Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Psikolojik Önlemler

PKK Sorununun Çözümü İçin Alınması Gereken Önlemler - Bölüm 5

PKK'yı yaratan ve günümüze kadar finanse edip yöneten devlet Amerika’nın ta kendisidir.
Nasıl mı?
-1980 darbesi sonrasında Türkiye’de oluşan Amerikancı hükümetlerin yardımı ile.
-PKK ve Kürt mafyası ne tesadüftür ki Turgut Özal döneminde oluştular ve güçlendiler.
-Abdullah Öcalan bir MİT ajanıdır. Bunun kanıtını kahraman Uğur Mumcu bulmuştu. 1972'de, Abdullah Öcalan "Şafak Bildirisi" davasından dolayı tutuklandı, ve sonrasında Milli İstihbarat Teşkilatı "Bizim adamımızdır" yazısını yollayıp, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasını sağlamıştı.
PKK gibi aşağılık ve zavallı bir terör örgütü neden hâlâ etkisiz hale getirilmedi ve sürekli Şehit vermemize sebep oluyor?
-"Devlet" kelimesinin anlamı şudur: "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal ve askeri bakımdan örgütlenmiş milletin oluşturduğu tüzel varlık". Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Devleti'dir ve bu devletin bütün organlarını(TSK, MİT, vs) yöneten güç hükümettir. Yani hükümetin elinde bir uzaktan kumanda var ve bununla istediği zaman bütün devlet organlarına emir verip onları yönetebiliyor. Demekki eğer hükümetin başındaki lider kadro kişisel çıkarları(zenginlik) uğruna Amerika'ya namusunu ve şerefini satan insanlardan oluşuyorsa, TSK ve MİT gibi devlet organlarının başındakileri de maalesef dolaylı olarak Amerikancı oluyor. İşte bu yüzden Abdullah Öcalan bir MİT ajanıydı ve sonra ABD'nin çıkarları uğruna Amerikancı Özal Döneminde, PKK dizayn edildi ve bu lanetli terör örgütün başına imralı canisi getirildi.
-Ülkemizin yönetildiği bu lanetli sisteme rağmen, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içinde daima bu düzeni bozup Türkiyenin Tam Bağımsızlığını koruyan Atatürkçüler olmuştur. Eşref Bitlis önderliğindeki Atatürkçü Kahraman Askerler, Özal döneminde sürekli Amerika ve Amerikancı hükümet ile mücadele etmişlerdir. Eşref Bitlis vefat etmeden önce(17-02-1993 öncesi) Kuzey Irak ve PKK’ya yapılan operasyonlar sonucunda Amerikan Ordusunun bir parçası olan PKK terör örgütü resmen yok edilmişti. İşte bu onurlu davranışlar sonrasında, 1960 Devriminden sonra ilk defa Eşref Bitlis döneminde yine TSK içinde bir Atatürkçü(Anti-emperyalist) Devrim oluşmuştur. İşte bu Devrimi yaratan Kahramanların Ruhu günümüze kadar TSK'da devam etmiştir ve bu yüzdendir ki, bu ruha sahip olan Askerlerin büyük bölümü günümüzde Amerikancı AKP tarafından ya Silivri Cezaevine yerleştirilmiş yada emekli edilmişlerdir, ki PKK yok edilemesin ve Amerika’nın çıkarlarına zarar gelmesin diye.
-PKK terörü Amerikancı Çiller ve Tayyip Erdoğan hükümetleri tarafından kasıtlı olarak yok edilmedi ve daha da güçlendirildi.
SONUÇ, PKK TERÖRÜ NEDEN BİTMEDİ:
-DSP Hükümeti Döneminde TSK tarafından yine etkisiz ve yokedilme noktasına getirilmiş olan PKK, AKP ve Hilmi Özkök'ün Büyük Yardımları ile ABD'nin Irak'ı Tekrardan İşgal Edip, PKK'nın tekrardan güçlenmesi sağlanmıştır.
-AKP terörü bitirmek için asla herhangi bir adım atmıyor.
-Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, ABD ile yaptığı 9 maddelik gizli anlaşmada TSK’yı zayıflatan ve PKK'yı yasallaştıran ve güçlendiren maddeler var. Ve bu maddelerin hepsi de gerçekleştirildi.
- Erdoğan'ın Özel Temsilcisi olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan AKP'nin PKK ile işbirliği yaptığını resmen doğradı. Buda Vatan Hainliğinin belgesidir.
-Şehitlerimizin sorumlusu: "AKP’nin Kürt Açılımı Politikası ve ABD-AKP-PKK-BDP(DTP) İşbirliği"
ÇÖZÜM, PKK TERÖRÜ NASIL BİTER:
-NATO'dan çıkılacak, Amerikaya rest çekilecek, Avrasya ülkeleri(İran, Suriye, Çin) ile milli çıkarlarımız doğrultusunda ekonomik anlaşmalar yapılacak(hedef Türk Birliği).
-Kuzey Irak, aynen Kıbrısta yapıldığı gibi, yasal haklarımıza dayanarak, oradaki Türkmen Soydaşlarımızın yardımı ile ele geçirilmeli, ve bölgedeki bütün PKK’lılar 1-2 günde etkisiz hale getirilecek.
-Doğu Anadolu'da İş Garantisi ve Tarih Dersleri
Ayrıntılı Bilgiler için giriniz

Psikolojik Önlemler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Kas 2011, 02:53

PSİKOLOJİK ÖNLEMLER
PKK Sorununun Çözümü İçin Alınması Gereken Önlemler - Bölüm 5


DYÇ'nın ozü, kullandığı insanlık dışı yöntemler ve bu önlemleri çok uzun süre uygulayarak, devleti ve toplumu yıpratarak teslim olmaya zorlayan bir psikolojik savaş oluşudur. Devlet, PKK'ya karşı verilen psikolojik savaşın doğasını anlasa dahi uygulamakta ne kadar başarısız ise örgüt de psikolojik savaşta o kadar başarılı olmuştur. Devletin halkı ka-zanmak için yaptığı girişimler büyük ölçüde amatörce kalmış, etkisiz "halk dalkavukluğuna" dönüşmüştür. Bazı çok başarılı çalışmalar ise genellikle kişisel basan olarak kalmış, kurumsal bir nitelik kazanmamıştır.

PKK'nın sosyal mühendislik yaklaşımının bir aracı olan seçilmiş travma mekanizmalarının kullanılarak oluşturulan "mağduriyet" ve "mazuriyet" psikolojileri dikkate alınmadan yapılacak hiçbir çalışmanın, bunları dikkate almayan hiçbir stratejinin başarılı olma şansı yoktur. Mağduriyet psikolojisi kökenleri örgüt öncesine girmektedir. 1978 yılında devlet tarafından bölgedeki üst düzey bürokratlarla görüşülerek yapılan görüşmelerde bölge halkının "kendilerini terk edilmiş kişiler" olarak hissettikleri tespiti yapılmıştır. Bundan dolayı, yapılacak çalışmaların temelinde bölgede "mağduriyet" duygusunu kaldıracak önlemler olmalıdır. Bunu anlamayan hiçbir çözüm çabası sonuç alamayacaktır.

Siyasetçilerin el yordamı ile anladıkları "mağduriyet-mazuriyet sürecine" karşı üretebildikleri tek çözüm çok fazla bir şey ifade etmeyen
"Türkiye'de yaşayan herkes birinci sınıf vatandaştır" söylemi olmuştur.356 Ancak söylemin ötesinde ciddi, uzun vadeli, bilimsel bir çözüm ve uygulama geliştirmeyen bu yaklaşımın sonuç alması mümkün olmamıştır ve bundan sonra da mümkün olmayacaktır. Bu ifade edilirken altı çizilmesi gereken bir diğer husus da terör coğrafyasında devletin halka birinci sınıf vatandaş uygulaması yapmasının fiilen zor olduğudur. Terörle mücadelenin gerektirdiği; yoklamaları, üst aramaları, baskınlar halkı doğrudan etkilemekte ve hayat kalitesini düşürmektedir.

Mağdurivet psikolojisini ortadan kaldırarak psikolojik önlemlerin alınması, söylendiği kadar kolay değildir. Çünkü mağduriyet psikolojisi içinde olan toplum, çelişkili gibi görünse de mağduriyetinin ortadan kaldırılmasını arzu etmez ve mağduriyetini ortadan kaldıracak önlemlere direnir. Örneğin cumhuriyet tarihinin en büyük yatırımı olan GAP'ın bölge insanının mağduriyet psikolojisinin ortadan kalkmasına en ufak bir olumlu etkisi bulunmamaktadır. Aksine bölgenin Türkler tarafından sömürüldüğü düşüncesini uyandırmaktadır.

Bu nedenle mağduriyet psikolojisini kırmanın yolu sadece ekonomik projeler, eğitim ve sağlık alanında iyileştirme yapmakla aşılamaz. Buna ek olarak çok teknik ve yönlendirici, ancak üstü örtük propaganda faaliyeti önemlidir. Yapılanları "sömürü düzeneğinin bir parçası olarak sunmanın propaganda üstünlüğü, hedef kitleyi aleyhe çevirebilir." Bu konuda örgütün çok yoğun bir psikolojik ve politik çalışma içinde olduğu görülmektedir.

Ahmet Turan Alkan'ın "mağduriyet psikolojisinin" önemi ile ilgili aşağıda aktarılan tespiti çok önemlidir.

Alkan şöyle demektedir:

"Bazı yazarlar Kürt taleplerini yeniden liste yapmaya başladılar; içlerinde makul olanı da var, kabul edilmeyecek derecede abartılısı da; düşünüyorum, bunların hepsine "evet" denilse Kürt meselesi çözülmüş olacak mı? Olmaz, çünkü ezilmişlik ve mağdur ezilmişlik psikolojisi en ılımanından en müfridine kadar Kürtlerde yaygınlaşmış bir beklentiler silsilesi meydana getirmiş bulunuyor. Değil, Türkiye'nin doğusundan, tamamından vazgeçseniz, bütün insanlık tarihine karşı kendini alacaklı hisseden bu toplumsal psikolojiyi birkaç kuşakta değiştirmeni/ imkânsızdır."

Mağduriyet-mazuriyet psikolojisini ortadan kaldırmak için, bölgede psikolog, psikiyatrist ve sosyal-psikologların öncülüğünde birçok kapsamlı araştırmanın yapılması şarttır. Prof. Dr. Vamık Volkan'ın "sorunun % 70'i psikolojiktir" tespitinden de yola çıkarak, Türkiye, PKK sorununu aşmak amacı ile ifade ettiğimiz bilimsel araştırmalara dayanan kapsamlı bir psikolojik hareket programı geliştirmelidir.

Bu konuda yukarıda dikkat çektiğimiz "Düşük Yoğunluklu Çatışma Enstitüsü" kapsamında tam zamanlı profesyonellerden ve akademisyenlerden oluşan bir bölüm oluşturulmalıdır. Dünyada bu konuda yapılan çalışmalardan istifade edilmeye çalışılmalıdır. Türkiye'nin politik psikolojiden şimdiye değin yeterli düzeyde yararlanmadığı da bir gerçektir. Devlet, politik psikoloji konusunda uzman olanlardan yararlanmalıdır. PKK'nın kurduğu psikolojik tuzak ve mekanizmalar iyi tespit edilmeden, karşı stratejiler geliştirmeden bu sorunun aşılması mümkün değildir. Bu ise ne askerin ne de sivil bürokratların işidir. Bu mücadelenin temelinin uzman bilim adamları tarafından geliştirilmesi gerekmektedir.

1 Uzmanlaşmış Psikolojik Çalışmalar İçin Bir Genel Müdürlük ve Enstitü

Konunun psikolojik boyutunun önemini göz önünde tutarak, terörle mücadelede uzman psikiyatrist ve psikologlar için özel bir eğitim süreci ve yapılanmanın oluşturulmasının vakti gelmiştir. Türk toplumu 1965'den bu yana değişik boyutlarda devam eden terör sürecinden dolayı ağır psikolojik darbe almış bir toplumdur. Bu psikolojik darbenin bıraktığı hasarın kendiliğinden iyileşmesi beklenemez. Bu iyileşme sürecini hızlandırma ve tahribatın gerçek boyutunun anlaşılması açısından terörün yarattığı psikolojik sorunlarla mücadele edecek bir özel eğitim süreci ve kurumsal yapılanmaya ihtiyaç vardır. Ayrıca farklılıkların yönetiminin bilimsel zeminde nasıl gerçekleştirileceği ile ilgili fikir üretme ve projeler geliştirme konusunda da bir kurumsal yapılanma gerekmektedir.

Belirtilen amacı gerçekleştirmek için İç İşleri Bakanlığı bünyesinde bir Genel Müdürlük oluşturulmalıdır. İç İşleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve bazı üniversitelerin tıp ve psikoloji fakülteleri arasında imzalanacak protokol ile psikiyatrist ve psikologların terör sonucunda ortaya çıkmış toplumsal ve bireysel sorunları aşmalarını sağlama konusunda uzmanlaşmış bir eğitim merkezi olan bir Enstitü kurulmalıdır. Bu merkezde eğitim alan psikiyatrist ve psikologlar Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ilgili birimlerinde, askeri karargahlarda, karakollarda ve istihbarat birimlerinde çalışmalıdırlar.

Öte yandan psikolojik önlemler için,

a) Bölgede rehabilitasyon ve

b)Bölge dışında göç neticesinde oluşan "gettolarda" rehabilitasyon,360 olmak üzere iki genel çerçeve oluşturmak faydalı olacaktır..

a) Bölgede Rehabilitasyon

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri birçok nedenle rehabilitasyona ihtiyaç duymaktadır. "Terör coğrafyası" ağır psikolojik travma yaşayan bir bölgedir. Güneydoğu Anadolu, 1978'den 2000'lere kadar sıkıyönetim ve olağan üstü hâl rejimleri altında yaşayan, yoğun çatışma ve katliamların yaşandığı bir bölgedir. Bölge, devlet memurlarının gitmek istemediği, ayrıldıktan sonra hatırlamak istemedikleri, bölgenin imkân sahibi ailelerinin terk ettikleri bir coğrafya olmuştur.

60 toplu katliamın yaşandığı Siirt ve Şırnak'ın, 58 toplu katliamın yaşandığı Mardin'in, 37 katliamın yaşandığı Diyarbakır'ın özetle 300' den fazla 3 kişi ve üzerinde silahsız insanın oluşturduğu 2133 insanın PKK tarafından yok edildiği toplu katliamın yaşandığı, bu katliamlarda 309 kadının ve 368 bebek ve çocuğun katledildiği düşünülür ise bölgenin ne kadar yaralı olduğu anlaşılacaktır. 1417 köy korucusu PKK ile çatışmalarda hayatını kaybetmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki, bu kayıplar bile örgüt aleyhine kullanılamamıştır.

Öte yandan altı bin güvenlik görevlisinin şehit edildiğini söylerken, çok daha dar bir nüfus içinden yirmi bin PKK'lının öldürüldüğünü ifade etmekteyiz. Şehitlerin nasıl anne ve babalan başta olmak üzere yakın aile zeminleri var ise aynı şekilde ölen PKK'lılar da anne ve babalan ile birlikte yakın bir aile zeminine sahiptirler. Devlet, bu ailelere sahip çıkmamış, onları PKK'nın eline terk ermiştir. Bu zeminin bugün örgütün en militan tabanını oluşturması tesadüf değildir. Eğer bu çekirdek gruba yönelik özel psikolojik harekât önlemleri geliştirilmez ise PKK'nm siyasi ve terörist zemininin ortadan kaldırılması mümkün olmayacaktır.

Derhal bu zemine yönelik olarak kapsamlı rehabilitasyon çalışmaları başlatılmalıdır, insanlar, düşman olarak görülmemeli, kendilerine öyle davranılmamalıdır. Terör ile mücadelede hemen anti-demokratik önlemler bütünü düşünmemek ve terör sürecinin yaşandığı coğrafyanın insanlarını potansiyel suçlu olarak görmemek gerekir. Özellikle PKK'lı gençlerin anneleri ve babalan bu konuda kazanılmalı, çocuklarını PKK'dan geri almak üzere yönlendirilmelidir. Bu çerçevede özellikle "Cumartesi anneleri" gibi örgütün politikleştirerek istismar ettiği gruplar doğru tahlil edilerek terör örgütünden koparılmalıdır.

Terörden ilk ve doğrudan mağdur olanın bölge halkının kendisi olduğu unutulmamalıdır. Hatta PKK'nın ürettiği yapısal şiddet altında ezilen halk, zaman zaman örgüt tarafından ezildiğinin farkında bile olmayabilir. Güvenlik bürokrasisi, politika ve önlemlerini bu durumun bilinci içinde geliştirmelidir. Böyle bir uygulamanın başarılı olabilmesi için güvenlik bürokratlarının profesyonel bir politik-psikolojik destek alması gerekmektedir. Diğer bir ifade ile rehabilitasyonun çift taraflı olması gerekmektedir.

PKK'nın siyasal kolunu destekleyen seçmeninin siyasal, kültürel ve ekonomik profilini çıkararak, Türkiye'ye karşı içinde bulunduğu tutumu tespit edecek bir araştırma gerçekleştirilmelidir. Bu seçmenin tamamı düşman olarak görülmemelidir. Bu insanların büyük bir bölümü Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nden kopmuş olmak ile birlikte "Türkiye fikrinden" kopmuş değildirler. Türkiye Cumhuriyeti'ne tekrar kazandırılmaları m ü m k ü n d ü r.
Esasen bazı anketler ve derinlemesine gözlemler mağduriyet psikolojisinin çok derinliklerde oturmadığını yüzeysel bir zemine yayıldığını göstermektedir. Prof. Dr. Doğu Ergil tarafından yapılan "Türkiye Sorunlu Güneydoğu: Fırtınanın Gözünde Demokrasi" isimli çalışmada sorulan sorulara verilen cevaplar oldukça öğretici görünmektedir.

"Ülke yönetimine katıldığınıza veya etkilediğinize inanıyor musunuz?" sorusuna "evet" cevabım verenlerin oram batı illerinde % 44.30 iken doğu illerinde % 46.90'a ulaşmaktadır. Keza "Demokrasi adalet sağlıyor mu?" sorusuna "evet" cevabım verenlerin oranı batı illerinde % 39.10 doğu illerinde % 38.40'dır. Bu iki cevaptan okunması gereken doğu illerinde yaşayanların kendilerini "dışlanmış" hissetmedikleridir.

Ancak bu ve benzeri sonuçlar meseleyi hafife almamıza neden olmamalıdır. Hakkarili bir yaşlı köylünün şu ifadesi devlete bakışın bir çerçevesini göstermektedir:

"Senelerce batıda kızdığınız memurları sürgün yeri diye buraya gönderdiniz. Burası vatan değil mi? Orada zararlı olan burada nasıl faydalı olacak? Üstelik buradan sonra gidecek yer yok diye, devletin hizmetini vatandaşa doğru dürüst yansıtmadıkları gibi her türlü olumsuz propagandayı da yaptılar."

Öte yandan 8 çocuğu olan bir başka Hakkarili şöyle demektedir:

"Devlet onlara bakmaya mecbur, ne lazımsa devlet versin, devlet okutsun. Devlet bunları yapmaya mecbur."

Bu sözler halkın "algı kalıbını" oluşturan propaganda-enformatik manipülasyon taktiğinin ne kadar derinleştiğini gösterir.

Belirtilen yaklaşımlar neticede devletin bölge inşam için hiçbir şey yapmadığı gibi sağlıksız ve doğru olmayan bir ruh hâlini beslemektedir. Örneğin, Diyarbakır'ın Bismil ilçesinin nüfusu 62.000'dir. Bu nüfus köylerle beraber, 126.000'e yükselmektedir. Bu nüfusun % 40'ı yeşil kart sa-hibidir.366 Ancak mevcut psikolojik yapı halkın devletin yaptığı hizmetleri doğru algılamasını engellemektedir. Bunun için öncelikle, mağduriyet psikolojisinin, insanların başına gelen her olumsuzluğun nedeninin "Kürt" oldukları fikri sabitinin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Böylece terörün sosyal zemininin ortadan kaldırılmasında veya zayıflatılmasında büyük yol alınacaktır. Aşağıda bölgede gerçekleşecek rehabilitasyonun dört temel ayağı ortaya konulmaktadır.

aa) Örgüt Tabanının Zayıflatılması

Güvenlik güçleri veya örgüt tarafından öldürülen PKK'lıların aileleri devlet tarafından dışlanmamalı, düşman olarak görülmemelidir. Bu ailelere yönelik olarak PKK'nın gerçekleştirdiği psikolojik operasyonun etkisinin kırılması için karşı mücadele geliştirilmelidir. PKK'nın kitle oluşturmak için uyguladığı strateji gizli değildir.

Konuyu içeriden gözleyen halen PKK'nın siyasi kanadına mensup bir milletvekili olan bir yazar şöyle demektedir:

"PKK bu işi iyi biliyor, iyi yapıyordu. Giderek gerilla eylemleri çoğaldı. Gerilla babalan çoğalınca eylemler arttı. Eylemlerde gerillalar öldü. Şehitler arttı. Şehitler artınca cenazeler, taziyeler arttı. PKK bu şekilde kitlelerin desteğini sağladı. Halk ise şaşkındı; bir yanda çocuklan ve PKK, diğer yanda devlet."

Devlet yetkililerinin, PKK'nın kurduğu ve sürekli düşülen bu türden tuzaklan bozmak için bir karşı strateji geliştirmesi mücadeleyi kazanmak için şarttır. Devlet görevlileri PKK'lıların ailelerine yönelik ziyaret, iletişim, etkileşim ve aydınlatma çabalarını yoğunlaştırmalıdır. Çocuklarının kaybına devletin değil, örgütün insanları istismarının yol açtığı gerçeği anlatmalıdır. Örgütlerin varlığı, toplumsal tabana bağlıdır. Toplumsal tabanı olmayan hiçbir örgüt sürekliliğini devam ettiremez. Bu yüzden her şeyden önce terörle mücadelenin temelini 'örgütün toplumsal tabanını' anlamak ve bunun dayanaklarıyla mücadele etmek oluşturur.

ab) Devlet ile Halk Arasında Sıcak İlişkiler

Bölge halkı ile güvenlik güçleri arasında güçlü bir organik bağ oluşturmak gerekmektedir. Bunun için uygulanabilecek birçok yol vardır. Bunun için yapılması gerekenlerden birisi de dini bağın vurgulanmasıdır. Bölgede din ve gelenekler bölge insanın davranışını ve düşünce yapısını etkilemede çok önemli bir faktördür. Son yapılan kamuoyu araştırmasında da bölgede toplumu bir arada tutan en önemli unsur olarak din görülmüş ve %35 1er civarında destek bulmuştur. Çok uzaklarda değil daha 19 yüzyılda bile Bölge de faaliyet gösteren yabana istihbarat elemanlarının çoğu din adamı kisvesinde dolaşmıştır. Bu etkin silahı kullanmak için en önemli olanak, yani en geniş anlamda özellikle kırsalda Silahlı Kuvvetler unsurları halkla temas halindedir.

Bu nedenle bölgede görevlendirilecek subay astsubaylar görevlendirmeden önce bölgenin inanç ve mezhep yapısı hakkında eğitilmeli, görevleri esnasında da:

Bir askeri birliğin bir köye girdiği zaman camide namaz kılması, Ramazan'da komutanların iftar vermesi, cuma namazlarına subayların katılması bu alanda olumlu bir örnek teşkil edecektir.

Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatına da toplumsal rehabilitasyon sürecinde çok önemli görevler düşmektedir. Başkanlığın mevcut yapısı ve klasik görev zihniyeti ile böyle bir görevin üstesinden gelmesi mümkün değildir. Başkanlığın bu noktada, son iki yılda bazı girişimler gerçekleştirdiği görülmekle birlikte, devletin ilgili kurumlan ile daha etkili bir dayanışma içinde olunması gerekmektedir.

Özellikle Silahlı Kuvvetler veya Emniyet Teşkilatının örgütlediği toplu sünnet düğünleri, gençlik şölenleri, toplu nikah şahitlikleri, Mehmetçik dershaneleri, okul inşa projelerine katkılar, spor karşılaşmaları sistemli hale getirilmelidir. Hakkari Dağ ve Komando Tugayı benzer birçok uygulamaya im/a atarak başarılı sonuçlar almıştır. Bu tür uygulamaların aslında sadece Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile sınırlı tutulmayıp, sistemli hale getirilerek, bütün Türkiye'de uygulanmasında milli birliğin güçlendirilmesi açısından büyük yarar vardır.

Öğrencilerin Güneydoğu Anadolu'dan batıda Ankara, Bursa, Çanakkale ve İstanbul'a düzenlenecek, bazı kasaba ve köyleri de kapsayacak, tarihi ve sosyal gerçeklikleri görecekleri turlar, geleceğe yönelik olarak mağduriyet sorununun çözümüne yardıma olacaktır. Mağduriyet sorununu çözmeye yönelik olarak son yıllarda bazı memnuniyet verici sonuçlar ortaya çıkaran çalışmaların başlatıldığı görülmektedir. Bu çalışmaların sonuçlarının uzun vadede ortaya çıkacağı göz önünde tutularak, çalışmalara ısrarla devam edilmelidir.

ac) Hayatın Normalleştirilmesi

Mağduriyet psikolojisinin aşılmasında en önemli önlemlerden birisi de güvenlikten taviz vermemek kaydı ile günlük yaşamı herhangi bir batı ilinde olduğu gibi şekillendirmektir. Bunun bazı temel ölçütleri vardır.

a) Alınacak önlemlerin günlük hayatı olağanüstü hale dönüştürmemesi için özel bir çaba gösterilmelidir. Alınacak güvenlik önlemleri konusunda, AB ülkelerindeki önlemler gözden geçirilmeli ve alınacak önlemlere dayanak olarak gösterilmelidir. Çünkü görülecektir ki, Türkiye'yi teröre karşı "sert önlemler" almakla suçlayan AB ülkeleri, çok daha sert önlemleri alabilmektedir. Bu konuda basın ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü yetkilileri yakın ve açıklayın temas içinde olmalıdırlar. Alınan güvenlik önlemleri mümkün olduğunca istihbarati nitelikli olmalıdır. Asker ve polisin kamusal alanda görünümüne dayalı çarpık nitelikli "önleyici güvenlik anlayışı" terk edilmelidir. Hemen kaydedilmelidir ki, burada kast edilen önleyici güvenlik anlayışının terk edilmesi değil, asker ve polisin sürekli savunma vaziyetinde, kum torbalarının arkasında çekilmiş şekilde görünmesine dayalı yanlış önleyici güvenlik anlayışının terk edilmesidir. Ayrıca namuslu, vatanına ve devletine bağlı yurttaşlara güven hissi verecek şekil ve anlayışta bir görüntü vererek alınacak önleyici tedbirler vatandaşlara rahatlık verecek, devletine ve idareye olan bağlılık ve güveni arttıracaktır. Çünkü şu anda kentlerde yurttaşlarımız geceleri geçmişteki gece bekçilerimizin düdük sesi ile simgeleşen Devlet varlığını ve gücünü arar hale getirmişlerdir. Bunun için asker ve polis güvenlik güçlerinin profesyonel eğitim ve destek alması gerekmektedir.

b) İsimleri değiştirilen yerleşim yerlerine bölge insanlarının talebi olursa eski isimleri verilmelidir:

Esasen isim değiştirme işlemi daha ilk günden yanlış bir uygulamadır. İhtisası olmayan veya olduğu düşünülen kişiler Kürtçe zannettikleri yer isimlerini değiştirmişlerdir. Oysa yapılan bilimsel araştırmalar değiştirilen isimlerin Türkçe köklü isimler olduğunu göstermektedir.3'1'' Esasen bu isimleri değiştirmek bölgenin tarihi Türk karakterini değiştirmek demektir. Öyleyse bu uygulama yapılırken sadece eski resmi adlar verilmelidir. Terör örgütü yandaşlarının savunduğu gibi adı hiçbir zaman "Amed" olmamış Diyarbakır'a "Amed" isminin verilmesi gibi bir uygulama ise tamamen bir çılgınlıktır.
Belirtilen önlem, sadece Güneydoğu Anadolu'da değil bütün Türkiye'de düşünülmesi gereken bir önlemdir. Çünkü bu tahribat Türkiye'nin her yerinde gerçekleştirilmiştir. Örneğin İçel'in Mut ilçesine bağlı "Hocantı" köyünün adı Ermenice zannedilerek "Derinçay" olarak değiştirilmiştir. Oysa isim Karamanoğullarından olan 1 locenti Bey'den gelmektedir, Türk ismidir.

c) Bürokrasiyle halk arasında kurulacak ilişkide kültürel ve sanat faaliyetleri son derece önemlidir. Kültür ve sanat faaliyetleri a. Ortamın
oluşturulmasına katkı sağlar, b. Ortak semboller ve imgeler yoluyla ortak duygular geliştirilir, c. Farklı mekanlarda bürokrat-halk birlikteliği
ve iletişim imkanı sağlanır, d. Özü itibarıyla kültürel-sanat faaliyetleri kitle psikolojisini yönlendirir ve geliştirir. Bu nedenle başta kültür bakanlığı olmak üzere bu alanda faaliyet yapan kuruluşlar etkili ve doğrudan insana, hayata dönük programlar düzenlemelidirler.
Yukarıda değinilen bürokrasi ile halk arasında sıcak ilişkiler, bu normalleşme sürecinin bir parçasıdır.

d) Hayatın normalleşmesine katkı sağlayacak çalışmaların önemli bir boyutunu da İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerden bölgedeki illere gidecek sivil toplum örgütlerinin düzenleyecekleri sportif faaliyetler hayatın normalleşmesinde çok önemlidir. Milli Eğitim Bakanlığı neredeyse her il ve ilçede bunu yapabilecek durumdadır. Ayrıca çeşitli sivil toplum kuruluşları spor kurumlan oluşturarak bu mekanları eğitim kurumları haline getirmelidirler.

ad) Geçici Köy Koruyuculuğu ve Psikolojik Harekât

Geçici Köy Koruculuğu Sistemi (GKKS) devletin terörle mücadelede en zor geçtiği günlerde, terör örgütüne (ortaya çıkardığı bütün aksaklıklara rağmen) önemli darbeler vurmuştur. Bu sistem bütün aksaklıklarına rağmen, PKK'ya vurduğu ağır darbelerden dolayı PKK'nın ve şehirlerdeki PKK lobilerinin baş hedefi olmuştur. Geçici Köy Korucularının yanlışları ön plana çıkarılırken, ortaya koydukları çok önemli hizmetler görmezlikten gelinmiş, küçümsenmiştir.

Oysa GKKS vasıtasıyla devlet ile bölgede yurttaşlar arasında bir hedef ortaklığı sağlanmıştır. GKKS ile PKK'nın halk üzerinde oluşturmak istediği psikolojik üstünlük girişimi ağır darbe almıştır. GKK olan her kişi ve aşiret, PKK'ya meydan okumayı temsil etmiştir. 1999 sonrasında GKKS'nin mensupları devlet yetkileri tarafından ihmal edilmeye başlanmıştır. GKK'larının Türkiye Cumhuriyeti'ne olan inançları gittikçe ortadan kalkmaktadır. Bu ihmal ve dışlama politikası çok yanlıştır ve ülkenin gelecekteki zor günlerinde yanında yurttaşlarını bulmasını zorlaştıracak bir davranış biçimidir. Böyle bir politik tutumun en tehlikeli tarafı iç yapıyı, mücadele tekniklerini bilen kişilerin ortada bırakılması, bölgenin yapısı ve oluşturulan baskı nedeniyle tercih kaymasına neden olması, böyle bir kapıyı açmasıdır.

GKKS'nın önümüzdeki dönemde sadece bir güvenlik aracı olarak değil, aynı zamanda geleceğin tasarlanması ve toplumsal bütünleşmenin hızlandırılmasında bir model olarak işlev görmesi sağlanmalıdır. GKKS, devletin yaranda olmanın ödülünün, devlete karşı olmanın ise cezasının olduğunun gösterilmesi olarak kullanılmalıdır. Ancak sistemin değişen koşulları göğüsleyebilecek şekilde yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Yapılması gerekenlerin bir bölümü aşağıda başlıklar altında toplanmıştır.

1) Geçici Köy Korucusu kavramı yıpranmış bir unvandır ve yanlıştır. Güneydoğu Anadolu'da subay, asker, polis, vali, yargıç ve hatta PKK'lı geçicidir. Geçici olmayan bir tek korucular olmuştur. Bu yanlış ve saldırılarla yıpranmış kavram yerine yeni bir kavram üretilmelidir. Bu konuda "köy bekçisi" kavramı düşünülebilir. Ayrıca, köy bekçilerinin maaşları köy bütçesinden ödenebilir. Ancak "muhtar ödeneği" için olduğu gibi hükümet "köy bekçileri" için gereken kaynağı köy bütçesine aktarmalıdır.

2) Sistem içine sızmış, örgüte yakın unsurlar, çeteleşmiş yapılar belki bugün olduğundan daha hızlı bir şekilde GKKS dışına çıkarılmalıdır.

3) Terör süreci başladığı zaman 40 yaşında GKK olan kişi bugün 60 yaşına ulaşmıştır. Yaşlanan koruculara belli sosyal güvenceler sağlayarak sistem gençleştirilmelidir.

4) Terörle mücadele süreci içinde GKKS mensupları tüketici bir yapıya dönüşmüşlerdir. Onlar maaşla yaşamanın rehavetine dönerken, örgüt yanlısı unsurların zenginleştikleri görülmüştür. GKKS önümüzdeki dönemde sadece köy ve yol güvenliği için değil, daha geniş kapsamlı bir toplumsal güvenlik ve psikolojik karşı operasyon için değerlendirilmelidir.

b) Göç-Gettolar ve Olumsuz Sonuçlarının Ortadan Kaldırılması

Terör sürecinin yoğun olduğu 1984-1997 yıllarında ve tedricen daha sonraki yıllarda PKK terörünün dolaylı ve dolaysız etkileri sonucunda Güneydoğu Anadolu illerinden bütün Türkiye'ye ancak özellikle Mersin, Adana, Bursa, İstanbul, Sivas, İzmir, Kayseri, İzmit, Ankara ve Tokat illerine yoğun bir göç gerçekleşmiştir ve göç devam etmektedir. Göç sadece bölge dışına değil, bölge içine de gerçekleşmiştir. 1999 yılına kadar sadece 350 bin kişi Diyarbakır, Van, Bingöl ve Muş il merkezlerine göç etmiştir. Toplam göç konusunda 2 ile 3 milyon arasında rakamlar ileri sürülmektedir.
Esasen terör hiç olmasaydı da 1980 ve 90'lı yıllarda Batı Anadolu'ya büyük bir göç gerçekleşecekti. Bunu Türkiye'nin o yıllarda gerçekleşen

ekonomik kalkınmasının ortaya çıkardığı iş gücü açığı gerektirmekteydi. Üstelik teröre kaynak aktarılmadığı bir ortamda ekonomik kalkınma daha büyük olacağından iş gücü talebi de daha fazla olacaktı. Terörün durması ve Avrupa Birliği sürecinde yapılan köye geri dönüş "baskılarının" sonucunda bir kısım vatandaşımız köylerine geri dönmüşlerdir.

Bu süreçte devlet ekonomik hayatı geliştirmek için Merkez köy projelerini ortaya atmıştır. Diyarbakır ve Van'da iki deneme gerçekleştirilmiştir. Terörden zarar görenlere mali yardım gerçekleştirilmiştir. Ancak "köye geri dönüşü" teşvik sosyolojik yasalara aykırıdır. Köyden kente göçen "Her ne neden ile göçer ise göçsün" denilen insanlar geçici bir dönem zorluklarla karşılaşsalar da toplumsal olarak ileri bir aşamaya geçmişlerdir.

Belirtilen anlamda sorunun çözümü köye dönüşün teşviki değil, kentlere özellikle de Batı Anadolu'daki kentlere yönelik göçün sağlıklı bir şekilde düzenlenmesidir. Türkiye iki tür göç yaşamaktadır. Bunlardan birincisi, ekonomik, sosyal, kültürel veya terörden rahatsızlık nedenleri ile gerçekleşen ve doğal/örgütsüz diye nitelendirilebilecek göçtür. İkinci göç ise PKK tarafından seçilen kent merkezlerine yönelik olarak etnik nüfus üstünlüğü oluşturmak amacı ile gerçekleştirilen organize göçtür. Şu ana kadar büyük şehirlere gerçekleşen gerek doğal/örgütsüz gerek örgütlü göç, devlet açısından büyük ölçüde plansız ve önlemsiz gelişmiştir. Bunun sonucu olarak, Mersin, Adana, İstanbul, İzmir gibi kentlere göçen insanlar, bu kentlerin organik dokusunun bir parçası olmak yerine kente ilişememekte ve kentte yabana vücut tepkisine neden olmaktadırlar. Bu durum toplumsal barışı tehdit etmektedir.

Bu kentlerin kenarlarında "hastalıklı" Siirtler, Mardinler, Diyarbakırlar oluşmaktadır. Bu gettoların oluşmasının nedeni şehrin yerleşik nüfusunun yeni gelenleri içine kabul ermemesi değil, yeni gelenlerin ekonomik ve sosyal nedenlerle birlikte olma isteği sonucunda bitişik düzen yaşamalarından kaynaklanmaktadır. Ekonomik anlamda gelişenlerin ilk yaptıkları kendilerini getto dışına atmak olmaktadır. Bu gettolarda biriken kızgın, umutsuz, seçilmiş travma operasyonuna maruz kalmış kitleler, kitle tüketiminin yoğunluğu ve kendi yoksulluklarının kıskacında örgüt tarafından istismara uygun hale gelmektedirler. PKK açısından bu insanlar, seçilmiş ve belirlenmiş kentleri çevreden kuşatan milislerdir.

Yapılması gereken, mevcut gettolardaki sorunları aşacak ve yeni gettoların gelişmesini engelleyecek bir tedbirler bütünüdür. Aksi halde mevcut getto yapılaşması ile İstanbul'dan başlayarak, İzmir üzerinden Adana'ya kadar uzanan şeritte yeni Çorumların, Kahramanmaraşların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Türkiye, pimi çekilmiş bir el bombasının üzerinde oturmaktadır. Bu el bombasının etkisiz hale getirilmesi için gereken önlemlerin derhal alınmaya başlaması gerekmektedir.

Bu amaçla sorunun gerçek niteliğini ve alınması gereken önlemlerin tespiti maksadıyla İç İşleri Bakanlığı bünyesinde kurulan Düşük Yoğunluklu Çatışma Enstitüsü tarafından psikolog, sosyolog demografik değişimler konusundaki uzmanların ağırlıkta olduğu bir araştırma grubuna bilimsel bir araştırma yaptırılmalıdır. Bu çalışma ile alınacak önlemler tespit edilmeli ve uygulama planı yapıp kaynakları ayrılarak uygulamaya konulmalıdır.

Mevcut gettoların tasfiyesi için en önemli önlem Türk ekonomisinin yüzde 10'luk bir hızla kalkınarak yeni istihdam alanları ve zenginlik yaratmasıdır. Ancak bunun dışında alınabilecek bazı önlemler de bulunmaktadır. Özellikle genç nesillerin, örgütün veya örgütün uzantısı olan sivil toplum örgütlerinin eline geçmesini engelleyecek önlemler geliştirilmelidir. Bunun için kentlerin çevrelerindeki okulların aşırı kalabalık olmaması sağlanmalıdır. Genç öğrencilerin kötümserlik sarmalı içine düşmesini engelleyecek ve gelecek vaat eden bir yaklaşım aşılanmalıdır.

Okullarda spor faaliyetleri teşvik edilmelidir. Milli Eğitim Bakanlığı'na verilecek yetki ile bu bölgelerde spordan sorumlu Devlet Bakanlığı ve ilgili belediye ile eşgüdüm içerisinde futbol, basketbol, voleybol sahaları inşa edilmelidir. Gettolarda her türlü kaçakçılığın önlenmesini hedefleyen örgütlü suçla mücadele Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı işbirliği ile yürütülmelidir.
Özellikle gençlerin PKK bağlantılı mafyanın denetimine girmeleri engellenmelidir.

Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı meslek edindirme kursları bu bölgelerde hızla açılmalı ve değişik eğitim seviyesindeki gençlerin toplum ile bütünleşmeleri onları iş sahibi yaparak sağlanmalıdır.

Gettolaşmanın engellenmesi için gecekondu yapımına karşı etkili bir mücadele başlatılmalıdır. Gecekonduların tasfiyesi görevi belediyelerde kalmalıdır ancak gecekondularla etkili bir şekilde mücadele edemeyen/etmeyen belediyelere karşı etkili önlemler alınmalıdır. Bu çerçevede bu belediyelerin İller Bankasından alacaklarının ödenmemesinden belediye başkanının görevden alınmasına ve tekrar adaylığını koyamaması-na kadar uzanan bir dizi önlem alınmalıdır.

Bundan sonra gerçekleşecek göçlerin artık patlama noktasına gelmiş bölgelere yönelmesi engellenmelidir. Örneğin İstanbul, Adana ve Mersin'e bundan sonra gerçekleşecek göçler Türkiye'nin geleceğini karartabilecek bir niteliğe sahip olabilir. Bu üç ile ve ilçelerine Türkiye'nin her tarafından yeni göçler 2015'e kadar sınırlama getirilmeli, bu amaç ile ilgili yasal bir düzenleme yapılmalıdır. Sözgelimi belirtilen kentlere yeni yerleşim için iş kurulması ve evlenme gibi şartlar getirilmelidir.

Türk sanayiinin de Çanakkale ve Balıkesir alanına yönlendirilmesi ile Çanakkale ikinci bir İstanbul'a dönüştürülmelidir. Bu bölgenin serbest ticaret bölgesi haline getirilmesi yabana sermayenin de bu iki ile akmasına neden olacaktır. Böylece bütün Anadolu'dan gerçekleşen göç, yeni alanlara kayacaktır. Ancak yeni göç süreci baştan aşılamayacak hukuki düzenlemelerle sağlıklı bir şekilde düzenlenmeli, yeni gettoların oluşması engellenmelidir.

Gettoların üzerinde önemle durulması gereken bir başka boyutunu ise Özdemir ince, Mersin örneğinde ortaya koymaktadır. İnce, Mersin'de Güneydoğu Anadolu'dan gelen Kürt nüfusun kentin yerleşik nüfusu tarafından rahatlıkla kabul edildiğini ve Kürt yerleşim bölgelerinin gece-kondu değil, tapulu-ruhsatlı alanlar olduğunu kaydetmektedir. Altyapı hizmetlerinin sağlandığı bu bölgelerde eğitim ve sağlık hizmetleri tamdır.

Kentin geri kalan kısmı ile ticari doku anlamında bütünleşme sağlanmıştır. Kentin içinde olan bütün bayilikler bu semtlerde de bulunmaktadır. Güvenlik güçlerinin bu semtlerde oturanlara yönelik herhangi bir baskısı söz konusu değildir. Kentin ekonomik yaşamı ile bütünleşen Kürtler yavaş yavaş Mersin'in ekonomisinde etkin olmaktadırlar. Lokantalar, kahveler, büfeler Kürtler tarafından satın alınmaktadırlar. Mersin pazarlan üzerindeki denetim % 99 oranındadır. Firmaların % 80'i, seyyar sahaların % 100'ü Kürt kökenlidir.

Mersin'e yönelik gerçekleşen göç hem örgütlü hem doğal göç süreçlerinin bir karışımıdır. PKK, İğdır ve Erzurum gibi etnik Kürtleştirme sürecine hedef olarak Mersin'i seçmiştir. Büyük bir bölümü PKK denetimindeki gettoların aynı zamanda suç ve terör yatağı olma gerçeği ile bir-leşince Mersin'in yerli halkı arasında çok büyük bir tepki olmuştur. Ancak Mersin'de PKK da ne kadar çaba sarf etse de toplumsal süreçleri tamamen denetleyemez. Mersin'de politik bütünleşme olmasa da sosyolojik olarak bütünleşme süreci başlamıştır. Bir süre sonra Kürtler arasında radikalizm azalacak, terör örgütünün etkisi kırılmaya başlayacaktır. Bu aşamada yapılması gereken yukarıda vurgulandığı gibi örgütün etkisinin azalmasını sağlayacak önlemlere ısrarla devam etmektir.

2 Suriye, K. Irak ve İran'da da Psikolojik Harekât

PKK'nın insan kaynağı içinde Suriye, K. Irak ve son dönemlerde İran Kürtleri de önemli bir kaynak oluşturmaktadırlar. Türkiye içerisinde PKK'ya katılımlar ne kadar düşürülse de Suriye, K. Irak ve İran'da yaşayan Kürtlere yönelik bilinçli ve uzun süreli bir psikolojik harekât yürü-tülmediği sürece, PKK'ya katılımlar istenen seviyeye inmeyecektir. Bu amaçla, Türkiye'nin Suriye, K. Irak ve İran Kürtlerine yönelik kapsamlı bir psikolojik harekat süreci oluşturması gerekmektedir. Bu psikolojik harekatın özünü, bu insanlarda PKK'nın tahrik ettiği Türkiye düşmanlığını ortadan kaldıracak ve Türkiye'ye yönelik sempati duyguları ve kültürel benzeşme bilincinin oluşturulması teşkil etmelidir. Psikolojik hare-kat konusunda İran ve Suriye ile ortak hareket için ortak çalışmalar yapılmalıdır. AKP Hükümetinin son dönemde Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi için attığı adımlar bu konuda önemli bir atılım içinde zemin oluşturabilir.

3 Artık Türkler de Mağdur veya Türk Sorunu

Osman Güzelgöz adlı araştırmacı-köşe yazarına okuyucu mektubu yazan bir vatandaş şöyle demektedir/'Kürtlerin hatalarına, eksik yanlarına, negatif özelliklerine hiç temas etmiyorsunuz ve bu sizin hakkınızda soru ve şüphe uyandırıyor! En önemlisi nedir biliyor musunuz; sizin yazılarınızı okuyan Kürtlerde, Kürt gençlerinde ve çocuklarında ileride (şimdi bile)'Kürtler hem haklıdır, hem mazlumdur, hiç hata yapmazlar hiç bir problemden mesul değildirler; Kötü Türkler imajı, zihniyeti uyanacaktır! (...) Sahi sizce Kürt halkının hataları, eksikleri, negatif özellikleri yok mu? Varsa neler? Hiçbir halkın her şeyi ideal olamaz(...)Kürt nüfusunun artış hızı beni korkutuyor(...)Üstelik böyle bir artışın Türkleri hatalı, tehlikeli badirelere, olaylara iteceğine kesinlikle inanıyorum."

Güzelgöz, bu ve benzer fikirleri savunan birçok okurunun kendisine telefon, faks, mektup vs. yollarla ulaştığını anlatmaktadır. Güzelgöz'ün okuru, Türklerin kendilerini mağdur hissetmeye başladıklarını ifade etmektedir. Güzelgöz'e iletilen, "Türk sorunu"dur.

Bir sosyolog ise bu konuda şöyle demektedir:

"Mesela İstanbul'da artık olağan hale gelen PKK'lı teröristlerin Kürtler adına otobüsleri yakmaları, dükkanları kundaklamaları, araçları yakmaları huzursuzluk kaynağı olmaktadır... Kürt kökenli kişi ve grupların gerçekleştirdiği bölücü, şiddet yanlısı, mafyatik yapılanmalar ve en önemlisi terörü destekleyici söylemler karşısında takınılan duyarsızlık ve yeterince ciddi bir sorgulamaya tabii tutulmaması gözlerden kaçmamaktadır. Oluşturulan hava, Kürtler şiddet te dâhil ne yaparsa yapsın haklıdır, görmezlikten gelinmelidir, demekle eş anlamlıdır...'Mağdur Kürtler' algısı bölücü, siyasi Kürtçülerin ve bunun yanında konuya ilgi duyan aydınların, sürekli etkisinde oldukları ve kullandıkları bir argümandır. Yanlış ve haksız bir empati hastalığı sorunu daha da derinleştirmektedir."

Kürtlerin mağdur olduğu fikri işlenirken, haksızlık yapan, kötü Türk fikrinin de basın-yayında hâkim bir grup sorumsuz "okumuş" tarafından sürekli gündeme getirilmesi çok vahim bir psikolojik süreci tetiklemektedir. Bu süreç sadece sokaktaki insanı değil, Türk aydınlarını da kızdırmaktadır. Örneğin Alev Alatlı, Attila İlhan ile bir televizyon söyleşisinde sunucunun "Türk portresini 'bastığı yerde ot bitmeyen' (dilerseniz dünyanın köprüsü Anadolu'yu da bin yıldır bozdura bozdura harcayan) bir güruh portresi" olarak ortaya koymasından olağanüstü rahatsız olmuştur.

Bir tarafın kendisini mağdur hissettiği için yaptığı her şeyin sürekli mazur görüleceği bir kanıya kapılması çok tehlikeli sonuçlar doğuran bir süreci tetikleyecektir. Öte yandan bu sonuçlar farklı şekillerde görünebilir. Örneğin Diyarbakır'lı Türk emekli öğretmen Sıraç Ortaç'a İzmir Öğretmenevi'nde "Diyarbakırlıyım" deyince sırt dönen diğer öğretmenlerin tavrı ile Adana'da sopayı eline alıp sokakta PKK'lı kovalayan semt sakinlerinin tavrının kökeninde "Türk mağduriyeti" vardır. Altınova'da kızdığı gençlerin üzerine arabasını son hız sürerek iki Altınovalı gencin ölümüne neden olan 18 yaşındaki Mardinli gencin bu davranışında kürt "mağduriyet-mazuriyet" ilişkisinin herhangi bir rolü olup olmadığı psikiyatristler tarafından bundan sonraki süreci öngörebilmek açısından incelenmelidir.

Ulaşılan aşamada Türk halkının geniş kesimleri kendisini artık PKK tarafından değil de "Kürtler tarafından mağdur edilmiş" hissetmeye başlamıştır.376 İki mağduriyet duygusunun karşı karşıya gelmesi çok büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Bu süreç 2000'lerin başından bu yana altan alta beslenen, birçok politikacı, kurum ve medya tarafından bilinçli olarak üretilen bir sosyal olgudur. 2008 Ekim'inde Altınova ve Adana'da ortaya çıkan tepkiler bu sürecin bir sonucudur. Olayları tetikleyen çatışmalar siyasi ve kitlesel olmamasına rağmen, çok kısa zamanda tepkiler, kitleselleşmiş ve siya-sallaşmıştır. Bunu sadece "Türk ırkçılığı" olarak görmek yanlış olur. Unutulmamalıdır ki, Adana'da olayları tetikleyenler Arap kökenli yurttaşlarımızdır.

Diyarbakır'da 2006 İlkbaharında gerçekleşen olaylar bu kentte ilk kez "Türk Sorunu"nun yanlış şekilde de olsa algılanmasına neden olmuştur. Kentte çok değişik katmanlar devlet güçlerinin olayların ilk üç gününde gösterdiği tepkisizliği, devletin Güneydoğu Anadolu'dan, Türklerin Kürtlerden vazgeçtiği şeklinde yorumlamış ve bu büyük bir endişe yaratmıştır.

Görünen tablo tehlikeli bir gelişme ve süreci işaret etmektedir. Karşılıklı mağduriyet psikolojisinin yükselmesi sonuçta istenmeyen neticeler ortaya çıkarabilir. Ancak bu tehlikeli süreç iyi değerlendirildiği takdirde ortaya büyük bir yarar da çıkarabilir. Türklerde ortaya çıkan mağduriyet duygusu doğru şekilde aktarılabilirse Kürtlerde bulunan mağduriyet psikolojisinin aşılmasında kullanılabilecek stratejik bir fayda da sağlayabilir. Kendisini mağdur hisseden Kürtlerin, Türklerin de kendilerini "onlardan dolayı" mağdur hissettiklerini anlamaları durumunda, kendi mağduriyetlerini gözden geçirerek, sahte mağduriyetlerin tuzağına düşmekten uzak duracakları düşünülebilir. Ancak tekrar edelim, bu oynanabilecek, bir deneyelim denilebilecek bir süreç değildir.

Öte yandan Türk Sorunu sadece Altınova'daki kitlesel tepki değildir. Yasin Hayal gibi unsurlar da Türk Sorunu'nun bir parçasıdır. Türk Sorunu'nun tek basma bırakılması, sağlıklı önlemler alınmaması, büyük bir hata olacaktır. Aksi halde, Türkler ve Kürtler arasındaki karşılıklı tepki duygu boyutundan sosyo politik ayrışma eksenine taşınacak, toplumsal yarılma önce doğudan batıya göçü, ardından da entegrasyonu durduracaktır. 25 sene sonra oluşmayan etnik bir çatışma zemini kısa bir süre içinde inşa edilmiş olur.

4. PKK'ya Karşı Psikolojik Savaş

PKK'nın en önemli silahı propagandadır. Bölgeyle ve terörle mücadeleyle ilgili çok sayıda propaganda üretilerek bölge halkında bir mağduriyet psikolojisi yaratılmaktadır. Bu bazen çift taraflı işletilmektedir. Bunlardan en temel olan bazıları burada anılacaktır.

a) İddialardan birisi bölgede 10 bin köyün boşaltıldığıdır. Bu konu o kadar çok tekrar edilmiştir ki, terörle mücadelede devletin politikalarını destekleyen insanlar bile buna inanmaktadır. Gerçek rakam nedir? Bu konuda yayınlanmış üç değişik güvenilir resmi rakam vardır.1995 Yılı Temmuz ayında dönemin OHAL Valisi ile yapılan bir mülakatta verdiği rakamlar 987 köy değişik nedenlerle boşaltılmış ve 310.000 kişi kırsaldan göç etmiştir.
TBMM araştırma komisyonunun 1998 de yayınladığı rakamlarına göre 905 köy 2523 mezra boşaltılmış ve 378.355 kişi kırsal alandan göç etmiştir. Üçüncü rakam köye dönüş ve rehabilitasyon projesi çerçevesindeki başvurulara dayanarak yapılan hesaplamalara göre 939 köy ve 2019 mezra güvenlik nedeniyle boşaltılmış ve 355.803 kişi göç etmiştir. Görüldüğü gibi hiçbir rakam bırakın 10.000 ni, bine dahi ulaşmamaktadır. Mezra nedir? Köy çevresinde genelde 3-5 haneli yerleşim birimidir.

b)İkinci en çok gerçek dışı olarak dillendirilen terörle mücadeleye harcanan paradır.

Bu miktar önce 100 mil var dolardan başlamış, sonra iki yüz üç yüz derken, bir trilyona kadar çıkarılmıştır. PKK bir çoğu politikacılar tarafından açıklanan bu rakamlar üzerinden Türk halkına yönelik bir propaganda yapmaktadır. Gerçek rakam nedir? Prof. Dr. Servet Mutlu'nun çalışmalarına göre 1984-2005 yılında Terörün maliyeti 53,95 Milyar dolardır."7 Bu rakama TSK, Jandarma Genel Komutanlığının ve Emniyet Genel Müdürlüğünün saptığı harcamalar ile köylerini terk eden insanların bu terkten dolayı ekonomiye sağlayamadıkları katkılar, bu göçler nedeniyle devletin yaptığı harcamalar, köye dönüş projesi kapsamında yapılan harcamalar ile PKK terör örgütünün tahrip ettiği iş makineleri, otobüsler, binek arabalan, tren vagonları ve diğer araç ve gereçler, okul, cami, karakol, köprü, sağlık ocağı, PTT, TEK gibi binaların maliyetleri dahil edilmiştir. Elbette harcanan rakamlar az değildir. Ancak telaffuz edilen rakamlarla mukayese edilemeyecek bir rakamdır. Unutmayalım rakamları böyle yüksek göstermek ya insanların umutsuzluğunu ya da o bölge insanına duyulan hoşnutsuzluğu artırmaktadır.

c) Üçüncü olarak en çok dillendirilen konu bölgeden göç eden insan miktarıdır. Bu konuda da rakamlar 3 milyondan başlar 5 milyona kadar çıkar. Bu konuda çok sayıda bilimsel çalışma olmamakla birlikte en önemli çalışma Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (HUNEE) tarafından yapılmış olup yapılan araştırma sonucu terör nedeniyle bölge dışına göç edenlerin miktarı toplam 1.096.900 azami rakamdır. Göçün önemli bir bölümü kırsal alandan kaynaklanmış olup 1997 yılı sonu itibariyle TBMM bu konudaki araştırma komisyonunun ulaştığı rakamlar 378.355 kişidir. Devletin desteklediği köye dönüş projesi kapsamında 125.000 kişi geri dönmüştür. Keşke terör olmasa da bu insanlar yerlerinden olmasalardı. Ancak bu insanlar 21.Yüzyıla girdiğimiz bu günlerde ekonomik veya diğer nedenlerle muhtemelen göç edeceklerdi. Bu rakamlara belki de ilçelere yapılan göç rakamları dahil edilmemiş olabilir. Böyle bile kabul etsek Köye dönüş projesi kapsamında müracaat eden kişilerin toplamı yukarda açıklanmış olup 355. 803 kişidir.

d) Dördüncü olarak propaganda maksatlı ortaya atılan rakam Ülkemizde yaşayan Kürt vatandaşlarımızın miktarıdır.

Bu konudadaki rakamlar 7 milyondan başlayarak 20 milyona kadar çıkmaktadır. Gerçek rakam nedir? Gerçek rakamları Türkiye'nin etnik yapısı hakkında yapılan bilimsel çalışmalar verecektir, bu konuda en kapsamlı çalışmayı Ali Tayyar Önder'in yazmış olduğu "Türkiye'nin Etnik Yapısı / Halkımızın Kökenleri ve Gerçekler" isimli kitabında görmekteyiz. Ali Tayyar Önder söz konusu kitabında bu konuda gerek ülkemizde gerekse ülkemiz dışında yapılan bütün araştırma rakamlarını vermekte bu rakamlarla ilgili görüşlerini ortaya koymaktadır. Ra-kamları açıkladıktan sonra okuyucu da eğer kendisini siyasal Kürtçülüğe adamamışsa iddia edilen rakamların ne kadar doğru olduğunu görecektir. Dünya normlarına göre bilimsel olarak bir ülkenin etnik bir mozaik olabilmesi için nüfusunun en az %35'nin farklı etnik kimliklere sahip olması gerekmektedir. Ancak ülkemiz için hiçbir araştırma bu oran %13 rakamının üzerine çıkamamıştır. En son Milliyet'in araştırmasında tartışmalı noktalar olsa da bu oran %16 dır.

Şimdi kısaca bu rakamlara ve oranlara gözatalım. Resmi verileri anadil esas alarak 1927 ile 2000 yılları arasındaki nüfus sayımları vermektedir.

YılToplum NüfusTürkKürtArapDiğerleri
NüfusOranNüfusOranNüfusOranNüfusOran
192713.629.42611.777.81086,411.184.4468,69134.2730,98532.8973,91
193516.157.45013.899.07386,021.480.2469.16153.6870,95624 4443,86
194518.790.17416.598.03788,331.476.5627.85248.2041,31293.8451,56
195020.947.18818.254.85187,141.854.5698,85269.0131,28746.6393,56
195524.064.76321 625.90289,861.678.4296,97298.2571,23462.1751,92
196027.754.82025.172.53590,691.847.6746.65347.691,25386.9211,39
196531.391.42128.289.68090,122.219.5877,07365.341.16516.8141,64
197035.605.17631.724.21289,102.670.3887,50448.6251,26761 9502.14
197540.347.71935.949.81889 103.026.0797,50508.3811.26863.4412,14
198044 736.95739.860.62989,103.355 2727.5546.8431.26957.3712,14
198550.664.45845.142.03389.13.799 8347,50638.3721,261.084.2192.14
199056.570.10050.403.96089,104.242.7577,50812.7831,261.210.6002,14
199563.019.30056.150.1%89,104.726.4477.5794.0431.261.348.6132,14
200069.412.00061.846.09289,105.205.9007,50874.5911,261.485.4202,14


SSCB'de yayınlanan Albontin istatiklerine göre 1925 yılında Kürt nüfusu 1.500.000'dur. Bu rakam toplam nüfusun yaklaşık % 11'i dir. Doktora çalışmasını Kürtler üzerine yapan Messouod Fany 1930 yılında Türkiye de tespit ettiği Kürt nüfus oranı %6.6 dır. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Bilimleri Enstitüsü öğretim üyelerinin Prof. Dr Aykut Toros başkanlığında yaptıkları araşhrmada 1992 yılında Anadili Kürtçe olanların genel nüfusa oranlan %6.2 dir. TÜSES anketinde, 1999 yılında kendisini Kürt olarak tanımlayanların oranı %6.3 tür. AB Komisyonunun Avrupalılar ve Diller raporunda Eurobarometer anketi ile Türkiye'de Anadili Türkçe olanlar %93 dür. Kalan %7'nin içinde Kürtlerin dışındaki diller de vardır. ODAK Araştırma şirketinin Temmuz 2006 tarihli anketinde verilen rakam %7.2 dir.

Türkiye üzerine en taraflı yayın yapan ve yazdığı kitabında Türkiye'de 47 etnik grup olduğunu savunan Peter Alford Andrews göre ise Kürt Nüfus oranını genel nüfûsa göre %8.36 dır.

SONUÇ:

Türkiye nüfusunu 74 milyon kabul edersek en yüksek rakam olan %8.36 esas alsak dahi Türkiye'deki Kürt vatandaşların sayısı 6 Milyon 185 bin 400 civarındadır. Verilerdeki genel çoğunluk %7 civarındadır bu rakam baz alınırsa Kürt nüfusu 5 milyon 180 bin civarındadır. Alınan en yüksek ve ortalamaya yakın hatta onun üstündeki rakamlarda bile Türkiye de 12 veya 20 milyon Kürt yoktur.

e)PKK tarafından uydurulan ve mağduriyet psikolojisini beslemek amacı ile sürekli tekrar edilen bir diğer konu da devletin bölgeye yatırım yapmadığıdır. Gerçekler nedir?

1983-1998 yılları arasında Gayri Safi Yurt içi Harcamalarına bakıldığında:

Türkiye ortalaması: 4.8

Güneydoğu ortalaması: 6.9

Karadeniz Bölgesi: 3.5 dir

Terörün en yoğun olduğu 1983-1992 yılları arasındaki kişi başına yatırım endeksi Türkiye için 100 kabul edilirse Karadeniz bölgesine 36, Marmara bölgesi 71,Güneydoğu Anadolu'da bu rakam 256 dır.

AKP iktidarının da bu bölgede en büyük yatırımlar yaptığı da boş bir iddia değildir.

Ayrıca Türk Devleti Cumhuriyetin en büyük ekonomik projesi olan GAP projesini bölgede gerçekleştirmiştir. Bölgedeki yeşil kart uygulamasının %50'nin üzerinde olduğu bilinen bir gerçektir. Ayrıca Sosyal Yardımlaşma Genel Müdürlüğünün Türkiye'de harcadığı paranın %72,02'si Güneydoğu Anadolu da, buna karşılık sadece %6.27 sinin Kuzey Anadolu,%5,3 Akdeniz, %3,71 nin Orta Anadolu'da dağıtılmıştır.

Kaynakça
Kitap: PKK Terörü Neden Bitmedi, Nasıl Biter?
Yazar: Ümit Özdağ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön PKK: PKK Amerikan Ordusunun Bir Parçasıdır, PKK Bir Kürt Hareketi Değildir, Türk ve Kürt Kardeştir ve Asıl Düşmanımız ABD ve Onun Emirkulu Olan AKP'dir!

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 3 misafir

cron