Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selçukluların Bizans'la İlk Karşılaşmaları

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Selçukluların Bizans'la İlk Karşılaşmaları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 22 Haz 2011, 23:51

SELÇUKLULARIN BİZANS'LA İLK KARŞILAŞMALARI

1040'lı yıllarda Türk komutanlarından biri, Konstantin Lichudes'in oğlu ve Vaspurakan Eyaletinin Romalı [Bizans] komutanı Stefan'dan, Tuğrul Bey'in Arap düşmanlarına karşı yürüttüğü savaşta kullanılacak birkaç piyade alayını, Roma'ya ait geçitlerden geçirme izni istedi ve tabii ki bu izni alamadı. Barbarlar da buna kızarak Bizanslılara saldırdılar. Stefan mağlup edilip, esir alındı ve birçok başka köleyle birlikte Azerbaycan iline götürülüp, Tebriz pazarında satıldı. Bu hadisenin üzerine onlarca yıl sürecek, ancak Selçuklu hükümdarlarının yine de bütün dikkatlerini vermeyecekleri bir savaş başladı.

Bu karşılaşma kesinlikle planlı değildi. Tuğrul Bey'in, Kafkas Dağlarının eteklerindeki Doğu Roma illerinin memurlarına sınırda kendi beyleriyle eziyet etmekten ya da Rum esirleriyle övünmekten yapacak daha önemli işleri vardı. O, İslâm dünyasında kendine itibarlı ve kabul edilen bir yer edinmek ve bu yeri sağlamlaştırmak zorundaydı. 1063 yılındaki ölümüne kadar Bağdat, İran Körfezi ve Musul ile başka küçük şehirlere, kendi Türk beylerini neredeyse bağımsız birer yönetici olarak yerleştirmek üzere, Arap rakiplerini yok ettiği Mezopotamya'daki durumları takip etti.

Tuğrul Bey, Bizans stilinde bir hükümdar değildi. Akrabaları, kendi başlarına ve sorumlulukları kendilerine ait olmak üzere ailenin reisine başvurmadan savaşlar yürütebiliyorlardı. İsrail'in oğlu olan yeğeni Kutalmış, ilk başlarda Bizanslıların "Karbesios"u Arap Kureyş'e karşı savaştı. Daha sonra Tuğrul Bey'in hizmetinden ayrıldı ve isyancı olarak baba yurdu "Kara Kum" yakınlarında Harezm bölgesine döndü. Tuğrul Bey, ona orada saldırmak üzere bizzat gitmek zorunda kaldı. Aynı Kutalmış, daha sonra kardeşi Ebu Melek ile birlikte tekrar sultanın savaşçıları arasında görüldü. Kuzeyde başka bir ordunun başında bulunan Musa Yabgu'nun oğlu Hasan da Türk geleneklerine göre sadece itaat borçlu olduğu amcasına çok fazla danışmamıştı. Tuğrul Bey'in üvey kardeşi İbrahim Yınal, (Rumlar "Alim" der) mutlaka aynı düşüncede idi, zira o da ailenin reisine karşı aynı davranışları sergiledi ve sonunda silahlarını sultana karşı kullandı. O'nun ölümünden sonra, oğlu5 Ebu Melik, Kutalmış ile birlikte Roma topraklarına gittiler ve sadık birer müttefik olarak Roma İmparatoru'na hizmetlerini sundular. Ermenistan topraklarındaki Kars Kalesi'nde, imparatorun cevabını beklerken, Tuğrul Bey şahsen Gürcistan'a geldi, ama Kutalmış muhtemelen kaçtığı ve vatan topraklarına geri döndüğü için, intikam planlarından vazgeçmek zorunda kaldı. Açıkça görülüyor ki, sınırın hem bu tarafında, hem diğer tarafında kuzeyli isyancılar akıllarına gelen herşeyi yapmaktaydılar. Kutalmış, daha sonra yeni bir isyan sırasında genç bir akrabası, Çağrı Bey'in oğlu Alp Arslan'ın savaşçıları tarafından öldürüldü.

Bu asil prenslerin her becerikli Türkün doğal mesleğini yerine getirmesini kim engelleyebilirdi? Sultan, güneyde ve güneydoğuda işlerini yürütürken bu prensler kuzeydeki ve kuzeybatıdaki temsilcileri olarak komşu Rum bölgelerine akına çıkabiliyorlardı. Önlerinde, 4. yüzyıldan kalma güçlü ve eski Erzurum (Theodosiopolis) Kalesi'nin koruması altında, Suriyeli ve Ermeni tüccarların başka uluslardan tüccarlarla buluştuğu Erzurum'dan geçen ve Kafkas geçitlerine kadar uzanan önemli bir ticaret yolu uzanmaktaydı. Hem ganimet toplama, hem de savaşta onur kazanma istekleri geleneklere uygundu. Yıllarca Avrupa topraklarında kaldıktan sonra bile barışçıl bir komşusunu rahatsız etmek ve ona zarar vermek Türkler için hiçbir zaman bir suç sayılmamıştı. Sınır illeri onlar için sadece saldırıya hazırlanmak üzere saklanabilecekleri ve mağlup oldukları zaman geri gelebilecekleri bir yerdi.

Doğu Roma İmparatorluğu, sınır illerini başarılı bir şekilde savunacak durumda değildi. 10. yüzyılın ikinci yarısında hüküm süren büyük krallar, Roma İmparatorluğu'nun arması olan çift başlı kartalın Suriye'deki hükümdarlığını tekrar geri kazanmak için bütün güçlerini kullandılar. Anadolu kökenli Nikephoros Fokas ve Ermeni Johann Tzimiskes'in çabaları sayesinde Roma İmparatorluğu Kilikya geçitlerini, Urfa'yı, Antakya'yı, Dinayır'ı, haraç ödeyen Şam'ı, Halep'i ve Trablus haricinde Suriye limanlarını tekrar geri kazanabilmişti ve Bağdat'taki halifenin güçsüz Arap emirlerinden oluşan temsilcileri her yerde bu enerjik Bizans krallarının silahlarına boyun eğmek zorunda kalmışlardı. Suriye, Fenike, hatta Filistin tekrar geri kazanıldı. Roma bayrakları Nasıra'da dalgalanmış, fatihler Tur dağına bile çıkmışlardı. Sınırların tamamında Justinian ve Mauricius zamanından kalma, çökmüş surlar yenilendi. 11. yüzyılda Antakya'da Bizanslı bir prens hüküm sürüyordu. Bölünmüş ve çökmüş Ermeni Krallığı ile Gürcistan Prensliği yavaş yavaş doğal sonlarına yaklaşıyordu ve Konstantin Dukas zamanında, 1021 yılında Kral Basilius tarafından yapılan bir anlaşmaya göre, Kral Tzimiskes ile aynı dönemde hüküm süren Kral Aşod'un halefi olan Kars'ın Ermeni hükümdarı, Bizans ünvanını aldı ve Anadolu'da kendisine hibe edilen birkaç toprakla kaybettiği krallığı tazmin edildi. Kral III. Haçik'in (Gagik-Abas) tahttan inmesinden önce 1043 yılında Bagratlıların son gerçek kralı (takavuru)
II. Kaçik (Gagik-Abas) de bu şekilde kandırılmıştı . Fars yönetimi altıdaki Ermenistan'da, Abazya'da, bütün Yukarı Kafkasya'da bir zamanlar onurlu olan bu milletin en son bağımsızlık duygusu da kaybolmuştu. Türklerin ilk işgalleri sırasında Erivan'da Aras Nehri'nden Van Gölü'ne kadar uzanan bölgeyi kapsayan Vaspurakan Eyaleti'nde, 11. yüzyılda en asil ailelerden seçilen yüksek rütbeli bir vali oturuyordu. 1040 yılından 1060 yılına kadar bu makama sırasıyla Lukides'in oğlu ve Prusanos'un kardeşi Vladislav oğlu Aron getirildi. Sınır savaşlarında ayrıca General Kekaumenos'un adı da geçti.

Kekaumenos, Açmiyazin yakınlarında, bir zamanlar Ermeni Patriği (Katholikos)'ne ait zengin bir manastırın ve 13 eski kilisenin o bulunduğu, büyük ve güçlü Ani Şehri'nde oturuyordu . Gürcistanlı klanların başında ise zeki, ama yeteneksiz bir adam olan Liparit adında yerli bir kral bulunuyordu.

Türk-Bizans savaşı yıllar boyunca sadece yerel bir karaktere sahipti. Tehdit altındaki Doğu Roma illeri kendi savunmalarını kendileri sağlamak zorunda bırakılmışlardı ve Gürcistanlılar eski savaş geleneklerine bağlı kalmışlardı. "Stratiyot" diye anılan savaşçı köylüler Vaspurakan komutanının bayrağı altında toplanmaya çağrıldılar. Ne yazık ki, yerliler Bizans sistemine çok da taraftar değildiler, aksine İranlı komşularının örneğini takip ederek Türklerle el altından anlaşmaya yanaştılar. Aslında Roma'ya bağlı olan illerde ise küçük toprak parçalarının kullanım hakkı ile ödüllendirilen savaşçılardan bir çoğu, para vererek sevmedikleri askerlik hizmetinden muaf olmuşlardı. Askerlik hizmetinden kaçmalarını sağlayan, Konstantiniyye'de büyük Basilios'un ölümünden sonra ortaya çıkan kadın ve lüks düşkünlüğü yüzünden doymak bilmez para hırsı idi. Paranın nereden geldiği hiç önemli değildi. Liderlerden bazıları eski zamanlardaki bağımsızlıklarına özlem duyuyorlardı. Onlar için Türkler, hak etmedikleri hâlde başlarına gelen bir felaketin intikamını almak için kolayca müttefik olabilirlerdi. Kaleler her ne kadar düzenli tutulsa ve yeterli sayıda askerle donatılsa da silah ve savaş aletlerinin sayısı yetersizdi. Bu eksiklikler, bir Stefan Voislav'ın, bir Delianos'un ve Alusianos'un veya bir Konstantin Bodin'in komutasında çıkan Bulgar ve Sırp ayaklanmaları ile ünlü Avrupa'da bile hissedilebiliyorsa, bu uzak bölgelerde daha büyük felaketler doğurabilir ve üç imparatorun çabaları ile tekrar canlandırılan imparatorluğun devamı için tehlikeli olabilirdi. Rumlarla Gürcü ve Ermeni prensleri arasındaki kavgalar durumu daha da kötüleştiriyordu. Yaşlı Monomahos'a, hükümetin dizginlerini elinden bıraktığı bir dönemde gönderilen acil mektuplar ve başkentteki sarayın gözde adamlarına gönderilen yardım çağrıları hiçbir işe yaramıyordu. Bölgenin kaderi daha baştan belli olmuştu.

Tuğrul Bey'in ölümünden önce Türk-Bizans savaşlarının kroniği aşağıda kısaca verilmiştir:

Vaspurakan komutanı Stefan mağlup olduktan sonra sultanın yeğeni olan Hasan'm yönetimi altında yeni bir sefer düzenlendi. Pamuklu ceketler giymiş süvarileri Vaspurakan'ı bir kez daha işgal ettiler ve Ermeniler ile Gürcistanlılar, kayalıklara teras şeklinde inşa edilmiş köylerinden bu yeni misafirlerin gelişini izlediler. Tebriz'den Aras Nehri boyunca bugün Rus yönetiminde bulunan Yukarı Kafkasya'nın başkenti Tiflis'e kadar giden yol işgal edildi. Şimdiki Hristiyan Gürcülerin ataları ve şu anda siyasi ilişkiler yüzünden Avrupa'ya kadar uzanan Müslüman Çerkesler önce işgalcilerle çok fazla ilgilenmediler, zira Kafkaslarda yaşayan bu savaşçılar kendilerini Türklerden üstün görüyorlardı. Bu rakiplerle savaşmak, onları esir almak Selçuklular için henüz hazır olmadıkları bir görevdi. Bu sayede hiçbir düşmana rastlamadan dağlardan Ermeni ovasına kadar indiler. Ovaya indikten sonraysa ahşap ve toprak evlerde yaşayan yöre insanları arasında tam bir katliam gerçekleştirdiler. Rumlar, köle pazarlarında satılmaları mümkün olmadığı için küçük çocukların öldürülmesinden şikâyet etmeye başladılar. Barbarlar ancak Büyük Zab Nehri'ne geldiklerinde Vaspurakan, Gürcistan ve Ani'den gelen imparatorluk ordusu ile karşılaştılar. Selçuklular saldırdılar ve Romalılar önce geri çekiliyormuş gibi yaparak kısa zamanda geri döndüler. Türklerin, Selçuklu hanedanına mensup komutanları Hasan bu sırada şehit oldu. Onun yönetimi olmadan, Türkler için sadece tek bir yol kaldı: Geri çekilmek (1048).

Sultan'ın artık görevi yeğeninin intikamım almaktı. Akıtılan Selçuklu kanı idi! İbrahim Bey - Selçukluların ifadesi ile - 100 bin civarında asker topladı ve atlar, kendi ülkelerinde böyle bir gelenek olmamasına rağmen, uzun bir yolculuğa uygun bir şekilde nallandılar. Yolları, bu sefer yakında bulunan kaleler es geçilerek doğrudan Erzurum'daki zengin mal depolarına uzandı. Altı gün süren sokak savaşlarından sonra herşey talan edildi, zengin ganimetler toplandı ve evler yakıldı. Kaputru (Pasinler) Kalesinde imparatorluk orduları ile karşılaştılar ve burada yapılan muharebeyi Türkler kazandılar. Bu sırada yeğeni öldürülen Liparit, esir olarak sultanın önüne getirildi.

Bizans İmparatoru bu meselenin artık sadece sınır boylarını ve Gürcistanlı kontları ilgilendiren bir mesele olmadığını anlamak zorunda kaldı, zira Romalıların müttefiki olan bir prens, Müslümanların liderinin eline geçmişti ve imparatorluğun onuru gereği Liparit geri verilmeli idi. Selçuklu hükümdarının Horasan'da tıpkı ataları gibi büyük bir saraya sahip olduğu Nişabur'a veya Rey'e elçiler gönderildi. Bu elçiler, imparatorluk için önemli olan savaş esiri Liparit'in iadesini talep ettiler ve Tuğrul Bey'e bunun karşılığında Konstantiniyye'den değerli hediyeler getirdiler. Namazı ve orucu ile tam bir Müslüman lideri olan Tuğrul Bey, eski Türkmenlerin zenginliklere göz dikme politikalarının aksine Liparit'i serbest bıraktı, hatta Bizans'tan gelen hediyeleri de kendisine verdi. Liparit, bunun karşılığında sadece "olanları unutma" ve bir daha hiçbir zaman Türklere karşı savaşmama sözü vermek zorunda idi. Aynı zamanda Bizans'a ilk kez gönderilen resmi elçiler vasıtasıyla Selçuklu Sultanı adına mağlubiyete uğrayan imparatordan yıllık vergi istendi.

Bu talep aslında şaşırtıcı ve yeni değildi. Selçuklular ne de olsa kendilerini, İmparator Justinian'ın bile yıllık vergi vermek zorunda kaldığı İranlı hanedanlarının halefleri olarak görüyorlardı. Bizanslılar, beklendiği gibi, yıllık vergiyi ödemeyince Tuğrul Bey, asi Roma İmparatoru'nu dize getirmek için yeni seferler düzenlemek zorunda kaldı ve 1054 yılında Selçuklu Sultanı ilk kez bizzat ordusunun başına geçti. Bizanslılar, Türklerin ilerlemesini başarılı bir şekilde engellemek için tüm tedbirleri aldılar. Her yerde savaşmaya hazır birlikler vardı. Tuğrul Bey, Ermenistan'daki Malazgirt Kalesi'ni kuşattığında, kahramanca bir dirençle karşılaştı. Selçuklular, dallarla örülmüş ve ıslak derilerle örtülmüş arabalarla kalenin kapısını yakıp, üç yanı surlarla çevrilmiş şehri zaptetmekte muvaffak olamadılar. İçerden "İsa, bize yardım et!" sesleri yükseliyordu. Barbarların yumuşak başlıklarla yeterince korunmayan başlarına kazıklar ve taşlar yağmaya başladı. Harezm Beyi uzun lüleli saçlarından yakalanıp, kalenin içine çekildi ve başı caydırıcı bir örnek olarak Tuğrul Beye gösterildi. Tuğrul Bey bunun üzerine istemeyerek de olsa geri çekilmek zorunda kaldı.

Tuğrul Bey, daha sonra çabalarını ve kayıplarını karşılayacak zenginlikte olmayan bu kaleyi, ikinci kez kuşatarak şansını tekrar zorlamaktan vazgeçti. Yaşı iyice ilerlediğinde kızını Halife Kaim bi-Emrillah'la evlendirme onuruna nail oldu. Düğünden kısa bir süre sonra Rey'deki sarayında öldü ve mirasının tamamını yeğeni Alp Arslan'a bıraktı.

Monomahos'un ölümünden önce ve Porfirogenetlerden Zoe ve Teodora'nın tiksindirici kadın hükümranlıkları sona ermeden önce, özellikle de giderek güçlenen Komnenosos hanedanına mensup asker Kral İsaakios zamanında (1057-1059), imparatorluğun sınırlan Türklere karşı akılcı bir şekilde savunulmuş, ordulara yeniden düzen getirilmişti. Bizans'ın geleneksel politikalarına göre bir barbar halkını, aynı boydan6 gelen başka bir halkla savaştırmak üzere Peçenekleri Tuna Nehri boylarından, Kafkasya'ya getirme çabaları

başarısız kalmış, doğudaki büyük bozkırlardan gelen Peçenekler, Bitinya Dağlarından daha öte gitmemiş, açıkça isyan etmiş ve geri dönmüşlerdi. Ama Konstantiniyye'deki küçük asil Fransız ailelerden gelen ve orduya dahil olan genç paralı askerler, aynı vicdana sahip değildiler. Birkaç yıl sonra büyük kahramanlıklarda bulunmak üzere tehdit altındaki Ani sınır kalesinde görüldüler. İyi eğitimli, resmi Bizans kaynaklarına göre bu Frank paralı askerler çok kaba insanlardı. Asya'ya geldikten sonra ise kaba karakterleri daha da ortaya çıktı ve sadece adlan ile elbiseleri Hristiyan ve Batılı olarak kaldı. Bunun dışında herşeyleri ile gözüpek, dirençli, ganimet sever ve gösterişe varan cömertlikleri ile tıpkı ünlü düşmanlan Türklere benzemeye başladılar.

11. yüzyılın sonlarına doğru ismen Bizans'a bağlı Frankopollerle (paralı askerlerle) Türk Sultaninin hakimiyeti altında olan Turkopoller (Hristiyanlaşmış Türkler) arasında her gün düellolar, sadakatsizlikler ve para ile özgürlük satın almalar baş göstermeye başlamıştı. Her iki tarafın gururlu askerleri bayraklarını korumak için ellerinden geleni yaptılar. Üçbin askeri ile Ermenistan Dağlan'nda gezen Türk Saltuk, Frank halkına mensup Herve şahsında kendisine denk bir rakip buldu. Bu iki rakip, her iki tarafın da ele geçirmek istediği Ahlat kalesi önlerinde az mı çarpıştılar! Doğuştan Bizanslı olanlar da bu oyuna yavaş yavaş alışmaya başladılar. Doğu orduları komutanı (Kuropalatas) Manuel Komnenosos barbarlar tarafından iki eniştesi ile birlikte esir alındı ve Selçuklu Sultaninin Bizanslı tarihçiler tarafından "Chrysoskulos", Ermeniler tarafından "Krudi" diye adlandırılan en iyi arkadaşı ve müttefikine dönüştü. Artık yakın dostunun yanında Türk isyancıların başında at koşturuyor ve sultanının ülkesine zarar veriyordu. Ölümüne kadar aynı zamanda Yörüklerin ve Bizanslı subayların hem dostu, hem düşmanı, hem de tahtta hak iddiasında bulunan Müslüman
bir yardımcısı olarak kaldı.

Stratopedarch ve Rektör ünvanlarıyla en yüksek rütbeli komutan olarak öncelikle eski rahip Hadım Nikephoros anılır. Onu, Teodora'nın hükümdarlığına kadar Komnenos halkından İsaak izler. Konstantin Dukas'ın (1059-1067) hükümdarlığı zamanında, serhat kontu ünvanına sahip böyle başka bir komutanın adı geçmez, ancak Dukas'tan sonra yine bir Komnenoslu - daha önce adı geçen Manuel - bu konuma getirildi. Ondan sonra ise akılcı olmayan bir şekilde, bu rütbe geçici de olsa kaldırıldı.

Tüm bu olanlar Ani Şehri'nin eninde sonunda Türklerin eline geçmesini engelleyemedi. Bölgenin savunması ile görevlendirilmiş Ermeni Bagrat'ın (veya Pangratios) dikkatsiz bir saldırısı yaşlı sultanı kızdırdı ve Tuğrul Bey, Vaspurakan'ın ilhakı ile sonuçlanan misilleme seferini bizzat yönetti. Aynı zamanda, bir zamanlar verimli olan Gürcistan toprakları kendi boylarının beylerinden başka kimsenin otoritesini kabul etmeyen Türk boylarının saldırılarından ve yıllarca kesilen ticarî ilişkilerden dolayı fakirleşti, hatta terkedilmiş bir biçim aldı.

1067 yılında eşi Konstantin Dukas'tan sonra tahta çıkan İmparatoriçe Eudokia zamanında, yine tek başına hareket eden Mezopotamyalı Türkler, imparatorluğun doğudaki diğer sınırı Fırat'ı durdurulamadan geçtiler. Buradaki ordular, Aras Nehri kenarındaki ordulardan daha vahim bir durumda idi. Düzensizlik ve erzak azlığı felaketin sonunu hızlandırdı. Yörüklerin bu kadar kolay ilerlemelerinden dolayı Doğu Roma bayraklan altındaki korkak askerler Yukarı Fırat'ın kenarında bulunan Malatya iline kadar, hatta daha da uzaklara kaçtılar. Barbarlar, Lübnan ve Toros Dağlarının oluşturduğu üçgenin ucunun etrafından dolaşarak ilk defa Anadolu'nun serin vadilerini ve verimli topraklarını gördüler. Şehirlerde zengin ganimetler bulma umuduyla hilallerle süslü tuğlarının altında tüm güçleriyle Kayseri'ye kadar ilerlediler ve doğu keşişlik kurumunun kurucusu olan Aziz Basilios'un doğduğu yer olmakla övünen bu şehri zapt ettiler. Savaşçılar şehrin koruyucusu olan bu azizin kilisesine girdiler ve değerli ne varsa götürdüler. Toros Dağlarının eteklerinde ilerlemeye devam ederek Kilikya vadilerine ve neredeyse Batinin mavi denizine ulaştılar.

Selçuklu Sultanı tarafından bir seferinde "vahşi aslanlar" olarak adlandırılan bu askerler, 10. yüzyılda yapılan Haçlı Seferleri'nden sonra 1063 yılına kadar Bizanslıların elinde bulunan Halep vadisine yöneldiler.6 Halep çevresinde imparatorluk tarafından talep edilen yüksek vergilere ve imparatorluk memurlarının davranışlarına karşı başkaldıran yerli isyancılar doğal müttefikleri hâline geldi. Daha önce Malatya ve Kilikya (Çukurova) illerinden sadece geçmelerine izin verilmişken şimdi onlara, tıpkı daha önce bazı Ermeni bölgelerinde olduğu gibi, kurtarıcı olarak kucak açılıyordu. Burada Rum ahali mevcut değildi. Bölgede yerleşik insanlar, halifelerin ve emirlerin zamanından kalan Araplar ve Müslümanlığa geçen Suriyelilerle Nesturîler olarak resmi kiliseden ve onu koruyan devletten nefret eden Hristiyanlardı. Yanlarına müttefik olarak Haleplileri de alan, bu yeni bir ırka mensup olan "Persler" Suriye ilini yöneten Bizanslı dükün oturduğu, yoğun bir nüfusa sahip ticaret şehri Antakya üzerine yürüdüler. Ancak çok iyi korunmuş bu şehri alamadılar, dolayısıyla Kayseri de yaptıkları gibi güzel kiliselerini de talan edemediler. Ama Türklerin gücü artık Kuzey Suriye'nin her tarafında tanınıyor ve dehşet saçıyordu. Daha sonra imparator olacak Bizanslı General Nikofor Botaniates köken itibariyle köylülerden oluşan çok sayılardaki savaşçılardan koruyucu bir ordu bile oluşturamadı. Tıpkı Fırat, Halis ve Kızılırmak kıyılarındaki eyaletlerde olduğu gibi, burada da bu
büyük akınlar zaten ilhak edilmiş bir ülkeye yapılan silahlı bir gezi gibi gerçekleşiyordu .

Tuğrul Bey'in ölmesi üzerine 1063 yılında tahta geçen genç Sultan Alp Arslan, bu büyük fethi sona götürebilecek doğru adamdı.

Amcasının sadık veziri Amidü'l-mülk'ü görevden aldı ve onun yerine iç işlerinin tamamını teslim edebileceği ve ölümüne kadar Selçuklu Sultaninin bütün idari işlerini görecek başka bir yardımcı getirdi:

Doğulu tarihçilerin övgü ile andıkları Nizam ya da Nizamülmülk. Hiç kimsenin Arapça saray adı olan Ziyaedddin Edhatü'd-devle ile değil de, taşıyıcısından aynı aslan yürekliliğinin beklendiği savaşçı adı ile tanınan Alp Arslan, dokuz yıllık kısa hükümranlığı boyunca hanedanının ve genç imparatorluğunun tüm düşmanlarının acımasız rakibi ve cezalandırıcısı olmuştu.

Selçuklu İmparatorluğu'nun birliğini tekrar oluşturmak için elinden gelen bütün çabayı gösterdi, zira değişik illerin kısmen Selçuklu, kısmen basit askerlerden oluşan ve illeri eski İran ve Arap örneklerine göre tek başına idare eden valileri, kral ünvanını kullanmışlardı ve sultanları nezdinde de kral gibi davranacaklarının işaretlerini vermişlerdi. Özellikle merkezi Rey olan Selçuklu hanedanına mensup şehzâdelerin hüküm sürdüğü

Maveraünnehir ve Azerbaycan illerinde bu durum bariz bir şekilde görülüyordu. Selçuk Bey'in mezarının bulunduğu Cent'te bile bir kral geçici olarak tahtını kuruyordu ve Harezm ile Horasan'da iki ayrı hükümdar vardı. Ancak Alp Arslan kısa bir zamanda her yerde kendi hükümranlığını ilan etti. Bazı kaynaklarda, batıya yaptığı akınlar öncesinde tüm madunlarını ölümünden sonra oğlu Melikşah'ın tahtın varisi olarak tanımaları yönünde zorladığı anlatılmaktadır. Bu genç şehzade, daha sonra 1064 yılında "Sultan" ünvanını alacak ve Fırat kıyılarında başkomutan olarak savaştığı görülecekti.

Ani Şehri'nin işgali;

Gürcistan Kralı Gurken'in tahttan indirilmesi ve koyu bir Hristiyan olmasına rağmen kızının Türk Sultaninin karısı olması; Yukan Kafkasya'da sayısız kalenin zaptı ve son olarak, daha önce de bahsedildiği gibi, malını mülkünü Bizanslılara bırakan ve Kapadokya'ya yerleşen Kars bölgesi kralı Kaçik'in (Gagik-Abas'ın) ilhakı Sultan Alp Arslan'ın ikinci yılında gerçekleşti. Bizanslılar, bu hadiseden çok etkilendiler. Türkler, zamanla bütün Ermenistan için onlara tâbi olacak bir patrik tayin edebilirdi ve uzun zaman önce Bizans'ın etkisi altına giren Ermenistan, Selçuklulara kucak açmaya dünden razı olabilirdi. Artık bu işgalcilere son darbeyi vurmanın vakti gelmişti.

İmparatoriçe Eudokia'nın emrinde çalışkan, ama artık genç olmayan bir subay vardı: Romanus Diogenes, nam-ı diğer Romen Diyojen. Eudokia, oğullarının tahtına göz diken rakiplerine karşı destek alabilmek için Romen'le ikinci evliliğini yaptı. Alp Arslan veya oğlu Melikşah, fethedilen Ani Kalesinden imparatorluğun kuzeydeki büyük illerine doğru yola çıktığında IV. Romenos henüz Konstantiniyye'ye varmamıştı (1067) .

İmparator, Selçukluların fazlasıyla ilerlemiş sınırlarını genişletmelerini durdurmayı kendine görev saydı ve6' kendisine bağlı birlikleri topladı:

Makedonyalı Slavlar, Bulgarlar, Tuna kıyılarındaki Peçenekler, doğulu paralı askerler, Varegler [Normanlar hassa kuvvetij ve Frank paralı askerler. Kapadokya'ya vardığında 1068 yılı baharında bölgedeki stratiyotları (köylü savaşçıları) da çağırdı. Burada, Selçukluların iki bölüme ayrıldıklarını, kuzeye doğru ilerleyen bölümün Kızılırmak Nehri'ne ulaştığını ve Aziz Gregor'un doğum yeri olan Niksar'ı (Neoceasaera) zaptettiğini öğrendi. Aynı nehir kenarında bulunan Sivas ilinden, imparatorluk ordusundan birkaç birlik Ermenistan Dağlan'na doğru yola çıktı ve birkaç kayıptan sonra oradaki Selçuklu birliklerinin çekilmesini sağladı: Tabii sadece birkaç ay sonra geri dönmek için. Döndüklerinde ise tıpkı Niksar'da olduğu gibi, sürekli olarak yerleşmeyi hiçbir zaman düşünmedikleri ve bu yüzden sadece talan etmekle yetindikleri Sakarya Nehri kenarındaki Frikya şehri Akçay'a (Amorium) ulaştılar.

Bizans ordusu, bu başarılardan cesaret alarak Türklerin Maraş ve Kommagene vadileri yönünde ilerleyen güneydeki bölümüne karşı harekete geçti. İmparator'un birlikleri büyük bir dirençle karşılaşmadılar. Düşmanlar, küçük birliklere ayrılmış ve Fırat kıyılarındaki kalelerine veya Suriye'deki üslerine saklanmışlardı. Anadolu vadilerinin kızgın güneşi altında, yorgun imparatorluk ordusunun birkaç birliği Malatya'ya doğru yola çıktı. Romenos ise Halep'e kadar ilerleme umuduyla Fırat serhat kontluğunun eski ikameti olan Pamukkale'ye hareket etti. Ancak, küçük kaleler için yapılan savaşlar ve Halep Emiri Mahmud'un Arap birlikleriyle uğraşması yüzünden çok zaman kaybetti ve birçok kez Arapların eline düşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bir süre sonra birlikleri iyice yoruldu ve sayıları büyük şehirlerde güçlü müdafaa kıtaları bırakamayacak kadar azaldı, öyle ki, Halep ilinin komutanı bile onları oyalamaya yetiyordu. Alp Arslan ise Arapların küçümseyerek "Rum kralı" olarak adlandırdıkları Roma İmparatoru'nun Suriye'deki maceralarına aldırış etmeden uzun zamandan beri İran'daki başkentinde dinleniyordu.

Romenos, Halep Emirine kafa tutmuş olmak ve bütün bir yaz boyunca Anadolu'daki sınır illerinde bulunmuş olmaktan; imparatorluğunun en uç noktalarını ziyaret etmiş ve sadece şeklen bile olsa bir Nikeferos'un ve bir Tzimiskes'in ihtişamlı günlerini geri getirmiş olmaktan gurur duyuyordu. Muhtemelen Konstantiniyye'ye geri döndükten sonra zaferini kutlamıştı. Alp Arslan gibi bir rakibi çok küçümsüyor ve onu sadece bir an için şansı yaver giden geçici bir barbar lideri olarak görüyordu. Bu düşünce, bir sonraki baharda neden Alp Arslan'a karşı yeniden büyük bir sefere çıktığını da açıklıyor.

Romen Diyojen, tekrar yola çıktıktan sonra sadece Eskişehir'e kadar ilerledi ve burada Türkler tarafından tahrip edilen Kayseri Kalesi'ne ulaşmak için doğuya döndü. Peçenekli ve Latin hafif süvarileri ara sıra Türk birliklerine rastladılar. Birinci seferinde olduğu gibi direnenler acımasızca katledildiler ve Romen Diyojen, o güne kadar barbarların işgal ettiği ülkeyi sabırla temizledi. Barışçıl Rum köylülerden oluşan ve Türklerin akınlarını bugüne kadar Tanrının bir cezası olarak gören yerliler, imparatorlarının ülkede bulunmasından cesaret aldılar ve barbarların bulunduğu yerlerin keşfedilmesine ve katledilmelerine yardımcı oldular. Artık birçok cürümün intikam saati gelmiş gibi görünüyordu.

Kendisini hiç yormamış olan bu seferden sonra, kötülüğünü ve yıkımını isteyen birçok kişinin bulunduğu başkente dönmek istediği söylense de, Romen Diyojen seferini uzatarak daha iyi işler başarabileceğini umut etti. Böylece tekrar güneye yöneldi ve yine Fırat kıyılarına kadar geldi. Ondan önceki imparatorlardan birinin adını taşıyan Romanopolis Kalesi'nden önemli bir gücü Halep'e gönderdi, ama başlarında bulunan Ermeni asıllı komutanın beceriksizliğinden dolayı bu birlikler başarılı olamadılar. Romen Diyojen, bunun üzerine Toros geçitlerine doğru yola çıktı. Ormandan çıktıktan sonra Sivas'ta daha önce kaldığı yerde konakladı ve kısa bir süre sonra, bu sefer daha mütevazı bir şekilde Konstantiniyye'ye döndü.

1070 yılında başka bir sefer düzenlenmedi. Türklerle savaşın yönetimi, Komnenoslu İmparator İsaak'ın en büyük yeğeni ve Romen Diyojen'in gizli rakibi olan Manuel'e devredildi. Manuel, Sivas'ta esir alındı ve kısa bir süre sonra Konstantiniyye'ye daha kötü bir felaket haberi geldi: Türkler, Kızılırmak Nehri'ne kadar varmışlar ve baş meleklerden biri olan Mikaiİin dünyaca tanınmış kilisesinin bulunduğu Honaz (Chonai) Şehri'ni ele geçirmişlerdi. Tabii ki bu şehri de tıpkı Kayseri gibi sadece geçici olarak talan edebilmek için zapt etmişlerdi, zira doğrudan yönetimine sahip oldukları illerden bu kadar uzak bir şehre yerleşmek bir avuç göçebe için imkânsızdı.

Ama bu akının artık kesin olarak gösterdiği bir şey vardı:

Anadolu'da barış sağlanmak isteniyorsa imparatorun varlığı ve kesin zaferi getirecek son bir seferin zamanı gelmişti. Artık kimse imparatoru Konstantiniyye'de tutamazdı. Bu yüzden İmparator Romen Diyojen, 1071 baharında tekrar Anadolu'ya geldi. Ordusu her zamanki askerlerden oluşuyordu. Ne o kibirli Franklar, ne de sadakat yeminini bozmaya her zaman hazır olan Peçenekler eksikti. Ancak, Konstantiniyyeli prenslerin ve kodamanların bu seferde, kendilerinden daha düşük bir hanedana mensup imparatorun yanında yer almak istememeleri, yeni çıkan bu savaş için iyi bir işaret değildi. Birlikler, önce Sakarya Nehri'ni, daha sonra Halis Çayinı aştılar ve Kayseri harabelerini geçtiler. Hızlı bir yürüyüşle Ermeni komutanlar tarafından yönetilen Sivas'a ulaştılar. Ordu, her yerde sıkı disiplin altında tutuldu, zira imparator, bu disiplinle özellikle sınır boylarında doğrudan tehlike altında olan illeri geri kazanmak istedi. Romenos, Sivas'tan yola çıkarak Gürcistan'a doğru hareket etti. Amacı, Van Gölü kenarındaki Malazgirt, Erzurum, Ahlat ve Ani gibi kaleleri alarak en yoğun geçitlerin bulunduğu bu yüksek ve az nüfuslu bölgede yeni kaleler kurmak ve Türklerin ilelebet ilerlemesini engellemekti.

Ama ordusu ve ordunun içinde bulunduğu moral bozukluğuyla en yetenekli komutanlar için bile böyle bir amaca ulaşmak imkânsızdı. Romenos, Malazgirt Kalesi'nde bunu çok acı bir şekilde öğrenecekti.

Selçuklu Sultanı, Romalıların ikinci seferinde rakibini çok fazla önemsememişti, zira bütün bu olanlar sadece küçük birer sınır savaşı gibi görünüyordu. Bu yüzden Alp Arslan Roma'nın kartalını Hilâl önünde diz çöktürmeye gerek görmemişti. Ona göre, bu savaşlardaki asıl itici güçler Batinin otonom krallarıydı. Alp Arslan, Turanlarının büyük Konya Şehrine doğru, Kızılırmak Nehri'ne ve Kapadokya'ya (1069) kadar başarılı bir şekilde ilerlemelerini bu kralların faaliyetlerine borçluydu. Ama eski Ermeni kaleleri tehlike altında kalınca, Alp Arslan'ın artık şahsen savaşa katılma zamanı geldi. Birkaç ilin askerî birliğini de yanına alarak acilen Yukarı Kafkasya'ya geldi. Romenos ise son ana kadar bu hareketlerden haberdar olmadı.

Bizanslılar, meydan muharebesi için belki sayıca değil ama silahça üstündüler. Ayrıca geleneksel ordu düzeni, büyük bir erzak stoku ve daha önceki başanlardan kaynaklanan güven duygusu da onlara avantaj sağlıyordu. Ancak Peçeneklerin sadakatsizliği - Tuna boylarında yaşayan bu halk ne de olsa bir Türk boyuydu, Türkçe konuşuyordu, eski Türklerin putlarına tapıyordu, Turan örf ve adetlerini devam ettiriyordu ve bozkırların silahları ile kuşatılmıştı - ve imparatorla birlikte başkentten gelen Komnenos veya Dukas hanedanı lehine hareket eden hilebaz, vicdansız ve acımasız entrikacıların rütbe savaşları, Romen Diyojen'in sahip olabileceği tüm avantajları yok etti. Skylitze'nin kroniğine göre, imparator taraftarları Bizanslıların başına gelecek bu felakete bizzat Andronikos Dukas'ın sebep olduğunu açıkça söylemektedirler.

Meydan muharebesinden önceki gece (Ağustos sonu, muhtemelen 25 Ağustos) Romalıların üstüne sürekli olarak, zekice karanlıkta gizlenen Türklerin oklan yağdı. Birkaç Peçenek süvari birliği soydaşlarının tarafına geçti ve Rum karargâhının durumu hakkında bilgi verdiler. Bryennios ve Ermeni asıllı Erzurum Dükü Basilakios'un emri altındaki öncülerden hiçbir haber alınamadı. Öncüler çoktan yok edilmiş ve komutanlarından biri Türklere esir düşmüştü. Zaman kazanmak isteyen Selçuklu Sultaninin elçileri asılsız vaatlerle Romen Diyojen'e gönderildi, ama bu elçiler, soydaşlarını Hristiyan topluluğuna geçmeleri için ikna etmek üzere ellerinde birer haçla geri gönderildiler. Bizanslılar nihayet beklenen büyük saldırıya geçtiklerinde

Türkler, her zaman yaptıkları gibi, Malazgirt yakınlarındaki sahra bölgesinin açıklarına doğru geri çekildiler ve bütün izlerini kaybettirdiler. Göründüğü kadarıyla, gün kurtarılmıştı. Ama ordu birden belirsiz bir korku ile sarsıldı ve düzeni tekrar yerine getirme çabaları sonuçsuz kaldı. Askerler her yerde devasa boyutlarda bilinmeyen bir düşmanla karşı karşıya olduklarını hayal etmeye başladılar. İhanet sesleri yükseldi. Sadece imparator, şanlı ataları hatırasına geri çekilmek istemedi ve son ana kadar Romalı bir imparatorun saygınlığını korumaya çalıştı. Saatlerce basit bir Frank şövalyesi gibi dövüştü, ama kolundan yaralandığında kılıcı düştü. Türkler, imparatoru tanıdılar ve şansı yaver gitmeyen bu kahramana zarar vermediler. Mağlup bile olsa yiğitliğe karşı ırklarına özgü olarak gösterdikleri saygı ile yaklaşık 1000 yıl önce İmparator Valerianus nasıl ki başka bir "Pers Kralı'nın" karşısına getirilmişse, Romen'i de Alp Arslan'ın çadırına kadar taşıdılar.

Alp Arslan asil bir hükümdardı. Batılı tarihçiler kroniklerinde edebiyat hakkındaki bilgisinden ve Büyük İskender'in kahramanlıklarla dolu hayatına, Hz. Ali'nin tertemiz hayatına karşı duyduğu hayranlıktan bahsederler. Dindar bir Müslüman olmasına karşın, Hristiyanların canını mümkün olduğunca bağışlıyordu. Kan akıtmak ve ölmek üzere olan bir insanın acılarını seyretmek hiçbir zaman ona göre olmamıştı. Uzun boyundan ötürü korkunç bir savaşçıya benzeyen bu dev - doğu kaynaklarında başının "başlığının ucundan sakalının bitimine kadar iki tam arşın uzunluğunda" olduğundan bahsedilir - aslında kibar ve yüce gönüllü idi. O, sadece geleneklere sadık kalmak için, ayağını toz ve kan içindeki imparatorun başının üstüne koydu. Hemen ardından yerden kalkmasını, yanına oturmasını ve sade yemeğine katılmasını istedi, hatta misafiriyle yemek sırasında Hristiyan dininin savaş istemeyen yumuşaklığı hakkında konuştuğu bile söylenir. İki hükümdar arasında, yüksek miktarda bir fidye ve 360 bin Bizans altını tutarında yıllık vergiyi saymazsak, hiçbir "küçük düşürücü" şartı olmayan sonsuz barış anlaşması yapıldı. Romen Diyojen, ihtişamlı Türk elbiseleri içinde, etrafında göz alıcı kıyafetlere bürünmüş adamlarla birkaç gün sonra Roma topraklarındaki Erzurum Kalesi'ne vardı. Burada, "barbar" düşmanlarından gördüğü muamelenin aksine Hristiyan akrabaları, arkadaşları, askerleri ve tebaa tarafından en büyük işkencelere maruz kaldı ve kötürüm bırakılarak, yavaş bir ölüme terk edildi .

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13984
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir