Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yeni Hadiseler ve Alınan Tedbirler

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Yeni Hadiseler ve Alınan Tedbirler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:08

YENİ HADİSELER VE ALINAN TEDBİRLER

Selçuklular'in gönderdikleri elçilik heyeti Sultan Mesud'u Bust'de buldu (12 Kasım 1036/19 Muharrem 428 Cuma). Elçileri ordugaha getirdiler. Bu sefer, elçilik vazifesini iki kişi yapıyordu. Biri Buhara'lı bir Danişmend, öteki de bir Türkmen'di. Söylendiğine göre, bu sonuncu Selçuklu başbuğları'nın akrabasındandı. Görülüyor ki, bu elçilik heyeti, ilk elçilik heyetinden farklı bulunuyordu: Bir defa üç değil, iki kişiden meydana gelmişti. Sonra her birinin bir lideri temsil ettiğinden de bahsedilmiyordu. Bu sefer elçilere gayet iyi misafirseverlik gösterildi.

En önemli değişiklik elçilerin bu defa hükümdar tarafından kabul edilmesindedir. Gerçekten, geldiklerinin ertesi günü hükümdar gayet debdebeli bir kabul resmi düzenledi (bar dad); elçiler getirildi. «Hizmet» ettiler (Arz-ı ubudiyet ettiler). Sonra vezirin divanı'na götürüldüler. Sahib-i divan-ı risalet de vezire katıldı. Elçiler, hükümdara arz edilmesi kaydiyle vezire hitaben yazılmış bir mektubu sundular.

Önemi dolayısiyle mektubun içindekilerini kaynakta geçtiği şekilde veriyoruz:

«Bizim tarafımızdan şimdiye kadar bir taşkınlık (dest-dırazi) olmamıştır. Fakat, Horasan'da başka Türkmenler'in bulunduğu gizli değildir ve başkaları da geliyorlar. Çünkü, Ceyhun ve Balhan dağı yolu açıktır. (Sonra) bize verilmiş olan bu vilayet (ler), dardır ve sahip olduğumuz bu insanları almıyor. Vezir (hace-i buzurg) aracılık etsin ve çöl taraflarında bulunan Merv, Serahs ve Baverd gibi şehirciklerin bize verilmesini efendimiz (hudavend) Sultan'dan (bizim adımıza) rica etsin. Öyle ki, sahib-i beridler, kadılar, sahib-i divanlar efendimiz tarafından tayin edilsinler ve vergiyi tahsil etsinler, bize maaş (bistgani) olarak versinler. Ta ki, biz efendimizin askerleri olalım ve Horasan'ı fesadçılardan temizliyelim.

Irak' ta veya başka bir yerde (yapılacak) bir hizmet olursa, yerine getirelim. Her güç işte hazır olalım. Subaşı hacib ile ordu Nişapur'da ve Herat'da ikamet etsinler. Eğer üzerimize yürürlerse, bu (hücumu) def etmekle meşgul olmaktan başka çaremiz yoktur. (Bu takdirde) «hürmet» aradan kalkar. Ricamız (iltimas) budur. Rey hükümdarındır (re'y-i ali berter)».

Bu önemli mektuptan çıkan neticeleri tesbit edelim:

1) Mektup, yapılmış olan anlaşmanın bozulmamış bulunduğunu temin etmekle başlıyor. Selçuklu başbuğlarına göre, raporlara dayanarak belirttiğimiz yağmalan yapanlar, kendi emirlerinde bulunmayan diğer Türkmenler'dir; durmadan da yenileri gelmektedir. Bu suretle Selçuklular'ın, Türkmenler'in yaptıkları yağmaların sorumluluğunu red ettiklerini görüyoruz. Halbuki, Gazneliler Devleti'nin bunlardan Selçuklular'ı sorumlu tuttuğunu ve anlaşmanın bozulması şeklinde telakki ettiğini ve ona göre tedbir aldığını gördük.

2) Anlaşma şartlarının kendileri tarafından bozulmadığı noktasından hareket eden Selçuklular, kendilerine tahsis edilen arazinin genişletilmesini istemektedirler. Zira, daha önce tahsis edilen vilayet, artık dar gelmektedir. Burada bir noktaya işaret edelim: Bir yandan başka Türkmenler'i kendilerinden ayrı telakki eden, öte yandan içten ve dıştan yeni katılan Türkmenler'le kuvvetlerinin arttığından bahseden Selçuklular'ın düştükleri tezad derhal dikkati çekmektedir. Gerçekte, Selçuklular'ın bu görüşlerini kabul etmeğe imkan olmadığı, Gazne görüşünün doğruluğu meydandadır.

3) Selçuklular'ın önemsiz bir şey ister gibi söz ettikleri şehirler, Horasan'ın en önemli üç şehridir.

4) Buna karşılık, Selçuklular'in Gazneliler Devleti'ne yapacakları hizmetler çok ilgi çekicidir: Onlar, devletin maaşlı askerleri olacaklardır ve maaşları bu şehirlerin gelirlerinden sağlanacaktır. Bu suretle Gazne hizmetine girecek olan Selçuklular, Horasan'da sükun'le asayiş temin edecekleri gibi, içte ve dışta gösterilecek her vazifeyi yerine getireceklerdir. Görülüyor ki, istekleri yerine getirildiği takdirde Selçuklular daha önceki anlaşma ile elde ettikleri bazı imtiyazları terk etmeğe ve bazı mükellefiyetler yüklenmeğe hazırdırlar. Selçuklular eğer bu tekliflerinde samimi iseler, bunun eskisine nisbetle imtiyazlarını daralttığı meydandadır.
Bu teklifin Gazneliler Devleti bakımından delalet ettiği mana ise, artık bu devletin Horasan'da sükun ve asayişi teminden aciz olduğu ve bunu kanaatlerince ancak Selçuklular'in sağlayabilecekleridir ki, bir çok bakımlardan çok önemlidir.

5) Selçuklular, 9 ay kadar önce üzerlerine gönderildiğini gördüğümüz Subaşı'nın belirli merkezlerde oturmasını ve üzerlerine gelmemesini ihtar ve geldiği takdirde savaşacaklarını açıkça ifade etmektedirler. Mektubun ifadesinden onların zaferden emin oldukları anlaşıldığı gibi, savaş halinde bunun sorumluluğunun Gazneliler Devleti'ne ait olduğu ihsas edilmektedir.

6) Subaşı, bu ihtarlarına rağmen savaşırsa, Selçuklular «hürmeti kaldırarak», kendilerini her türlü harekette serbest telakki edeceklerdir.

7) Bütün bu vasıflariyle ve diğerlerinden çok farklı olan serbest ifadesiyle mektubun bir ültimatom olduğu ileri sürülebilir.

8) Mektuptan çıkan umumi netice ise, Selçuklular'ın, artık Gazneliler Devleti'nin ne kadar zayıf olduğunu anladıklarının sabit olmasıdır. Bu itibarla, Selçuklu liderlerinin acı tecrübelerden sonra yalnız iyi kumandanlar değil, aynı zamanda gerek Gazneliler Devleti'nin içinde bulunduğu şartları, gerekse o zamanın devletlerarası siyasi münasebetlerini çok iyi bilen, fırsatları kaçırmayan ve planlarını ona göre yapan iyi politikacılar, tecrübeli siyaset adamları haline geldikleri tereddüdsüz söylenebilir.

Kaynakça
Kitap: BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU TARİHİ Cilt: I KURULUŞ DEVRİ
Yazar: Mehmet Altay KÖYMEN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: YENİ HaDİSELER VE ALINAN TEDBİRLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:09

Mektuptan Selçuklular'ın iç bünyeleri bakımından çıkan neticelere gelince, bunlar iki noktada toplanabilir:

1) Selçuklu liderlerinin, Gazneliler Devleti'nden üç şehir talep ettiklerine bakılırsa, üçlü liderlik sistem i devam etmektedir. Öte yandan, üç değil, iki elçi gönderildiğine bakılırsa, üç lider adına üç ayrı elçinin gönderilmesinden beri iç bünyede Tuğrul Bey'le Çağrı Bey'in lehine ve Yabgu'nun aleyhine olmak üzere bir gelişme olduğuna hükmedilebilir. Mesele böyle mütalaa edilirse, Selçuklular'da hakimi-yetin bu iki kardeş elinde toplanmağa başladığı ve nisbi merkeziyetçilik sistemine doğru gidildiği söylenebilir. Bu hususta ileride daha kesin hükümler vermek imkanını bulacağız.

2) Bildiğimize göre, Selçuklu liderleri kendilerine lazım oları Kuvvetleri şimdiye kadar daha ziyade Horasa n'dan sağlıyorlardı veya bu kuvvetler kendiliklerinden bu liderlere katılıyorlardı. Şimdi görüyoruz ki, Horasan dışı Türkmenleri de artık akın akın gelmeğe başlamışlardır. Bunu mektuptan açıkça öğreniyoruz. Bu gelişleri, daha ziyade Selçuklular'ın kazandıklarını gördüğümüz askeri ve siyasi zaferlerin neticesi saymak yanlış olmaz.
Bu mektubun delalet ettiği manayı, Sultan Mesud'un da iyi anladığını görüyoruz. Zira, vezir Selçuklu elçileriyle yapılan müzakere neticesini hükümdara bildirdiği zaman, onun gösterdiği tepki ve yaptığı yorum bunu açıkça ortaya koymaktadır. Gerçekten, hükümdar vezire verdiği cevapta elçileri geri göndermelerini ve bu hususta konuşmak üzere Ebu Nasr'la kendisinin huzura gelmelerini emretti. Sultan son derece kızgındı. Vezire söylediği ilk söz şu oldu: «Bu kavmin tahakkümü, yayılma (tebassut) (ihtirasları), aşırı istekleri (iktirah) haddini aşmıştır. Bu elçileri geri göndermeli ve kendilerine açıkça, «aramızda ancak kılıç vardır» demelidir. Ordular cenk için gönderilmiştir Biz de işte Bust'e hareket ediyoruz ve Herat'a gideceğiz».

Görülüyor ki, Sultan Mesud, Selçuklular'in isteklerini kabul etmek şöyle dursun, onlara harp ilanı suretiyle cevap vermeğe taraftardır. Vezir aynı fikirde değildir. Bu şekilde söz eden, üstelik (bu anda) sükunet bulmuş olan bu kavme karşı «haşmet perdesi»ni kaldırmamak daha iyidir. Vezire göre, onların bu isteklerine hem sert, hem de yumuşak cevap verilmelidir. Ta ki, arada mevcut karşılıklı iyi muamele (mücamelet) devam etsin. Daha sonra hükümdar emrederse, kendisi Herat'a gitmeğe hazırdır. Başkumandan (hacib-i buzurg) (Subaşı) bütün ordu ile oraya gelir ve Selçuklular'a karşı hazırlık yapılır. İş barış veya savaş yoluyla halledilir. Hükümdar da kendilerine yakın bulunur. İcap ederse, o da işe müdahale etmek üzere hareket eder.

Vezirin Selçuklular'a karşı uygulanmasını hükümdara tavsiye ettiği bu siyasetten anlaşılıyor ki, aynı hükümdarın kızgınlığına ve derhal harekete geçilmesini istemesine rağmen Gazneliler Devleti yeni bir savaşı göze alamıyacak kadar zayıftır, veya Selçuklular, devletin yeni bir savaşa girişemiyeceği kadar kuvvetlenmişlerdir. Bunu telafi etmek üzere Gazneliler Devleti'nin zamana ihtiyacı vardır. Bu itibarla Selçuklular'ı bu anda gücendirmiyecek bir cevap vermek lazımdır.

İşin dikkate değer tarafı, Selçuklu meselesinin barış yolu ile halledilmesinin mümkün olduğuna vezirin hala inanmasıdır.
Bu plan hükümdar tarafından da kabul edilmiştir. Elçilere bu esas çerçevesi içinde muamele edilmiş ve bu esas çerçevesi içinde cevap verilerek geri gönderilmişlerdir. Yine de elçilerle bir karara varılabilmesi için yapılan müzakereler (münazara) 2-3 gün sürmüştür. Cevaplar hazırlanmış, elçilere hilatler verilmiş, Horasan tarafına gönderilmiştir (18 Kasım 1036/25 Muharrem 428 Perşembe).

Gazneliler Devleti'nin içinde bulunduğu şartları daha iyi anlayabilmek için elimizde başka bir ölçü de vardır: Subaşı'nın kumandası altında 9 ay kadar önce Selçuklulara karşı gönderilmiş ordu şimdiye kadar ne yapmıştır? Bu nokta bizce meçhul bulunduğu gibi; kaynakta da bu hususta bilgi verilmemektedir. Öyle görünüyor ki, Subaşı şu veya bu sebeple Selçuklular'a hücuma cesaret edememiştir. Böyle olunca da, bu, Gazneliler Devleti'nin zayıflığını meydana çıkmasından başka bir

netice vermemiştir. Bu nokta gözönünde tutulduğu takdirde, yeni isteklerde bulunmak üzere Selçuklular tarafından gönderilen son elçilik heyetinin delalet ettiği mana daha iyi anlaşılır. Bu suretle, Gazneliler Devleti'nin içinde bulunduğu şartları gayet iyi öğrenen Selçuklu liderleri bundan azami derecede faydalanmak için harekete geçmişler ve bu elçilik heyetini göndermişlerdir. Görünüşe göre, asıl maksatları, Gazneliler Devleti'ni içten fethetmektir. Zira, Gazneliler Devleti ordusuna girecek olan Selçuklular'ın, kısa bir müddet içinde devleti ellerine alacakları şüphesizdir. Onlar, bu hususta kendilerine çok güvenmektedirler. Sonra bu yol, türlü devletlerde öteden beri çok denenmiş bir yoldur da.

Vezirin tavsiyesiyle takip edilen «oyalama siyaseti»nin manasını çok iyi anladıklarını, Selçuklu liderleri'nin tekrar şiddet politikasına dönmelerinden anlıyoruz.

Gerçekten «Davud Türkmen»in, 4000 atlı ile Gur üzerinden Gazne'ye yürüdüğü hakkında bir rapor geldi (24 Kasım 1036/1 Sefer 428 Çarşamba). Kendisini çok üzen bu haber üzerine Sultan Mesud veziri huzuruna çağırdı. Bu kavmin asla doğru durmadığını, zaten düşmanın dost olmıyacağını, vezirin techizatlı bir ordu ile Herat tarafına gitmesini, kendisinin de payitaht Gazne'ye gideceğini, zira evin boş bırakılamıyacağını söyledi.

Vezir, hükümdarın bu mütalaasına verdiği cevapta, kendisine bu haberin doğru görünmediğini, zira sonbaharın geçeli epey olduğunu, bu mevsimde o yolla Gazne'ye kuşun bile geçemiyeceğini beyan etti. Hükümdar vezire itiraz ederek, düşmanın kar-kış dinlemiyeceğini, (bu sebeple) kendisinin derhal Gazne'ye döneceğini söyledi.

Nihayet, tamamlayıcı başka bir haber gelinceye kadar kalmağa hükümdarı ikna etmek mümkün oldu. Fakat, yine de hükümdar her ihtimale karşı hareket hazırlığı yapılmasını emretmekten geri kalmadı. Bu emir üzerine ordugahda büyük bir korku, telaş ve heyecan başladı. Nihayet beş gün sonra gelen başka bir mektup haberin yalan olduğunu meydana çıkardı.

Gerçek şöyle idi:

150 Türkmen bu hududa doğru geçmişti. Bunların Davud'un öncüleri olduğu söylenmiş, fakat meseleyi araştırmak üzere peşlerinden gitmekten korkulduğu için bu haber çıkarılmıştı.

Naklettiğimiz bu bilgi gösteriyor ki, Selçuklu korkusu her tarafa yayılmıştır. Merkez teşkilatı gibi, taşra teşkilatı da bu korkunun tesiri altındadır. Yılgınlık o kadar büyüktür ki, Selçuklular'ın ufak bir kuvvetle payitaht Gazne'yi işgal edebileceklerine inanılmaktadır.

Aradan pek fazla bir müddet geçmeden (13 Ocak 1037/22 Re-biülevvel 428 Perşembe) Türkmenler'in memleketin her tarafına yayıldıkları, bu arada Kuhistan'da bulunan Tun şehrini yağma ettikleri hakkında Horasa n'dan mektuplar geldi. Arap ve Kürd kıtalarının kumandanı Ebu'l-Hasan Iraki'nin Herat'ta içki ile meşgul olduğu, bir gulam'ın bir arap ve kürd kıtasının başında bir Türkmen grubunu takibe gönderdiği, tedbirsizlik dolayısiyle bir çok kimsenin Türkmenler tarafından öldürüldüğü veya esir edildiği bildiriliyordu.

Görülüyor ki, Selçuklular, hemen hemen aynı zamanlarda Horasan'ın muhtelif yerlerinde ufak gruplar halinde görünmektedirler. Bundan önce Horasan'ın güney-doğusunda Gazne'ye giden yollar üzerinde görünen bir Türkmen grubundan sonra, şimdi de başka bir grup Horasan'ın batısında görünmektedir.
Bunların bir tesadüf eseri olmadığı, bir nevi çete savaşları adını verebileceğimiz bu hareketleri Selçuklu liderlerinin belirli neticeleri elde etmek üzere planlı bir şekilde sevk ve idare ettikleri meydandadır. Bu hususta aşağıda daha açık bilgi vermek imkanını bulacağız.

Her zaman olduğu gibi bu haberlere çok üzülen Sultan Mesud, bu mesele üzerinde veziri ile uzun uzun konuştuktan sonra şu karara vardı:

1) Vezir, bizzat Herat'a gidecek.
2) Subaşı bütün Horasan ordusu ile onun nezdine gelecek.
3) Gereken hazırlık yapıldıktan sonra Türkmenler üzerine sevk edilecek.
4) Gaye, onları kılıç kuvvetiyle (Horasan'dan) sürüp çıkarmaktır. Çünkü hükümdar, onların artık doğru yola geleceklerinden ümidini kesmiştir.
5) Ona göre, Selçuklular'ın şimdiye kadar söyledikleri ve yaptıkları, hep «gurur», «işve» ve hile (zark) idi. Zira nereye gittilerse, ne hayvan (nesi), ne de mahsul (hars) bıraktılar.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: YENİ HaDİSELER VE ALINAN TEDBİRLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:10

Bu bilgi hükümdarın Selçuklu şefleri'nin Gazneliler Devleti'ne karşı yürüttükleri siyaseti nihayet anlamağa başladığını gösterdiği gibi, aynı şeflerin bir plan dahilinde yapıldığını gördüğümüz bu yağmalar esnasında bilhassa neler elde etmeğe dikkat ettiklerini de belirtmektedir.

Bizzat hükümdara göre, Selçuklular'ın sözlerine güvenilemez, onlar «hiylekar»dırlar ve üstelik Gazneliler Devleti ile adeta alay etmektedirler.
Burada bizi bilhassa ilgilendiren nokta, Selçuklular'ın yağma siyasetidir : Bu bilgiye göre, Selçuklular, akınları esnasında can kaybına pek sebep olmamaktadırlar. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, onlar bilhassa hayvan toplamağa gayret etmektedirler.

Yine bu bilgiden öğrendiğimize göre, bu yağmalar esnasında ziraat de harap olmaktadır. Bu tahribat, hayvanları sürüp götürürken olabileceği gibi, kendi hayvanlarını otlatırken de olabilir. Bu son mütalaa kabul edildiği takdirde bazı Türkmen gruplarının, yağma maksadiyle değil, sürülerini otlatmak maksadiyle bazı bölgelere indikleri neticesine varılabilir. Nitekim Gur hududuna doğru giden Türkmenler'in her hangi şekilde yağmalarda bulunduklarından söz edildiğini görmedik.

Şimdi Gazneli Devleti'nce alınan bu yeni tedbirlerin ne dereceye kadar uygulandığını görelim.
Vezir, Herat'tan hükümdara gönderdiği mektuplarda (11 Mayıs 1037/29 Cemaziyelahir 428 Salı), orduyu hazırlamakta olduğunu bildiriyor, Sultan Mesud'un bu yazı Herat'ta geçirmesi lüzumunu belirtiyordu. Ona göre, bu takdirde, kendisi (vezir) Merv'e gidecek, Subaşı da ordu ile «muhalifler» üzerine yürüyecektir. Her tarafta cesaret artacak ve bu «fitne» de söndürülecektir. Bundan başka ayrıca söz konusu edeceğimiz Rey ve Cibal meselesi de halledilecektir.
Sultan Mesud buna verdiği cevapta, onun Horasan'da kendisinin vekili bulunduğunu, Merv'in diğer şehirlerinde hep askerle dolu olduğunu beyan ederek, buna göre, kendisinin Herat'a gitmesine lüzum olmadığını bildirmiş ve Gazne'ye döneceğini de ilave etmiştir.

Ebu Nasr da vezirin fikrindedir. Ona göre, Hükümdarın Herat'a, veya Merv'e, ve yahut da Nişapur'a gitmesi ve bu «fitne» yatışıncaya kadar Horasan'da kalması lazımdır. Bu hususta vezirin ve kendisinin yaptığı ısrarlar fayda etmemiştir.

Verilen bilgi, hükümdarın son derece kötümserlikten son derece iyimserliğe ne kadar çabuk geçtiğini büyük bir açıklıkla göstermektedir.
Hele vezirden gelen yeni bir mektup, hükümdarın Selçuklular'a karşı yürüttüğü siyasetin büsbütün gevşemesine sebep oldu.
Vezir, mektubunda ordunun hazırlıklarının tamamlandığını ve düşman üzerine sağlam bir kalble yürüdüğünü, işlerin daha büyük bir ciddilikle ele alındığını anlayan Türkmenler'in Nesa ve Ferave'ye çekilip gittiklerini, öyle ki, Cuzcan, Herat ve bu taraflarda onlardan kimse kalmadığını, başkumandan Subaşı'nın Merv'e gittiğini, her tarafa bir şahne gönderdiğini ve duruma hakim olunduğunu bildiriyor, bundan sonra ne yapacağını soruyordu'.

Görülüyor ki, küçük gruplar halinde Horasan'ın her tarafına yayıldıklarını gördüğümüz Oğuzlar, ciddi tedbirler karşısında yıpratma savaşı bile yapmak imkanını bulamaksızın çıkış yerlerine, daha önce kendilerine tevcih edilmiş olan yerlere dönmüşlerdir. Başka bir tabirle, sel gibi taşan Selçuklular yataklarına çekilmeğe mecbur edilmişlerdir.

Bunu son ve kesin netice sayan hükümdar, vezirin davetine uyarak harekat sahasına bizzat gidecek yerde, bu kadarcık bir başarı ile kendisini tatmin edilmiş sayarak veziri, «istişare»lerde bulunmak üzere payitaht Gazne'ye davet etmiştir.

Vezirin verdiği izahat, hükümdarı pek memnun etmiştir. Fakat yapılan ikinci bir buluşmada, vezir, Sultan Mesud'a Herat'a gelseydi, bütün Horasan'da bir tek Türkmen'in kalmıyacağını söylemek suretiyle hem varılan neticenin kesin olmadığını, hem de gelmemesinin bir hata olduğunu hükümdarın yüzüne karşı ifade etmiştir. Bununla beraber yine vezire göre, Subaşı ve orduları şehirlerde bulunduğu sürece onlardan (Selçuklular'-dan) bir «fesad» çıkmıyacaktır. Fakat, bu anda asıl meşgul olunması gereken mesele, Rey ve Cibal meselesidir. Vezire göre, hükümdarın Horasan'a gelmemesi asıl burada bulunan kuvvetleri tehlikeye sokmaktadır. Sultan Mesud bu hususta da nikbinliğini göstermekten çekinmemiş ve bir tehlikenin olmadığını ifade etmiştir Biz burada Gazneliler Devleti'inin iç siyasetinden ve bir iç siyaset meselesi olarak Selçuklular'dan söz ettiğimiz için, devletin dış siyasetini daha fazla bahis konusu etmiyeceğiz ve bu meseleleri ayrıca ele alacağız.

Sultan Mesud takip edeceği hareket hattını tayin etmek üzere devlet erkanını huzurunda yeni bir toplantıya çığırdığı zaman (27 Eylül 1037/13 Zilhicce 428 Sah) aradan üç aya yakın bir müddet geçmiş bulunuyordu.

Hükümdarın ne tarafa hareket etmesi gerektiği meselesi, bu toplantının konusunu teşkil ediyordu. Hükümdar. Hindistan' gaza seferi yapmak niyetinde olduğunu söyledi.

Ona göre, hastalandığı zaman yapmayı vadettiği Hansi kalesine gaza için bir engel kalmamıştır. Zira alınan tedbirlere ek olarak, oğlu Mevdud'u, sipehsalar ile birlikte Belh'e gönderecektir. Hacib Subaşı, kuvvetli bir ordu ile zaten Merv'dedir. Öyle ki, Türkmenler artık, mamur sahalara (abadaniha) inmeğe cüret edemiyorlar. Suri de bir askeri kıta ile Nişapur'dadır. Tus'da, Kuhistan'da, Herat'da ve diğer şehirlerde şahneler vardır. Şu halde Horasan'da bir (Türkmen) «fitne»sinin ve «fesadı»nın çıkması mümkün değildir. Eğer çıkarsa, (kumandanların) hepsi birbirlerine yakındırlar. Onlarla pek çobuk başa çıkabilirler.

(Doğuda) Ali Tekin oğulları sükunet buldular. (Batıda) Kakeveyhoğlu'nun ise artık kuvveti yoktur. Adamları iş yapamaz durumdadırlar. (Emrindeki) Türkmenler ise onun sözüne güvenmiyorlar. Şu halde, orada da bir karışıklık (haleli) olmaz.
Görülüyor ki, Hindistan'a sefer yapmayı haklı göstermek için Sultan Mesud, Gazneliler Devleti'nin iç ve dış siyasetini kendi görüşüne göre tasvir ve hulasa etmiştir.

Kendisinin bu tasavvuruna karşı fikirlerini hiç çekinmeden söylemelerini istemesine rağmen, askeri rical bu hususta fikir beyan etmekten kaçındılar ve bunun vezire ait bir iş olduğunu söylediler.
«arız» da aynı yolu tuttu.
Ebu Nasr'in dediği gibi, bu hususta fikrini söylemek yine vezire düşüyordu.

Hindistan seferine hiç taraftar olmadığını açıkça belirtmekle söze başlayan vezir, hükümdarın görüşlerine hiç uymayan fikirlerini şöyle ortaya koydu:

«Doğru olan, hükümdarın Belh'e gitmesidir. Horasan'ın ele geçmesi ve Rey ile Cibal'in tutulması (mazbut) için hükümdarın Belh'de de oturmaması, ta Merv'e kadar gitmesidir.

Eğer maksat gaza ise, gaziler kumandanı, Lahor ordusu ve saraydan gönderilecek bir hacib bu iş için kafidir. Bu suretle hem murad yerine gelir, hem de Horasan yerinde kalır. Eğer efendimiz (hudavend) Horasan'a gitmez de, Türkmenler bir nahiye alırlar, bir nahiye değil bir köy alırlar ve ibret olarak cezalandırmak (mesle), öldürmek ve yakmak gibi adetleri olanları yaparlarsa, on Hansi gazası (nin savabı) bunu karşılayamaz.
amul' a gidildi, bu «bela» geldi. Hindista'a bu gidiş, bundan daha fenadır».

Gazneliler Devleti'nin içinde bulunduğu şartlar ve Selçuklular'ın bu devlet için arzettiği tehlike bundan daha mükemmel bir şekilde ortaya konamaz. Görülüyor ki, birkaç aydan beri devam eden sükun, vezire göre, daimi olmaktan uzaktır. Selçuklu tehlikesi bütün korkunçluğu ile ortadadır. Hatta, yine vezire göre, Horasan elden çıkmıştır. Onu tekrar ele geçirmek lazımdır. Sonra Rey ve Cibal'in elde tutulması da Horasan'a bağlıdır.

Vezirden sonra söz alan sahib-i divan-ı risalet (Ebu Nasr), tamamiyle kabul ettiği vezirin bu görüşlerine şunları ilave edeceğini bildirdi:

«Eğer efendimiz münasip görürse, gizlice adamlar memur edilsin. Bunlar, askere, «raiyet»e, asil ve kara halka, Horasan, Harezm, Rey ve Cibal bu şekilde karışıklık içinde iken Sultan'ın Hansi'ye gitmesinin doğru olup olmadığı sorulsun. Eminim ki, hepsi doğru değildir, diyeceklerdir».

Bu açık uyarmalara rağmen hükümdar kararından dönmedi. Onun son sözü şu oldu:

«Eğer Horasan'da çok karışıklık (halel) olursa kabul ederim. Çünkü Ulu Tanrı'nın himayesine sığınmışımdır. O her şeyi düzeltir».

Toplantıdan sonra kendi aralarında meseleyi tartışmaya devam eden devlet erkanı, hükümdarın «istibdad»ının haddini aştığında fikir birliği halinde idiler. Fakat, bundan daha açık konuşulamıyacağını, bundan fazlasının «terbiyesizlik» (bi-edebi) olacağını itiraf ediyorlardı.

Planında zikrettiği tedbirleri aldıktan sonra 2, Sultan Mesud'un Hindistan'a doğru Gazne'yi terk edişinden (6 Ekim 1037/22 Zilhicce 428 Perşembe) itibaren aradan daha 15 gün geçmeden, Horasan'dan ve Rey'den «hepsi de önemli olan» mektuplar geldi (22 Ekim 1037/8 Muharrem 429 Cumartesi). Sultan Mesud bunlara hiç «iltifat» etmedi; vezire havale etti; hatta ona talimat bile vermedi: Alınacak tedbirleri de ona bırakıyordu.

Bu ve bundan önce verdiğimiz bilgiden anlaşılıyor ki, Sultan Mesud, Selçuklu meselesinden yılmıştır. Devlet erkanının tavsiyesini kabul ederek, bizzat Horasan'a hareket edecek yerde, tam aksi yönde gereksiz bir sefer yapması başka türlü zor yorumlanabilir.

Horasan ve Rey'den gelen mektuplar onu Hindistan'da da buldular (14. Mart 1038/3 Cemaziyelahir 429). Bu mektuplarda bildirildiğine göre, Sultan'ın yokluğundan faydalanan Türkmenler, daha kışın başında (Horasan'a) gelmişler, Cuzcan şehirlerinden Talikan ve Faryab'ı yağma etmişlerdi. Başka yerler de aynı şekilde zararlara uğramıştı. Düzenli Gazne ordularının böyle bir zamanda (kışın) hareket etmeleri mümkün olmamıştır. Sultan'ın Hindistan'a gitmesinden dolayı haddinden fazla zararlar (halel) olmuştur. Rey de kuşatılmıştır.
Bu raporları okuyan hükümdar Hindistan'a geldiğinden dolayı pişman olmuştur. Fakat, bizzat kaynağın ifade ettiği gibi, bu pişmanlık faydasızdı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: YENİ HaDİSELER VE ALINAN TEDBİRLER

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 18:10

Sultan Mesud, bu mektuplara gereken cevabı veriyor ve cesur olmalarını, havalar düzelince hareket edeceğini bildiriyordu.
Ertesi gün Nişapur'dan aldığı bir mektupta ise, Rey Kumandanı Ebu Hamduy'un, Taş öldürüldüğü, ileri gelenlerden bir kaçı da esir edildiği için, Rey'de tutunamıyarak buraya geldiği bildiriliyordu. Yine aynı mektuba göre, uzun zaman muhasara altında kalmışlar, neticede Türkmenler (buraları) istila etmişlerdir. Ebu Sehl bir fırsatını bularak kaçmıştır.

Bu kumandan Nişapur'a geldiği sırada, Selçuklular'la savaşacak ordunun başına geçirilen Subaşı orada idi. Türkmenler ise Merv'de idiler. Karşılıklı savaşlar oluyor, fakat iki taraf da birbirinden çekiniyordu.

Bizzat Sultan Mesud, Subaşı'yı acizlikle itham ediyor ve daima o «bu işi yapamıyacak. Horasan emirliği hoşuna gitti. Onu geri çağırmalı ve salarlığı meydan muharebesi yapacak birine vermeli» diyordu.

Öte yandan, eskiden şarap içmeyen aynı Subaşı'nın bir yıldan beri daimi şekilde içtiği, ay yüzlü Türk cariyeleriyle eğlendiği ve ticari spekülasyon yoluyla büyük paralar kazandığı hakkında hükümdar raporlar alıyordu. Bu mektuplar da ayrıca hükümdarı çok üzüyordu1. Bu sebeple Türkmenler, bu kumandana «Subaşı Cadı» diyorlardı. Yoksa kendilerine karşı iyi ihtiyat tedbirleri aldığı için değil.

Sultan Mesud'un daimi baskı ve «itab»ı haddini aştığı için Subaşı nihayet (ciddi) savaş yapmağa karar vermek zorunda kaldı. Hükümdara gönderdiği mektuptan (19 Nisan 1038/12 Recep 429 Çarşamba) öğreniyoruz ki, o bu husustaki fermanı alır almaz meydan muharebesi vermek üzere Nişapur'dan Serahs tarafına gitmek istemiştir. Fakat, Rey'den kaçarak geldiğinden söz ettiğimiz Ebu Sehl Hamduy ile Sahib-i divan (-i Horasan) Suri, bunu doğru bulmamışlardır. (Mevcut) ihtiyat ordunun (maye) muhafaza edilmesi gerektiğini ve teminat (sud) istenmesini söylemişlerdir. Kadı Said ile diğer Nişapur büyükleri (piran) de aynı fikirde bulunmuşlardır. Subaşı hükümdarın ithamından (melamet) korktuğu için onlardan kendi el yazılariyle yazılmış kağıt (mahzar) almış ve hükümdara göndermiştir. Subaşı hükümdardan hala meydan muharebesi yapmasını emredip etmediğini açık olarak sormakta ve cevap istemektedir.

Mektubu ve eklerini okumakla yetinmiyen hükümdar, mektubu getiren kimseyi bizzat dinlemiş, kendisinden şu çok ilgi çekici bilgiyi almıştır:

«Selçuklu Türkmenleri, kuvvetlerini 20-30 parçaya ayırıyorlar. Çöl onların ana ve babasıdır. Nasıl ki, şehirler de bizim için aynıdır. Subaşı şimdiye kadar onlara yüklendi. Öncü kuvvetleri çıkardı. Savaşlar oldu. Kuvvet ve kudretlerini iyice öğrendi. Ve ordunun ağırlığını (maye) muhafaza etti. Öyle ki, onlar (Selçuklular) şimdiye kadar Horasan şehirlerinden hiç birinde yerleşemediler. Vergi tahsili (cibayet) devam ediyor ve hükümdarın vergi memurları (ummal-i hudavend) işlerinin başındadırlar.

Biri yazın, öteki kışın olan Faryab ve Talikan yağma ve katliamı hadisesine gelince, bu ani bir hücumla oldu ki, (bu sırada) Subaşı, Selçuklu kuvvetlerinin büyük kısmının karşısında idi. Selçuklular'dan bir grup (fevci) ayrılmış, gitmiş ve (bu şehirlere) ani olarak hücum etmiştir. Subaşı (bu baskından) haberdar oluncaya kadar iş işten geçmişti. Öte taraftan, (Subaşı'nın), bu ordunun bir kısmını ayırarak yardıma gitmesi de mümkün değildir. Zira (başka taraflarda) isyan (havaric) işleri vardır.

«Mazhar»da yazılan doğrudur Meydan muharebesi yapmak doğru değildir. Yine de doğru olan hükümdarın fikridir».
Bundan sonra, buna rağmen meydan muharebesi verilmesi isteniyorsa, hükümdarın tuğrası ve altında hükümdarın bir kaç satır el yazısını ihtiva eden mektubun gönderilmesi tekrar edilmekte, bu mektup gelir gelmez bir gün bile Nişapur'da kalınmıyarak, derhal Serahs, Merv taraflarına gidileceği ve savaş yapılacağı teyit edilmektedir. Bu takdirde Subaş ı'nın ileri sürecek hiçbir mazereti yoktur. «Ordu iyidir; teçhizatı tamdır ve aylıklarını nakit olarak almışlardır.»

Hükümdar bu mesele hakkında yanında bulunan Ebu Nasr'ın fikrini öğrenmek istemişse de, o bu hususta fikir beyan etmeye yetkisiz olduğunu bildirmiş, itizar etmiş ve sipeh-salar'a sormasını tavsiye etmiştir.

Hükümdar hem düşünmek, hem de sipeh-salar ile konuşmak fırsatını bulmak üzere bu hususta karar almayı geri bırakmıştır.
Gayet düşünceli olarak evine dönen Ebu Nasr, bu husustaki fikir ve kanaatlerini müellif Beyhaki'ye açmıştır. Ona göre, devlet «çok büyük ve nazik» bir mesele karşısındadır. Çünkü, çok daha kuvvetli olan Arslan Cazib'in, bu gün Türkmenler kadar kuvvetli bulunmayan düşman ile yaptığı savaşlar sürüp gitmiştir. Sultan Mahmud bizzat harekete geçmeseydi ve Gazi'yi büyük bir ordu ile onların üzerlerine göndermeseydi, hedefine varamıyacaktı. Bu «kavim» başkadır. Sultan'ı aldatıyorlar. Bir defa o müthiş mağlubiyet oldu (Beydoğdu). Bu defa da bozgunluk (haleli) olursa, hükümdarın bizzat sefer etmesinden başka çare kalmaz. Bu takdirde haşmet birdenbire silinir. Ebu Nasr, bu hususta ne yapılması gerektiğini bilmektedir. Fakat, söylemeğe cesaret edememektedir.

Rey ve Cibal meselesi böyle neticelendi:

Bu kadar techizatlı bir ordu yok oldu. Horasan'ın hali de malum: Her tarafta bir karışıklık (haleli). Hükümdar ise, eğlenceye düşkün olup, kendi fikrine göre hareket eder. Vezir itham altındadır ve (hayatından) korkmaktadır. Büyük kumandanlar boşuna öldüler. Arız'ın vekili yaptığı sarfiyatla orduyu alt üst etmiştir. Hükümdar ise onun hilesinin kurbanı olmaktadır. Ebu Nasr , bunları görmektense, ölmeyi tercih etmektedir

işte, meydan muharebesine karar verilmeden önce cereyan eden muhabere ve müzakereler bundan ibarettir. Naklettiğimiz bu ilgi çekici bilgiden çıkan ilk netice şudur: Selçuklu başbuğları artık insiyatifi ele almışlardır ve kendi savaş tarzlarını Gazneliler Devleti'ne kabul ettirmişlerdir. Bu itibarla naklettiğimiz bilgi, ayrıca tahlil ve yorumu gerektirmiyecek kadar açıktır. Gerçekten, verilen bu izahat, Selçuklular'ın savaş tarzlarını, kuvvet derecelerini, buna karşılık, Gazneliler Devleti'nin içinde bulunduğu şartları gayet iyi göstermiştir sanırız.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir