Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

PKK ve Kürtçülük Sorunununda Mevcut Çözüm Tartışmaları

PKK'yı yaratan ve günümüze kadar finanse edip yöneten devlet Amerika’nın ta kendisidir.
Nasıl mı?
-1980 darbesi sonrasında Türkiye’de oluşan Amerikancı hükümetlerin yardımı ile.
-PKK ve Kürt mafyası ne tesadüftür ki Turgut Özal döneminde oluştular ve güçlendiler.
-Abdullah Öcalan bir MİT ajanıdır. Bunun kanıtını kahraman Uğur Mumcu bulmuştu. 1972'de, Abdullah Öcalan "Şafak Bildirisi" davasından dolayı tutuklandı, ve sonrasında Milli İstihbarat Teşkilatı "Bizim adamımızdır" yazısını yollayıp, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasını sağlamıştı.
PKK gibi aşağılık ve zavallı bir terör örgütü neden hâlâ etkisiz hale getirilmedi ve sürekli Şehit vermemize sebep oluyor?
-"Devlet" kelimesinin anlamı şudur: "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal ve askeri bakımdan örgütlenmiş milletin oluşturduğu tüzel varlık". Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Devleti'dir ve bu devletin bütün organlarını(TSK, MİT, vs) yöneten güç hükümettir. Yani hükümetin elinde bir uzaktan kumanda var ve bununla istediği zaman bütün devlet organlarına emir verip onları yönetebiliyor. Demekki eğer hükümetin başındaki lider kadro kişisel çıkarları(zenginlik) uğruna Amerika'ya namusunu ve şerefini satan insanlardan oluşuyorsa, TSK ve MİT gibi devlet organlarının başındakileri de maalesef dolaylı olarak Amerikancı oluyor. İşte bu yüzden Abdullah Öcalan bir MİT ajanıydı ve sonra ABD'nin çıkarları uğruna Amerikancı Özal Döneminde, PKK dizayn edildi ve bu lanetli terör örgütün başına imralı canisi getirildi.
-Ülkemizin yönetildiği bu lanetli sisteme rağmen, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içinde daima bu düzeni bozup Türkiyenin Tam Bağımsızlığını koruyan Atatürkçüler olmuştur. Eşref Bitlis önderliğindeki Atatürkçü Kahraman Askerler, Özal döneminde sürekli Amerika ve Amerikancı hükümet ile mücadele etmişlerdir. Eşref Bitlis vefat etmeden önce(17-02-1993 öncesi) Kuzey Irak ve PKK’ya yapılan operasyonlar sonucunda Amerikan Ordusunun bir parçası olan PKK terör örgütü resmen yok edilmişti. İşte bu onurlu davranışlar sonrasında, 1960 Devriminden sonra ilk defa Eşref Bitlis döneminde yine TSK içinde bir Atatürkçü(Anti-emperyalist) Devrim oluşmuştur. İşte bu Devrimi yaratan Kahramanların Ruhu günümüze kadar TSK'da devam etmiştir ve bu yüzdendir ki, bu ruha sahip olan Askerlerin büyük bölümü günümüzde Amerikancı AKP tarafından ya Silivri Cezaevine yerleştirilmiş yada emekli edilmişlerdir, ki PKK yok edilemesin ve Amerika’nın çıkarlarına zarar gelmesin diye.
-PKK terörü Amerikancı Çiller ve Tayyip Erdoğan hükümetleri tarafından kasıtlı olarak yok edilmedi ve daha da güçlendirildi.
SONUÇ, PKK TERÖRÜ NEDEN BİTMEDİ:
-DSP Hükümeti Döneminde TSK tarafından yine etkisiz ve yokedilme noktasına getirilmiş olan PKK, AKP ve Hilmi Özkök'ün Büyük Yardımları ile ABD'nin Irak'ı Tekrardan İşgal Edip, PKK'nın tekrardan güçlenmesi sağlanmıştır.
-AKP terörü bitirmek için asla herhangi bir adım atmıyor.
-Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, ABD ile yaptığı 9 maddelik gizli anlaşmada TSK’yı zayıflatan ve PKK'yı yasallaştıran ve güçlendiren maddeler var. Ve bu maddelerin hepsi de gerçekleştirildi.
- Erdoğan'ın Özel Temsilcisi olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan AKP'nin PKK ile işbirliği yaptığını resmen doğradı. Buda Vatan Hainliğinin belgesidir.
-Şehitlerimizin sorumlusu: "AKP’nin Kürt Açılımı Politikası ve ABD-AKP-PKK-BDP(DTP) İşbirliği"
ÇÖZÜM, PKK TERÖRÜ NASIL BİTER:
-NATO'dan çıkılacak, Amerikaya rest çekilecek, Avrasya ülkeleri(İran, Suriye, Çin) ile milli çıkarlarımız doğrultusunda ekonomik anlaşmalar yapılacak(hedef Türk Birliği).
-Kuzey Irak, aynen Kıbrısta yapıldığı gibi, yasal haklarımıza dayanarak, oradaki Türkmen Soydaşlarımızın yardımı ile ele geçirilmeli, ve bölgedeki bütün PKK’lılar 1-2 günde etkisiz hale getirilecek.
-Doğu Anadolu'da İş Garantisi ve Tarih Dersleri
Ayrıntılı Bilgiler için giriniz

PKK ve Kürtçülük Sorunununda Mevcut Çözüm Tartışmaları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Kas 2011, 02:27

PKK VE KÜRTÇÜLÜK SORUNUNUNDA MEVCUT ÇÖZÜM TARTIŞMALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

Türkiye'de Çözümün Teorik Çerçeveleri

Türkiye'de karşı karşıya olduğumuz sorun özü itibarı ile etnik bir sorun olmamasına rağmen, ulaşılan aşamada gerçekleşen çatışmaların sonuçlarının mağduriyet ve mazuriyet psikolojisinin ürettiği bir etniklik zemininin oluştuğu görülmektedir. Sorunun çözümü ve şimdiye değin ortaya ablan yöntemler aşağıda tartışılacaktır.

Etnik ve etnikleşmiş sorunların çözümünde temel olarak iki yöntem görülmektedir.

A) Farklılıkların yok edilmesi metodları,
B) Farklılıkların yönetilmesi metodları. Bu iki metodun farklı uygulama biçimleri vardır.

A) Farklılıkların yok edilmesi metotları:

a) Soykırım,
b) Tehcir,
c) Bölünme (kaderini tayin hakkı),
d) Bütünleşme,
e) Asimilasyon.

B) Farklılıkların yönetilmesi metodları:

a) Hegemonik kontrol,
b) Hakeme başvurma (Üçüncü bir taratın hakemliği),
c) Kantonlaşma veya federalleşme,
d) Güç paylaşımı.

Burada bu süreçlerin tamamı uzun bir şekilde izah edilmeden kısaca özetlenecek ve konumuz açısından önemli olanların altı kısaca çizilecektir.

A.a. Soykırım, bir milletin diğer bir milleti veya bir etnik grubun diğer bir etnik grubu ortadan bilinçli bir imha politikası ile kaldırmasıdır.

A.b. Tehcir, bir milletin diğer bir milleti, bir milletin etnik bir grubu bulunduğu coğrafyadan zorla çıkararak bir başka coğrafyaya sürmesidir.

A.c. Bölünme (kaderini tayin hakkı), genellikle azınlığı temsil eden halkın kendi devletini kurmak için ayrılması eylemidir. Birinci Dünya Savaşı sonrası kavramıdır. Birleşmiş Milletler yasalan ile çerçevesi düzenlenmiştir.

A.d. Bütünleşme, farklılıkların yok edilmesinde kullanılan en önemli yöntemlerden birisidir. Bütünleşme, ortak bir politik ve milli kimlik altında değişik etnik gruplan bir araya getirmeyi hedefler.

A.d. Asimilasyon, farklılıkların karışımı yöntemi ile yeni bir ortak etnik kimlik oluşturmayı hedefler. Örneğin ABD'deki "erime potası" (the melting pot) bütünleşme değil, asimilasyondur.

Türkiye'de ise Heper, sürecin asimilasyon değil, zaten belirgin kültürel farkların olmamasının kolaylaştırması ile kültürel etkileşim ile bütünleşme olarak tanımlamaktadır.

Bütünleşme politikaları, ya herhangi bir var olan milli kimliğe diğer etnik aidiyetlerin katılımı (Fransız örneğinde olduğu gibi) ya da üretilen bir yeni kimliğe bütün etnik kimliklerin kahlımı (Yugoslav ve Sovyet örneğinde olduğu gibi) gerçekleştirilir. Bütünleşme politikalarının savunucuları, etnik gruplar arasında farklılaşmanın ve düşmanlığın engellenmesi için her türlü diskriminasyonu engelleyici önlemler geliştirirler.

Bu çerçevede çocuklar aynı okullara giderler.11' Yerleşim yerlerinin farklılaşması ve gettolaşma engellenir. İş yerlerinde ayrımcılığın önüne geçilir. Cemaatler için değil, bireyler için yurttaşlık hakları geçerlidir. Etnik merkezli olmayan herkese hitap eden partiler siyasal sistemi yönlendirir. Kıta Avrupası'nda liberaller ve sosyalistler, etnik çoğulculuğu; darkafalılık, mezhepçilik, şovenizm ile suçlayarak bütünleşmeci politikaları geliştirmişlerdir. Bütünleşmeci politikalara direnç gösterenleri toplumsal dağılmayı istemekle suçlanmışlardır.

Bütünleşme politikaları, Fransa, İtalya, Yunanistan'da olduğu gibi aynı coğrafya da yaşayan değişik etnik grupların bir hâkim kültür etrafında birleştirilmesinde ve milletleştirilmesinde gerçekleştiği gibi daha sonradan bir ülkeye değişik nedenlerle yerleşen göçmenlere karşı da uygulanmıştır. John McGarry ve Brendan O'Leary, bütünleşme politikalarının zaferinin gruplar arası kitlesel evlenmeler olduğunun altını çizmektedirler.
"Farklılıkların Yönetilmesi Yöntemleri" de dört ana başlık altında toplanmaktadır.

B.a. Hegemonik kontrol, çok-etnikli ülkelerin etnik sorunlarla başa çıkmak için kullandığı yöntemlerin en önemlisidir. Emperyal veya otoriter rejimler, ülkeleri içinde bulunan değişik kültürleri, ezici hâkimiyet ve seçkinlerin devşirilmesi ile gerçekleşir. Hegemonik kontrolün muhakkak o ülkedeki en büyük veya en güçlü etnik grubun desteğine de ihtiyacı yoktur. Yeter ki, gereken ezici kontrol araçları denetiminde olsun.

B.b. Üçüncü tarafın müdahalesi, etnik bir sorunun halli için tarafsız, taraf tutan veya çok taraflı bir üçüncü unsurun iki taraf arasındaki soruna karar alacak şekilde müdahale etmesidir. Üçüncü tarafın amacı sorunun uzun vadede demokratik olarak çözülmesi ortamını sağlarken, her iki tarafın menfaatlerini de savunmaktır. Üçüncü tarafın müdahalesinin nasıl sonuçlanacağı belli olmaz. Üçüncü taraf, müdahaleyi davet edildiği için de yapabilir çatışmanın kendi menfaatlerine zarar verdiğini düşünerek kendiliğinden de hareket edebilir.

B.c. Kantonlaşma veya federalleşme, etnik sorunların çözümünde bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Kantonlaşma ve federalleşmenin gerçekleşebilmesi için önerilen siyasal sistemin tarihsel kökenlerinin ve güçlü bir milli-etnik zeminin olması gerekmektedir. Ancak, kantonlaşma veya federalleşmenin bir çözüm olmaktan çok bir bölünme için ara aşama olduğu birçok örnekte karşımıza çıkmaktadır.

John McGarry ve Brendan O'Leary:

Küreselleşme ile birlikte bütün dünyada ortaya çıkan kimlik sorunları, Batı Avrupa entelektüelleri arasında da bütünleşme politikaları konusunda yoğun bir (arlısına başlattığı gibi çok kültürcü uygulamalar gerçekleşmeye başlamıştır.

Federal devletler olan SSCB, Yugoslavya, Çekoslovakya parçalanmıştır. Irak, ölü ve zaten parçalanmış bir federal devlet olarak doğmuştur. Kanada demokratik bir federal devlet modeli olmasına rağmen, Quebec sorununda referandum ile parçalanma aşamasına gelmiş, ABD'nin yoğun müdahalesi ile geçici bir durulma yaşanmıştır. üniter devletten federal devlete dönüşen Belçika, AB üyeliğine rağmen parçalanma süreci içindedir.

B.d. Güç paylaşımı yöntemi bütün bir devlette veya bir bölgesinde uygulanabilir. Güç paylaşımı yönteminin dört özelliği vardır.

1) Bölünmüş toplumun parçalarını bir araya getiren bir büyük koalisyon hükümeti,

2) Kamu sektöründe etnik grupların oransal olarak temsili,

3) Etnik bölgesel özerklik,

4) Azınlıkların anayasal veto hakkı. Bu model, değişik tarzlarda bölünmeden önce Kıbrıs Cumhuriyeti'nde, iç savaştan önce Lübnan'da, çok kısa bir süre için Kuzey İrlanda'da, 1955-79 arasında Malezya'da denenmiştir.

Türkiye'de de 1984'ten bu yana değişik aşamalarda hükümetler, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, platformlar ve terör örgütü tarafından önerilen çözüm önerileri yukarıda sayılan zemin içinde yerlerini bulmaktadır. Aşağıda bütün bu çözüm önerileri kısaca incelenecektir.

1 Neler Çözüm Değildir?

1980'li yılların ortalarından bu yana bürokrasi ve bir kısım siyasi parti, sorunun bir terör sorunu olduğunu belirterek, PKK'nın ortadan kaldırılması ile çözüleceğini söylemekle yetinmişlerdir. Öte yandan bir kısım siyasi parti ve sivil toplum örgütü ise sorunu, bir demokrasi ve insan haklan meselesi olarak görmüşlerdir. Bu yaklaşımı savunanlar, Kürtlerin insan haklarına saygı göstermenin sorunu çözeceğini ileri sürmüşlerdir.

PKK'nın ortadan kaldırılması ile sorunun çözüleceğini düşünenler ise 1980'lerin sonuna kadar haklı olsalar da 1990'larda sorun PKK'yı aştığı için ürettikleri çözüm yeterli olmaktan çıkmıştır. Bu çözümün yeterli olmadığı, A. Öcalan'ın ve örgütün iki numaralı adamı Semdin Sakık'ın yakalanmasından sonra örgütün yaşam kabiliyetini sürdürmesinden de anlaşılmıştır.

Öte yandan, sorunu etnik merkezli bir demokrasi ve insan haklan sorunu olarak; "Kürt sorunu" şeklinde algılayanlar şimdiye değin uygulanma veya gerçek çözüm olma nitelikleri tartışmaya açık olsa dahi ortaya bazı somut çözüm önerileri koymuşlardır. Aşağıda bu sürecin teorik çerçevesi ve çözüm önerileri teker teker ele alınarak incelenecektir.

2 PKK'nın Adım Adım İlerleme Stratejisi

1980'lerin sonu ve 1990'lar boyunca bir grup aydın, PKK'yı destekleyen altyapının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlerin başında "kültürel haklar" ve "demokratikleşmenin" geldiğini ileri sürüyorlardı, hâlâ sürmektedirler. Bu aydınların çok büyük bir bölümü gerçekten Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkelerine sadık insanlardı. Ancak, terörden samimi bir çıkış arayışını temsil adına birçoğu da mensup olduğu "sosyal demokrat-sosyalist" geleneğin etkisinde, akan kardeş kanını durdurma çabasını temsil ediyorlardı. Bu gelenekteki aydınların önerilerinin temelini Söylemez ve Yürüşen'in Türkçe'ye "aldatıcı ve yanıltıcı iyimserlik" diye aktardıkları "wishfull thinking" oluşturuyordu.

Bu çabaların üç zaafı vardır. Birincisi, Ortadoğu'da Suriye-İran ittifakının Türkiye politikalarını doğru tahlil etmiyordu. 1980'lerde İran-Irak savaşı, 90'larda ise Çekiç Gücün Kuzey Irak'ta oluşturduğu politik-askeri boşluğun PKK üzerindeki etkisini ikincil faktör olarak değerlendiriyorlardı. Yani bu aydınlara göre demokratik açılımlar ve kültürel atılımların gerçekleşmesi durumunda, PKK'yı kullanan bu devletlerin ve PKK'nın cephe gerisi olarak kullandığı Kuzey Irak'ın terör sürecini destekleyici niteliği ortadan kalkacaktı ve önemsizleşecekti.

Bu aydınlardan birisi olan Deniz Kavukçuoğlu, PKK'nın konfederasyon veya bağımsızlık istediğini yeni anladığını (2006'da) ifade ederken dürüst davranmaktadır. Haluk Şahin şöyle demektedir: "Gelen başka notlardan anlıyorum ki, Kürt sorununu şimdiye kadar bir kültürel haklar sorunu olarak görenler de olanları anlamakta zorlanıyorlar. Dil, müzik, yayın gibi konularda tüm engeller kalktıktan sonra ne bu şamata? 'İşte belediyeler ellerinde, Kürtçe mitingler yapıyorlar, daha ne istiyorlar?' diye sormaktadır." Özetle, anılan aydınlar bölgesel dış dinamikleri ya anlamamışlardı ya da küçümsemişlerdi.

Aydınların çabalarının ikinci zaafı ise, bu süreçte PKK'yı ciddiye almayan bir yaklaşım içinde olmamalarıydı. Sol gelenekten gelen aydınların birçoğu PKK'nın örneğin "bizim çocuklar" dedikleri, çok büyük ölçüde iç dinamiklerin ürünü ve bu noktada milli olan Deniz Gezmiş ve Mahir Cayan ile karşılaştırılabileceklerine inandılar. Türkiye gereken demokratikleşme ve insan haklan uygulamalarını yaptıktan sonra Öcalan'a da gereken "nasihat" verilir ve PKK'nın dağdan inmesi sağlanırdı.

Bu geleneğin samimi bir temsilcisi olan Yalçın Doğan, Bingöl'de silahsız 33 er ve 6 öğretmenimizin şehit edilmesinden bir gün sonra "ateşkes sürecinin" bu şekilde kesilmesinden ruhi anlamda sarsılmış bir şekilde, samimi bir ıstırap çektiğini belli eden bir yazısında hâlâ inançla "taş çatlasa da barış gelecek" diyordu. Aydınlar, PKK'nın bağımsız devlet hedefini küçümseyerek yanlış yapıyorlardı.

Üçüncü zaaf ise AB içinde bazı ülkelerin özellikle Türkiye'nin 1987'de yaptığı tam üyelik başvurusundan sonra PKK'yı en hafif ifade ile dolaylı olarak desteklemeye başlamasını yeterince değerlendirmeye almamalarıydı. Ali'nin PKK'ya desteğinin iki ayağı vardı. Birincisi Türkiye'ye yönelik insan hakları baskısı. İkincisi ise PKK'nın Avrupa'da mali ve örgütsel çalışmalarının önünün açılmasıydı.

Öte yandan PKK'yla dolaylı veya dolaysız ilişki içinde olan veya Türk devleti ile değişik nedenlerle sorunu olan "örgütçü aydınlar" ise uzun bir süre gerçek aydınların kanatlan arkasına sığınmayı tercih ettiler. Meseleyi, aydınların inananı güçlendirecek şekilde sadece bir insan haklan ve demokrasi sorunu olarak ortaya koydular. Mesele sadece kültürel haklardı ve kültürel hakların verilmesi durumunda terör kendiliğinden ortadan kalkacaktı.
Aydınların bunlara inana o ölçüde ileri gitti ki, babası Lozan'ın baş mimarı olan Erdal İnönü "örgütçü aydınları" partisine alarak TBMM'ye sokma hatasını dahi yaptı. Aydınların ayılması için "örgütçü aydınların" açık bir şekilde terörü desteklemeleri dahi yetmedi. Aydınlar, örgütçü aydınlar adına bazı özürler bulmaya devam ettiler.

AB süreci içinde Kopenhag Kriterleri'nin kabul edilmesinden ve ABD'nin Irak'a yerleşmesinden sonra, emperyalizm ile işbirliklerini gizleme ihfiyaa içinde olmayan "örgütçü aydınlar" "adım adım, dilim dilim" stratejilerinin ikinci adımını attılar ve "geçelim bu kültürel haklan, mesele bizim için federasyon ve iki uluslu devlet" noktasına geldiklerini açıkladılar.

Mustafa Akyol, örgütün tavrını ve neticelerini şöyle özetlemektedir:

"Coğrafi olarak iki bölge olmasa bile, kamusal haklar açısından iki etnik kimliğe göre bölüşülmüş bir devlet! Aslında uzun vadeli bir Pankürdist siyasetin ilk basamağı. Zaten demokratik cumhuriyet diyen PKK ve kurduğu partiler vatandaş olmanın bayrak ve İstiklal Marşı gibi en temel politik ve moral değerlerini bile reddediyorlar."324 Özetle, Türkiye'nin federalleştirilmesinin gelecek on seneye yayılması hedeflenmiştir. Bu dönem içinde Kuzey Irak'taki federe Kürt devletinin de bağımsız bir devlete dönüşmesi beklenmektedir. Sonra Türkiye'nin bölünmesi süresi başlayacaktır.

Ya da ikinci bir senaryo olarak, federalleşme sürecinde bir iç çatışma yaşayacak olan Türkiye erken bir parçalanmaya sürüklenecektir. Türkiye'nin içine girdiği bu vahim süreç bir kısım politikacı ve aydının Kürtçü strateji konusunda uyanmasına neden olmuştur.

Bu aydın ve politikacılar, milli devlet çizgisinde demokratikleşmeyi desteklerken, bir kısım aydın ve politikacı ise içeriği belirsiz bir "siyasi çözüm" başlığı altında ancak federasyonist bir siyasal reform ve demokratikleşmeyi savunmaktadırlar. İçinde Başbakan Erdoğan'ın da olduğu bir grup, bir adım ileri atarak, "olumlu ayrımcılık" uygulamasından bahsetmektedirler. Kendi kaderini tayin hakkı, federasyon, özerklik, azınlık ve grup haklan, Kürtçe eğitim teklifleri havada uçuşmaktadır. Aşağıda bu öneriler incelenmiştir.

3 Kendi Kaderini Tayin Hakkı

Kendi kaderini tayin hakkı talebi, 1980'lerin başında PKK'nın "Birleşik, Bağımsız, Sosyalist Kürdistan" sloganı çerçevesinde gündeme getirdiği bir taleptir. Ancak bir süre sonra, örgüt politik nedenlerle bu talebi gündemin ön planında tutmaktan vazgeçmiştir. PKK bağlantılı aydınların ise uyandıracağı sert tepkiden dolayı gündemde çok tutmadıkları bir talep olmuştur. Ancak, içine girdiğimiz dönemde PKK ve siyasal uzantıları, "Kendi kaderini tayin hakkını", bölünme talebini açık bir şekilde telaffuz ettirerek dile getirmektedirler.

Milletler iki de bir kader tayin etmezler. Türk milleti kaderini İstiklal Harbi neticesinde Lozan Anlaşması ile belirlemiştir. Lozan'da ortaya konan irade daha sonra 1961 ve 1982 Anayasa referandumları ile de teyit edilmiştir. Esasen, dayandığı bütün şiddete rağmen, aldığı oy, toplam seçmen oyunun %4'ü ile % 6'sı arasında gidip gelen bir partinin kendi kaderini tayin hakkı söyleminin iflasını rakamlar da ortaya koymaktadır.

PKK yandaşı partilerin Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu'da aldıkları oy ortalama % 18 civarındadır. Üstelik PKK destekçisi partilere değişik nedenlerle oy verenlerin çok küçük bir bölümü, muhtemelen % l'den azı bağımsızlık gibi bir yaklaşımı destekleyecektir. "Biz Kanada'dan ayrılmak istiyoruz" diyenlerin oranı ise Kanada'dan ayrılmak isteyen Quebec'de % 50'ye yaklaşmaktadır. Buna rağmen Kanada'nın birliği devam etmektedir.

4 Azınlık ve Grup Hakları

Ülkemizin yaşadığı sorunu aşmak için getirilen çözüm önerileri arasında azınlık ve grup hakları önerilerine son dönemde daha sık rastlanmaktadır. Bu tür öneriler, AB sürecinde Batı Avrupa ülkelerinin bir kısmı tarafından Türkiye için yüksek sesle dile getirilirken, Türkiye'de de bir grup aydın tarafından savunulmaktadır.

İnsanların bir arada yaşayabilmek için buldukları en gelişmiş yapı olan modern demokratik devlette kişi ile devlet arasındaki ilişkinin bir temel özelliği de yurttaşların devlet karşısında ve birbirleri arasında eşit hukuka sahip olmalarıdır. Ancak bazı toplumlarda azınlığı oluşturan grupların, devletin garanti altına aldığı yurttaşlık haklarından tam olarak istifade edebilmesini sağlamak için bazı ek haklar ihdas edilir ki bunlara azınlık haklan denilir.

Türkiye'de hiçbir yurttaşın anayasal ve yasal haklarını tam olarak kullanabilmek için bu haklan güvence altına almaşım sağlayacak ek haklara, azınlık haklarına ihtiyacı olmamıştır. Grup haklarının uygulanmasının temel yolu "olumlu ayrımcılık "tır. Yani, e/iler, gruba belirli oranlar çerçevesinde işte, eğitimde, toplumsal yaşamın diğer boyutlarında önceden tespit edilmiş belirli yüzdelerin tahsis edilmesidir. Yani, eğitim kurumlarında veya işyerlerinde azınlıktaki etnik gruplar mensubu kimselere tahsis edilmiş yüzdelerin olmasıdır.

Böylece yurttaşlık haklı olarak sahip olduğu ancak kullanılması için fiili engellerin bulunduğu haklara grup haklarını kullanarak erişmekledir grup üyesi. Bu anlamda grup haklan da bir tür azınlık haklarıdır.

Erdoğan, Öcalan'ın ortaya attığı "demokratik cumhuriyet" gibi kavramları kullanarak istemeden de olsa PKK'ya üstü örtülü mesaj vermek gibi "hatalara" düşmekle kalmamış, Kürtler için "pozitif ayrımcılık" yapılabileceğini söyleyerek çok tehlikeli bir adım atmıştır. Nedir pozitif ayrımcılık? Bu kavramın kamu hukukunun ve etnik sosyolojinin bir parçası olması ABI )'de 1%0'ların sonunda gerçekleşmiştir.

ABD, özgürlük, eşitlik, hürriyet kavramlarını çok kullanmasına rağmen 1970'lerin başına kadar siyahlara karşı açık dışlamanın gerçekleştiği bir ülkeydi.325 Bir zencinin bakan, senatör, general, akademisyen olması düşünülemezdi. Özellikle güney eyaletlerinde bu dışlama beyaz-larla aynı okula gidememe, aynı lokantalara girememe gibi boyutlara ulaşabiliyordu. 1960'ların başında Martin Luther King'in öncülüğünü yaptığı Hıristiyan zenci hareketi ve Malcolm X'in önderliğini yaptığı Müslüman zenci hareketi, Vietnam savaşının moral çöküntüsü ile birleşince Amerikan sistemi üzerinde ezici bir etki yaptı.

İşte bu aşamada Amerikan sistemi etnik sorunu çözmek amacı ile bir atılım yaptı. Bu atılımın ayaklarından birisini "pozitif ayrımcılık" hareketi oluşturuyordu. Zencilere yönelik bu uygulama zencilerin siyasette, ekonomide, kültürde, özetle yaşamın her alanında "negatif ayrımcılık" sonucu dışlandıkları, ezildikleri ve koşuya geriden başlayan koşucu gibi sadece zenci oldukları için yaşama geriden başladıklarından hareket ediyordu.
Bunun aşılması için zencilere özel uygulama ve kolaylıklar getirilmeliydi. Örneğin Harvard Hukuk Fakültesi'ne giriş notu 100 puan ise hayata geriden başlayan bir zenci için bu 90'a indirildi. Veya aynı puana sahip iki öğrenci birisi beyaz birisi zenci bir okula başvurduklarında zenci sadece teninden dolayı pozitif ayrımcılık neticesinde tercih edildi. Tabii ki, pozitif ayrımcılık sadece okul alanında değil, yaşamın bütün alanlarını kapsıyordu. Ayrıca işsizlere özellikle de zencilere ekonomik yardım, çocuk parası gibi ekonomik teşvikler geliştirildi. Bu uygulama artık ABD'de şiddetle eleştirilen bir uygulamadır.

Kimseye karşı negatif ayrımcılık yapılmayan bir yerde pozitif ayrımcılığın siyasi, sosyolojik ve hukuki temeli oluşturulamaz. Üstelik pozitif ayrımcılık yapabilmek için önce ABD'de olduğu gibi emik veya ırki gruplan hukuki olarak belgelendirmek gerekmektedir. Yani bir iş veya okul başvurusu yaptığı zaman ABD'li siyah, beyaz, san, kızıl diyerek ırkını yazar. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bunu nasıl yapacaktır, hangi kutunun yanına işaret koyacaktır?

Türkiye örneğine bakıldığında hiçbir dönemde yurttaşlar anayasal ve yasal haklarını kullanabilmekten, etnik kökenlerinden dolayı alıkonulmamıştır. Hatta Prof. Dr. Doğu Ergil, cumhuriyet tarihi boyunca TBMM'de görev yapan parlamenterlerin yüzde 25'inin Kürt kökenli olduğunu belirtmektedir. Bu oran, Türkiye'deki Kürt kökenli yurttaşlarımızın oranının üzerindedir, Etnik ayrımcılığın olduğu bir ülkede böyle bir sonuç mümkün değildir. Ancak Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki ekonomik ve sosyal geriliğin bölge insanına doğrudan etkisi olmak ile birlikte, batıya göç eden vatandaşlar, etnik kimliklerinden bağımsız olarak ekonomik ve sosyal açıdan gelişmiş bölgelerin imkânlarından istifade etmişlerdir ve etmektedirler.

Olumlu ayrımcılık uygulaması beraberinde büyük sorunlar getirecektir. Zengin bir Kürt kökenli işadamının İstanbul'da özel bir okulda okuyan oğlu örneğin üniversite sınavlarında sadece "Kürt olduğu" için olumlu ayrımcılığa tabi tutulurken, bir Türk kökenli memurun Şırnak Lisesi'nden mezun olan oğlu, olumlu ayrımcılıktan etnik kökeninden dolayı faydalanamayınca hangi adalet sağlanmış olacaktır. Eğer olumlu ayrımcılığa, etnik köken zemininde değil de örneğin bölgenin sosyoekonomik geri kalmışlığı ölçüt alınarak düzenlenir ise ilk olumlu ayrımcılık kapsamına girecek olan bölge Güneydoğu Anadolu değil, Kuzey-Doğu Karadeniz Bölgesi olacaktır.

Günümüzde grup haklan uygulamasının bu hak türünü uygulayan ABD'de de sert bir şekilde eleştirilmeye başlandığı görünmektedir.

Prof. Dr. Samuel Huntington grup hakları uygulaması konusunda şöyle demektedir:

"Ancak daha sonra talep, ferdin eşit haklarından, siyahların ve diğer grupların özel haklarına doğru kaymıştır. Bu tür iddialar, Amerikan siyasal birliğinin temelleri olan belli başlı ilkelere ters düşmektedir. Bunlar eşit fertlerin renk körü toplumu fikrini reddeder ve bunun yerine bazı gruplar için hükümetçe teyit edilmiş imtiyazlar barındıran, renk-şuurlu bir toplumu teşvik eder."
Türk kamuoyunun yakından tanıdığı Graham Fuller'de kişinin yeteneklerinden değil de etkinliğinden kaynaklanan haklara sahip olmasını ABD'nin Lübnanlaşması olarak nitelendirmektedir.32*' Amerikan toplumu artık renklilik değil, renksizlik, renkkörlüğü esasında şekillenme çabası içindi' iken, modası geçmiş ve ciddi madurları olan. Alili sisteminin zenci yurttaşlarını beyaz topluma entegre ermek için uyguladığı ve vazgeçme çabası için olduğu bir sistemi Anadolu gerçeğini inkâr ederek, Türkiye'ye uygulamaya çalışmak büyük bir yanlıştır.

5 Federasyon

Güneydoğu Anadolu'da yaşanan olayların çözümü için Türkiye'nin idari ve siyasi yapısında değişikliklerin gerektiği, üniter devlet yapısının yerini, etnik merkezli federasyona bırakması halinde sorunun çözülebileceği şeklinde görüşler bölücü çevreler tarafından son dönemde gittikçe artan bir şekilde ileri sürülmektedir. Bu görüşün bölge halkından da destek gördüğü, halkın büyük bir bölümünün Türkiye için federasyon çözümünü istediği iddia edilmektedir. Hatta, Cumhurbaşkanı Turgut Özal, federasyon dahil her şeyin konuşulabileceğini, böylece federasyonun olmayacağının daha iyi anlaşılacağını ileri sürmüştür.

Federasyon modeli sadece Türkiye'deki soruna çözüm olabilecek bir model olmadığı gibi, devletin ekonomik ve sosyal etkinliğinin azaldığı, halka götürülen hizmetlerin zarar gördüğü bir model olarak görülmektedir. Siyasal sistemler ve federal model üzerine çalışmaları ile tanınan Alman siyaset bilimcisi, Prof. Dr. Klaus von Beyme'nin uluslararası bir karşılaştırma ile ulaştığı sonuç budur.

Federasyon teklifinin amacı Türkiye'yi bölünmeye sürüklemenin birinci adımının atılmasıdır. Anadolu coğrafyası üzerinde federal bir devletin tarihsel ve siyasal nedenlerle gerçekçi olmadığı açık bir keyfiyet iken bunu gündeme taşımak ve zorlamak aslında federasyonu değil, bölünmeyi hedeflemek anlamına gelmektedir. Araştırmalar da göstermektedir ki, Güneydoğu Anadolu'da halkın federasyon şeklinde bir talebi yoktur.

Örgüt yanlılarının federasyon talebini Kuzey Irak'ta bağımsızlaşma süreci içine giren Federe Kürt devleti ile birlikte düşünmek sonuçlarını daha açık görmek açısından faydalı olacaktır. Örgütün gelecek 20 yıldaki gizli gündemi, Kuzey Irak'ta bağımsız Kürt devleti ile Anadolu'da yaşaması mümkün olmayan federal devletin parçalanmasından sonra ortaya çıkacak devleti birleştirerek Büyük Kürdistan'a ulaşmaktır.

A. Öcalan'ın 1991'de verdiği bir röportajda "Türkiye'den aniden kopma Kürdistan'a ekonomik felaket getirir. Türklerle beraber bağımsızlığı biraz daha geliştirebiliriz" demektedir. Özetle Öcalan, "bağımsız Kürdistan"ı Türklere finanse ettirmeyi arzu etmektedir. DTP'nin Ekim 2008'de TBMM'de dağıttığı ve federasyon talep eden rapor yukarıda anılan sürecin bir parçasıdır. Bu rapor DTP ve Türkiye açısından durumun netleşmesi anlamında önemli bir adım olmuştur. Artık, DTP'nin kendi açısından zamanın olgunlaştığı görüşüne ulaşarak kültürel haklar, kimlik haklan, siyasal çözüm gibi kaypak yaklaşımların arkasına sığınmadığı görülmektedir.

6 Özerklik veya Bask Modeli

Konunun çözümü doğrultusunda yapılan çalışmalar arasında İspanyol/Bask modelinin çözüm açısından bir teklif olarak ortaya atıldığı görülmüştür. Ancak anlaşılan odur ki Bask modeli ileri sürülürken, ayrıntılı bir araştırma yapılmamış, uluslararası ilişkiler dengeleri göz tinimde tutulmamıştır.329
Bask bölgesi 17.000 Km.2 büyüklükte olup, (Takriben Adana vilayeti kadar) sanayi açısından gelişmiştir. Nüfusu 2,5 milyon kadardır. Bölge; Burborlar dönemi, diktatör Primo ve Rivera ve faşist Franco dönemi hariç hep özerk bir yapıya sahip olmuştur.

1975'te Franco'nun ölümünden sonra İspanya'da demokratikleşme hareketi başlamıştır. Özerk yapılanmaya tekrar dönülürken Bask bölgesine de Katalonya ile birlikte özerk statü verilmiştir. Ancak özerk statü Bask bölgesindeki terörü durdurmamıştır. ETA eylemlerine devam etmiştir. ETA terörünün gücü özerklik ilanından sonra değil, Fransa'nın İspanyol-Fransız sınırında güçlü önlemler almasından sonra azalmıştır.

Iberya Yarımadası'ndaki Bask ile Suriye, Irak ve İran gibi ülkelerle sınırdaş olan Türkiye'nin güneydoğusunu aynı statüye koymak uluslararası ilişkiler dengelerinden hiç haberi olmamak demektir. Bask bölgesinde ayrılıkçı dinamikler güçlenerek sürerken, Katalonya'daki son gelişmeler İspanya modelinin bölünmeyi engelleyen değil, teşvik eden dinamikleri AB tam üyeliği sürecinde gerçekleştirdiğini göstermektedir.


7 Kürtçe Eğitim ve Televizyon-Kültürel Haklar

Kültürel haklar, şeklinde politik içeriğinden koparılmış ve masumlaştırılarak sunulmaya çalışılan "hak" iddialarının politik boyutu asla gözden kaçırılmamalıdır.

Esasen kültürel haklar yaklaşımının federasyon sürecinin parçası olduğunu Hasan Bülent Kahraman şu şekilde ortaya koymaktadır:

"Elbette kültürel olan her şey politiktir. Ama buradaki tartışma siyasal üniter devlet ile federatif devlet arasındaki çelişki ve etkileşimdir. Kısacası iki taraf da Kürt'ten değil, Kürtlükten bahsettiğini bilmek, Kürtler kültürel Kürtlüğe, Türkler siyasal Kürtlüğe biraz daha yaklaşmak zorundadır."

Bu çerçeveyi görmek istemeyen bazı aydınlar hatta siyasetçiler ve devlet görevlileri, Kürtçe öğrenim/eğitim hakkı ve televizyon yayını hakkının PKK'nın elinden önemli bir silahını alacağı ve halk ile devleti barıştıracağını 1980'lerin başından itibaren sürekli olarak ileri sürmüşlerdir. Devlet yurttaş ilişkilerinin şekillenmesinin ideal boyutu, devletin kamu menfaatini gerçekleştirirken, yurttaşların insan haklarını gerçekleştirmesi için gereken alana sahip olmasıdır.

Yurttaşın sahip olduğu haklar gelişme sırası ile negatif, pozitif ve aktif statü haklarıdır. Negatif statü haklan, devletin yurttaşın can, mal ve ırz güvenliğinin sağlanmasından ibarettir. Pozitif statü haklan ise devletin yurttaşlarının eğitim, sağlık gibi sosyal alanlarda isteklerini gerçekleştirmesidir. Aktif statü haklarından kastedilen ise siyasal katılım sürecine yurttaşların dâhil olmasıdır.

Hiçbir devlet yurttaşlarının pozitif statü hakkı olan eğitimi gerçekleştirirken, dar bir bölgede konuşulan yerel dili veya lehçeyi eğitim dili yaparak eğitim hakkının kullanılması sürecini kendi yurttaşlarının aleyhine işleyerek bir hak olarak gösteremez. Ankara'daki ve İstanbul'daki okullarda öğrenciler İngilizce eğitim yaparken, Şırnak'taki öğrenciyi Kırmanç lehçesi ile eğitime mahkûm etmek, Tunceli'nin bir bölümünde Zaza lehçesi ile eğitim vermek, bir yandan kültürel feodalleşmeyi, diğer yandan bu tür bir eğitim alan yurttaşların fiili bir ayrımcılığa/diskriminasyona tabi tutulmalarının zeminini hazırlayacaktır.

Böyle bir sürecin başlaması halinde bugün ailesi Güneydoğu Anadolu'dan kalkıp Bah Anadolu'da herhangi bir kentte yerleşen genç hiçbir dil zorluğu çekmeden okula devam ederken, Kırmanç lehçesi ile veya Zazaca eğitime geçilmesi ile ki, böyle bir eğitimi kimlerin vereceği de ayrı bir meçhuldür, bu mümkün olmaktan çıkacak, sosyal mobilizasyonda ve bütünleşmede yavaşlamalar ortaya çıkacaktır. Oysa Diyarbakırlı Kürt Cemil Paşa'nın torunu, eski Kartal Kaymakamı Ali Efendi ile Çerkez Mihrinnisa Hanım'ın oğlu, düşünür Vedat Günyol, "Ben neyim şimdi? Bir Türk! Neyimle Türk? Dilimle! Türkçe benim doğal yurdumdur. Dünyanın neresinde olursam olayım, hiç fark etmez... Yunus'lardan, Pir Sultan'lardan, Dadaloğlu'lardan süzülen, incelen, özleşen, gelişen bir dildir. Benim yurdum, barınağım can damarım! Dilim nedeniyle Türk olmak büyük bir onurdur benim için" demektedir. Vedat Günyol'u mümkün kılan etno-ırkçı bariyerlerin Anadolu'yu bölmemesidir.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde PKK'nın etkin olduğu 1990'lı yıllarda yapılan ankette deneklere, "İmkânları olsa çocuktan nasıl bir eği-tim yapan okula gönderecekleri sorulduğunda %15,0'ı Kürtçe cevabını vermişlerdir. Bu soruya verilen cevabı etnik kökene göre ayrıştırdığımızda Kürt kökenli vatandaşlarımızın tercihleri şu şekilde belirmiştir. İngilizce %46,3, Fransızca %3, Almanca %4,2, Arapça %10,2, Kürtçe %22,9 Zaza kökenli vatandaşlarda ise Kürtçe eğitim istediği % 6.3'e inmektedir. Burada ilginç olan verili durum olduğu için Türkçe seçeneği konulmadığı halde deneklerin %10'unun üstünde bir bölümünün Türkçe'yi kendilerinin anketörlere yazdırmış olmalarıdır.

Aynı soruyu göç eden yurttaşlarımız arasında yaptığımız ankette sorduğumuzda İngilizce %40.9 ile birinci sırayı işgal etmekte bunu sırası ile %28.7 ile Kürtçe, %10.5 ile Arapça, %3.5 ile Almanca, %1.6 ile Fransızca izlemektedir. Yine sorulmamış olmasına rağmen yurttaşların %11.3'ü Türkçe'yi kendileri yazdırmışlardır.

Verilen cevapları etnik kökene göre ayrıştırdığımızda Kürt kökenli vatandaşlar arasında Kürtçe eğitim isteği %38.8 ile birinci sırada gelirken, İngilizce, Arapça, Fransızca, Almanca'nın toplamı %47.1'e ulaşmaktadır. Yine Kürt kökenli yurttaşların %10.8'i anketörlere çocuklarını Türkçe okula yollamak istediklerini yazdırmışlardır. Göze çarpan bir diğer nokta Zaza kökenli yurttaşların ancak %16.4'ü Kürtçe eğitimi tercih ederken, %15.6'sı Türkçe eğitim yaptırmak istediklerini ankete sorul-mamasına rağmen yazdırmışlardır.''"Ana dilin konuşulmasının yasak-lanması ne kadar insan haklarının ihlali anlamına geliyorsa etnik dilleri eğitim dili yapmak da o kadar yurttaşlık haklarının ihlali anlamına gelecektir. Üstelik cumhuriyetin kuruluş aşamasında ülkenin kıt kaynakları böyle bir imkânı vermediği gibi, gerçekleşen isyanlarda devlet yönetimini haklı bir kuşku içine itmiş ve daha sonraki yıllarda da böyle bir siyasetin izlenmesini imkânsız hale getirmiştir.

Bu tablodan çıkan sonuç yurttaşların Kürtçe eğitim ve öğretim konusunda çok ciddi bir taleplerinin olmadığı ve çocuklarının geleceğini dar bir eksene sıkıştırmak istemedikleridir. Kürtçü politikanın parçası olanlar bile özel sohbetlerde "bu imkân olsun ama ben çocuğumu kendi özgür irademle Türkçe okula yollama hakkımı kullanayım" demektedirler. Bu anlamda Kürtçe eğitim talebi, bir eğitim talebi değil, politik talep olarak belirmektedir.
Nitekim Kopenhag Kriterleri'nin kabul edilmesinden sonra, açılan Kürtçe kurslara talep o kadar düşük olmuştur ki, kurslar kapanmıştır. Ulaşılan aşamada, Kürtçü çevrelerden gelen talepler, Kürtçü öğrenimden (kurstan) Kürtçe eğitime (eğitim sistemine alınmaya) dönüşmüştür.

Önümüzdeki süreçte muhtemeldir ki bu görüş "seçmeli ders" gibi "zararsız" seçenekler olarak gündeme getirilecektir.

Birçok çağdaş devlet değişik diller ve lehçeler sorunu ile karşı karşıyadır. Graham Fuller'in bu konuda ABD ile ilgili tespiti de önemlidir. Fuller, ABD'nin güneybatısında ve Kaliforniya eyaletinde Hispanik kökenli Amerikalıların sayısının artmasının bazı çevrelerde İspanyolca'nın ikinci dil olarak kabul edilmesi istediğini ortaya çıkardığını, bu isteği ileri sürenlerin ikinci bir Quebec senaryosu peşinde koştuklarını belirtmektedir. Ayrıca Kaliforniya'da yapılan iki dilli eğitimin bütünleşme ve toplumsal yükselme açısından olumsuz sonuçlan ortaya çıkmışhr.

Kaliforniya için İspanyolca'yı tehdit olarak gören G. Fuller'in Türkiye için ise Kürtçe eğitimi önermesi ayrıca akılda tutulması gereken bir husustur. Bir diller ve ırklar karışımı olan Hindistan'da bu durumun yarattığı zorluklar hemen herkes tarafından bilinmektedir. Siyaset bilimci Prof. Dr. Lesie Lipson'un belirttiği gibi, değişik ve birbirine yakın lehçeleri yakınlaştırma çabaları, Hindistan'da bu lehçeleri konuşanları birbirine yaklaştırırken, toplumun diğer kesimleri ile aralarındaki bağ hızla zayıflamakla ve derin uçurumlar oluşmaktadır.

ABD gibi bir ülke için tehdit olabilecek, dil merkezli kimlik sorunu Türkiye gibi bir ülkede "siyasallaştırılmış dil" bölücülük için bir kaldıraç görevi üstlenecektir. Türkiye, dil/lehçe öğrenimi konusunda mevcut konumunu korumanın ötesine geçmemelidir. Aksi bir adım atmak, Türkiye için ağır bir tehdit içerecektir. Milli bütünleşme süreci nihai olarak sona erecektir. Milli bütünleşmeyi tekrar tesis etmek eğer imkânsız olmaz ise çok zor hale gelecektir. "Seçmeli ders" uygulaması da Türkiye pratiğinde kısa zaman içinde "Haftalık 30 dakika" yayınlanan TRT'nin Kürtçe kanalına dönüştüğü gibi, iki dilli eğitime dönüşecektir. Bu konuda Özdemir İnce'nin "Ana dilde öğretim hakkı=özerk devlet; federatif devlet=bağımsız devlet!" uyarısı göz önünde hıtulmahdır.

Öte yandan, Anthony Birch'in "Nationalism and National Integration" adlı eserinin Kuzey İrlanda bölümüne dikkat çeken Taha Akyol, bu bölgede Katolik ve Protestan eğitiminin ayrı ayrı şekillenmesinin sonucunun "birbirlerine karşı sosyalite edilmiş" grupları ürettiğini aktarmaktadır.

Mustafa Akyol, Türkiye'nin içine girdiği süreci kültürel haklar çerçevesinde değerlendirirken şöyle demektedir:

"Ve bu sorular, iki ayrı senaryonun mümkün olduğunu göstermektedir. Birinci senaryo, emik Kürt milliyetçiliğinin, ona karşı gelişecek tepkiyle birlikte, giderek büyümesidir. Artık Kürtçe serbest, Kürtçe yayın mümkün olduğu için, dil ile uluslaşma süreci arasında her zaman bağ olduğuna göre, belki de Türkiye, yerel dilleri serbest bırakmakla kendi vatandaşları olan Kürtlerin uluslaşacağı bir sürece girmiş olabilir. İki ulus haline gelmiş bir ülkede bütünlüğü korumak yani Türkiye'nin parçalanmasını önlemek ise uzun vadede mümkün olmayabilir. Dahası, eğer parçalanma olursa, bunun kansız olmasını engellemek mümkün olmayabilir.

İşte bu nedenle ilk senaryo son derece karanlık ve tehlikelidir. Ancak ikinci bir senaryo daha var. Kürt vatandaşlarımız, kendilerine sağlanan kültürel özgürlükler sonucunda uluslaşma sürecine girmeyebilirler. Baskıların kalkmasıyla rahatlayarak, ülkedeki demokratik kurumlara entegre olabilirler. Ekonomik gelişme ve nüfusun iç göçlerle iç içe geçmesi ise toplumsal entegrasyonu daha da geliştirebilir."

Kuzey Irak'taki pankürdist saldırgan politikalar, PKK ve destekçisi siyasal örgütlerin terörizm ile birleşen biyolojik ırkçı yaklaşımları ve bunların büyük güçlere pazarlanması bileşkenleri ile birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye'deki sürecin hangi senaryoya doğru kayabileceği daha açık görülecektir.

8 Türkiyelilik Çözümü

AKP iktidarının, ancak ondan önce Tansu Çiller'in öne sürdüğü bir çözüm ise ortak kimlik olarak Türkiyelilik veya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır. Türkiyelilik, Anadolu coğrafyasını kimliksizleştirmektir. Türkiyelilik, milliyetin ve milli kimliğin reddi anlamını taşımaktadır. Türkiyelilik, Türk adının tamamen kaldırılarak parçalanma veya Anadolu Cumhuriyeti seçeneği önüne konulmanın ilk adımıdır.

Türkiyelilik yaklaşımının temelinde iyi niyetli yaklaşanları hariç tutar isek, Türklüğü Türkiye'de yaşayan etnik gruplardan birisi olarak gören "azınlık ırkçılığı" yaklaşımı vardır. Oysa Türkler Anadolu'daki etnik gruplardan birisi değildir. Hâkim kültürü üreten millettir. Dünya tarihi boyunca hiçbir ülkede çoğunluğa mensup olduğunu düşünenler, kendilerini azınlıkta hissedenlerin taleplerini karşılamak için var oluşlarını inkâr etmemişlerdir.

Türkiye'de arkasına %6'lık destek alan bir örgüt talep ettiği için, toplumun % 94'ünü oluşturan ezici ekseriyet, Türk kimliğinden vazgeçmeyecektir. Esasen bu kimliğe sahip çıkan da yoktur Milliyet Gazetesi için yapılan ve 19-26 Mart 2007 tarihleri arasında yayınlanan "Biz Kimiz" başlıklı araştırmada 48 milyon 709 nin yetişkin nüfusu temsil eden denekler içinde sadece % 0.23 kendisini "Türkiyeli" olarak tanımlamıştır.

9 Devletçi Çözüm Önerileri

Devletçi diye nitelendirebileceğimiz çözüm önerilerinin sorunun niteliği ve çözüm önerileri ile ilgili tespitlerini başlıca iki başlık altında toplamak mümkündür. Devletçi çözümleri sadece devlet ve sistem partileri savunmamışlardır. Aydınların ve halkın geniş katmanlarının da burada "devletçi" çözümler diye adlandırdığımız tespit ve çözüm önerilerini destekledikleri görülmüştür.

Bu yaklaşımların birisine göre sorunun kökeninde bölgenin ekonomik geri kalmışlığı vardır ve bölgenin ekonomik olarak kalkınması ile sorun çözülecektir. Ve tersinden okur isek eğer Güneydoğu Anadolu ekonomik olarak kalkınmış olsa idi böyle bir sorun ortaya çıkmazdı. Diğer yaklaşıma göre ise sorun bir terör sorunudur ve etkili anti-terör süreci ile durdurulması mümkündür.

Bu iki yaklaşım birbirlerinin izahlarını tamamen dışlamayan izahlar ve çözüm önerileri getirirler. Farklılıkları daha çok vurgularındadır. Devletçi tespit ve çözüm önerilerinin zayıf yanını teorik çerçevesi oluşturmaktadır. İki tespit ve öneri de çok genel ifadeler kullanmakla yetinip, derin ve somut öneri alanlarına girmemişlerdir. Aşağıda bu iki yaklaşım iç içe geçmişlikleri göz önüne alınarak ele alınacaktır.

Bir Ekonomik Sorun Olarak Kürtçülük

Etnik milliyetçiliklerin yukarıda anılan dört aşamada da ortaya çıkmasına neden olan sebepler arasında sosyo-ekonomik olarak geri kalmışlık veya geri bırakılmışlığa tepki olarak belirdiği doğrultusunda tespitler yapılmaktadır. Gerçekten de ekonomik gerilik emik grupların merkezi yönetime ve merkezi yönetimi oluşturan ulusa karşı tepki geliştirmesine neden olmaktadır. Bu anlamda ekonomik sorunların çözümünün otomatik olarak etnik sorunu çözebileceği düşünülebilir.

Gerçekten de terörün son yirmi sene içinde en yoğun olduğu Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin büyük bir bölümü ile Doğu Anadolu Bölgesi'nin büyük bir bölümü sosyo-ekonomik kalkınmışlık seviyesi açısından altıncı ve yedinci sırada gelmektedirler. Güneydoğu Anadolu Bölgesi içinde yer alan dokuz il Gaziantep (20), Kilis (54), Diyarbakır (63), Adıyaman(65), Şanlıurfa(68), Batman(70), Mardin (72), Siirt (73), Şırnak (78) illeri kendi aralarında büyük dengesizlikleri yansıtmaktadır. Yedinci sırada bulunan Doğu Anadolu ise Türkiye'nin en geri kalmış bölgesidir. 14 ilin yani Elazığ(36), Malatya (41), Tunceli (52), Erzincan (58), Kars (67), Iğdır(69), Ardahan(74), Van (75), Bingöl (76), Hakkari (77), Bitlis (79), Ağrı (80) ve Muş (81)'tur. »

Bu sosyo-ekonomik yapılanmadan hareket ederek teröre sadece ekonomik geriliğin sebep olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Ancak ekonomik geriliğin terörün gelişmesi için uygun bir vasat hazırladığı şüphe götürmez. Eğer, Diyarbakır ekonomik gelişmişlik açısından 3., Hakkari 20.sırada olsalardı, PKK'nın ve arkasındaki güçlerin bu bölgede Türkiye'nin yumuşak karnı ile karşılaşmayacakları ve Türkiye'ye yönelik vekâleten savaşın çok daha zor şekillendirilebileceği mutlak bir gerçekrir.

Ancak, Ardahan (74), İğdır (69), Yozgat (64) ekonomik açıdan birçok ilden geri olmalarına rağmen terör için bir vasat oluşturmamaktadırlar. Hu ila meselenin sadece ekonomik determinizm kokan bir şekilde izahının güç olduğunu göstermektedir. Ayrıca etnik Milliyetçiliklerle ilgili yapılan kapsamlı araştırmalarda etnik-Milliyetçilikle sosyo-ekonomik arka plan arasında belirgin bir ilişki yokmuş gibi görünmektedir.

Örneğin İspanya'da Bask ve Katalonya'da Fransa'da Korsika ve Britanya'da Belçika'da Flaman bölgesinde, Kanada'da Quebec'de ekonomik gelişmişliğe rağmen/ekonomik gelişmişlikten dolayı, zinde ve güçlü etnik-milliyetçilikler varlıklarını sürdürmektedirler.

Ayrıca, milliyetçi ideolojinin gerçek taşıyıcısı burjuvazidir. Bundan dolayı, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin ekonomik sorunları çözülürken, eğer güçlü bir milli bütünleşme politikası uygulanmaz ise ortaya çıkacak ve kendisini "azınlık burjuvazisi" olarak algılanacak bir grup, bir sure yeraltına inecek olan etnik milliyetçiliği daha güçlü olarak geri getirecektir.

Üstelik Türkiye'de son dönemde gelişen örgüt yandaşı veya örgütle dayanışma içinde, zenginliğinin kaynağı, ticaret veya sanayi değil, uyuşturucu, her türlü kaçakçılık ve tefecilik olan "Kürtçü mafya burjuvazi" gerçeği ile karşı karşıyadır. Kürtçü mafya burjuvazi, orta vade de terör örgütünü köylülükten kendiliğe taşıyabilir. Hatta bunun ilk belirtileri ortaya çıkmaktadır.

Yukarıdaki örnekler Türkiye gerçeğinden farklı tarihsel, sosyal, ekonomik ve politikleri barındırmakla birlikte ihmal edilmemesi gereken bilgiler sunmaktadırlar. Bu çerçevede Türkiye'de sorunu incelerken, ekonomik geriliğin terörün gelişmesi için vasalı oluşturduğu gerçeğinin altı çizilirken, sadece bölgenin zenginleşmesinin Türkiye'nin zayıf karnını ortadan kaldırmayacağı görülmelidir. Ana amaç, bölgenin değil, Türkiye'nin zenginleşmesi olmalıdır. Sorunun çözümü burada yatmaktadır. Bu ileri de daha ayrıntılı ele alınacaktır.

Bir Terör Sorunu Olarak Kürtçülük

Bazı izahlara göre ise mesele sadece bir terör sorunudur ve terörün ortadan kaldırılması ile sorun ortadan kalkacaktır. Bu yaklaşım 1980'ler için doğru ise de Kürtçülüğün kazandığı boyutlar göz önüne alındığında artık gerçekçi olmaktan uzaktır. PKK, terörü hâlâ çok etkili bir araç olarak kullanmakla birlikte, artık uluslararası dengeleri, sistemi ve kuruluşları doğru istismar eden ve kendisini istismar ettiren bir yapıya sahiptir. Bu anlamda artık PKK biter ise Kürtçülük biter demek mümkün değildir. Türkiye, terörü de bitiren daha kapsamlı bir modeli geliştirmek zorundadır.

Kaynakça
Kitap: PKK Terörü Neden Bitmedi, Nasıl Biter?
Yazar: Ümit Özdağ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön PKK: PKK Amerikan Ordusunun Bir Parçasıdır, PKK Bir Kürt Hareketi Değildir, Türk ve Kürt Kardeştir ve Asıl Düşmanımız ABD ve Onun Emirkulu Olan AKP'dir!

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir