Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçukluların İkinci Zaferi

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçukluların İkinci Zaferi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:11

SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Gördüğümüz gibi, Selçuklular'a karşı savaşın kumandanı olan Subaşı'nın ve en ileri gelen sivil teşkilat mensuplarından olan Ebu Nasr'ın muhalefetine rağmen, hükümdar, meydan muharebesi verilmesi için istenilen fermanı vermekte tereddüt etmedi2 (30 Nisan 1038/22 Recep 429 Pazar). Böylece, sorumluluğu kendi üstünden atan Subaşı da bu emir gereğince Selçuklular üzerine yürüdü.

Bundan sonra Sultan Mesud, Subaşı'dan gelecek haberi sabırsızlıkla beklemeğe başladı. Daima bu hadiseden bahsediyordu. Haberin kendisine mümkün olduğu kadar süratle ulaştırılması için gereken tedbirleri almıştı: Belirli yerlerde atlılar dikmişti Kendisi çok üzgündü. Artık şarap içmiyordu.

Nihayet Serahs ve Merv'den mektuplar geldi (6 Haziran 1038/29 Şaban 429). Bu mektuplarda bildirildiğine göre, Subaşı'nın Nişapur'dan üzerlerine yürüdüğünü duyan «muhalifler», çok endişeye düştüler ve «başa gelen iş budur» dediler. (Sonra da) ağırlıklarını ve eşyalarını (buneh-ha) işe yaramıyan atlılarla Merv çölünün ortasına gönderdiler. Bu suretle ağırlıksız (ceride) bir ordu yaptılar. Maksatları, Serahs(Talhab)'a gelmek ve orada cenk yapmaktır. Eğer yenilirlerse, süratle gidecekler, ağırlıklarını ve eşyalarını alarak Rey tarafına geçeceklerdir. Zira. ayakları Horasan'dan kesilirse daha zayıf (zebun) olan Rey ve havalisinden başka (gidecek) hiçbir yerleri yoktur.»

Görülüyor ki, Selçuklu Başbuğları karşımıza müsbet ve menfi cepheleriyle her ihtimali önceden düşünen ve tedbirlerini ona göre alan devlet adamları olarak çıkmaktadırlar. Şu halde, onlar daima belirli bir plana göre hareket etmektedirler.

Hükümdarın bu mektuplar hakkında ne düşündüğünü kaynaktan öğrenemiyoruz. Aynı kaynağın, onun kederli olmakta devam ettiğini söylemesine bakılırsa 5, Selçuklular'ın, üzerlerine gönderilen ordudan korktuklarını ve ona göre tedbirler aldıklarını gösteren bu mektuplar onun üzerinde hiç de ferahlatıcı bir tesir yapmamıştır.

Sabırsızlıkla beklenen haber nihayet geldi (10 Haziran 1038/4 Ramazan 429). Herat Berid naibi'nin gönderdiği bu mektupta Subaşı'nın 20 gulamı ile Herat'a geldiği, büyük bir üzüntü içinde bulunduğu bildiriliyor, mağlubiyet sebepleri onun ağzından naklediliyordu. Bu mağlubiyetinden dolayı hükümdarın yüzüne nasıl bakacağını ağlayarak söyleyen bizzat Subaşı'ya göre, Selçuklular'la sabahtan ikindiye kadar devam eden öyle bir savaş yapmıştır ki, bundan daha şiddetlisi olamazdı. Tam zafer elde edileceği sırada savaş arkadaşları (yaran) kendisini yüzüstü bırakmışlardır. Nihayet yaralanmıştır.

Herat devlet erkanı ile ayanının huzurunda yaptığı bu beyanattan sonra sadece Naib-i Berid ile amil'in bulunduğu gizli bir toplantıda da izahat vermiştir:

Yine ona göre, Sultan'a ihanet edilmiştir. Bunlar arasında haberciler (münhiyan) de vardır. Zira, onlar «hasım»lar meselesini Sultan'a kolay bir iş olarak göstermişlerdir. Halbuki, Subaşı'nın kendisi «sabır» etmek suretiyle onları o hale getirecekti ki, mecburen kaçacaklardı. Sonra kendisini de hükümdarın gözünde kötülemişlerdir. O da meydan muharebesi verilmesi için kesin ferman vermiştir.

Subaşı, «hasım»ların karşısına vardığı zaman onları savaşa hazır bulmuştur:

Ağırlıkları yoktur (cer'ıde). Öğleye kadar öyle bir savaş yapılmıştır ki, bundan daha şiddetlisi olamaz. Zaferin yaklaştığı ve Selçuklular'da bozgun belirtilerinin (susti) başgösterdiği sırada herkes çoluk çocuğunun derdine düşmüştür (boyununa sarılmıştır). Subaşı, karılarını getirmemeleri için «yüz bin defa» söylemiştir. Fakat, dinlememişlerdir. Nihayet, bu hali gören «hasım»lar daha yiğitleşmişlerdir. Subaşı, savaş meydanının ortasına çadırını kurmalarını emretmiş ve oraya inmiştir. Ordu mensuplarının kendisini taklid edeceklerini ve bozgunluk (haleli) meydana gelmemesi için çalışacaklarını sanmıştır.
Halbuki Subaşı'yı bırakmışlar ve başlarının çaresine bakmışlardır. Bir kusuru bulunmadığına bütün ayan ve kumandanlar (mukaddeman) şahittirler. Bozunluk başlayınca, kendisine bir ok isabet etmiş, o da çekilmek zorunda kalmıştır. Kendisinin ve kaçanların (nacivanmerdan) neyi varsa, «hasım»ların eline düşmüştür. (Süratli) atlılardan işittiğine göre, (Selçuklular) arkadan takip ediyorlardı. Kendisi burada bir kaç gün kalacak ve bozgundan kurtulanlar geldikten sonra payitahta gidecektir.

İşte Gazneliler Devleti'nin uğradığı ikinci mağlubiyet hakkında savaşı idare eden kumandanın verdiği bilgi budur.

Bu bilgiden Selçuklular'ın savaş taktiklerine dair de fikir ediniyoruz. Bununla beraber, Subaşı'nın verdiği bu izahat bizi tatmin etmekten uzaktır. Zira, bunda bir çok eksik noktalar vardır. Mesela savaşın nerede ve ne şartlar altında cereyan ettiği hususunda tafsilata sahip olmak bir çok meselelerin aydınlatılmasına yardım ederdi. Mesela bu bilgiden, Gazneliler ordusunun her bakımdan zayıf olduğunu anlıyoruz. Fakat Selçuklular'ın maddi ve manevi bakımlardan kuvvetli ve zayıf tarafları hakkında gereği kadar açık fikir edinemiyoruz. Sadece Gazne ordusunu takip etmelerinden anlıyoruz ki, Selçuklular bu savaş sonunda kuvvetlerinden pek fazla bir şey kaybetmemişlerdir ve zaferlerinden faydalanacak güçtedirler. Zira, bizzat Subaşı'nın ifadesinden anlıyoruz ki, Selçuklular, herhalde Serahs'dan Herat'a. doğru gelmektedirler.

Bu mağlubiyet haberinin ne tesir yaptığı hakkında bilgi vermeden önce, bu önemli zaferin takribi de olsa, tarihini tesbit edelim. Zira, göreceğimiz gibi bu ileride işimize yarayacaktır.

Serahs civarında olduğunu yukarıdaki mektuptan öğrendiğimiz bu savaşın tarihi, kaynakta verilmemektedir. Fakat, eldeki ipuçları ile bunu tesbit etmek mümkün görünüyor. Zira, bizzat Subaşı, meydan muharebesi yapması hususunda kesin ferman istemek için gönderdiği mektupta Nişapur'dan Gazne'ye evrakın 15 günde gidip, 15 günde de geleceğini söylemektedir. Halbuki, gördük ki, Subaşı'nın ferman gereğince Türkmenler üzerine yürüdüğü ve bunlarda telaş başladığını bildiren Serahs ve Merv'den yazılmış mektuplar Gazne'ye 6 Mayıs 1038 de, Serahs mağlubiyeti haberi ise, Herat'tan Gazne'ye 10 Haziran 1038 de gelmiş bulunuyordu. Savaş bu iki tarihten kaç gün önce olmuştur? Eğer bu haberler Gazne'ye 15 günde gelmişse savaş, 20 Mayıs 1038 ile 24 Mayıs 1038 arasında ve galip ihtimal ile son tarihe daha yakın bir günde olmuş demektir. Fakat, savaşın neticesini mümkün olduğu kadar süratle alabilmek için konak yerlerine hususi atlılar konduğu dikkate alınacak olursa, mağlubiyet haberinin 10 gün içinde Gazne'ye gelmiş olması çok mümkündür. Bu takdirde, savaşın Mayıs ayının sonunda olduğu söylenebilir. Gördüğümüz gibi, Sultan Mesud istenen yetki fermanını 30 Nisan 1038 de Subaşı'ya göndermiş bulunuyordu. Subaşı'nın, yukarıda verdiğimiz izahata göre bu fermanı 15 mayısta aldığı kabul edilir, Selçuklular üzerine yürümek için hazırlanması ve nihayet yürümesi buna ilave edilirse, en münasip tarih bulunmuş olur'.

Zaferin hükümdar üzerindeki tesirlerine gelince, üzüntüsünden mutad resmi kabuller'i (bar) yapmadığı gibi, orucunu açmak üzere de (odasından) çıkmamıştır. Bir şerbetle orucunu açmış ve yemek yememiştir. Zira, bizzat kaynağın ifadesiyle, «vukubulan, ufak bir hadise değildir».

Kaynakça
Kitap: BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU TARİHİ Cilt: I KURULUŞ DEVRİ
Yazar: Mehmet Altay KÖYMEN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:12

Uğranılan bu ikinci mağlubiyet karşısında alınacak kararları görüşmek üzere devlet erkanının hükümdarın huzurunda yaptığı toplantıda, yukarıda söz konusu ettiğimiz mektup tekrar okunmuştur. Devlet erkanı bermutad hükümdarı teselli etmişlerdir. Dünya var olduğu sürece, bu gibi hadiselerin olduğunu ve telafi edileceğini söylemişlerdir. Verilen ilk karar, Subaşı'yı teselli etmek için bir kimse gönderilmesinden ibarettir. Bu, kumandanın ve ordunun yaralı gönüllerine merhem yerine geçecektir.

Selçuklular hakkında ne yapılacağı hususunda hükümdarın sorduğu soruya da, Subaşı gelmedikçe bir şey söylenemiyeceği cevabı verilmiştir.
Bu toplantıda Selçuklulara karşı davranışta ilk defa olarak büyük bir değişiklik olmuştur. Bundan önce hükümdarın huzurunda yapılan toplantılarda Türkmenler hakkında hakaret edici sözler söylendiği zaman «men» edilmezdi. Bu hadiseden, yani bu ikinci mağlubiyetten sonra, (onlar hakkında) kaba (nahemvar) sözler söylemeğe kimse cesaret edemiyordu. Hükümdar bu şekilde konuşan bir kaç kişiye bağırdı. Kendisi son derece kederli idi. Biz Selçuklular'a karşı olan bu değişikliğin sebebini tayin edemiyoruz. Bunu, Selçuklu korkusunun çok arttığı şeklinde yorumlamak mümkün olduğu gibi, onların Gazneli sarayında artık saygı değer nizami bir düşman sayıldığı şeklinde de yorumlamak mümkündür. Her iki takdirde de Selçuklular'ın prestijlerinin yükseldiğine ve saygı değer bir düşman durumuna geldiklerine hükmetmek yanlış olmaz.

Öte yandan, bizzat kaynağın ifadesiyle, Ramazan ayının geri kalan günlerinde değil her gün, belki her saat korkunç (muhiş) bir haber geliyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:12

SELÇUK ZAFERİNİN GAZNELİLER ÜZERİNDEKİ TESİRLERİ

Bu mağlubiyetin bir nevi neticeleri sayılabilecek olan şu hadiselerden kısaca bahsedelim:


Nişapur Sahib-i Berid'inden gelen bir mektup, Suri'nin, mağlubiyet haberini alınca, bazı kimseleri hapis, bazılarını ise idam ettiğini, bir kısım memurlara da işten el çektirdiğini bildiriyordu. Buna göre hüküm vermek icap ederse, Selçuklular'a karşı meydan muharebesi verilmemesi için ne rol oynadığını gördüğümüz Suri'nin, devletin içinde bulunduğu şartlardan faydalanarak Horasan'da başında kendisinin bulunacağı siyasi bir teşekkül kurmak ve merkezle ilgisini kesmek maksadında olduğu söylenebilir. Fakat aynı mektuptan öğrendiğimize göre, bu işleri yaptıktan sonra yanına sabık Irak kumandanı Ebu Sehl Hamduy'u alarak meçhul bir tarafa hareket etmiştir. Şehirde bulunan askerler de onlara katılmışlardır. Görülüyor ki, bu mağlubiyetten sonra devletten ümidini kesen yalnız bu iki büyük kumandan değildir. Ordu mensupları da ümitsizlik içinde olup, merkeze sadık kalmaktansa bu kumandanlara katılmayı kendileri için daha salim bir yol saymaktadırlar.

Bu iki kumandanın meçhul bir tarafa hareketlerinden anlaşılıyor ki, onlar, Horasan'da tutunmanın mümkün olmadığını görmüşlerdir.
Bu mektubu okuyan hükümdar müteessir olmuş ve bu kumandanların nereye gitmiş olabileceklerini ve ellerindeki paraların ne olacağını sahib-i divan-ı risalet Ebu Nasr'dan sormuştur. Bu sonuncuya göre, onlar tedbirlerini, hiçbir «muhalif»in kendilerine yetişemiyeceği şekilde almışlardır veya almaktadırlar. Kendilerini dergah'a atmak imkanını bulurlarsa, Tabeseyn çölü yoluyla gelirler. Sonra çaresiz kalırlarsa, nereye gidecekleri bilinemez. Fakat, şu muhakkak ki, kendilerini bu kavmin eline vermezler. Çünkü (onların = Selçuklular'ın) başlarına ne geleceğini bilirler.

Görülüyor ki, bu devlet adamı, Suri'nin ve arkadaşının devletle ilgilerini kestiklerini veya kesebileceklerini kabul etmediği gibi, Selçuklula r'a katılabileceklerine de asla ihtimal vermemektedir. Bu suretle, o, hükümdarın bu sorusu ile ne demek istediğini anlamış ve cevabını açık olarak vermiştir.

Bu cevap hükümdarı tatmin etmemiş olacak ki, o mütalaasına şu şekilde devam etmiştir:

«Onlar Rey tarafına gidemezler. Zira, orada Kakeveyh oğlu, Türkmen'ler ve bir çok asker vardır. (Öte yandan) Curcan'a da gidemezler. Çünkü, Ebu Kalicar da elden çıkmıştır. Böylece onların halinin ne olacağını bilmiyorum. Bu iki adam ve (kendileriyle beraber bulunan) bunca para ve servet «muhalif»lerin eline geçerse yazık olur.»

Görülüyor ki, hükümdarın bütün endişesi para dolayısiyledir. Zira, savaşta ele geçirdiklerinden başka bir de bu servete konarlarsa, Selçuklular'ın çok daha fazla güçleneceklerinden hükümdar korkmaktadır.

Ebu Nasr, bir kalede tecrübeli bir muhafızın elinde bulunan hazineyi kimsenin ele geçiremiyeceği hususunda hükümdarı temin etmiştir. Onun tahminine göre, Gazneli ordusunun mağlup olduğunu, Serahs yolu üzerine dikdikleri atlılarla üç gün içinde haber alan Suri ve Ebu Sehl derhal harekete geçmişler (ve Nişapur'dan) uzaklaşmışlardır. Galiplere gelince, onlar bu zaferi müteakip derhal Nişapur taraflarına gitmemişlerdir. Zira, işlerini bitirmeleri için (savaş meydanında) bir hafta otur-muşlardır. Ancak bundan sonra tedbirleri alırlar ve (etrafa) dağılırlar. (Onlar) Nişapur'a gelinceye kadar bu iki kumandan büyük mesafe almış olurlar. Görülüyor ki, bu devlet adamına göre, Suri'nin ve arkadaşının hazineleri almak için vakit bulmalarına imkan yoktur. Bununla beraber, kendilerinde de büyük servetlerin bulunduğunu aşağıda göreceğiz.

Nihayet hazineyi muhafaza eden kumandana mektup yazılmasına karar verilmiştir. Yazılan mektupta, hükümdarın, sonbahar(mihrgan)'dan sonra Horasan tarafına hareket edeceğini, bu karışıklıklar (halelha) bastırılıncaya kadar iki yıl orada kalacağını bildiriyor ve (o zamana kadar) «kaleyi iyi muhafaza etmesini ve uyanık bulunmasını» emrediyordu.

Hükümdar, kederinden Ramazan bayramında ne şiir dinlemiş, ne de şarap içmiştir. Zira, kaynağın ifadesiyle, «her saat Horasan'dan yıldırım gibi (yıkıcı)» bir haber geliyordu.

Vezir bir yandan hükümdara gönderdiği mektupta «vukubulan bu büyük hadiseden» duyduğu üzüntüyü belirttikten sonra bu mağlubiyetin telafi edilebileceğini söylemek suretiyle onu teselliye çalışırken, öte yandan sahib-i divan-ı risalet Ebu Nasr'a yazdığı uzun bir mektupta, hükümdarın yaptığı iki hatadan (Hindistan ve Taberistan seferleri) sonra olup biteni telafi etmenin mümkün olmadığını bildiriyor ve aynen şöyle devam ediyordu:

«Muhaliflerin işi, bugün öyle bir mertebeye (menzilet) erişti ki, hiçbir kumandan (salar) onların meselesi (şugl) ile başa çıkamaz. Zira (onlar) bu kadar büyük ordulara sahip iki muhteşem kumandanı (salar) mağlup ettiler ve (bunun neticesi olarak) bir çok ganimet (nimet) ele geçirdiler ve cüretlendiler. Iş (artık) hükümdar bizzat (savaşta) hazır bulunmadıkça düzelmez. Hükümdarın, işi başka türlü ele alması lazımdır. Sefahatten (melahi) elini çekmeli ve orduyu bizzat teftiş etmelidir (arz bayed kerd) ».Ebu Nasr, bu mektubu, bizzat vezirin arzusuna uyarak hükümdara sunmuştur. Hükümdar vezire hak vermiş, nasihatini tutacağını vadetmiştir. Böylece bu devlet adamının, durumu hakiki ölçü ve şümuliyle teşhis ettiğini görüyoruz.

Nihayet Selçuklular'a karşı mağlubiyetin kahramanı olan Subaşı, Gazne'ye geldi (16 Temmuz 1038/10 Şevval 429 Pazar). Mağlup kumandanı ve onunla birlikte gelen generalleri teselli etmek vazifesi de Sultan Mesud'a düştü. Bunu müteakip, o, Subaşı ile bir hafta geç vakitlere kadar konuştu. Işi savsakladığını, bu arada düşmanın kuvvetlendiğini söyledi.

Subaşı verdiği cevapta mazeretini şu şekilde beyan etti:

«Bu kavim kuvvetlerini üçe ayırdılar. Birisinin peşine düştüğüm zaman, arkamda iki kıta memlekette istediklerini yapıyorlardı'. Bundan başka Sultan (savaşa katılan) herkesi ayrı ayrı huzuruna çağırıyor; Horasan'ın, «muhalif»lerin, Subaşı'nın durumu ve yapılan savaş hakkında sualler soruyordu. Öyle ki, mesele «kendisi-ne güneş gibi aşikar oldu». Buna rağmen «herhangi bir kimseyi itham f'itab) etmenin zamanı olmadığı için (mesuller hakkında) asla iyilik ve lutuftan başka bir söz söylemiyordu.»
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:12

Mağlubiyetten sonra Nişapur'dan belli olmayan bir yöne giden Ebu Sehl Hamduy ile Horasan işleri nazırı (sahib-i divan-ı Horasan) Suri'den mektup geldi (8 Ağustos 1038/3 Zilkade 429 Çarşamba). Mektuptan öğrendiğimize göre, onlar Subaşı'nın ve ordunun uğradığı felaketi öğrenmişlerdir. Zira, haber almak için, Serahs yolu üzerine atlılar dikmişlerdi. Böylece onlar felaket haberini alır almaz Nişapur'dan ayrılmışlar ve Büst (köyü) yoluyla (hazinelerin bulunduğu) Mikali kalesine gitmişlerdir. Maksatları burada oturmaktır. Fakat, sonradan bunu doğru bulmamışlardır. Kale muhafızına (kütval) ve hazinelerin muhafazasına memur mutemed adamlarına hazine için lazım gelen tenbihleri yaptıktan ve bir yıllık maaşlarını ödedikten sonra hangi yolla «dergah»a ulaşabileceklerini düşünmeğe başlamışlardır. Bütün yollar kapalı idi. Diğer taraftan muhalifler akın akın geldiler. Bu tarafa geldikleri zaman tehlike vardı. iyi rehberleri vardı. Nihayet, Curcan'a geçtiler.

Bu sırada Esteraba d'da bulunan Ebu Kalicar'ı haberdar etmişlerdir. O derhal gelmiştir, Sultan'ın «bende»si olduğunu, iyi yapıp da bu tarafa gelmiş olduklarını, zira can vücudda bulunduğu müddetçe kendilerini muhafaaz edeceğini, öyle ki, hiçbir «muhalif» elinin onlara ulaşamıyacağını söylemiştir; sonra Curcan'ın fetret yeri olduğunu söyliyerek onları Esterabad'a götürmüştür. «Muhalif»lerden bu tarafa bir hücum gelecek olursa, bizzat kendisi onların defi ile meşgul olacaktır. Sonra «muhalif»lerin dar geçitlerden geçerek Esterabad'a kadar gelmeleri imkansızdır. Ebu Kalicar ordusu ile Curcan'da ikamet etmiştir. Kendileri ordu ile halen Esterabad'dadırlar. Ebu Kalicar onların erzakını temin etmektedir. Hükümdar münasip görürse, ona ihsan edilmesi icap eden «malizıman» varıncaya kadar gönlü her hususta hoş edilsin. Çünkü, kendisi böyle her türlü zahmet (renç) içindedir. Bilhassa hükümdarın çakir ve «b e n d e»lerinin kendisine sığındıkları şimdi (onları beslemek yüzünden derdi daha artmıştır). Hükümdar onu korumalıdır ve kendilerinin arkasından hareket edeceğini söylemelidir. Bu lafda kalmamalıdır. Zira Horasan böyle bir kavme (Selçuklular'a) bırakılamaz. Onun için bu adam (Ebu Kalicar)a cesaret verilmelidir. Zira, Horasan (düşmandan) temizlenince, Rey, Cibal ve bu havali tekrar ele geçer.
Bu iki kumandan mektuplarını, saraydan uzak kalan kendileri ve ordu için « inayet»te bulunulmasını rica etmekle bitirmektedirler.

Bu mektuptan anlıyoruz ki:

1) Bu iki kumandan hakkında Ebu Nasr'ın yukarıda söz konusu ettiğimiz mütalaaları hemen tamamiyle doğru çıkmıştır. Onlar, Selçuklular tarafına geçmeyi düşünmemiş oldukları gibi, sonuncuların ellerine düşmemek için her türlü tedbiri almışlardır. Hatta, Selçuklular tarafına geçmeyi düşünmeleri şöyle dursun, onların eline geçmekten ise, Gazneliler Devleti ile normal münasebet halinde bulunmayan ve isyan eden bir eski vasalına sığınmayı tercih etmişlerdir.

2) Ve hükümdarın sığmayacaklarını söylediği Ebu Kalicar tarafından iyi kabul edilmişlerdir. Şu halde, Gazneliler Devleti hakimiyetinden yine Türkmenler meselesi dolayısiyle çıkmış olan Ebu Kalicar Selçuklu tehlikesi karşısında tekrar Gazneli Devleti hakimiyetini kabule mecbur olmuştur. Mektuptan öğreniyoruz ki, karşılıklı münasebetlerin düzelmesini sağlamak yolunda bu iki kumandan gayret sarf etmişlerdir. Bu suretle hükümdarın önceden yaptığı tahminlerin aksine yeni bir durum meydana gelmiştir.

3) Bu iki kumandan ve maiyetindeki askerler, Nişapur'dan Gazne'ye gelmek veya Horasan'da herhangi bir yerde tutunmak imkanını bulamamışlar ve mecburen Curcan'a, Gazneliler Devleti ile dostane münasebet halinde bulunmayan bu hükümdarın arazisine sığınmışlardır. Bu, Selçuklular'ın kazandığı zaferin şümul ve mahiyeti hakkında fikir vermek için kafidir.

4) Zaten bu zafer sonunda Horasan'ın Gazneli Devleti hakimiyetinden çıktığı, mektupta açıkça kaydedildiği gibi, nasıl tekrar ele geçirilebileceği de izah edilmektedir: Mektuptan öğrendiğimize göre, Selçuklu meselesi, ancak onlara karşı kurulacak bir ittifak sistemi ile halledilebilecektir. Bu iki kumandana göre bunun neticesinde Horasan tekrar ele geçirildikten sonra Gazneliler Devleti hakimiyetinden çıkmış olan Rey ve Cibal'i, Taberistan ve Curcan'ı tekrar ele geçirmek kolaydır.

5) Böylece hadiselerin zoruyla kurulmağa başlayan bu karşılıklı dostluk işinde Gazneliler Devleti'nin samimi olmadığını müşahede etmekteyiz. Zira, güçlükler halledildikten sonra elden çıkan diğer ülkelerle birlikte Curcan hükümdarının tekrar tabi duruma getirileceğinden açıkça bahsedilmektedir. Öte yandan, Curcan hükümdarı da samimi değildir. Zira, Selçuklular'in önünden kaçarak kendisine sığınmak zorunda kalan bu iki kumandanla emirlerindeki askerleri, Curcan'dan içerlere nakletmesi, onları bir nevi rehin saydığını göstermektedir.

Tahlil ettiğimiz ve yorumladığımız bu mektubu okuyan hükümdar çok sevinmiştir. Zira, o bu iki «çakir» (Ebu Sehl ve Suri) ile ellerinde bulunan büyük hazine (mal) dolayısiyle çok endişede idi.

Mektupla yetinmeyen Sultan Mesud, ulak (kasıd) lan huzuruna kabul etmiş ve sorguya çekmiştir. Verdikleri cevap şudur:

«Türkmenler yolları dikkatle tutmuşlardır. Kendilerinin (Gazne'ye gelebilmeleri için) bir çok tedbirlere (hilet) başvurmaları icap etmiştir. Çünkü (Selçuklular) yolsuz yoldan gelebilecek güçte idiler.»

Kimsenin görmemesi için ulaklar gizli bir yerde muhafaza edildi. Görülüyor ki, Selçuklular'ın hükümet merkezinde casusları bulunmasından korkulmaktadır. Gayet tabiidir ki, Selçuklu casusları tarafından görülecek olan ulakları yolda teşhis ederek, yakalamak çok kolaydır.

Sultan Mesud, yazdırdığı cevabi mektuplarda, sıkı ihtiyat tedbirleri almalarını emrediyor ve şöyle devam ediyordu:

«Türkmenler, Esterabad'a hücum ederlerse, Sari'ye; eğer Sari hücuma uğrarsa, Taberistan' a gidiniz. Çünkü (onların) o dar geçitlerden geçerek, sizlere ulaşmalarına imkan yoktur. Mektup eksik etmeyiniz ve birbiri arkasına ulak gönderiniz. Biz de buradan aynı şekilde hareket edeceğiz. Öyle ki, bu fitne ateşi söndürülünceye kadar Horasan'dan ayağımızı kımıldatmıyacağız. Gönüllerinizi kuvvetli tutunuz. Zira, böyle fetretler, dünyada çok olmuştur ve başa çıkılacaktır. Ebu Kalicar tarafına da yazılması icap eden yazılmış ve gönderilmiştir. Böylece biliniz».

Öte yandan Ebu Kalicar'a da gayet güzel bir mektup yazılmış ve şöyle denmiştir:

«Sarf edilen her para, bizden sarf edilmiş demektir ve bizim mutemed adamlarımıza yaptıklarınız hiç boşa gitmiş olmıyacaktır. Biz işte geliyoruz. Horasan'a vardığımız ve bu bozuklukları (halel-ha) telafi ettiğimiz zaman, (yaptığınız) hizmet ve gösterdiğiniz fedakarlık hatırınızdan geçmediği şekilde yerine getirilecektir.»
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:13

Bu mektuplar ulak(kasıd)larla gönderilmiştir.
Muhtelif bakımlardan önemi dolayısiyle hemen hemen aynen naklettiğimiz bu bilgiden çıkan ilk netice, Ebû Kalicar'ın şahsında Selçuklular'a karşı burada da bir cephe kurmak teşebbüsüne girişilmemesidir. Mektup ta Ebû Kalicar'ın Selçuklular'a karşı savaş yapması için uzaktan ve yakından bir ima bile yoktur. Sultan Mesud, sadece adamlarına gösterdiği iyi kabulden dolayı onu övmekte ve mukabele edeceğini vaadetmektedir. Hatta kendi adamlarına da hücum vukuunda Selçuklular'ın yetişemiyecekleri yere kadar çekilmelerini tavsiye etmektedir.

Asıl dikkati çeken nokta, vezirin de naklettiğimiz tavsiyesine uyarak, hükümdarın Selçuklular'a karşı bizzat sefere çıkmağa karar vermesidir. Sultan kimseden bir şey beklememekte, neticeyi bizzat ve yalnız olarak almak istemektedir. Bizzat sefere çıkma kararını, muhtelif vesilelerle gördüğümüz gibi, çekinmeden ilan etmektedir. O bu münasebetle azmini belirtmekte, gayesini ve hatta planını açığa vurmaktadır. Onun bu mektubundan anlıyoruz ki, Sultan Mesud bu sefer bu meseleyi kesin olarak halletmeksizin Horasan'dan ayrılmıyacaktır ve kesin netice alacağından da emindir.

Buraya kadar verdiğimiz izahat, Selçuklular'ın kazandıkları bu ikinci zaferin Gazneliler Devleti tarihi bakımından muhtelif tesir ve neticeleri sayılabilir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:13

ZAFERİN SELÇUKLULAR BAKIMINDAN TESİRLERİ VE NİŞAPUR'UN İLK İŞGALİ

Bu zaferin Selçuklular bakımından fiili tesir ve neticeleri nedir? Fethettikleri yerlerde halk kendilerini nasıl karşılamıştır? Bu ve buna benzer akla gelen soruların cevabını, her zaman olduğu gibi yine Sultan Mesud'a gelen raporlardan öğreniyoruz.

Gerçekten, yukarıda muhtelif vesilelerle adı geçen Horasanı sahib-i Berid'inden gelen (11 Ağustos 1038/7 Zilkade 429) gayet önemli bir mektupta şunlar yazılıdır:

«Bende (leri) bu (mektubu) saklandığım yerden (gizlice) yazdırdım. Bir çok tedbirlerle bu ulak (kasıd)ı gönderebildim. Tekrar ediyorum ki, Hacib Subaşı'nın başına o hal geldiği haberinin (buraya) ulaşmasından 12 gün sonra, İbrahim Yınal 200 kişi ile Nişapur'un kenarına geldi ve bir elçinin dilinden kendisinin Tuğrul, Davud ve Yabgu'nun öncüsü olduğunu, eğer cenk yapacaksanız, (bu takdirde) geri döneceğini ve haber vereceğini, eğer (savaş) yapmıyacaksanız şehre geleceğini ve hutbeyi (Selçuklular adına) çevireceğini, zira büyük bir ordunun arkasından gelmekte olduğunu haber verdi. Elçiyi ağırladılar. Şehirde korku ve heyecan oldu. Bütün ayan, kadı Said'ın evine geldiler ve «imam ve şefimiz (mukaddem) sensin; gelmiş olan bu habere (peygam) ne dersin?» dediler.
Kadı Said; «Siz ne fikirde bulundunuz ve niyetiniz nedir?» dedi.

Ayan:

«Bu şehrin tahkimatı (hasaneti) olmadığı sence meçhul değildir. Gözde bir kum gibidir. (Sonra) şehir halkı ise «silahehli» değildir. (Selçuklular) Hacib Subaşı'nın emrinde bulunan o büyüklükteki bir orduyu yendiler. Biz (onlara) ne tehlike yaratırız?.»

Kadı Said:

«iyi düşünmüşsünüz. Bir ordu ile savaşmak «raiyet»e düşmez. Sizlerin Emir Mesud gibi muhteşem bir efendiniz (hudavend) var. Eğer bu vilayet ona lazım ise, mutlaka gelir veya bir kimse gönderir ve «zabt» eder. Bugün yükselmiş olan büyük bir ateş vardır. Ve bir «gürüh» ellerini kan ve yağma (garet) ile yıkamışlardır; (onlara) itaatten başka yol (rûy) yoktur» dedi.

Hadisler sahibi imamı Muvaffak ve bütün ayan:

«Bundan başka doğru (yol) yoktur. Zira, bundan başka (bir şey) yapılırsa, bu şehir boşu boşuna yağmaya (garet) uğrar. (Sonra) «Sultan» uzakta; tuttuğumuz bu yoldan dolayı kendisinden özür dileyebiliriz ve kabul eder» dediler.

Kadı Said:

«İlek'in orduları Subaşı Tekin'in kumandasında Buhara'dan geldiği vakitte, Belh halkı, onlarla cenk ettiler. Öyle ki, o (subaşı Tekin) öldürdü ve yağma etti. Halbuki Nişapur halkı bu gün yaptıklarının aynını yaptılar (yani savaşmadılar ve şehri teslim ettiler). Emir Mahmud Multan'dan Gazneye geldi. Bir müddet (orada) kaldı. işleri yoluna koydu ve Horasan'a doğru yola çıktı. Belh'e varınca, onun fermaniyle inşa edilmiş olan aşıklar pazarı (bazar-ı aşıkan)nın yakılmış olduğunu gördü.

[b]Belh'lilere çıkıştı:[/b]

«Raiyet halkının savaş yapmakla ne işi vardır? Neticede şehriniz harap oldu ve bana ait bu büyüklükte bir gelir kaynağı (mustegalli) yakıldı. Onun benzerini (varı) sizden isteyebilirim. Fakat vazgeçtim. Bundan sonra böyle yapmamağa dikkat ediniz. Zira daha kuvvetli olan, sizden vergi (haraç) isteyen ve (buna karşılık) sizi muhafaza eden her padişaha vergi vermeli ve kendinizi korumalısınız. itaatlerini arzeden Nişapur ve diğer şehirler halkına niçin bakmadınız? Doğru olan, onların yaptıklarıdır. Çünkü yağmaya uğramadılar. (Müstevliye ödedikleri için) artık kendilerinden vergi istenmeyen (zira mahsubu yapıldı) diğer şehirlere niçin bakmadınız?» dedi.

«Tövbe ettik, artık böyle hala yapmayız» dediler. Bugün bu mesele o gün olanın aynıdır.
Hepsi «öyledir» dediler.

Sonra İbrahim'in elçisini çağırdılar ve (şu) cevabı verdiler:

«Biz «raiyet»iz ve bir efendimiz (hudavend) vardır. «Raiyet» savaş yapmaz. Emirler gitmelidirler. Zira, şehir (işte) karşılarındadır. Eğer «Sultan»(Mesud)'a vilayet lazım ise almak üzere gelsin veya bir kimse göndersin. Fakat (şunu da) bilmeli ki, halk (merduman), şimdiye kadar başka yerlerde yağma (garet) etmek, başkalarına ibret olmak üzere cezalandırmak (mesle), öldürmek ve boyun vurmak gibi yaptıklarınızdan dolayı sizden korkmuştur. Başka bir adet edinmeniz lazımdır. Zira, bu dünyanın ötesinde başka bir dünya (da) vardır. Ve Nişapur sizin gibi bir çok (kimseler) görmüştür. Bu kıta (buk'at) halkı (merdum) nın silahı, seher vakti duacılarının du-asıdır. Eğer Sultanı'mız uzak ise de, Tanrı ve onun kulu (olan) ölüm meleği (melekü'l-mevt) yakındır.»
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:13

İbrhim Yınal'ın elçisi döndü. İbrahim Yınal bu cevabı öğrenince, bulunduğu yerden şehre bir fersah (ferseng) mesafeye geldi, elçiyi tekrar gönderdi ve (onun ağzından şu) haberi verdi:

«Çok iyi düşünmüşsünüz. Akıllıca söz söylemişsiniz. Derhal Tuğrul'a yazdım ve durumu bildirdim (zira bizim büyüğümüz odur) ki, Davud ve Yabgu'yu Serahs ve Merv'e, sayıları çok olan diğer ileri gelenleri de diğer yerlere tayin etsin. dil bir «padişah» olan Tuğrul ise kendi has adamları ile buraya gelecektir. Gönlünüzü kuvvetli tutmanız lazımdır. Zira, şimdiye kadar ufak insanlardan sadır olan yağma ve intizamsızlık (bi-resm) nevinden olup bitenler zaruri idi : Onlar cenk yapıyorlardı.

Bugün (ise) durum başkadır:

Vilayet bizim oldu. İşleri ihlale kimse cüret edemez. Ben yarın şehre geleceğim ve Hurremek bahçesine ineceğim. Bilinsin.»

Bu sözleri işiten Nişapur, sükunet buldular. Mündi (ler) pazarlarda dolaştı (lar) ve kara halk da (merdum-imme) sükun bulsunlar diye durumu ilan ettiler. Hurremek bahçesine (oturması için) döşek serdiler; hediyeler hazırladılar; istikbale hazırlandılar (bi-sicidend). Kabiliyetli ve dahi bir adam olup, Suri'nin ezdiği Buzgan kumandanı Ebu'l-Kasım Türkmenler için canını dişine takdı. Muvaffak ve diğer şehir ynı toplandılar ve İbrahim Yınal'ı istikbale çıktılar. Sadece kadı Sid ve Aleviler nakibi Seyid Zeyd gitmediler. Şehirden yarım fersah mesafede 200 - 300 atlının başında olduğu halde, bir rengi (almeti = Selçuklular'ın rengini taşıyan bayrak), iki yedek atı, yırtılmış ve rengi atmış (fersude) elbisesi (tecemmül) ile İbrahim göründü. (Karşılayıcı) «kavim», kendisine erişince, (İbrahim) atı(nı) durdurdu. Çok güzel, yakışıklı bir genç. İyi söz (ler) söyledi ve herkesin gönlünü boş etti ve yürüdü. Sayısız «halk» (onu) görmeğe çıkmışlardı. Yaşlılar (pirn-ı kuhenter) gizlice (düzdide) ağlıyorlardı. Zira, Mahmudlular ve Mesudlular'dan başkasını görmemişlerdi. (Öte yandan), bu giyinişe (tecemmül) ve maiyetine (kevkebet) gülüyorlardı.

İbrahim, Hurremek bahçesine indi. Bir çok yiyecek ve hediye (nüzl) hazırlamışlardı. (Bunları) nezdine götürdüler. Her-gün onu selmlamağa gidiyorlardı. Cuma günü İbrahim büyük camiye (mescid-i cami) geldi.

(Bu sefer) daha mücehhez (shteter) idi:

Buzgan kumandanı (Ebu'l-Kasım) silahlı 3-4 bin adam getirmişti. Zira, o, onunla (İbrahim'le) işbirliği yapıyordu. Daha önce bu «kavim»le mektuplaşmıştı. Öyle ki, Suri'nin zalimliği (sitize)nden dolayı hepsi «dost» oldular. Zira, hakikatte Horasan Suri'nin yüzünden (elden) gitti. (Ebu'l- Kasım), Hatip Ebu İsmail Sbuni ile birlikte, gizlice (Tuğrul adına) hutbe okutmak için çok çalışmışlardı. (Bu defa) hutbeyi Tuğrul adına çevirdikleri zaman1 (Mayıs 1038/Şaban 429), halk müthiş galeyan etti. Bir fitne çıkmasından korkuldu. Nihayet (halkı) teskin ettiler, namazı kıldılar ve döndüler. (Tuğrul), hutbede «Sultan'ul-muazzam» (Büyük Sultan) unvaniyle zikredildi. (Öte yandan, bundan daha bir müddet önce Merv'de de Davud namına «Melik-ül-mülük» (Melikler Meliki) unvaniyle hutbe okunmuştu (14 Nisan 1038/6 Recep 429)Bundan bir hafta sonra atlılar geldiler; (ellerinde Buzgan kumandanına ve Muvaffak'a mektuplar vardı.

(Tuğrul) İbrahim Yınal'a (ise), (şunları) yazmıştı:

«Şehir aynı akıllarına yakışanı yaptılar bunun neticesi olarak onlar ve bütün « rey » için ne iyilik (ler) yapılacağını göreceklerdir. Kardeşim Davud'u ve amcam Yabgu'yu bütün ordu (metinde şehir) kumandanlariyle (mukaddeman) ve ordularla gönderdik. Biz (de) işte kendi has adamlarımız (hassegn) la itaat eden, bu suretle kendilerini (yağma edilmekten) koruyan o nahiyeler halkına bir zarar (renci) gelmemesi için önden (ber-mukaddeme) geldik.»

Halk (merdumn) bu mektuplarla sükun buldular. Şadyah-ı Haseneki bahçesine döşeklerserdiler. Bundan üç gün sonra Tuğrul şehre erişti ve kadı Sid müstesna, bütün istikbaline gitmişlerdi. (Emrinde) ekserisi zırhlı 3000 atlı vardı. İple koluna takılı bir yayı; göğsünde üç oku bulunuyordu. Tam silahlı idi. İpek (mulham) kaftan (kab)ı; Tuzi sarığı Çasbe) ve keçe çizmesi (müze) vardı. (O), Şadyah bahçesine indi. Ordu da sığabildiği kadar oraya, diğerleri (ise) bahçenin etrafına indiler. Nişapurlular bir çok yiyecek ve hediye (nüzl) hazırlamışlardı. Oraya götürdüler. Ve bütün ordu (hayvanlarına) ot verdiler. (Tuğrul) yolda gelirken daima Muvaffak'a ve Buzgan kumandanı (Ebu'l-Kasım) a söz söylüyordu. İşleri, daima bu kumandan yerine getiriyordu.
Geceleyin (ikna için) kendisine bir çok (söz) söylendikten sonra ertesi gün Kadı Sid, selamlamak üzere, torunları ve şakirdleriyle ve büyük bir kalabalıkla Tuğrul'un nezdine gitti. Bütün seyyidlerle (sdt) birlikte Alevi'ler nakibi de geldiler. Saray haşmeti (nuri) yoktu ve bir avuç ayak takımı (evbş) (ile) karışmışlardı. Bir tertip yoktu. İsteyen herkes küstahlık (kusthi) ediyor ve Tuğrul"a söz söylüyordu. O (ise) sofanın önünde efendimiz (hudvend) Sultan'ın çadırına inmiş ve tahtına oturmuştu. Kadı Sid ayağa kalktı. Tahtın dibine (be-ziri taht) bir yasdık koydular. (Oraya) oturdu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:14

Kadı, Tuğrul'a hitaben:

«Efendimizin ömrü uzun olsun. Üzerine oturduğun bu taht, Sultan Mesud'un tahtıdır. Gaib-de böyle şeyler vardır. Ve başka ne olacağı bilinmez. Akıllı ol (huş-yar baş); Tanrı'dan kork ve adalet (dad) dağıt (dih). Mazlumların (sitem-residegan) ve zayıfların (dermandegarı) sözlerini dinle. Bu ordunun zulüm (sitem) yapmasına müsaade etme. Zira, adaletsizlik (bi-dadi) şum olur. Bu gelişimle hakkını yerine getirdim. Bir daha gelmem, zira ilim ile meşgulüm. Bundan başka hiçbir işle meşgul değilim. Eğer akla rücu edeceksen, verdiğim bu nasihat yeter» dedi.

Tuğrul:

«Bundan böyle artık (huzura) gelmekle Kadı'nın zahmet etmesini (rene) istemem. Zira, icap eden, haber göndermek (ba-pey-gam) suretiyle söylenir. Söylediğine göre iş yapmayı kabul ettim. Bizler yeni (nev) ve «yabancı» (garib) insanlarız. Tazig'lerin adetlerini (resmha) bilmeyiz. Kadı, haber (peygam) (göndermek suretiyle) nasihatlarını benden esirgemesin.»

Kadı:

«Böyle yapayım» dedi, (evine) döndü ve kendisiyle gelmiş olan ayan da hep evlerine döndüler.
Ertesi gün (Tuğrul), Buzgan kumandanı Ebu'l-Kasım'a «vilayet» verdi ve «hilat» kuşattı. Kendi hazırlamış olduğu zırhlı kaftan ve ceketi (cebe ve durra'a), Türk biçimi altın eyeri (verdi). (Sonra) Ebu'l-Kasım atına binerek evine döndü ve işe girişti. Zırhlı kaftanda (durra'a) çok yüksek (hevl) siyah bir elbise (siyah-puşi) gördüler ki, bu Tuğrul'u onun emiri yapıyordu. (Onun hükümdarı olduğunu gösteriyordu.)

Bendeleri Alevi'lerin nakibi Seyyid Zey d'in nezdinde bulunuyorum. Kendisi, çok dosttur ve (dostlukta) biriciktir. Bundan sonra da bendelerinin ulakları (kasıdan) gelmekte devam edeceklerdir. Bu Alevi'nin sayesinde bendeleri bu hizmeti başarabilirim».

Konumuz bakımından son derece önemli olması itibariyle hemen hemen aynen naklettiğimiz bu bilgiyi usulümüz gereğince tahlil ve tefsir ederek çıkan neticeleri tesbit edelim:

1 ) Gazne'ye geliş tarihinden anlıyoruz ki, mektup çok gecikmiştir. Zira, yine mektubun ilk satırlarında bildirildiğine göre, İbrahim Yınal, Gazneliler ordusuna karşı kazandıkları zaferin 12nci günü (takriben 10/12 Haziran 1038) Nişapur'un civarına gelmiştir Halbuki mektup Gazne'ye iki ay sonra (11 Ağustos 1038) gelmiştir. Şu halde 1,5 aydan fazla bir gecikme vardır. Zaten mektubunun sonunda, Selçuklu liderlerini karşılamağa giden Aleviler nakibi'nin evinde saklandığını söyleyen sahib-i berid de bunu daha başta itiraf etmektedir.

2) 200 kişilik mütevazı maiyetiyle şehir civarına gelen İbrahim Yınal elçisi vasıtasiyle, önce kendisini tanıtmıştır: O, Tuğrul, Davud ve Yabgu (Musa)'nın öncüsüdür.

3) Sonra maksadını yine elçisi vasıtasiyle izah etmiştir: Şehir halkı hakimiyetini kabul etmiyerek savaş yapmak istiyorsa, o geri dönecek ve başbuğları'nı haberdar edecektir. Halk, Selçuklu hakimiyetini savaşsız kabul edecekse, bu takdirde şehre gelecek ve Gazne hükümdarı Mesud'un adını hutbeden kaldırarak, Tuğrul adına hutbe okutacaktır. Bu suretle, zamanın hakimiyet telakkisine göre, şehrin Selçuklu hakimiyetine girdiği gerçekleşmiş ve ilan edilmiş olacaktır. Görülüyor ki, kendisini öncü olarak tanıtmasına rağmen, İbrahim Yınal, burada karşımıza bu kelimenin mutad olan manası ile yalnız askeri öncü olarak çıkmamaktadır. O aynı zamanda, tabiri caizse, bir siyasi öncü, bir siyasi komiserdir. Hem de başbuğlar'ı adına hakimiyetin gerçekleştirilmesini sağlayan yetkili bir komiser. O birinci vasfını burada göstermiyecektir. Çünkü, şehir halkı savaşacaklarını bildirirlerse vazifesi, geri dönerek bunu başbuğlar'ına, bilhassa sonradan dediğine göre, Tuğrul'a bildirmekten ibarettir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:14

Bu duruma göre, şehir halkı iki şıktan birini tercihte serbest bırakılıyor demektir. Bununla beraber, İbrahim, arkasından büyük bir ordunun gelmekte olduğunu hemen ilave etmeyi de unutmuyor. Bu ifadeyi, şehir halkına, Selçuklu hakimiyetini kan dökmeye meydan vermeden kabul ettirmek için söylenmiş bir tehdit olarak saymak yerinde olur. Bu nokta böyle tesfir edildiği takdirde, İbrahim Yınal ikinci vasfına (siyasi komiserlik vasfına) layik bir general olarak görünmektedir.

4) İbrahim Yınal, Horasan'ın merkezi olan Nişapur hakimiyetini kimin namına istiyordu? Şehir halkının kararını tahlil ve münakaşa konusu yapmadan önce bu soruyu cevaplandıralım:

İbrahim Yınal, adı geçen üç başbuğun öncüsü olduğunu söylemesine rağmen, şehir hakimiyetini bu üç lider adına istememektedir. Mektubu okumağa devam ettiğimiz zaman görüyoruz ki, bizzat İbrahim Yınal'ın bir yerde büyüğümüz dediği, diğer bir yerde de adil bir «padişah olduğundan söz ettiği Tuğrul, Selçuklular'ın tek hükümdarıdır. İşte o, şehir hakimiyetini bu hükümdar adına istemektedir.

Onun bu ifadelerinden anlıyoruz ki, devlet kurulmuştur. Tuğrul da bu devletin hükümdarıdır. Bu devlet, hakimiyetini, Nişapur'a kabul ettirmek suretiyle sahasını genişletmek istemektedir.
Devletin mahiyetinden bahsetmeden önce, ne zaman ve nasıl kurulduğunu münakaşa edelim.

Tezahürlerine göre, hiç olmazsa Selçuklular'in telakkisince, kurulduğunu gördüğümüz devlet, öyle görünüyor ki, Serahs zaferini müteakip, doğmuştur. Bu zaferden sonra Selçuklular'in bu karara vardıkları anlaşılıyor. Bu kararlarını nasıl tatbik ettiklerini, emsaline göre, tahmin etmek güç değildir. Zaferden sonra toplanan kurultay hükümdarlığa Tuğrul'u seçmiştir.

Görülüyor ki, üçlü liderlik sistemi, Yabgu'nun ikinci plana düşmesiyle, ikili liderlik sistemi halini aldıktan sonra şimdi de, tek hükümdarlık haline gelmiştir. 12 Kasım 1036 da Selçuklu liderleri adına Gazne Devleti'nden üç şehir talep eden iki Selçuklu elçisinin gelişinden beri arada geçen ve birbuçuk yılı pek fazla aşmayan bir zaman içinde Selçuklu ailesi içinde nasıl bir bünye değişmesi olmuştur ki, neticede yabguluk müessesi hemen hemen tamamiyle tasfiye edilerek, mektupta bildirildiği gibi, bütün yetki Tuğrul'a geçmiştir? Bu hususta fazla bir şey bilmiyoruz.

Fakat Tuğrul'un mutlak hakimiyeti bir vakıadır:

Zira gördük ki, Tuğrul'un, Davud'la Yabgu'yu Serahs ve Merv'e tayin edeceği açıkça zikredilmektedir. Kendisi de Nişapur halkına gönderdiği mektupta kardeşi Davud'la amcası Yabgu'yu, bütün ordu kumandanlariyle gönderdiğinden bahsetmektedir.

Tuğrul ile Nişapur'a gelmediklerine göre, onların tıpkı İbrahim Yınal gibi, tayin edildikleri şehirlere gönderildikleri anlaşılıyor. Zira, onlar Nişapur'a gelmiş olsalardı, kaynakta kendilerinden şu veya bu vesile ile mutlaka bahsedilirdi.
Şu halde kurulan devletin eskisine nazaran daha merkeziyetçi bir karaktere sahip olduğu tereddütsüz söylenebilir.

5) Kurulan devletin, böylece düzene konmasına devam edilerek, aile azası dışında kalan bazı kimselerin muhtelif vilayetlere tayin edildikleri hakkında misallere sahip bulunuyoruz:

Tıpkı Dandanakan zaferinden sonra yapıldığı gibi, ülkeler hanedan azasından bazı prensler arasında «taksim» edilmiştir. Gerçekten, bazı kaynaklarımızın bildirdiklerine göre daha 430 (1038-39) yılında, yani kazanılan bu savaştan sonra Tuğrul, Merv, Serahs ve Belh'i kardeşi Davud'a, Herat, Buşenc ve Sistan'ı amcası Musa'nın oğlu Hasan"a, Dihistan'ı ise «ana bir kardeşi» İbrahim Yınal'a tevcih etmiştir. Görülüyor ki, Selçuklular'a göre, devlet kurul-muş ve kurma (tesis) safhasından düzenleme (tanzim) safhasına geçilmiştir.
Bu zaferden sonra harekete geçen Sultan Mesud Cuzcan'ı aldığı zaman Selçuklular tarafından tayin edilmiş olan valiyi yakalamış ve öldürmüştü. Bu münferit bir misal olamaz. Selçuklular'ın zaferden sonra hemen devletin tanzimine giriştiklerine dair dikkata şayan bir hadisedir. Nitekim, «etrafa» naibler gönderdiklerini de biliyoruz.

6) İşte mahiyetinden ve kuruluş şeklinden bahsettiğimiz bu devlete itaat edip etmiyecekleri sorulduğu zaman Nişapur şehri ileri gelenleri (ayan), önce kendi aralarnda konuşmuşlar, fakat kesin bir karara varamamışlar ve kadı Said'e başvurmuşlardır. Bu sonuncu, önce müracaat edenlerin bu husustaki mütalaalarını öğrenmek istemiştir.

Onlar da, şu üç nokta üzerinde durmuşlardır:

a) Şehir tahkimattan mahrumdur.
b) Şehir halkı silahlı değildir.
c) Nihayet, emrinde büyük bir ordu bulunan Subaşı'yı yenen Selçuklular'a karşı koymak imkansızdır.
Görülüyor ki, bütün bu üç nokta da şehir halkı aleyhindedir. Burada dikkatimizi çeken, bilhassa ikinci noktadır. Bundan anlıyoruz ki, şehirde Gazne ordusuna mensup veya Gazne taraftan hiçbir silahlı kuvvet ve kumandan kalmamıştır. Hepsi çekilip gitmişlerdir. Geri kalan, silahlı olmayan ve silah kullanmasını bilmeyen sivil halktır.

Üçüncü noktada ise, gayet güzel bir mukayese karşısındayız:

Subaşı mağlup olduktan sonra şehrin mukavemet etmesine ve halkın şehri korumasına imkan yoktur.

7) Şehrin bu halinin tabii neticesi olarak, İbrahim Yınal'in karşısına muhatab olarak çıkanlar, hemen hemen münhasıran din adamlarıdır. Zaten, şehrin mukadderatı hakkında nihai karan vermesi için müracaat edilen zat da devlet sivil teşkilatında vazifeli bir kadı'dır.

8) Kadı Said'in «raiyet»in savaş yapmaması ve hakimiyetini kabul etmelerini isteyen bir hükümdara itaat etmesi hususundaki tavsiyeleri, zamanın hakimiyet telakkisine uygun düşüncelerdir. Nitekim o bu hususta Sultan Mahmud zamanına ait olmak üzere bir de gayet ilgi çekici misal getirmiştir.
Konumuz bakımından üzerinde durulması gereken nokta, bu Kadı'nın Selçuklular hakkındaki görüşleridir. Ona göre, Selçuklular kan akıtmaya ve yağmaya alışmış bir kitledir. Kendilerine itaat edilmediği takdirde onların şehri yağma ve halkını katliama uğratacakları muhakkaktır. Bu itibarla kendilerine itaatten başka çare yoktur. Görülüyor ki, şehri itaate sevkeden amil, Selçuklu sevgisi olmaktan ziyade, şimdiye kadar başka yerlerde yaptıklarına göre, onlardan duyulan korkudur. Yine ona göre, kudretli bir hükümdar olduğunu kabul ettiği Sultan Mesud'a bu şehir lazımsa, gelsin alsın.

9) Verilen karar İbrahim'in elçisine bildirilmiştir ve teslim olmalarını icap ettiren sebepler yukarıda ifade edildiği şekilde izah edilmiştir.
Bundan başka Nişapurlular, Selçuklular hakkında duydukları korkuyu elçiye açıkça ifade etmekten de çekinmemişler ve bu adetlerinden vazgeçmelerini tavsiye etmişlerdir. Selçuklular'a, başka bir dünyanın varlığını hatırlatmışlardır. Nişapur şehrini ayakta tutanlar ise, seher vakti dua edenlerdir. Bununla herhalde Selçuklular adetleri olan zulümleri yapacak olurlarsa, cezalarını çekeceklerini söylemek istemişlerdir. Nitekim bu şehrin kendileri gibi çok insanlar gördüğünü söylemişlerdir.

10) Şehir ileri gelenlerinin bu mütalaalarına İbrahim Yınal'ın yine aynı elçisi vasıtasiyle verdiği cevap ise şaheser denecek kadar mükemmeldir: Şehrin itaat ettiğini Tuğrul'a yazdığını, Selçuklu hanedanı azasını muhtelif şehirlere tayin ettikten sonra onun buraya geleceğini bildiren İbrahim, sözü Selçuklular'ın başka yerlerde yaptıkları yağma ve katliama naklediyor, bunu kumandanların ve hanedan mensuplarının değil, Selçuklu ordusuna mensup askerlerin yaptığını itiraf eyliyor, fakat savaş halinde bulunulduğu için bunun zaruri olduğunu kaydediyor; şimdi ise, şartların değiştiğini, vilayetin kendilerinin olduğunu, içten veya dıştan kimsenin yağma ve katliama cesaret edemiyeceğini söylüyor ki, bu sözler çok ilgi çekicidir.

Bundan anlaşılıyor ki, devlet kuruluncaya kadar yapılan yağma ve katliamlara sebep olan Selçuklular, bunu tabii saymaktadırlar, fakat devlet kurulup da, nizam tesis edildikten ve vilayet kendilerinin olduktan sonra yağma ve katliam yaparlarsa, ancak o zaman onları ayıplamak lazımdır. İbrahim'in temin ettiğine göre, bundan sonra böyle bir şeyin yapılmasına imkan yoktur.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: SELÇUKLULARIN İKİNCİ ZAFERİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:15

Bu sözler Selçuklular'ın, devlet kurulduktan sonra nasıl devlet adamı zihniyetine sahip olduklarını göstermesi itibariyle son derece önemlidir. Söz halinde kalan bu zihniyete ne dereceye kadar bağlı kaldıklarını aşağıda göreceğiz.

Burada hadiselerin bu safhasına ait olmak üzere şu kadar söylemekle yetinelim:

Bir ara Nişapur'a gelen Çağrı şehri yağma etmek istemiş, Tuğrul, böyle bir teşebbüste bulunduğu takdirde kendi kendisini öldüreceğini söylemek suretiyle onu bu niyetinden vazgeçirmişti. Halbuki Davud'un daha kendi adına hutbe okutmadan önce Merv halkına iyi davrandığını biliyoruz.

11) Bu kuvvetli ve makul sözler, müzakereleri idare eden ileri gelenleri tatmin ettiği gibi, dellallar vasıtasiyle ilan ettikleri zaman bütün şehir halkı da sükunet buldu. Halbuki mektubun başında bildirildiğine göre, İbrahim Yınal'in şehir kenarına geldiği haberi şehirde korku ve heyecan yaratmıştı.

12) İbrahim'e yapılan karşılama töreninin mümkün olduğu kadar haşmetli olması için, aşağıda kendisinden ayrıca bahsedeceğimiz Buzgan kumandanı Ebu'l-Kasım'ın büyük rolü olduğu görülüyor. Kadı Said ile Aleviler nakibi Zeyd müstesna bütün şehir ileri gelenleri İbrahim Yınal'ı karşılamağa çıkmışlardır. Mektupta açıkça söylendiğine göre, İbrahim'in maiyetinin azlığı ve kıyafeti karşılayanları hayal kırıklığına uğratmıştır. Mahmu d'un ve Mesu d'un adamlarından başka kimseyi görmemiş olan yaşlılar gizli gizli ağlıyorlardı. Buna karşılık, İbrahim Yına l'in yakışıklı bir genç oluşu ve güzel söz söyleyişi onları tesir altınada bırakmıştır. Onun bir devleti temsil eden zat olduğunu gösteren tek emare, bir alamete (herhalde Selçuklula r'a mahsus rengi olan bir bayrağa) sahip olmasıdır.

Karşılayan «ayan dışında bir çok halkın onu görmek için yollara dökülmeleri, gelişinin muhtelif sebeplerle büyük ilgi uyandırdığını göstermektedir. Gözleri sadece Mahmud'un ve Mesud'un hakimiyetini temsil eden adamları görmeğe alışmış olan yaşlılar, bir yandan gizli gizli ağlarken, bir yandan da İbrahim'in kıyafetine ve maiyetinin azlığına gülüyorlardı. İçlerinden «ne günlere kaldık» dedikleri muhakkaktır.

Bütün bunlar, onun elden geldiği kadar iyi karşılanmasına mani olmamıştır:

Ona bir çok yiyecek ve hediyeler götürülmüş ve selamlamak üzere hergün nezdine gidilmiştir.

13) Bu kadar bir kuvvetle şehirde hakim olmanın ve hele hakimiyeti tatbik ve devam ettirmenin güçlüğünü en iyi anlayanın, karşılama töreninin mümkün olduğu kadar mükemmel olmasında canla başla çalıştığını gördüğümüz Buzgan kumandanı Ebul-Kasım olduğu görünüyor: Sıra şehrin Selçuklu hakimiyetine geçtiğinin fiili tezahürü olan hutbe'nin bu yeni devlet adına okutulmasına gelince, İbrahimi daha hazırlıklı gördüğümüz gibi, Ebu'l - Kasım da daha tedbirlidir: 3-4 bin kişilik bir kuvvet toplamıştır. Daha önce kabiliyet ve dirayetinden bahsedilen mektupta, bu münasebetle de onun Selçuklular'la niçin ve nasıl temasa geldiği hakkında bilgi veriliyor. Suri'nin zulmüne uğrayan bu kumandan, Selçuklular'la muhabereye girişmiş, neticede karşılıklı sevgi husule gelmiştir. Şu halde, bildiğimize göre, Selçuklu hakimiyetine giren ilk Gazneli Devleti askeri teşkilat mensubu odur. Yalnız onun, yeni kurulan Selçuklu Devleti'ni.

Gazneliler Devleti'ne tercih ettiği için sonuncusu terk ederek Selçuklular tarafına geçmemiş olduğunu unutmamak lazımdır:

amiri olan Horasan işleri nazırı Suri ile şu veya bu sebeple arası açıldığı için Gazneliler Devleti hizmetini bırakmış ve Selçuklular'a hizmeti tercih etmiştir. Bununla beraber. görüyoruz ki, bu geçiş, onun Selçuklular'a sadakatle hizmet etmesine mani olmamıştır.

Yalnız yaptığı hizmet itibariyle değil, Selçuklular tarafına ilk geçen kumandan olması itibariyle bu geçiş çok önemlidir. Bu kumandanın istikbalini, Selçuklular'ın istikbaline bağlamasının ifade ettiği ilk mana, Selçuklula r'm istikballerinin sağlam; buna karşılık, Gazneliler Devlet i'nin istikbalinin karanlık olduğuna inanmasıdır.

Bu geçişin öneminin daha iyi takdir edilebilmesi için bu kumandanın, bu maksadla ne zaman muhabereye giriştiğini bilmek çok iyi olurdu. Ne yazık ki, bu hususta açık kayıt yoktur.

Bununla beraber, onun Selçuklular'la münasebete ne zaman geçtiğini takribi de olsa tayin pek güç olmasa gerektir.
3-4 bin kişilik kuvvet tedarik etmesi münasebetiyle Selçuklular'la işbirliği yaptığını kaydeden mektupta, onun Selçuklular'la yazışmada bulunmuş olduğu bildiriliyor. Şu halde bu münasebet kurma bu son Serahs zaferinden sonra olamaz. Çünkü, müteaddit mektupların gidip gelmesi için çok daha fazla zamana ihtiyaç vardır.

Geriye kabule şayan tek durak noktası, yukarıda söz konusu ettiğimiz — daha Selçuklular'ın İran'a girmesini müteakip ortaya çıkan— Sultan Mesud'un vezirinden şüphe ettiği zaman olabilir. Gördük ki, hükümdar vezirinden kendisine ihanet ettiğinden şüphe etmiştir. Vezir, bunu, kendisinin Selçuklular tarafına geçeceği ve onların vezirliğini kabul edeceği şeklinde yorumlamıştır. Öyle görünüyor ki, ta o zaman Gazne Devleti sivil ve askeri teşkilatına mensup ricalden Selçuklular tarafına geçen ya olmuştur, yahut da geçecekleri gizli haber ajanları tarafından öğrenilmiştir. Eğer böyle olmasaydı, hükümdarın kendisini Selçuklu taraftarlığı ile itham etmesi, vezirin de bunu Selçuklular tarafına geçme ve onların vezirliğini kabul etme şeklinde telakki eylemesi zor düşünülebilirdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir