Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Apo'yu Sorgulayan Komutanın Cezaevi Mektubu

Abdullah Öcalan'ın Terörist Faaliyetleri ve Yakalanışı'nın Perde arkası - Bölüm 156

Burada Abdullah Öcalan'ın Terörist Faaliyetleri ve Yakalanışı'nın Perde arkası hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Apo'yu Sorgulayan Komutanın Cezaevi Mektubu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Kas 2011, 15:30

Apo'yu Sorgulayan Komutanın Cezaevi Mektubu
Abdullah Öcalan'ın Terörist Faaliyetleri ve Yakalanışı'nın Perde arkası - Bölüm 156


Abdullah Öcalan'ı İmralı'da sorgulayanlardan birisi Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup Komutanı Binbaşı Atilla Uğur'du. Uğur, bir gün kendisinin "terör örgütü üyesi" olarak sorgulanacağı, terör ve organize suç örgütü elemanı olmakla suçlananların konulduğu F tipi cezaevine yerleştirileceği, Abdullah Öcalan'ı sorguladığının deşifre edileceği aklına hiç gelmemişti.

Albay rütbesiyle emekliye ayrıldıktan sonra, "Ergenekon terör örgütü üyesi" olduğu gerekçesiyle konulduğu F tipi cezaevinden, isyanını gazeteciye dökeceğini düşünmemişti bile. Az önce televizyonda yine kendisiyle ilgili bir haberi duydu. "Ergenekon terör örgütü üyesi emekli albay Atilla Uğur" deniyordu haberde.

Emekli komutan, televizyonda kendisiyle ilgili haberi dinlerken, diğer odalardan aynı yerde yatan emekli orgenerallerle birlikte aleyhine sloganlar atıldığını duydu. Bir kez daha kahroldu.

Sloganlar arasında gazeteciye mektup yazmaya karar verdi. Bunların yazılmasını, herkes tarafından bilinmesini istiyordu.

O mektupta şunları yazıyordu:

"Allah hep kritik görevler nasip etti"

Ben, yıllarını terör örgütleri ve organize suç şebekeleriyle müca-deleye vermiş ve onların hedefi olmuş emekli jandarma albayıyım. Yirmi sekiz yıllık meslek hayatını boyunca Allah hana hep kritik gö-revler nasip etti. Şu anda hem PKK'nın hem DHKP-C ve de Hizbullah terör örgütlerinin hedefi durumundayım. Özellikle İmralı'da terörist-başının sorgulanmasıyla icra ettiğim görev beni hepsinden çok gururlandırmaktadır. Meslek hayatım boyunca aldığım yetmişin üstünde ödüllerin büyük bir çoğunluğu terörle mücadeledeki başarılarımla ilgilidir.

Resim

"Çok zoruma gidiyor çok"

Şu anda ABD-AB emir-komuta zinciriyle hareket, eden bir linç kampanyasının kurbanı durumundayım. Bu anlamsız tutuklamadan sonra özellikle İmralı'da icra ettiğim görev deşifre edilmiş, çoluğum çocuğum tehlikeye girmiştir. Yıllarca şer güçlerle mücadele etmiş bir Türk subayı olarak hiçbir şekilde korku duymuyorum. Ne ülkeme, ne devletime ve ne de teşkilatıma küskün değilim. Ancak yıllarca müca-dele ettiğim teröristlerle aynı kefeye konulmak çok zoruma gidiyor çok. içim acıyor.

Aynı ortamda, slogan dinleyerek

Hayatını, devletine, milletine adamış bir insan olarak, yan koğuşunuzda PKK, ön koğuşunuzda DHKP-C'li teröristlerle aynı ortamda, onların sloganlarını dinleyerek ve de en önemlisi "terör örgütü üyesi olmak" suçuyla bulunmak ne demektir bilmiyorsunuz. Ulu önderin ve binlerce isimsiz kahramanın çektiği acılar aklıma gelince biraz topluyorum kendimi.

"Psikolojik harekât uygulanıyor"

Türkiye Cumhuriyeti gözümüzün önünde sıfırlanıyor, Peygamber ocağı Silahlı Kuvvetlerimiz ile milletimizin bağı kopartılıyor, satın alınmış kalemlerle müthiş bir psikolojik harekât uygulanıyor. Ülkemin Doğu ve Güneydoğusu'ndan her gün taze fidanların tabutları geliyor. Büyük şehirlerde bombalar patlıyor, insanlar ölüyor. Bunlar beni kahrediyor.

Öcalan, avukatlarından hep kendisini sorgulayan subayı soruyordu

Aradan bir 1,5 ay geçmişti. Gönderdiği mektubun elime ulaşıp ulaşmadığını bile bilmiyordu. 24 aralık 2008 tarihinde avukatı Hüseyin Ersöz aradığında "Ergenekon Davası sanıklarından emekli Albay Atilla Uğur'un avukatıyım. Size gönderilmek üzere yazdığı bir mektup var. Onu ulaştırmak istiyorum" demişti. Yeni mektup da 17 aralık 2008 tarihini taşıyordu.

Atilla Uğur, kendisiyle ilgili basında yer alan iddialara şaşırıyor, "Bunu ben mi yapmışım?" diye söyleniyordu. Bazen gazeteyi fırlatırken, "Bu da iftira" diye bağırıyordu.

Sonra, siniri yatıştıktan sonra kâğıdı kalemi alıp yazmayı sürdürüyordu:

"Son günlerde mütarake medyasında şahsım üzerinden kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri'ne vurma, yıllardır binlerce şehit ve gazi verilerek sürdürülen terörle mücadeleye gölge düşürme çabalan artarak devam ediyor."

Emekli Albay Atilla Uğur, Abdullah Öcalan'ı İmralı'da teslim alan, sorgulayan subay olduğunun ortaya çıkmasına üzülmüştü. Biliyordu ki, iyi istihbaratçılar kahramanlık taslamaz, anılarını yazmaz, yaptıklarını sağda solda anlatmazdı. Onun terörle mücadeleye adanmış ömründe 65 takdirname taltif yazısı yetiyordu. Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay Başkanlığı tarafından verilen 9 nisan 1999 tarihli takdirnamenin üzerinde İmralı Adası'nda yürütülen faaliyetlerin takibi ve Jandarma Genel Komutanlığı'na bilgi akışının özverili çalışmalarla sağlanması" diye yazıyordu.

İmralı Ada Güvenlik Komutanlığı tarafından 29 mayıs 1999 tarihinde verilen takdirnamenin gerekçesinde şöyle yazıyordu:

"PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan'ın yakalanarak İmralı Adası'na getirilmesinden bugüne kadar icra edilen başarılı, özverili, fedakârane ve tarihi çalışmalar."

İmralı Adası'nın güvenliğinden de sorumlu olan İzmit 15. Kolordu Komutanlığı'nın 4 haziran 1999 tarihli takdirnamesinde ise "Terörist başının yakalanmasından sonraki yapılan faaliyetlerdeki başarısı" belirtiliyordu...

Terör ve organize suçlarla mücadele konusunda bu kadar ödüller alan komutan, şimdi F tipi cezaevinde gazetelerde yer alan bazı haberlere isyanını mektubunda şöyle aktarıyordu:

"İmralı'daki terörist başı ile güya Şam'da komşuymuşum, orada görüşüyormuşum. Bu görüşmelerimiz daha sonra imralı Adası'nda da devam etmiş. 28 yıllık meslek hayatım boyunca hiç yurtdışında görev yapmadım, hayatımda hiç Şam'a gitmedim. Terörist başını 1999 yılının şubat ayında tamamen resmi bir görevlendirme ile İmralı'da teslim aldım ve sorgu faaliyetlerini yürüttüm.

Böyle bir görev için seçilmiş olmak, benim için şereflerin en büyüğüydü. Çünkü, yıllarca dağlarda çarpıştığım alçakların lideri bana teslim edilmişti. Çocuklarınla bırakacağını en büyük miras budur. Sorgulama ve duruşmaların takibi görevinin haziran 1999 sonunda bitmesinin ardından, İmralı'dan ayrıldım. Mütakare medyasının burada uyguladığı psikolojik harekât, en azından binlerce şehidimizin anısına saygısızlıktır."

Gözaltına alındıktan sonra, artık herkes onun Abdullah Öcalan'ı sorgulayan subay olduğunu öğrenmişti. Atilla Uğur, "1 temmuz 2008'de gözaltına alınana kadar benim, terörist başını sorguladığımı kamuoyu bilmezdi. Güvenlik nedeniyle hem devletim hem de ben bunu gizli tutmayı başarmıştık.

Ancak, gözaltına alındığım gün, deşifre edilmiştim" diyor ve bu suskunluğun gerekçesini şöyle açıklıyordu:

"Bir istihbaratçı asla ortada kendini lanse etmez. 'Şunu yaptım, bunu yaptım' diye kahramanlık taslamaz, anılarını yazmaz, demeç vermez. İstihbaratçıya, ülkesine, milletine yaptığı hizmetlerin neticesini görmesi ve sadece yaradanın bilmesi yeter."

Ancak, komutanın sun, deşifre edilmişti. Komutan, kendisiyle ilgili Abdullah Öcalan'ı sorgulayan komutan olduğunun doğru açıklandığı gibi, gerçeklerle ilgisinin olmadığı bazı olayların da üzerine yıkılmak istendiğinden yakınıyor.

Mardin İl Jandarma Komutanı Albay Rıdvan özden, çatışmada şehit düşmüştü. Eşi Tomris Özden, o güne kadar hiçbir şehit eşinin, yakınının söylemediği sözleri söylüyor, aradan yıllar geçtikten sonra da, açıklamalarını sürdürüyordu. Gündemde "Ergene-kon Terör Örgütü" olduğu için eşini de bu örgütün öldürdüğünü öne sürüyordu. Olaya öyle bir gizemli hava veriyor ki, eşini öldüren kişinin "Ebu Süfyan" adlı kişi olduğunu, onu defnettikten sonra da bir daha görmediğini ifade ediyordu. "Ebu Süfyan"ın, mezarlık görevlisi olduğu da sonradan anlaşılıyordu. Albay Rıdvan Özden'in Mardin İl Jandarma Komutanı olduğu dönemde, bu ilçeye bağlı Kızıltepe ilçesinde görevli Atilla Uğur'du, Emekli Albay Uğur, ne diyor?

İşte mektubundan bir bölüm:

Tomris Özden, şehit kocasının Ergenekon örgütü tarafından öldürüldüğü iddiasında bulunuyor, Fatih kod adlı bir itirafçı da, benim bir JİTEM ekibi kurarak bu cinayeti işlediğimi söyledi. Tüm mütareke basını da bu konunun üzerine atladı. 5 aralık 20()8'de Genelkurmay Başkanlığı taralından yapılan açıklamada da Albay Rıdvan Özden'in teröristlerle girişilen çatışmada şehit olduğunu açıkladı.

Aşiretler, para karşılığı hasımlarını teröristlere öldürtüyordu

1993 yılı, PKK terörünün zirveye ulaştığı dönemdi. Güneydoğu'da inanılmaz olaylar yaşanıyor, "Güneydoğu'yu ver kurtul" deniliyordu. Olayların yoğun olduğu ilçelerden birisi de Mardin'in Kızıltepe ilçesiydi.

1993'ün Kızıltepe ilçesini, o dönem Yüzbaşı rütbesiyle giden Atilla Uğur mektubunda şöyle aktarıyordu:

Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanlığı görevine gittiğimde, kimsenin şehirde dolaşamadığı, kepenklerin iki günde bir kapandığı, dağlık kesi-minde en az 100-120 teröristin bulunduğu, ova kesiminde en az 1 mo-torize terörist grubun dolaştığı, halktan sözde "vergi" adı altında haraç topladığı, aralarında kan davası bulunan aşiretlerin teröristlere para vererek hasımlarını öldürttüğü, tamamen güvensiz bir ilçe buldum.

Emrimdeki bir komando bölüğü ve üç küçük karakolumun personeliyle Mardin'deki komutanlarımın da desteğini alarak, tüm gücümle mücadeleye başladım. Bu mücadelede Kızıltepe halkının beni anlaması ve destek olması en büyük güvencelerimden biri olmuştu.

Aynı dönemde Kızıltepe'de görev yapan bir Emniyet mensubu., Uğur için "Kızıltepe'nin bütün çocukları ona çalışırdı. Bütün bildiklerini ona anlatırlardı. Atilla yüzbaşının, uçan kuştan haberi olurdu" diyor.

Öcalan, "O yüzbaşıyı giderin (öldürün)" talimatı verdi

Kızıltepe'de Atilla Uğur ne yaptı da, ilçeyi güvenli hale getirdi? Uğur "Terör örgütünün sözde GAP eyaleti olarak isimlendirdiği bölgeyi, tabiri caizse onlara dar ettik" diyor. Abdullah Öcalan, yakalanıp İmralı'ya getirildiğinde kendisine "GAP eyaletini niçin lağvettin?" diye sorduğunda, Öcalan müthiş bilgiler veriyordu. Öcalan, karşısındaki sorgucunun, bir dönem baklanda ölüm fermam çıkarttığı komutan olduğunu bilmiyordu.

Öcalan şunları söylüyordu:

"Kızıltepe, Viranşehir, Ceylanpınar bölgesi, bizim için çok önemliydi. Zengin bölgeydi. Ayrıca örgüte katılımın da yüksek olduğu yerdi. Ama, 1993-1994 yıllarında orada çok kayıplar verdik. Hesap sordum. Eyalet komutanı, Kızıltepe'de görevli yüzbaşının kendilerine çok zarar verdiğini söyleyince ben de 'O zaman yüzbaşıyı giderin (öldürün)' diye bağırdım. Ancak, yapamadılar. Çok kayıplar vermeye devam edince mecburen lağvettim ve orayı da daha küçük ölçekli Ruha eyaletine bağladım."

Abdullah Öcalan'ı İmralı'da sorgulayan Atilla Uğur, "Kızıltepe'de ki mücadeleyi, birlikte omuz omuza verdiğimiz birçok insan tanığıdır!" diyor ve tanıklarının bir bölümünü şöyle sıralıyor:

"Emekli Tuğgeneral İsmail Arıcı (o dönem Hudut Alay komutanı), emekli Korgeneral Doğan Temel (o dönem Tugay komutanı), emekli Tümgeneral Ünal Önsipahioğlu (o donem Tugay komutanı). Kızıltepe Emniyet Müdürü Murat Karcıoğlu (halen polis müfettişi), Kızıltepe Kaymakamı Hasan Kar ah an (Kadıköy kaymakamı), Kızıltepe Kaymakamı Şükrü Görücü (Konya-Selçuklu kaymakamı), Kızıltepe Cumhuriyet Savcısı Faysal Akpolat (Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı) başta olmak üzere birçok insan buna tanıktır."

Aşiretler arasındaki kan davalarını sonlandıran askere, bölücü örgüt militanlarının nasıl baktığını bilen bilir.

Mektubunun son bölümünde Atilla Uğur, hemen her askerin söylediği şu sözleri yazıyordu:

Bu vatan, bu devlet için feda olmuş milyonlardan bir zerre olmayı şeref kabul ederim. Tek kaygım, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ve Cumhu-riyetimize yapılan saldırılara 'dur' denilmemesidir.

Tuncay Güney'in "asit kuyuları" rahatsızlığı

Emekli Albay Atilla Uğur'la ilgili önemli suçlamalarda yapılıyordu. Bazı yayın organlarında Atilla Uğur'un asit kuyularına vatandaşları atıp erittiği bile öne sürülüyordu.

Bu iddialar Tuncay Güney'i de o kadar rahatsız etmişti ki, 28 aralık pazar akşamı saat 17.15'de bana önce telefon etti, ardından şu iletiyi gönderdi:

"Faruk Arslan'ın kitabından alıntı yapılarak bir asit kuyusu ortaya çıktı. Ben Faruk Arslan ile kitabı için bir röportaj yapmadım. Asit kuyusu olayının benimle bir ilgisi yoktur. Faruk Arslan ile telefonda bile konuşmadım.

Delinin biri kuyuya taş atmış, herkes o kuyu ile uğraşıyor. Benini asit kuyusu olayından hiç bilgim yok. Çamur at, izi kalsın. Çok yakında birisi çıkıp 'anneannemi de Ergenekon öldürdü' derse şaşmam. Bu Ergenekon'u sulandıranları, araştırmadan yazanları görüyoruz. Kayıp ifadelerimde bile asit kuyularıyla ilgili bölüm olmadığı gibi, bana böyle bir soru sorulduğunu da hatırlamıyorum".

Bir de, bu olayı Levent Paşa'dan dinleyelim

Kendi isteğiyle emekliye ayrılan Albay Erdal Sarızeybek'in, Şemdinli'de görev yaptığı dönemle ilgili açıklamaları hayli ilginçti. Ancak, kitaplarından birisi tam anlamıyla mesleki bir hesaplaşmaya dönüşmüştü. Sarızeybek, dönemin Jandarma istihbarat Başkanı Tuğgeneral Levent Ersöz'den yazılı emir olmadan bazı telefon görüşmelerinin tespit edilmesi için talimat aldığını iddia ediyordu.

Olayı tek yönden öğrenince "vay be!" diyorsunuz, albaya yasadışı dinleme ve tespit görevi verildiğini düşünüyorsunuz. O albay ile komutanın geçmişte mahkemelik olduğunu bilmezseniz, generalin albay hakkında yürütülen soruşturmada görev aldığından habersizseniz olaya bakışınız daha da farklı olur.
Erdal Sarızeybek'in, kitabına konu olan General Levent Ersöz, Ergenekon soruşturması kapsamında hakkındaki tutuklama kararından bir gün önce yurtdışına çıkmıştı. Ersöz'e, Erdal Sarızeybek'in kitabındaki suçlamaları yurtdışına çıkmadan önce sormuştum.

Ersöz Paşa hakkındaki suçlamalarla ilgili olarak şunları söyledi:

Telekulak

Yasadışı telefon dinlenmesi ya da telefonların izlenmesiyle ilgili benim hiçbir emrim olmadı. Böyle bir şey söz konusu bile olamaz. Emekli Albay Erdal Sarızeybek'in anlatmak istediği telefon konuşmalarının tespiti. Yani dinleme diye bir şey yok. Dinleme ayrı, tespit ayrı. Her ikisi de mahkeme kararıyla yapılan işlemlerdir. Yani yasadışı bir şey değil.

Sarızeybek hakkında soruşturma yaptık

Bu arkadaşımızın Manisa II Jandarma Komutanlığı dönemi ile Şanlıurfa'ya atandığı dönemde hakkında bazı şikâyetler gelmişti. Dönemin Jandarma Genel Komutanı, istihbarat başkanlığını döne-mimde iddiaları araştırmakla ben ve iki subayı görevlendirmişti. Biz de soruşturmayı yaptık, tespit ettiğimiz konuları rapor halinde komuta katımıza arz ettik. Konu, adli işlem aşamasındayken, bu arkadaşımız o suçlamaların ve tespitlerin karşısında kendisini savunmak amacıyla soruşturma heyeti hakkında kişilik haklarına saldırdığımız, istikbaliyle oynadığımız iddiasıyla tazminat davası açtı. Bu olay da bir gazetede "albay, paşadan tazminat istiyor" diye manşetten yayımlanmıştı. Sonuçta mahkemeyi de kaybetti. Kendisiyle ilgili konular askeri mahkemeye intikal etmişti.

Asla olmaz

Mahkeme karan olmadan telefonların dinlenmesi, izlenmesi Jandarma'da asla olmaz. Altım çizerek ifade ediyorum ki Jandarma Genel Komutanlığı, benden önce de, benim dönemimde de, benden sonra da yasadışı hiçbir olaya karışmamışı ir. İddia ederim ki Jandarma Genel Komutanlığı, güvenlik kuvvetleri içinde işlemler açısından en ufak bir şüpheye yer bırakmayacak tarzda gerekeni yapan bir teşkilattır. Emekli Albay Erdal Sarızeybek de, kendisini telefonla arayan subayın "mahkeme kararını aldım, gönderdim" dediğini de belirtiyor. Yani, mahkeme karan olmadan işlem yapılmıyor. Böyle bir şey varsa, yaptığı şeyin ne olduğunu anlatıyor.

Yanlış ifadeler

Burada "telekulak" lafı yanlış kullanılıyor. Çünkü dinleme ayrı, tespit ayrı. Albayın anlattığı, telefon dinleme hadisesi de değil. Dinleme ve tespit yargı karan olmadan bir kez daha belirtiyorum asla yapılamaz.
"Olayları gizemli göstermek için"

Benden yasadışı bir emir mi almış? Ben de kendisine şunu sorarım:

Eğer ben yasadışı bir emir verdiysem, yasadışı bir emri yerine getirmek de suçtur. Böyle bir emir de vermiş değilim, böyle bir konu da yok. Ama arkadaşımız oturmuş, meslekte geçirdiği bazı konulan kaleme almış. Biraz da işin içine gizem katmış. "Top secret"tı, "çok kozmik"ti, "merkezden yürütülen operasyon"du diye olayı süslemiş, biraz hayal gücünü de kullanmış, kendisine göre bir kitap yazmış. O da basın tarafından gündeme getiriliyor.

Yanlış şeyler

Son dönemde benzer olayları sıkça yaşıyoruz ve emekliye ayrılan askerlerin kitaplarını görüyoruz. Bunlar son derece yanlış şeyler. Herkes insan kendisine yasaların verdiği çerçeve içinde görevlerini yapmak sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Sorumluluğu odur. Görevini yaparken karşılaştığı olumlu olumsuz birçok şey olacak. Askeri okullarda bizler yetiştirilirken, bunları aşmayı öğrendik. Aşmak da zorundasınız. Göreviniz ve sorumluluğunuz da bu. Ama bunları yaparken de karşılaştığınız her şeyi not alıp da emekliye ayrıldıktan sonra bunları kendinize doğru yontarak yazmak teşkilatlan, devleti yıpratır. Benim üzüntüm burada. O yüzden, bana yapılan "kitap yaz" tekliflerini hep geri çevirdim.

İşte, hakkındaki iddialara karşı, Ersöz Paşa da bunları söylüyor. Ama günün birinde, bir Cumhuriyet savcısının Erdal Sarızeybek'i çağırıp, "Senin paşa olmanı Levent Ersöz önlemiş. Sen iyi bir askermişsin. Hakkını yemişler" dediğinde, Sarızeybek ne yapılmak istendiğini anlamıştı. Söyledikleri, Cumhuriyet savcısının hiç hoşuna gitmedi. Söylenenleri ifadeye bile geçirmedi. Asker, komutanın aleyhine olabilecek tek bir şey söylememişti.
Ersöz Paşa, arandığını üç gün sonra öğrendi.

Abdullah Öcalan'ı sorgulayan Albay Atilla Uğur'un yanı sıra "örgüt mensubu" olduğu iddiasıyla tutuklananlardan birisi, İmralı Adası'nın güvenliğinden sorumlu, dönemin Kocaeli 15. Kolordu komutanı Korgeneral Hurşit Tolon'du. Dünyanın gözünün çevrili olduğu İmralı'da, duruşmalar için her türlü önlem alınmış, yabancıların da izlediği davada her şey tıkır tıkır yürümüştü.

Herkesin merakla beklediğini de, Abdullah Öcalan, 31 mayıs 1999 tarihinde başkanlığını Mehmet Turgut Okyay'ın yaptığı, Abdülkadir Davarcıoğlu ile Hüseyin Eken'in üye, Cumhuriyet Başsavcısı Cevdet Volkan ile Cumhuriyet Savcısı Talat Şalk'ın da iddia makamında bulunduğu ilk celsede şöyle açıkladı:

"Kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Yakalandığım günden bugüne kadar işkenceye, kötü muameleye ve herhangi bir kötü söze muhatap olmadım. Bundan sonra barış ve kardeşlik için yaşayacağımı, Türkiye Cumhuriyeti'nde bu amaçla hizmet edeceğimi belirtmek istiyorum. Barış ve kardeşlik için yaşamamın gerektiğini düşünüyorum. Bu kanın durması ve barış için çalışacağıma söz veriyorum. Şehit ailelerinin de acısını paylaşıyorum, şehit alilerinden özür diliyorum."

Apo'nun bu sözleri, Apo üzerinden siyaset yapanları hayli hüsrana uğratmıştı. Apo'nun "İşkence gördüm, kötü muamele gördüm" diyeceğini bekleyenler için dava o dakikadan itibaren bitmişti.

İmralı'nın sorumlularından birisi de Bursa Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Levent Ersöz'dü. Bursa'ya Güneydoğu görevinin anlından gelen Ersöz, yalnız Bursa'da görev yaptığı dönemde değil, Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat başkanlığı görevinde de, İmralı ve yasadışı örgütle ilgili gelişmeler, öncelikli çalışmaları arasındaydı.

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur'un, yaş haddinden emekliye ayrılmasından sonra, Tuğgeneral Levent Ersöz de İstihbarat başkanlığı görevinden, Bilecik'e atandı. Ersöz, Tuğgeneral rütbesindeyken emekliye ayrıldı, Ankara'ya yerleşti. Savunma sanayii üzerine çalışma yapan bir firmada koordinatör olarak çalışmaya başladı. Bir gün "Ergenekon terör örgütü" üyeliğiyle suçlanabileceği Şener Paşa, Tolon Paşa, Albay Atilla Uğur gibi Ersöz'ün de aklından geçmemişti.

Bölücü terörün en yaygın dönemi olarak nitelendirilen 1992'de, Şırnak'ta kurmay başkanı olarak görev yapıyordu. Bazen sınır ötesinde, bazen basılan bir köyde, bazen askerleriyle birlik-le operasyondaydı. İşte o sancılı günlerde, "Yasal hakkımdır, yıllık iznimi kullanayım" bile dememişti. "Şırnak'ın koşullan yetersizdir, o yüzden fıtık ameliyatı için Ankara'ya gitmesi gerektiği" söylendiğinde, o ameliyatını Şırnak'ta yaptırmıştı.

Polisin "Sular İdaresi'ndeniz" sözlerinden şüphelenmediler

Levent Ersöz, yasadışı örgütün tahditlerine rağmen, koruma almamıştı. Devletin verdiği "beylik tabanca"sını taşıyor, "Koruma al" diyenlere "İstedikten sonra koruma olsa da yapabilirler" karşılığını veriyordu. Tabancasını beline her takısında da "Bu tabanca bela oldu" diye söyleniyordu.

Çok sıkıntılı günler geçirmişti. Kalbinin sıkıştığı gün gittiği hastanenin acil servisinde, "Hemen anjiyoya alacağız" dendiğinde, elini bir kez daha kalbinin üstüne koydu. Kalbinin daha hızlı atmaya başladığını hissetti. Hastaneden ayrıldığında, kalp damarlarından birisine stent takılmış halde, bir torba ilaçla evinin yolunu tutmuştu. Eşi Muzaffer Hanım'ın, yolda, "Artık gıdana daha çok dikkat edeceksin. Doktorun dediklerini duydun" sözlerine "Edeceğim hanım, için rahat olsun" karşılığını vermişti.

Aradan iki ay geçmişti. İş için Rusya'ya gidecekti. Pasaportunun kullanım süresi dolmuştu. Onu yeniletti. Kızı Fulya ona yeni bir telefon hattı da almıştı. Babasına, telefonu uluslararası kullanıma açması için yapması gerekenleri de söylemişti. Ersöz, bir çalışma arkadaşıyla birlikte 30 haziranda İstanbul'dan uçakla Rusya'ya gitti.

1 temmuz saat 6 civan. Muzaffer Hanım'ın içinde bir sıkıntı vardı. Uyuyamadı. Torununun yanına yatmak için kalktı. Perdeyi aralayıp dışarıya baktığında, içinden "Hayırdır inşallah" dedi. Eşi Levent Paşa zaman zaman tehditler alıyordu. Evin hemen önünde, pencerelerine doğru bakan üç kişi acaba eşini tehdit eden kişiler iniydi? Damadını uyandırdı, "Oğlum kapının önünde üç kişi eve bakıyor" dedi.

Damat da pencereden baktı. Bir taraftan da giyiniyordu. Az sonra eve döndüğünde, "Anne, bunlar Ankara Sular İdaresi (ASKİ) personeliymiş. Bir su arızası için gelmişler, diğer ekibin gelmesini bekliyorlarmış" dedi. Muzaffer Hanım da rahatlamıştı.

Yarım saat bile geçmemişti. Evin kapısı çalındı. Muzaffer Hanım kapıyı açmak için giderken, kendilerini ASKİ personeli olarak tanıtan kişilere pek de inanmayan damat da gelmişti. Kapıyı çalanları hemen tanımışlardı. Kendilerini ASKİ personeli olarak tanıtanlar, bu kez "Polisiz. Arama yapacağız" diyordu. Muzaffer Hanım, "Arama emrinizi görmeden içeriye almam" dedi. Arama emrini gösterdiklerinde, "Kusura bakmayın, ev biraz dağınık" diyebildi. Polis gülümseyerek, "Sorun değil, zaten biz de dağıtacağız. Siz kusura bakmayın" karşılığını verdi.

Muzaffer Hanım'ın eli ayağı titriyor, "belki hattı açılmıştır" diye Levent Ersöz'ün telefonunu arıyordu. Her seferinde, "Aradığınız numaraya ulaşılamamıştır" sözlerini duyuyordu... Her yer aranıyordu. Polis bir kutuyu açarken, Muzaffer Hanım, "Onlar, eşimin terörle mücadeledeki basanlarından dolayı kendisine verilen şiltler, takdirnameler" dedi. Polisin, açtığı kutunun içinden çıkardığı bir şiltte, Levent Ersöz'ün terörle mücadeledeki üstün başarısı yazılıydı. Polis, arkadaşına baktı, "Biz neredeyiz, ne yapıyoruz?.." diyebildi. Muzaffer Hanım ağlamaya başladı... "Levent Paşa mı terör örgütünün üyesi, ömrünü terörle mücadeleye vermiş insan mı terörist diye aranıyor?" derken, onu polisler yatıştırmaya çalışıyordu. Bir görevli "Levent Paşa İtalya'ya mı gitti?" diye sordu. Ersöz'ün kızı Fulya, yirmi gün önce İtalya'ya gitmişti. Kızının İtalya'ya gittiğini bilen polis, Ersöz'ün Rusya'ya gittiğini niçin bilmiyordu? Telefonları uzun süredir dinlenen Ersöz, defalarca Rusya'daki şirketin yetkilileriyle konuşmuş, geliş günü ve saatini de bildirmişti.

Aradan üç gün geçmişti. Levent Ersöz, telefonuyla bir türlü Türkiye'yi arayamıyordu. Telefon yurtdışı kullanıma açılmıyordu. Evine üç gün sonra telefon edebildiğinde, Muzaffer Hanım, ilkin, "Levent, kaç gündür neredesin, merak ettik" sözleriyle ona sitem etti. Ardından titreyen bir sesle, "Polisler gelip evimizi aradılar" diye ekledi. Levent Paşa şaşırmıştı. "Bizim evi mi aradılar?" dediğinde, eşinin sesi ağlamaklıydı. "Evet, bizim evi" diyebildi...

Levent Paşa, eşine "Sakin olun. İnşallah sizi fazla üzmemişlerdir" dediğinde, Muzaffer Hanım, görevlilerin nazik davrandığını, evden sadece beylik tabancayı alıp gittiklerini anlattı. Ersöz, hemen avukata gidilmesini, yapılması gerekenleri bildirdi. Sıkıntıdan alnında biriken terleri sildi.

Muzaffer Hanım'la bir pastanede oturup sohbet ediyoruz. Alabildiğine üzgün, alabildiğine kırgın. "Levent'i terör örgütü üyesi diye arıyorlar. Ömrünü terörle mücadeleye vermiş bir insanın en ağırına giden bir suçlama olmalı" diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor.

"Levent Paşa'nın gözaltına alınmasına ilişkin karar 29 haziran 2008'de çıkmış. Kendisi 30 haziran 2008'de İstanbul'dan Rusya'ya gitmek üzere İstanbul Atatürk Havalimanından çıkış yaptı. Telefonları dinlenen, adım atışı izlenen bir kişinin bu durumda çıkışına niçin engel olunmadı?"

"Anne, babamın hasretine dayanamıyorum, ölmek istiyorum"

Yurtdışında olmak, hele de "terör örgütü" suçlamasıyla aranmak Levent Paşa'nın da çok ağırına gidiyordu. Stentli kalbi daha fazla dayanamadı. Rusya'da hastaneye kaldırıldığında tansiyonu 4'e kadar düşmüş, bilincini kaybetmişti. Kendisine geldiğinde, "Ben neredeyim?" diyebildi.

Levent Paşa'nın rahatsızlığı aileyi daha da etkilemişti. O günlerde, Levent Ersöz'ün devre arkadaşlarının yemeği vardı. Bu yemeğe Levent Paşa katılamıyordu ama eşi Muzaffer Hanım ısrarla davet edilmişti. O yemeğe gittiğinde, Ersöz'ün devre arkadaşları, eşleri "geçmiş olsun" diyor, ondan haber alıp alamadıklarını soruyorlardı.

Yemek başlamıştı. Muzaffer Hanım, geçen yıl yapılan devre toplantısına eşiyle birlikte katılmıştı. Bu kez yalnız ve içi kan ağlayarak katılıyordu. Cep telefonuna mesaj sinyali geldiğinde "Acaba Levent'ten mesaj mı geldi?" diye heyecanlandı. Mesaj kızı Fulya'dan geliyordu.

Kızı, mesajında, "Anne, babamı çok özledim. Babamın hasretine dayanamıyorum. Ölmek istiyorum" diyordu. Muzaffer Hanım baba ile kızın birbirine olan sevgisini biliyordu, içinden, "Bu kız bir çılgınlık yapmasın" diye geçirdi.

Mesajı okuduktan birkaç dakika sonra, birlikte oturduğu kişilere "Fulya iyi değil. Hemen onun yanında olmalıyım" diyerek hızla eve gitti. Kapının ziline bastı, içerden açan olmadı. Heyecanı daha da arttı. Titreyen ellerle kapıyı açtığında, kızı Fulya'yı kanlar içinde buldu. Fulya ölmek istemiş, bileklerini kesmişti...

Levent Paşa hasretlerine dayanamadı

Levent Ersöz, kızı Fulya'nın bileklerini kestiğini günler sonra öğrendiğinde kahroldu. Söylendi, "Sen burada ne geziyorsun Levent, git ülkene" dedi. Türkiye'ye Zonguldak limanından 17 kasım 2008 tarihinde sahte bir kimlikle giriş yaptı.

Yalnız kalp değil, şimdi prostat rahatsızlığı da artmıştı. Ankara'daki bir hastaneye ameliyat için yattığı gün, sabahın erken saatinde "eller yukarı" diye baskına uğradı. General Ersöz'ün görüntüleri onu tanıyanları hayli üzmüştü. Tanınmamak için sakal bırakmış, perişan görünümü, polislerin ite kaka götürüşü bir dönemin şanlı komutanlarını alabildiğine yaralamıştı...

"Vatanına hoşgeldin Levent Göktaş"

Levent Göktaş, Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın önemli görevlerinde bulundu. Emekliye ayrıldıktan sonra avukatlık yapmaya başladı.

Levent Göktaş'ın hangi önemli görevlerde bulunduğu, Özel Kuvvetler'in sırları arasındadır. Abdullah Öcalan'ı sorgulayanın istihbarat subayının kimliği Ergenekon Operasyonu sırasında açık-lanırken, acaba Abdullah Öcalan'ı Kenya'dan Türkiye'ye getiren Özel Kuvvetler'de görevli komutanın da adı açıklanacak mıydı?

Annesinin Eskişehir'deki evinde el bombalan bulunan emekli Binbaşı Fikret Emek, Levent Göktaş'ın Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndaki silah arkadaşıydı. Göktaş, avukatlığa başlayınca da aynı zamanda avukatı da oldu.

"Ergenekon Operasyonu" fırtına gibi esiyordu. Polis, Levent Göktaş'ın avukatlık bürosunu da bastı, işin ilginç yönü, daha Levent Göktaş tutuklanmadan önce PKK sitesinde yer alan haberdi.

Bunu, Göktaş'ın avukatı Serdar Öztürk'den dinliyorum:

"Abdullah Öcalan, Türkiye'ye getirilirken, uçakta görevli yüzleri kapak kişilerden birisi Abdullah Öcalan'a 'Abdullah Öcalan, hoş geldin vatanına' demişti. PKK'nın sitesinde ise daha Levent Göktaş tutuklanmadan, hakkında karar verilmeden 'Levent Göktaş, vatanına hoş geldin' manşeti yer aldı. Bu önemli bir işaretti. Yani, Abdullah Öcalan'ı, Kenya'dan Türkiye'ye getiren ve ona 'hoş geldin vatanına' diyen kişinin emekli albay Levent Göktaş olduğu ima ediliyor, cezaevine gönderileceğinden de o kadar eminler ki cezaevi için 'hoş geldin vatanına' diye yazıyorlar. Abdullah Öcalan'ı Türkiye'ye getiren kişinin kimliği devlet sun olması gerekirken, bakıyorsunuz gazetelerin manşetlerinde, Göktaş'ın, Abdullah Öcalan'ı getiren Özel Kuvvetler Komutanlığı mensubu olduğu ilan ediliyor."

Levent Göktaş'ın Öcalan'ı getiren kişi olduğu manşetlere taşınırken, acaba Levent Göktaş başına gelen ve ortak avukatlık bürosunda bulunan DVD için ne diyordu?

Levent Göktaş, cezaevinden yazıp avukatına verdiği ve ilk kez bu kitapla yer alan mektubunda şunları yazıyor:

"Yazacaklarımın hepsi doğrudur. Asla ekleme ve çıkarma yoktur, insanlar gerçeklerin ne olduğunu görsün ve yanlış kanılara kapılmasın.

1- Benim avukatlık büromda 7 ocak 2009 günü arama yapılmıştır. Ama evim aranmamıştır.

2- Aramada malumunuz suçla ilgili delil, emare bulunması im-kânsızdır. Zira, ben bir emekli albay ve avukat olarak ve okumuş bir kişi olarak büromda suç unsuru bir şey bulundurmam.

3- Bu durumu, her hangi bir delil gösteremeyeceklerini Terörle Mücadele birimleri de çok iyi bilmektedir.

4- Aramadan önce tüm avukat ve çalışanlar benim odamda toplanıp uzun sure bekletilmiş, kendileri büro içinde istedikleri gibi gezmişler. Sonra baro temsilcisi ve Cumhuriyet Savcısı geldikten sonra aramaya başlamışlardır. Arama bittikten sonra gözaltına alınmışız.

5- Terörle Mücadele Şubesi'nde önce yemek yedi, çay içirme şeklinde konuşan komiserler, sayının üçe çıkmasından sonra ilginç ve çok önemli sorular sormaya, cevaplar almaya çalışmışlardır.

Mektubun bundan sonraki bölümünde Levent Göktaş, kendisine sorulan sorulardan örnekler veriyor ve bunlar insanın içini kanatıyor...

"Vatanına hoş geldin Levent Göktaş..."

Kaynakça
Kitap: Apo Olayının Perde Arkası
Yazar: Saygı Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Abdullah Öcalan'ın Terörist Faaliyetleri ve Yakalanışı'nın Perde arkası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir