Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçuklular'in Horasan'a Geçişi ve Gazneliler'in Tedbirleri

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçuklular'in Horasan'a Geçişi ve Gazneliler'in Tedbirleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 17:55

Selçuklular'in Horasan'a Geçişleri Karşısında Gazneliler Devleti'nin Aldığı Tedbirler

Sultan Mesud'un bu mesele için «ne yapmalıdır?» sualine vezir, sivil ve askeri erkanın toplantıya çağırılmasını teklif etti ve (teklif) hükümdar tarafından kabul edildi. Toplantıda türlü türlü sözler söylendi ve reyler ortaya atıldı.

Hükümdar bu toplantıda şu beyanatta bulundu:

«Bu, ufak bir hadise değildir. 10.000 Türk atlısı bir çok şefle (mukaddem) gelmişler, vilayetimizin ortasına oturmuşlardır. «Sığınacak hiç yerimiz kalmamıştır» diyorlar. Doğru. (Onlara göre), bizim taraf daha zayıftır. Biz onların bu ülkede karar kılmalarına ve kol-kanad salmalarına müsaade etmiyelim. Zira, babamın getirdiği, sudan geçirttiği, Horasan'da yer verdiği —devecilik eden— bu Türkmenler'den ne kadar bela ve baş ağırısı görülmüştür. Hace (Suri)nin vilayet arayıcısı olduklarını söylediği bunların nefes almalarına müsaade edilemez, işin doğrusu şudur ki, kendim Curcan'dan saray gulam'lariyle ve seçkin bir ordu ile hareket edeyim, Nesa'ya mümkün olduğu kadar şiddetli akın yapayım ve onlardan öc alayım».

Sivil devlet erkanı bu fikri tasvip ettiler. Vezir, ayrıca askeri erkanın mütalaa ve düşüncelerini öğrenmek istediyse de, onlar bu hususta herhangi şekilde söz almaktan kaçındılar ve kendilerinin sadece savaştıklarını, muhalifler hedeflerine erişmesinler diye ferman gereğince iş yaptıklarını söylediler ve mesele hakkında tedbir almanın vezire ait olduğunu beyan ettiler.
Bunun üzerine vezir, hiç olmazsa yolların durumu hakkında bilgi edinilmesi lüzumunu ileri sürdü.
Bu yolları bilen bir kaç kişi getirildi. Üç yol tavsiye ettiler. Bunlardan biri, Dihistan tarafından giden çöl yoludur ki, buradan geçmek çok güçtür. Aynı zamanda susuz ve otsuzdur. Diğer ikisi daha fenadır.

Vezir tekrar söz aldı. Bildiğini söylüyeceğini, yine de fermanın hükümdara ait bulunduğunu ifade etti ve şu mütaleada bulundu:

«Tek atlıların ve saray gulam'larının hayvanları amul'da uzun müddet güçlükle saman (kah) bulabilmişlerdir. Buraya, Curcan'a) geldiğimizden beri ot yiyorlar. Buradan Nesa'ya kadar da, (rehberlerin dediği gibi) aynı şekilde güç ve çetindir. Eğer hükümdar kendisi hareket eder ve cebri yürüyüş yaparsa, atlar kalır ve menzile erişen ordu azalır (endek maye) ve yorgun düşer. (Buna karşılık) hasımlar dinlenmiş ve hazırlanmış olurlar ve kuvvetli hayvanlara (sahip bulunurlar). Karışıklık (haleli) çıkmamasını ve suyun olmasını düşünmeniz lazımdır. Zira, hükümdarın, bizzat hareket edişi küçük bir iş değildir. Üstelik, bu Türkmenler dinlenmişlerdir ve onlardan bir fesad da zahir olmamıştır. Bu şekilde Suri'ye (mektup) yazmışlar ve «bendelik» göstermişlerdir.

Suri'ye iyi bir cevap yazılması ve kendisine şöyle denilmesi bendelerine daha doğru görünüyor:

Dihkan'lara (Türkmen liderlerine) üzülmemeleri, zira kendi evlerine geldikleri, bizim vilayetimizde ve himayemiz (zinhar) de oldukları, bizim Rey üzerine yürümekte olduğumuz, oraya varınca, onların iyiliği için gereğinin emredileceği söylenmeli. Böylece bu mektup gitsin ve «hudavend» buradan Nişapur tarafına varsın. Atlar nefes alsınlar ve kuvvetlensinler. Sonra, bu yeni gelenlerin durumları daha iyi meydana çıksın. O zaman lüzum olur ve onların Horasan'dan çıkarılması doğru olursa, akıllı ve iş bilir bir kumandan (salar)ın emrinde kuvvetli bir askeri kıta hazırlanarak gönderilsin ve onların haklarından gelinsin. Zira, «hudavend» bizzat onlar üzerine yürürse, «haşmet» gider. Bilhassa buradan akın edildiği takdirde. Bendeleri aklımın erdiğini söyledim; ferman hudavend'indir»

Kaynakça
Kitap: BÜYÜK SELÇUKLU İMPARATORLUĞU TARİHİ Cilt: I KURULUŞ DEVRİ
Yazar: Mehmet Altay KÖYMEN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklular'in Horasan'a Geçişi ve Gazneliler'in Tedbirl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 17:55

Toplantıda hazır bulunanlar, (en) doğru fikrin bu olduğunda ittifak ettiler. Üç güne kadar Nişapur tarafına dönülmesine karar verildi.
Mesud, Curcan'dan hareket ederek (22 Mayıs 1035/11 Recep 426 Perşembe) Nişapur'a geldi (2 Haziran 1035/22 Recep 426 Pazartesi).
O, buraya gelir gelmez, Nesa'ya gönderilecek orduyu hazırlamağa başladı. Halbuki «Türkmenler sükunet bulmuşlardı».

Nitekim Baverd ve Nesa habercilerinin mektupları aynen şu mahiyette idi:

«Curcan'dan gittiğimiz ve hükümdarın Nişapur'da karar kıldığı zamana kadar onlardan (hiç) bir fesad ve yağma (dest-dırazi) (sadır) olmamıştır. Eşya ve hayvanlarının (buneh-ha) çoğunu Şah-melik yağma edip götürmüştür. (Bu sebeple), onların kalbleri kırıktır. Ellerinde kalmış olanlar da kendileri ile beraberdir. Bunları çöl tarafına götürerek, (muhafazası için) çok ihtiyatlı bulunmaktadırlar. Gece ve gündüz hem savaş, hem de barış hazırlığı yapıyorlar ve Suri'den gelmiş olan cevap üzerin» bir az «sükun» bulmuşlardır. Lakin çok korkuyorlar. Selçuklular ve Yınallılar, her gün sabahtan, geç kuşluk zamanına kadar yüksek bir yerde durarak at üstündedirler; gizlici tedbir almaktadırlar. Zira, yüksek sancağın (ordunun) Nişapur tarafına geçtiğini buymuşlardır. (Bu sebeple), çok korkuyorlar«

Gelen bu mektupları, Ebu Nasr, hükümdara arz ediyordu. O, elini şaraptan çekti:

(Zira) çok endişeli bulunuyordu. Bu seferi yaptığından dolayı, pişman idi. Çünkü Taberistan'da (ona göre) kötü ada sahip olmaktan başka hiçbir şey elde edilmedi. Üstelik Horasan da bu hale düştü.»
işte büyük önemi dolayısiyle Selçuklular'in Horasan'a geçişlerine dair kaynağın verdiği bilgiyi hemen hemen aynen nakletmiş bulunuyoruz. Bununla Se1çuklu'lar meselesinin muhabere, müzakere ve karar safhası sona eriyor. Bundan sonra icraat safhası başlayacaktır.

Bu safhaya girmeden önce, burada bir an durarak bu çok ilgi çekici bilgiyi tahlil, çıkan neticeleri tesbit edelim:

1) Verilen bilginin dikkati çeken ilk özelliği, Selçuklular meselesinin daha ilk andan itibaren Gazneliler Devleti resmi çevrelerinde uyandırdığı telaş, heyecan ve hatta dehşettir:

Mesela hükümdar şimdiye kadar — ve bundan sonra — hiç bir meselede uykudan uyandırılmamış olduğu gibi, devlet erkanı da hiçbir meselede bu kadar acele etmemişlerdir. Bu itibarla verilen bilgi daha fazla tahlil ve tefsire lüzum göstermiyecek kadar açık ibret levhalariyle doludur.

2) Bu kadar büyük telaş ve heyecana sebep olan hadiseyi madde madde nakledelim:

a) Suri'den gelen mektuba göre, Selçuklular, başlarında Dihkan unvanı verilen Yabgu (Musa), Tuğrul Bey ve Davud Bey olduğu halde Merv üzerinden Nesa'ya gelmişlerdir. Bu bilgiden anlıyoruz ki, daha önce söz konusu ettiğimiz ortak (kollektif) şeflik sistemi devam etmektedir. Başta zikredildiğine göre, Musa'nın hiç olmazsa şeklen ötekilerden üstün olduğuna hükmetmek icap eder.

b) Mektupta 10.000 atlı oldukları bildirilen askerleri, başlıca, Selçuklular'dan ve Yınal'lılardan mürekkeptir. Sonradan daima öncü vazifesini görecek olan Yınal'a daha şimdiden ayrıca yer verilmesi manalıdır. Sonra orduda Harezmliler de vardır. A1tuntaş'ın ölümü üzerine dağılmamasını sağlamak için vezirinin verdiği nutuk hatırlanacak olursa, orduda Harezmliler'in bulunmasının mana ve mahiyeti daha kolaylıkla anlaşılır. Sonra, göreceğimiz gibi, ittifak devam etmektedir.

c) Askerin sayısına gelince, gördüğümüz gibi, amul civarında Ceyhun'dan geçtikleri zaman, Selçuklular'ın sayısı sadece 900 atlıdan ibaretti. Oradan Merv'e ve Nesa'ya gelinceye kadar, gerek içten ve gerek dıştan, bilhassa içten katılmalarla, sayıları 10.000'e yükselmiştir.

d) Bu süratli artışın sebebi nedir? Aşağıda göreceğimiz gibi, Horasan'a daha önce geçmiş olan Türkmenler arasında, hele 50 kadar liderleri Sultan Mesud'un emriyle öldürüldükten sonra, şef kıtlığı ve buhranı başlamıştır. Ne kadar büyük bir şöhrete sahip olduklarını ve adeta bir haneden haline geldiklerini gördüğümüz yeni başbuğlar gelince, başlıca lidersizlik yüzünden güç duruma düşen Türkmenler, derhal onların etrafında toplanmağa başlamışlardır.

e) Zaten Selçuklular'in Merv'den, Türkmenler'in kesif olarak bulundukları Nesa'ye gelmeleri ve geldikten sonra sayılarının bilhassa arttığının söylenmesi bir tesadüf eseri olmasa gerektir.

f) Göründüğüne göre, 900 atlıdan ibaret perişan bir kuvvetle Ceyhun nehrini geçerek, Gazneliler Devleti arazisine giren Selçuklular, hiçbir telaş ve heyecan uyandırmamışken, kısa bir müddet içinde bu kadar büyük kitleye hakim olmaları, merkezi hükümeti müthiş telaşa düşürmüştür. Şu halde Selçuklu başbuğları kısa bir müddet içinde bu kadar büyük bir orduya sahip olmasalardı, Gazneliler Devleti, toprak bütünlüğünün bozulmasından dolayı bu geçişi bir devlet prestiji haline de getirmiyecekti. Devletin, bilhassa Nesa'da Harezmliler'in ve Selçuklular'in katılmasına kadar beklemesi başka türlü izah edilemez.

g) Gazneliler Devleti, Horasan'a giren Türkmenler'in Maveraünnehr ve Harezm ile bağlarını kesmek için muhtelif zamanlarda teşebbüslerde bulunmuşsa da, bunda başarısızlığa uğramıştır. Şu halde, Selçuklular'ın bu kadar az bir kuvvetle Gazneliler Devleti hududunu geçmeleri kendileri için pek güç olmamıştır. Bunu teyid edecek bilgiyi aşağıda bulacağız.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklular'in Horasan'a Geçişi ve Gazneliler'in Tedbirl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 17:56

3) Selçuklu başbuğlar'in gönderdikleri mektuba gelince, bunun içindekileri bir kaç noktada toplayabiliriz:

a) Adı geçen üç lider, Horasan işleri nazın (sahib-i divan-ı Horasan) Suri'ye gönderdikleri bu mektupta Horasan'a niçin geldiklerini izah etmektedirler. Bu nokta hakkında yukarda ayrıca bilgi verdiğimiz için tekrar etmiyeceğiz.

b) Bundan sonra onlar bu mektubu niçin yazdıklarını izah etmektedirler: Suri aracı olacak; vezire yazacak ve onun hükümdar nezdinde kendileri için şefaatte bulunmasını sağlayacak. Onlar bu hususta vezirle olan tanışıklıklarına güvenmektedirler. Buna göre, Selçuklular, müsaadesiz gelmelerinin hükümdar tarafından bir suç sayılacağını önceden bilmektedirler. Bu itibarla bağışlanmalarını sağlamağa uğraşmaktadırlar.

c) Bununla yetinmeyen Selçuklu başbuğları, kendilerinin «bende»liğe kabul edilmelerini, yani Gazneli Devleti «tebaa»sı olmalarını istemektedirler.

d) Gayeleri ise huzura kavuşmaktan ibarettir.

e) Hükümdarın, kendilerinin rahat duracaklarından emin olması için içlerinden birini sarayda rehin olarak bulundurmağa hazırdırlar.

f) Ötekiler, hükümdarın her emrettiği işi yapmağa amadedirler.

g) Bu hizmetlerine karşılık, istedikleri, belirli bir arazi parçasının (Nesa ve Ferave'nin) kendilerine ihsan edilmesidir.

h) Bu istekleri yerine getirildiği takdirde Balhan dağından, Harezm ve Curcan'dan, yani dışarıdan gelecek olanları, sokmıyacakları gibi Horasan'daki — tabii Gazneliler'in hakimiyetlerini kabul etmeyen — Irak ve Harezm Türkmenleri'ni Horasan'dan sürüp çıkaracaklardır. Görülüyor ki, Selçuklular, hudut bekçiliği vazifesini göreceklerdir. Bu sırada Gazneliler Devleti'nin buna ne kadar muhtaç olduğu göz önünde tutulacak olursa, teklifin ne kadar çekici olduğu kolaylıkla anlaşılır. Selçuklular'in bu teklifi bilerek yaptıklarına şüphe yoktur.
Hudut bekçiliğinin hemen hemen münhasıran kendi soydaşlarına karşı olması, bu teklife ayrı bir mana vermektedir.

i) Selçuklu başbuğları, mektubu, niçin doğrudan hükümdara yazmadıklarının sebebini izah etmek suretiyle bitirmektedirler. Bununla hükümdarın gururunu okşamak istedikleri meydandadır. işte mektup hakkında söyliyeceklerimiz de bundan ibarettir.

Asıl tesbit edilmesi gereken nokta, bu başbuğlar'ın, tekliflerinde samimi olup olmadıklarıdır. Bunu aşağıda göreceğiz. Önce, Selçuklular'ın gelişini ve tekliflerini Gazneliler Devleti'nin nasıl telakki ettiklerini görelim.

Naklettiğimiz bu mektubu ilk yorumlayan vezir olmuştur. Ona göre, devlet şimdiye kadar, çobanlarla uğraşıyordu. Şimdi vilayetler zabteden emir'lerle uğraşmak icap edecektir. Selçuklular'ın gelişi hakkında bundan daha mükemmel bir teşhiste bulunulamaz ve daha önce Horasan'a gelmiş olan Türkmenler'le bu yeni gelenler arasındaki fark bu kadar mükemmel tebarüz ettirilemez. Vezire göre, kuvvetli ve tanınmış liderlere sahip olmayan Türkmenler devlete bu kadar güçlükler çıkardıktan sonra; tecrübeli, mükemmel şeflere sahip bu yeni gelenlerin, neler yapabileceklerini anlamak kolaydır. Yine ona göre, Curcan ve Taberistan seferi yapılmasaydı, bu hadise belki de olmıyacaktı, bununla beraber, doğru tedbir alındığı takdirde vezir Selçuklu tehlikesinin hala önlenebileceği kanaatindedir. Bunun için artık takip edilecek yol, tehdit yolu değildir. Zira, bu safha geçmiştir. Bundan böyle Selçuklular'ı kızdırmamak lazımdır. Kızdırılırsa, işin nereye varacağı kestirilemez.
Yapılan toplantıda bizzat hükümdarın hadiseyi yorumlayış ve kavrayış tarzına gelince, onu da şu bir kaç noktada toplamak mümkündür.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklular'in Horasan'a Geçişi ve Gazneliler'in Tedbirl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 17:57

1) Hükümdar, söze hadisenin önemini belirtmekle başlamıştır: Ona göre, 10.000 atlının liderleriyle birlikte vilayetin ortasına davetsiz misafir olarak gelip yerleşmeleri küçümsenecek bir hadise değildir.

2) Selçuklular'ın başka sığınacak yerleri olmadığı hakkındaki sözlerini, Sultan Mesud'un yorumlayış tarzı da çok ilgi çekicidir. Ona göre, Selçuklular, komşu devletler içinde en zayıf olarak Gazneliler Devleti'ni görmüşlerdir.

3) Bunun tabii neticesi olarak takip edilecek yol, Gazneliler Devleti'nin zayıf olmadığını onlara göstermektir.

4) Bunun başka bir manası da Sultan Mesud'un, onların tekliflerinde samimi olmadıkları kanaatinde bulunduğudur. Sultan'ın, onların samimiyetinden şüphe etmesi için örnek de vardır: Müsaade ve sadakat teminatı ile Gazneliler Devleti arazisine kabul edilen Türkmenler'in hali.

5) Bu düşüncelerle hükümdarın vardığı karar şudur: Onların daha fazla güçlenmelerine fırsat vermeden üzerlerine bizzat yürümek.

6) Mesud'un seferi yapmakla takip ettiği nihai gaye ise, onlardan bu suç saydığı hareketlerinin öcünü almaktır.
Görülüyor ki, hükümdar mazeretlerini ve olup bittiye getirmelerini kabul etmek şöyle dursun, Selçuklular'a karşı şiddet politikası takibine taraftardır.

Vezirin aynı toplantıdaki düşünceleri ise şöyle tahlil edilebilir:

1) Vezire göre, yolların, Curcan'dan doğrudan Nesa'ya yürümeğe müsait olmamasından başka, hayvanlar böyle bir sefere çıkamıyacak kadar zayıftırlar.
2) Cebri yürüyüşle düşman karşısına varılabilse bile, böyle bir ordu ile netice almak zordur.
3) Buna karşılık, karşı taraf, bu zamana kadar hazırlıklarını daha da tamamlar ve dinlenmiş bulunur.
4) Hükümdarın bizzat idare edeceği bir seferde uğranılacak başarısızlığın neticelerini düşünmek lazımdır.
5) Sonra onlardan, kendilerine karşı sefer yapılmasını gerektirecek kötü bir hareket de olmamıştır. Bilakis, itaatlerini ve bendeliklerini arzetmişlerdir. Şu halde, hükümdarın Selçuklular'ın samimiyetinden emin olmamasına karşılık, vezir, ortada herhangi bir belirti yok iken, onların iyi niyetlerinden şüpheye mahal görmemektedir.
6) Vezire göre, oyalama ve aldatma yolunu takip etmek lazımdır: Yine Sûri eliyle Selçuklular'a yazılacak mektupta bir taraftan Rey tarafına sefer edileceği ve haklarında oraya vardıktan sonra karar verileceği söylenirken, öte taraftan Nişapur'a yürünecektir. Bu müddet içinde atlar dinlenecek ve Selçuklular'ın gerçek niyetleri de daha iyi anlaşılacaktır.
7) işte o zaman onlara karşı şiddet politikasına başvurulur. Bir ordu gönderilir ve onlar Horasan'dan çıkarılır.
8) Hükümdarın bizzat, sefer yapması, doğru değildir; haşmetini düşürür.

Görülüyor ki, vezir Selçuklular'in yaptığı olup bittiyi kabule taraftardır ve onların sözlerinde durup durmıyacaklarına göre tedbir alınmasını istemektedir.

Vezirle hükümdarın ayrıldıkları asıl nokta ise şudur:

Vezire göre, işi zamana bırakmak lazımdır. Zira, zaman Gazneliler Devleti lehine çalışmaktadır. Hükümdara göre ise, zaman Selçuklular lehine çalışmaktadır Bu sebeple, onlar daha fazla güçlenip, teşkilatlanmadan bu meseleyi halletmek lazımdır.

Vezirin verdiği bütün izahattan çıkan nihai netice ise şudur:

Bu anda Selçuklular, kendilerinden çekinilecek kadar kuvvetlidirler. Üzerlerine hazırlanmadan yürümek bir felaketle neticelenebilir.
Vezirin bu izahatı sivil ve askeri erkanın umumi tasvibine nail oldu. Fakat hükümdar Nişapur'a gelir gelmez, Selçuklular'a karşı gönderilecek ordunun hazırlığına başladı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklular'in Horasan'a Geçişi ve Gazneliler'in Tedbirl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 17 Ara 2010, 17:57

Bu sırada yaşayışları hakkında gelen raporlar, Selçuklular'ın tekliflerinde samimi olduklarını gösterecek, şu halde vezire hak verdirecek mahiyettedir:

Onlar devlete herhangi şekilde güçlük çıkarmak şöyle dursun, kendileri devletten gelecek hücumdan korkmaktadırlar. Ellerinde kalan azıcık mal ve eşyalarının muhafazasını düşünmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Sûri'den gelen mektup kendilerini bir az teskin etmiştir. Bundan anlaşılıyor ki, Selçuklular, Gazneliler Devleti hakkında, Sultan Mesud'un onlar hakkında düşündüğü gibi düşünmemektedirler: Hükümdarın iyi niyet ve samimiyetine inanıyorlar.

Kendilerine yazılan mektubun aksine olarak Mesud'un Rey'e değil, Nişapur'a geldiğini öğrenmelerine rağmen, Selçuklular'in durumunda yine bir değişiklik olmamıştır. Sadece uyanıklıklarını ve savunma tedbirlerini daha da artırmışlardır; tabii korkuları da o nisbette artmıştır.

Bundan çıkan nihai netice ise şudur:

Müsaadesiz olarak hududu aşmış olmaları bir tarafa bırakılacak olursa, Selçuklular hududdan içeri girdikten sonra yaptıkları vaadlere bağlıdırlar. Buna rağmen, Selçuklular'a hücum ettiği için, bundan doğacak sorumluluk tamamiyle Sultan Mesud'a aittir.

Selçuklular'ın Horasan'a girişleri meselesinin Gazneliler Devleti üzerinde yaptığı tesiri, hatta sarsıntıyı daha iyi tebarüz ettirmek için şu hadiseyi de zikredelim:

Sultan Mesud, vezirinden şüphe ve onu Selçuklu taraftarlığı ile itham etmektedir. Ona göre, zaten Harezmşah Harun'un isyan etmesine sebep olan da onun oğludur. Şimdi de kendisi düşmanla işbirliği yapmış ve Selçuklular'ın Horasan'a gelmelerine sebep olmuştur. Adı geçen Ebû Nasr, onun en yakın adamı olarak buna katiyen ihtimal vermemektedir.

Fakat, hükümdar ondan uzun zamandan beri şüphe etmektedir. Vezir de bunun farkındadır. Selçuklu meselesi bunun patlak vermesine sebep olmuştur. Nesa'ya ordu gönderilmesi için yapılan gizli toplantıda hükümdar, vezirin her söylediğine itham edici cevaplar veriyordu. Toplantıdan sonra, vezir, Ebû Nasr'a derd yandı. Yaptığı hizmetleri saydı.

Bunun en yenisinin bu Türkmenler meselesi olduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

«Herşey bir tarafa, ben onlara niçin temayül edeyim? Bir çok defalar, elimi ve önümde yer öptükten sonra vezirliklerini bana vermeleri için mi?» Bundan sonra, Mahmud oğlu Mesud gibi «Padişah»ın veziri olduğuna göre, kendisine hizmet etmiş olan bir gurubun (cemi) veziri olmanın bundan daha büyük (şeref) olmayacağını ifade etmiştir. Hal böyle olunca, nasıl iş yapabileceğini sormuştur. Ebû Nasr kendisinden şüphenin söz konusu olmadığını, böyle önemli bir işin çıktığını ve yoluna konulamadığını söylemiştir. Görülüyor ki, Ebû Nasr, hükümdarın vezire karşı tutumunu, Selçuklular hadisesi dolayısiyle uğradığı şaşkınlığa ve telaşa vermektedir. Fakat vezir, bunu uzun zamandan beri fark ettiğini, şimdi ise haddini aştığını söylemiştir.

Nihayet, vezirin müsaadesini alarak meseleyi hükümdara açan Ebû Nasr, onu vezirin iyi niyeti hakkında ikna edebilmiştir.
Hadise, Selçuklular meselesi yüzünden Gazneliler Devleti'nin içinde bulunduğu şartları göstermesi bakımından dikkate şayandır ve Selçuklular meselesinin başka bir bakımdan önemini göstermektedir.

Hadisenin Selçuklular bakımından manasına gelince, öyle görünüyor ki, Sultan Mesud, Selçuklular'ın Horasan'da bir devlet kurmak niyetinde bulunduklarına kanaat getirmiştir. Bu itibarla vezirin sözleri çok dikkate şayandır. Hükümdarın bu hali, ona göre, Selçuklular'ın artık bir devlet kuracak dereceye geldikleri şeklinde de yorumlanabilir.

Sultan Mesud ile veziri arasında geçen bu hadise münasebetiyle vezirin Selçuklular hakkındaki kanaatini de öğrenmiş bulunuyoruz:

Ona göre, her şeye rağmen Selçuklular'ı, Gazneliler'e tercih etmesi için hiçbir sebep yoktur. Zira, Gazneliler Devleti'nin veziri olarak kalmak, bağımsız Selçuklu Devleti'nin veziri olmaktan çok daha şereflidir.

Meselenin esasına gelince, Mesud'un, vezirden şüphelenmesi büsbütün esassız değildir:

Gördük ki, Harun'un isyan yoluna sapmasından birinci derecede Mesud sorumlu ise, ikinci derecede de vezirin oğlu sorumludur (Harun'a tahakküm ediyordu).

Selçuklular meselesine gelince, vezirin fikir ve kanaatleri dikkatle tahlil edilirse, bunlarda bilerek veya bilmiyerek Selçuklu taraftarlığı neticesine varmamak bir az güçtür. Sonra, bizzat Selçuklu başbuğları'nın belirttikleri gibi, çok daha eskiden beri vezirle aralarında tanışıklık vardır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Selçuklular'in Horasan'a Geçişi ve Gazneliler'in Tedbirl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 05:26

Selçuklular'ın Horasan'a Gelişi

Sultan Mes'ud 426 yılı Receb (Mayıs 1035) ayında Curcan'da bulunuyordu. Bu esnada, kendisini çok üzen bir haber aldı. Bu haberde Selçuklular'ın Horasan'a geldikleri bildiriliyordu.

Maveraünnehr'de kalan Selçuklu ailesi, Arslan Yabgu'nun Maveraünnehr hükümdarı Ali Tigin ile kurduğu dostluğu devam et-tirdi5. Oldukça dirayetli bir hükümdar olan Ali Tigin, Beyhaki de açıkça belirtildiği gibi, Selçuklular'ın kendisi için önemli bir kuvvet olduğunu biliyordu. Mesela Harizm Şah Altun-Taş ile Maveraünnehr'de, yapılan savaşta (423-1032), Ali Tigin'in ordusunda Selçuklular da bulunmuşlardı. Selçuklulara gelince onlar da düşmanlarına karşı Kara Hanlı hükümdarının yardımına güvenmekte idiler. Yabguluğun, yani Oğuz devleti reisliğinin Arslan'dan sonra Selçuk oğlu Musa'nın oğlu Yusuf'a geçtiği anlaşılıyor. Bu husus Yusuf un şahsi meziyetleri ile ilgili olsa gerektir; çünkü babası Musa hayatta idi. Yusuf'un yabguluk unvanı İnanç idi. Fakat Ali Tigin'in 426(1034) kışında ölümü üzerine durum değişti. Ali Tigin, çocuk yaşta iki oğul bıraktı. İktidar Ali Tigin'in kumandam Konuş'un eline geçti. Bu kumandan ile Selçuklular'ın arasında husumet başgösterdi. Bu sebeble Selçuklular Nûr yöresinde kalamayacaklarını anlayarak dostları Harizm-Şah Harun'un ülkesine yollandılar. Esasen onlar Harun'un babası Altun-Taş zamanından beri kışı geçirmek için her yıl Harizm'e giderlerdi. Bu defa artık geri dönmemek üzere gidiyorlardı. Sultan Mes'ud'a karşı tabilik bağlarım koparmış olan Harizm Şah Harun da Horasan'ı elde etmek için Selçuklular'dan faydalanmak istiyordu.

Selçuklular'ın Maveraünnehr'den Harizm'e göç ettiklerini Cend hakimi Şah Melik haber almıştı. Şah Melik hakkında yukarıda bilgi verilmiş ve onunla Selçuklular arasında derin bir düşmanlık olduğu söylenmişti. Hatta Selçuklular'ı Cend'den Şah-Melik'in uzaklaştırdığı fikrinde olduğumuz yine orada ifade edilmişti. Fakat Selçuklular'ın da ona çok acı günler yaşattıkları anlaşılıyor. Bu sebeble Selçuklular'ın Harizm topraklarına girip konduklarını haber alan Şah-Melik, kalabalık bir ordu ile çöl yolundan sür'atle Harizme geldi ve tan atarken de Selçuklular'a baskın yaptı (Zilhicce 425-Ekim Kasım 1034). Selçuklular pek gafil avlanmışlardı. Bu sebeble ağır bir kayba uğradılar. Kaynakta bu başlan sonucunda Selçuklular'dan 7-8 bin kişinin öldürüldüğü, çok kadın, çocuk ve adamın tutsak alındığı bildiriliyor. Selçuklular acınacak bir halde Ceyhun'un öbür tarafına geçtiler ve Ribat-ı Nemekte kondular. Onların atlarının bile eğerleri yoktu. O kadar perişan bir durumda idiler ki, yalandaki bir köyün gençleri onları öldürmeyi bile düşünmüşlerdi. Dostları Harizm-Şah bu hadiseden çok Ü2gün olmakla beraber onları teselli etti.

Selçuklular gerçekten büyük bir felakete uğramışlardı. Şah Melik'in yaptığı şiddetli baskın neticesinde pek çok adamları ölmüş, çoluk çocuklarının bir kısmım, göçkünleri ve davarlarının pek çoğunu da düşman alıp götürmüştü. Fakat buna rağmen onlar bu felaketin altında ezilmeyerek çarçabuk kendilerini toparladılar. Kısa bir zamanda yine başlarına oldukça mühim bir kalabalık toplandı. Bunlar Oğuz yurdundan gelmişlerdi. Bu husus şüphesiz Selçuklular'ın kendi eldaşları arasında eskiden beri nüfuz ve itibar sahibi bir aile olmalarından İleri gelmiştir.

Selçuklular az sonra dostları Harizm-Şah Harun'u kaybettiler. Gazneli hakimiyetini üzerinden atan Harun aynı zamanda Horasan'ı da ele geçirmek gayesini güdüyordu. Selçuklular'a dostluk göstermesi de bu gayesinin tahakkuku İçin onlardan göreceği yardım İle İlgili idi. Ancak Harun, Gazneli devleti vezirinin hazırladığı bir suikastın kurbanı oldu ise de bundan da asıl beklenilen netice elde edilemedi. Harun'un yerine Handan lakablı kardeşi İsmail geçirildi. Fakat Selçuklular da daha fazla Harizm'de kalamadılar ve Horasan'a. geçtiler (Receb 426-Mayıs 1035). Selçukluların Horasan'a geçmeleri, yalnız Harun'un ölmesi ile Harizmlide karışıklıklar çıkması ve Şah-Melik korkusu olmasa gerektir. Bunda Harizmlide oturdukları yerin kendileri için elverişsizliği ve cazib bir ülke olan Horasan'da fazla güçlük çekmeden yurt tutabilecekleri düşüncesi de mühim bir amil olmuş bulunabilir. Ceyhun'u geçen Selçuklular Merv yolu İle Nesd'ya geldiler, 10.000 atlıları vardı. Orada oturan Türkmenler? ve Harizmliler'den bir bölüğü uzaklaştırdılar. Selçuklular'ın buyruklanndaki Türkmenler'in bir kısmı "Yınallılar adı ile anılıyor. Bu topluluk, İbrahim Yınal'ın buyruğunda olduğu için, bu adla anılmış olmalıdır. İbrahim Yınal Selçuk'un oğullarından Yusuf un oğlu olup Tuğrul Beğ'in de ana bir kardeşidir. Yani Tuğrul Beğ"in babası Mikail ölünce annesi, geleneğe göre, amcası Yusuf ile evlenmiş ve bu izdivaçtan İbrahim doğmuştur.

Selçuklular'ın devletlerini Horasan'a getirmiş oldukları görülüyor. Selçuk'un hayatta kalan biricik oğlu Musa, beygu yani yabgu ünvanını taşıyordu. Daha önce yazıldığı gibi, Musa'nm oğlu Yusuf evvelce Selçuklu Oğuzlarının başı olan İnanç Beygu unvanı ile anılmıştır. Fakat Musa'nın şeklen de olsa Selçuklular'ın başı olduğuna dair bir delil yoktur. Musa Beygu, Muhammed Tuğrul Beğ ve Davud Çağrı Beğ Horasan divan reisi Sûri'ye bir mektup gönderdiler. Bu mektupta Selçuklular kendilerini halifenin mevlaları (tabileri) olarak zikrediyorlar ki, dikkate değer. Bu vasıflandırma ile onlar herhalde kendilerinin kuvvet ve devlet sahibi kimseler olduklarını göstermek istiyorlardı. O zamanlarda irili ufaklı bütün hükümdarların kendilerini bu şekilde vasıflandırdıklarını biliyoruz.

Selçuklular mektupta Horasan'a gelmelerine yol açan sebebleri kısaca zikrettikten sonra içlerinden biri dalma sarayda bulunmak üzere Sultan'ın hizmetine girmek istediklerini, buna karşılık Nesa ve Ferave vilayetlerinin kendilerine dirlik olarak verilmesini buna karşılık Balhan dağından, Dihistandan, Harizm sınırından ve Ceyhun tarafından gelebilecek akınları önleyeceklerini, Irak ve Harizm Türkmenlerini de kovacaklarını bildirdiler. Selçuklular'ın istedikleri Nesa ve Ferave (bugün Kızıl Arvat Kızıl Ribati) vilayetleri göçebe hayata elverişli olduğu gibi, kendi emniyetleri bakımından da onlar için pek uygun yerler idi. Çünkü, Nesa ve Ferave şehirleri çölün başladığı yerde bulunuyorlardı. Onlar çoluk çocuklarını, göçkünlerini, davarlarını herhangi bir tehlike anında çöle götürecekler, sıkıştıkları zaman kendileri de oraya sığınacaklardı. Nitekim çölün onları en muhkem kalelerden daha iyi bir şekilde koruduğu aşağıda görülecektir. Diğer taraftan Balhan'da, Mangışlak'da ve Seyhun boylarında Oğuz kümeleri ile de kolayca temas ve münasebet sağlanmış olacaktır.

Selçuklular'ın Horasan'a gelmeleri büyük bir heyecan ve kaygı yarattı. Bir Gazneli devlet adamı haberi duyunca "Horasan elden gitti" diye bağırmış, vezir "Ahmed b. Abd us-Samed ise, Irak Türkmenler'ini kastederek, bugüne kadar işimiz çobanlar ile idi, şimdi ülke zapteden emirler geldiler" demiştir. Sultan Mes'ud'a gelince, o da bu gelişin küçümsenecek bir hadise olmadığını çok iyi takdir etmişti. Sık sık söylediği "10.000 Türk atlısı" sözü ile onlara hal bakımdan ehemmiyet verdiğini gösteriyordu.

Mes'ud vezirin durumun iyice anlaşılması için biraz beklenmesi teklifini, çok defa yaptığı gibi, kabul etmedi; kumandanların da kendisini desteklemestyle Hacib Beg- Doğdu kumandasında 17.000 kişilik çok iyi donatılmış bir orduyu Selçuklular'ın üzerine yolladı. Bu ordu Selçukluları Horasan'dan çıkaracak idi. Selçuklular Gazneli ordusunun üzerlerine geldiğini duyduklarında herhangi bir heyecan ve telaşa kapılmadılar. Çünkü müracaatlarına böyle bir cevapla mukabele edileceğini de düşünmüşlerdi; bu sebeble ihtiyatlı ve hazırlıklı idiler, silahlan iyi olmamakla beraber maneviyatları yüksek idi. Her bakımdan mükemmel bir surette donatılmış olan Gazneli ordusunda filler de vardı. Bu kuvvete başkumandan Beğ Doğdu da dahil olmak üzere, herkes Türkistan'ı fethetmeğe muktedir bir ordu gözü ile bakıyordu. Fakat Nesa yöresinde yapılan karşılaşmada bu şekilde vasıflandırılan Gazneli ordusu ağır bir bozguna uğradı ve bütün ağırlıklarım da kaybetti (19 Şaban 426-29 Haziran 1035) Selçuklular Gazneli ordusunu bozkırlarda çok uygulanan pusu kurmak usulü ile yenmişlerdi. Bu savaşta, bundan sonrakilerde olduğu gibi, en mühim rolü Çağrı Beğ (Davud) oynadı.

Nesa savaşı, Selçuklular için maddeten ve manen mühim kazançlar sağladı. Gazneli devleti Dihistanı Çağrı Beğ'e, Nesayı Tuğrul Beğ'e ve Ferave'yi de Musa Beygu'ya veriyordu. Buna karşılık onlar Sultana tabi olacaklar ve hatta içlerinden biri daima Sultan'ın katında bulunacaktı. Fakat Selçuklular bu barışa ehemmiyet vermediler ve onu ciddiye almadılar. Hatta yapılan barışla ilgili olarak Selçuklular'a hilat, menşur, sancak, külah ve Türk geleneğine göre, eğerli at ve altın kemer getiren Gazneli elçisi, onların Gazneli devleti baklanda alaycı konuşmalar yaptıklarım ve hilatları yere attıklarını duymuştu. Gerçekten bu yenilginin öcü alınacağı yerde, hemen barışa yanaşılması Gazneli devletinin şeref ve itibarım kırmış ve Sultan Mes'ud'un zayıf bir şahsiyet olduğunu iyice meydana koymuştur.

Selçuklular'ın bu zaferden soma idareleri altında bulunan Oğuz kümesinin muhtelif yerlerden gelen oymakların katılması İle çoğaldığı muhakkaktır. Nitekim Irak Oğuzlarından bir bölüğün onlara katılmış olduğunu biliyoruz Bu Selçuklu başarısına muvazi olarak, Yağmurlu ve Kızıllı Oğuzları İle Balhan Türkmenleri de Rey bölgesine hakim olmuşlardır ki, bundan biraz aşağıda bahsedilecektir. Selçuklular'ın Horasan'a gelmeleri ve bir kısım sınır bölgelerini işgal etmeleri ile Balhan ve Ceyhun yollan açılmış ve buradan Horasan'a Türkmenler gelmeye başlamıştı.

Barışın yapılmasından üç dört ay sonra Türkmenler yeniden yağma hareketlerinde bulunmaya başladılar. Bunun arkasının kesilmemesi üzerine Sii-Başı kumandasında 15000 kişilik bir ordu hazırlanarak gönderildi (427 Rebi'ul-ahir-Şubat 1036). Bu ordunun vazifesi Horasan vilayetini Selçuklular'ın alanlarına karşı korumak idi. Aradan dokuz ay geçtiği halde mühim hiç bir hadise olmadı. 428 yılı Muharreminde (Kasım 1036) Selçuklular elçiler gönderek yeni bir istekte bulundular. Bu da Merv, Serahs ve Baverd (Abiverd) şehirlerinin kendilerine verilmesi idi. Onlar sebep olarak da evvelce kendilerine verilmiş olan yerlerin dar olup idareleri altındaki insanlara yetmemesini söylemişlerdi. Bunun doğruluğuna inanılabilir. Çünkü geriden gelen yeni katılmalar ile idareleri altındaki küme gittikçe çoğalıyordu.

Selçuklular bu isteklerine müsbet bir cevap alamadıkları için akınlarına eskisinden daha şiddetli olarak devam ettiler. Sü-Başı yalnız savunma gayesi ile hareket ediyor ve bunun için vilayet vilayet dolaşıyordu. Mes'ud Selçuklu akınlarının tamamen önlenmesi için devlet erkanının tavsiyesine uyarak Horasan'a, gideceği yerde gaza niyetiyle Hindistan'a yollandı (Zilhicce 428-Ekim 1037). Halbuki bu esnada Reyde Horasan'dakilerden daha mühim bir hadise cereyan etmişti. Daha önce de söylendiği gibi, Sultan Mes'ud tarafından Gazneli devleti, hizmetine alınan Arslan Yabgu'nun Oğuzlarının mühim bir kısmı Rey'e vali tayin edilmiş olan Taş-ı Ferraş ile birlikte gönderilmişlerdi. Bunları oraya göndermekten başlıca maksat Rey gölgesinin korunmasında onlardan faydalanmak idi. Fakat Oğuzlara pek itimat edilmiyor ve bu yüzden sıkı bir göz altında tutuluyordu; esasen bir kaç defa itaatsizlik göstererek karışıklık çıkarmışlar ise de bunlar fazla büyümeden uzlaşma sureti ile yatıştırılmıştı.

Yukarıda söylendiği gibi Selçuklular ın Horasan'ın bir kısım vilayetlerine gelip oralarda yurd tutmaları üzerine Yağmurlu, Kızıllı Türkmenleri ile Balhan Türkmenlerinden bir bölük, Selçuklular'a tabi olmak istemeyerek, Göçüp, İsfahan ve Hemedan hakimi, Deylemli Alaud-devle'nin hizmetine girmişti. Sonra bu Oğuzlar Alaüddevle'nin yanından ayrılıp Rey'deki Oğuzlar'a katıldılar. Irak Oğuzları 5000 atlı çıkarmakta idiler. Bunların büyük bir kısmının Selçuklu Arslan Yabgu'ya bağlı Oğuz topluluğu olduğunu burada bir kere daha hatırlatalım; başlarında 4 eski başbuğdan üçü yani Kızıl, Gök-Taş ve Buka olduğu gibi, Giz Oğlu (kız oğlu) Mansûr, Dana ve Anası-Oğlu gibi beyler de vardı. Burada Mansûr'un babasının adı olan Gızoğlı'yı Guzoğlı (=Oğuzoğlu) şeklinde okumak uygun düşmezdi. Çünkü Mansûr Oğuz beylerindendir. Sonra bu adın kız oğlu şeklindede yazılmış olduğu görülür. Bu sebeble bu adı kız oğlu (İffetli kızdan doğmuş) manasında Giz Oğlu şeklinde okumam isabetsiz sayılmaz. Diğer taraftan az ileride Anası Oğlu adı da görü... (Anası oğlu-anası belli olan).
Irak Oğuzları 428 yılında (1037), şüphesiz Selçuklular'ın Horasan'da kazandıkları başarılardan cesaret alarak harekete geçtiler.

Onların ilk önce Horasan istikametine yönelik Damgan ve Simnan şehirlerini yağmalamış olmaları muhtemeldir. Bunu müteakip tekrar Rey cihetine yönelen Oğuzlar Huvari yağmaladıktan sonra, Rey'e bağlı Mûşkûye yöresini de talan ettiler. Onların bu hareketleri üzerine Rey'deki Gazneli valisi Taş-ı Ferraş ile ona yardım için gönderilmiş olan Ebû Sehl-i Ham davı Oğuzlar ile savaşa hazırlandılar. Onlar bir taraftan da durumu Sultan Mes'ud'a ve Sultan'ın tabilerinden olan Curcan ve Taberistan hakimine bildirip yardım istemişlerdi. Taş 3000 atlı ve filler ile Oğuzlar'ın karşısına çıktı. Ordusunda Kürdlerden de bir miktar kuvvet vardı. Oğuzlar ise 5000 atlı idiler. Yapılan savaşta Taş ağır bir yenilgiye uğradı. Bizzat Taş da altındaki fil telef edilerek yere düşürülmüş, evvelce Mes'ud'un emri ile öldürdüğü Yağmur ve başkalarının öcünü almak için parça parça edilmişti. Adının da gösterebileceği gibi, Türk olduğu anlaşılan Mes'ud'un Rey valisi Taş'ın akibeti de böyle oldu acımasız bir adam olduğundan Rey halkınca da sevilmemişti. Bu savaşta, diğer bazı kumandanlar ve Horasanlılardan da bir çok memurlar ölmüş, ağırlık ve filler Oğuzların eline geçmişti. Oğuzlar Ebû Sehl-i Hamdavi ve Reylilefi de yenerek şehre girib orayı hiç bir şey bırakmayacak şekilde yağmaladılar.

Ebû Sehl bir kısım asker ile şehir yakınındaki Taberek kalesine sığındı. O, yapılan bir çarpışmada Yağmur'un kız kardeşinin oğlu ve büyük kumandanlardan olan birini de tutsak almıştı. Oğuzlar bu kumandanı salıvermesi için, pek çok şey vereceklerini teklif ettilerse de Ebû Sehl, hükümdarı Sultan Mes'ud'a danışmadan bunu yapamayacağı cevabını verdi. Bu esnada Curcan askerinin Ebû Sehl'e yardım için gelmiş olduğunu öğrenen Oğuzlar, Rey civarında bir başlan yaparak bu orduyu da bozguna uğrattılar. Kumandan da dahil olmak üzere 2000 kişiyi tutsak aldılar.

Oğuzların bu başarılarına rağmen Reyden ayrılarak Azerbaycan yolunu tuttukları görülüyor. Bunun ne gibi bir sebeble ilgili olduğuna dair kaynakta hiç bir açıklama yoktur. Bu, belki de Azerbaycan hakiminin kendilerini yanma çağırmaları ile ilgili olabilir.

Bu sıralarda Orta ve Batı İran'ın her bir bölgesi ya Deylemli ya da Kürd asıllı bir hanedanının elinde idi. İşte Deylemli Kakaveyh oğullarından İsfahan ve Hemedan hakimi Alaüddevle, Oğuzların Rey'i bırakıp Azerbaycan'a gittiklerini duyunca Rey'e geldi. Fakat, Alaüddevle, Ebû Sehl-i Hamdavi'ye karşı Oğuzlar'ın desteğine muhtaç olduğunu anlayarak onlara haber gönderdi. Oğuz başbuğlarından ancak Kızıl geri döndü. Sergüzeştçi ruhlu Gök-Taş, Buka ve diğerleri yollarına devam ettiler. Kızıl'ın buyruğunda 1500 kişi vardı. Fakat az sonra Oğuzlar'ın Alaüddevle ile araları açıldı ve onlar tekrar yağma hareketlerine başladılar.

Azerbaycan'a gidenlere gelince, buranın hakimi Revvadi hanedanından Vahsudan, Oğuzlar'ı dostça karşılamış ve hatta onlardan bir kız ile evlenmişti. Oğuzların münasebetlerde bulundukları Müslüman emirlere kolaylıkla kız verdiklerini görüyoruz. Bunda biraz da kalınbaşlık almak geleneğinin amil olması mümkündür.

Vahsudan'ın Oğuzları dostça karşılaması ve hatta belki de onları bizzat kendisinin çağırması düşmanlarına karşı bu cesur savaşçılardan ve adamlarından faydalanmak gayesi ile ilgili idi. Oğuzların başında Buka, Gök Taş, Mansûr ve Dana vardı. Fakat Vahsudan'ın beklentisi boşa çıktı. Oğuzlar burada da yağmacılığa başladılar; hatta Meraga şehrine girerek cami yakmışlar, Hezebaniyye oymağından ve halktan çok kimseleri kırmışlardı. Oğuzlar'ın bu işi Vahsudan'ın isteği üzerine yapmış olmaları da mümkündür. Çünkü, onun Hezebaniyye oymağının başı Ebû'l-Heyca b. Rebibüddevle ile arası açıktı. Mamafih her ikisi de bu hadiseden sonra barıştılar ve Oğuzlara karşı birleştiler. Halkın da kendilerine katılması üzerine onlar ile savaşabilecek bir kuvvete sahip oldular. Bunu gören Oğuzlar, Azerbaycan'da daha fazla kalamayacaklarını anlayarak Irak"a geri döndüler.

Oğuzların Azerbaycan'a gelmelerinin uçlardaki Müslüman halk için bir faydası oldu. O da onların Azerbaycan'a geldiklerini duyan Gürcü (Abhoz) melikinin sıkı bir şekilde muhasara ettiği Tiflis'ten çekilip gitmesidir. Oğuzların Azerbaycan'da iken Ermeniler ile de savaştıkları anlaşılıyor.

Oğuzların hepsi Azerbaycan'dan dönmemiş, bir bölüğü orada kalmıştır ki, bunun başında Dana'nın bulunduğu anlaşılıyor. Vahsudan'ın evlendiği kız, Dana'nın yakın bir akrabası olacaktır. Vahsudan'ın şairi Katranın "Oğuzların padişahı" olarak bahsettiği de herhalde ondan başkası değildir. Bu Oğuzlar'ın Urmiye'de oturdukları anlaşılıyor.

Azerbaycan'dan Irak-ı Acem'e dönen Oğuzlafa gelince, bunlar iki kola ayrıldılar. Gök-Taş ve Mansûr'un idaresinde bulunan kol Hemedan'a, Buka'nın buyruğundaki de Rey'e gitti.

Gök-Taş Hemedan'ı kuşattı. Şehrin valisi İsfahan hakimi Alaüddevle'nin oğlu Ebû Kalicar İdi. Kuşatma uzun sürdü. Fakat Ebû Kalicar daha fazla dayanamayacağını görerek Gök-Taş ile anlaştı ve onun yakın bir akrabası ile evlendi. Rey'e giden Buka ise Kızıl ile bu şehri kuşattılar. Şehir'de Alaüddevle bulunuyordu. Buveyh oğullarından Fena Hüsrev b. Mecdüddevle ile Deylemli emirlerinden Save hakimi Kamrûye de Oğuzlara katıldılar. Güç bir duruma düştüğünü gören Alaüddevle geceleyin Rey den çıkarak İsfahan'a kaçtı. Bunun üzerine Oğuzlar, Rey'e girip burayı görülmemiş bir surette yağma ettiler, öyle ki, bazı mahallelerde ancak 50 kadar adam kalmıştı. Rey şehrinin Kızdın hakimiyetinde kaldığı anlaşılıyor. Onlardan bir zümre Kereç taraflarım yağma ve talan ettiği gibi, Anası-Oğlu da Kazvin'e gitti. Kazvirdiler, ilk önce Anası-Oğlu ile savaştılar ise de sonraları 7000 altın vermek ve onun hakimiyetini kabul etmek üzere anlaştılar. Bu hadiselerin 430 (1037-1038) yılında olduğu anlaşılıyor. Aynı yılda Dana'nın buyruğunda Azerbaycan'da (Urmiye'de) kaldığını söylediğimiz Oğuzlar, Urmiye'den çıkarak Ermenilerin üzerine yürüyüp onlardan bir çoklarını öldürmüşler, esir ve ganimet almışlardı. Ermeniler at üstünde büyük yaylaları ile gayet iyi ok atan ve süratle manevra yapan Oğuzlara karşı başarı ile savaşamıyorlardı. Urmiye yörelerinde yaşayan Ebû'l-Heyca'nın idaresindeki Hezebûniler Oğuzların komşuluğundan bezmiş oldukları için onlar ile vuruşmaya başladılar. Kürdlerin köylerini yağma eden Oğuzlar onlardan çok kimseleri de öldürmüşlerdi. Bu Oğuzların Urmiye'de bulunmaları Azerbaycan hakimi Vahsudan'ın akrabasını (kızkardeşi veya kızı) aldığı Oğuz beyine Urmiye'yi dirlik olarak vermesi ile ilgili olacaktır. Çünkü, bu bölgede oturan Emir Ebû'l-Heyca el-Hezebani, Vahsudan'ın düşmanlarından idi.

Şimdi Oğuzlar, gözlerini büyük ve zengin bir şehir olan Hemedan'a dikmişlerdi. Filhakika üç büyük başbuğ yani Gök-Taş. Buka ve Kızıl birleşerek bu şehri de ele geçirdiler. Maiyyetinde Deylemlilerin bulunduğu Büveyh (Boye) oğullarından Mecdüddevle oğlu Fena Hüsrev de bu beylerin yanında idi. Şehrin valisi Alaüddevle oğlu Ebû Kalicar Oğuzlara bu defa dayanamayacağım anlayıp büyük tacirler ve şehrin ileri gelenleri İle Hemedan'dan çıkıp civardaki bir kaleye kapandı. Oğuzlar şehri aldılar ve orayı korkunç bir şekilde yağmaladılar. Dinever ve Esed-abûd köyleri de aynı şekilde yağmalandı. Bu yağmalarda bilhassa Deylemliler daha acımasız davranmışlardı. Oğuzlar az sonra hile ile kapandığı kaleden indirdikleri Ebû Kalicar'ın bütün malını da elinden aldılar.
Şu anlatılanlar bize Oğuzların eşsiz savaşçılar olduklarım gösteriyor. Ancak bu Irak Oğuzları'nın tek bir gayeleri olduğu görülüyor ki, o da yağmacılıktır. Onlar bunu o kadar ileriye götürmüşlerdi ki, halife yağmadan vazgeçmeleri için kenelerine mektuplar yazmıştı. Bu Oğuz kümesinin başında bulunan beğlere zaptettikleri yerlerde ister müstakil, ister bir hükümdara bağlı olarak dirlik düzenlik kurup oraları idare etmek fikri her zaman yabancı kalmıştır. Bu beylerden belki Rey hakimi Kızıl, bir dereceye kadar istisna edilebilir. Gerçekten Kızıl'ın Selçuklular ile iş birliği yaptığı anlaşılıyor. Onun Tuğrul Beğ'in kız kardeşi ile evlenmiş olduğunu ve halifenin mektubuna Tuğrul Beğ ile birlikte cevap yazdığını biliyoruz. Babasının adı Yahya olan Kızıl, İbn ul-Esfr'e göre, 432(1040-1041) yılında vefat ederek Rey yörelerinden birinde gömülmüştür. Diğer maceracı beylerin hayatlarının son kısmı ileride görülecektir.

Horasan'a gelince, Selçuklu akınlarını önlemek için vazifelendirilmiş olan Sü-Başı, buyruğundaki mükemmel techizatlı bir ordu ile üç yıldan beri bu İş ile uğraşıyordu. Bir Selçuklu kuvveti bir yöreyi istila edince Sü-Başı oraya koşuyor, fakat bu sırada diğer Selçuklu kuvvetlerinin başka yerlere girdiklerini haber alıyordu. Nihayet Mes'ud, Selçuklular ile bir meydan muharebesi yapması için Sü-Başı'ya kesin emir verdi. Serahs yakınında, Telhab denilen yerde 429 yılı Şaban ayında (1038 Mayıs) vuku bulan savaşta Sü-Başı büyük bir bozguna uğradı. Gazneli ordusunun zengin ağırlığı yine Selçuklular'ın eline geçti. Fakat Serahs zaferinin en mühim neticesi Selçuklular'ın Horasan'ın, bir kısmını işgal etmeleridir. Tuğrul ve Çağrı beyler bu zaferden sonra kendilerine hükümdar gözü ile bakmaya başlamışlardır. Yalnız Tuğrul Beğ en büyük baş olarak kabul edilmişti. Musa Beygu üçüncü derecede bir başbuğ idi. Aralarında varılan anlaşmaya göre "kendi eşleri arasında baş" kabul edilen Tuğrul Beğ Nişabur, Çağrı Beğ Merv ve Musa Beygu da Serahs bölgesini aldılar. Bunun üzerine Tuğrul Beğ ana bir kardeşi olan İbrahim Yınal'ı Nişabur'a gönderdi. Yınal 200-300 atlı ile Nişabur'a geldi. Nişaburhilar, elbisesi yırtık ve eski, fakat yakışıklı bir genç olan İbrahim Yınal'ı ve yine yoksul giyimli askerlerini dostça karşıladılar. Tuğrul Beğ adına melik ul-mulûk (melikler meliki) unvanı ile hutbe okundu ki bu, o zamanlar hükümdarlık alametlerinden biri idi. Bir kaç gün sonra, şehre çoğu zırhlı 3000 atlı ile Tuğrul Beğ geldi; kolunda gerilmiş bir yay ve kemerinde üç ok bulunuyordu ki bunun Oğuzlar'da ve belki de diğer Türk kavimlerinde hükümdarlık alameti olduğu anlaşılıyor; herhalde deri çizmeye nazaran daha kullanışlı olmalı ki, ayağında keçe çizmeler vardı. Tuğrul Beğ, Sultan Mes'ud'un tahtına oturarak şehrin ileri gelenleri ile görüştü.

Şehrin en büyük manevi şahsiyeti Kadı Said'in öğütlerine karşı:

"biz yabancı kimseleriz, Acemlerin (Tazikan) geleneklerini bilmiyoruz, onun için kadı, öğütlerini benden esirgemesin" cevabını verdi.

Nişabufda Muhammed Tuğrul Beğ'e olduğu gibi, Mervde de Davud Çağrı Beğ adına hutbe okundu.
İki emirinin üst üste yenildiğini gören Sultan Mes'ud, nihayet bizzat Selçuklular'ın üzerine yürümeye karar verdi ve iyice hazırlanarak Belhe geldi. Selçuklu meselesi onu en çok meşgul eden mesele idi. Onlardan çekiniyor ve hatta onlar ile pek karşılaşmak da istemiyordu. Selçuklular meselesi daima onun sinirlerini bozmuş, bilhassa bu yüzden onlara karşı akıllıca tedbirler alamamış ve gerçekten pek zeki ve dirayetli bir vezir olan Ebû'n-Nasr Ahmed b. Abd us-Samed'in isabetli fikirlerini de çok defa reddetmiştir. Esasen Mes'ud daha Selçukluların Horasan'a, ayak bastıklarını öğrenir öğrenmez haklı olarak pek kaygılanmıştı. Çünkü onların, Türk olduklarından , yüksek savaşçılık vasıflarını pek iyi biliyordu. Buna karşılık Deylemliler, Arablar ve Hindlilere asker olarak kıymet vermiyordu. Bilhassa Türk kumandan ve askerlerinin de Selçuklular ile savaşa istekli olmadıkları görünüyor. Bunda Mes'ud'un bilhassa Türklerden müteşekkil hassa ordusu ile yalandan meşgul olmaması, bazı kumandanları azletmek ve öldürmek gibi onlarca hoş karışlanmıyan bir takım hareketlerde bulunması ve zayıf şahsiyeti başlıca amillerdir. Hatta bu Türk hassa ordusundan bir kaç bin kişinin Selçuklular'ın tarafına geçtiklerini biliyoruz. Bunların çoğunun veya mühim bir kısmının Selçuklar'a ikinci bozgundan yani Serahs savaşından sonra katılmış olmaları muhtemeldir.

Sultan Mes'ud, 430 Cumade'l uhra'sında (Mart 1039) Belhde bulunuyorken 10 Türkmen atlısı geceleyin onun oturduğu köşke kadar sokulmuşlar ve orada bulunan fillerden birisini sürüp götürmüşlerdi. Ertesi gün Türkmenlerin bu cür'etkarlığını öğrenen Sultan pek müteessir oldu; fakat bir ay sonra (Receb 430=Nisan 1039) Ulyaabad yazısında Çağrı Beğ ile yaptığı karşılaşmada onu bozguna uğratmak sureti ile maneviyatım düzeltmiş ve bu galebe Selçuklu-lafın üzerine yürümek hususunda ona cesaret vermiştir. Selçuklular, Mes'ud'un, Gazneli ordusunun 6000 kişilik en seçkin hassa birliği de dahil olmak üzere, kuvvetli bir ordu ile gelmekte olduğunu öğrenince, bütün kuvvetlerini topladılar. Sultan'a Selçuklular'ın ordusunun 20.000 atlıdan ibaret olduğu söylenmişti. Yine Gazneli casusların getirdikleri habere göre yapılan bir toplantıda Tuğrul Beg ve Yınallılar, ordusu kuvvetli ve çok olan Sultan Mes'ud İle mücadele de muvaffak olmanın güçlüğüne işaret ederek Irak-ı Acem (başlıca Rey, Kazvin Hemedan ve İsfahan bölgeleri) ve Curcan'a gidildiği takdirde, bir avuç Deylem ve Kürd emirlerinin elinde bulunan bu yerlerin kolayca elde edileceği ve Rum ülkesine de akınlar yapmak mümkün olabileceği fikrini savunmuşlardı. Fakat Çağrı Beğ, Horasan'dan gidildiği takdirde gerek Mes'ud'un ve gerek onun teşviki İle diğer düşmanların yapacakları hücumlardan hiç bir yerde tutunmanın kabil olamayacağım söyleyerek bu fikrin çok yanlış olduğunu ifade etmiş ve Gazneli ordusunun da zayıf taraflarını anlatarak savaş yapılmasını istemiştir.

Neticede Çağrı Beğ'in fikri isabetli görülerek savaşa karar verilmiştir. Serahs çölünde yapılan savaşta (Ramazan-Şevval 430=Haziran 1039) Gazneliler galip geldiler ise de bu, kesin bir zafer değildi. Fakat Mes'ud, galibiyetinin kesin bir zafer olduğuna inanıyor, Selçukluların Balhan dağına ve Ceyhun boylarına kaçtıklarını sanıyordu; savaştan pek az bir müddet sonra Selçukluları yine karşısında görünce hayretler içinde kalmış, onların metanet ve cesaretlerini takdir etmişti. Gerçekte, Selçukluların kaybı, zikre değmeyecek kadar az olduğu gibi, ağırlıkları da emin bir yerde idi. Hatta onların savaş meydanını terk etmelerini bir bozgun olarak değil, bir geri çekilme olarak vasıflandırmak daha doğru olur. Selçuklular, Gazneli ordusunun kullandığı çayın yatağını değiştirmek, kuyuların bulunduğu yerlere hücum etmek sureti ile Gaznelileri susuz bırakmaya çalışıyorlardı. Yapılan çarpışmalar çok defa Selçukluların galebesi ile sona eriyordu. Gazneli ordusu bitkin bir durumda idi. Bu sebeble vezirin mütalaasına uyularak Selçuklulara. barış teklif edildi. Böylece Gazneli ordusu da sıkıntıdan kurtularak salimen Herata dönebilecekti. Selçuklular'a gelince, onlar da sayıca ve teçhizatça çok üstün bir kuvvete sahip olan Sultan Mes'ud ile savaşabilmek için, dinlenmeye ve iyice hazırlanmaya ihtiyaçları olduğunu anlamışlardı; bu sebeble kendileri için hiçte kazançlı olmayan bu barış teklifini kabul ettiler. Bununla beraber, onların asfi gayelerinden hiç bir şey kaybetmediklerini, Gazneli elçisi açıkça müşahade etmiş olduğu gibi, anlaşma gereğince barış şartlarının tesbiti için Herat'a elçiler gönderecekleri, Nişabur, Serahs ve Meru'i tahliye edecekleri yerde, tekrar eski yağma akınlarına başlamışlardı. Esasen Sultan Mes'ud ve devlet erkanı da Selçukluların barışı samimiyetle kabul etmediklerini biliyorlardı. Onlann da maksadı düşmüş oldukları şu sıkıntılı durumdan kurtularak Herat da dinlenmek ve yeniden hazırlanmak idi. Hülasa bu geçici barış veya mütareke her iki tarafın işine gelmiştir.

Herat'ta yazı geçirerek dinlenen ve iyice hazırlanan Sultan Mes'ud, Selçukluların üzerine yürüdü ve onları Ferave çölüne kadar takib etti. Selçuklular, savaşmayarak mütemadiyen çekiliyorlardı. Bundan, Gazneli ordusunu tamamiyle yormak ve onu bitkin bir duruma düşürmek istedikleri görülüyor. Bu çekilme ve takip esnasında iki taraf ve bilhassa ağır techizatlı Gazneli ordusu büyük bir zahmet ve meşakkat çekiyordu. Bu münasebetle Tuğrul Beğ'in günlerce zırhını ve çizmesini çıkarmadığı ve yastık yerine kalkanını kullandığı söylenir.

Mes'ud Nişabura döndüğünde (Rebi'ul-ahır 431-Ocak 1040) elle tutulabilecek bir başarı elde edememişti. Fakat Selçuklular'ı takib etmek ve onlar İle karşılaşmak hususundaki azmi de kırılmamıştı. Bu esnada halife gönderdiği mektuplarda ona, Türkmenlerin fesadı söndürülünceye kadar Horasan'da kalmasını, bunu bitirdikten sonra Irak'ı Acem işini ele almasını tavsiye ediyordu. Türkmenler'den halkın şikayetleri halifelik merkezine kadar ulaşmıştı. Hatta halife halkın malına ve canına dokunmamaları, memleketi tahrib etmemeleri için Selçuklular ve Irak Türkmenlerinin başında bulunan beylere mektuplar göndermişti.

Mes'ud Selçukluların üzerine yürümek maksadiyle, Nişaburdan Serahs'a. geldi. Bir müddetten beri Horasan'ın bazı bölgelerinde kıtlık başgöstermişti. Serahs'da görülmemiş bir kıtlık hüküm sürüyordu. Gazneli ordusu sıkıntılı bir duruma düşmüştü. Bu sebeble devlet erkanı ve askeri rical otu bol olan Herata dönülerek bir kaç gün orada kalınıp hazırlandıktan sonra Selçukluların üzerine gidilmesini ısrarla teklif ettiler ise de Mes'ud, çok defa yaptığı gibi, kararından dönmedi ve Merv'e doğru hareket etti. Yolda askerlerinin perişan haline bakıp 'bu ordu mahvolmuştur" dediği halde yoluna devam etti. Az sonra yiyecek ve yem sılan tısına, sıcağa ve susuzluğa bir de Selçukluların hücumları katıldı. Gazneli ordusu savaş düzeninde gittiği halde, Selçuklular uzaktan bölük bölük gelip saldırıyorlar, sürüden koyun kapan kurtlar gibi, ellerine geçirdikleri develeri ve kumaşları alıp götürüyorlardı. Bu hail gören Mes'ud, Merv üzerine yürüme kararının isabetsizliğini anladı ise de iş İşten geçmişti. Vezir buraya kadar gelindikten sonra asla geri dönülemeyeceği fikrini müdafaa ediyodu. Fakat orduda, bilhassa Türk hassa askerleri arasında hoşnutsuzluk ve itaatsizlik başgöstermişti. Atlarını zayi ettiklerinden bir çokları develere binmiş olan bu askerlerin savaşmak için ordudaki İranlıların (Tazik) atlarını ellerinden alacakları söyleniyordu. İşte bu esnada Selçuklulara dair haberler de geldi. Bunlara göre Sultanın Serahs'tan hareket ettiğini duyan Selçuklular büyük bir korkuya kapılmışlardı. Yapılan bir toplantıda en büyük başları saydıkları Tuğrul Beğ, Horasan'dan Curcan'a göçülmesin, orada tutunulmaz. İse Rey'e gidilmesini zira Rey, Cibal (Hemedan bölgesi ) ve İsfahan'ın kendilerine alt olduğunu, böyle yapıldığı takdirde, Sultan Mes'ud'un arkalarından gelmiyeceğini söyleyerek eski görüşünü tekrar ileri sürmüş ve bu mütalaa toplantıda bulunanların çoğu tarafından kabul edilmişti. Fakat Çağrı Beğ, daha önce yaptığı gibi, bu defa da kardeşinin fikrine itiraz etmiş ve başlanılmış olan bu işden geri dönmenin doğru olmayacağını belirtmiştir. Sözlerine devam eden Çağrı Beğ Horasandan gidilse dahi Sultan Mes'ud'un yakalarını bırakmayacağı gibi, başkalarını da üzerlerine saldırtacağını, halbuki Sultan Mes'ud'u yendikleri takdirde cihanın ellerine geçeceğini, kendileri sıkıntı içinde iseler de Gazneliler'in daha çok sıkıntı içinde bulunduklarını, şimdi kendilerinin ve hayvanlarının dinlenmiş olup ot sıkıntısı çekilmediğini, halbuki Gaznelilerin çölü geçmek zorunda idiklerini söyledikten sonra, korkulacak bir husus olmadığını ifade ederek sözlerine son vermiştir. Çağrı Beğ'in bu mütalaası, başta Tuğrul Beğ olmak üzere, Musa ve Yınallılar tarafından daha doğru bir görüş sayılmıştır. Bunu müteakip üzerine titredikleri ağırlığı, yaşı küçük ve atı arık 2000 atlının nezaretinde gerilere gönderdikten sonra bir geçit resmi yapılmış ve 16.000 atlıya sahip olunduğu görülmüştür.

Selçuklularını, mühim işler arefesinde toplantılar tertip etmeleri, müelliflerin Oğuzlar'ın işlerini istişare (keneş)yolu ile hallettikleri sözlerine uygundur.
Çağn Beğ'in görüşlerinin ne kadar doğru olduğunu, yalnız hadisenin neticesi teyit etmiyor. Eğer, Tuğrul Beğ'in fikrine uyulup Irak-ı Acem'e gidilse idi, Çağrı Beğ'in çok isabetli olarak söylediği gibi, Mes'ud onları orada da rahat bırakmayacaktı. Çünkü orası da kendisine ait bulunuyordu. Tuğrul Beğ'in Rey, Hemedan ve İsfahan için bize ait yerler demesi, buralarda Irak Oğuzları'nın hakimiyet kurmuş olmalarından İleri geliyor. Bu durumda Selçuklular'ın Revvadi ve Şeddadi gibi zayıf ailelerin elinde bulunan Azerbaycan ve Erran'da tutunmaları mümkün olabilirdi. Fakat bu takdirde de Bizans ve Gürcüler ile savaşa savaşa azalacaklar ve nihayet varlıklarım koruyamayarak yok olup gideceklerdi. Çünkü, ana yurtla temas ve münasebetleri olmayacak, oradan devamlı olarak beslenemiyeceklerdi.

Selçukluların tertib ettikleri kurultaylarda yapılan konuşmalar bize, aynı zamanda Selçuklulara, isabetli rey ve fikirleri, cesareti, enerjisi ile asıl kimin yön verdiğini, cihana hakim olmak gayesinin doğması, yaşatılması ve nihayet tahakkukunda başlıca rolü kimin oynadığım da gösteriyor. Bu büyük insan Davud Çağrı Beğdir. Selçuklu ailesinin direği ve devletin kurulmasında en mühim amil odur.

Sultan Mes'ud, Merv'e gitmek ve Selçuklular ile karşılaşmak hususunda verdiği kararın zaman ilerledikçe isabetsizliğini daha iyi anlıyor ve hareketinden büyük bir pişmanlık duyuyordu. O Mera yerine Herata gitmenin ve Selçuklular ile barış yapmanın en doğru düşünce olduğunu ancak şimdi idrak etmişti. Gevşek ve namert olarak vasıflandırdığı ordusu İle 16.000 cesur atlıya karşı zafer kazanacağından kendisi de şüphe ediyor ve işi Tanrı'nın takdirine bırakıyordu. 7 Ramazan 431 Cuma günü (22 Mayıs 1040) savaş düzeninde harekete geçildiği zaman Selçukluların her taraftan saldırmaya başladıkları görüldü. Gazne ordusunun gösterdiği zayıf müdafaa onların cesaretini arttırıyordu. Sultan'a bağlı Türk memlûk askeri, gevşek ve isteksiz savaştığı gibi onların, Selçuklulara katılmış yoldaşları İle buluşup konuştukları da görülüyordu. Halbuki Gazne ordusunun çekirdeğini ve en güvenilir ve savaş gücü en yüksek birliğini onlar teşkil ediyordu. Gazneli ordusu savaş ede ede yavaş yavaş ilerliyor, her taraftan saldıran Türkmenler deve, kumaş elde ediyorlardı. Gazneliler o kadar acınacak bir durumda idiler ki, Selçuklular"dan 10 kişinin 500 Gaz-neli askere saldırarak kaçırttıkları görülüyordu.

Ertesi gün (8 ramazan 431 Cuma=23 Mayıs 1040 Cuma) Gazne ordusu yalanda bulunan Dendanekan kalesine doğru ilerlerken Selçuklular yine dört taraftan hücuma geçtiler. Buna rağmen Gazne ordusu öğleye doğru Dendanekan kalesine ulaşabildi. Burada iki ordu savaş düzeninde karşı karşıya yer aldı. Bilhassa Gazne ordusu susuzluktan sıkıntı çekiyordu. Selçuklular, kendi milli savaş usûllerine göre savaşıyorlardı. Bu usûl ordunun kollara ayrılarak savaşması idi. Bazan bir kol savaştıktan sonra çekiliyor ve yerini bir başka kola terkediyordu. Emeviler devrinde Arablar bunu Bizanslılardan öğrenerek tatbik etmişlerdi. Buna kurdûs (çokluğu keradis) deniliyordu.

Savaş cereyan ederken, Gazne Türk hassa ordusuna mensup 370 kişi Selçuklulara katıldı. Bunu takiben yapılan şiddetli bir hücum neticesinde Gazneli ordusu bozguna uğrayarak kaçmaya başlamış, savaş meydanında Sultan Mes'ud ile bir kaç kumandan ve bir miktar Memlûk kalmıştı. Fakat az sonra o da yanındakiler ile birlikte savaş meydanını terk edip kaçmaya başladı. Gazne ordusunda bulunan Hind, Arab ve Kürd askerlerinden her biri bir tarafa kaçıp gittiler. Selçuklular bir yandan Gazneliler'in bıraktıkları ağırlıkları yağmalarken bir yandan da düşmanı takip ediyorlardı. Gazneliler başta Sultan Mes'ud olmak üzere, dağınık, perişan bir halde ve son sür'atle kaçıyorlardır.

Selçukluların kazandıkları zafer kesin ve büyük idi; beş yıldan beri ettikleri yorucu mücadelenin neticesini almışlar, gayelerine ulaşmışlardı. Çağrı Beğ'in dediği gibi, artık "cihan" onlarındı.

Savaş meydanında, sancaklara ve divan kalemi malzemesine varıncaya kadar Gazneli ordusunun bütün ağırlığı kalmıştı. Selçuklular çok sevinçli idiler. Tuğrul Beğ bir tahta oturmuş ve kendisi Horasan emiri olarak selamlanmıştı.
İşte Oğuz elinin tarihi mukadderatını tayin eden Dendanekan savaşı böyle vuku bulmuş ve Selçuklulara ilk hamlede Horasan'ı kazandırmıştır.

Kaynakça
Kitap: OĞUZLAR
Yazar: Faruk SÜMER
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir