil, askerliğin gerektirdiği başlıca vasıfları taşımalarından ileri geliyor. Nitekim Mısır'da en pahalı satın alman memluklerin Türk soyundan olduklarını biliyoruz. Türkler mükemmel biniciler olup, at üstünde arkaya bile maharetle ok atmakta ve kargı kullanmakta idiler; fazla olarak iklim şartlarına mütehammil, disipline alışkın, cesur ve soğuk kanlı ve müverrihlerin İfadesi İle savaşlarda dünyanın en sabırlı İnsanları İdiler. Biricik kusurları olarak gece savaşlarında, diğer bazı kavimlere nazaran, daha az başardı oldukları söylenir. Bu da onların geceleri cin (çıvı) çarpmasından korkmalarından ileri gelmiştir.

Türk Memluk askerinin, başında hangi hanedan bulunursa bulunsun, kavmi şuurdan mahrum olmadığına dair elimizde kuvvetli deliller vardır. Esasen yad ellerde Arab ve Acemler arasında yaşamaları onlardaki kavmi şuuru kuvvetlendiriyordu. Nitekim Patimi halifesi, Nureddin Mahmud'dan Mısır'daki Türk askerlerini çekmesini rica edince, bu hükümdar ona, Frenklerin mızraklarına ancak Türkler'in oklarının karşı koyabileceği ve Frenklerin yalnız Türkler'den korktukları cevabını vermişti.

Memluk sistemi, bilhassa, İran ve Suriye'de, Türkmenleri yüksek devlet hizmetlerinden mahrum bırakmış ise de buna karşılık onların, Arablar gibi, zayıf ve ehemmiyetsiz bir duruma düşmelerini önlemiştir.
Bütün bunlarla beraber Türkmenler büsbütün bir tarafa atılmış da değillerdi. Esasen kalabalık ve savaşçı olan bu kavme karşı bu şekilde bir harekette bulunmak da imkansızdı. Bu sebeble Türkmenler her yerde ve hatta Maveraünnehr de bile devletlerin askeri kuvvetleri arasında yer aldılar ve Moğol devrinden önce Anadolu'da İran'da, ve hatta Suriye'de devletin dayandığı ikinci mühim bir unsur, bitmez tükenmez bir yedek kuvvet rolünü oynaddar ve diğer kavimlerin baş kaldırmalarına da engel oldular.

Türkmenler, Orta Doğu'da, umumiyetle uç bölgesinde yurd tutmuşlardı. Bundan hem kendileri, hem de tabi oldukları devletler memnundu. Türkmenler, düşman memleketlerine akınlar yapmak ve oralardan gelen hücumlara karşı koymak sureti ile bağlı bulundukları hanedanlara hizmette bulunuyorlar ve kendileri için de "doyumluk" elde ediyorlardı. Onlar uçlar için o kadar lüzumlu bir unsur idiler ki, İmadededdin Zengi, Şehrizor bölgesindeki Yıva Türkmenlerinden bir kısmını, Suriye'deki Haçlı hududuna getirerek, onlara orada yurd vermişti. Uçlardaki Türkmenlerden en kalabalığı Anadolu'da Bizans hududundakiler olup, şöhretleri Horasan'a kadar yayılmıştı. Türkmenlerden bazı zümreler de kıyı vilayetlerinde ve kuytu yörelerde oturuyorlardı. Türkmen beylerinden bir çokları doğrudan doğruya yörelerin hakimi oldukları gibi, bir çokları da dirlik sahibi bulunuyorlardı. Birçok Türkmen zümreleri de devlete vergi veren "raiyyet" durumunda idiler. Türkmen beyleri de Memluk valiler gibi, şartlan uygun buldukça, oturdukları bölgelerde veya bizzat kendilerinin fethettikleri yerlerde beylikler kurmuşlardır.

Türkmenlerin, Selçuklu devrindeki durumlarına dair bu ortak hususları belirttikten sonra şimdi onları, anayurddakiler de dahil olmak üzere, ayrı ayrı incelemeye çalışalım.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir