Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Abdullah Öcalan 1970'li Yıllarda Bir MİT Ajanıydı!!!

Abdullah Öcalan'ın Terörist Faaliyetleri ve Yakalanışı'nın Perde arkası - Bölüm 158

Burada Abdullah Öcalan'ın Terörist Faaliyetleri ve Yakalanışı'nın Perde arkası hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Abdullah Öcalan 1970'li Yıllarda Bir MİT Ajanıydı!!!

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Kas 2011, 03:54

Abdullah Öcalan 1970'li Yıllarda Bir MİT Ajanıydı!!!
Abdullah Öcalan'ın Terörist Faaliyetleri ve Yakalanışı'nın Perde arkası - Bölüm 158
"Şafak Bildirisi"ni dağıtan Apo, Genelkurmay Başkanlığı'na gitti


Abdullah Öcalan'ın Kenya'dan Türkiye'ye getirilişiyle birlikte, "Apo dosyası"ları da açılmaya başlandı. Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü Cavit Çevik, 16 şubat 1998 tarihinde önüne konulan dosyalan ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nin dosyasını incelerken, Abdullah Öcalan'ın ifadesini ve onunla ilgili mahkeme kararını gördü.

"O günlerde Apo'yu yakalayıp, Emniyet'e getiren görevliler, onun ilerde örgüt kuracağını, bu örgütün basma geçeceğini ve 30 000 kişinin ölümüne yol açacağım kuşkusuz hiç akıllarına getirmemişlerdir" diye düşündü. Az önce sorgu sırasında slogan atan, ifade vermemek için direnen militanın tutumu aklından geçti.

Buraya gelip parmak izini aldıkları, fotoğrafını çektikleri kişilerden kim bilir hangisi ilerde örgüt lideri olarak, herkesin tanıdığı bir kişi olarak karşısına çıkacaktı. Cavit Çevik, dosyanın (»kinde bulunan san zarfın içinde yer alan fotoğraflara baktı.

Emniyet'te çekildiği anlaşılan fotoğrafı inceledi, Abdullah Öcalan'ın tam yirmi yedi yıl önce çekilen fotoğrafıydı. Emniyet'e ilk kez düştüğü zaman bu fotoğraf çekilmiş, açılan dosyaya konulmuştu.

Ya bu fotoğrafına ne demeli? Belli ki bu fotoğraf da istihbarat tarafından uzaktan çekilmiş. Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesine bağlı Ömerli köyünden gelen Abdullah Öcalan'ın o günlerde deri pardösü giymesine, güneş gözlüğü takmasına hayret etti.

O gün yalnız Ankara değil, Türkiye karışıktı. 26 mart 1972 tarihinde Mahir Cayan ve arkadaşları Ünye'deki radar üssünden üç İngiliz'i kaçırmıştı. 31 martta Kızıldere olayları yaşanmıştı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde de gerilimli saatler yaşanıyordu.

Resim

Öğrenci liderlerinden Doğan Fırtına, birinci sınıf öğrencilerinin amfisinde kürsüye çıktı, "Kızıldere köyünde faşistler lafından arkadaşlarımız öldürüldü. Amerikan emperyalizmine ve yerli işbirlikçilerine karşı direnelim. Bunun için pazartesi gününe kadar derslere girmeyelim. Boykot ilan ediyoruz. Bütün devrimciler, bütün yurtseverler dışarı çıksın" diye seslendi. Salondaki öğrencilerin bir kısmı "Kahrolsun faşistler! Bağımsız Türkiye!" sloganları atıyor, bazı öğrenciler ise Dev-Genç marşını söylüyordu. Bu sırada ikinci sınıf öğrencilerinin bulunduğu amfide ise Ahmet Bahadır Baso benzer bir konuşma yapıyordu.

Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin 1. sınıf öğrencilerinden 993 numaralı Abdullah Öcalan ile 777 numaralı Metin Yalçın da, idam cezasına çarptırılan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın kurtarılması için çaba gösterenler arasındaydı. "Şafak" adı verilen bildiriyi dağıtıyorlardı.

"Üç yurtsever kardeşimizi kurtarmak için ileri" başlıklı bildiride şöyle deniliyordu:

Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve Deniz Gezmiş'i katletmeye çalışı-yorlar. Üç yurtsever genci katlederek halkı yıldıracaklarını sanıyorlar.
işçiler, köylüler gençler, askerler, yurtsever subaylar, demokratlar, ilerici aydınlar, bütün yurtseverler, bütün halkımız, üç yurtsever kar-deşimizin katledilmesine karşı dişe diş mücadeleye atılalım.

Ağaların topraklarına bir şahin gibi dalalım. Tefecilerin gırtlakları-na sarılalım. Yurtsever kardeşlerimizin katilleri bunlardır.

Manisa'daki acemi eğitimini tamamlayan Halfeti'nin Ömerli köyünden Mehmet Öcalan, askerliğin kalan kısmını yapmak üzere Genelkurmay Başkanlığı enirine verilmişti. Mehmet Öcalan'ın o gün ziyaretçisi vardı. Gelen kişi Abdullah Öcalan'dı. Öcalan, çekinerek gelmişti. Çünkü bir gün önce askerlerin de aleyhine ifadeler taşıyan "Şafak Bildirisi"nin dağıtılmasına adı karışmıştı. Ziyaretçi salonuna gelen kardeşi Mehmet'e, "Fakülteyi boykota götürdük, bildiri dağıttık. Belki beni de Sıkıyönetim tutuklayabilir. Haberin olsun" dedi.

Yanılmamıştı, bir hafta sonra Bahçelievler'deki evinden alınıp Sıkıyönetim Komutanlığı'na götürülen öğrenciler arasında "Şafak Bildirisi'ni dağıtmakla suçlanan Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin 99:1 numaralı öğrencisi Abdullah Öcalan, Milli Savunma Bakanlığı Öğrenci Yurdu'nda kalan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Doğan Fırtına'nın yanı sıra aynı fakültenin öğrencilerinden, Üstün Erdil, Saffet Rüştü Tekin, Ahmet Akyıldız, Ali Alfatlı, Menan Evren, Haluk Altay, Yaşar Gören, Mustafa Şamlıoğlu, Hilal Ağacıkoğlu, Mehmet Filiz, Nihat Gebelioğlu, Faruk Güldü, Hüseyin Özgür, ismail Kaya, Sabri Balcıoğlu, Abdullah Demir, Enver Çamlıdere, Yümnü Ağhan, Ramazan Özcan ile mezunlardan Tuğrul Paşaoglu da bulunuyordu.

Öğrenciler, "Devletin emniyet kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif etmek, kanunun suç saydığı bir fiili övmek, bir suçun işlenmesini aleni olarak tahrik etmek, Sıkıyönetim Komutanlığı emirlerine aykırı harekette bulunmak"la suçlanacaktı. Abdullah Öcalan, 8 nisan 1972 tarihinde ilk kez gözaltına alındı. 27 nisana kadar gözaltında tutuldu. Bu, Apo'nun polisle ilk tanışmasıydı...

Askeri Savcı Baki Tuğ, o gün karargâha erken geldi

Ankara'da sıkıyönetim uygulanıyordu. O gün nöbetçi askeri savcısı Baki Tuğ'du. Sıkıyönetim Komutanlığı'ndan, nöbetçi askeri savcı Baki Tuğ'a telefon eden kişi, "Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden elliye yakın öğrenciyi gözaltına aldık. Nöbetçi savcı olarak sizi bekliyoruz" dedi.

Aradan yıllar geçmişti. Bürosundaki masasının tam karşısında, Baki Tuğ'un üniformalı fotoğrafı asılıydı. Gözü fotoğrafına kaydı, iddia makamındaki o sert halinin tam aksine, sivil yaşamında hep babacan tavrıyla biliniyordu.

Yıllar öncesine gitti ve bu kitap için o günü ve bu soruşturmayla ilgili yaşadıklarını anlatmaya başladı:

"Sabah 7 civarında karargâha gittim. Kırk iki öğrenciyi gözetim allına alıp karargaha getirmişlerdi. Hiç nefes almadım, aşağı yukarı dört beş saatte ifadelerini aldım. Aynı gün Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ruşen Keleş'i, birkaç öğretim üyesini ve müstahdemlerini çağırıp dinledim. Bu arada MİT'ten ve Enmiyet'ten de bu öğrenciler hakkında yazılı bilgi istedim."

Sorusunun cevaplan aynı gün elden getirildi. Buna göre 42 öğrenciden yirmisi hakkında delil yoktu. Onlar hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Yirmi iki öğrenci hakkında ise savcı tutuklama kararı isliyordu. Sıkıyönetim ;S Numaralı Mahkemesi de bu isteme uygun olarak yirmi iki öğrenciyi tutukladı. Tutuklananlar arasında, "Şafak Bildirisi"ni dağıtanlar içinde yer alan Abdullah Öcalan da bulunuyordu.

Baki Tuğ, "Öğrenci oldukları için dosyayı elimde fazla tutmadan, hemen iddianameyi yazıp mahkemeye sevk ettim. Mahkeme bu gençlerin hepsini mahkûm etti. En yüksek cezayı da sanıyorum Abdullah Öcalan'a verdiler. İçerde altı ay kaldı. Ceza süresini tamamen doldurduktan sonra tahliye edildi" diyor.

Abdullah Öcalan, boykota katılmadığını, o gün fakülteye gitmediğini belirtmesine rağmen, tanık ifadeleriyle suçu sabit bulundu. Ancak, ünlü "Şafak Bildirisi"ni dağıttığına ilişkin yeterli kanıt bulunamadı ve hakkındaki bu suçlamadan da beraat ettiği anlaşıldı.

Abdullah Öcalan'la ilgili mahkeme kararında şöyle denildi:

Abdullah Öcalan her ne kadar boykota katılmadığını beyan etmiş ise de tanık Mehmet Gevrekçi, sanığın sol elini havaya kaldırarak "Bağımsız Türkiye" diye bağıran öğrencilerin içinde bulunduğunu be-yan etmiştir. Tanık Adil Aydemir de olaydan önce koridorda dolaşan öğrenciler arasında sanık Abdullah Öcalan'ı da gördüğünü beyan etmiştir. Tanık Kelimi Yücesoy ifadesinde sloganları tekrarlayarak fakülteyi terk eden öğrenciler arasında Abdullah Öcalan'ın da bulunduğunu söylemiştir.

Bu beyanlar karşısında sanık Abdullah Öcalan'ın olaydan önce fa-külteye geldiği, bizzat olaya katıldığı, devrimci marş ve malum slo-ganları tekrarladığı, dolayısıyla olaydan sonra fakülteye geldiği yolundaki savunmasının samimi bulunmadığı kanaatine varılmıştır.

"Şafak Bildirisi" olayıyla ilgili olarak, Abdullah Öcalan'ın nasıl beraat etiği ise mahkeme dosyasında şöyle yer alıyor:

Askeri savcı esas hakkındaki mütalaasında, bildiri dağıtanların Ramazan Özcan ile Metin Yalçın olduğunu, Abdullah Öcalanın "Şafak Bildirisi"ni dağıttığı yolunda herhangi bir delil bulunmadığını beyan etmiştir. Mevcut tanık Fehmi Yücesoy'un beyanında Ramazan Özcan diye yazıldıktan sonra Ramazan'ın yerine ve üstüne Abdullah yazıldığı, Abdullah Özcan şeklinde zapta geçmesi sebebiyle iddianamede Ramazan Özcan yerine Abdullah Öcalan'ın isminin yer aldığı kanaati-ne varılmıştır. Esasen dosyada Ramazan Özcan'ın 2'nci sınıfta bildiri dağıttığı, Abdullah Öcalan'ın ise boykotla büyük çabasının görüldüğü, grubun elebaşısı olduğu yazılmaktadır. Bu durum karşısında sanık Abdullah Öcalan'ın bildiri dağıtmak suçunu işlemediği sabit görülmüş ve bu suçtan beraati cihetine gidilmiştir.

Abdullah Öcalan, bildiri dağıttığı suçlamasından beraat ettiyse de, boykota katılmak suçundan hapis cezası almaktan kurtulamadı. Apo, tutuklulukla birlikte 177 gün Emniyet ve cezaevinde kaldı.

Apo ile ilgili mahkeme kararında şöyle deniliyordu:

Abdullah Öcalan'ın, boykota katılmak suretiyle Ankara Sıkıyönetim Komutanlığının 17 sayılı bildiri ve emirlerine aykırı harekette bu-lunduğu sabit görüldüğünden, üç ay hapis cezasıyla cezalandırılması-na karar verilmiştir.

Mahkeme Başkanı Piyade Kıdemli Albay İzzetin Avlar, Hâkim Yüzbaşı Atalay Tokat ve Hâkim Yüzbaşı Fuat Kaylan'ın imzasını taşıyan karar, Apo için verilmiş ilk karar niteliğini taşıyordu.

Müthiş iddia: Abdullah Öcalan, MİT'in elemanı olduğu için korundu

Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu, Abdullah Öcalan'ın MİT mensubu olduğu yolunda araştırma yapıyordu. Öcalan'ın MİT mensubu olduğu için en hafif cezayla kurtulduğu da iddia ediliyordu.

Mumcu, araştırmalarım sürdürürken, o dönem Sabah gazetesinde muhabir olarak görev yapan gazeteci dostu Nezih Tavlaş da, Körfez Savaşı nedeniyle sık sık yurtdışına gidiyordu. Perşembe günü yurda döndüğü gün Tavlaş, Uğur Mumcu'yu aradı.

İşte o konuşmayı Nezih Tavlaş'tan dinliyorum:

"Uğur Ağabeyin, PKK, Abdullah Öcalan-MİT bağlantısı üzerinde çalışma yaptığını biliyordum. Ölümünden üç gün önceydi. Telefonda konuşurken, 'Baki Tuğ'da bir belge varmış. Abdullah Öcalan'ın salıverilme belgesini verecek. İnşallah güzel bir şey çıkacak' dedi. Sanki, böyle bir çalışma yaptığını benim bilmemi istiyordu. Abdullah Öcalan'ın MİT'in adamı olduğu için salıverildiğine ilişkin bir belge olacaktı. Bu Uğur Ağabey'le son konuşmanı oldu.

Resim

Pazar günü Uğur Mumcu bombalı saldırı sonucu öldürüldü. Ölümünden birkaç gün somaydı. Baki Tuğ'u arayıp konuşmalarını ve sözü edilen belgeyi soracaktım. Ancak kendisine ulaşamadım. O dönem Sabah gazetesinde Parlamento muhabiri olarak görev yapan, halen Tak-vim gazetesinin Ankara temsilciliği görevini yürüten Mehmet Çetingüleç'i aradım. O Baki Tuğ'u TBMM'de buldu. TBMM'deki büroya davet etmiş. Kendisiyle telefonla konuştum. Ben de hassas bir konu olduğu için telefon konuşmasını teybe kaydettim. Uğur Ağabey'in, Abdullah Öcalan’ın MİT mensubu olduğu yolundaki belgeyi sorduğumda, 'Arşive bakıyorum, inşallah bulacağım' dedi. Ben de bunu haber yaptım. Ancak, Tuğ, bu konuşmayı yalanladı. Ben de bu teyp kasetinin bir kopyasını TBMM Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu'na teslim ettim. Baki Bey'in, konuştuğumuzu niçin yalanladığını anlamış değilim."

Sıkıyönetim Komutanlığı 3 Numaralı Askeri Mahkemesi'nin mart 1973 tarihli Abdullah Öcalan'ı da içine alan 1973/8 numaralı "gerekçeli kararı"nı sıkı sıkıya tutuyor, oradan isimler veriyor, Baki Tuğ'a isterse dosyayı inceleyebileceğini söylüyorum. Baki Tuğ, "Dosyanın içeriğini çok iyi biliyorum" diyor, uzattığını dosyanın sayfalarını gelişigüzel çevirdikten sonra bana uzatıyor.

Abdullah Öcalan'ın MİT'in adamı olduğu için mi hafif bir cezayla kurtulduğunu soruyorum. Baki Tuğ, "Bunların hepsi ipe-sapa gelmeyen iftiralar. O olayda, cezaevinden en son bırakılan kişi Abdullah Öcalan'dır. İddianameyi hazırlarken, savcılar olayı üst seviyeden düzenler" diyor. Gerçekten de mahkeme kayıtlarına göre en erken değil, Abdullah Öcalan birlikte gözaltına alındığı arkadaşlarına göre daha geç tahliye oluyor.

Baki Tuğ, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Abdullah Öcalan için de komünizm propagandası yapmak, Sıkıyönetim emirlerine aykırı hareket etmek, hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif iddialarımız vardı. Ancak dava sonucuna geldiğimizde komünizm propagandası ile hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif suçunun oluşmadığı sonucuna varıldı.

Resim

Bu nedenle oluşmayan suç unsurlarından, sanıkların bir bölümünün beraatini, Sıkıyönetim emirlerine aykırı hareketlerinden dolayı da mahkûmiyetini talep ettik. 3 Numaralı Mahkeme talebimizi uygun gördü, bu öğrencileri mahkûm etti. Mahkûmiyetlerinin infazından sonra da hepsi serbest bırakıldı. Orada Abdullah Öcalan ile Ramazan Özcan'ın isimleri yazılırken sekreterya hata yapıp, Abdullah Öcalan'ı Abdullah Özcan, Ramazan'ı da Ramazan (»çalan diye yazmışlar, Bu maddi hatayı biz sonradan tespit ellik, esas hakkındaki görüşümüzü belirtirken de bu yanlışı düzelttik." Abdullah Öcalan, iddianameye niçin "Abdullah Özcan" olarak, Ramazan Özcan da niçin "Ramazan Öcalan" olarak yazılmıştı?

Baki Tuğ bunu şöyle cevaplandırıyor:

"Tamamen maddi hatadan kaynaklandı. Yoksa belli kasıt, maksat olamaz. Kaldı ki o günün şartlarında Kürtçülük faaliyetleri konusunda Apo'nun esamisi bile okunmazdı. Kimdir, nedir, ismi, cismi bilinmeyen birisi. O dönemde taş gibi Kürtçü militanlar vardı. Kürtçülük faaliyetleri denilince akla Gazi Üniversitesi'nden Ahmet Demir, Mehmet Demir gelirdi. Apo'nun Kürtçülük faaliyetleri konusunda onların önüne geçmesi mümkün değildi. Ahmet ve Mehmet Demir yalnız Ankara'da değil, Türkiye genelinde Kürtçülüğün öncülüğünü yapıyorlardı."

Resim

Resim

Aradan yıllar geçmişti. Baki Tuğ, hâkim albay rütbesiyle emekliye ayrıldıktan sonra politikaya atıldı. Doğru Yol Partisi'nden Ankara milletvekili olarak 1991 yılında Parlamento'ya girdi.

Baki Tuğ'a, "Sıkıyönetim savcılığınız döneminde mahkûmiyetini talep ettiğiniz Abdullah Öcalan var ya, işte o Abdullah Öcalan, PKK'nın başı olan Abdullah Öcalan" denildiğinde önce inanamadı. Apo'nun adı geçen o dosyayı buldurdu.

Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nin "gerekçeli kararı"nı, Abdullah Öcalan'la ilgili bölümlerinin altını çizerek okumaya başladı:

Resim

Resim

Resim

Resim

Resim

Resim

Resim

Resim

Gazeteci Uğur Mumcu, Askeri Savcı Baki Tuğ'a önemli bir belge sordu

Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, Baki Tuğ'u telefonla aradı ve randevu istedi. Mumcu, yazmakta olduğu kitaptan söz etti, Abdullah Öcalan'ın geçmişte MÎT adına çalıştığı, "Şafak Bildirisi"nden tutuklandıktan sonra MİT'in "Bizim adamımızdır" yazısı üzerine serbest bırakıldığı yolunda bilgisi olduğunu belirtti.

Baki Tuğ, bu görüşmeyi ve sonrasını şöyle anlattı:

"Benim iyi bir arşivim var. Uğur Mumcu'yla bu konuyu konuştuktan sonra gerekli araştırmayı yapacağımı, arşivimde Abdullah Öcalan'la ilgili böyle bir bilgi varsa bunu kendisine vereceğimi söyledim. Üç dört gün arşivimi taradım. Ancak, Abdullah Öcalan'ın MİT mensubu olduğu yolunda bir bilgiye ulaşamadım. Uğur Mumcu'yu telefonla aradım, bendeki evraklar içinde Apo'nun MİT mensubu olduğuna ilişkin bilgi olmadığını söyledim. Uğur Mumcu da, 'Bu konuyu daha geniş konuşuruz. Söz vermiştiniz, en kısa süre içinde bekliyorum' dedi. Ben de en kısa sürede ziyaretine gideceğimi söyledim. Görüşme konusunda ben de arzulu ve istekliydim. Ancak iki gün sonra Uğur Mumcu suikasta kurban gitti. Çok da üzüldüm. Uğur Mumcu, son dönemlerde Türkiye için ne düşünüyorsa biz de Mumcu'nun düşündüğü gibi düşünüyorduk. Onun solculuğu ile benim milliyetçiliğim arasında bir fark kalmamıştı."

Baki Tuğ'a, "Size göre Abdullah Öcalan MİT mensubu mu?" diye soruyorum. Tuğ "Hana göre MİT mensubu değildi" karşılığını veriyor. Peki, Apo'nun MÎT mensubu olduğu yolundaki iddialar nereden geliyor?

İşte sohbetimizdeki o bölüm:

- Abdullah Öcalan'ın MİT mensubu olduğu iddiası nereden kaynaklanıyor?

Abdullah Öcalan, Ali Yıldırım'ın damadı. Ali Yıldırım denilen kişi de MİT'te memur. Apo'nun nikâhlı eşi Kesire Yıldırım da, Ali Yıldırım'ın kızı. Dolayısıyla Abdullah Öcalan'ın kayınpederi. Bu olaya binaen Abdullah Öcalan'ın, MİT mensubu olduğuna ilişkin kanaat vardı. MÎT mensubu mu, değil mi gerçekten bu konuda bir bilgi elde edemedim. Ama kanaatime göre Apo, MİT mensubu değil.

- Öcalan'ın MİT mensubu olduğu iddiası Mumcu'nun vefatından sonra nasıl gündeme geldi?

Uğur Mumcu'nun ölümünden kısa bir süre sonra Sabah gazetesinden Nezih Tavlaş, TBMM'de Milli Savunma Komisyonu'na gelip (Tavlaş, görüşmeyi telefonla yaptığını söylemişti) benimle röportaj yaptı. Uğur Mumcu'nun ölümünden önce yaptığımız görüşmede benim neler söylediğim konusunu sordu. Ben de size anlattığım gibi Nezih'in sorularına cevap verdim.

- Nezih'in yazdıklarında bir yanlışlık var mıydı?

Benim söylediklerim aynen aktarılmamıştı. Kendisine göre değerlendirme yapmıştı. Sanki ben Abdullah Öcalan'la ilgili Uğur Mumcu'ya bilgiler verecekmişim de vermemişim. Böyle bir şey söz konusu değildir. Bilgileri yakalasam, bulabilseydim Uğur Mumcu'ya gönül huzuru içinde bunları verebilirdim. Allah rahmet etsin; Uğur Mumcu'nun da o dönemde Türkiye için güzel şeyler yazdığına inanıyordum. Onun yazılarını da izliyordum. Bu olayın üzerine de kararlılıkla gidiyordu.

- Mumcu yaşasaydı, Apo'nun MİT mensubu olduğunu kanıtlayabilir miydi?

- Uğur Mumcu bu işin üzerine gitse de, bizim çıkartamadığımız bir konuyu çıkartacağını sanmıyorum. Üzerine gidiyordu.

- "Uğur Mumcu, Abdullah Öcalan'ın MİT mensubu olduğunu ortaya çıkaracaktı, onun için öldürüldü" iddialarına ne dersiniz?


Ben bu tür yorumlara katılmıyorum. Mumcu, o konuda yazacaklarının hepsini yazmıştı.

- İki kitapta, "Baki Tuğ, Abdullah Öcalan'ı tutuklatmadı, serbest bıraktı" iddiaları da yer aldı. Aradan yıllar geçtiğine göre bu konuda belki söyleyecekleriniz vardır?

Evet, bu tür ithamlarıyla karşı karşıya kaldım. Ama kesinlikle söylüyorum ki, tutuklatmama, serbest bırakılmasını sağlama gibi bir şey söz konusu değildir. Abdullah Öcalan da diğer gençler gibi benim tutuklanmaları talebimle mahkemeye sevk edilmiş, bu kişiler de tutuklanmıştı. Cezaları tamamen infaz edildikten sonra hatırladığım kadarıyla ekim ayı içinde serbest bırakılmıştır. Cezanın infazıyla savcının doğrudan bir ilgisi yoktur. Cezanın infazı tamamlandıktan sonra da sanığı kimse cezaevinde tutamaz. Aksi halde suç işler. Bu nedenle o kitaplardaki bilgiler yanlış ve kasıtlı bilgilerdi. Kitaplarını yazarken sizin gibi bana gelip sorsalardı, doğruyu kitaplarında da yazmış olurlardı. Ben bu konuyla ilgili olarak yazara mektup gönderip, işin doğrusunu yeni baskılarında yazmalarını isledim. Ancak arayan soran olmadı.

Apo'nun kayınpederi MİT'te çalışıyordu

- Abdullah Öcalan'ın eşi Kesire Öcalan'ın babasının özelliği neydi?


Bizim MİT'e sorduğumuz tarihte Ali Yıldırım MİT'te yirmi yıllık memurdu. Kürt kökenli bir vatandaşımız. MİT mensubu Ali Yıldırım'ın kızı Kesire, Öcalan'la evlendiği için "Abdullah Öcalan da MİT mensubudur" değerlendirmeleri yapıldı. Öyle olsaydı Kesire kaçıp gider miydi? Kesire, canını zor kurtarıp Abdullah Öcalan'ın yanından kaçtı.

- Apo'nun tayin işleri de karışık gibi gözükmüyor mu?

Abdullah Öcalan'ın, Ankara Tapu Kadastro Meslek Lisesi'nden mezun olduktan sonra Diyarbakır Tapu Müdürlüğü'ne tayini çıkıyor. Bir yıl sonra Diyarbakır Tapu Müdürlüğü'nden İstanbul Kadıköy Tapu Müdürlüğü'ne tayinini yaptırıyor. Nasıl oluyor bu kişi önce Diyarbakır'a gidiyor, hemen ardından İstanbul’a tayinini yaptırıyor? Bu önemli bir soru işareti. Bu tayinleri nasıl yaptırdığı bugün de bilinmiyor.

- İstanbul'dan Ankara'ya yeniden gelişine ne dersiniz?

Öcalan, İstanbul Kadıköy Tapu Müdürlüğü'nde çalışırken, İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırıyor. O kayıttan bir yıl sonra da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne naklen geliyor. Bana göre burada önemli karışıklıklar var. Bunu araştırmalarıma rağmen ben de çözemedim. Ayrıca bu kişi devletten burs alıyor. Bu tayinlerin, soru işaretlerinin MİT'le ilişkilerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştırdım. Ama bir sonuç alamadım. Ancak tüm araştırmalarım Apo'nun MİT mensubu olmadığını ortaya koyuyor.

- Apo'yu birilerinin himaye ettiği kesin. Ama bu kim?

Öcalan'ın bir yerlerden himaye edildiğini tahmin ediyorum. Çünkü Diyarbakır'a, İstanbul'a, oradan Ankara'ya bir yıl içinde gelmesi, senesini doldurmadan tayinleri yaptırması ilginç. Senesini doldurmadan memurun tayini bile olmaz. Ancak, Apo hepsini yaptırmış, istanbul Hukuk Fakültesinden, Ankara üniversitesine naklen geliyor. Burs alıyor, askerliğini de Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi olduğu için tecil ettiriyor. Kolay kolay yapılacak işler değil.

- Apo, eşi Kesire'nin babasının MİT'te çalıştığını bilmiyor mu?

Kayınpederinin MİT'te çalıştığını biliyor.

- Abdullah Öcalan'ın ilk tutuklanmasını sağlayan kişi olarak Kenya'dan Türkiye'ye getirilişinde ne yapılmalıydı, yani idam edilmeli miydi?

Evet, benim Ankara'da tanıdığım, "Şafak Bildirisi"ni dağıttığı için tutuklanmasını istediğim Abdullah Öcalan'ın, yıllar sonra Türkiye'yi bölmeye çalışan, Kürtçülük faaliyetlerinde bulunanların başı olabileceği bilemezdim. Apo, Kenya'dan getirildiği zaman kanunun gereği neyse o yapılmalıydı. Milletin çocuklarım idam ederken, Apo'nun idam edilmemesinin sebebini hâlâ çözmüş değilim. O günün dünya şartlarını alıp değerlendirirseniz idam edilmeme gerekçesi, o ayrı bir olay ama, kanun ihlal edilerek idam dosyası bir yıl Başbakanlık'ta tutulmuştur. Üç liderin anlaşarak bu dosyayı Başbakanlıkta bekletme yetkileri, sorumlulukları yoktur. Ama sorumluluğu üstlenerek o dosyayı Başbakanlık'ta tutmuşlardır.

O üç liderin görevi o dosyayı orada tutmak değildi. O görev TBMM Adalet Komisyonunun, TBMM Başkanlığı'nın görevidir.

- Sıkıyönetim'de Abdullah Öcalan için farklı bir uygulamanız oldu mu?

Ben müneccimbaşı değilim ki Apo'nun ilerde bir toplumu temsil edeceğini bileyim, ona göre işlem yapalım. Sıkıyönetim Komutanlığı askeri savcılığım döneminde herkese yaptığımızı, Abdullah (halana da yaptık. Apo'nun. bugünkü Apo olacağını bilmem için müneccimbaşı olmam lazımdı. Ben de müneccimbaşı değilim.

- Uğur Mumcu'nun araştırdığı belgede, Apo için MİT mensubu değil ama aynı listede yer alan öğrencilerden MİT mensubu olan ismi öğrendiniz mi?
- Şunu söyleyebilirim, MİT mensubu olduğu belirtilen kişi Abdullah Öcalan değildi. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim.


"Öcalan, polisin adamıydı, ona 'Bizim Apo' denirdi"

Abdullah Öcalan, cezaevinden çıkmış, ancak öğrenimden çok siyasi çalışmalarına ağırlık vermeye başlamıştı. Halfetili çekingen, utangaç Apo gitmiş, yerine başka bir Apo gelmişti. Onu bazen, solcu öğretmenlerin üyesi olduğu TÖB-DER'de, bazen üyesi olmamasına rağmen Devrimci Yüksek Öğrenci Derneği'nde görüyorlardı.

Bazılarına göre Abdullah Öcalan, polise yardımcı oluyordu. Ankara'da görevli polis, adliye muhabirlerinin önemli bir bölümünün "Baba" diye hitap ettiği, MİT ve Emniyet kaynaklı önemli haberlere imza atmış olan "duayen gazeteci" Ünal İnanç, "Abdullah Öcalan, Emniyet'in adamıydı. Hatta ona polisler 'Bizim Apo' derdi. Kendisini o dönemde ben de tanıyorum" diyor.

Ankara'da sol örgütlerin merkezi olan ve bir dönem "kurtarılmış bölge" olarak bilinen Tuzluçayır, o dönemlerde hayli önemliydi. Bazı soygun planları buradaki hücre evlerinde yapılıyordu. Tuzluçayır Mahallesi muhtarının oğlu Mehmet Uzun, güvenlik güçlerine hayli yakın olan gazeteci Ünal İnanç'a bazı bilgiler aktarıyordu. Mehmet Uzun, gazeteci Ünal İnanç'a Abdullah Öcalan'ın, Baki Karaer'in, Rıza Altun'un adını veriyor, Kürt grupların yeni bir örgüt kurmak ü/ere olduğunu söylüyordu. Verdiği bilgiler arasında Rıza Altun'un ağabeyi F. Altun'un Ankara Adliyesi'nde kâtip olarak görev yaptığını, bazı davaları belli mahkemelere düşürdüğü iddiası da vardı.

Ünal İnanç, bu olayı ortaya çıkardı. F. Altun, soruşturma devam ederken görevinden ayrıldı. Yıllar sonra aynı kişi bu kez Ünal İnanç'ın karşısına Ankara'da "Kuşat Ruhsat Müdürü" olarak çıkacaktı... Mehmet Uzun ise faili meçhul bir cinayete kurban gitti.

Aynı günlerde, Ankara Güven Hastanesi 3 kişi tarafından soyuldu. Soyguncular saat tam 11.38'de polisler tarafından yakalandı. Aynı dakikalarda, üç ayrı ekip, soyguncuların evlerini de basıyordu. Gazeteci Ünal İnanç'ın aldığı bilgiye göre, soygunu gerçekleştiren kişilerle ilgili ihbarı Abdullah Öcalan yapmıştı.

Ünal İnanç, bu durumu güvendiği polis müdürleriyle konuşurken kendisine, "Sen Apo'yu tanımıyor musun? iyi bir çocuktur. MİT'çi Ali Dayı'nın damadıdır. Polisle arası çok iyidir" denildiğini belirtiyor, Apo'nun, Emniyet'e çalıştığı konusunda duyumlarının yanı sıra önemli bilgilere de sahip olduğunu aktarıyor.
Aynı dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı'nda görevde bulunan ve daha sonra bu dairede üst makamlara gelen Emniyetçi ile konuştuğumda ise Ünal İnanç'ın açıklamaları için "Abdullah Öcalan polise çalışan birisi olsaydı, bundan benim mutlaka haberim olurdu. Gördevim gereği benim haberim olması gereken bir olaydan, benim haberim olmadan gazetecinin nasıl haberi olur" diyor.

Öcalan, bu kez tutuklanmadan kurtuldu

Abdullah Öcalan, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi olduğu dönemde Ankara'da Bahçelievler 17. sokak 76/1 numaralı evde oturuyordu. Ankara'da Sıkıyönetim uygulanıyordu. Zaman zaman gösteriler oluyor, gözaltılar yaygın bir biçimde sürüyordu. 4 aralık 1974'te gösteriye katıldığı gerekçesiyle gözaltına alınan öğrencilerden birisi de Abdullah Öcalan'dı.

Öcalan'ın gözaltına alındığı gün Emniyet'te sorgucunun "Ankara Sıkıyönetim Komutanlığının (i numaralı bildirisiyle Ankara ili ve dahilindi' her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasaklandığı halde neden riayet etmediniz" sorusuna şu karşılığı verdi:

"Ben yürüyüşe katılmış değilim. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne de hiç uğramadım. O sıralarda TÖB-DER'de bir müddet gazete okuduktan sonra saat 11 sıralarında ADYG Derneği'ne gittim. Bir müddet oturduktan sonra bir gürültü sesi işittik. Kalabalık derneğe doğru geliyordu. Bu sırada polis gelerek dernekte bulunanları aradıktan sonra orada bulunanlarla birlikte beni de buraya getirdiler. İcap ederse TÖB-DER'de kaldığımı ispat edebilirim.

Resim

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne girmek isteyen öğrencilere mâni olmuş değilim. Zaten, Dil-Tarih'e hiç uğramadım. Polise mukavemet eden kimseyi görmedim. ADYG Derneği'nin henüz üyesi değilim. Fakat sık sık gidip geliyoruz. Ayrıca, Dil-Tarih'e girmem imkânsız. Çünkü o fakültenin öğrencisi değilim. Hüviyet kontrolü yapılıyor. Öğrencilerin bu gibi olaylara karışmalarına da taraftar değilim."

Öcalan, başka bir söyleyeceği olmadığını belirtti, ifadesini okuduktan sonra doğruluğunu imzasıyla tasdik ettiğinde tarihler 4 aralık 1974'ü gösteriyordu. İfade sahibi olarak imzaladığı "pelür kâğıdı" Ankara Emniyet Müdürlüğü arşivinde duruyor.

Kaynakça
Kitap: Apo Olayının Perde Arkası
Yazar: Saygı Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Abdullah Öcalan'ın Terörist Faaliyetleri ve Yakalanışı'nın Perde arkası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir