Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Sultan Muhammed Tuğrul Bey Dönemi: 1040-1063

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Sultan Muhammed Tuğrul Bey Dönemi: 1040-1063

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Ara 2010, 18:20

Sultan Muhammed Tuğrul Bey Dönemi: 1040-1063

Merv'de toplanan kurultayda alman kararlar ve tespit edilen fetih programı gereğince Tuğrul, Çağrı ve Musa İnan Beyler kendilerine tahsis edilmiş bölgelere hareket ettiler. Sultan sıfatıyla tahta oturan Tuğrul Bey Nişabur'a gelip devlet teşkilatını oluşturdu, ardından Curcan ve Taberistan'ı da kendi sınırları içerisine aldı. Merv'deki toplantıda Gaznelileri'in iyice hırpalanmasından yana tavır alan Çağrı Bey ise bu planını tek başına gerçekleştirmek için harekete geçmişti. O, Gazne valisi Altuntak'ın savunduğu Belh'i kuşattı. Sultan Mes'ûd'un oğlu ve Gazne'nin yeni sultanı Mevdud direnişe destek olmak için karşı harekete geçtiyse de yenilgiye uğradı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Sultanının çaresizliğine duvarlar ardında şahit olan vali Altuntak da mecbur kalıp şehri teslim etti. Çağrı sırasıyla Cüzcan, Bagdis, Huttalan ve Toharistan'ı da fethedip Gazneliler'e karşı uygulamak istediği planında tam muvaffak oldu. Musa İnanç Bey ise Herat'ı ele geçirmişti. Ancak, o kısa süre sonra burasını Gazne sultanı Mevdud'a kaptırmıştı.

1043 yılında ise Harezm ele geçirilmiş ve Şah Melik Horasan'da bir dizi vukuatta bulunduktan sonra ele geçirilip hayatına son verilmişti. Herat üzerinde Gazneli Mevdud'la Çağrı, Musa İnanç ve İbrahim Yınal'ın kardeşi Ertaş arasında giden savaşlarda Ertaş'ın Mevdud'u ağır mağlubiyete uğratması üzerine Sistan ve Herat Musa'nın eline geçmişti. Selçukluların hukuki ve fiili reisi sıfatıyla başa oturtulan Tuğrul Bey'in hakimiyetlik sınırlarının kısıtlı olduğu bilinmektedir. Özellikle kardeşi Çağrı Bey'in davranışlarını kontrol etmekte çok zorlanmaktaydı. Çağrının bu tavrı diğer hanedan üyelerinin de şımarıklıklarına neden olmuyor değildi. Bunlardan İbrahim Yınal haraç ve yağma yoluyla elde ettiği kervanlar dolusu serveti Tuğrul'la paylaşmak istemeyince isyan etmiş, birkaç kez affedilmesinin ardından 1059 yılında yayının kirişiyle boğularak idam edilmişti. 1061 yılında Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış isyan etti. Kendisine karşı gönderilen Tuğrul Bey'in ordusunu yendikten sonra eline geçirdiği bölgeler üzerinde sultan gibi hükmetmeye başlamıştır. Durumun ciddiyetini gören Tuğrul, vezir Amidü'l-mülk el-Kündür komutasında yeni bir askeri birlik daha seferber ederek Kutalmış'ın yakalanmasını emretmişti. Gird-Kûh'da kuşatma altına alınan Kutalmış, Tuğrul Bey'in ölüm haberinin duyulması üzerine canını bu defalık kurtarmayı başarmıştı.

Tuğrul Bey akıllı ve devlet idaresini anlayan bir sultandı. Oğuzlar'ın göçebe yaşamın hayat koşullarından ve yapısından ileri gelen özellikleriyle, ele geçirdiği İran, Irak gibi yerleşik yaşama dayalı toplumların sosyal yapısını bütünleştirmek yolunda taktir edilmesi gereken bazı başarılara imza atmıştı. Bunlardan en önemlisi ikta sistemidir. İkta tanımı, uygulanması ve kökeni hakkında tarihçilikte çeşitli görüşler mevcuttur. Ancak, idari anlamda ilk kez Selçuklularla yaygın biçimde kullanıldığı genel görüş olarak kabul görmektedir. İkta askeri bir idari biçimdi. Ancak, merkezi otoriteyi kuvvetlendirmek amacıyla bazı karmaşık mekanizmaya sokulmuştu. Uygulanmasına Tuğrul Bey'le başlanılan bu idare tarzının Alp Arslan ve Melikşah dönemlerinde, özellikle de dönemin en ünlü devlet adamı vezir Nizamul-Mülk'ün getirdiği bir takım yeni düzenlemeler doğrultusunda başarıyla sürdürülmüştü.

İkta sisteminin amacını ve içeriğini el-Bundar şöyle aktarmaktadır:

"Bu zat [Nizamü'l-Mülk], vezirliği deruhde ettiği zamanda, yani Deylem devletinin nihayetinde ve Türk devletinin başlangıcında, devlet idaresinin nizamı bozulmuş, dinin ahkamı değişmiş, sonuncularının ikbali, evvelkilerin idbari, arasında memleket harap olmuş ve hali kalmış ve üzerine mütecaviz eller musallat olmuş ve kökleşmiş, memleketin etrafında sağuçılar, sağu sağıyorlar, meclislerde mersiyehanlar mersiye okuyorlardı. İşte bu esnada Nizamülmülk, devlet idaresini intizama, Dini de kıvamına iade etti. Vilayetleri tamir ve imaretleri birbirine isal etti (birleştirdi)- Eskide, memleketten mal toplayıp askere sarf etmek adet idi. Kimsenin ikta'ı yoktu. Nizamülmülk, yurt muhtel olduğu için mal toplanmadığını, il hasta olduğu için mahsul elde edilmediğini görünce, araziyi ikta olarak askere taksim etti ve onu asker için varidat menba'ı kıldı. Bu suretle, askerin o araziyi işletmesi için saik kuvvetlendi. Ve memleket, kısa bir zamanda, en güzel bir hale geldi".

Tabii yazarın iktayı Nizamü'l-Mülk'e atfetmesi doğru olmayabilir, ancak bunun bir askeri yapı içerdiğine ilişkin açıklamaları doğrudur. Tıpkı, Osmanlıların en verimli dönemlerinde bir kar kaynağı olan kapitülasyonlar gibi ikta da, devletin çöküş dönemlerinde en büyük sorunlardan biri olmuştur. Yapının bu denli yozlaşmasında sistemden kaynaklanan bazı aksilikler de söz konusuydu. Bundari'nin aktarmalarına göre, kendisine ikta bağlanan asker alacağı maaşın bir kısmını Rum diyarının bir kasabasından, bir kısmını ise Horasan'ın bir beldesinden almaktaydı. Askerin eline geçecek maaş adeta kontrol altına alınmış olmaktaydı. Bu da gelirlerin merkezi yönetim tarafından kontrol edilmesini sağlamaktaydı.

Ülke içinde siyasi istikrar bulunduğu sürece bu mekanizma başarılıydı, ancak küçük bir yönetim krizinde bu yapıda bir çok aksaklıklar ortaya çıkıyordu. Tuğrul Bey tarafından uygulanan ilk ikta sistemi muhtemelen daha farklı olmalıydı. Tuğrul, iktası eline verilen askeri veya komutanı kendi iktası üzerinde söz sahibi yapmış olmalıdır. Ancak, bunun sakıncalı olduğunu anlamış olan Nizamü'l-Mülk bu yapıyla oynamış olması muhtemeldir. Çünkü, ilkinde merkezi yönetim direkt olarak sistemi kendi kontrolünde bulundurmakta zorlanıyordu. Ayrıca, Nizamü'l-Mülk'ün yaptığı bir diğer değişim, sistemi yaygınlaştırmak olmuştur. Çünkü, onun döneminde sıradan bir askerinde iktaya bağlandığı gözlemlenmektedir. Sonuç olarak bu sistemin Oğuz ve Türkmen göçebeleri karşısında perişan duruma düşen İran toplumunun gelişiminin önünü açmış, bu da Selçuklular'ın durumuna etki etmiştir.

Tuğrul Bey döneminin bir diğer önemli olayı ise, tarihçilerin üzerinde bir anlaşmaya varamadıkları hilafet meselesidir. Bilindiği gibi, Halife Kaim bi-Emrillah'ın daveti üzerine 25 Ramazan 447 (18 Aralık 1055) yılında Bağdat'a giren Tuğrul Bey, Buveyhiler hanedanlığının şehir üzerindeki hakimiyetine son vermiş ve Abbasi hilafeti üzerindeki Şia idaresini kaldırmıştı. Bu gelişmenin ardında yatan bir diğer olay ise dünya hakimiyetinin Tuğrul'a, dini idarenin sorumluluğunun da halifeye bıraklımış olmasıdır. Nitekim, Zi'lka'de 449 (Ocak 1058) yılında halife Tuğrul'a "Melikü'l-Maşrık ve'l-Mağrib" (Doğunun ve Batının Sultanı) ünvanını vererek onun iktidarını onaylamıştı. Bu olay, Türk tarihçileri tarafından belirsiz amaçlar doğrultusunda yorumlanmıştır. Oysa, durum İslami aleminde yeni bir idari anlayışın başlangıcı olarak görülmelidir. Her şeyden önce, ilk kez bu olayla 'devlet' kavramı 'din'le özdeş hale geliyordu. Bu Türkler için anlaşılır bir durum olduğu halde İslam ve Kur'an öğretisi için anlaşılır bir şey değildi. Çünkü, Türklerde devletin kaynağı Tanrı'dır, peki İslam'da? Bunun gerçek tartışılması devletçi yapıya yakınlıklarıyla bilinen Sünni ekol tarafından gerçekleştirilmiş değildir. Konuya ilişkin iki otoritenin görüşü temel kabul edilerek atlatılmıştır. Emeviler döneminde ulemanın sınıflaşması bunda da etkili olmuştur. Tuğrul Bey'in hakimiyeti sırasında duruma ilişkin ilk açıklama el-Maverdi tarafından gerçekleştirildi. Maverdi, kesin bir ifadeyle İslam tarihinde radikal bir söylemi gerçekleştirerek "din ve devlet ayrılmaz ikizlerdir" fetva hükmündeki yorumunu yapmıştır. Ulema arasında el-Maverdi'nin açıklaması bir yere kadar tartışılabilirdi. Ancak, ardından çağının ve sonrasının büyük alimi olarak kabul edilen Gazzali'nin 'din ve saltanat ikizdir' yorumunun gelmesi teoriyi pratik anlamda formülleştirdi.

Konuyu siyasi iktidar bakımından en ciddi biçimiyle açıklayan İslam müelliflerinden Ravendi olmuştur. Müellif eserinin bir yerinde Azerbaycan Atabeyi ve Irak Selçuklu sultanlığının hamisi Atabey Muhammed Cihan Pehlivan'ın halifeye gönderdiği bir mektubun içeriğinden söz etmektedir. Atabeyin mektubunda şöyle denilmekteydi: "Eğer halife imam ise, onun ana meşgalesi namaz kılmak olmalıdır, çünkü namaz dinin esası ve yapılan işlerin en güzelidir. Bu sayede takvası ve halkın önünde örnek insan olması ona kafidir. Bu hakiki padişahlıktır. Halifenin mevcut padişahın işlerine müdahale etmesinin hiçbir ehemmiyeti yoktur, bunu sultana bırakmak gerekir". Bazı araştırmacılar, devletle din arasında Tuğrul tarafından çekilen bu ince çizgiye büyük atıflar yapmışlardır. Aslında Tuğrul Bey için 'halife' olarak kabul gören dinsel otoritenin, klasik Türk dini inançlarında zaman zaman siyasi iktidarla birleşen 'şamandan hiçbir farkı olmamıştır. Selçuklular sanıldığı kadar İslam'ın gerçek bir araştırmasını yaparak bu dini kabul etmiş değillerdir. Onlar için İslam'ın kabulü, siyasal bir gereklilik ve yaşamsal bir nitelik arz ettiğinden anlam kazanmıştı. Nitekim, Ravendi'nin Atabey Cihan Pehlivan adına yaptığı açıklama halifenin Selçuklular nezdinde ifade ettiği değeri açıkça ortaya koymaktaydı.

Bu anlayış dinsel bir devlet tanımına değil, devletçi bir din tanımına yol açmaktadır. Yani İslam'ın devletleşmesidir. Aksi taktirde, Tuğrul'un gerçekleştirdiği bir anlamda devlet yapısının İslam'la bir bağlantısı bulunmamaktadır. Gerçi, Tuğrul'a kadar siyasal anlamda İslam bazı yapısal değişmeler de geçirmişti. Tuğrul'un halifelik misyonunu üzerine alması denilen bir şey de düşünülemezdi. Çünkü, Tuğrul için bulunduğu mevki halifeninkinden çok daha yüksekti. Böylece, Türk zihninin en kaynaşık ve sağlıklı düşünce değeri olan 'devlet' sistemi İslam içinde kendisini kamufle ederek onun üzerinde asli bir unsur olmuştur. Türklerin yaşam inancında birincil olan dinsellik değil, siyasal bütünlüktür.

Sultan Muhammed Tuğrul 70 yaşında, 455 (1063) yılında vefat etti. Geride her yönüyle sağlam bir güce dönüşmüş imparatorluk bırakmıştı. Kaynaklar onu büyük bir saygıyla anmaktalar.

Kaynakça
Kitap: HAZAR ÖTESİ TÜRKMENLERİ
Yazar: EKBER N. NECEF ve AHMET ANNABERDlYEV
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir