Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçukluların İkinci Zaferi

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Re: SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:15

Öyle görünüyor ki, Ebu'l-Kasım veya başkaları daha o zamandan itibaren Selçuklular'la münasebet kurmağa gayret etmişler ve açıktan açığa onlar tarafına geçmeseler bile, onlar lehine gizliden çalışmışlardır. Nitekim, mektubun ifadesinden açıkça anlaşılıyor ki, daha İbrahim gelmeden önce Ebu'l-Kasım ile, herhalde Nişapur hatibi olan, İsmail Sabuni, gizlice Tuğrul adına hutbe okutmak istemişlerse de, halkın galeyane gelmesi üzerine vazgeçmişlerdir.
Ebu'l-Kasım'ın Selçuklular'la münasebete girişme tarihi ne zaman olursa olsun, şurası bir gerçektir ki, onun Selçuklu taraftarlığı ile resmen ortaya çıkmağa cesaret etmesi, onlara kendi ihtisas sahasında tesirli hizmetlerde bulunması Horasan'ın başşehri Nişapur'un Selçuklu hakimiyetine geçmesi hareketiyle başlamıştır.

Yaptığı hizmetlerin Tuğrul tarafından da takdir edildiği, mektubun muhtelif yerlerinde ifade edilmektedir. Mesela Tuğrul yolda gelirken hep onunla, bir de Muvaffak adlı din adamiyle konuşmuştur. Yine Tuğrul işleri hep, Ebu'l-Kasım'a bırakmıştır. Mektubun sonunda verilen bilgiden anlaşılıyor ki, o nihayet kafi derecede itimad uyandırmış, bunun neticesi olarak törenle Selçuklu hizmetine alınmış, kendisine bir vilayet tevcih edilmiş, o da Tuğrul'u resmen hükümdar tanımıştır.

İşte bu sebepledir ki, Gazneliler Devleti tasfiye edilmek şöyle dursun, daha kesin bir mağlubiyete bile uğratılmadan, bir Gazneli Devleti mensubunun, bu devleti bırakarak Selçuklular Devleti hizmetine geçmesi ilgi çekicidir.

14) Şehir adına ayan'ın Selçuklu hakimiyetini kan dökülmesine meydan vermeden kabul etmesi, Tuğrul'u memnun etmiştir.
Bunu, İbrahim'e yazdığı mektuptan öğreniyoruz. O ayrıca Ebu'l-Kasım'a ve Muvaffak'a da mektuplar yazmıştır. Onlara yazdığı mektuplarda neler söylediğinden bahsedilmiyor. İçindeki ne olursa olsun, Tuğrul'un, şehir adına bu iki kişiye mektup yazması manalıdır: Demek ki, şehri onlar temsil etmektedirler.

Tuğrul'a göre, Nişapur'lular böyle hareket etmekle akıllılık etmişlerdir. Buna karşılık o da nasıl adil olduğunu onlara gösterecektir. Kendi ifadesine göre, o itaatini kendiliğinden arzeden, bu suretle yağma ve katliamdan kurtulan halka bir zarar (renci) gelmemesi için bizzat Nişapur'a gelmektedir.
Görülüyor ki, o, esasen Horasan'ın başşehri olan Nişapur'u merkez yapmak üzere geldiğini başlangıçta gizlemektedir. Fakat, o ne derse desin, halk onun bu teşebbüsünü burayı daimi olarak ele geçirmek için geldiği şeklinde telakki etmiştir.

15) Tuğrul için yapılan karşılama töreni parlak olmuştur. Kadı Said müstesna, bütün şehir ayan'ı kendisini karşılamağa gitmişlerdir. Burada dikkat edeceğimiz nokta, Tuğrul'un hükümdarlık cephesinin nasıl tezahür ettiğidir: Kendisi kıyafet itibariyle alelade bir kumandandan pek farklı görünmemektedir. Hatta bizzat silahla mücehhez olması, hem tuhaf karşılanmıştır, herhalde hem de takdir edilmiştir. Hükümdarın silahını bizzat kendisi taşıması pek tabii bir şey değildir. Arşlan, Sultan Mahmud'la meşhur konuşması esnasında oku ve yayları uşağından almıştı.
Buna karşılık, 3-4 bin kişiden ibaret olan askeri tam techizatlı ve zırhlıdır. Bu itibarla sayı bakımından az olmasına rağmen, askerlerin göz doldurucu bir manzara teşkil ettikleri muhakkaktır.

Tuğrul'un misafir olduğu bahçe bu ordunun hepsini misafir etmek için kafi gelmediği halde, hiç kimse evlere misafir edilmemiştir. Açıkta kalanlar, bahçenin etrafında, herhalde çadırlara yerleştirilmişlerdir. Askerin evlerde, aileler nezdinde misafir edilip edilmemesi meselesi, orta çağ Türk - İslam tarihinde adeta hükümdarın adil olup olmadığı hakkında bir ölçü telakki edilirdi. Mesele bu noktadan dikkate alınırsa, Tuğrul'un, hükümdar olarak ilk adillik imtihanını verdiğine hükmolunabilir. İkinci nokta, ferdi veya toplu en ufak disiplinsizlik vakasının geçmiş olmamasıdır. Halk herhangi şekilde rahatsız edilmiş olsaydı, raporda bahsedileceği muhakkaktı. Bu da Tuğrul'un hükümdar olarak geçirdiği ikinci imtihandır ve onun hakiki devlet adamı zihniyetine sahip oluduğnu gösteren tipik bir misaldir.

Bununla beraber hükümdar olarak hareket ve muamelelerinde henüz acemilikler vardır. Naklettiğimiz mektupta bu nokta tenkit edilmektedir. Geldiğinin ertesi günü, kadı Said dahil, bütün şehir ileri gelenleri Tuğrul'u ziyarete gittikleri zaman, protokol kaidelerine riayet edilmediğini görmüşlerdir: Her önüne gelen doğrudan Tuğrul'a hitap edebilmektedir.

Buna karşılık, yeni hükümdar, saltanat alametlerine sahip olmakta titizdir: Nişapur'a gelir gelmez Sultan Mesud'un tahtına oturmuş, ve gelenleri bu şekilde kabul etmiştir. Onun hükümdarlık cephesinin en bariz tezahürü budur. Silahlarını kendisi taşıyacak ve herkesle konuşacak kadar mütevazi olan, sade elbiseli, keçe çizmeli Tuğrul, hükümdar olduğunu gösterecek en klasik sembol olan taht meselesinde hassastır (Mesud namına Nişapur'u tekrar işgal eden kumandanın ilk işi bu tahtı parçalatmak olmuştur. Bunu aşağıda göreceğiz.)

16) Ayni titizlik diğer hakimiyet sembollerinde de gösterilmiştir Mesela, gördüğümüz gibi, daha kendisi Nişapur'a gelmeden önce adına hutbe okutmuştur.

Nişapur'da adına hutbe okunması münasebetiyle Tuğrul'un aldığı unvanı da biliyoruz:

«Sultanu'l-mu'azzam» (Büyük Sultan). Demek ki o devlet daha ilk kurulduğu zaman «Sultan» unvanını almaktan çekinmemiştir. Halbuki, aynı zafer neticesinde Merv'ı işgal eden kardeşi Davud, galiba daha Tuğrul adına hutbe okutulmadan bir ay kadar önce kendi adına hutbe okutmuş, fakat sadece «melikü'l-mülük» (melikler meliki) unvanını almıştı2. Görülüyor ki, Çağrı Bey Davud, Sultan unvanını almamıştır. Bu hüviyetiyle o, Tuğrul'un vasalı durumundadır. Musa Yabgu adına hutbe okutulduğuna dair bilgimiz yoktur. Eğer bu bilgisizliğimiz kaynakların yetersizliğinden ileri gelmiyorsa, bu takdirde devletin üçlü liderlikten ikili hükümdarlık sistemine inkilap ettiği söylenebilir ki, bu devletin yeni bir gelişme merhalesine eriştiğini gösterir. Bu husus üzerinde ileride ayrıca duracağız.

17) Kadı Said, hükümdar Tuğrul'a nasihatlerde bulunmuştur. Onun nasihatlerinin hemen hemen hiçbir orijinal tarafı yoktur: Dini mahiyette bilinen sözlerdir. Bizim dikkatimizi çeken taraf, hitap tarzıdır: Onun Tuğrul'a hitabiyle, herhangi Gazneli Devlet adamının Sultan Mesud'a hitabı arasında fark yoktur. Onun, oturduğu tahtın Sultan Mesud'a ait olduğunu hatırlatması da manalıdır.

18) Buna karşılık, Tuğrul'un cevabı ilgi çekicidir : Yeni hükümdar, yeni ve yabancı olduğunu kabul ve Kadı'nın nasihatlerine her zaman muhtaç olduğunu itiraf etmektedir. Çünkü o, bizzat kendi ifadesine göre, yerli İran halkının, adetlerini bilmemektedir. Bizce, verdiğimiz izahatın konumuz bakımından en ilgi çekici noktası burasıdır. Zira, bu sözleriyle Tuğrul, İran milletinin hükümdarı olduğunun ilk delilini vermektedir.

Görülüyor ki, artık Selçuklu meselesi, devletin kurulmasiyle, Gazneliler Devleti'nin bir iç meselesi olmaktan çıkmıştır. Başka bir ifade ile, Selçuklular'ın bağımsız tarihi bu andan itibaren başlamaktadır. Sultan Mesud'un, kurulan devleti, tanımaması ve Selçuklu başbuğları'nı hala «tenkili» gereken asiler sayması vardığımız bu nihai neticenin değerine halel getirmez.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Önceki

Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir