Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçuklu Devletinin Kurulması

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçuklu Devletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:28

Selçuklu Devletinin Kurulması

1

DANDANAKAN SAVAŞI


23 Mayıs 1040 (8 Ramazan 431 Cuma)'ta 1 Gazne ordusu daha yarım fersahlık bir yol almıştı ki, Selçuklular'ın sesleri (griv) yükseldi. Bunu müteakip dört taraftan bir çok insan hücum etti ve şiddetli bir savaşa girişti. Fakat ortada Tuğrul'un, Yabgu'nun ve Davud'un sancakları (alamet) görünmüyordu.

Galiba haberciler bu hususta şunları söylediler:

«Bütün seçkin askerler (merdum) art (sakaldadırlar. (Bunlar) öncü savaşları yapıyorlar. Kendileri (geride) ordunun başında hazır vaziyette bulunmaktadırlar. Ta ki, eğer bir şey vukubulacak olursa, ağırlıkları(buneh)nın peşinden gideceklerdir».

Bugün gösterilen şiddetten dolayı (onlar) Gazne ordusunun yolunu kesemiyorlardı. Çünkü iyi çalışılıyordu.
Gazne ordusu savaşa savaşa öğleye doğru Dandanakan kalesine ulaştı. Sultan Mesud burada yüksek bir yerde durdu ve su istedi. Bütün ordu da durdu.

Selçuklular da savaş düzenine girerek karşılarında yer aldılar. Onlar da güçlük içinde idiler. İçeriden bir çok insan kale duvarına geliyor ve su testilerini duvardan aşağı sarkıtıyorlardı. Gazne ordusu mensupları bunları alıyorlar ve içiyorlardı. Çünkü susamışlardı ve meşakkat (gami) çekmişlerdi. Büyük sular hep kurumuştu ve bir damla su kalmamıştı. Sultan Mesud, hayvanlara su verilecek havuzu sordu. Kalede 5 kuyunun bulunduğu, bu kuyulardan askere su verildiği, kalenin dışında da dört kuyu olduğu, fakat Selçuklular'in bunlara leş attıkları ve ağızlarını örttükleri ve bu kuyuların bir saat zarfında temizlenecekleri, buradan hükümdarın bahsettiği su havuzuna kadar beş fersahlık yol bulunduğu, başka hiç bir yerde su bulunamayacağı cevabını aldı. Aynı zamanda ona, burada ordunun konaklaması icap ettiği, çünki işin yolunda gittiği ve üstünlüğün Gazn e ordusu tarafında olduğu söylendi.
Sultan bu teklifi protesto etti; yedi-sekiz kuyunun büyük bir orduya nasıl kafi geleceğini söyledi ve derhal havuzun başına gidilmesini emretti.

Kaynakta hükümdarın bu kararı şiddetle tenkid edilmekte ve aynen şöyle denilmektedir:

«(Burada) nasıl konaklıyabilirdik? Bir felaketin (hadise) vukubulması icap ediyordu: Gidip bozguna uğramak vardı.»

Sultan Mesud oradan hareket edince, ordunun düzeni bozuldu. Çünkü saray gulamları develerden indiler; taciklerin ve daha zayıf olan herkesin ellerinden, savaşacakları bahanesiyle atlarını almağa giriştiler ve bir çok at aldılar. Bunlar atlara binince, geceleyin hükümdardan Arap ve Huttel atlarını almış olanlarla anlaştılar. Böylece «Arslan alametli» 370 gulam Gazne ordusundan ayrıldı ve «Türkmenler»e katıldı. Börü Tekin zamanında Gazne ordusundan kaçarak Selçuklular'a geçmiş olan gulamlar geldiler, bu yeni katılanlarla kucaklaştılar ve «dost, dost» diye bağrıştılar. Sonra da Gazne ordusuna karşı şiddetle hücuma geçtiler. Gazne askerleri dağıldı ve bunun neticesi olarak her yanda düzen bozuldu. Bütün Gazne ordusu hezimete uğradı.

Ortada bir kaç kumandan ve gulamlar'iyle birlikte Sultan Mesud kaldı.
Bu hadiselerin şahidi bulunan müellif Beyhaki, «bu dünyada kıyameti gördükleri»ni söylemektedir.
Yine onun anlattığına göre, Beydoğdu ve gulamlar'ı develere binmiş oldukları halde çöle doğru sürüyorlardı. Hindililer ise bozguna uğrayarak, başka bir tarafa kaçıyorlardı. Kürd ve Arap askerlerini ise hiç kimse göremiyordu. Seyisler (hayltaşan) başka bir tarafa düşmüşlerdi. Ordunun cenahları dağılmış ve herkes kendi nefsini düşünür olmuştu.

Selçuklular ise ağırlıklara üşüşerek, alıp götürüyorlardı. Bir yandan da şiddetle saldırıyorlardı. Sultan Mesud ise, dayanıyordu. Nihayet Selçuklular doğrudan Gazne hükümdarı üzerine atıldılar. O şiddetle mukable ediyordu; elinde zehirli bir harbe vardı; vurduğu zaman ne insan, ne de at kalıyordu. Selçuklu savaşçıları bir kaç defa Sultan Mesud'un yanına kadar sokuldular ve naralar attılar, fakat her defasında teker teker darbe yiyorlar ve geri dönüyorlardı.
Yine Beyhaki'ye göre, bu padişaha o gün sadece 1.000 atlı sadıkane hizmet etseydi, o bu işin hakkından gelirdi. Beyhaki, Prens Mevdud'un, nasıl savaştığını da tasvir etmektedir. Eyer kaşına doğru eğilmiş olan prens, kılıcını çekerek at sürüyor ve «ey namerdler (nacivanmerdan) bir kaç atlı, benim tarafıma geliniz» diye askerleri çağırıyordu. Fakat bir atlı bile onun feryadına cevap vermedi. Nihayet ümitsiz bir halde babasının yanına döndü.

Kaynakça
Kitap: BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU TARİHİ Cilt : I KURULUŞ DEVRİ
Yazar: Mehmet Altay KÖYMEN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklu Devletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:29

1. GAZNE ORDUSUNUN BOZGUNA UĞRAMASI VE KAÇMASI

Yerli (tazik) gulamlar Sultan Mesud'la birlikte iyi dayandılar. Mesela uzun boylu, gösterişli bir gulam, bir Türkmen'i görerek üzerine yürüdü. Türkmen onun boğazına mızrak (nize) sapladı. Bunun üzerine gulam yere düştü. Başka Türkmenler çıka geldiler ve atını, silahını aldılar. gulam ise yerde can verdi. Öteki gulamlar'ın cesaretleri kırıldı. Kuvvetli Türkmenler ve mülteci gulamlar (grubu) geldi. Az kalsın, büyük bir felaket (haleli) olacaktı.

Hükümdarla birlikte savaşan kumandanlar, ona şöyle söylediler:

«Efendimizin ömrü uzun olsun, artık durmak olmaz, sürüp gitmek lazımdır».

Hacib Camedar da Türkçe olarak:

«Eğer derhal harp meydanını terk etmiyecek olursa, Efendimiz şimdi düşmanın eline düşecek» dedi. (Kaynakta bildirildiğine göre, bu sözü söyliyenin Mervu'r-Rûd"a varıldığı zaman, korkudan ödü patladı ve öldü).

Bunun üzerine, Sultan Mesud derhal (at) sürdü ve havuz yolunu tuttu. Önüne, kuru bir dere çıktı. Bu derenin beri tarafında kalan herkes, Selçuklular'ın eline düştü. Buna karşılık, öbür tarafa geçenler beladan kurtuldular. Bizzat Beyhaki'nin anlattığına göre, kendisi on has gulamı ile birlikte bin bir hiyleye başvurarak, dereden geçmiştir. Fakat gulamlar'ı sürüp gitmişlerdir. Beyhaki yalnız kalmıştır. O da başkalariyle havuzun kenarına kadar süratle gelmiştir.
Beyhaki orada Sultan Mesud'u konaklar bulmuştur. Ordu ileri gelenleri ve kumandanlar da oraya doğru gelmeğe başlamışlardır. Başkaları da gelmeğe devam etmektedirler.

Bunu gören Beyhaki, burada sebat edileceğini ve ordunun disiplin altına alınacağını sanmıştır. Halbuki, iş işten geçmişti. Çünkü, gitmek için hazırlık yapılıyordu. Bununla beraber, sancakları (alametha) açtılar ve katılacak olan ordu ileri gelenlerinin erişmesi için orada bıraktılar. İkindiye kadar zaman geçti. Nihayet «Türkmen, kıtaları göründüler. Meğerse onlar burasını dönüşe kadar durak yeri olarak düşünmüşlerdi.
Sultan Mesud, kardeşi, oğlu, bütün « ayan ve ileri gelenler (mezkûran ve manzuran) ile birlikte atlandı, süratle sürdü. Öyle ki, bir çok kimseler yolda kaldı. Hükümdar kale 1 yolunu tuttu. İki Garcistan"lı, kılavuzluk etti. Bu sırada Türkmenler arkadan geliyorlardı. Onlardan bir kıta «nümayiş» yaparken, öteki kıtalar ağırlıkları yağma ile meşgul oluyorlardı.

Güneş batmak üzere iken Sultan Mesud bir akar suya erişti. Bu pek büyük bir havuzdu. Müellif Beyhaki de akşam üzeri oraya vardı. Sultan Mesud'a dişi develer (cemmazagan) tahsis etmişlerdi. O, bu bir konaklık mesafe zarfında 16 atı geride bırakmış olan bir dişi deve ile gitmek istedi. Türkçe adını taşıyan bir hacib arkadan geliyor, yorulmuş kıymetli atları öldürüyordu (bermikerd).

Beyhaki vardığı zaman, orada bir insan grubu görmüştür. Bunlar arasında vezir, arız ve Ebû Sehl İsmail de vardır. Bunlar kendilerine binek dişi deve hazırlıyorlardı. Beyhaki'yi görünce, ona nasıl kurtulduğunu sordular. Beyhaki çektiklerini ve yorgunluğunu anlattı. Onlar, «biz gidiyoruz, gel» dediler. Beyhaki çok bitkin olduğunu söyledi.

Bu sırada birisi, Sultan Mesud'un gittiğini bağırarak ilan etti. Onlar da gittiler. Beyhaki, onların peşine düştü. Müellif, bizzat kendi ifadesine göre Sultan Mesud'u Garcistan'da konaklayıncaya kadar 7 gün görmemiştir.
Yine Beyhaki'ye göre, bir kimsenin böyle bir hadiseyi görebilmesi için ömürler ve çağlar (rüzgarha) lazımdır.

Beyhaki müşahedelerini nakletmekte devam ediyor; onun anlattığına göre, kendisi gece yolda giderken yavaş yavaş yol alan çıplak iki dişi fil görmüştür. O has filcileri tanımaktadır. Bunlardan birine niçin geri kaldığını sormuştur. O da, Sultan Mesud'-un acele ile gittiğini, kendilerine bir rehber tayin ettiğini, bu sayede yollarına devam ettiklerini söylemiştir.
Bunun üzerine Beyhaki, Sultan ile birlikte ayan'-dan ve büyüklerden kimlerin bulunduğunu sormuştur.

Filcinin verdiği cevaba göre, Sultan'ın muhitinde bulunan kimseler şunlardır:

1) Kardeşi Abdu'r-Reşid
2) Oğlu Mevdûd
3) Abdu'r- Rezzak Ahmet Hasan.
4) Hacib Ebu'n -Nasr
5) Ebû Sehl Zûzeni
6) Ebu'l-Hasan Abdul'i-Celil
7) Gaziler saları Abdullah Karatekin

Arkalarında ise, büyük hacib (Ali), dağınık bir halde pek çok saray gulamı, onların arkasından da kendi gulamlari'yle, Beydoğdu gelmektedir.
Beyhaki, bu filcilerle gitmektedir. Sağa sola dağılmış olan askerler arkadan yetişmektedirler. O, bütün yol boyunca atılmış olan zırh, zırhlı ceket (cevşen), kalkan, ve eşya (saki) üzerinden geçmektedir.

Filciler, seher vakti filleri daha çabuk sürmüşlerdir. Bu sebeple, Beyhaki geride kalmış ve bir müddet oturmuştur. Uzaktan ordugahın ateşini gören Beyhaki öğleye doğru Bekdiz kalesine varmıştır. Ondan öğrendiğimize göre, Türkmenler de peşlerinden buraya kadar gelmişlerdi. Kendisi Berkdiz suyunu türlü hilelerle geçmiştir; fakat Sultan Mesud'un Merv tarafına gittiğini öğrenmiştir. Bir çok bela ve meşakkatlere maruz kalan müellif, dostlarından bir kaç kişi ile yaya olarak Garcistan kasabasına varmıştır.

Sultan Mesud şüphesiz Beyhaki'den daha önce buraya gelmiş bulunuyordu (30 Mayıs 1040/16 Ramazan 431 Cuma). Hükümdar, gelecek olanları beklemek üzere burada iki gün ikamet etti. Beyhaki, şehre, amiri Ebû Sehl Zûzeni'nin yanına gitmiş ve onu yol hazırlığı yaparken bulmuştur. Beyhaki'nin adamlarından bir kaç kişi hep yaya olarak gelmişlerdir. Onlar yiyecek bir şeyler satın almışlardır. Beyhaki de onlarla beraber yemiştir. Sonra ordugaha dönen müellif, bütün ordugahda, biri Sultana, diğeri Prens Mevdûd'a, bir üçüncü de (vezir) Ahmed Abdüssamed"e ait olmak üzere sadece üç çadır (harpuşte) görmüştür. Ötekilerin, çuvaldan (kirbas) yapılmış gölgelikleri vardı. Beyhaki, «biz ise hiç (bir şeye) layık değildik» diyor.

ikindi vakti Beyahaki 70 kişi ile Gur yolunu tutmuştur. Sultan Mesud da gece yarısı arkalarından yola koyulmuştur. Ertesi sabah bir konağa varınca Ebu'l-Hasan Dilşad'ı burada atlanmış olarak bulmuşlardır. Bu konakta Beyhaki de bir at ele geçirmiş ve veresiye olarak satın almıştır; bu arada dostlariyle de buluşmuştur. Bunlardan biri (Mesud-ı Leys) ona, Sultan'ın kendisinin ne olduğunu bir kaç defa sorduğunu ve merak ettiğini söylemiştir, ikindi vakti müellif Beyhaki, ayağında dar bir çizme, sırtında eski bir elbise olduğu halde hükümdarın önünde yer öpmüştür. Onu gören hükümdar (haline) gülmüştür.
Hep beraber buradan hareket ederek Gur'a gelmişler, bir yerde konaklamışlardır. Kendilerine başka askeri gruplar yetişmişler ve daha yeni haberler getirmişlerdir.

Müellif rastladığı bir tanıdığından savaşın bir safhası hakkında şu ilgi çekici bilgiyi almıştır:

«Sultan Mesud'un gittiği, hasımların muzaffer oldukları ve yağmaya giriştikleri gün Ebu'l-Hasan Kereci'yi gördüm. Bir ağacın altında uzanmış (yatıyordu), yaralı idi, inliyordu. Yanına vardım. Beni tanıdı ve ağladı. «Ne oldu?» dedim. «Türkmenler geldiler, teçhizatla hayvanı gördüler. Aşağı inmem için bağırdılar. inmeğe başladım. ihtiyarlık dolayısiyle, attan bir az geç ayrıldım. Dik kafalılık yaptığımı sandılar. Sırtıma bir mızrak vurdular ve karnımdan çıkardılar. Atı aldılar. Ben de güçlükle bu ağacın altına geldim. Ölümüm yakındır. Halim budur. Tanıdıklarımdan ve dostlarımdan kim sorarsa söyle» dedi ve su istedi. Çok uğraştım; nihayet bir testide bir az su bularak yanına götürdüm. içti ve kendini kaybetti. Geri kalan suyu yanına bıraktım, gittim. Hali ne olmuştur bilmiyorum. Şu kadar biliyorum ki, gece ölmüş olmalıdır.

Öğle ile ikindi arasında (meyan-i du namaz) yaklaşan sancaklar (alametha) gördüm. Bunların Tuğrul, Yabgu ve Davud olduğunu söylediler. Bir devenin üzerinde bağlı bulunan Kakeveyh oğlu Feramürz'ü gördüm. Onu deveden indirdiler, bağlarını çözdüler, Abdu's-Samed'den aldıkları (başka) bir deveye bindirdiler ve Tuğrul'un nezdine götürdüler. Ben gittim. Başka hadiselerin nasıl geliştiğini bilmiyorum».
Müellif Beyhaki bu işittiklerini Sultan Mesud'a nakletmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklu Devletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:29

2. SAVAŞ ERTESİNDE SELÇUKLULAR

Sultan Mesud, konaktan konağa büyük bir acele ile yol alırken Selçuklular nezdinde bulunan gizli habercilerden üç ulak eliyle mektuplar geldi. Bunları sahib-i divan-ı risalet Ebû Sehl Zûzeni, inmiş oldukları bir konakta Sultan Mesud'un nezdine götürdü. Sultan Mesud kimsenin bilmemesi için bu mektupların gizli tutulmasını emretti. Ebû Sehl, bu maksatla mektupları müellif Beyhaki'ye verdi. Kendisinin dediğine göre, o, mektupları okumuş, mühürlemiş ve divan'cılara teslim etmiştir.

Bu mektuplarda şunlar yazılıydı:

«Bu defa hiç beklenmeyen acayib şeyler oldu. Zira bu kavim-(Selçuklular) de ne yürek, ne de akıl vardı. Ağırlıklarını 16 konak (geri) götürmüşlerdi. (Kendileri de) kaçmağa hazırlanmışlardı; ya şimdi, ya bir azdan, kendilerini geri döndürecekleri, darbe vuracakları, (bunun neticesinde) kaçacakları zanniyle ellerinde bulunan her atlıyı hergün Sultan Mesud'un ordusu üzerine gönderiyorlardı.

Halbuki durum şöyle oldu:

Saray gulamları itaatsizlik (bi-fermani) ettiler. Nihayet bu derece kötü bir «hal» meydana geldi.

Daha acayibi şu idi:

Astronomi (ilm-i nücum) bilen bir Mevlazade vardı. Bir müneccimin talebeliğini yapmıştı. Bu kimse Selçuklular arasına karıştı. Onun bir kaç sözü Selçuklular'a doğru gelmiş ve onu Meru'de alakoymuşlardı. Yine o, «Selçuklular Horasan hükümdarlığını (emiri) almazlarsa, boynunun vurulması»nı söylemişti. Bu savaşın olduğu Cuma günü öğleye kadar o hemen her saat «bir saat daha dayanınız» dedi. Tam o zaman (müjdeci) atlılar oraya geldiler, murad hasıl oldu ve Sultan Mesud'un ordusu ricat etti. Her üç Selçuklu başbuğu, atlarından indiler; bu Mevlazade'nin önünde eğildiler; kendisine derhal bir kaç bin dinar verdiler; daha da büyük vaadlerde bulundular ve atlarını savaşın olduğu yere kadar sürdüler; bir çadır kurdular. Taht koydular ve Tuğrul bu tahta oturdu. Bütün «ayan» geldi, onu Horasan emiri olarak selamladılar. Kakeveyh oğlu Feramürz'ü huzura getirdiler. Tuğrul ona iltifat etti ve çok iztiraplar çektiğini, cesur olmasını, zira Isfahan'la Rey'in kendisine verileceğini söyledi. Akşama kadar yağmalarda bulundular; herkese ihsanlar verdiler. Müneccim canlı-cansız (büyük) bir servete sahip oldu.

Sultan Mesud'a ait kağıtları ve yazı edevatını (devit-hane) topladılar. Bununla beraber, çoğu kaybolmuştu. Bir kaç yazı örneği (nushati) ve mektup (kitabi) buldular. Bunlara sevindiler. Sonra da Türkistan hanları'na, Ali Tekin oğulları'na, Börü Tekin'e, Aynü'ddevle'ye ve bütün Türkistan ayanı'na (kazanılan) zaferi bildirmek üzere mektuplar yazdılar; yazı edevatından nişanlar ve ordu sancaklarını müjdecilerle gönderdiler. (Gazne ordusunu terk etmek) namerdliği'ni (naci-vanmerdi) yapan vefasız gulamlar'a (Selçuklular) pek çok iltifat ettiler. Kendilerine eyalet emirliği ve çadır (hargah) ve başka şeyler verdiler. Onlar zaten zengin olmuşlardı. Zira, yağmadan elde ettiklerinin haddi ve hesabı yoktu. Hiç kimse karşılarında söz söylemeğe cesaret edemiyordu. Onlar Türkçe olarak «bunu biz yaptık» diyorlardı.

Selçuklular ellerinde bulunan mağlup tarafa ait her türlü yayaları, Buhara ve havalisinde, halk onları görsün ve bozgunun gerçek olduğunu, altın ve gümüş elbise ve hayvan nevinden ellerine geçen servetin had ve hesabı bulunmadığını anlasın diye, Amuy çölüne doğru gönderdiler Tuğrul'un 1000 atlı ile Nişapur'a gitmesi, Yabgu'nun Yınallılar'la birlikte Meru'de oturması, Davud'un Belh ve Toharistan'ı fethetmek üzere ordunun büyük kısmı ile Belh tarafına hareket etmesi aralarında konuşuluyor... »

Selçuklular'ın kesin zaferi ile neticelenen bu savaşa dair kaynakta verilen bilgiyi önemi dolayısiyle hemen hemen aynen nakletmiş bulunuyoruz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklu Devletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:31

3. SAVAŞIN VASIFLARI VE TAHLİLİ

Selçuklular ve Gazneliler bakımından neticelerini ayrı ayrı söz konusu etmeden önce, savaşın nasıl olduğu hususundaki müşahedelerimizi tesbit edelim.

1) Önce halledilmesi icap eden nokta şudur:

Cihanşumul bir devletin kurulmasında başlıca amil olan bu savaşa bir meydan muharebesi denebilir mi, denemez mi?
Neticesine bakınca buna bir meydan muharebesi adını vermek daha yerinde görünüyor. Çünkü, büyük devletlerin umumiyetle, bir veya bir kaç meydan muharebesi neticesinde kurulup geliştiklerini biliyoruz. Fakat, savaşın tarzına bakınca, buna meydan muharebesi demek güçtür. Zira yukarıdan beri gördük ki, Dandanakan kalesinde klasik manasiyle bir meydan muharebesi cereyan etmemiştir. Hatta savaşta Selçuklu başbuğları bulunmadığı için, kaynaktan naklettiğimiz bilgiden de açıkça anlaşıldığı gibi, buna bir öncü çarpışması demek daha doğru olur.

Yalnız şu noktayı daima gözönünde bulundurmak lazımdır:

Savaş muayyen bir yerde, bir defada olmamıştır; uzun bir hat boyunca devam edegelmiştir. (Bk. kroki). Mesele böyle kabul edildiği takdirde, savaşın Sultan Mesud'un hazırlanarak kesin neticeyi almak üzere Herat'ı terk ettiği tarihte (9 Kasım 1039) başladığı ve aynı hükümdarın Dandanakan'da mağlubiyeti kesin olarak kabul edip kaçtığı tarihte (23 Mayıs 1040) bittiği söylenebilir.

Bu duruma göre. savaşın tam 6,5 ay sürdüğü görülüyor. Savaş müddetini bu kadar uzun telakki etmemizin sebebi, kuvvetinden ve harp gücünden kaybetmeğe başlayan Gazne ordusunu Selçuklular'ın değil, başka şartların mağlup ettiğini görmemizdendir. Gerçekten, Gazne ordusunu, daha harekete geçtiği andan itibaren dıştan kıtlık ve uygunsuz iklim şartları, içten de bunlara muvazi olarak gittikçe artan umumi disiplinsizlik ve ileri gelen kumandanlar arasındaki rekabet sarmış ve şiddetle sarsmıştır.

Mesele böyle ele alındığı takdirde, bir savaştan değil, daimi harp halinden ve savaşlardan bahsetmek icap edeceği kendiliğinden anlaşılır.
Görülüyor ki, meydan savaşından, kesin netice almak kastediliyorsa, Dandanakan savaşına bu adı vermek mümkündür; eğer bundan belirli bir anda yapılan büyük bir savaş kastediliyorsa, buna meydan muharebesi adı verilemez.

2) Savaşlar silsilesi başlıca iki esaslı safhaya ayrılabilir. Birinci safhada umumiyetle Gazneliler taarruzda, Selçuklular müdafaada, hatta firar halindedirler. İkinci safhada ise, Selçuklular umumiyetle taarruzda; Gazneliler ise, hem bunlara karşı müdafaa, hem de bahsettiğimiz iç ve dış güçlüklerle mücadele halindedirler. Birinci safhada Selçuklular, bilhassa Tuğrul, büyük tehlikeler geçirmişlerdir; zaman zaman Horasan'ı terk edip başka taraflarda yurt tutmayı düşünmüşlerdir. Fakat, Çağrı'nın, her zaman olduğu gibi, akıllıca müdahaleleri buna mani olmuştur.
Buna rağmen, netice alamıyan Sultan Mesud, Nişapur'a dönmeğe mecbur olmuştur.

O, burada iki mesele ile karşılaşmıştır:

Takibe devam etmek, veya Herat'a dönerek, Selçuklular'la sulh olmak, bu mümkün olmadığı takdirde savaş için yeni hazırlıklar yapmak.
Askeri ve sivil devlet erkanı, karşılaşılan iç ve dış güçlükler dolayısiyle ikinci şıkkı tercih etmektedirler. Fakat, hükümdar, ordunun zaafı meydana çıktığı halde birinci şıkkı tercih etmiş ve kendisini ikna etmek isteyen kumandanlara karşı çok sert davranmıştır.

Öyle görünüyor ki, ilk takip kesin netice vermeyince, mevcut şartlar karşısında erkanın tavsiyelerine uyarak dönmek, takip edilecek en doğru yoldu. Bu itibarla Sultan Mesud'un (Merv istikametinde) Selçuklular'ı yeniden takibe karar vermesi hatalıdır.

Bu ikinci safhada Gazne ordusunda iç güçlükler daha bariz bir hal almağa başlamıştır. Öte yandan, Selçuklular da, verdikleri karara uygun olarak çete muharebelerine başlamışlar, bu suretle Gazne ordusunun karşılaştığı güçlükleri artırmışlardır. İlk takip sırasında Mesud'un karşısına çıkmağa bile cesaret edemeyen Selçuklular'ın şimdi böyle hücuma geçmelerinde başlıca amil, görünüşe göre, ilk takibin başarısızlıkla neticelenmesidir. Öyle görünüyor ki, bu safhada Selçuklular"ın bilinen yılgınlıkları yerini karşı hücuma bırakmıştır. Bununla beraber yine bu safhada savaşlar öncü savaşı vasfını muhafaza etmiştir ve liderler ortaya çıkmağa cesaret edememişlerdir.

3) Bu safhada, hükümdar dahil, Gazne Devleti sorumlu şahıslarının düşündükleri tek şey, bozguna uğramaksızın Merv'e ulaşmaktır. Fakat ordu savaşmaktadır. Bilhassa ordunun bel kemiğini teşkil ettiği anlaşılan saray gulamları'nın gevşek davranmaları, başlıca kaygı kaynağıdır.
Ordunun iç bünyesini kuvvetlendirmek için alınan tedbirlerin neler olduğunu gördük. Bu tedbirlerin, Dandanakan kalesine gelinceye kadar az-çok faydalı olduğu malûmdur. Çünkü bütün hücumlara rağmen buraya kadar ordunun bozguna uğramasına mani olunmuştur.

4) Görünüşe göre, Selçuklular'ın asıl gayeleri, orduyu yolda bozguna uğratmaktan ziyade, mümkün olduğu kadar fazla ganimet elde etmektir. Selçuklular'ın Gazne ordusunu bu yoldan zayıflatmak istedikleri anlaşılıyor. Şu halde onlar, bu anda zafer kazanacaklarını sanmamaktadırlar. Bununla beraber, onların bu siyasetinin nasıl etkili olduğunu ve orduyu ne derecede sarstığını gördük.
5) Savaşlar silsilesinin son halkasını teşkil eden asıl savaşa, Dandanakan savaşına gelince, bu hadiseyi de, savaş öncesi safhası, asıl savaş safhası olmak üzere başlıca iki kısma ayırmak lazımdır.

Savaş öncesi safhasının en büyük hadisesi, Sultan Mesud'un verdiği karardır:

Bütün yol boyunca susuzluk çeken ordunun, konakladığı burada da kafi derecede su bulamaması, Sultan Mesud'u, burada kalmamak, daha uzakta bulunan havuzun kenarına gitmek kararını vermeğe mecbur etmiştir. Onun, bu kararı verirken başlıca endişesi, hayvanlara da su bulmaktı. Zira mevcut 9 kuyunun suyu, ordu mensuplarına kafi gelse bile, harbi yapacak vasıtalara, atlara, develere ve fillere kafi gelmiyecektir. Mesele böyle mütalaa edilince, Sultan Mesud'a hak vermemek imkansızdır. Nitekim kaynak da bu yer değiştirme kararını onun açık bir hatası olarak kayıt edememektedir. Sultan Mesud, bazılarının fikrine uygun olarak kafi su bulunacağı zanniyle burada bir defa konaklayan ordunun geceyi burada geçirmesine müsaade etseydi, ne olacaktı? Bahsettiğimiz bozgun meydana gelmiyecek mi idi? Bu soruya menfi cevap vermek güçtür. Zira gördük ki, ordu buraya karma-karışık inmiş bulunuyordu. Mesud'un hatası, buradan harekete karar vermeden önce ordunun bu durumunu dikkate almamış bulunmasıdır.

Netice olarak şunu söyliyeceğiz:

Ordu Dandanakan'da kalsa da, Sultan Mesud'un kararı gereğince başka yere hareket etse de, mukadder akibet değişmiyecekti. Yalnız Dandanaka n'da kalınsa idi, savaşın bir az daha şiddetli ve kanlı olacağı ileri sürülebilir.

Asıl hadiseye gelince, savaş Selçuklular'ın hücumu ile başlamıştır. Ordu Mesud'un emri gereğince havuz istikametinde harekete geçer geçmez, Gazne ordusunu terkeden bir gulam grubu, daha önce Selçuklular'a katılmış olan gulamlar'la birleşmişler ve Gazne ordusuna saldırmışlardır. Görülüyor ki, Gazne ordusunda aylardan beri devam edegelen disiplinsizlik ve itaatsizlik savaş meydanında bir ihanetle tezahür etmiş ve umumi bir çözülmeye sebep olmuştur. Şu halde savaş başlangıçta esas itibariyle Gazne ordusunu terk edenlerle Sultan Mesu d'a sadık kalan bir kaç kumandan ve gulamlar'ı arasında cereyan etmiştir. Ancak umumi bozgunu gördükten sonradır ki, Selçuklular'ı harp sahnesinde görüyoruz. Onlar kuvvetlerini ikiye ayırmışlardır. Bir kısmı ağırlıkları

yağma ile meşgul olurken, diğer bir kısım, .Sultan Mesud'la savaşa tutuşan gulamlar'ın yanında yer almışlar ve şiddetle hücum etmişlerdir. Görünüşe göre, Sultan Mesud'un harp meydanını terk ederek kaçmasiyle neticelenen kesin bozgunda asıl rolü olan Selçuklular'dır. Kaynakta, Selçuklular'ın, Sultan Mesud'un yanına kadar sokuldukları kaydedilmektedir. Nihayet Selçuklu ve mülteci gulamlar'dan mürekkep yeni takviye kıtası neticeyi tayin etmiştir: Esir olmamasını temin için, etrafındakilerin ihtarı üzerine Sultan Mesud harp meydanından kaçmıştır.

Savaşın umumi vasfına gelince, Beyhaki'nin «kıyamet» kelimesiyle vasıflandırmasına rağmen ciddi bir savaştan sözetmek güç görünüyor. Çünkü kaynakta kitle halinde ölenlerden bahsedilmemektedir. Gazne ordusuna mensup sadece bir gulam'ın öldürülme sahnesi anlatılmaktadır ve onun öldürülmesi, Sultan Mesud'la savaşan İranlı (tacik) gulamlar'ın cesaretlerinin kırılmasına, harp meydanına yeni takviye kıtları gönderen Selçuklular'ın daha şiddetle saldırmalarına kafi gelmiştir. İşte bundan sonra Sultan Mesud'a kaçması tavsiye edilmiştir. Kaynakta sadece 1000 gulam"ın Sultan'ı ciddi olarak tutması halinde savaşın taliinin değişeceğinden bahsedilmesi, hadisenin çapı hakkında da bir fikir vermektedir. Sultan Mesud'un kaçmasiyle savaş da bitmiştir.

6) Gazne ordusu'nun kaçışı ve bu sıradaki perişan hali-kaynakta uzun uzadıya anlatılmaktadır. Bu hususta tekrar tafsilat vermeğe lüzum yoktur. Yalnız ordunun ne dereceye kadar teçhizat ve mühimmattan mahrum olduğunu anlayabilmek için, bir konak yerinde sadece üç çadırın bulunabildiğini hatırlamak kafidir. Nitekim, müellif Beyhaki'nin yolda mütemadiyen atılmış harp teçhizatı üzerinden yürüdüğünü söylemesi de bu ciheti teyid eder.
Asıl üzerinde durulması icap eden nokta, bu defa Selçuklular'ın bozguna uğramış orduyu daimi şekilde takip etmeleridir. Onların bu arasız takibi, Sultan Mesud'u durup dinlenmeden kaçmağa mecbur etmiştir.

Bu savaşların diğer bir vasfı da, halkın başlangıçtan itibaren şu veya bu taraf lehine müdahale etmek şöyle dursun, sempati izharında bile bulunamamasıdır. Öyle görünüyor ki, halk tarafsızlığını mutlak şekilde korumuştur. Şu halde savaşlar münhasıran ordular savaşı vasfını muhafaza etmiştir. Halbuki, hakimiyetin el değiştirmesinin söz konusu olduğu bir zamanda halkın bu sükûtu, Gazneliler lehine telakki edilemez. Buna göre, denebilir ki, halk şu veya bu devletin hakim olması karşısında kayıtsızdır. Bunun sebebini, Gazneliler'in kötü idaresinde aramak mümkün olduğu gibi, Selçuklular'ın artık meşrû bir kuvvet olarak kabul edilmesinde de aramak kabildir. Görülüyor ki, Kadı Said'in Nişapur halkına yaptığı tavsiyeler her tarafta hükmünü yürütmektedir. Bu hususta yukarıda bilgi verdiğimiz gibi, daha sonra da sırası geldikçe bilgi vereceğiz.

Böylece Gazne topraklarında Selçuklu Devleti'nin kesin olarak kurulmasına sebep olan bu hadise hakkında kaynakta verilen uzun bilgiyi savaşın cereyanı ve mahiyeti bakımından tahlil ve tefsir etmiş bulunuyoruz.

Şimdi de aynı bilgiyi:

1) Gazneliler
2) Selçuklular

zaviyesinden dikkate alalım ve kıymetlendirelim. Birinci bakımdan ele aldığımız takdirde Gazneliler Devleti'nin içinde bulunduğu şartları, maddi ve manevi kayıplarının derecesini vuzuhla anlayacağız. İkinci bakımdan ele aldığımız takdirde ise, Selçuklular'ın kelimenin en geniş manasiyle neler kazandıklarını, devlet kurma faaliyetlerinin nasıl tezahür ettiğini, devleti ilk anda nasıl kurduklarını göstermiş olacağız.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklu Devletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:31

1 - Uzun zamandan beri Gazneliler Devleti'nin tasfiyeye uğraştığı başlıca mesele olan Selçuklular davası, muhtelif safhalar geçirdikten sonra, halledilmek şöyle dursun, işlenen muhtelif hatalar yüzünden bir Selçuklu Devleti'nin kurulmasiyle son bulmuştur.

2 - Bunun tabii neticesi olarak, Horasan, Gazne Devleti hakimiyetinden yalnız fiilen değil, aynı zamanda resmen çıkmıştır.

3 - Sultan Mesud, mağlubiyetten sonra Karahanlılar hükümdarına bir mektup yazmış ve kendisinden yardım istemiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, o, Horasan üzerindeki hakimiyet hakkından ve Selçuklular'ı tenkil fikrinden vazgeçmemiştir. Ancak bunu kendi kaynaklariyle tek başına gerçekleştirmekten ümidini kesmiştir. Onun Karahanlılar hükümdarına müracaatının ve yardım istemesinin delalet ettiği mana işte budur. Bu suretle o aynı zamanda siyasi yanlızlıktan da kurtulmuş olacaktır.

Tahlilimize devam ederek Gazne Devleti'nin içinde bulunduğu şartlar hakkında daha fazla bilgi vermek konumuzun dışında kalır. Bu itibarla hadisenin Gazneliler Devleti bakımından neticelerine burada son veriyoruz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklu Devletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:32

II
YENİ KURULAN DEVLETİN TANZİM VE TEŞKİLİ

1. DEVLETİ MEYDANA GETİREN UNSURLAR

Dandanakan muharebesinin Selçuklular bakımından neticelerine gelince, bunları şu şekilde sıralıyabiliriz:


1 — Selçuklular, Nişapur'un işgalinden önce, belki de Gaznelilere karşı kazandıkları ilk galibiyetlerden, bilhassa ikinci galibiyetten sonra devletin kurulmuş olduğu telakkisinde idiler. Ancak bir siyasi teşekkülün devlet olmasını icap ettiren vasıflardan çoğu noksandı. Mesela Selçuklular'ın hükümdarları olarak seçtikleri Tuğrul, ancak Nişapur'u işgal ettikten sonra, o da geçici bir zaman için tahta oturmak imkanını bulmuştu ki, gördüğümüz gibi, bu da Sultan Mesud'a aitti.

Kurulan yeni devletin ne gibi vasıflara sahip bulunduğunu başında bulunan Tuğrul'un, hükümdarlık vasıflarının peyderpey nasıl tezahür ettiğini yukarıda görmüştük (her üç başbuğ'a mahsus rengi olan sancaklar ve devlet bandosu v.s.). Kendi telakkileri ne olursa olsun, şu bir gerçekti ki, üzerinde yaşadıkları topraklar kendilerinin olmadığı müddetçe, Selçuklular'ın tam bir devlet kurmuş bulundukları söylenemezdi. Zira bazı zamanlar, bazı kenar bölgeler istisna edilecek olursa, Horasan'ın asıl mamur sahalarının meşru sahibi oldukları, Gazneliler tarafından asla kabul edilmemişti. İşte kazandıkları bu galibiyetle Selçuklular Horasan'ı fetih hakkı olarak ellerine geçirmiş bulunuyorlardı. Bu, savaşın Selçuklular bakımından en mühim neticesidir.

Böylece kurulan bir devletin en mühim unsurlarından birincisine sahip olmuşlardır:

Artık Selçukluların, kendilerine ait bir vatanları vardır. Bu vatanın adı Horasan, başşehri ise yine Nişapur'dur. Mesud'un elinde esir iken Selçuklular'ın eline geçmiş olan Feramürz'e Rey ve İsfahan'ı vermeyi vaadettiklerine göre, batı; diğer Gazneli esirleri zaferine inanmaları için Buhara ve çevresine gönderdiklerine göre ise, doğu hududunun bu anda nerelere kadar uzandığı hakkında bir fikre sahip bulunuyoruz. Fakat, bu, Selçuklular'ın kafalarındaki ideal huduttur. Fiilen hakim oldukları saha sadece Horasan'dan ibarettir.

2 — Öte yandan, devletin ikinci en büyük unsuru olan —hakim olunan— halka gelince, muhtelif vesilelerle gördük ki, Selçuklular daha bu zaferden önce yerli halk kitlelerini idare ediyorlardı. Bunlarla aralarındaki münasebetlerin mahiyetini Nişapur'un işgali dolayısiyle yukarıda izah ettik. Bu zaferden sonra da karşılıklı münasebetlerin bu esaslar çerçevesi içinde devam ettiğini kabul etmemek için hiç bir sebep yoktur. Şu halde yerli İran halkı, yeni hükümdarlarını hiç yadırgamadan kabul etmişler demektir. Bilindiği gibi, Ortaçağ Türk-İslam devletlerinde halkın, kendisini idare edecek hanedanı seçmek yetkisi yoktu. Fakat bunu, hakimiyetlerini yeni kuran hanedanlarda bazı vasıfların aranmaması manasına almamak lazımdır. Bilakis, her hanedan, hakimiyetinin halk tarafından kolayca kabul edilmesini ve benimsenmesini ister.

Bunun için başlıca şartlar şunlardır:

1. iyi idare,
2. soy.

Bunlardan birinci vasıf, her şeyden önce hanedanın başında bulunan kimsede devlet adamlığı hüviyetinin bulunmasını şart koşar. Bu vasfın layıkiyle meydana çıkması için zaman erkendir. Bu hususta Selçuklular halka sözlü teminattan başka bir şey verememişlerdir. Burada Selçuklular'ın fiili iyi idaresinden ziyade, Gazneliler'in kötü idaresi büyük rol oynamıştır. Merv, Serahs ve Baverd gibi şehirlerin Selçuklu hakimiyetini tercih ettiklerini gördük. Bununla beraber, daha zaferi müteakip Selçuklular'ın, halkı kendilerine ısındırmak için tedbirler aldıklarını biliyoruz. Bu cümleden olmak üzere, gördüğümuz gibi, aldıkları esirleri salıverdikden başka, bir yıllık vergiyi de afvetmişlerdir. Bu suretle aynı zamanda devlet adamlığı vasıflarını göstermişlerdir. İbrahim Yınal'ın daha ilk işgalde Nişapur halkına verdiği teminata nasıl sadık kalındığını müşahede etmekteyiz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklu Devletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:32

İkinci vasfa, soy vasfına gelince, gördük ki, Selçuklular bundan da mahrumdurlar. Hanedanı kuranların dedeleri, Oğuzlar Devleti'ne hizmet eden birer asker idiler- Onların bu durumu Iran ve Maveraünnehr'de de biliniyor ve Selçuklular için küçümseme konusu oluyordu.
Bütün bunlara rağmen Selçuklular, hakimiyetlerini meşrû bir hanedanın temsilcisi olarak kendi ırklarından olmayan yerli halka nasıl kabul ettirdiler?

Bunu anlamak için şimdiye kadar verdiğimiz uzun izahatı dikkatle okumak kafidir:


Onlar bu noksanlarını bir asra yakın süren mücadeleleri ile telafi etmişlerdir. Bu mücadeleleri dolayısiyle, en az iki nesil, kendilerini bildikleri andan itibaren, «Selçuk» adını ve bu ada mensup olanların adlarını duymuşlardır. Uzun müddet Maveraünnehr'de şu veya bu devletin hizmetinde, şu veya bu devletin müttefiki olarak rol oynayan Selçuklular, yaptıkları hazırlıklarla, takip ettikleri siyasetle, bilhassa daha başlangıçtan itibaren tatbik ettikleri ittifak sistemleri ile kendilerini halka müstakbel hükümdarlar olarak kabul ettirmişlerdi. Onların hayat tecrübeleri ve şöhretleri öteki noksanlarını telafi etmiştir. Bu sebeple, Horasan halkı yeni devleti ve kurucularını yadırgamamışlardır.

Asıl üzerinde durulması gereken nokta, devletin mahiyetini tayin ve tesbit etmektir:

Görüyoruz ki, idare eden zümre ile idare edilen halk kitleleri, yalnız ırk bakımından birbirinden farklı değildir; yaşayışları, düşünceleri ve telakkileri de birbirinden tamamiyle farklıdır. Göçebe Selçuklu başbuğları yerleşik halkın hükümdarı olunca, büyük bir yapı değişikliğine uğramayı peşinen kabul ediyorlar demektir. Bu takdirde Selçuklu ailesini bu hale getiren göçebe Türk kabileleri ne olacaklardır? Bu nokta bizi ileride en çok meşgul edecek bir mesele olacaktır. Bu anda böyle bir meselenin tartışmasını yapmak için zaman henüz erkendir. Biz şimdilik devletin kurulduğu andan itibaren aldığı hüviyeti tesbit etmekle iktifa ediyoruz: İdare eden zümre ile edilen halk kitlesi aynı ırktan değildir. Halk, aynı ırktan Türk zümrelerinin idaresine alıştığı için onlar bakımından bu yeni durumda bir fevkaladelik de yoktur.

Halkın yeni devletle olan münasebetlerinin aldığı şekil ve istikametleri, sırası geldikçe ele alacağımız tabiidir. Ancak, bunun bütün İran halkının kayıtsız ve şartsız Selçuklu hakimiyetini kabul ettiği manasına gelmiyeceğini unutmamak lazımdır. Nitekim yükselen münferid itiraz seslerini söz konusu edeceğiz.

3 — Şimdi devleti devlet yapan bu iki unsurdan başka Selçuklu şeflerinin, bilhassa Tuğrul'un hükümdarlık cephesinin nasıl tezahür ettiğini, daha açık tabiriyle bilinen hakimiyet sembollerine (taht, bayrak, hutbe, bando v.s.) ilaveten yeni ne gibi şeylere sahip olduklarını görelim.
Zamanın hakimiyet telakkisine göre, her devlet, kazandığı zaferleri, dostun sevinmesi düşmanın ise çekinmesi için fetihnamelerle münasebet halinde bulunduğu ve hatta bulunmadığı bütün devletlere bildirirdi. Bu adete uyarak Selçuklular da kazandıkları bu zaferi bazı hükümdarlara bildirmişlerdir. Yalnız, başlarına ilk defa gelen böyle bir hadise dolayısiyle Selçuklular'in ne kadar hazırlıksız bulunduklarını görmekteyiz. Kendilerinde yazı alat ve edevatı noksan bulunduğu gibi, böyle bir mektubu yazacak tecrübeli katipleri de yoktu- Gazne Devleti'nin daha önce muhtelif vesilelerle yazmış olduğu mektup örneklerinden faydalanmaları bunu göstermektedir.

4 — Dediğimiz gibi, devlet önce kurulmuş olduğu için zaferi hemen takip eden zamanda devletin tanzimine lüzum görülmemiştir. Nitekim daha önce olduğu gibi, Tuğrul'un, Nişapur'a; Yabgu'nun, Merv'e; Davud'un ise BeIh tarafına gitmesi kararlaştırılmak üzeredir.
Bu anda en büyük vazife yine Davud'a düşmektedir. Zira Tuğrul ile Yabgu daha önce fethedilmiş şehirlere gittikleri halde, yeni fetihler yapmak vazifesi Davud'a verilmiştir. Tuğrul ordudan sadece 1000 atlı alarak Nişapur'a gidecektir. Davud ise ordunun büyük kısmı ile Belh ve Toharistan'ın fethine girişecektir. Zaferin kazanıldığı bölgede, yani Merv'de kalacak olan Yabgu'nun emrinde ne kadar kuvvetin bulunacağından hiç söz edilmemektedir.
Verdiğimiz bu bilgiye göre, bazı istisnalar bir tarafa bırakılacak olursa, bu ana kadar üçlü liderlik sistemi devam ediyor demektir. Yalnız uzun müddetten beri Yabgu'nun adı başta değil, ortada geçmektedir. Görülüyor ki, zafer sonunda Selçuklu ailesinin içinde esaslı bir bünye değişikliği olmamıştır. Yalnız devleti temsil yetkisi Tuğrul'a aittir. Çünkü sadece onun tahta oturmak hakkına sahip olduğunu gördük.

5 — Bu anda asıl bünye değişikliği orduda kendini göstermeğe başlamıştır: Zaferin kazanılmasında başlıca rol oynadıklarını gördüğümüz mülteci Türk gulamlar'a Selçuklular iltifatlar etmişlerdir; devlet teşkilatında vazifeler vermişlerdir. Bu suretle yaptıkları yağmalardan zaten zenginleşmiş bulunan gulamlar'ın nüfuzu son derece artmıştır.

Bu hususta bir de ölçü verilmektedir:

Onların karşısında kimse söz söylemeğe cesaret edememektedir. Kendilerinde söz söylemek cesaretini bulamıyanların kimler olduğunu bilmek çok ilgi çekici olurdu. Bunlar herhalde Selçuklu hanedanına dahil prensler değildir. Çünkü onların bir az önce iltifat ettiklerinden bahsettiğimiz kimselerden korkmaları söz konusu olamaz. Bunlar olsa olsa, Selçuklular'ın kendi hür göçebe soydaşları olabilirler. Bu takdirde, yeni devletin başında bulunanların, eski silah arkadaşlarından fazla bu yeni mülteci gulamlar'a önem verdiklerine, hatta orduyu yeniden kurmağa başladıklarına hükmetmek ve böylece yüksek askeri mevkilere yerleştirilmiş olan bu gulamlar'ın, ordunun eski emekdar mensuplarına yukarıdan baktıklarını kabul etmek gerekir.
Şu halde, daha savaş meydanından ayrılmadan önce Selçuklu başbuğları'nın, kurulan devletin tanzimine ve teşkiline dair verdikleri ilk misal budur. Böylece devletin kuruluşu safhasından tanzimi ve teşkili safhasına geçildiği söylenebilir.
Bununla beraber, bunun bu andaki durumu karşılamak için alınmış geçici ve acil tedbirler hududunu geçmediğini, asıl tanzim ve teşkil faaliyetinin daha sonra baştan ele alınacağını unutmamak lazımdır.
Diğer taraftan, yalnız savaşan Gazne ordusu mensuplarının değil, bu zaferden sonra Horasan'ın muhtelif yerlerinde dağılmış bulunan askerlerin de Selçuklular'a katıldığını biliyoruz. Hangi askerler olduğu tasrih edilmiyorsa da, bunların Gazne teşkilatında çalışan veya çalışmayan Türkler olduğu muhakkaktır.

6 — Nihayet, bu savaş Selçuklular'in bütün halk tabakaları «hassu'amın» nezdindeki nüfuz ve prestijini çok yükseltmiştir.
işte Sultan Mesud'un firar ederken aldığı ve kimsenin duymaması için saklanmasını emrettiği mektuptan Selçuklular tarihi bakımından çıkan neticeler bunlardan ibarettir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklu Devletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:33

2. BÜYÜK KURULTAY VE ALINAN KARARLAR

Görünüşe göre, Selçuklu Başbuğları asıl toplantılarını belki de Meru'de aynı ay içinde,3 daha sonra yapmışlardır. Bu suretle, esas kararlar bu toplantıda alındığı için devletin asıl tanzimi ve teşkili faaliyetinin bu Kurultayda alınan kararlarla başladığı söylenebilir.

Önce Kurultaya kimlerin katıldıklarını belirtelim. Bildiğimize göre, Kurultaya katılanlar sıra ile şunlardır:

Çağrı Bey (Davud), Tuğrul Bey, amcaları Musa Yabgu, amcazadeleri, akrabalarının büyükleri (buzurgan-i hişan), ordu kumandanları (mübarizanileşker). Daha sıraladığımız bu listeden anlıyoruz ki, Çağrı Bey ile Tuğrul Bey, Kurultayın mihverini teşkil etmektedir. Çünkü diğer sayılanların onlara nisbetleri belirtilerek kaydedilmesi bunu göstermektedir. Yine listeden anlıyoruz ki, Kurultaya, Selçuklu ailesinin reşit olan bütün azası gibi, hanedana dahil olmayan hemen bütün kumandanlar da katılmıştır.

Burada dikkatimizi çeken diğer bir nokta, Yabgu'nun derece itibariyle ikincilikten üçüncülüğe düşmesi, buna karşılık, Çağrı'nın başa geçmesidir. Çağrı'nın, gerek bu savaşta, gerekse daha önceki savaşlarda ve alınan kararlarda rolleri düşünülecek olursa, bunu tabii karşılamak lazımdır.
Böylece bir arada toplananların yaptıkları ilk iş, birlik ve beraberlik halinde kalacaklarına dair birbirlerine söz vermek olmuştur.

Bu karara nasıl varıldığı hususunda ilgi çekici bir hadise anlatılmaktadır:

Tuğrul, bir ok almış ve kardeşi Çağrı'ya vererek kırmasını istemiştir. Çağrı, bunu kolaylıkla kırmıştır. Tuğrul iki oku bir araya getirerek yine ona vermiş, Çağrı onları da kırmıştır; üç oku güç kırmış, fakat ok sayısı dörde varınca kırmak güçleşmiştir.

Bunun üzerine söz alan Tuğrul, şunları söylemiştir:

«Biz böyleyiz. Birbirimizden ayrılırsak, olur olmaz bir kimse (her kemten), bizi yenmeğe (kırmağa) kasteder. Toplu bulunursak, bize hiç kimse muzaffer olamaz. Aramızda anlaşmazlık çıkarsa, «cihan» fethedilemez. Bunun üzerine düşman (hasım), cesaret kazanır ve saltanat elimizden gider».
Başka bir kaynağa göre, nutuk burada bitmemektedir. «Bu kadar büyük meşakkatlerle kurulan bu saltanat kolaylıkla elden gider ve bu takdirde 'nedamet ve pişmanlık' fayda etmez.» demiştir.

Tuğrul'un Kurultayda getirdiği bu misal ve irad ettiği bu nutuk tahlil edilecek olursa, şu neticelere varılır:

1) Kurultayda hakim rolü Tuğrul oynamıştır.

2) Devlet, Selçuklu ailesinin ortak sorumluluğu altındadır.

3) Aile birliğini korumak birinci planda bir iş telakki edilmektedir. Bir nevi ortak saltanat tavsiye edilmektedir ki, devletin, o devletin başında bulunan hanedanın ortak malı olmasından ibaret Türk hakimiyet telakkisi dikkate alınacak olursa, bunda da orijinal bir taraf yoktur.

4) Bu arada birlik korunduğu takdirde hedeflerinin ne olduğunu da öğreniyoruz:

«Cihanı» fethetmek.

Daha önce de izhar edildiği için bu hedefin orijinal tarafı yoktur.

5) Aile azası arasında ihtilaf çıkarsa, kazanılanı muhafaza etmek şöyle dursun, saltanat elden gider. Nimetin muhafazası bile bu birliğe bağlıdır. Görülüyor ki, bu misal ve nutuk hem muzaffer Selçuklu ailesi için istikbale ait bir program, hem de ona göre bu kurultayda neler üzerinde durulması gerektiğini gösteren bir ruzname mahiyetini haizdir. Bu açış nutku ile Tuğrul'un aynı zamanda bu kurultayda alınacak kararlara bütün aile azasının riayet etmesini istediği aşikardır. Aynı nutukta Tuğrul'un bilhassa aile birliği konusu üzerinde durmasının sebebini, yukarıda verdiğimiz izahat gözönünde tutulunca, anlamak kolaydır.

Daha bu kurultayda hükümdar ilan edilmeden önce Tuğrul'un yaptığı bu tavsiyelerin ne dereceye kadar dikkate alındığını aşağıda göreceğiz.
Kurultayda başkaca kimlerin neler konuştuğunu, hatta kararlara nasıl varıldığını bilmiyoruz.

Bildiğimize göre, kurultayda —ittifakla — alınan ilk karar, Bağdad Abbasi Halifesi Kaim bi-emrillah'a şu mahiyette bir mektup yazmak olmuştur:

«Biz Selçuk oğulları daima Abbasi Devleti'ne muti ve taraftar, farzlara ve sünnetlere riayetkar bir taife (güruh) idik. Çok vakit gaza ve cihad yolunda çalıştık. Bizim israil adlı, şefimiz (mukaddem) ve serverimiz olan amcamız vardı. Yeminü'ddevle Mahmud, onu bir cürmü ve cinayeti olmaksızın yakaladı, Hindistan'a, Kalencar kalesine gönderdi ve orada ölünceye kadar yedi yıl zincire vurdu. Hısım ve akrabalarımızdan bir çoğunu da kalelerde hapsetti. Mahmud ölünce, yerine oğlu Mesud tahta olurdu. (Mesud) saltanat işlerine bakmıyor; oyun ve eğlence le meşgul oluyordu. Nihayet Horasan «ayan» ve «meşahir», kendilerinin himayelerine kıyam etmemiz için bizden yardım istediler. Onun (Mesud'un) kumandanları ve orduları bir kaç defa bize karşı yürüdüler. Onlarla bizim aramızda bir çok hücum ve ricat, zafer ve hezimet oldu. Devlet ve ikbal alameti olan zafer ve nusret çok zamanlar bizde kaldı. Son defa olarak Mesud, bizzat büyük bir ordu ile üzerimize yürüdü. Tanrının yardımı ve Hazret-i Peygamber'in teveccühüyle (ikbal) galip geldik.. Yenilen, hakir düşen (haksar), sancağı (alem) başaşağı gelen Mesud ikbal ve devleti bize terk ederek sırt döndürdü (kaçtı). Bu (ilahi) lûtfa (mevhibet) şükr ve bu zafere hamd (sipas) etmek üzere, halk arasında adalet ve insafı yaydık ve adaletsizlik (bidad) ve cevr yolundan kenara çekildik. Bu işin İslam dini ve kanunu gereğince halifenin fermaniyle olmasını istiyoruz».

Mektubu, kaynaklarda geçtiği şekilde nakletmiş bulunuyoruz.
Diplomatik bakımından bazı eksiklikler bulunduğu için, bunun Selçuklular'ın halifeye gönderdikleri mektubun tam metni, olduğu iddia edilemez *. Fakat, onların Halife'ye bu mahiyette bir mektup gönderdiklerinden hiç şüphe etmemek lazımdır. Zira bu, her yeni kurulan devletin yapageldiği bir hukuki teamül idi. Umumiyetle her yeni kurulan devlet, tanınmasını ve meşruluğunun tasdikini halifelikten ister. Böyle bir mektubun gönderildiğine dair diğer bir delil de, kimin vasıtasiyle takdim edildiğinin kaynaklarda açık olarak kaydedilmesidir. Gerçekten, Selçuklular'ın mutemed bir adamı olduğu belirtilen Ebû ishak Fukka'ibu işle görevlendirilmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklu Devletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:33

Naklettiğimiz metinden bu mektubun her üç başbuğ tarafından müşterek olarak gönderildiği intibaı uyanıyorsa da, bu şekliyle bütün Selçuklu ailesinin kastedildiği, aile namına Tuğrul Bey tarafından gönderildiği ileri sürülebilir.

Asıl mektuptan çıkan neticelere gelince, bunları şöyle sıralayabiliriz:

1 — Mektup, Selçuklu ailesinin başlangıçtan itibaren Abbasi hanedanına ve islamlığın icaplarına bağlı bulunduğunu belirtmekle başlıyor:

Onlar farz ve sünnetlere riayet etmişler, gaza ve cihad yapmışlardır. Bu suretle Selçuklular, mazide sürmüş oldukları hayatı, İslamlık bakımından değerlendiriyorlar ve doğru yolda olduklarını belirtiyorlar. Görünüşe göre, onlar, övünme vesilesi olarak bula bula bunları bulmuşlardır. Kendileri bunları kafi telakki etmektedirler. Halbuki devlet kurmağa layik olduklarını isbat etmek üzere soylarının asilliğinden, bir hükümdar hanedanına mensubiyetlerinden v. s. bahsedebilirlerdi. Malik olsalardı, mutlaka bahsederlerdi.

2 — Mektupta Selçuklular'ın, devlet kurmağa götüren mücadelelere atılmaları başlıca iki sebebe irca edilmektedir:

a) Mahmud'un, Selçuklu ailesi reisi Arslan'ı sebepsiz yere esir etmesi ve ölümüne sebep olması.
b) Yerine geçen oğlu Mesud'un halkı iyi idare etmemesi ve bunun neticesi olarak aynı halkın zulme karşı Selçuklular'ın himayesini istemesi.
Bu iki sebep, bizzat Selçuklular'a göre, kendilerinin, gaza ve cihad"ı terk ederek, gözlerini İran'a çevirmelerine ve devlet kurmalarına sebep olmuştur.

İşlerine böyle geldiği için Selçuklular, devlet kurmağa götüren hadiseleri bu şekilde izah etmektedirler. Mesela Arslan'ın esir düşmesi, gördük ki, hiç bir zaman Selçuklular tarafından bir mesele yapılmamıştır. Fakat, kendilerini hareketlerinde mazur göstermek için, şimdi, Gazneliler Devleti'nin bu haksız hareketini bir koz olarak kullanmaktadırlar. Mesud'un iyi bir hükümdar olmadığı doğrudur. Fakat, halkın başlarına geçmeleri için, Selçuklular'ı çağırmadıklarını, bilakis Gazneliler'i ilk defa yenerek Nişapur'a girdikleri zaman aynı halkın tereddütlerini izhar ettiklerini yukarıda gördük.
Görülüyor ki, Selçuklular, hadiseleri ve cereyan tarzlarını, Halife'nin, kurdukları yeni devleti tanımasını ve tasdik etmesini ve hakim oldukları sahalar için ferman göndermesini sağlamak maksadiyle, değiştirmektedirler.

3 — Gazneliler Devleti ile yaptıkları mücadeleler hakkında verilen bilgi doğrudur. Bu hususta söylenecek bir söz yoktur.

4 — Zafer sonunda adaleti tesis ettiklerini söyliyen Selçuklular, kurulan bu adil devletin tanınmasını talep etmektedirler. Böylece meşru bir hüviyet kazanacak olan hakimiyetlerini daha kolaylıkla yürütecekleri kanaatindedirler.

işte mektubun tahlilinden çıkan neticeler umumiyetle bundan ibarettir. Halifenin bu mektuba ne cevap verdiği, veya hakimiyetlerini meşrulaştıran bir ferman gönderip göndermediği hakkında ayrıca bilgi vereceğiz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklu Devletinin Kurulması

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:33

3. KURULAN SELÇUKLU DEVLETİNİN MAHİYETİ

Bu mektup gönderildikten sonra Selçuklular, ülkeleri aralarında taksim etmişlerdir.

Bunun neticesi olarak ileri gelenler (mukaddeman)in her biri bir tarafa tayin edilmişlerdir:

Büyük kardeş Çağrı Bey Merv merkez olmak üzere Horasan'ın büyük kısmını almıştır. Musa Yabgu ise, Büst, Herat, Sistan ve uzanabildiği kadar havalisine tayin edilmiştir. Çağrı Bey'in büyük oğlu Kavurd, Tabasayn vilayeti ile Kirman bölgesine gitmiştir.

Tuğrul Bey ise, Irak tarafına gidecektir. «Anne tarafından kardeşi» bulunan İbrahim Yınal, Çağrı Bey oğlu Yakûti, amcası oğlu Kutalmış onun emrine verilmişlerdir.

Türk hakimiyet telakkisine göre devletin başında bulunan hanedan azasına yapılan bu tevcihlerin şu hususiyetleri dikkati çekmektedir:

1 — Çağrı Bey'in, hanedanın zaten elinde bulunan Horasan eyaletinde kalmasına karşılık, Tuğrul Bey emrine verilen prenslerle henüz fethedilmemiş sahaları almıştır.

2 — Görülüyor ki, bu bölüşmeye göre bu anda hanedan azasının birbirine nazaran hukuki durumlarını sarih olarak tayin etmeğe pek imkan yoktur. Zira, dış görünüşü ile taksim tamdır ve herkes belirli bir bölgenin sahibidir veya sahibi olacaktır. Kaynakların, durumu kavrayamamalarından ileri gelen bu halin mevcut olmadığını, daha başlangıçtan itibaren devlet arazisinin iki kardeş arasında taksim edildiğini göreceğiz.

3 — Bu ciheti bu anda mübhem de olsa ortaya koyan noktalar, hutbe'nin bu iki kardeş adına okunması, bir de prenslerden bir kısmının henüz elinde muayyen arazisi bulunmayan Tuğrul Bey'in emrine verilmesidir. Fethedilecek yerlerden onlara belirli kısımlar tevcih edilecek demektir. Kendilerine belirli bölgeler tahsis edilmelerine rağmen, diğer prenslerin, Musa Yabgu ile Kavurd'un da Çağrı'nın emrinde bulundukları neticesine mukayese yoluyla varılabilir. Nitekim, göreceğimiz gibi, Çağrı Bey, lüzum gördüğü anda onlardan yardım kuvvetleri almıştır. Sonra yine göreceğimiz gibi, arazisine İbrahim Yinal müdahale ettiği zaman, Musa Yabgu onu Çağrı'ya şikayet etmiştir.

4 — Bu duruma göre, çifte hükümdarlı bir devlet karşısında bulunduğumuz meydandadır. Tuğrul Bey esas hükümdardır; «hakan»dır; Çağrı Bey ise bir nevi «Yabgu» dur. İslami telakkiye yöre ise Tuğrul Bey, «Sultan», Çağrı Bey ise, «melik»dir. Her birinin ayrıca vasalları vardır. Bunlardan Çağrı'nın vasalları bellidir; fakat Tuğrul'un henüz şahsına bağlı vasalları yoktur. Onun emrine verilen prensler, halen kumandan sıfat ve selahiyetlerini haizdirler. Zira, göreceğimiz gibi, onlar, muayyen bölgelerin fethine memur edileceklerdir. Şu halde eski Türk devletlerinde cari olan «Çifte Hüküm-darlık» telakkisinin bazı değişikliklerle şimdi de tatbik edildiği söylenebilir.

Devletin ilk veziri, yukarıda rollerinden bahsettiğimiz Ebu'l-Kasım Buzcani idi. Kaynaklarda bu münasebetle hakkında verilen bilgiden çıkarabildiğimize göre, o, daha önce olduğu gibi, şimdi de devletin teşkili ve tanziminde büyük roller oynamıştır. Böylece sivil teşkilatın başı olan vezir tayini suretiyle, devletin önemli bir unsurunun daha tamamlanmış olduğunu görüyoruz. Devletin ilk sivil teşkilat kadrosunun onun tarafından meydana getirildiği muhakkaktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir