Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1994 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerler

PKK'yı yaratan ve günümüze kadar finanse edip yöneten devlet Amerika’nın ta kendisidir.
Nasıl mı?
-1980 darbesi sonrasında Türkiye’de oluşan Amerikancı hükümetlerin yardımı ile.
-PKK ve Kürt mafyası ne tesadüftür ki Turgut Özal döneminde oluştular ve güçlendiler.
-Abdullah Öcalan bir MİT ajanıdır. Bunun kanıtını kahraman Uğur Mumcu bulmuştu. 1972'de, Abdullah Öcalan "Şafak Bildirisi" davasından dolayı tutuklandı, ve sonrasında Milli İstihbarat Teşkilatı "Bizim adamımızdır" yazısını yollayıp, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasını sağlamıştı.
PKK gibi aşağılık ve zavallı bir terör örgütü neden hâlâ etkisiz hale getirilmedi ve sürekli Şehit vermemize sebep oluyor?
-"Devlet" kelimesinin anlamı şudur: "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal ve askeri bakımdan örgütlenmiş milletin oluşturduğu tüzel varlık". Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Devleti'dir ve bu devletin bütün organlarını(TSK, MİT, vs) yöneten güç hükümettir. Yani hükümetin elinde bir uzaktan kumanda var ve bununla istediği zaman bütün devlet organlarına emir verip onları yönetebiliyor. Demekki eğer hükümetin başındaki lider kadro kişisel çıkarları(zenginlik) uğruna Amerika'ya namusunu ve şerefini satan insanlardan oluşuyorsa, TSK ve MİT gibi devlet organlarının başındakileri de maalesef dolaylı olarak Amerikancı oluyor. İşte bu yüzden Abdullah Öcalan bir MİT ajanıydı ve sonra ABD'nin çıkarları uğruna Amerikancı Özal Döneminde, PKK dizayn edildi ve bu lanetli terör örgütün başına imralı canisi getirildi.
-Ülkemizin yönetildiği bu lanetli sisteme rağmen, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içinde daima bu düzeni bozup Türkiyenin Tam Bağımsızlığını koruyan Atatürkçüler olmuştur. Eşref Bitlis önderliğindeki Atatürkçü Kahraman Askerler, Özal döneminde sürekli Amerika ve Amerikancı hükümet ile mücadele etmişlerdir. Eşref Bitlis vefat etmeden önce(17-02-1993 öncesi) Kuzey Irak ve PKK’ya yapılan operasyonlar sonucunda Amerikan Ordusunun bir parçası olan PKK terör örgütü resmen yok edilmişti. İşte bu onurlu davranışlar sonrasında, 1960 Devriminden sonra ilk defa Eşref Bitlis döneminde yine TSK içinde bir Atatürkçü(Anti-emperyalist) Devrim oluşmuştur. İşte bu Devrimi yaratan Kahramanların Ruhu günümüze kadar TSK'da devam etmiştir ve bu yüzdendir ki, bu ruha sahip olan Askerlerin büyük bölümü günümüzde Amerikancı AKP tarafından ya Silivri Cezaevine yerleştirilmiş yada emekli edilmişlerdir, ki PKK yok edilemesin ve Amerika’nın çıkarlarına zarar gelmesin diye.
-PKK terörü Amerikancı Çiller ve Tayyip Erdoğan hükümetleri tarafından kasıtlı olarak yok edilmedi ve daha da güçlendirildi.
SONUÇ, PKK TERÖRÜ NEDEN BİTMEDİ:
-DSP Hükümeti Döneminde TSK tarafından yine etkisiz ve yokedilme noktasına getirilmiş olan PKK, AKP ve Hilmi Özkök'ün Büyük Yardımları ile ABD'nin Irak'ı Tekrardan İşgal Edip, PKK'nın tekrardan güçlenmesi sağlanmıştır.
-AKP terörü bitirmek için asla herhangi bir adım atmıyor.
-Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, ABD ile yaptığı 9 maddelik gizli anlaşmada TSK’yı zayıflatan ve PKK'yı yasallaştıran ve güçlendiren maddeler var. Ve bu maddelerin hepsi de gerçekleştirildi.
- Erdoğan'ın Özel Temsilcisi olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan AKP'nin PKK ile işbirliği yaptığını resmen doğradı. Buda Vatan Hainliğinin belgesidir.
-Şehitlerimizin sorumlusu: "AKP’nin Kürt Açılımı Politikası ve ABD-AKP-PKK-BDP(DTP) İşbirliği"
ÇÖZÜM, PKK TERÖRÜ NASIL BİTER:
-NATO'dan çıkılacak, Amerikaya rest çekilecek, Avrasya ülkeleri(İran, Suriye, Çin) ile milli çıkarlarımız doğrultusunda ekonomik anlaşmalar yapılacak(hedef Türk Birliği).
-Kuzey Irak, aynen Kıbrısta yapıldığı gibi, yasal haklarımıza dayanarak, oradaki Türkmen Soydaşlarımızın yardımı ile ele geçirilmeli, ve bölgedeki bütün PKK’lılar 1-2 günde etkisiz hale getirilecek.
-Doğu Anadolu'da İş Garantisi ve Tarih Dersleri
Ayrıntılı Bilgiler için giriniz

1994 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:28

1994 DÖNEMİ

"Gözü peklik bir hikmettir.
Muharebenin en önemli bölümüdür.
Cesaret büyük ölçüde alışkanlık ve kendine güvendir."

30 Aralık günü İstihbarat Şube Müdürü geldi:

- Komutanım bir gazetenin muhabirleri geldiler. Yılbaşı gecesini sınır karakolunda askerlerle beraber geçirmek istiyorlar. İzin belgeleri var.
- Tamam gitsinler. Nereyi istiyorlarsa. Birlik komutanına haber verin.
- Üzümlü'yü istiyorlar.
- Harun, Üzümlü'de yılbaşı gecesi bekledikleri heyecanı bulamayacaklar. Üzümlü dosyası kapandı. Onlar bunu tabii ki bilemezler. Hal böyleyken, bu güne kadar 31 şehit, 27 yaralı veren Üzümlü Karakolu'nda yılbaşı gecesini geçirmek isteyenler, herkesten farklı adamlardır. Bu memlekette cesur adamlara, ihtiyaçları olmasa da yardımcı olmalıyız. Benim ilk sözüm, biliyorsun, "önce cesarettir." Cesur adamları severim. Ne istiyorlarsa, neye ihtiyaçları varsa, hepsi karşılansın.

2 Ocak 1994, Hürriyet:

"Rahat uyuyun biz buradayız: Üzümlü kahramanları Reşdan Dağı'nın 2.500 metrelik zirvesinde, Irak sınırının sıfır noktasında yer alan bu vatan toprağında sanki başka bir dünyada yaşıyorlar. Şehit olan 31 kahramanın ölümsüz anıları şimdi Reşdan Dağı'nın zirvelerinde dolaşıyor. Soğuk ve karla iç içe yaşayan Mehmetçiğe bunlar hiçbir şey ifade etmiyor. Ay-yıldız Bayrağımızın gururla dalgalandığı mevzilerdeki Mehmetçiğin gözü 24 saat Kuzey Irak'ta Ayaş'lı Ahmet Gündüz, savunmada düşmanı beklerken "Bıraksalar, gidip şu dağları dümdüz etsek" diyor. Kanlarıyla destan yazanlar "Herkes rahat uyusun biz buradayız" diyor. 31 Aralık 1993'te, gece yılbaşı olması nedeniyle PKK dağ kadrosu veya şehir ve köylerdeki milisleriyle bir yerlere saldırmak isteyebilirlerdi. 30 Ağustos, 29 Ekim gibi özel günlerin gecelerinde mutlaka eskiden bunu yapmıştı. Birlikler ve karargahlar hayanın kararmasıyla birlikte; kışla, üs, karakol ve mevzilerde farklı tertip ve aldatma düzenleriyle bütün gece tetikte beklediler. Aslında her gün her saatte aynıydılar, ancak bu gece herkes daha değişik bir duruş aldı. 1 Ocak 1994'e gireli iki saat olmuştu. Yanımda nükte makinesi Levazım Şube Müdürü Yarbay Zafer de vardı. (1996'da yakalandığı amansız bir hastalıktan rahmetli oldu)

- Komutanım bu gece boşuna bekliyorsunuz. Gelmeyecekler.
- Aceleci olma Zafer!
- Komutanım siz PKK'lıları alıştırdınız. Artık onlar neredeyse, biz onların bulunduğu yere gidiyoruz. Adamlar tembelleştiler. Bu karda kıyamette niye yollara düşsünler. Gelmemelerinin başka bir sebebi daha var.
- Zafer, sen levazımcılığı bırakmış savaşçı olmuşsun. Neymiş o sebep?
- Bunun şarkısı bile var komutanım, müsaadenizle onu söyleyeyim.
- Neymiş, dinleyelim.

Zafer şarkıyı müziği ile birlikte söyledi:

Akşamın olduğu yerde
Bekleniyorsun, geliniyorsun
Çünkü seni çok sevdiğimi
Biliyorsun, geliniyorsun.
1993 yılı gelip geçiyor
Sen gelmiyorsun
Çünkü seni çok sevdiğimi
Biliyorsun, gelmiyorsun.

Kurmay Başkanı:

- Son 15 günde kömür sıkıntısı yaşadık. Tugay'ın kömürü Şırnak'ta-ki madenden alınacaktı. Kömür ihalesini Diyarbakır yaptı. Taşımayı ise Mardin yapacaktı. Şırnak'taki maden ocağını PKK'lılar sık sık bastığı ve halen de tehdit ettiği için müteahhit günde bütün bölge için 4-5 kamyon ancak kömür çıkartabiliyor, O da bize düşmüyordu. Mardin'deki taşıma müteahhidi de mukavelesini yaktı. Kömür hazır bile olsa taşınamıyordu. Siz ikimize "Bu işlerde hiçbir aksaklık istemiyorum" diye birkaç kere emir vermiştiniz.
- Hallettiniz mi?
- Zafer bizzat kendisi Diyarbakır'a giden helikopterlerden biriyle Şırnak'taki madene gitti. İki gün kaldı ve iş yoluna girdi.
- Doğrusunu yapmışsın Zafer, işlerin iyi gitmesini istiyorsan kendin yap; dedim.
- Komutanım askerlerin operasyon dönüşlerinde kışlanın ısınmadığını öğrenince, nasıl olsa siz beni madene attıracaktınız. Ben savaş teçhizatını kuşanıp, tüfeğimle birlikte oraya giderek Dağ ve Komando Tugayının Levazım Müdürü nasıl olurmuş dosta düşmana gösterdim.

Karargah subaylarından biri:

- Sizin bir hafta önce poligonda atış yaptığınız iki hedef kağıdı Zafer Yarbayımda. Sizden sonra poligona gidip onları aldı ve odasına getirdi.

Kurmay Başkanı:

- Komutanım belki fark ediyorsunuzdur. O günden beri Levazım Şube Müdürü size arza gelemiyor. Siz karargaha geldiğiniz zamanlar, "Komutan sinirli mi?" diye bana sorup odasına dönüyor.
- Hayrola Zafer, ben dağda taşta her zaman ateş ediyorum, Poligonda sadece farklı bir deneme yaptım. Bundan ne çıkar?
- Dağda taşta yapın. Orada düşman var ama kışlada sadece biz varız. Bu hedef kağıtlarındaki denemeyse normali ne olur? Ben sağlamcıyım komutanım.

1 Ocak 1994'ün yılbaşısı, rahmetli Zafer'in nükteler yaparak güldürmeye çalışmaları ile böyle geçti.

"Ateş yakar, insan bunu telkinle öğrenir.
Kimse ateşte yananlar kadar emin olamaz.
Ölüm de öyledir.
Ölümü saniye saniye hisseden emin olur.
Diğerleri sadece bilir, ölümü yaşayamaz."

3 Ocak 1994 günü Harekat Şube Müdürü gelerek, Genelkurmay ve Jandarma Asayiş Komutanlıklarından aradıklarını, onay için gönderdiğimiz Kuzey Irak'taki Hakurk Kampı'na yapacağımız harekat planının (Ejder-Kış) Genelkurmay Başkanı'na arz edildiğini, Genelkurmay Başkanı'nın "İran topçusunun zaman zaman Hakurk'a ateş açtığım, Hakurk'tan İran topraklarına giden geçitlerin mayınlanmış olabileceği düşünülerek, buralara indireceğimiz komando timlerinin o yerlere indirilmesinden vazgeçilmesini söylediğini, eğer operasyon yapılacaksa bunun Temmuz 1994'te yapılmasının uygun olacağının" kendisine bildirildiğini söyledi.

-Ahmet, sen, bunu sana söyleyenlere; PKK'nm Hakurk'tan İran'daki Zagros Kampı'na geçmek için kullandı ğı bu 3000 metrenin üzerindeki kayalıklara kendisi basmak için mayın döşemeyeceğini, Mezar-gediği üzerinden Hakurk'a tepeden bakan bizim timlerin, bir yıla yakındır oraya İran topçusunun bir mermi daha atmadığını, ne gördüklerini ne de duyduklarını söylemedin mi? Kaldı ki 20 kilometre uzunluğundaki Hakurk Vadisi'ne bir iki topçu mermisi düştü veya geçitlerde birkaç mayınla karşılaştık. Bu ikisinin PKK'nın havan ve roket atışlarının yanında kıymeti var mı? Mermi atılacak, mayınla karşılaşacağız diye düşünsek bir tek harekat yapabilir miyiz?

- Kışladan bile çıkamayız komutanım.
- Peki, sen bunları sana söyleyen karargah subayına açıklamadın mı?
- Komutanım, malumlarınız. Siz bu tip arzları bizden iyi bilirsiniz. Genelkurmay Başkam harekat yapılsın istiyor fakat, bunun Temmuz'da olmasının uygun olacağını belirtiyor.
- Topçu ve mayın meseleyse, Temmuz'da sorun ortadan kalkar mı? Temmuz ayında Hakurk Kampı'nda muharebelerde sakatlanmış kör, topal, sadece lojistik işleri yapan idari insanlar dışında militan olmadığını, sen de ben de bilmiyor muyuz? Temmuz'da yurt içinde her yer yanarken Hakurk'taki 50-60 sakat adamın peşine düşülür mü? Bu çalışmamız Irak'a derin dalacağımızdan erken onay istediğimiz ve zamanını bizim tayin edeceğimiz bir harekattı. Önceliğimizi biliyorsun, yurt içindeki 2 kışlık kamp, Karanlık Dağ (Kato) ve Alandüz (Oramar) bu ikisini de, üst üste ve hemen çökerteceğiz. Ejder zaten sırasını bekleyecek, kasaya koyun! "Ardından yüz köpek havlamayan kurt, kurt sayılmaz.'

Dağ ve Komando Tugayının Hakkari, Yüksekova, Şemdinli'de bulunan taburları ile Çukurca'daki Jandarma Komando Taburu derin kar ve şiddetli soğuklarda, dağ ve dağ geçitlerinde muharebe edecek gibi hazırlıklarını hızla tamamladılar. Birliklerin hazırlıklarını bulundukları yerlerde gece de onlarla birlikte kalarak kontrol ettim. Her yerde subay astsubaylarla topluca nerede neyi nasıl yapacağımızı anlattım. Herkesin şevki dorukta, ruhları yüksek, iradeleri ustura kadar keskindi. Türk Milleti'ne silah çekerek kabadayılık yapmaya kalkışmak ne demekti? Savaş tarihleri bizi nasıl anlatıyordu? Bu toprak bize neye mal olmuştu? Taşkın nehirleri geçen bir ulus çaylarda mı tökezleyecekti? Aslında bu durumlara maruz kalmamız idari maslahatçıların meydana getirdi ği bir sonuçtu ve uzaktan yakından Türk Ulusu'yla ilgisi yoktu. Halep oradaysa arşın buradaydı. El mi yaman bey mi yaman herkese gösterilecekti. Tugaya döndüm.
8 Ocak 1994 sabahı Emir Astsubayına "Merkezi yayın sistemine söyle, "Harekata hazır olun" kasetini çalsınlar."

İki dakika sonra hoparlörlerin sesleri çevredeki tepelerin yamaçlarında çınlamaya başladı:

"Yine şahlanıyor aman kolbaşının yanınımda kıratı
Görünüyor yandım aman, bize serhat yolları
Davullar çalsınlar aman, yine cengi çengine harbi
Görünüyor aman, bize sefer yolları."

"İzmir'in kavakları dökülür yaprakları
Bize de derler çakıcı, yar fidan boylu
Yakarız konakları.
Sehvim senden uzun yok
Yaprağında düzün yok, yar fidan boylum
Gamalı da zeybek vuruldu
Çakıcıya sözüm yok."

"Kırım'dan gelirim adım da Sinan'dır hey
Kılıcımın suyu, yar suyu, kandır da dumandır hey
Kırım'dan gelirim atım da araptır hey
Gizlenme ey gafil
Sinan da buradadır
Meydan da hurdadır."

"Dağlarında da guru da meşe yanıyor efem
Mehmet Efe'm de davı başında üşütmüş de donuyor
Boncuklu gelin orta yerde dönüyor da dönüyor
Aslanım da efeler vay vay
Yiğidim de efeler vay vay
Gar mı yağıyor
Yarengümen'in dağına efem
Haden çıkanda şu dağların başına da başına
Mehmet Efe'm de oturuvermiş efelerin sağına
Aslanım da efeler vay vay
Yiğidim de efeler vay vay."

9/10 Ocak 1994 gecesi Karanlık Dağı (Kato) güneyden Yüksekova Dağ ve Komando Taburu ile Jandarma Komando Taburu, doğu ve kuzeyden ise Hakkari'deki 2. Dağ ve Komando Taburu emrinde Jandarma Özel Harekat grubu olduğu halde kuşatıldı, çepeçevre sarıldı. Kato Dağ bloğuna bu mevsimde güneyden çıkmak mümkün değildi. Tamamen uçurumlarla kaplı bu tarafta kuşatmadaki taburlar, her şeyi göze alıp dağdan inmeye kalkışacakları bulundukları yerlerde bekleyeceklerdi. Dağa; kuzeyden kuşatmaya katılan 2. Dağ ve Komando Taburu ile Jandarma Özel Harekat Grubunun seçkin timleri çıkacaktı. Kuzeyde de dağa çıkabilecek kayalık tek bir patika vardı. Kato Dağı batıya, Şırnak istikametinde Altın Dağlar adıyla devam ediyordu. Hakkari-Şırnak idari sınırından, Süvari Halil Geçidi ile Şırnak arazisine giriyordu. Hakkari il merkezinin 20 km. doğusunda bulunan bu PKK kampındaki grup, Hakkari il merkezi içindeki saldırıları milislerle birlikte yapan, civardaki karakolları ve köyleri basan, yol kesip adam kaçıran, mayınları yol ve patikalara döşeyen dağ kadrolarından oluşuyordu. Elimizdeki resmi bilgiler, bölge köylülerinden, koruculardan elde ettiğimizle birlikte, Kato Dağı'nın alü yıldır üstüne çıkılmadığını gösteriyordu.

Dağ ve çevresi yüksekliği yarım ile bir metre arasında değişen karla kaplıydı. Sabah olduğunda ise kar yağmıyordu. Sürekli aldığımız üç günlük meteoroloji raporları da önümüzdeki birkaç gün yağış alamayacağını gösteriyordu. Bugün, gökyüzü gri ve siyah bulutlarla kap lı olduğundan, sanki biraz sonra akşam olacak ve hava kararacakmış gibi bir his uyandırıyordu.

Saat 07:00'da Üsteğmen Engin komutasında 2 Dağ ve Komando timi, Üsteğmen Garip komutasında 2 Jandarma Özel Harekat timi (80 kadar asker) birbiri arkasında, kol düzeninde, kırkayak yürüyüşünü andıran ilerleme şekliyle Dağın doğusundaki dik patikanın başlangıç noktasına yaklaşmaya çalışırlarken, patikanın dağın üstüne ulaştığı nokta merkez olmak üzere, 50 metreye yakın bir cephedeki kayalık mıntıkadan şiddetli roket, makineli tüfek ve piyade tüfeği atışı başladı. Timler bir metrelik karın üzerinde ve tırmanışa başlama yerinin oldukça uzağındaydılar. Mevcut durum; iki yüz metrelik bir duvarın üzerinde bulunanların, duvarın dibinde, karların üzerinde bata çıka yatan, sürünenlere yukarıdan kaya ve taş parçaları atmaları ve yuvarlamalarına benziyordu.

Bu durum hesaplandığı için ona göre mevzilenmiş olan Tugayın Dağ Topçu Bataryası ile taburun havanları derhal karşı ateş açtılar.
PKK'lıların mevzileri her zamanki gibi kayaların altında, kovukların içindeydi. Top ve havan atışları karşı tarafa istenildiği gibi kayıp ver-diremiyordu ama bizim timlerin üzerine de sağlıklı, iyi nişan alarak ateş etmelerine mani oluyordu. Kobralar çağrıldı. PKK mevzilerini ateş altına alan kobralar hedefin üzerinden çekilince topçu ve havanlar başlıyor, böylece timlerin zayiat vermeden patikaya yaklaşmaları sağlanıyordu. Kobra, topçu ve havan ateşi kesilince militanlar sanki hiçbir şey yapılmamış gibi yeniden ateşe başlıyorlardı. Harekat bölgesinde bulunan Geçitli Karakolundan çıplak gözle bütün olup bitenleri izleyebiliyordum. Tabur Komutanı Binbaşı Necmi (PKK'hla-rın 2. Dağ ve Komando Tabur komutanı Binbaşı Necmi'ye taktıkları isim "İhtiyar Kurf'tu.) bizim timler ile PKK grubunun atışlarını en iyi görebilen bir sırttan taburunun harekatını sevk ve idare ediyor, taktik ve teknik bilgisiyle, soğukkanlı bir şekilde ateş destek unsurlarını yönetiyordu.

Saat 11:00 olmuş, karların içindeki timlerin en önünde bulunan Üsteğmen Garip bile daha patikanın başlangıcındaydı. Patikanın dağın üstündeki bitiş noktasındaki kayalıklarda yay gibi tertiplenmiş mevzilerden yağmur gibi mermi geliyordu. Derin kar, düşen roket mermilerinin parçalarının dağılmasını azaltarak, tesirlerini azaltıyor, buna karşılık hızlı ilerlemeye mani oluyordu. Timler tepelerinde bulunanlara ayağa kalkarak ateş edemediklerinden atışları sağlıklı olmuyor ve cılız kalıyordu.

Bu böyle devam edemezdi. Bunların üzerine veya civarına havadan atlayıp, aynı düzlemde manevra yapmamız şarttı. Ancak dağdaki PKK grupları sadece ateş edenler miydi? Dağın diğer bölümleri ölü sessizliği içindeydi. Hiç tepki gelmeyen kısımlarda da durumun gelişmesini bekleyen PKK unsurlarının bulunması mümkündü. Bu kışlık kamp sırf ateş edenlerden meydana geliyor olamazdı. Çuvalı bu nedenle şimdi başka ucundan da silkelemek gerekiyordu.

Karakolda bulunan karargah subayları Binbaşı Ahmet ve Yüzbaşı Harun'a:

- Dağın üzerine timler atacağız, bana bu işi "ben yapacağım" diyen bir pilot bulun, dedim. 20 dakika sonra Pilot Yüzbaşı Ali geldi.
- Ali, size yer emniyeti alınmadan hiçbir şekilde iniş yapamayacağınız konusunda pilotların bağlı olduğu komutanlıklarca verilen yazılı ve sözlü kesin emirler var, biliyorum. Bu genelde doğrudur. Ama muharebe kalıp tanımaz. Kalıplarla da yapılamaz. Esneklik, elastikiyet, herkesten farklı cesaret ister. Koşulların hakkını hemen ve mutlaka süratle vermemiz lazım. İniş riskinin en düşük olduğu kesimi seçeceğiz ve dört sortide toplam iki tim taşıyacaksın.
- Durumu biliyorum. Ben gideceğim Komutanım.
- Sana yakışanı da budur. Sağol. Şimdi sana atma bölgesini gösterelim. Dağda çarpışmaların devam ettiği yönün tam aksi istikametindeki ucunda, kayalıkların arasında bulunan küçük yuva gibi bir yere inilecekti. Sırtı boydan boya testere gibi kayalıklarla kaplı dağda başka bir doğru dürüst yer de yoktu. Harekat Şube Müdürü geldi.
- Komutanım Pilot Yarbay Sinan, "Ben de uçarım" diyor.
- Güzel, o zaman her helikopter ikişer sorti yapsın. Taşıma daha kısa sürede biter. Binbaşı Necmi'ye söyleyin, kuşatma çemberinin kritik olmayan bölümlerinde bulunan iki timini hazırlasın. Seçtiğimiz yere atılacaklar. Bir helikopterde beni tabur komutanının yanına atsın. Binbaşı Necmi'nin bulunduğu tepedeki karın yüksekli ği helikopter için uygun olmadığından eteklerde bir yere indim ve yanına çıktım. Her şeye cepheden bakan bu tepede, dağın dibindeki bizim timler ile PKK'lılar, bir salonda yakın mesafeden film seyreder gibiydi. Kobralar bir kez daha geldiler. Onlar ayrılınca hedefleri topçu ve havanlar dövmeye başladı. Dağın eteğindeki dört komando timi beyaz giysileri ile karın üzerindeydiler. Kolay vurulmamak için kendilerini dağın eteklerindeki kayalıklara doğru yaslamışlardı. PKK'lılar 43 muhtelif noktadan ateş ediyorlar, attığımız topçu mermileri kayaların üzerinden uçuyor veya ön yüzüne çarpıyordu. Militanların doğru ateş etmelerini önlüyordu ancak zayiat verdiremediği de ortadaydı.

Tabur komutanı Binbaşı Necmi 'Timler hazır komutanım. Yerlerini helikopterlere bildirdim" dedi. 15 dakika sonra iki Kara Şahin (Skorsky) bizim solumuzdan, birbiri ardına yere sürünürcesine uçarak ani bir yükselişle Dağın batısındaki avuç içi gibi görünen yerin üzerine süzülürken, ilk helikopterin gövdesinin önünde ve arkasında aynı anda iki roket paralandı. Bunları atanlar dağın ortalarında bir yerlerde mevzilenmişlerdi. İniş yerine helikopterin sığmadığı bulunduğumuz yerden görünüyordu. İlk timin yarısı 12-13 asker indikten sonra gerisi kolaydı. Pençe vücuda bir kez geçmişti; diğer sortiler birbiri ardına yapıldı. Dağın doğu ucundaki çatışma yerinden çok uzakta olsa artık tepelerin birinde 50 komando vardı. Dağın inilen bu dar çukurunda, 25 PKK'lı (1 takım) varmış, militanlar şoka girip ne olduğunu anlayamadı. Öyle ki doğru dürüst ateş bile edemeden, donmuş ve şaşkın vaziyette iken karların içine atlayan askerler bunların üzerine çullandılar. Düşünmek bir yana hayal bile edemeyecekleri bir durumla karşılaşmışlardı. Uçsuz bucaksız şu dağda, sığırcık yuvası gibi bulundukları bu yere, tepelerinden Dağ Komandoları yağmıştı. Çarpışmaların devam ettiği bölgeden de ne kadar uzaktı üstelik. İş bunlarla da bitmiyordu, sığmağa benzeyen bu mekan, helikopterin ancak yarısının girebildiği kısmı dışında karın ıslaklığı ile hemen çıkıp kaçabilmelerine imkan olmayan sarp kayalıklarla çevriliydi. Her asker muharebelerin bazen bir seri tesadüflerden oluşacağını bilmelidir. Sürprizler ancak, kendine güven ve hızlı tepki ile bertaraf edilebilir. Bütün planlar başlangıç içindir. Bir süre sonra işe yaramaz. Çünkü hareket her şeyi yerinden oynatır. Hayal gücü ne kadar geniş olursa, plan da o oranda geçerli olur.

Esas çıkış yerinde henüz bir değişiklik yoktu. Bu bölgedeki PKK grubu henüz durumu fark etmemişti. Şu ana kadar patikanın ucuna gelip tırmanmaya başlayacak olan timlerde bir hafif yaralının dışında hiçbir zayiat olmaması hepsinin yetenek, tecrübe ve destek ateşlerinin düzenli yürütülmesinin ötesinde bir mucize gibiydi. PKK mevzilerinden ateş edilen yer sayısı 15-20'ye düştü ancak yoğunluk hâlâ devam ediyordu. Patikanın dağın üstündeki bitiş noktasında "V" şeklindeki mevziden ateş eden BKC makineli tüfek en etkili atışları yapıyordu. Telsizle Dağ Topçu Batarya komutanı Üsteğmen Hakan'ı aradım. "Sana şimdi bir tek hedef tarif edeceğim. Dört topla, gene görerek, tıpkı piyade tüfeği gibi, aynı noktaya atış yapacaksın. Anladın mı? Tek hedefe, dört topla ye azami atış süratiyle. Başka hedeflerin hiçbirine atış yapmayacaksın. Birbiri ardına, o noktadaki kayalık un ufak oluncaya kadar."

Bütün kayalıklar birbirine benzediğinden, hedefin anlaşılması beş dakikadan fazla sürdü, ama sonunda top mermileri bir makinenin iğnesinin aynı yere batması gibi, makinen' tüfek mevziine kısa aralıklarla vurmaya başladı.

Saat 14:00'da timler patikanın ortalarına kadar tırmanışlardı. Düz yerden yamaca ulaştıkları için timler de biraz rahatlamışlardı. Hava kararmadan patikanın üstüne çıkmamız şarttı. Yukarıdakilerin mukavemeti gittikçe düşmüş, fakat botlar üzeri karlı ve ıslak kayalıklarda sürekli kayıyordu. Saat 15:00 civarında mevzilerde birkaç ki şi bırakıp grubun dağın ortalarına doğru çekildi ği anlaşılıyordu. Artık batıya yapılan indirmeyle, arkalarına doğru yaklaşmaya çalışan asker olduğunun farkındaydılar.

Saat 15:30'da Üsteğmen Garip ve Astsubay Kaşif orada bırakılmış olan 2-3 PKK'hyla yakın mesafeden çarpışarak dağın üstüne çıktılar. Saat 16:00'dan itibaren de 2. Dağ ve Komando Taburu'nun kuşatma çemberindeki bölüklerden biri, çıkış noktasını genişletmiş olan timlerin bulunduğu bölgeye havadan inmeye başladı. Ve saat 16:20 de hava karardı. Sabah olunca Kato Dağı'nın önceki gün çıkılan yerde bulunan küçük alana helikopterle indim. PKK'nın kampı dağın ortasında ve zirvenin güneyindeydi. Jeneratörler, aydınlatma donanımları, ısıtma sistemleri, konfor sağlayan her türlü malzeme ile burası minik bir şehirdi (Hem de Hakkari il merkezinin 20 kilometre doğusunda). Tam zirvede güneyden girilen ve kuzeyde de çıkışı olmayan içi galeriler halinde bölünmüş, yan yana üç dev mağara vardı. Bu sabah erken saatlerde bunlardan birine girmeye hazırlanan teğmene el bombası atılmış, teğmen de aynı el bombasını yerde patlamadan kapıp, kendisine fırlatan PKK'hnın kafasına atmıştı.

Ortadaki mağara buradaki grubun karargahıydı. Masalar , sandalyeler , haritalar , bayraklar, flamalar. Bir de omuzdan omuza takılabilen kırmızı enli bir kumaşın üzerinde sarı renkte büyük harflerle "Kürdistan'ın Hakkari Prensi' yazılı bir yafta vardı. Şu yazı bile meydanı boş bulup, işi ne kadar azıttıklarının göstergesiydi. Çünkü, bu güne kadar işlerin gidişatı bunları hayallerine kısa bir süre sonra kavuşabileceklerine inandırmıştı. Burada çıkan "Kürdistan haritası"; Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu ile buraya komşu İran arazisini kapsamaktaydı. Çok miktarda silah, cephane, muhtelif malzemeler ile tonlarca erzak ele geçti.

Harekatın silahlı çatışma kısmı 24 saatte bitmişti. Dağın didik didik aranması ve Şırnak istikametine kaçmaya çalı şanların Altındağ Silsilesinde takibi dahil operasyon dört günde tamamlandı.

14 Ocak günü taburlara kışla ve üslerinize dönün emrini verdim. Kato harekatında bir komando er şehit oldu. Dokuz askerin ayaklarında donma başlangıcı görüldü. Hastaneye kaldırıldılar ve hiçbir organ kaybı olmadan sağlıklarına kavuştular. Donma meselesi, Türk askerlerinin harekat esnasında bir rahatsızlıklarını bildirmeyi; "ar ve utanç kabul etmeleri", hiçbir şekilde birliğinden ve arkadaşlarından ayrılmayı istememelerinden kaynaklanıyordu. Ayaklarında bir farklılık olduğunu hissediyorlar ama dayanıyorlar ve bunu asla söylemiyorlardı. Çünkü bu onlar için "gurur kırıcıydı.". Bu dokuz askerin durumunu da harekat sonrası subaylar kontrol ederken tespit etmişlerdi. Kato-Karanlık Dağ harekatında 66 PKK'lı yok edildi. Kamp, mağaralar dahil çökertilip, malzemeleriyle birlikte yerle bir edildi. Bütün bu sesler uzaktan uzağa şehirden duyuldu. Operasyondan sonra Hakkari'ye derin bir sessizlik çöktü. Şehre gidip gelen subaylar, bir tenhalık hissettiklerini, ayrılanların milisler ile bir kısım yardım ve yatakçılar olduğunu kıymetlendirerek, güvendikleri dağlara bu defa "kırmızı kar" yağdı dediler. Basında Kato Harekatı.

13 Ocak 1994 Hürriyet:

"Hakkari darbesi: 66 PKK'lı öldü. Hakkari'nin 3.000 metre yüksekliğindeki Kato Dağında önceki gün gerçekleştirilen operasyonda 53 terörist öldürüldü. Ölen terörist sayısı 61'e ulaştı. Dünde dört PKK'lının ölü ele geçirildiği bölgede üçü makineli tüfek, 64 uzun namlulu silah, beş roket at/, mermisi, çok sayıda el bombası, tonlarca erzak, binlerce mermi ve örgütsel planlar bulundu."

14 Ocak Milliyet:

"Kar, Mehmetçiği yıldırmıyor. Hakkari'nin Kato Dağı zirvesinde bölücü terör
çetesine karşı başlatılan operasyon aralıksız şekilde devam ederken, vatanı için
canını feda etmeye hazır olan Mehmetçik, şiddetli kara aldırmadan bölücü
eşkıyanın peşinde."

Sabah köşe yazısı:

Vatan kahramanlık istiyor:


"Yirmi yaşında çocuklar güneydoğuda kahramanca ölürken, onlardan iki hatta üç kat fazla yaşamış insanların "Korkakça davranmaları", siyasi güç için, daha fazla para için "ihaneti görmezlikten gelmeleri" isyan duyguları yaratıyor. Türkiye otorite boşluğuna düşmüştür. Hükümet ne yapacağını bilmiyor. Parlamento görevini yapmıyor. Yargı da yapmıyor.
Siyasetçiler ve başta savcılar, tüm kamu görevlileri, güneydoğuda ölüme göz kırpmadan giden Mehmetçik kadar fedakar olmak zorunda.
Kurtuluşun başka yolu yok."

Ocak 1994'deki diğer olaylar ise şunlardı:

8 Ocak saat 23:00'da Çukurca Ormanlı Mahallesine ateş açıldı. Üç vatandaş yaralandı.

11 Ocak 1994 gece yarısından sonra PKK Çukurca'nın en doğusundaki Pirinçeken Sınır Karakoluna saldırdı. Bu karakol Yurtdışındaki Alandüz-Oramar kampı ile derin bir vadiyle Kuzey Irak'taki Mezi Karyaderi (Avaşin) kampına bağlanan mihverin Türkiye sınır çıkışındaydı. Çatışmada iki asker şehit oldu altı asker yaralandı. Saldıran iki PKK grubunun 13 ölüsü karakol civarında kalmıştı. Karakola gelenler, Kuzey Irak ve yurt içindeki Alandüz kampı gruplarıydı. Büyük bir darbe (Rato harekatı) yer yemez, bu tip eylemleri itibar kurtarma ve güven kaybına mani olmaya yönelik klasik uygulamalarıydı.

12 Ocak saat 15:15'de Üzümlü karakolu keşif unsurları üç PKK'lıyı öldürdü.

19 Ocak gündüz gene Pirinçeken Karakolu'na uzaktan aniden açılan yoğun ateşle bir asteğmen şehit oldu.

16 Ocak saat 00:15'de Yüksekova'da Esendere mahallesine ateş açıldı. İki vatandaş yaralandı.
"Türk askeri sabtr ve tahammülü dolayısıyla dünyamn en dayanıklı askeridir"
Sıra Hakkari il merkezinin 20 kilometre doğusundaki, Buzul-Gün-başı-İzme-Tove Dağları arasında kalan Alandüz (Oramar) PKK kampına gelmişti. Burası şimdi, vilayet içindeki taarruz edeceğimiz son kamptı. Yurt dışına çıkışlarımız dahil, beş ayda sürekli darbelerle, yurt içindeki en son kampa gelmiştik. Bir vilayet merkezinin 20 km. uzağında, PKK'nın yurtiçindeki en büyük kamplarından biri olan Oramar'da yıllardır kesintisiz, güven içersinde faaliyetlerini sürdürmesi akıl almaz bir durumdu. "Yurt içinde kamp" sözcüğü bile insanı çileden çıkarmaya yetmiyorsa, başka ne yapmak lazımdı?

Yüzlerce PKK'lı gruplar halinde bir yere toplanacaklar, beş ayı buralarda siyasi ve askeri eğitimle geçirecekler, tabii bu kadar insanın yaşayabilmesi için, buralara önceden tonlarca her türlü erzak, yağ ve şeker taşınmış ve stoklanmış olacak; Nisan'dan itibaren de her tarafa dağılıp yedi ay ölüm saçacaklardı. Bunların yeri nasıl bilinmez? Hepsi domuz topu gibi bir yere toplanmışken, neden haklarından gelinemedi? Anlayabilene aşk olsun. Sonra; PKK, burası olmadı diye kamp yeri değiştiremezdi. Çünkü kamp yerleri giriş, çıkış, savunma, barınma bakımından o bölgelerin en yüksek avantajları sağlayan coğrafi kesimlerdi. Yüzlerce yıldır hep aynı yerler farklı maksatlarla da olsa hiç değişmeden kullanılmıştı; değişmez ve değiştirilemezdi.

O zaman, eksik neydi? Bilgi eksikliği mi? Değişmeyen coğrafyanın bilgi eksikliği olur mu? Uygun coğrafya neresiyse, PKK grubu da oradaydı. Her şey bu kadar netti. İstihbaratın da, haber almanın da yüzde seksenini coğrafya, "buradalar" diye bar bar bağırarak, kendisi veriyordu. Türk milletinin, özellikle de ülkesine yönelik saldırılarda gösterdiği cesaret ve fedakarlığı anlatmayan tarihçi, yazmayan tarih kitabı var mı? Peki, bu 11 yıl neyin nesi? "Efendim, bu mücadelenin özellikleri farklıymış" Peki o zaman; gerçek, doğru ve bütün dünyanın bildiği adıyla, bu Gayri Nizami Harbin, istihbarat, teşkilat, taktik, eğitim ve liderlik nitelikleri farklıysa, o zaman buna göre hazır olacaksınız. Hangi savaş türüne hazır olduğunuz, başkasını kabul edemeyeceğiniz konusunda, hasım veya hasım olması muhtemel olanlarla mukavele mi yapılacak? Bu savaş türü yeni bir şey değildi, hep vardi, üstelik bu günün ve geleceğin de, mücadele tarzı böyle olacağı ortada.

Diyelim ki 2-3 yılı kavrayamadan geçirdiniz. Arkadan gelen 7-8 yılda ne oldu da "12.000 kişi, bunun da 7-8 bini Türkiye Cumhuriyeti Devletinin topraklarında, uçak ve tank hariç her tip silahla Türk Ulusuna kabadayılık yapacak hale geldiler?

Bunların cevapları ise gene aynı şeylerdi; kalıplar, sınırlar, kapasiteler, geç kalmalar, olayların kuyruğuna takılmalar, aymazlıklar, sürat ve tepkinin önemini kavrayamama, sezgisizlik. Subaylar her defasında "Bu nasıl bitecek" diye sorduklarında şu cevabı veriyordum. "Bir defa, elmaya kurt girdi. Geçen on yılda da öyle bir yerleşmiş ki, artık bunu kökü saçağıyla, ancak ve sadece, gücünün bilincinde, hesap soran ve ısrarcı hareketiyle halk bitirir. Bizim yaptığımıza gelince; Türk Milletinin haysiyet ve gururuyla, Türk askerinin şerefini korumak için çarpışıyoruz. Hepsi bu kadar."

"Muharebede; zeka, ateşlilik, güçlü bir mantık ve aklın saldırganlığı olmalıdır." Kato'dan hemen bir gün sonra Alandüz bölgesine harekat için 15 Ocak'tan itibaren İstihbarat ve Harekat Şube Müdürleri tamamen kar altındaki kampın son durumunu görmek için günlük seyir uçuşlarını yapan helikopterlerle uçarak keşif yaptılar. Ben de birkaç kez, bembeyaz bir dünyadan ibaret bölge üzerinden geçtim. Havadan yüzlerce kez uçulsa, bütün hayal güçleri birleşse dahi, tecrübeli askerler bilir ki, yere inince hayat bambaşkadır, PKK grupları buradaydı. Daha ilk uçuşta, kendilerini kaya ve kar sığınağına sakladıkları zaman, iki gözetleme noktasındaki militanların ayak izlerini dürbün

kullanmadan tespit etmiştim. Genel yerleri konusunda zaten şüphe yoktu ama militan sayısında net bir şey söylenemezdi. Değerlendirmemiz 250-300 kişi olduğu yönündeydi. Alandüzü çeviren dağların ortalama yükseldiği 3.000 ila 4.000 metre arasında değişiyor, tabanda çöküntü ise 10x10 kilometrelik bir alanı oluşturuyordu. Çöküntü tabanında, 4-5 sene önce PKK'nın sürekli saldırılarından bıkıp, yaşanmaz duruma gelen, her biri onlarca ölü ve yaralı verdiğinden terk edilmiş olan Uç Kardeşler, Alandüz, Çanakçı, Demirli ve Çevrecik köyleri vardı. Köylülerin boşalttığı topraklara ve evlerden barınaklara PKK'lılar yerleşmiş ve bölgede tam hakimiyet kurmuş durumdaydı. Burası Cumhuriyet'in ilk yıllarında Oramar (Alandüz) ve Nasturi (Han Yaylası) isyanlarının çıkış yeriydi. Türkiye ve Irak bağlantılı derin vadileri yanından üstün fiziki koşullarıyla ideal bir harekat üssüydü. Zamanın da onun coğrafi değerini azaltması düşünülemezdi. Tabana inmek için Hakkari istikametinden Kırıkdağ, Yüksekova istikametinden Keçi ve Rubarişin; batıdan ise 3815 Rakımlı Hanyaylası'nın Gürcükaya, geçit ve boğazlarını; Irak yönünden de Aslankerim geçidini kullanmak gerekiyordu. Bunların uzunlukları 7 ila 12 kilometre arasında değişmekteydi. 10x10 kilometrelik çöküntü alan kuzey-güney ve baü-doğu istikametindeki dere yataklarını bulunduran paramparça vadilerden oluşuyordu.

Üç ve beş günlük aralıklarla alınan meteoroloji raporlarını takip ediyorduk. 28 Ocak 1994'ten itibaren hava üç gün normal görünüyordu. Bu süre bizim için, silahlı çatışma yönünden uzun bile sayılırdı. Esas zamanımızı alan girdiğimiz kampta onlarca, yüzlerce mağara ve kaya kovuklarının içerleri ile toprağın altına inşa edilmiş olan yer altı gömüleri ve sığınaklarını tek tek ortaya çıkarmaktı. Bunların yarısından fazlası da bubi tuzaklıydı. Çıkarılan silah ve cephane dışındaki malzeme ve tonlarca erzakın tahrip edilmesi veya işe yaramaz hale sokulması da, ne kadar süratle yapılırsa yapılsın belli bir süre alıyordu. Böyle bir harekatta en kıymetli temel faktör; subay, astsubay ve askerlerin kendilerine güvenin yanında, fizik ve ruhsal güçlerinin dorukta bulunması, vazifeye olan inançlarının ölümcül derecede, en üs.t seviyede olmasına bağlıydı. Herkes kendini en kötü koşullarda bile iyi hissetmeli, mücadele iradesini zayıflatacak hiçbir şeye boyun eğmemeliydi.

Hakkari bölgesindeki bütün birliklerin kendilerine olan güvenleri, duruş ve tavırları herhangi bir sebeple bölgeye gelen her rütbedeki askeri
şaşırtacak ve imrendirecek düzeydeydi. 13 Ağustos 1993'ten başlayarak, hiç ara vermeden PKK'nın beş ana kampı yerle bir edilmişti. Mesele sadece kamplara taarruz da değildi. Şehirler, köyler, mezralar, karakollar ile yollardaki saldırılara da süratle müdahale ediliyordu. Kimse, mücadelenin başarıya ulaşması için ne yapması gerektiği dışında hiçbir şeyi ne düşünebiliyor, ne de hissediyordu. Muharebe tecrübeleri ise bu işin dersini herkese verebilecek ölçülere çıkmıştı.

"Zor lokma tanımı, korku nedir bilmeyen bir insanı uyarmanın bir anlamı yoktur.
Böyle bir asker başlı başına tehdittir."

27/28 Ocak 1994 gecesi 200C komando mevcut geçit ve boğazlardan, 1500 komando da 28 Ocak'ta, havanın aydınlanmasıyla Oramar'a girmeye ve inmeye başladılar. Aynı saatlerde, bölgenin 23 ayrı kesimindeki tepelere; dağ topları, havanlar, çok namlulu roketatarlar ile uçaksavarlar, bunların emniyetini sağlayacak komando timleriyle birlikte indirildi. Bölgenin doğu ve batı ucunda bulunan Demirli ve Çevrecik köyleri üzerine ilk helikopter geldiğinde yerden ateş açıldı. Yere atlayan timler ve kobraların atışlarıyla bu köylerdeki PKK militanları bölgenin güneyine kaçtılar, kaçamayanlar ise iki taraftan yaklaşan bölüklerin arasında kalıp yok edildiler.

Tugayın ileri komuta yeri, aynı sabah Oramar'ı Irak'a bağlayan Aslankerem Geçidi'nin üstündeki Yüksekova'ya bağlı Dağlıca Jandarma Sınır Karakolu'nda açıldı. Karakol köyün bitişiği "de, iki küçük eski tip bina ile 35-40 askerden oluşuyordu. Binaların durumu kötüydü. Köyde korucu da vardı. Oramar Kampı'nın dibinde, iki geçidin çatalında, 35-40 askerli karakola bugüne kadar hiçbir sataşma olmamasının tek sebebi olabilirdi. PKK'lılarla köylüler, karakola saldırarak, ortalığı karıştırıp dikkatlerin buraya çekilmesini istemiyorlardı. Bir karış düz arazisi olmayan Dağlıca Köyü'nde ancak kaçakçılık yaparak geçinilebilirdi. Kaçakçılık ise PKK'ya vergi demekti. İki taraf da beraber yaşamlarının bozulmaması için karakola sataşmıyorlardı. Biz bölgeden ayrıldıktan sonra Dağlıca Karakolu'nda mutlaka güçlü tertipler alınması şarttı. Çünkü bu harekat köylülerle PKK'mn mutabakatını sona erdirecekti. Köyün içini dolaştım.

Kaynakça
Kitap: Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok, Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerler
Yazar: Osman Pamukoğlu
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1994 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:29

20 dakika içinde bütün çocuklar duydu ve toplandılar. Onlarca çocuk tam tabiri ile yalın ayak başı kabak evlerinin civarında birbirleriyle ve köpeklerle yarım metreyi aşan karda oynuyorlardı.

Emir Astsubayıma:

"köyün girişinde bir kulübede bulunan bakkalda, şeker, çikolata, gofret, bisküvi ne varsa hepsini satın al ve çocuklara dağıt" emrini verdim. Astsubay askerlerin de yardımıyla bakkaldaki yiyecek tipi ne varsa, karton kutuların içinde köyün ortasına getirince, bazı anneler utana utana çocuklarını evden dışarı çıkartarak bizim olduğumuz yere gitmelerini kulaklarına fısıldadılar.

Köyün çok konuşan ve hiç susmayan yaşlı bir imamı vardı. Yanımızdan hiç ayrılmıyor, sürekli babasının devletin yanında olarak geçmiş zamanlarındaki kahramanlıklarını anlatıyor, o dönemlerindeki komutanların babasına verdiği takdir belgelerini bir tomar halinde paltosunun iç cebinden çıkarıp gösteriyordu. Bu köy çığ yüzünden iki kere yer değiştirmişti. Dağlan gösterip ballandıra ballandıra anlatıyordu. İmamın köylülerle tam bir bağının olmadığı da anlaşılıyordu. Aydın fikirli bir kimseydi. Kültürü ve özellikle tarih bilgisi insanı şaşırtacak düzeydeydi.

Harekatın sevk ve idaresinde bulunduğum yerde, iki karargah subayı ve muhabere personeli dışında hiç kimsenin olmaması kesin uyguladığım bir prensiptir. Ne fizik olarak, ne de ses olarak hiçbir şeyi kabul etmem. Her rapora, her telsiz konuşmasına, her duruma ruhen ve zihnen tam odaklanmalıyım. Her noktada aynı anda olamayacağımdan, bulunamadığım yerlerde olup bitenleri; hissetmeliyim, sezmeliyim, subay ve askerlerle zihinsel bir bağ kurabilmeliyim. Başka türlü birbirinden kilometrelerce uzaktaki vadilerde, dağ, geçit ve boğazlarındaki muharebelerin gidişatını algılamam zorlaşır. Muharebede küçük fakat anlamsız bir söz veya davranış her şeyin kötü gitmesine, bozulmasına sebep olur. Bu yaşamda insanlar ölüm ve kalım arasında çok ince bir çizgide bulunurlar. O nedenle de ruhsal ve zihinsel gücün, hiçbir şekilde dağılmadan, projektör gibi bütün noktalan tek tek ışık altında tutmasını gerektirir. Lüzumsuz bir kapı açılışı, gelişi güzel söylenmiş bir söz, iş olsun diye yapılan bir telsiz konuşması ruhunuzu olması gereken yerden koparır. Yakınımda çalışanlar bunun böyle olması gerektiğini öğrenmişlerdi. Muharebe, insan yaşamındaki faaliyetlerin en ciddisidir. Yorgunluk, bezginlik, dayanıksızlık, gevşeme, zihinsel durgunluk göstermeden aynı anda dört beş şeyi düşünemeyen bu sanatı yapamaz. Bu sanatın iyi yapılıp yapılamaması da, insanları ya yaşatıyor ya da öldürüyordu.

Bu kez çok arzu ettikleri için İl Jandarma Alay Komutanı Albay Necmettin ile Hakkari MİT Başkanı Cemal Bey de karargahla birlikte yanımdaydılar. (Albay Necmettin Haziran 1993'te Çukurca ilçesine PKK'nın 16 saat kimseyi sokmadığı saldırıda, o tarihte henüz Alay komutanı değilken, küçük bir zırhlı araçla şehri boydan boya geçerek çarpışmada yaralanan bir askeri bulunduğu yerden alarak şehirden çıkarmıştı. Cemal Bey sağlığı iyi olmamasına rağmen, neredeyse günün 24 saati, bıkmadan usanmadan PKK'nın nerede, ne yapacağını tespit etmeye çalıştı. Genç yaşında rahmetli olan Cemal Bey'in bu mücadelede gösterdiği sorumluluğun yüksekliği ve fedakarlığı o dönemdeki bütün subay ve astsubayların hafızalarından bir an bile kaybolmamıştır.)

Saat 15:00'dan itibaren bölgenin üstü koyu gri ve siyah bulutlarla kapandı; arkadan da yoğun bir kar yağışı başladı. Yağışın şiddeti gittikçe arttı ve görüş mesafesi 40-50 metreye düştü.

Saat 17:00 civarında bölgenin kuzeyinde bulunan 2. Dağ ve Komando Tabur Komutanı Binbaşı Necmi, çevredeki tepelerde 23 ayrı yerde bulunan ağır silah mevzilerinin emniyet timlerinden biri olan, Jandarma Özel Harekat Timinin başındaki astsubay çavuşla görüşüyor, ona bazı idari teknikleri açıklıyordu.

Telsiz konuşmalarına girdim:

- Necmi, mesele nedir?
- Komutanım, astsubay çavuş bir erin ayağında donma emaresi olduğunu bildirdi. Ona ne yapması gerektiğini söylüyorum.
- Tamam sen ayrıl, ben konuşayım.
- Astsubay Çavuş, konuşan komutan, sıkıntın ne? Heyecanlı bir sesle:
- Komutanım bir erin ayağında donma emaresi var.
- Sakin ol! Telaşlanıp askerleri de etkileme. Binbaşının sana anlattıklarını dinledim. Şimdi bir kere de ben anlatıyorum. Yanınızda ateş yakacak malzeme ve mumlar var. Ayağı hemen ateşe uzatma, önce parmak uçlarından bileğe kadar, kan devir daimini sağlamak için çantanızdaki kremle iyice ov. Sonra yedek yün çorabı giydir. Daha sonra da ayağı mumlara uzak tutarak ağır ağır ısıtın. Senin tim komutanın subay nerede?
- Tim komutanımın çocuğu olmuştu, bir haftalık izinle memleketine gitti.
- Anladım. Telaşlanma ortada bir şey yok.

Kar yağışı aralıksız devam ediyordu. Gece yarısından sonra saat 02:00'da köyün imamı ile en yaşlı iki köylüyle konuştum:

- 11 saattir hiç durmadan, göz gözü görmeyecek şekilde kar yağıyor, bu normal mi?
- Paşam yakın tarihlerde bu derece aralıksız kar yağdığını hatırlamıyoruz.
- Sabah olunca belki görebiliriz, tabandaki vadilerin durumu nedir?
- Vadilerin kenarlarında kar balkonları oluşmuştur paşam.
- Bir silahın patlamasıyla hepsi aşağıya inecek değil mi? Yani tonlarca kar vadinin tabanına düşecek!
- Her yerde olmaz ama, fazla gürültüye de gelmez paşam.
Kar yağışı gün ışırken kesildi. Bizim bulunduğumuz yerde karın yüksekliği göğsümüzün hizasındaydı. Tabur komutanları ile görüştüm; her şey normaldi, mecbur kalmadan ateş açılmayacaktı. Dikkatli ve ölçülü olarak birlikler bölgelerini taramaya devam edecekti. Askerlerin hareketli olması gerekiyordu. Kar yağmıyor, fakat bulutlar tencere kapağının tencereyi kapatması gibi bölgenin üstündeydiler.
Tugayın kışlasından bölgeye ulaşmaya çalı şan helikopterler bütün yönleri ve her türlü tekniği denemelerine rağmen bulutları delip bulunduğumuz hiçbir yere giremediler. Birliklerle PKK grupları vadilerde iç içeydiler. Fakat 100 kilometrekarelik alanda tam yerlerini nokta olarak bulmak zaman gerektiriyordu. Hangi mağara ve kovuklarda bulunurlarsa bulunsunlar, birliklerin pozisyonları ile karın kuşatması nedeniyle bölgeden çıkmaya veya kaçmaya teşebbüs edemeyecek şekilde sıkıştırılmışlardı.

Hava kararmadan önce 2. Tabur Komutanı aradı; dün konuştuğumuz Jandarma Özel Harekat Timindeki astsubay çavuşun yine aradığını, bu defa da kumanyaların azaldığını söylediğini söyledi. Astsubay çavuşu aradım:

- Ne oldu gene?
- Komutanım kumanya bitmek üzere.
- Üç günlük kumanyayı siz bir günde mi bitirdiniz?
- Asker yemiş komutanım.
- Bak çocuk, askerler kumanyalarının hepsini yemiş olamaz. Her günlük kumanya 5.000 kalorilik, 15.000 kalorilik 72 saatlik yiyecek 24 saatte nasıl yenir?,
- Komutanım azaldı.
- Senin yanında tugayın ağır silah mürettebatının askerleri ve başlarında da astsubayları var değil mi?
- Evet.
- Onlar niye üç günlük yiyeceği bir günde yemiyor? Bölgede 3.500 asker, yüzlerce subay ve astsubay var, herkesin yiyeceği duruyor da senin yanındaki 14 asker mi bunu yapıyor? Askerler hiçbir şey yapmaz, yapsa da bunu söylemezler, katlanırlar. Her şey senden kaynaklanıyor. Aklının ermediği şeyleri yakınındaki üstçavuşa sormayı düşünemeyecek kadar panik içerisindesin. Durup dururken anlamsız şeyler çıkarma. Sakin ol çocuk.

Bu timin yanındaki çok namlulu roketatarın kısım komutanı Üstçavuş Yavuz'u aradım:

"Bu time sahip olması" emrini verdim. Harekata katılan tim sayısı 172'ydi.

Harekatın üçüncü günü, 30 Ocak 1994'tü. Hava koşullarında hiçbir değişiklik olmamıştı. Hiçbir hava aracı gökyüzünü delip Alandüz'e giremiyordu. Hiç kimsede en küçük bir şikayet yoktu. Dağ ve Komando Tugayı, komutanı ile birlikte üç gündür dünyadan irtibatları tamamen kesilmiş halde sanki ayrı bir galaksideydi. Ateş edilmediği için mermide sorun yoktu. Herkes tecrübeli olduğundan üç günlük erzak altı gün yetecekmiş gibi kullanılıyordu. İkmal yapılmasa da normal koşullarda arazideki bitki ve diğer canlılarla beslenebilirdik, fakat arazi metrelerce karlı kaplı olduğundan böyle bir imkan yoktu. -25/30 derecede vücudun kalori ihtiyacı daha da artıyordu. Vücudun ısısını muhafaza etmek, donmanın önüne geçmek için enerji şarttı. Vadinin tabanındaki 1. ve 2. Dağ ve Komando Taburları PKK'nın bazı erzak depolarını ve akarsuların kenarlarında olduklarından çare buldular. Alandüz'ün batısında Hanyaylası yönündeki Çanakçı köyünde bulunan Jandarma Özel Harekat Grubu yanındaki korucular vasıtasıyla, terk edilmiş köyün toplanmadı ğı için yere dökülüp karların altında kalan elmalarını toplayarak beslendiler. Alandüz'ün doğusunda 3500 metre yükseklikteki Tove Dağı'nda bulunan 3. Dağ ve Komando Taburu bu tip imkanlardan mahrumdu.

Çanakçı köyündeki Jandarma Özel Harekat Grubu komutanına iki emir verdim: "Bir tim başına bir subayla birlikte Gürcükayası'ndaki çok namlulu roketatarın yanındaki timin yanına gitsin". "Grubun geri kalanı Çanakçı Köyü'nün beş kilometre doğusunda vadinin uzan-tısındaki Alandüz Köyü'ne kadar olan mihveri arasın." Diğer birlikler bu vadiden çok uzaktı. Zaten bu dilimi kendileri arayacaklardı ama kar buna mani olduğundan üç gündür aynı yerde bekliyorlardı. Jandarma Özel Harekat Grubu, Alandüz istikametine defalarca ilerlemeye teşebbüs etti. Vadiye dolmuş olan tonlarca karı açamadılar. Hanyaylası'na çıkıp çok namlulunun yanındaki kendi jandarma timine gitmeleri de mümkün olmadı. Çıkışta kayalardan yuvarlanan iki korucudan birinin hem ayağı hem kolu, diğerinin ise bir ayağı kırıldı.
30/31 Ocak gecesi muhabere subayını çağırdım ve: 'Tabur, bölük ve tim komutanlarının hepsini aynı çevrime al, vereceğim emri birbirlerine aktarma ihtiyacı olmadan aynı anda benden duyacaklar" emrini verdim. Çevrim hazırlandı: "Arkadaşlar, muharebede ilk hasım düşman değil, doğadır. Ve doğa 10.000 düşmanın bile üzerimizde yaratamayacağı etkiyi dördüncü güne girerken sürdürüyor. Hiçbir şeyden şikayetiniz yok. Bu duruş ve kararlılığınız PKK üzerinde 1000 militanı aynı anda yok etmekten çok daha fazla psikolojik çöküntü yaratarak, onların gelecek hayallerini karartıyor. Mum ve diğer yakacaklarınızın bittiğini biliyorum. Şimdi vereceğim emri her zaman olduğu gibi derhal yerine getireceksiniz. Bütün tüfeklerin ağaç ve bakalit kabza ve dipçikleri ile arka çantalarınızda bulunan tüm malzemeyi yakarak ısınacaksınız. Türk Ulusu herkesin bildiğinden ve sandığından çok daha fazla kadirşinas bir ulustur. Bu cesaret ve fedakarlığınızı asla unutmayacaklardır. Çocukları olarak, her zaman cefakar olan bu millete layık olduğumuzu bir kere daha gösteriyorsunuz. Zaman, irademizi ve inancımızı herkese gösterme zamanıdır. Şu anda asker olarak bu meslekte nadir insanlara nasip olabilecek en yüksek gururu sizin gibi yüce ruhlu askerlere muharebelerde komuta etmekle yaşıyorum. Tanrı her zaman bizimledir. Hepinizi selamlıyorum." Bütün telsizler sıra ile emrin alınıp anlaşıldığını canlı ve kararlı bir sesle bildirdiler.

Aynı gece Yüzbaşı Ethem'e:

"Karakoldan 8-10 asker al, köyden 5-6 katır bul, karakolda yenebilecek ne varsa, köydeki bakkallarda bulabildiğin bütün yenilebilen her şeyi bizden para toplayıp satın al, 3. Dağ ve Komando Taburuna götür" emrini verdim.

Saat 01:00'da yüzbaşı geldi:

- Hazırım komutanım.
- Ne zaman Üçkardeş'te olacaksın?
- Dokuz saat sürüyor komutanım. Elindeki birkaç kağıda bakarak mesafeyi söyledi. Gece yürünecek dedi. Dağda hız şu kadardır vs saydı durdu.
- Sen bu sene Kara Harp Akademisi'nin sınavlarını kazandın değil mi Ethem?
- Evet komutanım.
- Yaptı ğın hesaplar ve elindeki notlardaki kriterler de bu sınavlara ait değil mi? Bu bilgiler ABD ve NATO kitaplarının tercümelerinden çıkarılmış kalıplar, değil mi? Başka orduların, başka coğrafyalarda, kendilerine bile ait olmayan topraklara ait yürüyüş cetvelleri; kolbaşı ne, boyu ne, kol nihayeti ne? Ethem, çok eski de sayılmayan bu savaşın klasikleri ve kalıpları rafa kaldırıldı; zamanın eskittiği şeyleri geç. Sabaha kaç saat kaldı?
- Azami dört saat komutanım.
- Sen sabahın ilk ışıklarıyla karların üzerleri kıpırdarken, yani en geç saat 05:00'da, 3. Tabur Komutanı1nın yanında olacaksın. İşte sana, hem Türk askerinin hem de muharebede olması gereken kış koşullarında dağlarda yürüyüş hızı. Hadi aslanım, marş marş...
Yüzbaşı, şimşek gibi dışarı çıktı.

Saat 04:50'de Tabur komutanı Binbaşı Muzaffer telsizle aradı:

"Komutanım, Yüzbaşı Ethem yanımda, beş asker ve erzak yüklü altı katırla geldi."
- Buradan bir asteğmen ve on iki askerle çıkmıştı.
- Diğerleri dağa tırmanırken belli mesafelerde, yorulup kalmışlar, Ethem Yüzbaşı, "Onları bekleyerek zaman kaybedemezdim" diyor.
31 Ocak 1994, harekatın dördüncü günü, bölgenin üstü gene kapalıydı ama biraz daha aydınlık ve kar da belli aralıklarla yağıyordu. Akşama kadar ulaşılabilen yerlerde PKK gruplarına rastlanmadı. Artık bölgeden ayrılma zamanı gelmişti, "Bölgeye geçit ve boğazları kullanarak karadan giren birlikler aynı mihverlerden; Buzul Dağı'nı helikopterle aşan havadan taşınan birlikler, şayet hava açık olursa gene helikopterlerle alınacak, değilse Buzul Dağı geçitlerini kullanarak geri dönecekler. Bütün ağır silahlar bulundukları yerde mevzilerde bırakılacak, cephaneleri, hazırlanacak özel sığınaklara gizlenecek, bu gece bütün hazırlıklar bitirilecek, yarın havanın aydınlanmasıyla birlikte geri çekilmeye başlanılacak" emri kodlu olarak birliklere ulaştırıldı. Gece yarısını geçmişti ki, dört gündür bir iğne deliği kadar bile açık yeri bulunmayan gökyüzünden birden bire tüm bulutlar ayrıldı. Tepemizin üstü ışıl ışıl yıldızlarla doldu. Yıldızların bu güne kadar bu derece parlak olduklarını hiç fark edememiştik. Saat 06:00'dan itibaren helikopter çalışmaya başladı. Karadan çekilecek birlikler de kullanacakları boğaz ve geçitlere yöneldiler.

Saat 07:30 civarında bir telsiz mesajı geldi:

"Çok namlulu roketatar mürettebatı ile bu silahın emniyetini sağlayan Jandarma Özel Harekat Timi'nin üzerine çığ düştüğü" bildiriliyordu. Tarif edilen yer bulundukları mevzilerden 6-7 kilometre güneyde, Hanyaylası üzerindeki Oğul Köyü'nün yakınlarındaydı. 2nci Taburu, Hakkari'ye taşıyan helikopterler, kurtarma çalışması için, taşıdıkları timleri hemen çığ bölgesine indirmeye başladılar. Bir helikopter bulup, çok yakında olan bölgeye gittim. Yer, Hanyaylası mağara bölgesindeydi. İki tarafı da yayvan, dik olmayan bir yürüyüş güzergahıydı. Çığın belki de hiç olmayacağı bir yer varsa, o da burasıydı, ama durum başkaydı. İlk müdahaleyi Oğul Köyü korucuları yapmıştı. Havadan gelen timler harıl harıl kenardan itibaren bütün güçleriyle karları kaldırmaya çalışıyorlardı. Çığ, yürüyüş kolunda bulunan 23 kişilik bir asker grubundan 16'sımn üzerine düşmüştü. Beş asker, yürüyüş kolundaki üzerine çığ düşmeyen askerler, korucular ve bölgeye atılan timler tarafından kurtarıldı. Helikopterler hızla bölgeye çığ uzmanı subaylar ve özel teçhizat getirdiler. Çığın altında 11 asker vardı, karın genişliğine göre nerede oldukları çok önemliydi. Çığın yayılan kitlesinin yarısından fazlası hızla kaldırıldı. Kimseye rastlanmadı. Çığın başlangıç kenarında kaldıkları anlaşılıyordu ki, bu iyi haber değildi. Karargahtan telsizle Hasan Kundakçı Paşanın Tugaya geldiğini bildirdiler. Kurtarma çalı şmalarına Tugay Komutan Yardımcısı ve çığ uzmanı Albay Cahit nezaret ederken Hakkari'ye döndüm.

Hasan Paşa:

- Başın sağ olsun Osman Paşa.
- Sağ olun komutanım, ama; çığın meydana geldiği yer bu vilayette, çığın düşebileceği en son yerlerden biri. Kasım ayından beri Hak-kari-Çukurca, Hakkari-Yüksekova yollarının geçtiği Zap Vadisi'nde 5-6 çığ olayı meydana geldi, minibüs ve otomobillerin üzerine çığ düştü, bazı araçlar yolcuları ile birlikte Zap Suyu'na uçtu. Bu yolları sürekli hem de konvoylar halinde biz de kullanıyoruz, hiçbir şey olmuyor, bu alakasız mevkide karşımıza çıkıyor. Bugünkü çığın yerini gördükten sonra, bu bölgede Kasım-Nisan arası beş ayda, her zaman her yerde bu iş başımıza gelebilir.
- Doğru. Her zaman her yerde karşılaşabilirsiniz. Size nazar değdi. Bu harekatınız bölücü örgüt yönetimini şaşırttı ve çok ürküttü.
- Bu defa meteoroloji raporlarının tutarsızlığına şükretsinler. Bize iki gün bile yeterdi.
Hasan Paşa ayrıldı.
Öğleden sonra olmuş ve 2. Dağ ve Komando Taburu'nıın bulunduğumuz kışlaya havadan taşınması devam ediyordu. Kurmay Başkanı geldi.
- Komutanım bir kara şahin düştü. Heyecanlıydı ve zor konuşuyordu.
- Kimseye bir şey olmuş mu?
- Pilotlarda da , askerlerde de bir şey yok.
- O zaman niye heyecanlanıyorsun, sakin ol.

Helikopterin düştüğü yere gittim. Hanyaylası kuzeydoğusunda 3.000 metrenin üstünde, düz bir yer ve derin karda kara şahin yan yatmış duruyordu. Pilotlar ve içindeki 15 asker, diğer helikopter tarafından buradan alınmıştı. Dönünce pilotlarla konuştum. Vertigo olunmuştu. (Yer ve gök çizgisinin birbirine karıştırılması). (Bu helikopterin İnci pilotu, sakin, içine kapalı, duygulu bir yapısı olan, daha sonraki aylar ve zaman içerisinde yürüttüğümüz operasyonlarda da feragatli çalışmalarını izlediğim, kışlada bir akşam yemeğinde arkadaşlarının ısrarı üzerine, "Düştü enginlere bir ince hüzün Soldu güller gibi sevdalı yüzün " şarkısını, bir profesyoneli aratmayacak gibi söyleyen Jandarma Pilot Yüzbaşı Ferda, çok sevdiği kayınbiraderi üsteğmenin bu mücadelede şehit düşmesinden çok etkilenmişti. Sürekli onun hatıralarıyla yaşamış ve Kara Harp Akademisi'nde öğrenci subayken hayatına son vermiştir).
İkindiye doğru çığın tamamı kaldırıldı ve iki astsubay çavuş ve dokuz askerin şehit olduğu anlaşıldı.

Hava kararmak üzereyken Kurmay Başkanı gene geldi:

- Çığ bölgesinde çalı şan ekibi almaya giden helikopter yerden kalkarken yan yattı. Helikopteri Van Jandarma Hava Grup Komutanı Yarbay Yusuf kullanıyordu. Yusuf yaralı, fakat içindeki subay ve askerlerin hiçbirinde bir şey yok. Yardıma giden pilotlar, "Yusuf Yarbay kask giymediğinden başından darbe almış" dediler. Hanyaylası uğursuz komutanım.
- Bugün için belki de haklısın.
(Kazadan birkaç ay sonra Yusuf Yarbay rahmetli oldu. Kendisi Van Hava Grup Komutanıydı. O gün birkaç saatliğine izin verdiği bir pilotun yerine görev çıkınca kendisi uçmuştu.)

"Kurallar ve örnekler bize göstermiştir ki, kurallardan ve örneklerden ayrılmaya hakkımız vardır."

Alandüz Harekatı'nı takip eden on gün içinde, dağ kadrosundan dört militan teslim oldu. Bunlardan birini babası getirdi. Teslim olanlardan ikisi Alandüz'de operasyon sırasında bulunan gruplardan birine mensuptu.

Sorgularında:

"Harekatın başladığı gün akşama doğru her taraftan askerlerle kuşatılmış olduklarını anladıklarından, eski Çanaklı ve Alandüz köyleri arasında bulunan iki büyük mağaraya toplandıklarını, mağaranın birinde. 116, diğerinde de 109 militan olduğunu, Behdinan-Zagros (Hakkari) sorumlusu Suriyeli Topal Nasır'ında (kod Halat) Alandüz'de olduğunu, ikinci gece birkaç militanı "nereden çıkabileceklerini keşfetmek için" gönderdiğini, fakat bunların, bir yol ve iz bulamayıp geri döndüklerini, kar suyu içip kesme şeker yiyerek açlıklarını bastırdıklarını, yerleri ortaya çıkar diye ateş yakmadıklarından, birbirlerine sarılarak kendi vücut ısılarıyla donmaktan korunmaya çalıştıklarını, kendilerinin de Nasır'ın bulunduğu mağarada olduklarını, Suriyeli'niri sık sık "binlerce T.C. askerinin Ocak ayında Oramar alanına havadan atlamalarının hayra işaret olmadığını, çok düşünülmesi gerektiğini, T.C. bu iradeyi gösteriyorsa artık işlerin daha da zorlaşacağını" söylediğini, dört gün T.C. askerleri her an mağaraları bulup hepimizi öldürecekler diye beklediklerini" anlattı.

Harekat merkezinde çalışırken, İstihbarat Şube Müdürü "iki mesaj olduğunu" söyledi:

- Nedir?
- Topal Nasır Bölge sorumluluğunu bırakmış.
- Bırakmış mı? Görevden mi alınmış?
- Kendisi bırakmış. Fakat Şam'daki eşkıya başının kabul etmediğini ve Topalı Suriye'ye yanına çağırdığı belirtiliyor.
Nasır'ın yerine de PKK Merkez Karar Organı üyelerinden Nizamettin Taş Hakkari sorumluluğuna getirilmiş.
- Suriyeli Topal'ın sezgilerinin bayağı gelişmiş olduğu anlaşılıyor. Diğer mesaj ne?
- Bu bir dinleme komutanım.
Dedi ve okumak konusunda biraz tereddüt geçirmesi üzerine, Kurmay Başkanı:
- Eşkıya Başı size telsiz konuşmalarından birinde hakaret ediyor.
- Ne diyor, Hanın?
- Size, "Bu general deli" diyor.
- Sebebi ne?
- "Aşağıdan üzerlerine ateş edildiğini göre göre, askerleri havadan örgüt savaşçılarının üstüne atıyor. Bu delilik değil de nedir? Buna yiğitlik mi demeli, delilik mi demeli? Bu nasıl bir şeydir?" diyor.
- Kiminle konuşuyor, bu Danvin teorisinin özgün kanıtı?
- Güney Bölge (Kuzey Irak) sorumlusu Cemil Bayık'la komutanım.
- Bunlar yıllarca alışmış; sürekli karakol veya yakınındaki emniyet timine saldır, 8, 10, 13, 17, 22 askeri öldür. Köy ve mezraları bas; bebekler ve dedeler dahil, bir aileden 15, 20 kişiyi kurşuna diz. Yolları kes, korumasız insanlardan önce seçim yap, sonra beğenmediklerini yolun altında infaz et. Ve bütün bunları dişe dokunur bir kayıp vermeden uygula. Yetmez, zaman zaman da eylem yerlerinde keyiften halay çekin.

Geçen beş ayda havadan atlayan bir tek askerimiz değil şehit olmak, bunların panik ve şoka girmesi nedeniyle yaralanmadı bile. Bu işlere onun aklı zaten ermez de, örgütüne eğitim veren yabancı Gayri Niza-mı.Harp uzmanlarından buna çare bulmalarını istemeyi düşünse daha iyi olur. O, langa ürünü daha farkında değil; arkadan Kabak'cı geÜyor. Daha öncede hep konuştuk ama gene bu vesile ile gene söylüyorum; bu adam yıllardır, nasıl oluyor da burnumuzun dibindeki Suriye'de fink atıp, Türkiye Cumhuriyeti'ne caka satıyor? Çobanından Cumhurbaşkanına kadar herkesin esas düşünmesi ve üzülmesi gereken işte budur. Ve bir çare bulunamıyor, hiç kimse hiçbir bahane arkasına saklanarak izah etmeye kalkmasın. Bunun sayılamayacak kadar yolu ve yöntemi var. Şimdi anlatacağımı bütün dikkatinizle dinleyin; 1925'de silahlı ayaklanmaya kalkışıldığı haberinin alınmasından üç gün sonra, Atatürk Diyarbakır'a gitti. Bir salonda kendisine silahlı grupların yerleri, sayılan konusuyla, yapılacak harekat planı üzerinde bilgi sunuldu. Takdim bittikten sonra Atatürk "Bu plan eksik" dedi. Atatürk'den bir gün önce gelmiş olan İnönü "Ben tetkik ettim, bir şey bulamadım." dedi. Atatürk salonda bulunan herkese, eksikliğin ne olduğunu en küçük rütbeli yaver yüzbaşıya kadar tek tek sordu. Hepsi kullanılacak kuvvetler, arazinin durumu, taamız önceliğinin hangi bölgede olması gerektiği hususunda çeşitli değerlendirmeleri söyledi.

Sonunda Atatürk:

"Efendiler bu plan eksik, çünkü bu musibeti çıkaran, bu işin başı ve önderi olan herifi bertaraf edecek, sevk olunacak bir kıta ayrılmamış. Bu adam şu anda nerededir?"

Bunun üzerine elebaşının muhtemel yerini söylediler.

Atatürk:

"Bu tip hareketler önderlerine bağlıdır. Onun bertaraf edilmesi yangını erken söndürür. Planı o şekilde tadil edin" emrini verdi.
Arkadaşlar, başka söylenecek bir şey kaldı mı? Hani herkes Atatürk'ün izindeydi? Harman yeri düz olunca, sap yattığım dağ gibi görünür.'

17 Şubat 1994 tarihinde Jandarma Asayiş Komutanlığından, OHAL Bölgesindeki bütün Komutanlıklara yayınlanan, Genelkurmay, Kara Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığına gönderilen mesajın metni:

"Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanlığınca 27 Ocak-3 Şubat 1994 tarihleri arasında icra edilen harekat sonrası hassas kaynaklardan alınan bilgilerden teröristlerin bu tip operasyonlardan çok çekindiklerinin tespit edildiğini, kendi değerlendirmelerine göre bu operasyonda Türk Ordusunun taktikleri:

1. Sonbaharda yaptıkları operasyonlardaki gibi büyük çaplı ve geniş alandaki grupları imha edecek tarzda iç içe geçmiş, SA çember atılması.
2. Bölgenin ağır silahlarla bombalanmasını müteakip her türlü riskin göze alındığı helikopterlerle indirme harekatı.
3. İndirme yapılan helikopterlerin korunması için kobraların kullanılması.
4. Örgüt gruplarını kısa sürede imha etmek için alandaki boşluklara (örgütçe kapatılamayan) indirmeler yapılması.

Bu taktiklere karşı PKK'nın almayı planladığı taktikler ise:

1. Hangi grubun hangi hattı savunacağının önceden tespiti.
2. Grupların geri çekilmesinin nasıl yapılacağının önceden planlanması.
3. Yapılacak indirmeye müdahale etmek için ihtiyat gruplarının oluşturulması.
4. Kamuflaj ve sığınak faaliyetlerine ağırlık verilmesi.
5. Kritik bölgelerde kritik mevzilerin mutlaka elde bulundurulması." Orada bulunan subaylara; "Beyler, karşı taktik diye talimatlandırdıklarının hepsi boş şeyler, horoz resmi yapıp altına 'horoz' diye yazmaya benziyor. Bilmem biliyor musunuz? Keçi şarap içince, dağa kurt aramaya çıkarmış. Artık, sıradanlığa, çaresizliğe, tükenmişliğe doğru yuvarlanmaya başladılar" dedim.

Alandüz Harekatından iki gün sonra buradaki PKK grupları da başlarına yeni bir şey gelmemesi için Kuzey Irak'taki kamplara kaçınca; Hakkari merkez, Yüksekova, Şemdinli, Çukurca yani tüm Hakkari vilayeti sınırları içerisinde ne kamp, ne de dağ kadrosu kalmamıştı. Kürdistan İşçi Partisi (PKK) için, en iddialı topraklarından biri olan Hakkari'de (Bahdinan/Zagros) beş ayda düştükleri bu durum kabul edilebilir ve katlanılabilir bir sonuç değildi. (Teslim olanların hepsi sanki anlaşmış gibi hep bunu söylediler.)

Şehirler, köyler ve mezralardaki milisler gene buradaydılar, fakat artık ne o eski nefesleri, ne de eski pervasızlıkları kalmıştı. Dağ kadrosu veya milis, bundan sonra gelecek hepsi için sis ve belirsizliklerle doluydu. "Eldiven giymiş kedi fare yakalayamaz.'

3000 metrenin üzerinde Han Yaylası'nda iki ayrı yerde karların içinde duran helikopterlere herhangi bir zarar verilmemesi için bölgede sürekli havadan keşif faaliyeti ile karda iz takibi yapıldı. Bu dönemde ağır hava koşullan ve saldırı sırasının hangi kamplarına geldi ğini düşünmekten helikopterlere zarar vermek gibi bir şeyi akıl edecek durumda değildiler. Buna rağmen havadan bölgeyi devamlı izledik.
Türkiye'de ve Türk ordusunda Skorsky'i (kara şahin) bulunduğu yerden kaldırıp havadan kışlaya taşıyabilecek bir hava aracı olmadığından İtalya'daki NATO kuruluşundan ABD'ye ait çift palli CH-53 tipi ulaştırma helikopteri Şubatın son haftası bir akşam üstü, Çekiç Güç'e ait iki kara şahin refakatinde Tugayın helikopter pistinin üstüne geldi. Hava aydınlık, görüş açıktı. ABD Skofsky pilotları devamlı havada dönüyor, bir türlü piste inmiyorlardı.

Sürekli "buzlanma durumunu" soruyorlar, pistte bulunan bizim kara şahinlerin pilotları da:

"gece herhangi bir sorun olmayacağını, kendilerinin devamlı bu kışlada bulunduğunu, çekinecek herhangi bir şeyin söz konusu olmadığını" ısrarla ABD'li pilotlara anlatıyorlardı.

Kışla üzerinde ona yakın tur attılar ve "gece burada kalamayacaklarını, Diyarbakır'a dönüp yarın gene geleceklerini" söyleyip, geldikleri 1,5 saatlik yola gene 1,5 saat harcayarak geri döndüler. Gece bu yükseklikte buzlanma olur diye inmemişlerdi. Halbuki yerde, pistin üzerindeki kara şahinleri görüyorlardı. Üstelik pist başından bizim üç pilotumuz bütün kış bu kışlada bulundukları konusunda kendilerine dil dökmüştü. Faydası yoktu, küçük bile olsa riske giremezlerdi.

Ertesi gün üç helikopter geri geldi. CH-35 kurtarma helikopteri kaldı. Diğer ikisi ABD özel kuvvetlerine ait bir albay ve 16 ABD askerini bırakıp döndüler. Öğleden sonra ABD Özel Kuvvetleri'ne mensup askerlerin bir kısmı üstlerini tamamen çıkarıp karla vücutlarını ovuyordu. Fizik olarak hepsi de dev gibiydiler. 2. Dağ ve Komando Tabur Komutanı Binbaşı Necmi yanımdaydı; "Bunlar çok rambo filmi izlemişler, henüz kendilerini turistik bir kayak merkezinde sanıyorlar" dedi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1994 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:29

Bir gün sonra bizim helikopterlerden biri ABD askerlerini Hanyay-lası'ndaki helikopterlerin yanına götürdü.

Harekat merkezindeydim, ABD'lileri götüren pilot yüzbaşı ve ekibe mihmandarlık yapan subay geldiler:

- Ne çabuk döndünüz.
- Komutanım, ABD askerleri helikopterin yanına inip inceleme yapacaklardı fakat karın kalınlığından çekinip huylandılar, helikopterden atlamadılar.
- Ne var karın kalınlığında? Kar ne kadar derin olursa olsun en fazla dizlerinin üzerine çıkar. Yürüyecekleri mesafe de 20-30 metreyi geçmeyecek ki!
- Israr ettik kabul etmiyorlar.

- Oğlum, Atatürk boşuna mı diyor:

"Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği senin kadar temiz, fedakar ve cesur askere rastlanmamıştır" diye.

Bizim timlerden biri gitsin. Hem de komando olmayanlardan alacaksınız. Mesela havan bölüğünden olabilir.
Yirmi dakika sonra biri ABD askerlerini diğeri bizim askerleri taşıyan iki helikopter kışladan havalandı.

Düşen helikopterin yanına ulaştıklarında ise durum şuydu:

Türk askerlerini taşıyan helikopter yerdeki helikopterin üzerinde ilk geniş daireyi çizmeyi tamamladığında, içindeki askerlerin tamamı karların içine atlamış ve ortalarında kalan helikoptere doğru yürümeye başlamışlardı. Kurtarma faaliyetinin dördüncü günüydü. Havanın kararmasına bir saat kalmıştı.

Yanıma Diyarbakır Jandarma Hava Grup Komutanı Güner Albay geldi: (Bu tarihten dört ay sonra helikopteri bir operasyonda düşerek şehit oldu.)

- Güner Albay'ım, sen burada ne arıyorsun?
- Bugün Hakkari'ye ben gideyim istedim. Sabahleyin ABD askerlerini Hanyaylası'na bıraktım, akşam gelir, sizi alırım dedim. Ama hava çöktü, oraya uçulmaz. Yarın alırız.
- Sen bu söylediklerini benden başka kimseye anlatamazsın. Seni de hiç kimse anlamayacaktır. Onların bulunduğu yer, nokta olarak 3600 metre ve 2,5 metre karın içindeler. Bütün gece orada kalmaları sonucu meydana gelebileceklerden yer yerinden oynar. Sonra onlar bize emanet ve bize hizmet ediyorlar, hayatlarından biz sorumluyuz.
Odanın Hanyaylası istikametini gören penceresine gittim. Rahmetli de geldi, beraber baktık. Dağların büyük kısmı kapanmış, görünen bir koridor da kapanmak üzereydi.
- Güner Albayım, siz pilot olarak mümkün değil derseniz ben başka bir çare bulacağım.
- Ben gidiyorum Paşam.

Bulunduğum yerden pisti görüyordum. On dakika içinde yükseldi ve bulutların arasında kayboldu.
Onuncu gün ABD'li askerlerin işleri bitmişti. Son akşam başlarındaki Albaya, kışlada bizim karargah subaylarıyla birlikte yemek verdik. İlk geldiği gün beni ziyaret etmiş, daha sonra hiç görmemiştim. Onlar bu kışlada kalıyordu. Ben geceleri, yanlarına gittiğim birliklerle bulunuyordum.

Yemekten önce kendisine bizimle geçirdiği günlerin anısına Dağ ve Komando Tugayı'nın armasının altına:

"Üzerimize kılıç çekilmedikçe
Ülkemiz topraklarına girilmedikçe
Milletimiz cefa çekmedikçe
Bizden kimseye zarar gelmez."

sözlerini yazdırmış olduğumuz şiltini verdim. Bu sözlerin Tugayın sloganı olduğu, İngilizce'ye çevrilerek kendisine okundu. "Onlarca kitap yazılsa bir ordunun, bir birliğin varoluş sebebi ile kararlılığının, bu kadar kısa, bu kadar özlü anlatılamayacağını" söyledi. Birkaç kere daha tercüme ettirdi, hepsinde de hayret ve sevinç çığlıkları attı; "Bu yazıyı mutlaka komutanlarıma göstermeliyim" dedi.

Bütün yemek boyunca dünyanın nerelerinde bulundu ise sıra sıra anlattı. Burada gördüğü coğrafyada ilk defa bulunduğundan, çok vahşi ve ürkütücü olduğundan bahsetti. Yemek bitince, müsaade isteyerek ayağa kalktı ve kısa bir konuşma yapmak istediğini söyledi. Tecrübeli, açık sözlü tabiatı, askerlik sanatına uygun bir kişiliği olduğu ortadaydı. Kendilerine gösterilen yakınlığı, Türkler için anlatılan misafirperverliği yaşadıklarını söyleyip teşekkür ettikten sonra konuşmasını şu cümlelerle bitirdi; "General on gündür birliklerinizle beraberim, şu dağ ve kar cehenneminde Kürt militanlarla onlara denk bir kuvvet olarak, ancak siz baş edebilirsiniz. Böyle bir durum Amerikan Ordusu için kabus olur." "Vatan sağ olsun.'

21 Şubat saat 18:50'de Şemdinli'nin Uğuraçan Köyü'ne silahlı saldırı yapıldı. Bir korucu yaralandı. Şemdinli Dağ ve Komando Taburu, Ortaklar-Beyyurdu dahil bütün alanı batı yönünde dört gün elekten geçirdi. Bölgede PKK grubu yoktu. Askerlerin savaş sporları ve di ğer sportif aktiviteleri için yazlık ve kı şlık eşofman takımı, fanila, çorap, şort, şapka, bere, yağmurluklar ile hepsinin içerisine konulabilecek bir spor çantasına ihtiyaçları vardı. Bütün kalemlerden subay, astsubay ve asker için İstanbul'daki firmalara altı biner adet sipariş verdik. Her malzemeye Dağ ve Komando Tugayı'nın forsu-arması işlenmiş olacaktı. Askerler terhislerinde kullandıkları kendi malzemelerini evlerine, memleketlerine götürecekler, her yeni tertip geldiğinde üç ayda bir aynı malzemeden tedarik devam edecekti. İlk parti malzemeler iki ay sonra geldi. Ve askerler bu giysileri gece gündüz hiç üzerlerinden çıkarmadılar. Terhis günleri gelip Hakkari'den ayrılırken de, sivil pantolonlarının üstüne Dağ ve Komando Tugayı'nın, karlı dağ, tüfek, kayak ve kartal armalı eşofmanlarını giyerek; yollarda ve memleketlerinde herkesin kendilerini böyle görmelerini istediler. Bu, tugaylarına olan sadakatin, kendilerini tugayın bir parçası kabul etmelerinin, onunla gurur duyduklarının doğal bir göstergesiydi. Subaylardan bir teklif geldi.Bu dönemde mücadelenin doruğa çıkarıldığı Hakkari Dağ ve Komando Tugayı'nda muharebelere katılan subay ve astsubaylar için altın rozet ve altın şövalye yüzüğü yaptırılması idi. Her ikisinde de Tugayın arması ve ismi yazılı olacaktı. Meğer herkes bunu bekliyormuş, almaya can attılar. Personelden hemen ücretleri toplandı ve yaptırılıp subay ve astsubaylara dağıtıldı.

Eylül ayında Tugayın armasından bir madalyon yaptırdık. Şehitlerini memleketlerine götüren subay, astsubaylar; bu madalyonu ve Tugay Komutanı'nın "Mehmetçiğin nasıl ve ne zaman şehit olduğunu tasvir eden" yazısını, şehidin ailesine teslim ediyordu. Şehidin kendisi, Tugayın madalyonu ve nerede nasıl şehit olduğunu anlatan belge aynı anda anne ve babanın eline geçiyordu. Bu üç şeyin, birbiri içinde ve birbirinin üzerinde anlatılması ve yaşamayanlarca anlaşılması kolay olmayan bir etkisi vardı. Önce şunu belirtmeliyim, sadece insanlar için değil, tüm canlılarda ve yeryüzünün var olduğu milyonlarca yıllardan beri, hiçbir şey, bir annenin yavrusunun kaybından daha öte bir acı veremez ve yaşatamaz. "Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" sözü en doğru özdeyişlerin başında yer alır. Elbette babaların ve kardeşlerin duydukları acı da, ömürleri boyu karşılaşacakları diğer üzüntü ve kahır halleriyle mukayese bile edilemez. Bu iki nesne neden bu derece etkili ve dayanılmaz acıya su serpiyor? Nasıl teselli oluyordu? İ ki sebebi vardı ve bunun için Adler, Taylor ve Freud gibi ünlü psikiyatr ve psikologların tanınması gerekiyordu.

Madalyon; şehidin kimliği, asker arkadaşlarını, komutanlarını, şehit olduğu birliği, şehit olduğu yeri, zamanı simgeliyordu. Bu, özel olmak, farklı olmak, o birlik var oldukça onun bir parçası olarak yaşamak demekti.

Nasıl şehit olduğunu anlatan Tugay Komutanı imzalı yazı ise, Türk kültürü ve bu kültürün ya:

attığı kişilik ve düşünce gücüne yakışır, doğru bir yaklaşımdı. Türkler çocuklarının kaybına bütün canlılar gibi üzülürler fakat, bu üzüntü ve çektikleri acının değdiğine inanmak için çocuklarının nasıl şehit olduğunu bilmek ihtiyacında idiler. Ellerine aldıkları yazı, "oğullarının muharebede düşman üzerine yürürken, vatanı ve ulusu için gözünü bile kırpmadan ölüme nasıl gittiğini detaylı olarak anlatıyordu".

Bir Türk, çocuğunun şehit olduğunu duyduğunda ilk sorduğu şey:

"Nasıl şehit olduğudur". "Düşmanla göğüs göğse çarpışırken" sözünü duyduğunda birden rahatladığını hissedersiniz ki zaten hep öyle olmuştu. Bu masalların, efsanelerin, öykülerin, vatan ve millete bağlılığın getirdiği örf, adet ve geleneklerin Türk toplumu ve onun kişilerinde oluşturduğu milli karakterdir. Savaşın kendisi de nesneleri de zaten baştan aşağı psikoloji demektir.

Genelde; aylar bazen yıllar sonra bir garnizonda bütün şehit ailelerini toplayıp kendilerine verilen "övünç madalyaları":

1. "Demir tavında dövülür" sözü göz ardı edilip geç kalındığından,
2. Durup dururken birden bire acıyı tazelemeye kalktığından,
3. Genel bir şey duygusu yarattığından; şehit ailelerinde aynı etkiyi sağlayamamıştır.

Askerlerin ailelerine, girdikleri muharebe ve çatışmalarda bireysel olarak gösterdikleri cesaret ve kahramanlıkları anlatan yazıların gönderilmesi, onları anne ve baba olarak oğullarıyla iftihar etmelerini, mutlu olmalarını sağlayacak ve çocukları ile ilgili endişeleri azaltacaktır.

Şehit ve gazilerin ailelerinden adıma gönderdikleri yüzlerce mektuptan bazıları şunlardır:

"Hakkari ili Çukurca ilçesi Pirinçeken Karakolu'nda vatani görevini yapmakta iken vatan haini eşkıyalar tarafından şehit edilen oğlumuz jandanna eri Erol ÖZEN'in şehit olması nedeniyle göndermiş olduğunuz yazıları aldık. Göstermiş olduğunuz candan ilgiden dolayı teşekkür ederiz. Bizi çok gururlandırdınız. Bu yazılarınızı Özen Ailesi yaşadıkça hatıra olarak saklayacaktır. Komutanımız size başarılar diler, saygılar sunarız. Vatan sağ olsun."
Özen Ailesi adına İdris Özen,
Balıkesir

"Göndermiş olduğunuz oğlum Abdülkadir TUG'a ait belgelerinizi aldım. Çok memnun oldum. Bir şehit ailesi olarak duygularımızı ifade etmek çok zor. Bu askerliğin tabiatında var olan bir olaydır. Bundan kaçınılmaz. Allah'ın takdiridir. Abdülkadir'in ne kadar cesaretli ve mangal kadar yüreği, aslan gibi kuvvetli olduğunun aile olarak biz de bilincindeydik. Görevinde de yaralı olmasına rağmen silahını elinden bırakmayıp, yiğitliğini kanıtlamış ve layık olduğu şehitlik mertebesine ulaşmıştır. Paşam, beş oğlum ve ben, gel de; canı gönülden hazırız, saygılarımla."
Fikret TUĞ Yerköy,
Yozgat


"1 Şubat 1994 tarihinde Hakkari Alandüz mevkiinde icra edilmekte olan operasyonda çığ düşmesi nedeniyle oğlumuz Göksel YAMAN şehit olmuştur. Ailemize göndermi ş olduğunuz başsağlığı temennileriniz ve yazılarınızı bir şehit babası ve annesi olarak büyük bir memnuniyet ve gururla müşahede ettik. Alakanız ve hassasiyetinizden dolayı şükranlarımızı ve saygılarımızı sunarız. Vatan topraklarına göz diken hainlerle mücadelenizde Allah sizi muvaffak etsin"
Şehit Babası Kemal YAMAN,
İzmir


"Yıldırım'a olan haklarınızı helal edin. Benim yiğit kardeşimin, şehit kardeşimin yiğit komutanı. Önce selam eder, ellerinizden öperim. Benim yiğit kardeşim Yıldırım şehit düştükten sonra arkadaşları geldi. Yıldırım'ı anlattılar, dünyalar benim oldu. Yıldırım gelmiş gibi sevindim. Yıldırım'in komutanı olarak, siz de olayın oluş şeklini, Yıldırım'ın şehit oluşunu, nasıl mücadele verdiğini, nasıl şehit olduğunu, detaylı bir mektupla anlatırsanız, çok memnun olurum. Hatıra olarak kalır. Yiğit komutanım, Yıldırım'ın şahadet haberi gelince dünyalar başıma yıkıldı, dünyalar dar geldi. Yemin ettim, kardeşimin bıraktığı yerden devam edeceğime. Her yere yazılar yazdım hep olumsuz cevap aldım. Zaten kolum kanadım kırıktı, iyice kırdılar. Kardeşimi rüyamda gördüm. Sarıldım öptüm, yüzlerinden doya doya, "şehit oldun kardeşim" dedim. "Tabii ağabey, şehitlik herkese nasip olmaz, bize oldu" dedi.

Sordum: "Cennette misin?" 'Tabii ki ağabey, cennetteyim" dedi. Allah'ım bizden daha çok seviyormuş ki şehit ederek elimizden aldı. Allah'ıma çok şükürler olsun. Biz de Yıldırım'ı kalbimize gömdük. Tek tesellimiz PKK'lıları her gün yok edişiniz. Yiğit komutanım gelen arkadaşları "Osman Paşa da oradaydı" diyorlar. Yıldırım'ı bana anlat, anıları varsa yaz, himayende aslanlar gibi çarpışan Yıldırım'ı bana mektupla anlat. Yıldırım'ın üsteğmeni Seyit komutanıma da söyle, o da anılarını yazsın. O da yaralanmış. O yiğit kardeşime de Allah'tan şifalar dilerim. Sizden tek bir ricam var, anılarını yüzde yüz yazın. Yazmazsanız Yıldırım'ı küstürürsünüz, beni de. Yiğit komutanım. Şehit Yıldırım'ın çarpışarak intikamını alamayan ağabeyi."
Mustafa AKSAL,
Kırıkkale


"Sayın Paşam, ben el emeği ile idare eden köylü bir vatandaşım. Oğlum Uğur DİKER'in bayrağına, vatanına, milletine ve silah arkadaşlarına gurur veren, başarılı asker olduğunu, ben acizane babası olan Durmuş DİKER, mektubunuzdan öğrenince göğsüm kabardı, kendimde duygular ürettim, sevincimden ağladım. Ne mutlu bu bilgiyi Ve takdirnameyi bana layık görüp de gerçekleri yazan siz değerli Paşama ben de selam ve hürmetlerimi bildiririm. Cenabı Allah sizi düşmanın şerrinden korusun."
Dursun DİKER
Yalyaç, Isparta


"Emrinizde görev yapan oğlum, Piyade Komando Er Saffet TOPA-LOGLU için vermiş olduğunuz bilgi ve takdir belgeleri, şahsım, ailem, kasabamız adına iftihar vesilesi olmuştur. Oğlumun vatan için yapmış olduğu fedakarlıklar, her Türk evladının yapması gereken asgari vazifedir. İç düşmanlar ve bölücü eşkıya ile savaşan siz değerli komutanımız, emrinde savaşan oğlum, ömür boyu taşıyacağım en büyük onurdur. Saygılarımı sunarım."
Kadir TOPALOĞLU
Pelitköy, Balıkesir


"Sayın komutanım, oğlum İsa BOZDEMİR'in vatan savunmasında göstermiş olduğu başarılardan dolayı verdiğiniz takdir belgeleri, biz burada bulunan aile efradını çok duygulandırmış, gözlerimizi yaşartmış, göğsümüzü kabartmıştır. Şahsınıza ve bütün askerlerimize selam ve sevgiler sunar, başarılarınızın devamı ile, bölücü eşkıyaya kesin darbeyi vurup bu haddini bilmez çapulcu sürüsünü yurdumuzdan söküp atmanızı Allah'tan dilerim."
Mehmet BOZDEMİR
Sarıköy - Gönen, Balıkesir


"Çok sevgili oğlum Kenan ŞİMŞEK'i elim bir trafik kazasında kaybetmemiz neticesi göstermiş olduğunuz her türlü samimi ilginizi unutamayacağız. Ailemize tevdi ettiğiniz ve bizim için de çok büyük kıymet ifade eden madalyon ve beratınızı hatıra olarak özenle saklayacağız. Elbette oğlum Kenan'ın aramızdan ayrılmasından, devletimize ve milletimize hizmetinin yarım kalmasından büyük üzüntü duyduğum kadar, askerlik görevi ve suda boğulma olayı neticesi vefatından şehitlik mertebesinde olacağı ümidiyle mutlu olmaktayım. Şahsınıza ve tüm Tugayınız mensuplarına yakın ve samimi ilginizden dolayı şükran ve saygılarımı sunar, bütün şehitlere Allah'tan rahmet dilerim."
Babası, Vahap ŞİMŞEK
Sivas


"Sayın komutanım, ben Tugayınızın 4ncü Dağ ve Komando Tabıı-ru'ndan Çavuş Tarkan HATTATOĞLU'nun babasıyım. Oğlumun terhisinden sonra da sizleri aynı heyecanla haberler ve gazetelerden izliyor, sizin için dua ediyorum. Taktir ve övünç belgelerine layık gördüğünüz oğlum iki hafta önce söz kesimi için gitti ği İzmir'den dönerken Ayvalık'a 4 km kala trafik kazasında tanrının rahmetine kavuştu. Yazmak da konuşmak da çok zor.
Komutanları ve silah arkadaşlarını taparcasına çok severdi. "Çağırsınlar yine askere gider, çarpışırım" derdi. Başarılarınızın devamıyla saygılar sunarım, bu yoğun ve zorlu çalışmalarınızda size başarılar dilerim."
Eşref HATTATOĞLU
Balıkesir


"Evladımız M.Mustafa AKKOYUNLU için gönderdiğiniz takdirnamenizi alıp okuduğumda sevinç, heyecan, gurur, vakar, üzüntü duyguları içersinde gözlerim yaşlı okudum. Sevinçliyim, gururluyum çünkü böyle bir günde şakası olmayan bir harbin içerisinde aileme düşen ulvi bir vazifede oğlumun bulunması izahı yapılamayacak yüksek duygulardır. Üzüntülüyüm, hala vatani görevden kaçanlar bulunduğu için. Benim duyduğum bu manevi nazlardan yoksun kalan asker kaçağı gençlerin ana ve babalarına acıyorum. Milletimizin ve sizlerin bu ateş çemberinden başarıyla çıkmasını Cenabı Allah'tan diler, saygılarımı sunarım."
Vahap AKKOYUNLU
Şirinevler, İstanbul


"Oğlum Rıza BURHAN'la ilgili gönderdiğiniz takdir belgesi ve yazıları, bizi sonsuz mesut etti. Vatanı için canını ortaya koyarak bu mukaddes görevi yapmakta olan Mehmetçiklerin başarılarının, onların başındaki sizin gibi çok değerli komutanlarımızın gayret ve çalışmalarıyla olduğunu biliyoruz. Bu vatan için böyle Mehmetçikler yetiştirdiğiniz için sizi takdir eder, üstün başarılarınızın devamını dilerim. Allah'a emanet olun."
Babası, Mustafa BURHAN
Söğüt Köyü - Orhaneli, Bursa


"Paşam, ben Tugayınızdaki er Çağlar DOĞA'nın babasıyım. Efendim ben bir baba olarak şahsınızın komutasında böyle bir evlat ye-tiştirebildim ise, ne mutlu bana. Böyle övgüyle bahsettiğiniz için sizi candan kutlar, saygılarımı sunarım. Efendim, o, benim tek oğlum, başka oğlum yok. Onu size, sizi de Allah'a emanet eder, tekrar saygılarımı sunarım."
Asım DOĞAN
Zonguldak


"Çok değerli komutanım, ben birliğinizde bulunan er Mehmet DANACI'nın babasıyım. Oğlumun takdirnamesini almış bulunuyorum. Bu benim için en büyük gurur kaynağı, sevinç ve mutluluktur. Bizler böyle bir evlat yetiştirebilmişsek bu bizim için en büyük mutluluk ve bahtiyarlıktır. Oğlumun vatanı ve milleti için seve seve canını vereceğinden kuşkum yoktur. Sizlerin sayesinde Türk Bayrağı, şeref ve şanla her zaman semalarda dalgalanacaktır. Hepiniz Cenabı Allah'a emanet olunuz." Adem DANACI Kozlu,
Zonguldak


"Sayın Paşam, oğlum Ömer KUZU için göndermiş olduğunuz belgeyi aldım. Çok duygulandım, çok gururlandım, gözlerim yaşla doldu. Her Türk'ün vatan savunmasında sizin anlattığınız evladım gibi, evlat yetiştirmesini Cenabı Allah niyaz etsin. Paşam böyle bir yazınızı evladıma layık gördüğünüzden ve bizi böyle gururlandırdığınızdan ötürü üstün başarılarınızın devamını, büyük Allah'tan niyaz ederim."
Cemal KUZU
Şefaatli, Yozgat


"Komutanını, oğlum Piyade Er Cihat AKIN'a ait göndermiş olduğunuz takdir belgenizi aldım. Memnuniyetimi anlatamam. Sağlıklı ve başarılı olmanızı Ulu Tanrıdan dilerim. Bizler çocuklarımızı önce vatan için yetiştiririz. Bizim için vatan her şeyin üstünde ve önündedir. Bir Cihat değil, on tane Cihat'ım olsa çekinmeden vatan hizmetine gönderirim. Vatan sağ olsun. Saygılarımla."
Neşat AKIN
Akhisar Köyü - Karacabey, Bursa


"Oğlum Ali Fuat'ın yaralanması ile ilgili sizlerin duygularını taşıyan geçmiş olsun dilekli mektubunuzu, ben ve ailem duygulanarak, ağlayarak ve şeref duyarak okuduk. Bizler üç kıtada at koşturmuş, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması için kan dökmüş, destanlar yazdırmış ataların evlatlarıyız. Aziz vatanımızı iç ve dış düşmanlara karşı savunmak boynumuzun borcudur. Sizlerin takdirini kazanmış olan evladım vatanı için elbette kanını dökecektir. Ali Fuat'tan başka üç oğlum daha vardır. Görev nasip olursa onlar da kardeşleri gibi yaralanmaya ve ölmeye hazırdırlar. Ben onları vatan uğruna şehit olmaları için yetiştirdim. Bunun için şeref ve gurur duyuyorum. Aziz vatanımızın bütünlüğünü korumak için savaşta başarılar diler, Allah'tan size kuvvet vermesini temenni eder, zaferleriniz için ve gösterdiğiniz gayret için sizi ve sizin şahsınızda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bütün elemanlarını kutlarım. İnanıyorum ki bu gayretiniz ve azim içersinde vatanımıza uzanan hain eller kırılacaktır.Yüce Allah, şanlı Ordu'muza zaferler muzaffer eylesin. Ailem ve şahsım adına siz değerli Paşama ve şahsınızda şanlı Ordu'muza göstermiş olduğunuz yakın ilgiden dolayı teşekkürlerimle saygılarımı sunarım."
HANELÇİ ailesi adına Baba Yusuf HANELÇİ
Malatya


Hakkari'de 21 bin asker, 2 bin subay astsubay vardı. Her üç ayda bir, ortalama 5 bin civarında askerin terhis olduğu yerlerine yeni 5 bin askerin geldiği düşünüldüğünde; 2 yılda 40 bin askerin geçtiği anlaşılır. Başlangıçtaki 20 bin askerin 5 bininin hemen terhis olduğunu kabul etsek dahi, ilk 20 binlik gruptan 15 bini de sonradan hizmete devam ettiklerinden, iki yılda toplara 55 bin askerin bu topraklardan geçtiği görülür. Aynı dönemde, ortalama 4 bin subay, astsubay da muharebe koşullarını her günün 24 saatinde çoğu zaman da dakikalarında yaşadılar. Bunu şu nedenle belirtiyorum; iki yılda sayı olarak bu derece büyük bir gücün ailelerinden, aile bireylerinden, halktan kişilerden, batıya dönen subay ve astsubaylardan, terhis olan askerlerden gelen bütün mektup, faks, telgrafların tamamı ilk olduğu şekliyle yazılmaya kalkılsa, başlı başına binlerce sayfalık kitap olur.

Ancak halk olarak; ruhu, felsefesi, inançları ve dilekleri, bu ülkenin neresinde yaşarsa yaşasın, hangi statüde olursa olsun aynıydı.
"Mücadelenin tam bilincindeydiler, mutlaka başarılı olmalıydık, elbette şehitler de olacak, elbette yaralanılacaktı, çocuklarını vatanları için yetiştirmişlerdi, keşke kendileri de mücadelede yer alabilseydi-ler, bir toprakta bağımsız yaşanacaksa bedeli neyse ödenecekti, her şeylerini kaybedebilirlerdi, yeter ki 'Vatan Sağolsun'du, psikolojik yapılan yüz yüze kalınan durumlar nedeniyle hassaslaştığından, kendilerine güven duyguları yüksek olmakla beraber, daha çok morale ihtiyaçları vardı, istisnasız kazanmamız, muzaffer olmamız için Tanrıya dua ediyor, dilekte bulunuyorlardı".

Bu gün yeryüzünde çocuklarını davul ve zurnayla askere gönderen başka bir millet var mı? Bunu, başka bir ulusun aklı alır mı?
Evlatlarım kaybedince "Vatan Sağolsun", diğer oğullarımda feda olsun, keşke ben de gelebilsem diyen, şehit olan çocuklarının düşmanın üzerine yürürken ölmesinden büyük gurur ve haz duyan, vatanı için para pul dahil fani hiçbir şeyi gözü görmeyen halk kaldı mı dünyada? Sebepsiz bu durumlara düşülür mü? Herkesin her şeyi iyi yaptığı söylenebilir mi? Ama sırf "Vatan ve Millet" söz konusu diye çektiği acıların hesabını sormayı "ar" kabul eden millet kaldı mı yeryüzünde?

Napolyon, savaşlarının birinde Fransız topçusunun bir saate yakın süredir hiç ateş etmediğini fark edip atını topçu mevzilerinin bulunduğu bölgeye sürüp, topçu komutanına soruyor:

- Neden ateş etmiyorsunuz?

Topçu komutanı:


- 13 sebep var haşmetmahap
- Nelermiş? Sayın.
- Bir, barut yok.

Deyince Napolyon:

- Kes. Barut yol sa, başkaları olsa ne olacak?

Devletin ve milletin herhangi bir şekilde başı belaya girdiğinde bunu defedip yok edecek olan işte halkın bu ruhudur. Geri kalan ne varsa hepsi 'diğerleri'dir. Halkın şu kültürü, kişiliği ve karakteri olmasa, bu yüksek ruhu gösteremese kim ne yapabilir? İsterse ağzıyla kuş tutsun. Ordunun gücündeki temel ve tek dayanağı da, kaynağını böyle bir ulustan alıyor olmasıdır.

"Toplum içinde insan bir sistemin parçasıdır. Sistem lider yetiştirmez. Sistem içinde kalınarak ancak yönetici olunur. Sistem hata istemez,
riski sevmez. Risk olmadan başarı, hata yapmadan gelişme olmaz. Yönetici sistemin adamı, onun kopyacısıdtr. Elindekini korur, kurumu sever, taklitçidir. Ufukları dardır, çarpıcı fikirlere gelmez, sadece yönetir. Statükocudur."

Mart 1994'de meydana gelen olaylar şöyleydi:

- 7 Mart saat 20:00'da Çukurca Sivri Tepe Jandarma Sınır Karakoluna Kuzey Irak'tan silahlı saldırı yapıldı. Dört er yaralandı, üç militan öldü.
- 12 Mart saat 21:00'da Çukurca Üzümlü Karakoluna Kuzey Irak" tan ateş açıldı.
- 18 Mart saat 22:30'da Hakkari'nin içinde PTT Başmüdürlüğünün şantiyesindeki dört araç ve bir jeneratörü milisler yaktı.
- 19 Mart saat 19:15'de Çukurca Zap suyu emniyet timi hareket halinde bir PKK unsuruyla karşılaştı ve dört militan öldürüldü.
- 25 Mart saat 21:30'da Şemdinli'nin içinde milisler bir aracı yaktılar.

- 27 Mart saat 22:15'de Çukurca Hakan Tepe Karakoluna; aynı gün saat 03:00'da, Çukurca Sivri Tepe Karakoluna Kuzey Irak'tan ateş açıldı. Mart ayı büyük planımız; Tugayın, Hakkari Vilayetinin Irak'la olan 220 kilometrelik sınır uzunluğunun 160 kilometresini cephe şeklinde kullanarak, Kuzey Irak'taki Şivi (Zap), Bercela, Mezi Karyaderi (Avaşin), Basyan kamplarını içine alacak gibi aynı anda dört kampa da derinliğine taarruzu içeriyordu. Harekat, 600 kilometrekarelik bir alanı hedef alıyordu.

PKK gruplarının buralarda kışı siyasi ve askeri hazırlıklar yaparak geçirdikleri kesindi. Ancak hangi kampta kaç kişi bulunduğunu sağlıklı bir şekilde istihbar etmek mümkün olmuyordu. Kamplar arasında takımlar, bölükler şeklinde birinden diğerine geçişlerin olması kampların personel sayılarının miktarlarını dalgalandırıyordu. Bizim için nerede, ne kadar oldukları hiçbir anlam taşımıyordu. Oralarda olmaları ve çok olmaları önemliydi. Torun içine daha fazla sayıda PKK'lının girmesi için ağı geniş tutuyor ve her kenarından aynı anda çekiyorduk.
Alandüz harekatı Şubat'taydı. Bu planı Mart'ta yürürlüğe koyacaktık. Fakat iki faaliyet, harekatı düşündüğümüz zamanda yapmamıza engel oldu. Sebebin birincisi; bu ay yapılacak olan yerel seçimlerdi. OHAL Bölgesinde seçimlerin güvenlik içinde yapılmasına Ankara çok önem veriyordu. Herkes de, PKK seçimleri önleyecek veya her yerde olaylar çıkacakmış gibi psikoloji içersindeydi. Seçim günü sandıkların dağlara taşlara götürülüp getirilmesi, emniyetlerinin sağlanması için, 168 time (3000 asker) ihtiyaç duyuluyordu. Dağ ve Komando Tugayının mevcudu zaten 4000 askerdi.

Bu seçim yapıldı. Hakkari'nin 674 köy ve mezrasında en küçük bir şey olmadığı gibi, PKK'nın dolaylı ve direkt, bütün yol ve yöntemleri kullanarak halka desteklemeleri için baskı yaptığı parti de, seçime katılan diğer partiler içinde, en düşük oyu aldı.

Sebebin ikincisi; geçen yıldan planlanmış bir teşkilat faaliyetiydi. Dağ ve Komando Tugayında beşinci olarak, bir tabur daha kurulacak ve kurulan tabur, Şırnak-Beytüşşebab'a gönderilecekti. Yeni kurulacak tabur için, mevcut dört taburdan; subay, astsubay ve asker verilecek, Temmuz ayında tayinle gelecek diğer rütbeliler ve eğitim merkezinden gelecek erlerle kuruluşu tamamlanmış olacaktı. İşin en ağır tarafı da Türkiye'nin her tarafındaki birliklerden kurulacak bu tabur için silah, araç ve malzeme tertip edilmesiydi. Çorlu dahil 19 ayrı yerden verilecek bu donatımı almak için yetki belgeli subay ve astsubaylar ile yanlarında götürecekleri emniyet timleri vasıtasıyla bunları kara ve demiryollarıyla Hakkari'ye taşımaktı. Tugay bu işi Mart 1994'de, kendisinin bile sığamadığı kışlasında yapacaktı.

Bu çalışma, batıdaki onlarca barış koşullarında bulunan Tugaylardan birinin kışlasında; atanarak gelecek subay ve astsubaylar ile zaten o bölgede bulunan eğitim merkezlerinden alınacak erlerle teşkil edilir, bir mal ve hesap sorumlusu da; aynı yerde toplanmış malzemeyi personele dağıtabilirdi'. İnsanı ve donatımı ile bir bütün halinde Hakkari'ye Temmuz 1994 ayında sevk edilirler, buraya gelince de, Tugaydan verilecek personel, gelen tabura katılabilirdi. Birkaç yıllık hizmeti olan subay ve astsubaylar bile başka birliklerden malzeme toplayarak tabur kurmanın ne olduğunu çok iyi bilir.

Bu emir gelince, yapılacak işin sonraya ertelenmesi için onlarca sebep olmasına rağmen, bununla ilgili her yere meram anlatmaya ne zamanımız vardı ne de zihnimiz ve ruhumuz buna müsaitti. Herkesin burnundan soluduğu burada, pratik bir çözümle yorgunluğu hafifletmek gerekiyordu. Bir ikmal sorumlusu subay ile malzemeleri her yerden çekecek olan bir astsubay ve 10 asker görevlendirerek işi sıradan hale getirdik. Bütün malzemeyi her yerden çekerek bir depoya aldık. Mevcut taburlardan subay, astsubay ve asker vererek çeyrek bir tabur yapacağız diye Tugayın taburlarının da muharebe gücünü azaltmadık. Batıdan gelecek olan rütbeliler ve askerler Temmuz'da gelince, biz bu taburu 48 saatte teşkil ederdik. Bu işin hem zamanımızı hem de gücümüzü azaltmadan en az olumsuzlukla çözümü buydu.

Kara Kuvvetleri Komutanı gelişlerinde "Dağ ve Komando Tugayındaki subay ve astsubayların çok azmin komando kursu görmüş olduğunu bundan sonraki atamalarda, kurs gösterilmiş subay ve astsubaylar atanırsa, hiç değilse; pusu, taktik akın, sızma gibi teknik konularda temel bilgileri almış olarak gelirler demiştim. Hatta kursların konu ve kapsamlarıyla muharebenin çok farklı olduğunu; şu anda Dağ ve Komando Tugayının bütün subay ve astsubaylarının değil kurs görmek, herkese ders verecek düzeyde Gayri Nizami Harp tecrübesinde olduklarını da" arz etmiştim.

Mart başında gelen bir mesajda:

"Tugayın mevcut subay ve astsubaylarının 1/3 şeklinde gruplar halinde üçer aylık komando kursuna gideceğini ve ilk kursun Mart ayında başlayacağı" yazılıydı. Kara Kuvvetleri Karargahı'ndaki ilgili başkanlıkları tek tek aradım. "Marttan itibaren iki tarafın da bütün oklarını atmaya başlayacağını ve bunun artarak Nisan, Mayıs ve devamı aylarda da yoğunlaşarak artmaya devam edeceğini, böyle bir şeyin nasıl anlaşılamadığını" belirttim. "Komutana refakat edenler meseleyi nasıl olur da ilgili yerlere doğru dürüst aktaramıyorlar? Komutana zaten iki şey arz etmiştim, ikisi de bundan sonraki çalışmalarında insanlara faydası olur diye yapılmıştı. Hay söylememiş olaydım, dedim.
Bir metin kaleme alıp "kişiye özel" olarak doğrudan Kara Kuvvetlerine gönderdim. İki gün sonra mesajı iptal ettiler.

"Lider, beyinde devrim yapan ve herkesi peşinden sürükleyen fikir ve ruhlar rüzgarıdır."

1-8 Nisan 1994 tarihleri arasında Hakkari genelinde dağlara kar ve yağmur, diğer alanlarla, Kuzey Irak'a aralıksız yağmur yağdı ve hava sürekli kapalı kaldı. 10 Nisan günü; karargahtan dahi sadece birkaç subayın bildiği; Kuzey Irak'taki Basyan-Avaşin (Mezi-Karyaderi)-Barçela ve Zap (Şivi) kamplarına taarruz planı taburlara dağıtıldı. Plan 160 kilometre cepheyle, 40 kilometre derinliğinde, 600 kilometrekarelik Kuzey Irak topraklarının içinde ve çevrelerindeki araziyle dört PKK kampını darbeleyip, kış hazırlığını bitirip Yurt içine sızacak olan grupları, bulundukları yerde hırpalamak, zayiat verdirmek ve yok ederek, Türk topraklarını rahatlatmayı hedefliyordu.

"Ejderi bırakın" kodunun alınmasıyla birlikte, 11/12 Nisan gecesi Yüksekova'daki 1. Dağ ve Komando Taburu Dağlıca köyü bölgesine, Şemdinli'deki 3. Dağ ve Komando Taburu Derecik Karakolu civarına motorin olarak intikal ederek, şafak sökerken helikopterle Avaşkı kampına taarruz için hazırlıklarını bitirdiler. Basyan Vadisi ve buradaki kampa taarruz edecek olan Derecik'teki Piyade Taburu da aynı gece hudut hatuna yaklaştı.

Hakkari'de konuşlu 2. Dağ ve Komando Taburu ile bir gün önce Hakkari'ye gelmiş olan Van'daki 4. Dağ ve Komando Taburu Zap kampına taarruz etmek üzere, Çukurca ve Üzümlü'ye intikal ettiler.

Çukurca'da bulunan Jandarma Komando Taburu Avaşin ve Zap ana kamplarının arasında bulunan Berçela kampına harekat yapmak üzere Çukurca'nın batısındaki Işıklı ve Çayırlı Karakolları bölgesinde tertiplendi.

Harekat iki safhadaydı. Avaşin ve Zap kampları birleşik kaplara benzediğinden aldatma planı içinde de aldatma uygulanacaktı. İlk gün Avaşine iki tabur havadan inecek; aynı gün 2nci Tabur Üzümlüden Kuzey Irak'a girerek Zap kampına sadece karadan yaklaşılıyor görünerek dikkatleri kendi üzerine çekecek; uygun zaman geldiğinde ise Çııkurca'daki 4ncü Tabur, havadan Zap kampının üzerine atılacaktı. İki kampın arasındaki araziyi de Jandarma Komando Taburu tarayacaktı.

Bir hafta önce batıdan gelip de Çukurca'da konuşlandırdığımız Piyade Taburuna da geniş cephe ile Çukurca'nın hemen altındaki sırtlarda Zap (Şivi) Kampı yönünde tertiplenmesi görevi verildi. (Yeni gelmiş bir birliğe bu tip pratikler yaptırarak, daha sonra derece derece zor muharebe görevleri verilmezse, birlik bunun bedelini, bir an gelir, çok ağır öder).

Harekatta Tugayın ileri komuta yeri yine Hakan Tepe sınır karakolunda açılacaktı. 11 Nisan sabahı Tugaydan ayrılmadan önce Kurmay Başkanını çağırdım ve "Başkan bir çok kez Kuzey Irak'a harekat yaptık, ama bu defaki çok farklı.

Hem cepheyi çok genişlettik hem de kanıp sayısını arttırdık. Buna karşılık gene 4000 komando kullanıyoruz. Bu işler çok askerle olmaz, kıvrak manevralar ve çelik bilye gibi vuruşlar gerektiğini her zaman benden duyuyorsunuz. Bu dönemde karşı taraf dinlenmiş, siyasi ve askeri eğitimle bilenmiş, yurt içine sevk edilecek bölük ve taburlarını ruhen ve bedenen hazır duruma getirmiş durumda. Sen ve halihazırdaki kurmaylar, 1992'de sadece Zap kampına bizim Tugay ve başka bölgeden gönderilen Komando Alayı at ile beraber yapılan operasyonda Zap kampının önündeki direniş tepede işlerin kötü gitmesi ve gelen alayın bir vadide dokuz şehit vermesi üzerine sıkıntı ve tehlikenin daha da büyüyebileceği düşünülerek Çukurca'ya geri çekildiğini gördünüz ve yaşadınız.

Bu planda ise Zap kampına sadece iki tabur taarruz ediyor. Avaşin kampı Zap kampından daha büyük, Basyan kampı da cabası. Bunların hiçbiri bizim hedeflerimizi süratle ele geçirmemize engel değil. Ancak çok kritik çatışmalar, hayal bile edilemeyecek tehlikeli durumlar olabilir. Şu anahtarı al, benim masanın ikinci çekmecesinin. Çekmecede ise sancak dolabının anahtarı var. Ben istediğim an Tugayın sancağını, madalyaları üzerine takılı olarak, sancaktar ve muhafızlarıyla birlikte, nerede bulunuyorsam oraya helikopterle hızla ulaştıracaksın." emrini verip Irak sınırına hareket ettim.

12 Nisan 1994 saat 06:00'dan itibaren Kobra helikopterlerinin perdesi altında Kara Şahinlerle gelen İnci Taburun timleri Avaşin kampının kuzeyine, 3. Taburun timleri güneyine atlamaya başladı. İlk şaşkınlıklarının geçmesini takiben, önce 2-3, daha sonra 4-5 olmak üzere dokuz doçka uçaksavar makineli tüfeği helikopterlere yoğun ateşe başladı.

Kuzey ve güneydeki atma bölgelerine havadan 1500 komandonun taşınması planlanmıştı ve bunu 12 kara şahin yapacaktı.
Saat 07:30'da 12 helikopterden altısı muhtelif yerlerinden yara almış, bir tanesi de palleri bindirme yerinde ağaca takılarak hasar görmüştü. Kuzey noktaya 1. Taburdan Yüzbaşı İbrahim komutasında 100 asker, güney kesime 3. Taburdan Üsteğmen komutasında 40 asker atlamıştı. Güneydeki uçaksavarların ateşlerinin şiddetinden helikopterler atma yerine yaklaşamıyordu. Üsteğmen tehlikenin büyüklüğünü bulunduğu yerden daha iyi gördüğü için, helikopterlerin kesinlikle yaklaşmalarını istemedi. Kobralar süratle mühimmat ikmali yapıp kampın üzerine geliyor, yerden tarif edilen hedefleri vurmaya devam ediyorlardı. PKK telsizleri konuşmaya başlamıştı. Her seviyeden 20'den fazla telsiz birbiri ile görüşme yapmaya çalışıyor, şaşkınlık ve panik halleri, ses tonları ve cümle kuruşlarından anlaşılıyordu. Telsiz trafiği tahlil edildiğinde bu kampta bir çok grup olduğu belli oluyordu.

Hemen taşıma planını değiştirip uzak mesafeden gelen 3. Taburu güneye taşımaktan vazgeçerek, bütün helikopterleri kuzeye inen İnci Taburu taşımaya sevk ettik. Bu taburun uçuş mesafesi kısaydı. Yüzbaşı İbrahim de yanındaki askerle birlikte kahramanlığın en müstesna örnekliğini sergileyerek kamptaki grupların saldırılarını kendi üzerine çekti. Kuzeyde hızla çoğalarak arazinin meylinden de istifadeyle güneyde hakim bir yerde savunma düzenine geçmiş olan 40 askerin yanma hızla ulaşabilecektik. Yüzbaşı İbrahim'in bölüğünün üzerine daha çok helikopter daha çok komando atmaya başladı. İnen her tim insan üstü bir gayretle çarpışarak, kayalıklardaki PKK unsurlarının kuşatıcı manevralara dirençlerini kırıp, güney istikametinde harekatı geliştirdiler. İki helikopter Hakan Tepe'de hazır bekleyen dört Dağ topu ile altı havanı mürettebatı ile birlikte kuzey bölgeye taşıdı. Toplar ve havanlar görerek PKK mevzilerine seri atışlar yapmaya başlayınca hakim kayalık sırdarda, kamplarını korumaya çalışan 70-80 kişilik grubun çatışma kararlılığı gittikçe kırıldı. Bulundukları mevzilerin arkalarına doğru sarkan kuşatmalar morallerini tamamen bozdu.

Sınır hattında, taarruz cephesi içinde kalan bütün Jandarma Sınır karakolları kendi bölük komutanlarının komutasında oluşturdukları timlerle 06:00'dan itibaren kendi bölgelerinden Kuzey Irak'a girip güney istikametinde ilerlemeye başladılar. Sınır ile kamp arasında kalan arazilerde her zaman bulunan PKK'nın keşif ve gözcüleri ile yer yer çatışmaya girdiler.

Avaşin kampının çevresi ve içindeki çatışmalar sayısı ve şiddeti azalarak hava kararıncaya kadar devam etti. Kendilerini taşıyacak olan helikopterler kuzeye alındığı için, Kuzey Irak'a yaya girip, olabilecek azami hızla kampın güneyine yaklaşmakta olan 3. Tabur da bulundukları noktalardan helikopterlerle alınıp başlangıçta planlanan bölgelere hava kararmadan indirildi.

Doğuda Basyan vadisinden kampa doğru ilerleyen Yarbay Ali komutasındaki Piyade Taburu ile Işıklı, Çayırlı karakolları bölgesinden sınırı geçerek Berçela bölgesi istikametinde ilerleyen Jandarma Komando Taburu da çatışmaya girdi. Bu gece kritik idi. PKK militanları tespih tanesi gibi vadi ve kayalıkların arasına dağılmışlardı. Kampın her tarafını da kılcal damarlarına kadar biliyorlardı. Onların bu avantajlarını karşılayacak bizim en büyük faktörümüz; subay, astsubay ve askerlerimizin tecrübeleri ve kendilerine olan yüksek güven ve moraldi.
Havanlar bütün gece şüpheli bölgeleri aydınlatarak nişancılara hedef aradı. Gece çok önemli bir şey olmadı. PKK telsizleri ise aniden sustu. Bu onların kaçmaya çalıştıklarının belirgin bir emaresiydi.

Diğer taraftan Zap (Şivi) kampında bulunan, henüz taarruz etmediğimiz PKK grupları, sürekli Kuzey Irak sorumluları ile kendi içlerinde konuşmalar yapıyordu.
Avaşin'de ne olup bittiğini merak ediyorlar, fakat buradakilerle bir türlü temas kuramıyorlardı.

13 Nisan günü havanın aydınlanmasıyla, birlikler kendi bölgelerini timlerine parselleyerek kampı aramaya başladılar. Avaşin'in kapladığı alan 100 kilometrekarelik geniş bir mıntıkayı içeriyordu. Kampın merkezinde bulunan İnci Dağ ve Komando Taburunun yanına gittim. Tabur komutanı Binbaşı Vahit ve Harekat Subayı Binbaşı Vahap ile PKK'nın sığınak ve barınma yerlerini dolaştık. Dün öğleden birlikler buraya girdiğinde üzerinde çay kaynatılan ve çorba pişirilen ocakların daha henüz sönmemiş olduğunu görmüşlerdi. Habersiz ve hazırlıksız yakalanmışlardı. Kampın karargahı dehlizle girilen büyük bir mağaraydı. İçinde PKK bayrakları, flamaları, halk mahkemesi panoları vardı. Toplayıp kaçıramadıkları sandık sandık örgüt dokümanları ortalıklardaydı. Bunların arasında üzerine İngilizce, Fransızca ve Arapça notlar düşülmüş gene bir Sevr haritası vardı. Kuzey Irak ve Güney Doğu Anadolu ile İran ve Suriye'den bazı bölgeleri kapsayan Kürdistan sınırlarının bizim topraklarımız içinde bittiği yerden itibaren, Doğu Anadolu'yu sınırları içine alan Ermenistan başlıyordu.

Taarruz ettiğimizde, Kuzey Irak'ta bulunan PKK gruplarının tabur, bölük, bölük komutan yardımcısı, takım komutanlarının bu kampta üç gündür devam eden, "Güney Bölge toplantısı" için bulunduklarını öğrendik. Bizde böyle bir bilgi yoktu. Harekatın zamanlaması ile toplantı tarihi tesadüften başka bir şey değildi. Ama iyi bir tesadüftü. Kendilerine göre lider konumundaki bu adamların hepsi aynı anda çorbalarını içmeye hazırlanırlarken, gökyüzünden en güvendikleri yerlere Türk askerleri yağmaya başlamıştı. Muhabere nasıl yapılırmış, kararlılık ve korkusuzluk ne demekmiş görmüşler, 24 saat bile dayanamadan dağılmışlardı. Baskına uğramışlardı. Üstelik Kuzey Irak'ta ve en iyi korunan kamplarından birinde.

Avaşin kampına havadan atlayan ve karadan kampı kontrol altına alan 1. ve 2. Dağ Komando Taburlarına mensup 1500 askerden birkaç ufak tefek yaralanmalar dışında, bir kişi dahi kaybımız olmadı. Bunun sebebi; cüret, tecrübe ve muharebe hünerimiz yanında, kamp-takilerin hazırlıksız yakalanıp şoka girmeleri sonucu, beyin ve beden güçlerinin işe yaramaz hale gelmiş olmasıydı.
Kamptaki gizli depolar sıra sıra ortaya çıkarılmaya başlanmıştı. Bu bölgede yedi adet 12.7 mm'lik Doçka uçaksavar makineli tüfek olduğunu tespit ettik. Dün ateş edenlerden dördü mevzilerindeydi. Bu ağır silahın dördünü söküp saklayacak zamanı bulamamışlardı. Mevzilerdeki her silahın yanında, yerlere saçılmış ortalama 1000-1500 boş kovan vardı. Helikopterlere yerden binlerce mermi atmışlardı. Sığınaklardan silahlar,

mermiler, roketler, mayın ve erzak çıkıyordu. Diğer kamplarda olduğu gibi, silahlar ayrı, mühimmat ayrı, erzak ayrı ayrı depolanmıştı.
Yakınından geçerken bir küçük çalılığın yanında bir iki santim boyunda mavi renkli naylon gördüm. Binbaşı Vahap'a "Şunu çek bakalım" dedim. Çektikçe naylon büyüdü, genişledi ve üstündeki doğal yeşilliği attı. Yeraltı gömüşüydü, girişinde ise tuzaklanmış (bubi tuzağı) bir el bombası vardı. Sadece kayalık ve mağaralar değil, toprağın altı da depo kaynıyordu. Daha önce Ekim 1993'de geldiğimiz buraya, en geç beş ay içersinde büyük bir stok yapılmıştı. Kampın güneyini sınırlayan Küçük Zap Suyu'na bir tepenin üzerinden bakarken, suyun ilerisindeki Irak topraklarındaki ham yoldan, iki beyaz renkli kamyonet, hiçbir şey yokmuş gibi küçük Zap'ın kenarına geldiler. Suyun ötesinde birlik yoktu. Gelenler kampa silah, mermi ve erzak satan tüccarlardı. Burada dünden beri olup bitenlerden haberlerinin olmaması, çok uzaklardan geldiklerini gösteriyordu. Bulunduğumuz vadiden çok uzaktaydılar. Dürbünle bakiim. Kıyafetlerinden bölge halkından olmadıkları anlaşılıyordu. Batılı giysiler içersinde ve rahat hareketler yapıyorlardı. PKK'nın Küçük Zap'ı geçmek için kullandığı asma köprü ve havai hattın yanında mallarını alacak olan müşterilerini beklerlerken, bir grup havan mermisi arkadaki kamyonetin 100 m. ötesinde paralandı. Neye uğradıklarını anlamadan makineli tüfeklerin bulundukları yerin üstündeki toprak ve kayalıklardan kopardıkları parçalar üstlerine saçılmaya başlayınca, birkaç dakika sanki donmuş gibi kalakaldılar. Şoktan çıkınca, kamyonetlerini geri manevra yaptırarak kaçabilmek için deliler gibi hareketler yaptılar. Dar yolda öndeki kamyonetle uğraşlarının faydasızlığını anlayıp onu bırakarak hepsi arkadaki kamyonete saldırdı. Motor ve beden güçleriyle onu geri çevirip içine doluştular ve kaçtılar.

Dün müşterilerinin, bu gün de tacirlerin kara günüydü. Para kazanmak bir tarafa, mallarının yarısı da bıraktıkları kamyonette kalmıştı. Gerçi başlarına gelenlerden sonra parayı düşünecek halleri yoktu. Tacirlere bu kadarı yeterdi. Hava kararırken sınır hattına, karakola döndüm. Hakkari'yi Genelkurmay Başkanının üç kere aradığını, son aradığında ise 'mutlaka kendisiyle görüşmeliyim' dediğini söylediler. Karakolda Hakkari'ye dönmekte olan bir helikopter vardı. Geceleri Tugayın kışlası dışında hiçbir yerde helikopter bırakmazdık. Gökyüzü birden simsiyah oldu ve şiddetli bir yağmur başladı, hava da daha erken karardı. Alandüz üzerine geldiğimizde yağmurun şiddeti ile helikopterin silecekleri birbiriyle yarışır haldeydi. Etrafımızda sürekli şimşekler çakıyor, Buzul, Rejgar Dağları ve yere yıldırımlar düşüyordu. Daha önce de uçuşlar sırasında ufak tefek aksilikler her zaman olmuştu ama bu defa, üzerimizdeki enerji ve ateş yüklü bulutlardan yere inen yıldırımların arasında, fırtına şeklindeki yağışın altında okyanusta küçük bir kayığı andıran bu helikopterin kışlaya ulaşması, pek olacak işmiş gibi görünmüyordu. Her iki pilotun da kasklarından enselerine akan ter kör ışıkta bile fark ediliyordu. Ama çocuklar soğukkanlı ve sakindiler. Son 20 dakika sanki 20 yıl kadar uzundu. Buzuldağı üzerindeki gediği aşar aşmaz, fırtınadan kurtulan helikopter bir kuş kadar hafifledi ve altta Hakkari'nin, onun üstünde de kışlanın ışıkları göründü.

Odama çıkıp Genelkurmay Başkanını aradım:

- Komutanım emredin.
- Osman Paşa, harekatı 2-3 gün durdur.
- Bir şey mi var komutanım?
- Bu senin operasyon yaptığın bölgeden 20-30 kilometre aşağılarda Çekiç Güce ait ABD uçakları Birleşmiş Milletlere ait iki Skorskyi vurup düşürdüler.
- Skorskylerin silahı yok ki, ördekten farksızlar, neden vuruyorlar? Sonra bu ne biçim koordinesizlik komutanım? Amerikan uçakları, Birleşmiş Milletlerin silah taşımayan iki helikopterini düşürüyor. Yoksa, o düşürülen helikopterleri harekata katılan bizim helikopterler sanmış olmasınlar?
- Daha ne olduğu tam belli değil. Sen harekatını dediğim gibi, 2-3 gün ertele. Bu adamların ne yapacağı belli olmuyor.
- Emredersiniz.

Harekat Merkezine indim. Benimle beraber Hakan Tepe'de bulunan Harekat ve İstihbarat Şube Müdürleri dışındaki bütün karargah subayları buradaydı. Herkesin kanaati aynıydı; "ABD pilotları vurulan helikopterleri bizim harekata katılan helikopterler diye vurmuşlardı. Havadan 25-30 km. bir mesafe sayılmazdı ve 10-15 dakikalı uçuş aralığı demekti."

- Hepiniz, diyelim ki doğru düşünüyorsunuz. Peki, hiçbir tehdit teşkil etmeyen, silahsız bir hava aracını neden vurarak düşürüyorsunuz? inmeye mecbur etsenize. İçlerinde kimin olduğunu öğrendiniz mi?
- Haberlerde söylediler. Helikopterlerde, ABD, İngiliz, Fransız, Belçika ve Türk subayları varmış. Hepsi ölmüş. Genelkurmay Başkanı ne diyor komutanım?
- Harekatın 2-3 gün ertelenmesini istiyor, dedim.
- Şimdi ne yapacaksınız komutanım?

- Avaşin kampı dün hava kararmadan çöktü. Baskına uğrayınca paniklediler, organize bir tepki veremediler ve çabuk çözüldüler. Onun için bu gece Zap kampına taarruz edecek olan 2. ve 4. Dağ ve Komando taburlarına başlayın emrini verecektim. Bu helikopterlerin düşürülmesi işi çıktı. Ben geceyi burada geçirmek zorunda kaldım. Bir kötünün yedi mahalleye zararını görüyor musunuz? Bizim yapacağımız şey değişmez. Zaman hesabına bakarım.

Kurmay Başkanı:

- Bizim harekatla ilgili bir dinleme mesajı geldi komutanım, buyurun. PKK'lıların Avaşin kampındaki dünkü konuşmalarıydı:
"Reşat - Benim yanımda 13 kişi kaldı. Bu sefer evimiz yandı. Kivi, Hamit'e söyle, o da aşağı insin. Onun sesi gelmiyor. Kaç çağrı yaptım, almıyor. Hepimizin hali perişan. Aslında sabahleyin mahvolduk. Kivi - Fırat, bizim yaralı arkadaş öldü. Onu da yanımıza alalım mı?

Fırat - Yok alma, kendinizi kurtarın.

Fırat (gene) - Hacı öldü. Hacı'yı çekin. O suyun yanına çekin. Bak arkadaşım sana dediğimi yap. Askeri dinlesene. Kaç kişi kaldınız?

Karşı ses - 64 kişi kaldık.

Kandil (Hakurk'ta) - Son durum nedir?

Fırat - Şimdi her tarafta çatışma başladı. Karadan, havadan helikopterler birbirine karışmış. Burada kayıp çok oldu.

Zaho - Bizi çembere aldılar. Yerimizden kıpırdayamıyoruz.

Agit - Ne yapayım, benim durumum da çok kötü. Arkadaşları, o derin yere bırakıyorum.

Rmaz - Arkadaş bizim halimiz perişan. Bizde hal kalmadı.

Kivi - Fırat bizim burada şehitlerimiz çok oldu. Biz şu anda kırmızı kayanın altındayız.

Melek - Fırat 23 şehit oldu. İnşallah T.C. askerinin de vardır." Şafak sökerken önce Çukurca'ya gidip taburların durumuna baktım. Askerlerin gözleri parlıyor, bir an önce hücum etmek için sabırsızlanıyorlardı. Sınır hattında beklemek insanı daha sabırsız yapıyordu. Aslında Ağustos ayından itibaren hiç durmadan sürekli saldırıyorlardı. Tıpkı güreşe doymayan pehlivanlar gibiydiler, güreştikçe güreşmek istiyorlardı. Tabur komutanlarıyla harekat ile ilgili görüşüp, Çukurca'dan Hakan Tepe'ye; oradan da Avaşin kampına, buradaki taburların yanına gittim. Birlikler sığınak ve gömü bulmaya devam ediyorlardı. Basyan Vadisi boyunca kampa doğudan yaklaşan piyade taburu da iki dev sığınak buldu. Avaşin'in batısında Berçela bölgesindeki jandarma komando taburu da bu kesimde altı sığınak ortaya çıkardı.

14/15 Nisan gecesi karakolda, Zap kampına yapılacak harekatın cereyan edilişini bir kez daha, en kötü ne olabilir bakışıyla inceledik. Bu sabah 06:00'da, ABD'nin helikopterleri düşürmesinden sonra 40 saate yakın süre geçmiş olacaktı. Bu iki gün demekti. Şu ana kadar farklı ve olumsuz bir bilgi de gelmemişti.

Gece yarısını birkaç dakika geçe Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ahmet'i çağırdım:

"2nci Tabur Komutanına söyle hemen karadan sınırı geçip Zap'a batıdan taarruz etsin. 4ncü Tabur Komutanı Atakan'a tebliğ et. 06:00'dan itibaren taburunu kampın Direniş Tepesi'ne indirmeye başlasın" emrini verdim.

Binbaşı Ahmet; "Komutanım Direniş Tepe arazi olarak çok rezil bir yer, oraya kene gibi yapışıp bırakmıyorlar; 1992'de de böyle yaptılar. Direniş düşerse, Zap kampı da düşer" dedi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1994 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:30

"Ahmet, el yumruğu yemeyen kendi yumruğunu değirmen taşı sanırmış, dirensinler de görelim; o tepenin üzerinde hepsini kartala kaçmış serçeye çevireceğiz. Sen emri hemen tabur komutanlarına tebliğ et" dedim.

Saat 06:00'dan itibaren 4. Dağ ve Komando Taburunun ilk timleri kampı uzaktan koruyan Direniş Tepe'ye inmeye başladılar. İlk askerin yere basmasıyla her taraftan inme bölgesine her tip silahla yoğun bir ateş başladı. Öncü olarak yere atlayan bölük hızla açılarak atma bölgesini genişletti. Saat 09:30'da taburun tamamı Direniş Tepe'ye inmişti. Tugayın dağ toplan, havanları ile çok namlulu roketleri de havadan bu bölgeye taşındı. Her şeyi hayal edebilir, her şeyi düşünebilirlerdi de, Zap kampının bel kemiği bu tepeye havadan atlayabileceğimiz, onların kafalarının kavrayabileceği bir iş değildi. Gece yarısından sonra Üzümlü Karakolu'ndan Kvızey Irak'a girip kampın batıdaki giriş kapısı olan Baloka köprüsünü kapatan 2. Dağ ve Komando Taburunu fark etmeleri ise dünyalarını kararttı.

Çaresizlik canlıların direncini artırır. Kaçacak ve çekilebilecek bir yolun olmayışı ise her şeyi göze almalarına sebep olur. Saat 14:00 olmasına rağmen çatışmanın yoğunluğunda hiçbir düşüş olmamıştı. Karanlık basmadan manevra ve ateşle bu işi bitirmemiz lazımdı.

Muhabere bölük komutanı yüzbaşıyı çağırdım: "merkezi yayın sisteminin iki büyük en güçlü amfisini Hakan Tepe'nin güneyindeki tepeye çıkarın" emrini verdim. Onlardan önce tepeye çıktım. Geldiler, yerlerini gösterdim. Burası Irak topraklarına bir dil gibi uzanan tek çıkıntıydı. Avaşin kampı tam duyardı, Zap kampı için biraz daha zayıf olmakla, sesin ulaşması bu vadilerde akustik olarak çok yüksekti. Küçük bir metalik ses bile ortalığı çın çın öttürüyordu. Subay ve astsubaylarda bulunan yüzlerce el telsizini ayın frekansa aldırıp, ses düğmelerini çevrelerinde bulunan askerlerin de duyabileceği gibi sonuna kadar açmaları emrini verdim.

10 dakika sonra iki güçlü hoparlör ve yüzlerce telsiz, bütün vadi tabanları ve dağların tepelerinde hep beraber şunları haykırmaya başladı:

"Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız Tufanları gösteren tarihlerin yadıyız Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti Cehennemler kudursa ölmez nigahbanıyız."

"Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı
Al sancağa teslim elti,
Allah'a ısmarladı
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana
İleri, ileri,
Türk askeri dönmez geri...
Yastığıma mezar taşı, yorganımız kan olsun.,
Biz bu yoldan döner isek namus bize ar olsun.
Yanar yürek yurt aşkıyla daima için için
İleri, ileri,
Türk askeri dönmez geri ..."

"Çanakkale içinde aynalı çarşı
Anne ben gidiyorum düşmana karşı
Çanakkale içinde sıra sşehitler
Binbaşılar oturmuş asker öğütler
Arı burnundan çıktık yan basa basa
Hep düşmanlar kaçıyor kan kusa kusa. "

"Çıktık açık alınla on yılda her savaştan,
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.
Türküz cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi
Türke durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri.
Biz hızla kötülüğü, geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güîieş gibi doğarız.
Türküz bütün başlardan üstünden başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız. "

(Teğmenliğimden itibaren bütün komutanlıklarımda. Alay Komutanlığım dahil, pek çok marş olmasına rağmen sadece iki marşı askerlere tam olarak öğretip ezberlettim.

Bir çok marş öğretilmeye kalkıştığınızda hem tam öğrenilemiyor, terhis olunca da zaten unutuluyordu. Sivil yaşamda da kullanılabilecek şeyleri bilmeliydiler. Bunun biri "Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı" Alay Marşı, diğeri de Onuncu Yıl Marşıydı. Cumhuriyetin 10ncu yılı için yazılıp bestelenen ve Atatürk'e ilk sunulduğunda 28 kez üst üste çaldırıp dinlediği Onuncu Yıl Marşı; 1997'den itibaren birden öne çıktı ve bütün ülkeyi sardı.) 20 dakika sonra PKK'nın Kürtçe konuşmalarını cihazlardan dinleyen telsizci yanımıza geldi: "Büyük telsizlerinden PKK kız bölük komutanına, 'ne oluyor orada, bu müzik nedir' diye sordular. O da; 'T.C. askerleri; annemiz bizi bu işler için yetiştirdi; tarihten önce Türkler vardı, en önde Türkler var diye türküler çığırdılar' diye cevap verdi komutanım."

Bu konuşmadan Zap'ta bir kız bölüğü olduğu ortaya çıkıyordu. 15/16 Nisan gecesi Zap kampının içi ve civarı hareketli geçti. Çember içinde kalan PKK'lılar çok iyi bildikleri karma karışık'kayalıklar arasından çıkmaya çalıştılar. En büyük feryat 26 kişi oldukları anlaşılan kız bölük komutanından geldi (militan sayısı itibariyle bir takım ancak olabilirdi). Kız bölük Komutanı ile üst kademesi arasında canhıraş telsiz konuşmaları geçti. Bu kız bölüğünün durumu çok kötüydü. Sürekli şikayet ediyorlar, lanet okuyorlar, ayakları parçalandığı için yürüyemiyorlar, içlerinde hasta olanlar var. Kız grubunun başında telsizle konuşana göre her şey kötüydü. Üst kademesi ona bir takım önerilerde bulunuyor, fakat o, sayısını artırarak şikayetlerini tekrar edip duruyordu.

Sonunda dayanamayan onlarla konuşan telsiz:

"Hepinizin Allah belasını versin. Hepiniz ölün. Sizden dağda savaşçı olur sananların da Allah canını alsın" deyip konuşmayı kesti.

Bir müddet sonra yeniden başladılar ve iki saate yakın, şikayetler ve öneriler şekliyle, saçma sapan konuşup durdular.
Bu gece bizim subaylarla PKK gruplarının başındakiler arasında her zamankinden daha fazla karşılıklı telsiz konuşması yapıldı. Subaylar gene ikna güçlerini kullanarak, usanmadan teslim olun çağrısı yaptılar. Baştan etkili olmuyormuş gibi görünen bu konuşmaların, düşündükçe militanları etkilediği olmuş, sırf bu konuşmaların tesiri ile teslim olan çıkmıştır.

Bu konuşmalardan biri:

Üsteğmen - Bu dağlarda aç susuz, bit içinde yaşamanın sana kazandırdığı ne var? Gel teslim ol. İnsan gibi hayata dön.

PKK'lı - Kürdistan fedakarlık gerektiriyor. T.C. Ordusu Kürdistan'ı işgalden vaz geçinceye kadar savaşacağız.

Üsteğmen - Senin kuş beynine böyle aptalca şeyleri dolduranlar, bu saatte kuş tüyü yataklarında uyurken, senin gibiler bu soğukta kayaların arasında böyle titreyip dururlar.

PKK'lı - Tansu niye Amerika'ya gitti? Gene paranız mı bitti?

Üsteğmen - Bırak politikayı. Bunların sana faydası olmaz. Sen kimin nereye gittiğine bakacağına, kendi işine bak.

PKK'lı - Ben kendi işimi yapıyorum. Sizin Cumhurbaşkanınız bile Kürttü. Hakkari'de "bende Kürt kanı var" demedi mi?

Üsteğmen - Bizde ayrım kayrım yok ki. Herkes her şey olabilir. Hepimiz bu devletin vatandaşıyız. Milletin arasına nifak sokan sizsiniz. Bebek öldürülür mü? Yaşlı nine ve dedeler öldürülür mü? Sizin başınızdakiler katil, katil... Bunu geç de olsa anlayın. Gel teslim ol veya neredeysen ben oraya geleyim.

PKK'lı - Bu yılki bütçenizden T.C. Ordusuna ne kadar verildi? Paranız bitmedi mi?

Üsteğmen - Bizde para var ama, sizi maşa diye kullanan devletlerde daha çok var. Sen politikayı ne kadar çok seviyorsun? PKK'nın politik propagandasını senin gibi çobanlar mı yapıyor?

PKK'lı - Ben çoban değilim. Orta okulu bitirdim.

Üsteğmen - Sen okuma yazma bile bilmezsin.

PKK'lı - İspatlarım. Diplomam kağıtlarımın arasında.

Üsteğmen - Getir, göreyim bakayım.

PKK'lı - Ya?..Ben enayi miyim?

Üsteğmen - Bak, iyice düşün. Yaşama ve kurtulma şansın hâlâ var. Telsizi şimdi kapatıyorum; yarım saat sonra tekrar seni arayacağım. Teslim olduğun taktirde adam gibi yaşarsın, aksi halde günah bizden gider.

Sabah olunca Zap kampının içine girmiş ve her yeri didik didik aramaya başlamış olan 2nci Dağ ve Komando Taburunun yanına gittim. Tabur Komutanı Binbaşı Necmi'yle o ana kadar ortaya çıkarılmış olan sığınaklar ile ele geçirilen silah, mermi ve sıhhiye malzemelerini inceledik. 4ncü Dağ ve Komando Taburu kampı çeviren hakim sırtlarda arama faaliyetlerini sürdürüyordu. Kampın içinden yeni ve aceleyle yerleştirilmiş personel mayınlan çıkıyordu. Zap kampı gerçek ve tam tarifi ile, bir ortaçağ kalesinin doğa tarafından inşa edilmişiydi.

Öğleden sonra Avaşin kampına gitmek üzere Zap'tan ayrıldım. Helikopter döne döne kampın tabanından kuzey istikametinde, Çukurca yönüne çıkınca, kampın uzağında üç öbek halinde oturan askerler görünce şaşırıp kaldım. Pilota hemen inmesini söyledim. Bu birlik bölgeye batıdan yeni gelmiş olan piyade taburuydu. Kamplara taarruz edilirken, bu tabura Çukurca altından Kuzey Irak'a girip, Zap kampı istikametinde güneye doğru ilerlemesi ve kampın uzağında uygun bir arazide tertiplenmesi emredilmişti.

Tabur komutanı kurmay yarbaya:

- Bu haliniz ne böyle? Kendinizi sonbahar tatbikatlarında mı sandınız?
- Bölükleri bir araya topladım, komutanım.
- Yabancı topraklarda etrafınızda PKK'lılar cirit atarken bölük bölük, 400-500 askerle yığınlar halinde durulur mu? Çevre emniyetiniz de yok. Siz onları göremiyorsunuz ama onlar sizi şu anda izliyor. Bu asker yığınlarından birinin ortasına her an atılabilecek bir roketle aynı anda &-10 asker şehit, 10-12 asker de yaralanacaktır. Hele ikinci roket gelirse, ki bir dakika arayla atabilirler, o zaman tam perişanlık. Seni anladım. Bu subaylardan hiçbiri seni uyarmıyor mu? Aslanım burası alfabenin hecelendiği yerlerden değil, ayaklarınız yere bassın. Sanatınızı öğrenin. Taburu derhal açıp yayın. Askerlerin arası on metreden az olmayacak, yüzünüzü Çukurca'ya çevirip derhal Türkiye'ye dönün. Yanımdaki karargah subayları da gördüklerinden hayrete düştüler.

Binbaşı Ahmet:

- Komutanım bu harekatın başlangıcında o kadar kritik ve tehlike durumlarla karşılaştınız, onlar bile sizi bu kadar sinirlendirmedi.
- Ahmet, tehlike ne kadar büyük olursa olsun; biz dikkatimizi onun üzerine topladığımız için, mutlaka bir çare ve çıkış yolu buluruz. Ama şöyle bir hali, 40 yıl düşünsem hayal bile edemem. Sonra düşünecekleri şey; "baba bana top al"; "Ali al sana top" tekerlemesinden farklı değil ki. Yarabbim sen sabır ver. Size hep ne diyorum? Muharebelerde sabır ve dayanıklılık, cesarete eş değerdir. Akşam Hakan Tepe'ye döndüm. Her iki ana kampta birlikler her taraftan gömü ve sığınak çıkarmaya devam ediyorlardı. Birkaç gün daha Irak'ta kalmamız gerekiyordu.

Lojistik Şube Müdürü Kurmay Yüzbaşı Naim'i telsiz başına çağırıp ona, "Yarın birliklere normal ikmal maddelerine ilave olarak; sigara, poşeî çay, salep ve baklava götürülecek. Bütün mutfak ve fırınları sabaha kadar çalıştırın" emrini verdim.

Bu subay da ne zaman uyur, ne zaman yemek yer, hiç görmemiştim. 24 saat her yerde hazırdı. Yüzbaşı Naim ve Levazım Şube Müdürü Yarbay Zafer, bu tip şeyleri önceden düşünüp kestirebildiklerin malzemeleri devamlı depolarda hazır tutarlardı. Havanın aydınlanmasıyla beraber, Yüzbaşı Naim bizzat kendisi, 160 kilometre genişliğinde 40 kilometre derinliğinideki harekat bölgesinde 27 ayrı noktaya birliklerin ana ve ilave ihtiyaçlarının tamamını, helikopterlerle ulaştırdı.

12 gün Kuzey Irak'taki kamplarda kaldık. Bu arada Jandarma Genel Komutanı ve Jandarma Asayiş Komutanı Hakan Tepe'ye geldiler ve bölgede inceleme yaptılar. Belli aralıklarla gelen medya mensup lan da kampları dolaşıp bilgi aldılar. 22/23 Nisan 1994 gecesi, bütün taburlara, Kuzey Irak'ı terk edip Türkiye'ye dönmeleri emrini verdim.

Bu harekatta jandarma sınır karakolları da timler teşkil ederek Kuzey Irak'ta belli bir hatta kadar ilerlemişlerdi. Yakın yerlerde oldukları için bu timler saat 23:00 civarında karakollarına döndüler. Bizim bulunduğumuz Hakan tepe Karakolundan bir askerin dönenler arasında olmadığını saat 24:00'dâ rapor ettiler.

Bölük Komutanı üsteğmene:

- En son nerede görülmüş?
- Dönüşte timin içindeymiş, karakola gelince olmadığını fark ettik.
- Sabaha karşı, o askerin timinin geldiği istikametten geri gidip onu bulacaksınız. Gece kamptan çekilecek komandoların ona rastlaması milyonda bir ihtimal büe değil. Sizin kullandığınız bölge ile onların geri çekilecekleri istikametler çok farklı.
Sabah saat 07:00'da askerin bulunduğunu bildirdiler.

Askeri çağırdım:

- Niye timden ayrıldın oğlum?
- Susamıştım komutanım. Su içmeye gittim. Peki, su buldun mu?
- Bulamadım.
- Ayrılırken, bir öndeki arkadaşına niçin söylemedin?
- Gece nerede kaldın?
- Kayaların arasına girdim. Bekledim. Nereden gideceğimi bilemedim.
- Gece bir şey oldu mu?
- Sabaha kadar PKK'lılar beni yanlarına çağırdılar ama ben gitmedim.
- Niye gitmedin? Tüfeğinde tutukluk, mermilerinde bir eksiklik mi var? Gidip onları vursaydın.
- Yanıma gelsinler öyle vurayım dedim.
- Sen nereye kadar okudun?
- İlkokul 4.
- Kaç kardeşsiniz?
- Beş. Üçü kız.
- Ne iş yapıyorsun?
- Bir mandırada mevsimlik çalışıyorum.
- Seni yarın memleketine izine gönderiyorum.
- Benim iznim bitti. Param da Temmuz'dan önce gelmeyecek.
- Sen izini ve parayı düşünme. Hepsini ben veriyorum.
- Allah sizden razı olsun ama, karakoldaki diğer arkadaşlara haksızlık olur. Sonra, Allah iyi karşılamaz.

Sabah saat 07:30'da, Üzümlü Karakolu'nıın mevzileri önünde, Türk topraklarına girmek üzereyken 2. Dağ ve Komando Taburunun beraberinde götürdüğü zırhlı muharebe aracı, tahrip gücü artırılmış bir tank mayınına çarptı. Tonlarca ağırlığındaki araç içindeki askerlerle birlikte havaya fırlayıp ters düştü. Halbuki, kilometrelerce yolu mayın arama timleri önde Üzümlü karakolunun önüne kadar gelmişlerdi. Geri kalan 100-150 metreyi karakol kontrol ediyor diye mayın arama timi önden çekilmişti. Üzümlü Karakolu bu yolda arama yapmış ancak tank mayınını tespit edememişlerdi. Aracın şoförü şehit oldu. İçindeki askerler küçük sıyrık ve darbelerle, büyük bir şans olarak olayı atlattılar.

12 gün süren harekatta, Jandarma Komando Taburundan ilk günkü çatışmalarda iki asker, sınır karakolundan bir asker, mayına çarpan aracın şoförü ile Dağ ve Komando Tugayının harekata katılan 3.000 komandosundan iki asker olmak üzere, toplam beş asker şehit oldu.
Harekat süresince bulunabilen PKK'lı ölüsü 79'du. Çatışmalarda bu kamplarda bulunup da, daha sonra kaçarak kendiliğinden teslim olan sekiz PKK'lı "saklanan ölüler ve yaralıyken sonradan ölenlerle birlikte kayıplarının 146 olduğunu" sorgularında belirttiler. Gene teslim olanlara göre: "Daha da önemlisi, en güvendikleri iki ana "kampları daha yaza girmeden çökertilmiş, örgütün dağ kadrosu, milisleri ve halk üzerindeki prestij ve psikolojisinin bozulup gerilemiş olmasıydı."

Harekat boyunca birlikler Kuzey Irak dağlarında 60 ila 150 kilometrelik mesafeyi yaya olarak kat ettiler. 392 mağara, sığınak ve gömü bulundu. Buralardan; 111 muhtelif piyade tüfeği, 8 makineli tüfek, 7 doçka uçaksavar, 9 havan, 12 roket atar, binlerce roketatar, havan ve uçaksavar mefrnisi, 220.000 hafif silah mühimmatı, 252 mayın, 504 el bombası, 789 fünye, 166 tahrip kalıbı, biri sabit 9 telsiz, 12 dürbün, 868 parça giyim kuşam malzemesi, 10.000 adet pil, bir müstakil hastane çalıştırabilecek miktarda alet, malzeme ve ilaç (hastanenin kendisi kurulu ve işliyor durumdaydı) ile 95 ton erzak çıkarıldı. Kampın karargahında ele geçirilen; "Sevr Haritası" yanında, PKK'nın "1994'de Botan ve Behdinan eyaletlerinde; teşkilatlanması, tahsis edilen kuvvetler, faaliyet gösterecekleri bölgeler ve taburlarına verilen hedefleri içeren orijinal doküman", kıymet biçileni ez belgeleri kapsıyordu. Basın ve yayın organlarına Kuzey Irak harekatı:

14 Nisan 1994, Sabah, İnci sayfa başlıktan:

"4 bin Türk Askeri Kuzey Irak'a girdi: PKK'ya yok edici darbeler vuruluyor. Hakkari Dağ ve Komando Tugayına bağlı 4 bin komando Mezi-Karyaderi bölgesini hallaç pamuğu gibi atıyor."

15 Nisan 1994, Türkiye:

"Sınır ötesi harekat: 101 PKK'lı öldürüldü. Kuzey Irak'ın Mezi bölgesine düzenlenen operasyonda 80 PKK'lı ölü ele geçirildi."

16 Nisan 1994, Hürriyet, İnci sayfa başlıktan:

"Delta Force Baskını: PKK'mn kampı Mezi'de taş taş üstünde kalmadı. Türk dağ komandoları, Kuzey Irak'taki Mezi ve Karyaderi kamplarına önceki gün Delta Force baskını düzenleyerek, PKK'ya ağır bir darbe vurdu. Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Pamukoğlu komutasındaki birlikler bölücü örgüt kampını didik didik arıyor. Kamp komutanının sığınağında Sevr Anlaşmasına göre çizilmiş bir harita da bulundu. Mezi kampını temizleyen komandolar, dün sabahtan itibaren Şivi (Zap) kampına harekat başlattılar."

16 Nisan 1994, Ortadoğu, 1nci sayfa başlıktan:

"PKK'yı çökertme harekatı: Hakkari Dağ ve Komando Tugayının Kuzey Irak'ın Mezi bölgesinde sürdürdüğü operasyonlarda 100'den fazla teröristin öldüğü bildiriliyor.
Önceki gün Kuzey Irak'ta ABD uçakları tarafından düşürülen iki helikopterde şehit olan subaylarımız için tazminat isteyeceğiz. Subaylarımızın cenazeleri saldırıda ölen 23 yabancı subayla birlikte otopsi için Almanya'ya götürülecek."

17 Nisan 1994, Hürriyet, İnci sayfa başlıktan:

"Tüm yaz buradayız: Kuzey Irak'taki Delta Force'un komutanı, "PKK'mn Kuzey Irak'taki kökü kazınana kadar operasyonlar devam edecek" dedi. Birliklerini 25 kilometre sınır ötesine indiren Tuğgeneral Osman Pamukoğlu: "bahar ve yaz aylarında bize durmak yok, sıra bundan sonra diğer kamplara gelecek." Türk Delta Force; Mezi ve Karyaderi kamplarından sonra dün de Şivi kampını yerle bir etti. Sınır ötesine daha önce yapılanların tersine Türk komandoları bu defa peşmergelerle işbirliği yapmadılar."

18 Nisan 1994, Hürriyet, İnci sayfa başlıktan:

"Kuzey Irak'ta amansız takip: 5 bin komando Kuzey Irak'ı tarıyor. PKK'ya Kuzey Irak'ta kan kusturan birliklerimiz, komutanından rütbesiz erine kadar son derece tecrübeli ve özel eğitimden geçmiş dağ komandolarından oluşuyor."

19 Nisan 1994, Sabah, İnci sayfa başlıktan:

"6 bin Türk askeri 7 gündür Kuzey Irak'ta! Yok edici darbeler indirilen PKK'nın nefesi kesiliyor. Kuzey Irak, bölücü örgüt için tam bir cehenneme döndü. Dağ komandolarından oluşan Türk birlikleri 7 gündür Kuzey Irak'taki PKK kamplarını basıp yerle bir ediyor."

21 Nisan 1994, Hürriyet:

"Güney doğunun mert çocukları Kuzey Irak'ta 8 gündür Mehmetçikle omuz omuza savaş veriyor. Dağ komandoları sırtlarında 35 kilo ile hücumda. Türk komandoları, günlerdir dik kayalıklarda 35 kiloluk teçhizatlarıyla Kuzey Irak'ta PKK militanlarını imha etmek için insan üstü bir çaba harcıyor."

22 Nisan 1994, Hürriyet:

"İngiltere'nin önde gelen gazetesi The Independent, 'Türkiye'nin PKK'ya karşı verdi ği savaşı askeri alanda kazanmak üzere olduğunu yazdı. Gazetede Türk yetkililerin; PKK ile daha önce yapılan ateşkesi hatalı bir davranış olarak nitelendirdikleri ve PKK'ya kesin darbe indirilene kadar, operasyona devam edilmesine inandıkları belirtildi."

22 Nisan 1994, Sabah:

"PKK'nın Kuzey Irak'taki Türkiye'yi hedef alan eylemlerine destek sağlayan terör yuvaları komandoların karargahı oldu. Kuzey Irak'ın sarp dağları ve derin vadilerle dolu bölgelerinin doruklarında kurulu PKK kamplarına Türk komandoları havadan indi. Dağ ve Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Pamukoğlu Türk Silahlı Kuvvetlerinin daha önce denemediği bir harekat tarzını uyguladı ve birliklerini Kuzey Irak'taki kampların gerisine indirerek PKK'lıları an, ve beklenmedik bir baskınla neye uğradıklarını şaşırttı."

23 Nisan 1994, Milliyet:

"Geçmiş dönemde pusu kuran, saldıran, baskın düzenleyen PKK, şimdi savunmaya geçiyor. Gece ve gündüz aktif taraf artık? terörle mücadele yapan askerlerimizde. PKK büyük kayıplar veriyor. Dağdaki militan ikmal yönünden sıkıntı ve zora düştü. PKK köy ve kasabalardan militan toplamada son 10 yılın en büyük güçlüğünü çekiyor. Güney doğuda denge önemli ölçüde değişiyor. Uzun bir zamandan sonra devlet otoritesi yeniden sağlanıyor."

Mezi-Karyaderi kampında ele geçirilen, çuvallar ve sandıklar dolusu PKK dokümanından en kıymetlisi olan Botan-Behtinan ( Şırnak-Hakkari) teşkilatlanma ve yürütülecek faaliyetlerle, gerçekleştirilmesi planlanan hedefler belgelerinin özeti:

"1993 yılında Botan eyaletinden ayrı olarak faaliyet gösteren Behdinan (Hakkari) eyaleti 1994'de yeniden Botan'la birleştirilmiştir.
Botan-Behdinan eyaleti genel koordinatörü Nizamettin Taş'dır (Kod adı Botan). Behdinan cephe karargahı sabit olarak İran-Jerma'da açılmış olup, sorumlusu kod Felah'tır.

Cephe karargahı sorumluları, Behdinan eyaleti cephe karargahı, bayan ordulaşma yönetim sorumluları, basın yayın sorumluları, denetim kurulu üyeleri, yazım kurulu üyeleri, sağlık kurulu üyeleri, muhabere kurulu üyeleri, bağımsızlık mahkemesi sorumluları, maliye üyeleri, kurumların karargah sorumluları, arşiv ve sicil üyeleri, hem Botan hem de Behdinan için ayrı ayrı ve yedek üyeleriyle birden yediye kadar değişen miktarlarla, tek tek ve ismen gösteriliyordu. Botan eyaleti; Mardin'den bir, Siirt'ten bir olmak üzere iki kesimle Şırnak vilayetinin tamamını içeriyordu.

Behdinan eyaleti; Hakkari, Çukurca, Yüksekova ve Şemdinli bölgeleri merkez olmak üzere; Kuzey Irak'tan Metinan, Şivi (Zap), Mezi-Karyaderi (Avaşin) ve Hakurk kampı ile İran'dan Zagros ve Jerrna-Bedkar kamplarını kapsıyordu. Hakkari'deki dört ana yerleşim merkezi yurt dışı kamplardan hangisine daha yakınsa o bölgenin içinde görülüyordu.

Hakkari'ye (Behdinan) Kuzey Irak'taki kamplar dahil, silahlı dağ kadrosu olarak altı tabur, iki bölük tahsis edilmişti.
Dört ana bölge de kendi içinde ayrıca dörder mıntıkaya ayrılıyordu. Bütün bölge ve mıntıkaların asil ve yedek sorumluları, bazıları kod adlarıyla bazıları gerçek isimleriyle tek tek belliydi.

Belgede her bölgedeki PKK taburlarına saldırmak için planlanan fiziki hedefler bir bir yazılıydı.
Fiziki hedefler içerisinde; bölgedeki ana ve tali yolların kapatılıp denetime alınması, sınır ve iç bölgelerdeki karakollara saldırılması, kendilerine karşı olan köylere eylem düzenlenmesi, ticaret yollarının (sınır giriş çıkış noktaları) denetime alınması, isimleri tek tek yazılı şahısların vurulması, her fırsatta düşman güçlerinin yıpratılmadı, Zap vadisine Oramar'la (Alandüz) birlikte sefer düzenlenmesi (!) gibi bir sıra hedefler vardı. Ek bir belgede de, sayılan hedefler üçer aylık zaman planlamasında gösteriliyordu.

Yukarıdaki özel plan ama dışında, 1994 genel talimatı ise:

1. Eyalette en az bir yıl yetecek kadar erzak ve cephane stokunun yapılması.
2. Boşaltılmış köylerde ve arazilerde tarımlaşmaya gidilmesi.
3. Her bölgede en az üç ay yetecek kadar sağlık stokunun yapılması. Sağlık ihtiyaçlarının eyaletteki dost eczanelerden karşılanması.
4. Eyalet genelinde ordu ve cephe için 1994 yılı sonuna kadar en az 1.000 kişinin kadro adayı seviyesine getirilmesi.
5. Şehirlerde yan silahlı milislerin örgütlendirilmesi, ayaklanma komitelerinin oluşturulması.
6. Mahzun Korkmaz Akademisi şube temsilciliğinin Behdinan'da açılması ve eğitimle, yetkin kadroların yetiştirilmesi.
7. Eyalet konseylerinin Botan ve Behdinan'da ayrı ayrı, iki yerde örgütleneceği.
8. Eyalette bulunan ticaret yerlerinin çalışması, fakat düşmana hizmetlerinin engellenmesi.
9. Gümrüklerde (kaçakçılar) hayvanlardan %3, elektronik eşyadan % 10 gümrük alınması.
10. Botan-Behdinan eyaletlerinde hedeflenen bütçenin 63.5 Milyar olduğu, gelirin ise; vergilendirme 30 Milyar, gümrük 15 Milyar, kamulaştırma 10 Milyar, cezalandırma 1,5 Milyar olduğu.

1994 için örgüt taktiği, hedef program ve hareket tarzları da aşağıdaki şekilde kaleme alınmıştı:

1. Hareketli savaş ve yaygın gerilla taktiği.
2. Kuşatma; hedefi çevirip, yıpratmak ve imha etmek.
3. Yol kesme ve ambargo.
4. Saldırı; büyük güçlere yönelerek imha etme. Genelde çetelere (geçici köy korucuları) karşı da uygulanması.
5. Gündüz eylemciliği; sadece gece eylem yapılmayacağı, fırsat doğunca gündüz de eylem yapılması.
6. Şehir ve ova taktiği; suikast ve özel hedeflerin vurulması. Kitle eylemlerinin silahlı direnişe geçirilmesi, bunun gerilla denetiminde yapılacağı.
7. Operasyonlara karşı operasyon. Düşman operasyonlarında düşmanın arazi derinliğine çekilerek imha edilmesi.
8. Kurtarılmış alan taktiğinin kullanılması.
9. Şehitler için Hakkari, Çukurca ve Habur'da tesislerin kurulması.
10. Her bölgede on lojistik gruba bağlı denetleme birimleri oluşturulması.
11. Her birlik komutanının kendi bilançosunu çıkarması. Bütün belge.ler resmi bir yazıyla Jandarma Asayiş Komutanlığı, Diyarbakır'a ve Şırnak Jandarma Tümen Komutanlığına gönderildi.

Personel Şube Müdürü Binbaşı Fikret, Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı Genel Müdürlüğünden gelen 21 Nisan 1994 tarih ve 5632 sayılı bir yazı getirdi. Metin şuydu:

"Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı yararına Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanlığı 31 Mart 1994 tarihinde 527.210.000 TL bağışta bulunmuştur. Dağ ve Komando Tugay Komutanlığının bu bağışı, sivil ve askeri camiadan gönderilen emsali bağışların en büyüğüdür. Mehmetçik adına en kalbi şükranlarımızı ve saygılarımızı sunarız. Vakıf Genel Müdürü"

Binbaşı Fikret bir şey söylememi bekliyordu.

"Fikret, dağı en iyi dağ adamları, denizi de en iyi deniz adamları anlar. Yadırganacak bir şey yok" dedim.
"İnsan muharebeyi kazanabilecek tek makinedir. Donatım önemlidir fakat asıl anahtar insandır. Süper silahlar ve düğmeye basılarak yapılan savaşlar hakkındaki düşünce ve konuşmalar beş para etmez bir yığın zırvadan ibarettir. İnsan, tek ve en üstün savaş aracıdır."

Nisan 1994'de PKK'nın bölgede:

Karakollara, köylere uzaktan ateş açma, adam kaçırma gibi, varlığını göstermeye dönük altı eylemi oldu. Bu eylemlerde bir er şehit oldu. Dört vatandaş kaçırıldı. Askerler ve GKK'lar tarafından dört ayrı çatışmada yedi PKK'lı öldürüldü.

Mayıs 1994'de meydana gelen olaylar:

6 Mayıs saat 13:00'da Çukurca-Cevizli köyü yolunda jandarma timine ateş açıldı. Çatışma 45 dakika sürdü. Bir er şehit oldu, altı militan öldürüldü. Aynı gün saat 13:30'da Yüksekova-Şemdinli arasında yol çalışması yapan Köy Hizmetleri iş makinalarının güvenliğini sağlayan time ateş açıldı.
7 Mayıs saat ll:00'da Çukurca Üzümlü karakoluna taciz ateşi açıldı. Çatışma genişledi. Dört militan öldürüldü.
8 Mayıs saat 02:00'da Şemdinli Gelişen köyüne silahlı saldın yapıldı. Bir GKK şehit oldu, üç GKK yaralandı. Altı militan ölü ele geçirildi.
9 Mayıs saat 21:45'de Çukurca Karatepe'de bir asker mayına basıp yaralandı.
10 Mayıs saat 22:15'de Şemdinli Korgan Yulaflı mezrasına saldırıldı. İki vatandaş öldü.
11 Mayıs saat 13:30'da Çukurca-Cevizli-Çeltik yolunda çalışan dozer ve onu koruyan time taciz ateşi açıldı.
14 Mayıs saat 10:00'da Çukurca-Cevizli Elmacık yaylasında hayvan otlatan çobanlarla birlikte on iki vatandaş kaçırıldı. Saat 11:00'da Şemdinli Mezargediği'nde emniyet timinden bir asker mayına basıp yaralandı. Saat 12:00'da Üzümlü karakoluna ateş açıldı, bir terörist öldü. 12:45'de aynı karakoldan bir asker mayına basıp yaralandı. 02:00'da Yüksekova Gürkavak köyüne saldırıldı. Üç militan öldürüldü.
19 Mayıs saat 11.00'da Çukurca-Çığlı köyü yolunda bir kamyon mayına çarptı.
20 Mayıs saat 14:30'da Çukurca'da bir panzer mayına çarptı.

"Tasarruf diye saçma sapan şeyler uygulatmayın. Hayatı ziyan etmektense, mühimmatı ziyan edin.
Aynı insan yerine getirilemez. Aynı mühimmattan tonlarca üretirsiniz. Savaş ekonomisi; savaşı doğru yapmak ve hızla bitirmekle sağlanır; atılacak mermilere sınır koymakla değil."

Mayısın ilk yansında yollara mayın döşeme, karakollara, köylere uzaktan ateş açma gibi ısınma hareketlerine başlamışlardı.
Tilkinin doğada yaşam alışkanlığı ne ise, PKK gruplarının da aynıdır. Tilkiyi yuvasında sıkıştırırsanız, bir yolunu bulup oradan çıkar, günler, bazen de haftalar sonra gene mutlaka aynı yere döner. Bunlar da, Karanlık Dağ (Kato), Alandüz (Oramar), İkiyaka dağları (Çar-çel) ve Balkaya Dağı (Govent)'ndan başka yerde uzun süreli kamp ve üs konumuna geçemezlerdi.

15/16 Mayıs 1994 gecesi Dağ ve Komando Tugayı Kato Dağı'nı kuşattı. Muharebe 7-8 saatte bitti. Bölgede beş gün kalındı. 79 PKK'lı yok edildi.

- 1. Dağ ve Komando Taburu 21 Mayıs'ta Yüksekova kuzeyinde Mor-dağ'da bir PKK grubunun dolaştığı ihbarını aldı. 21/22 Mayıs gecesi PKK grubunu emniyetini bile almamı ş halde uyurken yakaladı ve 27 militandan oluşan grubun tamamını imha etti. (PKK'nın Parti Merkez Okulunda bir grup ARGK komutanı ve yöneticisi tarafından hazırlanan "Savaş ve Ordu Klavuzu" isimli 490 sayfalık kitapta; 19931995 yılları arasında düştükleri durumun sebep ve sonuçları ele alınmaktadır. Botan-Behdinan'da nasıl olup da yılların kazançlarının hepsini kaybedip, tasfiye edilecek hale geldikleri, operasyonlardan örnekler de verilerek, bir çok bölümde yer almaktadır. Mordağ operasyonundaki lider zayıflığı ve grubun gafleti de acıklı bir şekilde anlatılan örnekler arasındadır.) "Dümenin terbiye edemediğini, kayalar terbiye eder.' timine saldırıldı. Bir asteğmen iki er şehit oldu. Aynı gün saat 21:00'da Şemdinli ilçe merkezi veterinerliğine ait dört araç yakıldı.

- 3 Haziran saat 22:00'da Şemdinli Mezar gediğinde bir er mayına basıp şehit oldu. 5 Haziran Şemdinli Ortaklar sınır karakoluna saldırıldı. Bir er, iki GKK şehit oldu. İki vatandaş öldü, altı militan ölü olarak ele geçirildi. 8 Haziran saat 11.00'da Çukurca-Ormanlı-Çığlı yolunda seyir halindeki minibüslere ateş açıldı.
- 10 Haziran saat 01:45'de Çukurca Serbest karakoluna ateş açıldı. Bir er şehit oldu.
- 12 Haziran saat 20:00'da Şemdinli Alan sınır karakoluna ateş açıldı.
- 14 Haziran saat 10:00'da Yüksekova-Esendere yolunda mayın arama timine ateş açıldı. Tim çatışmayı geliştirirken Yüksekova'dan hızla gelen dağ komando bölüğü, dokuz militanı kaçmalarına fırsat vermeden yok etti.
- 15 Haziran saat 23:20'de Hakkari merkez Şivekör Dağındaki role merkezine ateş açıldı.
- 16 Haziran saat 22:30'da Yüksekova Kadıköy'e ateş açıldı ve yakındaki yayladan 1.500 koyun kaçırıldı. Sürüyü Alandüz ve Kuzey Irak'a götürmek için Keçi Kapısı geçidindeyken yakalandılar.
- 18 Haziran saat 18:00'da Şemdinli Yeşilöz mezrasından Günyazı köyüne giden aracın yolu kesildi. Üç GKK ve iki vatandaş kaçırıldı.
- 19 Haziran saat 10:30'da Şemdinli Kuzugediği pusu timinden bir er mayına bastı ve şehit oldu. Saat 21:30'da Şemdinli Umurlu köyü yakınındaki emniyet timinden bir asker mayına bastı ve şehit düştü.
- 21 Haziran saat 09:00'da Yüksekova Dibecik bölgesinde yol emniyet timinden bir asker mayına bastı ve yaralandı.
- 22 Haziran saat 24:00'da Hakkari'nin Van Başkale sınırında bulunan Ördekli
karakoluna saldırı yapıldı. Bir er, iki GKK şehit oldu. İki er, üç GKK
yaralandı.
- 28 Haziran saat 16:00'da Hakkari merkez Ağaçdibi köyüne giden bir sivil araç mayına çarpü. Saat OlrOO'da Çukurca-Uzundere, Karate-pe'deki time saldırı yapıldı, iki GKK şehit oldu.

Haziran 1994'de cereyan eden olaylar:

- 2 Haziran saat 10:00'da Şemdinli Demağa tepede bulunan emniyet 'İmkansız'larını sık sık kullanmak, haddini bilmemektir.'
30/31 Mayıs gecesi 2500 komando karadan Alandüz'ü (Oramar) kuşattı ve bölgeye sızdı. Şafak sökerken 1500 komando kritik yerlere havadan indirildi. Sıcak çatışma iki günde bitti. Harekat dokuz gün sürdü. Çatışmadan sonra bir hafta daha Alandüz'de kalarak yüzlerce gizli yere saklanmış olan PKK'lıların da açığa çıkmasını bekledik. Harekat 8 Haziran'da bitti. 74 militan yok edildi.

- 7 Haziran 1994, Sabah:

"PKK'ya darbe üzerine darbe: Hakkari Dağ ve Komando Tugayı, sınır ötesi harekatının hemen ardından 100-150 teröristin toplandığı 3000 rakımlı Alandüz'e 30 Mayıs gecesi harekat başlattı. 7 ayrı kesimde sıcak temas sağlandı. Ele geçen terörist sayısı 73'e ulaştı. Komandolar büyük bölümü karlarla kaplı 2500-3000 rakımlı bölgeyi karış karış taradılar. Zor doğa koşulları komandoları etkilemiyor."

- 8 Haziran 1994, Hürriyet:

"Helikopter indirdi, komando bindirdi. Hakkari'nin Alandüz mevkiinde, Hakkari Dağ ve Komando Tugayı altı gündür harekatını sürdürüyor."
5 haziran gecesi Şemdinli Derecik bölgesindeki Yolgeldi ve Umurlu köylerine Irak'tan saldırı yapıldı. Kısa bir süre sonra Derecik'teki piyade taburu köylere ulaştı ve çatışmaya girdi. Kuzey Irak'a çekilen PKK grubunun peşinden Irak topraklarına girdi ve 8 Haziran'a kadar kaldı. Yedi militan bu çatışmalarda öldürüldü.

- 12 Haziran'da Derecik'teki piyade taburuna, Balkaya-Basyan bölgesinde bir PKK grubunun görüldüğü ihbarını veren Derecik'in Irak sınırındaki Ormancık köyü korucuları, PKK ile yaptıkları plana uygun olarak, iki piyade timini pusuya düşürdüler. 40 asker için durum kritikti. Hemen kobralar sevk edildi. İki timin havadan takviye edilmesi için de bir kara şahin bölgeye gönderildi. Pusuya düşürülen ve her yerden ateşe maruz kalan yerdekilerin PKK'lıların yerlerini tarif konusundaki zorluklarından, helikoptere tam kasasının altından bir roket isabet etti. Helikopterin içindeki bir asker parçalanarak şehit oldu. Timin başındaki asteğmenin mühimmat yeleğindeki mermilerin bir kısmı helikopterin içinde ateş aldı. (Milyonda değil, milyarlarda bile olmayacak akıl almaz bir durum. 1,5-2 metre karelik bir alanda 15 asker, iki pilot, bir teknisyen. Alttan gelen roket şehit olan Mehmetçiğe alttan vurarak hızı kesilip kalıyor.

Asteğmenin patlayan mermileri bu dar yerde uçuşuyor, hiç kimseye isabet etmiyor ve her tarafı hassas olan bu hava aracına zarar verecek hiçbir kesime çarpmıyor. Helikopterin birden düşmesi hem de çok sayıda askerin aynı anda vurulması için gereken her şey bulunmasına rağmen hiçbiri olmadı.) Jandarma Pilot Binbaşı Savaş, yüksek mahareti ve soğukkanlılığı sayesinde dağlara çarpmadan, helikopteri vadiden vadiye süzdürerek Yüksekova'daki 1. Dağ ve Komando Taburunun kışlasına indirdi. Taarruz için sırada bekleyen Balkaya Dağı'na bu olay başlangıç tarihi oldu. Kampta eski durum yoktu. Mevcut PKK grubunun da 28 militan olduğu anlaşıldı. Ormancık korucularıyla işbirliği yaparak iki piyade timini pusuya düşürenler de bunlardı. Harekat 12-17 Haziran arasında bitirildi. 19 militan yok edildi. (Eskiden 80-100 militanlı (bölük) ve 40-50 militanlı (takım) PKK grupları artık 25-30 militana inmişti. Yan yana gelip çoğalmadıkları taktirde takım ve bölük düzeyinde militan sayılarını artıramıyorlardı.)

Jandarma Genel Komutanlığının 22 Haziran 1994 tarihli güvenilir ve hassas kaynak çıkışlı mesajının Hakkari'yi ilgili bölümleri:

"1. Bölücü başının Hakkari bölgesindeki PKK'nın 1500-2000 kişilik dağ kadrosunun işlemez duruma getirildiği, operasyonlarda anlamsız kayıplar verdiklerini, sorumlu şahsın ise güneye (Zap'a) geçerek kendisini emniyete aldığını belirttiği. Bu nedenle bölücü başı tarafından ağır bir şekilde eleştirilerek sorgulanmasının istendiği. Güney bölge sorumlusuna göre Hakkari zayiatlarının "bir bozgun olayı" olarak nitelendirildiği.

2. Eylem mevsiminin bitmekte olduğu, gücü bu duruma getirenlerin kelleyi kurtaramayacakları. (Bölücü başının Hakkari sorumlusunu kastederek belirttiği.)

3. Sözde Botan Eyaleti sorumlusunun Hakkari'de başarısızlıkların gerekçesi olarak Eşref (K) ve Mehmet Emin (K) gibi dışarıdan gelen grup sorumlularının yapı (gruplar) tarafından kabul edilmemesini, gruplar arasında ayrılıklar olmasını, birbirini tarama olaylarının yaşandığını belirttiğini. Bölücü başının 1500-2000 kişilik gücü bu duruma düşürmenin ağır suç olduğunu, ceza gerektirdiğini, Baran'in bile örgüte bu kadar zarar vermediğini belirttiği. (Muhtemelen PKK-Vejin örgütüne geçen Sarı Baran veya sözde Dersim sorumlusuyken intihar süsü verilerek bölücü başının talimatı ile öldürülen Dr.Baran kastedilmektedir.)
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1994 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:30

Temmuz 1994'de meydana gelen olaylar:

- 1 Temmuz saat 00:30'da Çukurca Pirinçeken sınır karakoluna silahlı saldırı yapıldı. 01:45'de Çukurca Sivritepe Karakoluna ateş açıldı.
- 2 Temmuz saat 01:30'da Şemdinli Durak Karakoluna ateş açıldı.
5 Temmuz saat 22:30'da Yüksekova Mezarlık mahallesinde bir şahsa ait eve saldırıldı. Üç vatandaş öldü.
- 8 Temmuz saat 02:30'da Yüksekova Güvenli mezrasında bir patlamayı araştırmak için giden jandarma zırhlı aracı mayına çarptı. İki er yaralandı.
- 9 Temmuz saat 17:30'da Şemdinli Yayla Pınar yolunda sivil araç mayına çarptı. Bir GKK şehit oldu, 2 GKK yaralandı.
- 10 Temmuz saat 13:30'da Çukurca Kavuşak istikametinde seyir halindeki minibüs mayına çarptı. İki vatandaş yaralandı. 17:00'da Çukurca Köprülü Çığlı yolunda bir kamyon mayına çarpu, bir vatandaş öldü.
- 11 Temmuz saat 15:3 0'da Yüksekova Esendere'den Kasran köyüne gitmekte olan otomobilin yolu kesildi ve iki vatandaş öldürüldü.
- 18 Temmuz saat 11:00'da Şemdinli Kayalar Yukarı Keleş mevkiinde bir minibüs mayına çarptı ve üç vatandaş yaralandı.
- 19 Temmuz saat 17:40'da Şemdinli Yaylapınar köyünde gözetleme yerine çıkarken bir GKK mayına çarptı ve yaralandı. Aynı gece, saat 01:00'da Çukurca'nın Şırnak sınırındaki Serbest sınır karakoluna Kuzey Irak'tan saldırı yapıldı. Bir asteğmen, dokuz asker, iki geçici köy korucusu şehit düştü. Dokuz terörist öldürüldü.
- 22 Temmuz saat 12:30'da Çukurca Köprülü Güdek vadisinde Köy Hizmetlerine ait kamyon mayına çarptı, bir görevli öldü, iki görevli yaralandı.
- 23 Temmuz saat 10:30'da Çukurca Kavuşak köyü yakınlarında bir sivil kamyon mayına çarpıp hasar gördü. Aynı gece saat 23:00'da Yüksekova'daki Dağ ve Komando Taburunun kışlasına bakan evlerin birinden kışlaya ateş açıldı. Bir GKK öldü, eşi yaralandı.
- 25 Temmuz saat 20:00'da Hakkari şehir merkezinde devlet yanlısı iki vatandaşa suikast girişimde bulunuldu. İkisi de; biri atılan roketten, diğeri de odasında yanına düşen el bombasından mucize denilebilecek şekilde kurtuldu.
- 26 Temmuz saat 00:30'da Yüksekova Kısıklı Karakoluna saldırı yapıldı, beş asker şehit oldu, iki asker yaralandı.
- 28 Temmuz saat 07:30'da Çukurca Kavuşak köyü yakınlarında bir vatandaş mayına basıp yaralandı. Saat 10:20'de Yüksekova Esendere yolunda Vakıflar Bankasına ait zırhlı araca ateş açıldı. İki görevli yaralandı. Saat 13:00'da Van Başkale topraklarında araçları ile intikal halinde olan 4ncü Dağ ve Komando Taburunun araçlarından birine yakın mesafeden iki roket atıldı. 14 asker şehit oldu. Roketleri atan ve yanındaki altı kişi bulundukları yerde öldürüldü.
- 29 Temmuz saat 01:30'da Şemdinli Alan Karakoluna saldırıldı. İki er yaralandı, yedi terörist ölü ele geçirildi.
- 31 Temmuz saat 20:30'da Şemdinli Mordağ köyü çıkışında emniyet timine ateş açıldı. Bir GKK şehit oldu, bir militan ölü ele geçirildi.

"Askerlik şerefiniz her şeyimzdir. İşin sonunu düşünenler cesur olamazlar." Mayıs ortalarında yapılan atamalar gereği Temmuz'un ilk haftası subay ve astsubaylar Hakkari'deki birliklere katıldılar. Ortalama 2.000 subay astsubayın 1.000 tanesi batıya dönüyordu. Karşı tarafın gücünü ve otoritesini kanıtlayabilme, psikolojik yapısını olabildiğince yüksek tutmaya çalışmak için her şeyini ortaya koyduğu bir zamandaydık. Uzaktan bakarak, bekleyerek, toplanıp konuşarak, brifing alarak, değil bir gün, bir saat bile kaybedecek zaman yoktu. "Hakkari sınırlarına giren subay ve astsubaylar, hiçbir yerde konaklamadan birliklerini arazide bulacaklar, tüfek ve teçhizatlarım kuşanıp, atandıkları birlikle, hali hazırdaki komutanın yanında, yürütülen operasyonlara katılacaklardır. En iyi yüzme derin suda öğrenilir; karada kültür fizik yapılmayacak" emrini verdim.

Tugayın Kurmay Başkanı, Personel, İstihbarat, Harekat, Lojistik, Levazım, Maliye, Merkez, Muhabere Şube Müdürleri batıya atanmış, yerlerine yeni subaylar verilmişti. Bu sayılan personel zaten Tugay Karargahının tamamı demektir. Dağ ve Komando Tugayının dört taburunun komutanlarının tamamı da atama görmüştü.

Üç Jandarma Alay Komutanının da tamamı değişti.
Özetle; hiyerarşik konuma göre komutan dışında onun altındaki karargahının tamamı (Kurmay Başkanı da yurt dışından atandığı için Eylül'de gelecekti), alay ve tabur komutanlarının hepsi değişmişti.

Bırakın muharebe ve harekat koşullarını, ortalama rakımı 2800 metrelik dağlık coğrafyayı, böyle bir değişim, batıda o zamanki sayısıyla 3-4 bin askerle kışlasında duran bir tugay komutanına bile zor gelir.

Gene Temmuzun hemen başında atamayla gelen subay, astsubaylar ile tugaydan verdiğimiz subay, astsubay ve askerleri depoladığımız ağır silah ve teçhizatla donatarak hızla 5. Dağ ve Komando taburunu Hakkari'de teşkil ettik. Başlangıçta bu taburun en büyük gücü; tugayın diğer birliklerinden toplanan subay, astsubay ve askerlerin tecrübelerinin yüksekliğiydi. Gideceği yerde üst üste bazı sıkıntılar çıkınca, Asayiş Komutanlığının ısrarı üzerine 5nci Dağ ve Komando Taburunu düşündüğüm zamandan önce Şırnak bölgesine sevk ettik.

Bütün taburlar sorumluluk alanları içerisinde, eski subay ve astsubaylar sanki hiç tayin olmamı şlar gibi birliklerinin başlarında en ufak bir psikolojik değişiklik göstermeden var güçleriyle, PKK'lı bir grubu yakalamaya çalıştılar. 1-4 Temmuz'da Hakkari doğusunda Akkuş-Altındağlar, 5-7 Temmuz'da Çukurca'da Kaletepedereköy, 8-12 Temmuz'da Yüksekova Mirgezer yaylası, 12-15 Temmuz'da tugayca altı ayrı bölgede aynı anda Kasırga operasyonu yapıldı ve altı ayrı bölgede de PKK'lılarla temas sağlandı. 16-19 Temmuz'da Şemdinli Derecik'te Süngü Tepe, Bergüzar Tepe, Tahtataş (Basyan), 21-24 Temmuz'da Şemdinli Kalereş ve Kuringan Tepe, 21-30 temmuz Puma (Çukurca-Yüksekova), 22-25 Temmuz'da Hakkari Başkale sınırında Ördekli-Ka-rataş-Konak, 23-26 Temmuz'da Çukurca Kazan-Cevizli, 27-30 Temmuz'da Yüksekova operasyonları yapıldı.

Bu operasyonlar sonucu 107 PKK militanı ölü olarak ele geçirildi. Şemdinli Kuringan Tepedeki operasyonda 3. Dağ ve Komando Taburundan bir teğmen PKK'nın takım düzeyindeki bir lideriyle, ikisi de ayakta ve 20 metre mesafe içerisinde, bizim teğmenin omzunda hafif tanksavar silahı (Law) karşı tarafın omzunda ise RPG-7 roketatar olduğu halde, karşı karşıya geldiler. İkisinden hangisi kendi silahını da-, ha erken ateşlerse yaşama hakkı onun olacaktı. Teğmen cıva gibi bir hareketle omzundaki tanksavar silahını ateşleyip karşısındakini kömür haline getirdi.

19 Temmuz, atanan Kara Kuvvetlerine mensup subay ve astsubayların Hakkari'den ayrılmak için son tarihleriydi. Herkes aynı gün üniformalarını çıkarıp sivil kıyafetlerini giydi ve kışlada bir salonda toplandılar. Bu tarihten önce hiç kimse birliğinden ayrılmayı istemedi. Ben yıllardır atama nedeniyle ayrılma seremonileri görmüştüm. Şu anda salonda görünenle, geçmiştekilerin uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktu. Personelde, klasik ve sıradan, "işte şark hizmeti bitti" şeklindeki duygu, bir türlü tam hakim olamıyordu.

Hepsine Dağ ve Komando Tugayının şiltlerini verdim. Madalya teklif ettiğim ve üst kademelerce de onaylanıp gönderilen, fakat hiçbirimizin tören vesaireye ayıracak zamanımız olmadığı için daha önce verilemeyen, madalyaları ayrılmak üzere olan subay ve astsubaylara taktım. Aslında şu geçen 13 ayda ortaya koydukları olağanüstü insan gücü, korkusuzlukları, her türlü tehlikenin üzerine can kaygısı olmadan gitmeleri, doğru dürüst bir uyku ve sıcak yemek yüzü görmeden günlerce, haftalarca kışın kar üstünde, yazın güneşin altında hiç şikayet edenine rastlamadığım subay, astsubay ve tüm askerler; tek tek, her bir harekatın sonunda, bütün madalyalara layık olduklarını kusursuz kanıtlamışlardır.

Benim madalya teklif ettiğim rütbeliler ve askerler ise, harekatın bir bölümünde, çatışmanın bir zaman kesitinde, herkesten daha farklı, insan aklı ve duygularını alt üst eden fevkalade anormal durumlarla yüz yüze kalmış olanları kapsıyordu.

Bir örnek vermek gerekirse; onlarca muharebenin yüzlerce çatışmanın bir saatinde, "İki PKK'lı kayalıkların içinde mevzide, onların 5-6 metre önünde, bir taşın gerisinde yaralı bir asker var. Yaralıdan 40-50 metre uzakta da bir uzman çavuşla dört asker bulundukları mevzilerden sürekli ateş ederek, iki PKK'lının yaralının yanına gitmesine mani olmaya çalışıyorlar. Fakat kendileri de PKK'lıların konumu ve arazinin durumu itibarıyla yüzde yüz vurulacakları kanaati ile, ileri hareket edemiyorlar. Dört askerden biri aniden mevziinden çıktı. Bir dağ keçisinin bile bu kayalıklarda yapamayacağı kıvraklık ve sıçramalarla, nasıl ateş edeceklerini şaşıran iki PKK'lıyı vurup öldiırdü. Yaralı arkadaşını da sırtlayıp aşağıya indi."

(İki yıl içinde Dağ ve Komando Tugayı ve Hakkari Güvenlik Komutanı olarak; 7679 subay, astsubay, erbaş ve ere takdirname ve Tugayın madalyonunu verdim. 88 personel üstün cesaret ve feragat madalyası, 502 personel üstün cesaret ve feragat ile harekat rozeti aldılar. Teklif ettiğimiz; 272 personel Kara Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığı, 184 personel de Jandarma Asayiş Komutanlığından takdirname ve ödül aldı.)

Son defa, Hakkari'den ayrılmadan kendilerine topluca hitap ettim:

"Çivisi çıkmış bu topraklarda canınızı ortaya koydunuz ve psikolojik savaşı kazandınız. Fiziksel olanı ise, baş aşağı gitmeye devam ediyor.
Sanat dünyanın en zor işidir. Sanat insanın özgür olarak karar vermesini ve becerisini sınırsız ortaya koyması ile yükselir. Savaş sanatını dost düşman herkese, şapka çıkarttıracak gibi yaptınız. Kaldırım yapmak, asfalt dökmekten daha çok emek ve alın terini gerektirir.
Gazi olmak herkesin sandığı gibi muhaberede mutlaka yaralanmış olmak değildir. "

"Vatanı ve milleti için her an ölmeye hazır şekilde muharebe eden, fakat şehitlik mertebesine ulaşamamış bütün askerler gazidir."

İyi incelemiş olanlar, bunun böyle olduğunu bilir.
İnsanların yeryüzündeki ahir ömürlerinde mutlaka öğrenmeleri lazım gelen iki şey vardır. Bunu biri, dünya her zaman emniyetsiz olacaktır. Diğeri de; devletin derdi hiç bitmez. Biri biterse, başkasının gelmesi gecikmez.

Halk arasında bir söz vardır:

"Anadolu'da boğa olmak için boynuzunda çamur olması gerekir" derler.

Bu, mücadeleyi iyi yapacaksın demektir.Tarihten korkan insanlar vardır. Bunlar, tarih 50 yıl sonra yazılacak diyerek, meselelerden ve karşı karşıya gelinen tehlikelerden kaçan ve korkanlardır. Bir ulusun tarihi her gün yazılır. Sizler bu belgelerin en mümtaz sayfalarında yerinizi aldınız.

Ölüm ve dirim çizgisinin ne demek olduğunu bilenler olarak bundan sonra, tüm insan faaliyetleri size sıradan ve boş şeyler olarak gelecek. Nasıl, 3000 metre doruklardan haftalar sonra vadi tabanlarına indiğinizde, her şeyin hafiflediğini hissettiyseniz, yaşamınız da tıpkı öyle olacak. Ayrıca şunu söyleyeyim; yaşadıklarınızdan küçük bir öykü bile anlatsanız asker veya sivil insanların ancak çok azı bunu anlayabilecektir. Haberiniz olsun. Sizlerin yaptıklarınızla duyacakları haz ve övünç, çocuklarınıza yeter de artar bile. Komutanınız ve muharebe arkadaşınız olarak, hepinizi kutlarım. Hayatta karşılaşacağınız insan hallerine ilişkin hiçbir şeyin sizin bileğinizi bükemeyeceğini bildiğimden, sıradan temennilere lüzum görmüyorum. Tanrı her şeyi serbest bırakmıştır, ama bir yere kadar. O, size en büyük yardımı yapacaktır. Güle güle gidin.

Etrafıma toplanmış olan subaylarla sohbet ederken, biri:

- Komutanım, Zafer Yarbayım atandığı İzmir'den Hakkari ve bizler için bir şarkı söyleyecekmiş.
- Hangi şarkıyı söyleyecekmiş?
- Ben söyleyeyim müsaade ederseniz.
"Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde, Bizim eski şarkımızı. Vazgeç, söyleme artık Hatırlatma, mazideki halimizi."
- Zafer, doğru mu bu ? dedim. Rahmetli Zafer cevap verdi.
- Ben Türk Ordusunda bu güne kadar "muharebe harekatı rozeti" almış tek levazımcıyım. Döndükten sonra bize yakışan şeyleri söylerim.

Bütün marşları hiç unutmayacak gibi, öğrenmek zorunda bıraktığınız için:

"Sivastopol önünde yatan gemiler Atar nizam topunu yer gök inler Yardımcıdır bize kırklar yediler Aman kaptan paşa izin ver bize Sılada nişanlımız duacı size" diye Sivastopol marşını söylerim. Başka şeyler artık bizi kesmez; bunlar uyduruyor komutanım.

Bütün hazırlıklar ona göre yapıldığından Kara Kuvvetlerine mensup bütün subaylar öğleden sonra Hakkari'den ayrıldılar.
Gün batarken kışlanın kuzeyindeki Kırmızı Tepeye çıktım. Önce vadiler sonra dağların dorukları yavaş yavaş karardı. Bütün çocukları, birdenbire uzaklara, gurbet ellere giden bir insanın hislerine kapıldım.

"Askerlerin cesaret ve dayanıklılığı daha iyisi hayal bile edilemeyecek düzeyde olmalıdır.
Savaşçılık orta kırat adamların yiyeceği nane değildir."

Aynı gün, 19 Temmuz gecesi saat 23:45'de, Çukurca-Şırnak sınırındaki, Tanintanin geçidi başlangıcında bulunan Serbest Sınır Karakoluna saldırı başladığı haberi geldi. Hava aydınlanırken karakola indim. Saldırı, karakolun kuzey batısında Berizincir tepede bulunan emniyet timini hedef almıştı. PKK grupları Kuzey Irak'taki Metinan kampından gelmişlerdi. Bir asteğmen, dokuz asker, iki GKK olmak üzere 12 şehit vardı. Kaçıramadıkları dokuz teröristin cesedi sağda solda duruyordu. Timde olup da sağ kalan askerlerle görüştüm. PKK militanları karanlıkta hiç kimseye görünmeden tepeye çıkan doğudaki bir izden tırmanarak mevzide çepeçevre duran timin ortasında, aniden ortaya çıkıp asker ve GKK'ların bulundukları siperlere el bombası atarak ateş açmaya başlamışlardı. Şehitlerin büyük bir kısmı sırtlarından vurulmuştu. Ortaya çıkan şuydu; mevzilerin içine girdikleri noktada, o gece nöbette olan iki GKK ile PKK'lılar anlaşmıştı. Karanlıkta, yakınlarında ve ayakta dolaşanların PKK'lı mı, arkadaşları mı olduğunu tam ayıramayan askerler, ateş edip etmemekte tereddüt etmişlerdi. Ve gelenler sadece PKK'lılar değil, onların para karşılığı eylem başına kiraladıkları peşmergeler de bu saldırıya katılmışlardı. Time saldırı yapılırken karakol binası ve çevresindeki mevzilere de ağır silahlarla ateş açan, bu ağır silahları katırlarla Irak'tan getiren ve ağır silahlar ile ölü mü yaralı mı olduğu belli olmayan PKK'lıları, katırların sırtında tekrar Irak'a kaçıranlar Barzani'nin peşmergeleriydi.
Hakkari-Şırnak vilayetlerinin bitişik olduğu güney batı uçundaydık. Zaten tek karayolu olan, Çığlı, Köprülü, Çukurca yolunu kullanarak Çukurca'daki Sınır Alayına gitmeye karar verip, helikopter istemedim.

Yanımda bulunan Çukurca Sınır Alay Komutanı Albay Mehmet Ali:

- Komutanım, siz hepimizden daha iyi biliyorsunuz; saldırılardan sonra bu yoldan bir dönüş yapılacağını bildiklerinden, mutlaka pusu veya mayın vardır. Yol hem çok dar hem de bir tarafı hiç yok, tamamen yar.
- Bu mihveri karadan geçerek görmek istiyorum. Bazı düşüncelerimi yerden bakışım şekillendirecek, onun için yoldan döneceğim.
- O zaman zırhlı araca binin komutanım.
- Mehmet Ali, ben zırhlı aracın içinde kabirde gibi oturarak nereyi görebilirim? Normal bir ciple gideceğim. Pusu, mayın ne olacaksa olur; kendim her şeyi gözlerimle görmeliyim. Mayını araçtan fark edemem ama pusu kurulmuş ise, çok hız yapılamayacak bu yolda ben pusu yerini sezerim. Sonra da pusu yerindekilerle görüşürüz, sen merak etme.
- Komutanım o zaman hiç değilse zırhlı araçla ben önden gideyim.
- O fark etmez, gidebilirsin.
Üç araç öğleye doğru Çukurca Sınır Alayının kışlasına ulaştık. Akşam Hakkari'ye döndüm. Geç saatlerde Harekat Merkezine girdiğimde Harekat Şube Müdürü biriyle görüşüyordu, konuşmasını hemen kesemedi. 238 Unutulanlar Di şinda Yeni Bir Şey Yok
- Kiminle görüşüyordun?
- Çukurca Sınır Alay Komutanı ile komutanım.
- Bir şey mi var?
- Bize komutanın haberi olmasın diye tembih ediyor. Siz geçtikten hemen sonra mayın arama timi yolun Köprülû-Çığlı arasında yere döşenmiş üç mayın buldu.
- O yolu kullanmakta ısrar eden benim ve akşama kadar yanların-daydım, niçin söylemiyorlar ki? Çukurca'da mayınlanmamış yol ve mayın bulunmayan gün var mı? Mayın olaylarına tarih tarih baksanıza. Çekinecek ne var? Sonra, kimseye zamanı gelmeden bir şey olmaz. Mehmet Ali'ye söyle rahat olsun.

21-30 Temmuz tarihleri arasında Çukurca ve Yüksekova bölgelerinde Puma-2 adıyla geniş çapta harekat başlattık. Yüksekova'nın 10 km. güneyinde Kamışlı bölgesinde üste bulunan 4ncû Dağ ve Komando Taburu bu harekatta, Yüksekova'nın kuzeyine geçerek önce Beyazdağ, sonra Mordağ (3807 rakım) istikametinde operasyonlara başladı. Mordağ'ın yarısı Hakkari vilayeti, yarısı da Van vilayeti ve onun Başkale ilçesinde kaldığından Mordağ1ın taranması bittiğinde tabur bir hafta sonra Başkale topraklarının içine 15 km. girmek zorunda kaldı. Bölgesinde harekat bittiğinde, bir an önce ve hızla konuşlu olduğu Dağlıca'ya dönmek için tabur motorlu araçlarını yanına istedi. Bölgedeki Başkale'ye bağlı jandarma bölüğü yolların keşfini yaptı ve emniyetini kontrol etti. Jandarma Bölük Komutanı ve emniyet timlerinin geçti ği noktadan 15 dakika sonra da 4ncü Dağ ve Komando Taburunun konvoyu geçerken yol kenarından araçlara 8-10 metre mesafeden iki PKK'lı RPG-7 roketatarlanyla ateş etti. Civardan da ateş açılmasına rağmen, esas; atılan roketlerin üstleri açık araçların içine düşmesiyle 14 erbaş ve er şehit oldu. Taburun bölükleri roketleri atanlar dahil altı militanı kaçmalarına fırsat vermeden bulundukları yerde yok etti. Diğerlerini de kaçtıkları İran sınırı istikametinde, daha önce hiç bilmedikleri vadi ve yükseltilerde hava kararıncaya kadar kovaladılar. Haberi ahr almaz, saldırının yapıldığı Başkale'nin Oğulveren Karakoluna gittim. Roketlerin atıldığı yeri gördüm. Hakkari'den helikopter isteyerek taşınabildiği kadar timi militanların kaçabileceğini tahmin ettiğimiz yönlerde önlerine indirdik. Hava kararırken taburun bulunduğum karakola toplanması emrini verdim. Akşama doğru Van Valisi ve Van Jandarma Tugay Komutanı general karakola geldiler. Yanlarında da bazı siviller vardı. Karakolun bahçesinde uzak bir yerde 4. Dağ ve Komando Taburunun öldürdüğü PKK militanlarının başında masalar, daktilolar, kimlik tespiti, durum tespit tutanaklarının tanzimi gibi şeylerle uğraştıklarını yanımdaki karargah subayları söyledi. Yanlarına gittim. Önce hiç konuşmadan izledim.

Sonra dayanamadım:

- Size zahmet verdik. Başınıza bir sürü bürokratik işler açtık, dedim.

Van Jandarma Tugay Komutanı:

- Osman Paşam bizim durumumuz kötü. Bizim vilayette bir şey yok ama etrafımız yanıyor. Biz de ateş çemberinin ortasında kaldık.
- Sizde bir şey olmadığını sanmanız, bir trafik kazası veya adi bir adam öldürmeymiş gibi yaptığınız işlemlerden belli oluyor. Şunu hemen ilk tespitlerimle söyleyeyim. Gündüz saat 13:00'da, karakolun 3-4 km. yakınında pusu kuruluyor, 10-15 dakika önce aynı yerden geçen bu karakolun araçlarına hiçbir şey yapılmıyor, bütün bu yörede en güvenilir diye sandığınız aşiretin korucuları var değil mi? O korucular bu işin içinde olmadan hiçbir şey olmaz. Burada herkes birbirine entegre olmuş. Görmedim, duymadım, haberim yok. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın safsatasıyla yaşayıp gidiyorlar.

- Burada daha önce böyle bir şey hiç olmadı. Sizin üzüntünüzü anlıyorum. Bu aşiretin bir bölümü de sizin bölgenizde.
- Şu gördüğüm karakolu, dümdüz bir yerde bulunması, sayısının azlığı, çevredeki tahkimat noksanlığı ve ağır silahlardan yoksun haliyle, Hakkari'de olsa, 48 saat içinde yerle yeksan ederler. Dağ ve Komando Taburuna bile saldırmayı göze alan bu Başkale bölgesi PKK grubu, böyle yumuşak bir hedefe niye başını bile çevirip bakmıyor? Komandoların bölgeye giri şiyle hesaplarının alt üst olmasından korktuğundan tepki veriyor.

4. Dağ ve Komando Taburunun yeni Tabur Komutanı Binbaşı Kemal ve bütün subaylar gece saat 24:00'da karakolda bir odada görüştük. Bir haftadır Beyaz ve Mor Dağdaydılar. Onun yorgunluğu hiçti de bu bölgede yüz yüze kaldıkları durum hepsinin kin ve öfkesini doruğa çıkarmıştı. Kısa zamanda bazı sorgular da yaparak her şeyi ortaya çıkarmışlardı. Bendeki ve onlardaki bilgileri yan yana getirdi ğimizde durum şuydu: Başkale bölgesindeki grupların başında "Zerdeş" isimli biri vardı. Bu adam 26 yaşında, PKK'nın en güvendiği, çok az konuşan ve en sert liderlerinden biriydi. Başkale bölgesi için aldığı talimat buradan azami vergi ve haracı alarak PKK!nın gelirini yükseltmekti. Arada bir Başkale, Hakkari arasındaki yolu 32 virajlar kesiminde keserek eylemler de yapıyordu ama, bölgesinde kendisine bir tehlike görmeden eyleme girişmiyordu. Korucular, köyler, mezralar, İran'dan gelen kaçakçılar, eroin ve esrar gibi işlerle uğraşan herkesi, kendi taktir ettiği miktarlarda vergiye bağlamıştı. 1994 yılı için Başkale Belediyesine kestiği vergi (o günün parasıyla) 30 milyardı. Hiç kimse bunun böyle olduğunu devletin hiçbir kurumuna bildirmiyor, tıkır tıkır Zerdeş'e ödüyordu. Acımasızlığı ile tanınan bu şahıs, 1993'de Başkale bölgesi sorumlusu olduğundan bu ününü önceden halka da kanıtlamıştı.

Gece yarısından sonra gitmek istememelerine rağmen subayları birkaç saat dinlenmeleri için gönderdim. Sabaha kadar gözümü kırpmadım. İran sınırı buraya çok yakındı. Sınırdan; bulunduğumuz mevkiye, daha batıda Başkale-Hakkari yolu, onunda batısında Hakkari Karadağ ile kuzeyde kalan Başkale arazisini inceledim. Bugün karşılaştığımız grup şimdi bulunduğum jandarma karakolu ile İran sınırındaki dar ve küçük alanda sürekli duramazdı. Başkale-Hakkari yolunun batısındaki geniş alan da Başkale arazisiydi. Hatta Hakkari kuzeyindeki Karadağ 1994 yılında PKK'nın sorumluluk alanları tahsisinde, kuzeydeki grupların sorumluluğunda, yani bugün karşımıza çıkanların bölgesiydi. Bu ay, en çok can sıkan eylemlerden biri Hakkari-Şırnak, diğeri de Hakkari-Van idari sınırları üzerinde, veya içinde meydana gelmişti.

Sabahleyin alaca karanlıkta karakoldan çıktım. 4. Dağ ve Komando Taburu, subay, astsubay ve askerleri bölükler halinde, parkaları üzerlerinde açık arazide yatıyorlardı. Tecrübeli olduklarından, en azından bir kısmına karakolda yatacak yer olmasına rağmen orada yatmamışlardı. Saldırılarda binanın kendi inisiyatiflerini alacağını, güçlerini sınırladığını bildiklerinden, sürekli de kayalıklar arasında bir iki saat dinlenmeye alışkın olduklarından burada toprağın üzerine uzanmışlardı.

Hepsi botlarını ve çoraplarını çıkarmış durumdaydı. Boydan boya gezerek taburun askerlerinin ayak tabanlarını gördüm. Hep hareket halinde olduğumuzdan epey zamandır 600'e yakın olan askerlerin ayaklarını operasyon sırasında görememiştim. Nerede ise hepsinin ayak tabanları tam yerinde tabiriyle paramparçaydı. Bazıları kan içindeydi. Parmak araları su toplamış, topukların derisi kalkmış, taban derileri, bir kısmında, ayakta bir iki yerde kat haline gelmişti. Beni, yatılan sıraların arasında oturmuş, ayaklarına bakım yapmaya çalışan 5-6 asker fark etti. Ayağa kalkmaya ve yanlarındakileri ikaza yeltendiler. İşaretle mani oldum.
Şu gördüğüm manzara, yeryüzünde ben en katı yürekliyim diyecek insanı bile etkileyecek ve dayanıklılığım hiçe indirecek ölçülerdeydi.
Saat 07:00'da Tabur Komutanı içtima düzeninde taburu bana takdim etti.

Kendilerine:

"Arkadaşlar dünkü menfur eylemi bizim sorumlu olmadı ğımız topraklarda ve bizim bölgemizde faaliyet göstermeyen, tıpkı köpeksiz köyde çomaksız oynamaya alışmış PKK grubu yaptı. Dağ ve Komando Tugayı şu geçen 13 ayda, hiç durmadan yurt içi ve yurt dışında yaptığı tüm muharebelerde bile, dünkü kaybettiğimiz sayıda şehit vermedi.

Hissiyatınızın derinliğini, öfke ve kininizin azametini biliyorum. Size söz veriyorum. Dün bunu yapanların sonunun ne olacağını, şu anda karşımda bulunan terhisi en yakın askerler dahi görecekler. Sizler her muharebe görevinizde kahramanlığı destanlaştırmış bir tabursunuz. Bundan sonra da sizin karşınıza çıkacak olanlara acırım. Hepinizin gözlerinden şükranla öpüyorum. Hepinizi gururla selamlıyorum" dedim.
Tabur bölükler halinde muharebe düzenine geçerek batıdaki Van-Hakkari ana yoluna doğru yürüyüşe geçti. Son asker gözden kayboluncaya kadar taburu izledim. Yürüyenler sanki sabahleyin gördüğüm ayakların sahipleri değildi. Temmuz ayının son günlerinde bir fırsat bulup Hakkari bölgesine atanan Kara Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığına mensup bütün teğmenleri, bir yıl önce atanmış olanlarla birlikte, Tugayda bir salonda toplayıp görüştüm. 1994'de ilk kez teğmenler sınıf okulundan sonra Güneydoğuya atanmışlardı. Kürsüye çıktım ve irticalen kendilerine hitap ettim.

"Arkadaşlar önce size şu güneşin en küçük uydusunun değişmez doğal afetlerini söyleyeyim. Bunlar; seller, depremler, salgın hastalıklar ve savaşlardır. Bunlar doğanın yasalarıdır. Buluştu, teknolojiydi hiçbir sonuç bu dört doğal eylemin önüne geçemez. Bunun üçü yeryüzünün varlık etkenleri, dördüncüsü de milyonlarca canlı türünden biri olan fakat aklı erginleştiğinden kendisini dünyanın hakimi zehabına kapılan insan oğlunun yaratılışındaki zayıflıktır.

5000 yıllık kayıtlı insanoğlu tarihinde 14.600 savaş yaşanmıştır. Bu ortalama her yıla üç savaş demektir.
İttifaklar, ikili antlaşmalar, bunların hepsi korkuya ve çıkara dayalı sözleşmelerdir. İnsanlar orta bir ömre sahip canlılar olduğu için 30-40 yıllık süreleri mevzii barışlarla geçirmiş olmayı büyük bir şey olarak algılarlar. Dar ve yüzeysel anlamda bir anlam taşıyabilir, fakat gidişatın önüne geçebilecek bir hal değildir.

Zaman her şeyi eskitir ve işe yaramaz hale getirir. Ama siz öyle bir meslek ve sanat seçmişsiniz ki, kıyamet gününe kadar, varoluş nedeni değişmeyecektir.

Sizlere gıpta ediyorum ve bu yaşta ve rütbede geleceğin savaşlarının nasıl olacağını bizzat yaşayarak gördüğünüzden dolayı da sizleri kutluyorum. Şimdi insanlar buna genel bir tanımla "terör" diyorlar. Nereden, nasıl, hangi kuvvetlerle, ne zaman, geleceği belli olmayan vuruş.

Tam askeri dille; klasik, bilinen, hattı olmayan, yığınağı yapılmayan, sana seferber olma imkanı tanımayan, bütünüyle karşı tarafın inisiyatifinde olan, daha pratik ve daha ucuz, şok etkisi yüksek, zamana yayıldığında karşı tarafta moral ve maddi güç bırakmayan, daha çok zekayı ve cesareti gerektiren bir savaş türü. Yani bilinen 1. ve 2. Dünya Savaşlarının hat, cephe, yığınak, teşkilat ve savaş doktrinlerini çizip atan bir tarz ve bir usul. Klasik ve nizami, yani düzeni, olmayan bir savaş ve muharebe tipi. Aslında yeni falan da değil. Son 200 yıldır da dünyanın her yerinde var.

Mesela; komando nedir, nereden çıkmış, niye çıkmıştır? Amerikan bağımsızlık savaşında bir İngiliz binbaşının ihtiyaç halinde bulduğu bir örgütlenme ve bu örgütün uyguladığı prensiplerdir. Siz Çelik Bilek okudunuz mu bilmiyorum. İşte Çelik Bilek serüvenleri, ABD avcılarının nizami olmayan savaş kurallarıyla İngilizlere karşı yürüttüğü mücadeleyi anlatır. Benim kuşağım Çelik Bilek'i çok iyi tanır ve muharebe tekniklerini de bilir. Ama benim kuşağımdan kaç kişi bunu hayata geçirebilir, o farklı bir konudur.

Ernesto Che Guevara'nın "Bolivya Günlüğü"nü okumaya başladığınızda:

1967 yılının Eylül aynı okurken, Che'nin başında bulunduğu 46 kişilik yürüyüş kolunun bazen bir uçağın onlar saklanmasına rağmen üzerlerinden uçtuğunu, nehrin öte kenarından bir köylü çocuğun elini kaldırarak onları selamladığını, çok uzakta ineklerini otlatan iki yaşlı insanın şapkalarını çıkararak kendilerini selamladığını okuduğunuzda, 1967'nin Ekim ayında bu yürüyüş kolunun başına bir şey geleceğini derhal sezebildiyseniz siz bu işi öğreniyorsunuz demektir. Konvansiyonel savaş, dağın ötesindeki kurak ova, dağın bu tarafındaki soğuk denizde kuralsız savaştır. Birinin diğeri ile hiçbir bağı yoktur. İkisinde de insan varlığının fizik olarak bulunması dışında.

(Ernesto Che Guevara ve 46 militan 8 Ekim 1967'de pusuya düşürülerek öldürülmüştür.)

Burada size esas anlatmak istediğim şudur. Bir ulus, bir toplum; ben vazgeçmem, pes etmedim, iradem ve azmimden kaybedilen bir şey yok diyor ve gerçekten öyle ise, sen onu sahrada topa tutsan ne olur?

Havadan bomba yağdırsan ne yarar? O taktirde mücadele klasik olmayan muharebe tekniklerine döner. Uzun sürünce de iki tarafın yıpranma, yorulma, maddi kaybı artar.

Çâresi ne? Bunu bileceksin. Ona göre teşkilatlanacak, ona göre eğitim ve ona göre savaş usulleri deneyeceksin. Liderler ve askerler bu tip mücadeleye hazır olacaklar. Bunu bir hasım yaptığı için değil. Sen de buna göre savaşacaksın. Çünkü bu usul; 100-150.000 askerin karşı karşıya gelip birisinin ötekisine zafer kazanmasına itibar etmez. Ben varım, her zaman ve her yerdeyim, seni rahat bırakmam dayanıklılığı; klasik usullere sarılıp ayrılamayanları zaman içinde kurbağa testine sokar.

Kara muharebeleri çok zordur ve insanın ruh ve akıl yapısını alt üst eder. Deniz veya hava platformundan bir füzeyi veya bombayı hasmın bulunduğu vasıtaya veya yere atarsın. Oradaki canlılara, insanlara ne olduğunu, parçalanmalarını, kol ve bacaklarının koptuğunu, yaralı iken 'ölmek istemiyorum' diyen feryatlarını ve seni öldürmek için beyninin nasıl çatlatarak çareler aradığını göremezsin ki. Göremediğin için de ruhun alabora olmaz.

Siz öyle misiniz? Hasmın gözünün akını görürsünüz. Karşınızdaki hayatta kalmak için bir canlı olarak nelere başvuruyor, ne mizansenler ne kurnazlıklar düşünüyor. Sonra bunlar, bir, beş, on değil ki. Her defasında onlarca, yüzlerce kişi .

Aynı şekilde sen de bir canlı iç güdüsü ile sürekli dikkat ve zekice buluşlar peşindesin. Bir kayalığı anladım. Yarım saat geçmeden bir veya birkaç tane daha mevzi ve o kadar insan karşına çıkacak. Hadi gündüzü anladım. Gece de aynı şey. Sonra, kaç gün kaç gece üst üste? -30 derecede mi yoksa +40'da mı? Ve midene günlerce, haftalarca bir kaşık sıcak bir şey girmeden.

Arkadaşlar her zaman söylediğimi siz gençlere de söyleyeceğim. Ve sizin her şeyi tam ve doğru öğrenmeniz esastır. Çünkü doğa yasaları bu işte de esastır. Gelecek sizsiniz çünkü. Ordu, işi savaş olan canlı bir varlıktır. Ordu askerlik duygusu sayesinde canlı ve sağlam durur. Bu duygunun erden generale kadar herkeste tam ve eksiksiz olması lazımdır. Askerlik duygusu tarih içinde bütün uluslarda da görüldüğü gibi bir çok nedenle zayıflayabilir. Bunun sebeplerinin başında subay ve general terfilerinin taraflı yapılması, cesaret, otorite, enerji gibi askeri niteliklerin dikkate alınmaması, hatta can sıkıcı sayılması gibi orduya verilen zararlardır.

Şunu bilin. Ordunun şeref ve disiplininin temeli, yeminli muhafızları subaylardır. Bu fikrin sahiplerinin başında da süvarileri Sarı denizden Polonya'nın başkenti Varşova önüne kadar gelen, bütün dünya tarihçilerinin doğunun yetiştirdiği en büyük general olarak kabul etti ği Cengiz Han gelmektedir. "Bana subay ve para verin, başka bir şey istemem" diyen de kendisidir. 150.000 kişilik süvari ordusunun 70.000'i de Türk'tür. Komutan dili, öğreten ve komuta eden birinin ifadesidir. Net, yalın ve keskindir.

Emirleri tekrar etmeyin. En zararlı şeydir ve kolaycılıktır. Yapılacak şey onları enerjik bir şekilde kontrol etmektir.
Yumuşak ve uysal kişiler, küçük çaplı amir olurlar. Ofisler ve şirket yönetimlerine iyi gelirler. Savaş arenasında boğa ve savaş kartalı olamazlar. Çünkü Tanrı öyle istemiştir.

Savaş, ulusun kuvvetini göstermektir. Savaşın ahlak ve ahlaksızlıkla hiçbir ilgisi yoktur. Bu değer savaşla ve savaşanlarla ilgili değil, savaşa neden olanlarla alakalıdır.
Herkesin sizi sevmesi için çaba göstermek bir sıradanlık işaretidir. Muharebelerde herkesin beyni uyuşmuş ya da dağılmış olduğundan liderin iki kat tetikte olması gerekir.

Teşkilat şemalarının ve unvanların hiçbir değeri yoktur. Gerçek güç insanları etkilemek ve onlara ilham vermektir.
Kişiliğinizi konumunuzla asla bütünleştirmeyin. Pozisyon değişince kimliğinizi muhafaza etmek mümkün olsun. Kimseye de benzemeye çalışmayın. Aksi kanıtlanmadığı sürece muharebeleri yürüten komutan her zaman haklıdır. Sözcüklerin bir anlamı yoktur. Ses tonuna dikkat et. Dürüst olup olmadığını o söyler.

Hiçbir askeri kitabın ya da kuralın düşüncelerinizde ön yargı yaratmasına müsaade etmeyin. Bu yaratıcılığınızı ve hayal gücünüzü engeller. Sakın hiçbir kalıba girmeyin. Kalıpların bedelini bir kısmınız gördü ve görmeye de devam edeceksiniz.

İnsanlar dünyanın doğasına egemen olamadığı ve akıl erdiremediği için maddi şeyleri seçerler. İnsanlar ölüm ve doğum bilincinin doğasını kavramakta zorlandı ğı için ölümü hep başkalarının başına gelen bir sonuçmuş gibi görmeye devam eder ve asla inanarak kabul etmezler. Bu da her işte, atılımın ve cesaretin önünü keser.

Apaçilerin bir sözü vardır:

"Aptallar yaşam ve ölüm için uzağa bakarlar. Her ikisi de yanı başlarındadır".

Arkadaşlar, insan oğlunun yeryüzünde özgür ve erdemli olmaktan Öte kazanıp muhafaza edeceği başka bir değeri yoktur.
Muharebelerde ve çatışmalarda gençliğin ve genç insanın ne demek olduğunu hem sizde hem de Mehmetçikte görüyorum. Babaannemin bir sözü vardı: "İnsan 45'inden sonra gecede 40 dayak yer" derdi. Aslında kimsenin dayak yediği falan yok. Doğa hükmünü yürütüyor,
Savaş, muharebe, harekat alanında insanların hangi yaşlarda bulunacağı Roma ve Napolyon ordularından itibaren bilimsel olarak bellidir. Askerler en geç 46, rütbelilerden mareşal bile olsa en geç 60 yaşında üniformaları çıkartılmıştır. Sebebi mi? İnsanlar 60 yaşından sonra fiziksel duyularının yüzde ellisini kaybederler. Şimdi ömür uzadı diye bunun tersini savunan birilerine rastlarsanız, gülün ve ona ilgili bilim adamlarına gitmesini önerin. Dünya harp tarihinde yaşlı bir generalin genç bir generali, yaşlı bir subayın genç bir subayı yendiği varit değildir.

Atatürk Cumhuriyeti kurduğunda 44 yaşında, Napolyon bütün Avrupa'nın askeri, siyasi, ekonomik, sosyal yapısını değiştirdiğinde 43'ünde, Cengiz Han süvarileri Varşova önlerindeyken 50 yaşındaydı.

Sizlere örnek vermeye ne hacet; siz kendiniz bunun böyle olduğunu yaşayarak zaten görüp biliyorsunuz.
Arkadaşlar yurdu savunmak sınırlara kale ve karakol yaparak, engeller koyarak yapılmaz. Böyle olmadığını da görüyoruz.

Yurt savunmasını bizim milletin yüreklerine kurulmuş kalelerle yapıyoruz. En büyük, en etkili silahımız ve gücümüz onun vatan sevgisi ve çocuklarını bu asil duygu için şehit olmaya adamaları. Bunu hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın. Hep söylüyorum. Bir kere daha söyleyeyim. Yeryüzünde böyle bir ulus artık yok. Bu ne sabır, bu ne tevekkül, bu nasıl bir ölçüsüz sevgi. Böyle bir şey olamaz. Lider hakkaniyet ve adalet demektir. Meslek hayatınız boyunca maiyetinizi; değişmez tek ölçü olan mesleki ehliyet ve cesaretine göre değerlendirin. Bunu ordunun geleceği için yapmak zorundasınız. En önemli işinizin bunu titizlikle yapmak olduğunu bilin. Aksi halde kötü gidecek her şeyden siz de sorumlusunuz. Nasıl muharebe edileceği konularını her zaman sizlerle beraberken anlattı ğım için bunlardan bahsetmeyeceğim.

Siz muharebelerde yeti şen genç subaylar olarak gelecekte "farkınızı" ortaya koyacaksınız.

Lüks ve pahalı yaşama özenmeyin. Askerin günlük yaşamı sade ve pratik tesislerde, doğa koşullarına uygun yerlerde geçmelidir. Rahat ve refah, askerlerde alışkanlık haline gelirse, hangi millete mensup olursa olsun dayanıklılığı ve cengaverliği azalır. Üniformanızı düzgün giyip size yakışmasını ve askerlerinizin size imrenmesini istiyorsanız, vücudunuzun yağlanmasına müsaade etmeyin.

Siz paraya pula eyvallahı olmayan kahramanlarsınız; bu kahramanların gitmediğini, sizlerde görüyorum.
Askerlerinizin başına dönün ve herkese Türk subaylarının kim olduğunu gösterin. Hepinizi gururla selamlıyorum."

"Yarım motorla çalışmak yok; bütün makineler tam yol ileri!"

Ağustos 1994 olayları:

- 1 Ağustos saat 03:30'da Şemdinli Aktütün yolunda askeri araç mayına çarptı. İki asker yaralandı.
- 2 Ağustos saat 11:00'da Türkiye-İran sınırında mayın arayan istihkam timinden bir asker mayına bastı. Üç asker yaralandı.
- 3 Ağustos saat 15:20'de Hakkari merkez Ördekli Karakolunda gözetleme yerinde bir GKK tuzaklanmış el bombasına bastı. Bir GKK şehit oldu, bir GKK yaralandı.
- 4 Ağustos saat ll:45'de Yüksekova Kotul Sınır Karakolundan Perihan Sınır Karakoluna seyir halindeki ikmal aracı mayına çarptı. Dört asker yaralandı.
- 5 Ağustos saat 19:30'da Şemdinli Umurlu Sınır Karakoluna saldırı yapıldı. Dört asker şehit oldu. 19:00'da Yüksekova Kısıklı Karakoluna ateş açıldı.
- 11 Ağustos'ta Çukurca Çığlı yolunda sivil araçlara ateş açıldı; bir asker, dört GKK şehit oldu. Bir PKK'lı ölü ele geçti.
- 13 Ağustos saat 13:00'da Şemdinli Çevre köyü GKK'lanna âteş açıldı ve bir GKK yaralandı. Aynı gün gece yarısı Hakkari merkez Ördekli Karakoluna saldırıldı, beş asker şehit oldu. (Ördekli Jandarma Karakolu Karadağın kuzeyinde Başkale-Hakkari sınırındaydı. Bir haftadır bu karakola baskı artmıştı. Yapanlar da 4. Dağ ve Komando Taburuna roket atan Başkale bölgesindeki Zerdeş gruplarıydı. Artık kesin olarak Van-Hakkari ana yolunun batısındaydılar. Bizim de beklediğimiz buydu; 15 Ağustos günü örümcek ağını kurduk.)
- 14 Ağustos saat 10:30'da gene Ördekli köyü civarında bir kadın mayına bastı ve iki kadın yaralandı.
- 19 Ağustos saat 23:00'da Şemdinli Koçyiğit Kırca mezrasına ateş açıldı.
- 20 Ağustos saat 03:00'da Şemdinli Gelişen köyü Atalık mezrasına saldırıldı. Yedi GKK şehit oldu, altı vatandaş öldürüldü.
- 21 Ağustos saat 23:30'da Şemdinli Çevre köyüne saldırıldı. Bir GKK, bir vatandaş yaralandı. 1500 koyun Kuzey Irak'a kaçırıldı.
- 25 Ağustos saat 10:15'de Şemdinli Durak Sınır Karakoluna, İran'daki Jerma-Betkar kampındaki PKK grubu saldırdı. İki asker şehit oldu. 20:30'da Yüksekova Mezarlık mahallesinde zabıta amirine suikast teşebbüsünde bulunuldu. 31 Ağustos saat 04:00'da Şemdinli Tütünlü Güleç mezrasına ateş açıldı. Bir militan öldürüldü.
"Zaman bir uzay boyutudur ve sonsuzdur. Ama insan için zaman, onun ömrüdür. Sıradan şeylerle zamanı çarçur ederek, keçi boynuzu yemekten vazgeçin."

1- 3 Ağustos'ta Şemdinli Bembo yaylası, 2-6 Ağustos'ta Çukurca (Doğan Harekatı),
2- 4 Ağustos'ta Yüksekova'da Pınarca-Aktaş, 2-4 Ağustos'ta Çukurca'da Kavga Yeri-Çığlı, 4-9 Ağustos'ta Yüksekova Mirge-zer-Kışlacık (Yarasa Harekatı), 11-13 Ağustos'ta Yüksekova Şişol ve Mordağ, 15-19 Ağustos'ta Hakkari Karadağ operasyonları yapıldı.
Yürütülen muharebeler, sağlanan temas ve çatışmalarda 58'i Karadağ'da olmak üzere 126 PKK militanı ölü olarak ele geçirildi.

- 15 Ağustos günü, PKK'lılar planı görerek bizim nelerde ve ne kadar olduğumuzu anlasınlar diye gündüz gözüyle Hakkari-Van yolunda, iki vilayet sınırından başlayacak gibi 'U' şeklinde tertiplenildi. Açık ağzı 15 kilometre olan ve batıya dönük olan ağı, doğudan batıya Karadağın üzerine, Başkale PKK grubunun bulunması muhtemel olan mıntıkaya doğru sürmeye başladık.

Üç şey çok önemliydi günün güne benzemediği, saatin saati tutmadığı bu harekat tipinde:

1. PKK grubu ağı yürüttüğümüz alanda mıydı?
2. Gece, ağı yanlardan ve dibinden delip geçmemeliydiler (50 metre bile boşluk bulsalar bunu yapabilirlerdi).
3. Ağın açık ağzından hiçbir kuşku duymamalıydılar. Başkale arazisinin de bir bölümünü kullanacağımız için Van'daki Jandarma Tugayına bilgi vererek, kuzeye doğru olabilecek PKK hareketlerine karşı hazır olmalarını, böyle bir operasyonu değerlendirecek tedbirleri almaları iletildi.

Gündüz ve 15/16 Ağustos geceleri birlikler ilerlemelerini sürdürdü. Fakat, herhangi bir temas olmadığı gibi görüntü de alınamadı. 16 Ağustos öğlene yakın Karadağın zirvesine gelindiğinde birkaç yerde birden çatışma başladı. PKK grubu Karadağın 3460 metre yüksekliğindeki doruk kısmındaydı.

Muharebe hava karardıktan sonra da 16/17 Ağustos gece yarısına kadar aralıklarla devam etti ve birden karşı taraf derin bir sessizliğe büründü. Bunun anlamı açıktı, çekilecek ve kaçacaklardı. Ama hangi yöne?

Harekatla hiç alakası olmayan bir bölgede bulunan 2nci Dağ ve Komando Taburu bu gece yarısı dağları hızla tırmanarak, ağın batıya doğru açık olan ağzını kapatacak şekilde pusu mevzilerine girdi.

17 Ağustos sabahı saat 05:00'da, PKK grubu birerli kolda, hiçbir kaygı ve emniyetsizlik hissetmeden, yürüyüş kolunda 2. Taburun 5. Dağ ve Komando Bölüğünün namlularının ucuna çıktı. 15-20 dakika içinde, değil ateş etmek, tüfeklerini bile omuzlarından çıkaramadan aynı yerde 53, onların biraz uzağında da 5 olmak üzere 58 PKK'lı, yani Başkale'nin bu bölgede at oynatan grubunun tamamı, imha edildi. 4. Dağ ve Komando Taburu askerlerine verilen söz de yerine getirilmiş oldu. (Karadağ harekaü PKK'nın Savaş ve Ordu Kılavuzu kitabında, Hakkari'de başlarına gelen vahim sonuçlardan biri ve tasfiyeye doğru gidiş olarak, 242. sayfasında anlatılır.)

"Halk tarafından devlete, 'sen bana hizmet etmek için varsın; bunun ötesinde senin bir başka anlamın yok' denildiğinde, her şey yoluna girecektir."

17 Ağustos 1994 günü Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Bakanlar, Kuvvet Komutanları, Üst bürokratlar, refakatinde idari personel Hakkari'ye geldiler. Öğlen yemeğini Tugayda yediler. Birlikler Karadağ'ı taramaya devam ediyorlardı. Ben mecburen kışlada bulunuyordum. Harekatın sonucu hepsini çok sevindirdi. Öğleden sonra Hakkari merkezde kurulmuş olan platformlarda oturup, sırası gelen toplanan halka hitap etti. Para pul ve iş vaatlerinde bulunuldu, terörü biz bitireceğiz denildi ve Hakkari'den ayrıldılar.

Tugaya çıktım. Sanki biz ayrı bir galakside, gelenler ayrı bir galakside yaşıyormuşuz gibiydi. İki hayat vardı, birileri gerçek, diğerleri sanal bir ortamda yaşıyorlardı. Gelenlerin ruh halleri tavır ve davranışları, güldükleri konular, birbirlerine yaptıkları şakalar, Ege ve Akdeniz'deki bir yerleşim biriminde neyse, burada da aynıydı.

Bir kere daha görülüyordu ki:

"Ateş nereye düştü ise, bizzat orada bulunanları yakıyordu". Büyük ateşin çok uzaklardan görüldüğü sanılan ışığını da insanoğlunda yaratması umulan ruhu gerçek ve içten duygularla kaplayamıyordu. Şehirdeki konuşmalar ve insanların halleri, bana; "müsamere çocukları" ile Almanların, "Büyükler yeminle, çocuklar şekerle kandırılır" ata sözlerini hatırlattı.

İnsanlar kandırılmaya hazır olmadan kandırılamazlar. Bu durumdayken, birileri gelsin beni kandırsın diye beklerler. Birkaç saat önce hem dinleyen halk, hem de onlara hitap edenlerin durumu buydu.

Basında Karadağ harekatı:

18 Ağustos 1994, Hürriyet:


"Hakkari'nin kuzeyindeki Karadağ'da, kalabalık bir terörist grubun bulunduğu belirlerıince helikopterlerin desteğinde operasyon düzenlendi. Sabah erken saatlerde başlayan çatışmada 45 PKK'lı öldürüldü."

18 Ağustos 1994, Milliyet:

"Hakkari'nin Karadağ bölgesinde kalabalık bir PKK grubu ile güvenlik kuvvetleri arasındaki çatışmada 45 terörist öldürüldü. Hakkari'de iki PKK'lı teslim oldu."

Hakkari'ye geldiklerinde bir ara Hasan Kundakçı Paşa:

- Osman Paşa, senin 5. Dağ ve Komando Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet'e madalya teklifi yap, dedi.
- O tabur benim komutamda değil biliyorsunuz. Şırnak Jandarma Tümen Komutanlığı'na bağlı ve Şırnak'ta faaliyet gösteriyor. Madalya teklifine esas teşkil eden nedir komutanım?
- Şırnak'taki harekatta Cudi Dağı'na ilk çıkan senin bu tabur oldu.
- !!!! Nasıl olur komutanım? Bizim tabur Beytüşşebap bölgesine konuşlu, Cudi nere, bulunduğu yer nere? Sonra o kadar birliğin içinde.
- Harekat Şırnak'ta. Birliğin onların komutasında ama madalya teklifini sen yap.
- Emredersiniz. Doğru; şaşırmamak lazım. Hakkari'nin 3500-3800 metrelik dağlarından hiç inmeyen, Kuzey Irak'ta Avaşin ve Zap Kamplarını 24 saatte dümdüz edenlere, 2000 küsur metrelik Cudi Dağı ova gelir. Şaşırma sebebim, kendi yaptıklarımızı aşırı ve fazla ileri çıkmış tevazu ile görmemizden kaynaklanıyor, dedim.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1994 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:30

3 Ağustos 1994 Sabah, köşe yazısı: Cudi Dağı.

"Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'in "Şırnak'taki Cudi Dağı'nın tepesine Türk Bayrağı diktik" dediği gazetelerde yayınlandığında buna inanamadım. Bizim milli sınırlarımız içinde bir dağımıza kendi bayrağımızı dikmenin ne demek olduğunu anlayamadım. Mutlaka bir yanlışlık vardır, düzeltilir diye bekledim. Televizyonlar bayraklarımızı ve askerlerimizi gösterdi, gazeteler yazdı. Ciddi bir savaştan sonra askerlerimizin Cudi Dağı'nın tepesine ulaştıkları ve bayrak diktikleri bize anlatıldı. Sonra 1990'dan beri PKK'nın Cudi Dağı'nda daha önce boşaltılan Dedeören Karakolunda yaşadığı, Hava Kuvvetleri uçakları, süper kobralar ve helikopterler desteğinde 14 saatlik çatışma sonunda dört yıldır PKK'nın kontrol ettiği tepeyi ele geçirdiklerini öğrendik.

Ya bu haber ve görüntüler yanlış, ya da yıllardır olup bitenler hakkında yanlış bilgilendiriliyoruz. Bize bildirilen Güneydoğu Anadolu'da 1500-2000 terörist bulunduğu ve durumun kontrol altında olduğudur.

Cudi Dağı (2200 m) 1990'dan bu yana dört yıldır PKK'nın kontrolünde ise bizim Mehmetçiklerimiz bu modern silahlarla dört yıl sonra dağın tepesine çıkıp, bayrak dikmeleri büyük bir başarı sayılıyorsa, işler bizim bildiğimizden çok farklı demektir.
Benim rahmetli babam Çanakkale'de vuruştu, İstiklal Harbi'ne katıldı. Onun İstiklal Madalyasını şerefle taşıyorum. Askerlere hürmetim var. Ama ortada bir gerçek var.

1. İşler iyi gitmiyor.
2. Türk halkına olayların gerçek boyutları ve seyri anlatılmıyor. İnsanlar ölüyor, paralar gidiyor, sonuca ulaşılmıyor. Ne zaman ulaşılacağı da belli değil. Milli hudutlarımız içinde Silahlı Kuvvetlerimiz dört yıl önce kaybettikleri tepeleri dört yıl sonra tekrar ele geçirip bayrak dikebiliyor." (Bu yazı bir melodram gibi, "kral çıplak" diyordu. Ve isabetle çok doğru diyordu.)

27 Ağustos'ta Jandarma Genel Komutanlığına mensup subay ve astsubayların batıda atandıkları garnizonlara Hakkari'den ilişik kesilmesi gereken son tarihti. Hepsine Dağ ve Komando Tugayın kışlasında şiltlerini verdim. Kara kuvvetleri mensuplarına benzer konuşma yaptım ve aynı gün ayrıldılar.

"Vatan sevgisinden beslenen fedakarlık duygusu dejenere insanlara gülünç gelir."

Eylül 1994 PKK eylem ve saldırıları:

- 1 Eylül saat 11:00'de Yüksekova Dilekli Dibecik mezrasına Çukurca'dan gitmekte olan sivil bir araç mayına çarptı.
- 7 Eylül saat 20:30'da Çukurca, Köprülü-Çığlı yolu kesildi. 19 vatandaş Kuzey Irak'a kaçırıldı.
- 11 Eylül saat 11:30'da Şemdinli, Mezargediği-Tanyolu köyünden dönen askeri araç mayına çarptı. 15:20'de Çukurca Pirinçeken Karakoluna ait timler Dilekli-Dibecik'ten dönüşlerinde araçlardan biri mayına çarptı. Bir er şehit oldu, 12 erbaş ve er yaralandı. 23:50'de Çukurca Çağlayan sınır karakoluna saldırıldı. İki asker şehit düştü.
- 12 Eylül saat 22:30'da Şemdinli Durak Sınır Karakoluna PKK'nın İran'daki Jerma Betkar kampından saldırıldı. İki er şehit oldu. Dört militan ölü ele geçti. 16 Eylül saat 02:00'da Şemdinli Üzümkıran köyüne saldırıldı. Bir GKK şehit oldu, yedi militan öldürüldü.
- 19 Eylül saat 09:30'da Şemdinli Alan Sınır Karakolu yolunda bir zırhlı araç mayına çarptı ve hasara uğradı.
- 20 Eylül saat 11:00'da Çukurca'dan Dilekli Dibecik köyüne erzak götüren konvoya ateş açıldı. İki asker şehit oldu, beş asker yaralandı. Saat 13:30'da Yüksekova Köprûcek yolunda bir sivil araç mayına çarptı. Bir vatandaş yaralandı.
- 22 Eylül saat 08:00'da Çukurca'dan Pirinçeken Karakoluna erzak götüren araç mayına çarptı.
- 27 Eylül saat 01:00'da Çukurca Pirinçeken Karakoluna saldırıldı. Bir asteğmen, iki er, bir GKK şehit oldu. Saat 21:45'de Zap vadisindeki Uzümlü-Aşağıdereli mahallesine saldırıldı. İki GKK şehit oldu, bir çocuk öldü.
- 29 Eylül saat 21:00'da Şemdinli Çevre köyüne saldırıldı. Üç militan ölü ele geçti.

"Küçük trompetçi kız romanı okur gibi askerlere hitap edilmez.
Onların savaşçı tavırlı, canlı ve sert bir sese ihtiyaçları vardır,"

Bölgenin merkezi ile Kato, Alandüz, İkiyaka, Baklaya kampları artık temizdi. Sıkıntı, Irak ve İran sınırlarının sıfır hattında bulunan; Yüksekova'nın İran, Şemdinli'nin İran ve Irak, Çukurca'nın Irak hududundaki karakol, köy ve mezralarındaydı. Gruplar İran ve Irak topraklarından yaklaşıp saldırıyor ve geldikleri kamplara geri dönüyorlardı. Gene aynı kesimlerde dağ kadrosu ve milisler tarafından mayınlama faaliyeti aralıksız devam ediyordu. Sınır ve sınıra yakın yol ve patikalarda her gün onlarca mayın bulunup temizleniyordu. 2-22 Eylül arasında Yüksekova, Şemdinli, Çukurca bölgelerinde yedi büyük çaplı operasyon yapıldı. Eşek Pınarı Yürekli harekatı hariç, iç bölgede sadece altı terörist bulunabildi.

12 Eylül saat 15:30 sıralarında kışladaki çalışma odamdaydım. Bir vatandaşın telefonla aradığını, ismini vermek istemediğini söylediler. Şemdinli'nin köylerinden birine mensuptu. Kendisini tanıyordum. PKK baskısı azaldığı için şimdi daha cesur davranıyordu.

- Hayrola bir mesele mi var? dedim.
- Paşam, dün gece İran'dan bir grup bu tarafa geçerek Karacadağ üzerinden Yüksekova-Şemdinli yoluna indi. Oradan da, Çarçele (İkiyaka Dağları) geçtiler.
- Şimdi İkiyaka Dağları'ndalar öyle mi?
- Öyle Paşam ama dağın üstüne tam çıkamadılar.

Konuşması şimdi yarı Türkçe yarı Kürtçe olduğundan İkiyaka Dağları'nın doğusunda bir yerler tarif etmeye çalıştı. Telefonla konuştuğu için fazla uzatmak istemiyordum. Birkaç soru sorarak, kabaca bölgeyi çıkarttım.

Ve:

- Teşekkür ederim. İnşallah doğru söylüyorstındur. Sakın, ailen dahil hiç kimseye bir şey anlatma; dedim ve telefonu kapattım.
Bölgede bulunan her seviyedeki komutanlığa bazı günler, 35-40 ihbar geliyordu. Yüzde doksanı boş çıkıyordu. Bunu bazen korktuklarından, askerler civarındaki araziyi kontrol etsinler diye de yaparlardı. Bazıları da, PKK'nın hazırladığı tuzağa çekmek amaçlı olabilirdi.

Havanın kararmasına çok az bir zaman kalmıştı. Harita ve bu arazi hakkındaki bilgilerimi birleştirerek, grubun bulunması muhtemel arazinin Eşek Pınarı-Yürekli kesimi olduğunu değerlendirdim.

Yeni atanmış olan Harekat Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Ferhan'ı çağırdım:

- PKK grubunun muhtemel yeri, haritada işaretlediğim bölge. 1. Dağ ve Komando Taburu ile 4. Dağ ve Komando Taburu hava karardıktan sonra bulundukları yerlerden harekede, ahtapot sistemiyle hedefi kuşatacaklar. Onlar bunun ne demek olduğunu bilirler. Şemdinli'deki 3. Dağ ve Komando Taburu da gece grubun kendini kurtarmak için atabileceği Bembo Vadisini kapatsın. Tabur komutanları Binbaşı Vahap ve Binbaşı Kemal'e söyle, kuşatma hatlarını Sürmene bıçağı bile delip çıkamamalı. Temas sağlanmadan tek bir telsiz açılmayacak. Bu haritayı al, bir helikopter bul ve hava kararmadan emri üç tabura da ulaştır.
- Ben de taburlarla beraber bulunup harekatı izleyebilir miyim komutanım?
- İyi olur; başka nasıl tecrübe kazanacak ve plan çalışması yapacaksın. 20 dakika sonra helikopter kışladan havalandı.

Taburlar gece yarısı kuşatma çemberini kurup merkeze doğru kıskacı daraltmaya başladılar. Hava aydınlanmak üzereyken, Karadağ-Eşek Pınarı - Yürekli bölgelerinde iki Dağ ve Komando Taburu da çatışmaya girdi. PKK grubu buradaydı. Çatışma öğleden sonra 15:30'da bitti. 4. Dağ ve Komando Taburunun cephesine rastlayan Eşekpınarı kesiminde bulunan grubun büyük bir kısmı, arazinin sağladığı avantajla da inatçı bir direniş gösterdi. Komandolar kendilerine 20-30 metreye yaklaştıklarında dahi teslim olmayı kabul etmediler. Militanlara en yakında bulunan 4. Dağ ve Komando Taburunun Bölük Komutanı, aşırı atak ve gözü kara, Üsteğmen Vedat yakın mesafeden kalbinin tam 2 santim üzerinden vurularak yaralandı. Bölük komutanlarının vurulup düştüğünü gören, bölüğün asteğmen ve astsubayları ile bütün askerler, sanki süngü hücumuna kalkılıyormuşçasına mevzilerinden ayağa fırlayıp PKK'lıların bulunduğu kayalıkların içine daldılar. Daha önce de göğüs göğüse gelinmişti ama bu defa ki tam bir cephe savaşı gibi, gırtlak gırtlağa yapıldı. İlk ölen PKK'lıların hepsi el bombaları ile vuruldukları yerlerde tuzaklanmışlardı.

İran'dan gelen grubun tamamı 42 militandan oluşuyordu. 39 PKK'lı ölü ele olarak geçti. Gruba mensup olup da dün akşam hava kararmadan bunlardan ayrılarak Bembo Vadisi'ne inen (muhtemelen bölgedeki milislerle temas sağlamak maksadıyla) üç kadın militan bulunamadı. Yurt içine girişlerinden 48 saat sonra yok edilmişlerdi; değil saldırı yapmak, İkiyaka Dağı'nın üzerine bile ulaşamamışlardı. Üsteğmen Vedat iyileşti ve dönüp bölüğünün komutasını yeniden aldı. Çukurca'nın doğusundaki karakollar, köy ve mezralar ile yollarda sıkıntı artmıştı. Bu eylem ve saldırılar yeniden gelip yerleştikleri Kuzey Irak'taki Mezi-Karyaderi (Avaşin) kampından geliyordu. Farklı farklı bölgelerde bulunan Dağ ve Komando Taburlarını hızla Çukurca doğusuna toplayıp, 26 Eylül gecesi, Mezi-Karyaderi kampı ve batısındaki Berçela bölgesine sızma harekatını başlattık. Kampta ve diğer bölgelerde sekiz gün kalıp 4 Ekim'de çıktık. Toplam 55 militan yok edildi.

2 Ekim 1994, Sabah:

"Hakkari Dağ ve Komando Tugayına bağlı birlikler önceki gün aniden Çukurca'nın güneyinden Kuzey Irak'a girdiler. Mezi-Karyaderi kampına düzenlenen harekatı Dağ ve Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Pamukoğlu sevk ve idare ediyor." "İnsanlar gibi her silahın ayrı özelliği vardır. Asker bunu bilmelidir."

Ekim 1994 PKK eylem ve saldırıları:

- 5 Ekim saat 08:15'de Yüksekova İlçe Merkezinin içinde yola döşenmiş bir mayına basan bir asker şehit oldu.
- 7 Ekim saat 14:35'de Çukurca Pirinçeken Sınır Karakoluna Kuzey Irak'tan saldırıldı. Sekiz asker şehit oldu.
- 22 Ekim saat 16:15'de Şemdinli'den Yüksekova'ya giden polis otosuna Kuzey Irak'tan ateş açıldı. Bir polis şehit oldu.
- 23 Ekim saat 17:40'da Yüksekova Kamışlı-Gürkavak yoluna döşenmiş olan mayına bir araç bastı ve iki vatandaş öldü.
- 24 Ekim saat 01:30'da Çukurca Pirinçeken Sınır Karakoluna saldırı yapıldı. İki er şehit düştü.
- 25 Ekim saat 23:00'da Şemdinli Şapatan rölesine saldırıldı. Dokuz militan öldürüldü.
- 27 Ekim saat 11.00'da Şemdinli Derecik-Yeşilova yolunda konvoya ateş açıldı. İki asker şehit düştü.

"Her peyderpey takviye, sürekli olarak gecikmiş takviye demektir." 11 Ekim 1994 gecesi, Çukurca Jandarma Sınır Alayı'nın Çukurca doğusundaki Sınır Taburunun Irak hududundaki 6 sınır bölüğünden biri ve en doğudaki sınır karakolu olan Pirinçeken'e, saat 23:00'da saldırı yapıldı. Gene, mecburen havanın aydınlanmasını bekleyip helikopterle karakola gittim. Sekiz asker şehit olmuştu. PKK karakolun gene iki yere çıkardı ğı emniyet timlerinden kuzey-dekine saldırmıştı. Bu karakol binası da bir vadinin tabanına yakın, hiçbir askeri düşünceye sahip olmaksızın inşa edilmiş, rezil bir yerdeydi. Karakolun 80-100 metre altında vadinin tabanında akarsu yatağının kenarında Pirinçeken köyü vardı. Saldırıya uğrayan timin gece işgal ettiği mevzileri dolaştım. Çatışmaya giren askerleri dinledim. PKK'lılar time onların hiç beklemediği bir yönden gelip saldırmışlardı. Timin mevzilerinin bir kanadı bizim tarafımızdan mayınlanmış bir alandı. Saldırganlar bu alanı uzatıp üzerine basarak geçmişlerdi. Tim bu kesimde mayın var diye, yapması gereken gözetlemeyi ihmal etmişti. Bir çok şey şunu gösteriyordu. Gelen PKK unsurları karakolun neresinde ne varsa hepsini buradaki askerler kadar biliyorlardı. Üzümlü'de, Kavaklı'da eskiden oynanmış olan film şimdi yeniden Pirinçeken'de gösterime girmişti. Bu karakol ve köyün bedenine mikrop girmişti.

Rütbelilerin ve askerlerin psikolojilerini iyi görmediğim için bölük komutanına emir verip herkesi içtima düzenine aldırttım.
"Arkadaşlar; hudut boylarında şu dipsiz, kuş uçmaz kervan geçmez, vadi ve dağların arasında yalnızlığınızı anlıyor, fakat şunu anlayamıyorum.

Sizin bölüğünüzde:

10 subay, 2 astsubay, 2 uzman çavuş, 205 erbaş ve er var. Tüfekleriniz dışında 2 makineli tüfek, 4 uçaksavar, 8 roket atar, 5 tane havan, 4 tane top ve 1 termal kamera var. Mermi sıkıntısı var mı? Yok. Yiyecek sıkıntısı var mı? Yok. İzin sırası gelip de izne gidemeyen var mı? O da yok. Ama iki şey var. Bir, altınızda, Kuzey Irak'ta PKK'nın Mezi-Karyaderi kampı, üstünüzde bizim topraklarda zaman zamanda olsa, girip çıktıkları Alandüz kampı var. Bunu aklınızdan çıkarmayacaksınız. İki, ve en önemlisi aymazlığa düşüp haremi ismetinize namahrem sokmuşsunuz. Yani karakolunuzda gizlilik diye bir şey yok. Makineli tüfekleriniz, mayınlarınız; her şeyin tek tek yerini PKK'lılar nasıl bilebiliyor. PKK'lılar keşifsiz iş yapmaz. Sizin karakolunuz hakkında bildikleri ise 50 kere keşif kolu çıkarsa, öğrenebileceği şeyler değil. Hepiniz uyanın efendiler; babaya geldik.

Dün gece buraya gelenlerin sayısını size söyleyeyim mi? Taş çatlasa; 25-30 kişiyi geçmezler. Bu köyden onlara yardım ve yatakçılık yapanlar hariç. Siz gelenlerden sekiz misli daha fazla bir silahlı güçsünüz, hepiniz 20 yaşında ve onlardan daha iyi besleniyorsunuz. Söylemekten dilimde tüy bitti. Şu lanet binalardan uzaklaşın. 15'li, 20'li silahlı gruplar halinde, bilemediniz yakın bölgelerde, gece dolaşın. İşte bu belirsizlik demektir. Sis ve pus demektir. Bu da karşı tarafın hiç istemediği ve en korktuğu şeydir.

Buraya başka askerler gönderebilirim. Bunu, sizin için ar olacağından yapmıyorum. Çünkü fiziksel bir eksikliğiniz yok. Onlar gene gelecekler ama bu defaki gelişlerinde,bir dalgakırana çarpmış gibi kafalarını kıracaksınız. Sizin bulunduğunuz yere gelmeleri onları bulmanız demektir. Bakın biz onlardan birkaç kişiyi bile bulalım diye günlerce, haftalarca, aylarca dağlarda kayalıklarda dolaşıyoruz. Sizde, ayağınıza geliyorlar. Türklerin doğal, içgüdüsel dövüşme ve vatanlarına olan geleneksel sadakat duygularını serbest bırakın. Temas sağlandığında at kıçında üvez gibi yapışınca bırakmayın, kusup bayılın-caya kadar kovalayıp işlerini bitirin. Anneleriniz ne diyor: "Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana.". Arkadaşlar kimse sebep ne olursa olsun, bizim millete silahla kabadayılık yapamaz. Mensup olduğumuz ulusun cengaverliğinin ortaya konulması şart olan dönemlerden geçiyoruz.

Gösterin kendinizi; elmi yaman beymi yaman herkes görüp öğrensin. Siz isterseniz, PKK falan bir tarafa gökten yıldız indirir, nehirlerin önünü kesersiniz. Tanrı, doğru ve haktan olanın yanındadır. Hepinizi gözlerinden öpüyor ve selamlıyorum.

Çukurca Jandarma Sınır Alay Komutanı Albay Ömer ve bölgenin sınır Tabur komutanı Yarbay Alaaddin'e; "Karakoldaki askerler melanetin, bu köyde yaşayan korucu olan veya olmayan bir grup kişiden kaynaklandığını biliyorlar. Ama çocukların elinden bir şey gelmediği için ve saygılarından dillerini dolaştırarak konuşuyorlar. Bunları mutlaka bulacaksınız. Sizin bölgede bu, Üzümlü'den sonra ikinci örnek. Bugüne kadar sadece başlangıçta birkaç yazılı emir verdim. Bunlardan biri; "hiçbir sebeple gaflet ve aymazlık gösterip, karakolların dış emniyet çemberinden içeriye kimseyi sokmayacaksınız." dır. Bu emre diyelim; 44 karakoldan ikisi, üçü uyamadı. Bedelini hemen ödüyoruz. Halka yardım etmek, onu korumak başka, bu tarz muharebelerin temel ilkelerini yerine getirmek başka.

Ben ayrıldıktan sonra, karakoldaki askerleri dört grup halinde Çukurca'daki Alayın kışlasına alıp bir hafta on gün dinlendirip tekrar buraya getirin. Asker sayısından bir endişeniz varsa , karakoldan giden sayıdaki askeri Çukurca'dan buraya getirirsiniz. Alaaddin sen de, Tabur Komutanı olarak belli bir süre bu karakolda kal" emrini verdim.

Bir gün sonra Tugaya Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aydın İlter geldiler. Beraber Pirinçeken'e gittik ve Tugaya döndük.
- Komutanım şu karakolun inşa edildiği yeri gördünüz mü? Hemen hemen hepsi böyle. Güya kaçakçılık yolu üzerine kurulmuş. Kaçakçılar gelirken binaya çarpsın diye düşünmüşler, muhteşem fikir sahipleri. Bu yerleri kim planlıyor? Bu planların doğruluk derecesini kim kontrol ediyor? Bunların hepsi mezarlıktan başka hiçbir işe yaramıyor. Çünkü bölükler yılların alışkanlığı ile sanki çok matah şeylermiş gibi gayri ihtiyari binalarını koruyacak şekillerde tertipleniyorlar.

Sonra kaçakçı önünde karakolun durduğu vadiyi kullanır mı? Kaçakçı denilen adam önce uyanık, sonra kelle koltukta bir adam. Farz edelim, üniformalı silahlı bir gücün bir coğrafyada nerede konuşlanması gerektiğinde en basit askeri mülahazaları da dikkate almadılar. Kaçakçıların kullanması muhtemel yollara bina yaparak da kaçakçılara mani olunamaz ki. Onlar mutlaka farklı yol ve izler takip edeceklerdir. Bir karakolu, asırlardan beri insanlar nasıl kaleleri en yüksek yerlere kurdularsa ya öyle yapacaksınız; ya da çevresinde ateş ve gözetleme için en az 400-500 metre açık ve düz alan olan bir yere kuracaksınız. Ben kaç kere helikopterde iken Irak ve İran sınırında kaçakçı katır kolları gördüm. Hepsi de; en zor, en geçilmez sanılan dağların üzerindeydiler. Sonra bunların getirip götürdükleri ne? Atılan taş ürkütülen kurbağaya değmez. Böyle uyduruk şeylerin ekonomiye falan etkisi olduğu sanılıyorsa, bunu da anlamak mümkün değil. Sonuç olarak, karakollar hiçbir şeyin çaresi olmadığı gibi mevcut yerleri de başımızın belası. Her şey seyyal, hareketli, yer değiştirici olmak zorunda. Gayri nizami harp koşullarını taşıyan harekat alanlarında sabit olan ve duran her şey ölüme daha yakındır. Hakkari'de Jandarma mevcudu 9000, Dağ ve Komando Tugayı ise 5000 asker, batıdan gelen taburlar ise ancak kendine yeterli. Şunun için arz ediyorum. Tugayda verebilecek sahra teçhizatı yok. Olsa: bütün karakollara, gene sınır bölgelerinde sorumluluk verip, ama sabit olmayan üsler kurarak, arazide en yüksek yerlere çıkarmak istiyorum. Bunun için planlar dahi hazırladık ama Tugay olarak gücümün yetmesi mümkün değil, dedim.

Konuşmayı sonuna kadar dinleyen Aydın Paşa:

- Doğru söylüyorsun. Karakolları kuvvetli arazide yer değiştiren üsler halinde bulunması elbette en iyisi. Bunun için ben de karargahta böyle bir çalışma yaptırıyorum. Ama karşımıza kaçakçılığın men ve takibi ile ilgili bir kanun ve ona bağlı karakollara ilişkin hususlar çıktı, dedi.

- Komutanım demek ki artık o kanunda da değişiklik gerekiyor. Zaman her şeyi eskitir. Gün bu gün, durum da ortada. Bu güne kadar, bu karakollardan hoşlanan ne bir subay, ne bir astsubay ne de bir askere rastlamadım. Ama o çocukların yapacağı bir şey yok. Hepsi de buralara çakılıp kalmaktan rahatsız.

Aydın İlter Paşa'yla, helikopterin bulunduğu piste doğru yürürken:

- Osman Paşa bak, ben de arazide senin kadar hızlı yürüyebilirim. Bunu iddia ediyorum. Fakat aynı hızla tırmanamayabilirim. Operasyonlarda şişman olanların işi zor değil mi? Onlar ne yapıyor? dedi.

- Mermi ve roketler gürültüyle her tarafa düşmeye başlayınca; ne kilo kalıyor, ne de şişmanlık. Gene de, hafif, çevik ve atletik bedene sahip olmak, yaşama şansını arttırıyor., dedim.

25 Ekim Milliyet, Açık Pencere köşesi:

"İçişleri Bakanı Menteşe, Hakkari'de dağ turizmini canlandıracağız" demiş.
Oysa orada turizm zaten canlı. PKK Tur ile Devlet Tur, cennete sefer düzenlemekte yarışıyor.

"Her sanat dalında çıraklar, halfalar ve ustalar vardır. Bütün gerçek sanatlarda olduğu gibi komutanlık da doğuştan bir olgudur.
Muharebe tecrübelerinizin sayısı, yoğunluğu, derinliği ve genişliği ile sahip olduğunuz kapasite, sizi ustalığa yaklaştıracaktır. Sanat ustaları ile sanattır."

Kasım 1994 PKK eylem ve saldırıları:

- 1 Kasım saat 17:45'de Yüksekova Dağlıca emniyet timine ateş açıldı. Beş kadın militan ölü ele geçti.
- 3 Kasım saat 17:45'de Şemdinli Alan Karakoluna erzak götüren konvoya ateş açıldı. Bir asker şehit oldu. 15 asker yaralandı.
- 5 Kasım saat 10:00'da Şemdinli Tütünlü yolunda bir kamyonet mayına çarptı. Bir korucu ve üç vatandaş öldü.
- 6 Kasım saat 16:30'da Hakkari Çukurca yolundaki emniyet timinden bir asker mayına bastı ve yaralandı.
6 Kasım saat 23:45'de Yüksekova Dilekli köyüne ateş açıldı. Bir kadın vatandaş Öldü.
- 15 Kasım saat 01:00'da Çukurca Pirinçeken Sınır Karakoluna saldırıldı. Bir asker şehit oldu. Bir asker yaralandı. 13 PKK'lı ölü olarak ele geçti. 19 Kasım saat 10:00'da Şemdinli Tütünlû köyü Güleç mezrasına saldırıldı, iki korucu şehit oldu, iki militan ölü ele geçti.
- 23 Kasım saat 23:40'da Çukurca Hakan Tepe Sınır Karakoluna saldırıldı. Dört asker şehit oldu. Dört asker yaralandı. Yedi terörist ölü olarak ele geçti.

1994 Kasım Milliyet:

"Kahraman askerler omuzlarda taşındı. Halk tarafından omuzlarda taşınan kahraman erler "Bu vatana canımız feda dediler". Hakkari Pirinçeken Jandarma Karakoluna saldıran PKK'lılardan 13'ünü öldüren er ve erbaşlara, gösterdikleri kahramanlıklardan ötürü komutanları tarafından moral izni verildi. Memleketlerine gitmeden önce aynı çatışmada şehit düşen arkadaşlarının cenazesine katılmak için Adana'ya gelen Kahramanmaraşlı ve Ispartalı erler çatışmayı şöyle anlattılar. "Çok kalabalık bir gruptu. Her yandan ateş açıyorlardı. Karanlıklarda namlulardan çıkan ateşler birden arttı. Büyük bir çatışma çıktı. PKK'lılara kahramanca karşılık verdik. Üstünlüğü ele geçirdik. Büyük zayiat verince kaçmak zorunda kaldılar. 13 değil, 31 PKK'lı öldürdük. Biz gelirken arkadaşlar ceset topluyordu. Tekrar nöbetimize dönüp, arkadaşlarımızın intikamı için görevimize devam edeceğiz. Korkmuyoruz".

5 Kasım 1994 Hürriyet: "Günün Sözü köşesi"

"Geçmişe ait en çok neyi özlediniz? diye sorulan emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş'in cevabı: "Hakkari'yi ve Şırnak'ı çok özledim"

- 3-13 Kasım arasında, Dağ ve Komando Tugayının bütün taburları ile Jandarma Komando Taburu ve Jandarma Özel Harekat grubunun katılımıyla, bölgenin genelinde "Kasırga-2" harekatı yapıldı. Sadece yedi militan bulundu.

Kar, bütün bölgeyi kapladı. Derecik'te konuşlu Piyade Taburu dışındaki takviye taburlarının hepsi kendi esas garnizonlarına gönderdik. 4. Dağ ve Komando Taburu da Van'daki kışlasına döndü.

PKK, artık Hakkari bölgesinde yurtiçi kamp tesis edemiyordu. Kamp diye kullanmaya alıştığı yerler emniyetli değildi. Buralarda sabit bir duruşa geçmeye cesaret edemediği için lazım olan erzak, malzeme ve mühimmatı da buralara güvenle stoklaması mümkün değildi. Lojistik işin tam olması için, aylarca taşıma faaliyeti sürdürmesi gerekiyordu. Buna da artık gücü yetmiyordu. Teslim olanların sayısı her gün artıyor, dağ kadrosuna katılımlar ise gün geçtikçe azalıyordu. Mevcut silahlı gücünü parçalar halinde kaybede kaybede, bölgedeki eski eylem ve saldırı etkinliğini % 60 kaybetmişti. Gene de örgütün elinde hâlâ binlerce militan vardı ve bunların büyük bir bölümü Hakkari'yi, İran ve Irak topraklarından kuşatan yurt dışı kamplarındaydı.

Yüksekova, Şemdinli, Çukurca bölgelerindeki birlikler ile Hakkari genelindeki kritik karakolları dolaştım. Geceleri gittiğim yerlerde kalarak subay, astsubay ve askerlerle görüştüm.

Harekat Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Ferhan, İstihbarat Şube Müdürü Kurmay Yüzbaşı Güngör'e ve Lojistik Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Necdet'e: "Hakurk kampına taarruz için daha önce hazırladığımız Ejder Kış planını inceleyin ve ayrıntılarına hakim olun. Kuzey Irak'ta, PKK'nın bu en büyük kampına kışın harekat yapmak için geçen sene onay alamadık. Bu kış kesinlikle Hakurk'u darbeleyeceğiz. Kampa gitmek için birkaç, kampın içinde de onlarca akarsuyu geçmek zorundayız. Kampta kuzey-güney istikametinde 20 kilometreye yakın bir akarsuyun meydana getirdi ği derin bir vadinin yanlarındaki dağ silsilelerinde karın yüksekliği 1,5-2 metreden az değildir. Harekatın süresi de üç haftadan az olamaz. Fikren her şeye hazır olun. Bize nehirden geçiş teçhizatı ve köprü malzemesi gerekir, bunları araştırın. Harekatın kesin zamanını kampla ilgili keşiflerin sonucu ve hava şartlan tayin edecek.

Kuzey Irak'taki; Basyan, Mezi-Karyaderi (Avaşin), Şivi (Zap) ve Metinan kamplarına gelince; sürekli havadan kar üzerinde iz takip ederek, en yoğun bulundukları yerlere havadan nokta operasyonları yapacağız. Buralara hafif teçhizatla gündüz ineceğiz. Bulundukları mağara ve dehlizlere doğrudan hücum edeceğiz. İş birkaç saatte, en fazla hava kararmadan bitirilecek ve kamptan ayrılacağız. Buna "Eşek arısı sistemi" de diyebilirsiniz. İğneyi, matkap gibi bir noktaya sokacağız ve oradan uçarak ayrılacağız. Biz bir noktada çalışırken, çevredeki başka yerlerden çıkıp bizim bulunduğumuz noktadaki PKK'lılara yardım etmek için, 1-2- metre karda yürümeye yeltenenler olduğu takdirde bunlar, havada bulunacak kara şahinlerdeki keskin nişancıların payına düşenlerdir. Ben tabur komutanlarına gerekli emirleri vereceğim. Usul ve teknikleri anlatacağım, sizler kendi hazırlıklarınıza başlayın" emrini verdim.

Kasım ayının ikinci yarısından itibaren çeşitli istihbarat ve haber kaynaklarından PKK'nın 5. Kongresini yakın bir tarihte Kuzey Irak'taki kamplardan birinde yapacağı bilgileri gelmeye başladı.

Şırnak'ın altındaki Haftanin kampı hariç, Kuzey Irak'taki sınıra yakın bütün ana kamplar Hakkari'nin güneyindeydi. Hangi kampta yapılacağı ve ne zaman yapılacağı Türkiye Cumhuriyeti Devleti için hayati öneme haizdi.

1984'den itibaren dört kongre yapılmış, bu 5nci idi. Kongre iki haftadan az sürmüyor, örgütün yurt içi ve yurt dışından ele başları ve bölgedeki grup liderleri olarak, katılımda 400-500 kişiyi buluyordu. Bunların hepsinin bir yerde toplanması ve aynı yerde iki haftadan daha fazla kalması, mucize şeklinde bulunulmaz bir fırsattı.

İnanılması ve anlaşılması çok zor ama PKK daha önceki dört kongreden birini Diyarbakır'da yapmıştı. Böyle fevkalade kıymetli bir hedefin yanında bizim diğer kışlık plan ve hedeflerimizin esamesi bile okunmazdı. Bu istihbarat bizim için çok sürpriz oldu ama, nasıl oluyor da, burnumuzun dibine en üst kademeden 400-500 kişiyi topluyor ve orada uzun bir süre kalabiliyorlardı? Kongre yapılacağı doğru olabilirdi. Fakat yer, Türk topraklarına yakın kamplar olamazdı. Bana göre bu hep beraber intihar etmeye karar vermekten başka bir şey değildi. Bu derece saf olmaları mümkün değildi.

Örgütün hızla baş aşağı gittiği şu dönemde bu hedef yok edildiği takdirde, PKK'nın ne silahlı dağ kadrosu, ne cephe teşkilatı, ne de şehir ve kırsalda milisi kalırdı. Hepsi ve her şey dağılır, kimse kimseyi tutamazdı.

Kuzey Irak'ta yakınlarımıza sokulacaklarına ihtimal vermemekle, gene de, böyle bir avanaklık olur mu? Olurdu. Bütün haber kaynaklarımızı, sezgi gücümüzü bu faaliyetin yeri ve zamanına odakladık.

16 Kasım 1994 Sabah: (Washington)

"Amerikalılara göre PKK'nın sonu geliyor. Amerikalı terör uzmanları, yediği ağır darbelerle gücünü ve moralini yitiren PKK'run "genel af karşılığı silahları bırakma" önerisine hazırlandığını belirtiyorlar. Bölgede aralıksız devam eden operasyonlar nedeniyle PKK'nın ağır kayıplar verdiğini, örgüt elemanları arasında büyük moral bozukluğu ifade eden Washington'daki terör ve istihbarat uzmanları, bu durumun terör örgütünün ele geçirilen talimatlarından açıkça anlaşıldığını belirtiyorlar."

"Kahraman, yapılması gerekenleri hiçbir kişisel kaygı duymadan, ne pahasına olursa olsun yapana denir."

Aralık 1994'deki hava koşulları, 1993'ûn bu aylarını aratacak kadar sert ve kötüydü. Sürekli kar yağdı. Gökyüzü nadiren göründü. Bölgede ziyaret için dolaşan bazı karargah generallerinden, bir günlüğüne Hakkari'ye gelenlerden 5-6 gün Tugayda kalmak zorunda kalanlar oldu.

Dağ ve Komando Taburları kışlalarının civarında hazırladıkları yer altı, kar sığınak ve mağaralarında bir hafta on günlük süreler zarfında kaldılar. Günün 24 saatini buralarda geçirip derin kar ve şiddetli soğuklarda bedenen ve ruhen dayanaklıklarını arttırdılar. Geçen sene kışın dağlarda ve PKK kamplarında harekata katılan askerlerin yarısı terhis olmuştu. Yeni katılanların hepsi batı bölgelerinden gelen çocuklardı. Bütün birlikler kendi sorumluluk alanlarında kritik olan yerlere kısa süreli sürpriz çıkışlar yaparak, fırsat hedefleri aradılar. Fakat silahlı dağ kadrosuna ait ne bir militana rastlandı, ne de herhangi bir sıcak temas oldu.

Aralık ayında PKK'nın hiçbir eylemi görülmedi. Yolların bir bölümü trafiğe açık olmasına rağmen mayınlama faaliyetini çok seven ve artık bu işte uzmanlaşmış, yer altı gücünü oluşturan milisler dahi, bu işte yoktular.

12 Aralık Hürriyet:

"Apo ve PKK, S.O.S. veriyor. Apo'nun geçtiğimiz günlerde batılı ülkelerin devlet başkanlarına ve uluslararası kuruluşlara gönderdiği mektup bir tür S.O.S mesajı niteliğindeydi. PKK lideri, kan dökmeye, katliamlara dayalı örgütünün artık çıkmazda olduğunun farkında. Bu nedenle mektubunda ateşkese razı olduğunu vurguluyor, Türkiye'nin siyasi çözüme razı edilmesi için girişimde bulunulmasını istiyor.
Apo'nun kaderi; kanlı geçmişi ve taşınamayacak kadar ağır günahlârıyla tarihin bataklığına gömülmektedir. Artık can derdine düştü denilebilir. Hiçbir yerde kendini güvenlik içinde hissetmiyor. Değişmez sonunu korku içinde bekleyecek. Bu gelişmelerin göstergesi içerde de somut olarak yaşanıyor. Güneydoğuda il ve ilçe merkezlerinde durum, terör öncesi döneme döndü. PKK artık buralarda barınamıyor. Alınan duyumlara göre, büyük bir bölümü panik halinde Kuzey Irak'a çekildi. Yurt içindeki barınma noktaları imha edildiği için daha önce olduğu gibi yeniden toparlanmaları çok güç. Sürdürülen operasyonlar, halkla teröristi birbirinden ayırdı. Yıllarca dünyanın en acımasız teröründen bunalan yöre halkı, yeniden doğmuş gibi oldu."

15 Aralık 1994, Sabah:

"Apo'dan panikteki örgütüne gözdağı: Yürütülen operasyonlar sonucu büyük darbe yiyen PKK'yı ayakta tutmaya Abdullah Öcalan, yaklaşan 5. Kongre öncesi sert bir mesaj yayınlayarak örgütüne "gözdağı" verdi. Örgütün bir çözülme dönemine girdiğini, imha edildiğini, örgütten kaçanların olduğunu belirten Öcalan "Artık acımasız olacağım ve hesap soracağım" diyor.

Ele geçirilen mesajda Abdullah Öcalan şunları söylüyor: "Örgüt kriz üzerine kriz yaşıyor. Çoğu örgüt mensubu (Ya kaçarız, ya da altımıza yaparız) diye düşünüyor. Bütün bu olanlara şimdiye kadar ses çıkarmamıştım. Ama bir çözülme dönemine girdik. İmha oluyoruz. Kaçanlar çok. (Bu işi başaramadık) diyorlar. Bunlara kalsa örgüt bir günde tasfiye olacak.

Arkadaşlar! Bu bir namussuzluktur... Bunları yapanlardan hesap soracağım. Ve bundan sonra yargılayarak tasfiye edeceğim. Aklınızı başınıza toplamanın zamanı gelmiştir.." Öcalan 5. Kongre öncesi böyle sert bir mesaj yayınlayarak örgüte gözdağı verip paniği önlemeye çalışıyor."

Aralık ayının son haftası TRT'den Gezelim Görelim programım yapan ekip Tugaya geldi ve; "Hakkari ile ilgili 45 dakika veya bir saatlik bir program yapacaklarını, bunun bir bölümüne de Tugayı dahil etmeyi düşündüklerini, Genelkurmay'dan izin aldıklarını" söylediler.

Kendilerine:

"Hakkari'de kilim şöyle dokunur, dağlarda 3000 metrenin üzerinde ters lale vardır, Berçalan Yaylasında baharda binlerce çeşit çiçek açar, gelecekte burası İsviçre olacaktır gibi, Batıda herhangi bir yer için yapılan programların şu dönemde ne yeri ne zamanı olmadığını, ama bunu kendilerinin bileceği bir şey olduğunu söyledim. Fakat böyle bir programın arasında 5-10 dakikada da Dağ ve Komando Tugayını sıkıştırmanın da bizi bir süs gibi takdim etmenin ötesine geçmeyeceğini, yapacaksanız Hakkari hakkında ayrı çalışma, Dağ ve Komando Tugayı olarak ayrı bir program yapın. Aksi halde biz programda yer almayız. Bir şey yapılacaksa tam olmalı, sizin program sürenizde bu sağlanamaz.

Anadolu'da bir söz vardır:

Tek kişilik bir azık, iki kişiyi aç bırakır karar sizindir" dedim.

Çekim ekibi kendi aralarında görüştü ve "tamam" dediler. Hakkari için ayrı bizim için ayrı olmak üzere iki program yapılacaktı.

Bunun üzerine:

"Bölgeyi görüyorsunuz, karın yüksekliği ilçelerin konumuna göre bir ila iki metre arasında değişiyor. Hava şartlan çok kötü fakat hiç belli olmaz, kışladan herhangi bir saatte aniden ayrılabiliriz. O nedenle çalışmanızı en kısa zamanda ve 24 saatte bitirmelisiniz. Bize program vermenize, senaryo bildirmenize, bizim size sınır koymamız gibi hiçbir şey söz konusu bile olamaz. İstediğiniz subay, astsubay ve askerle istediğiniz konuda, istediğiniz yerde görüşün, konuşun. Her şey doğal ve günlük yaşamın bir parçası olmalı. Neye ihtiyacınız varsa karargahın size bunları karşılaması için emir vereceğim" dedim. TRT ekibi çekimine ertesi gün başladı ve 24 saatte bitirip Tugaydan ayrıldı. TRT "Hakkari Daf ve Komando Tugayının 24 saati" adıyla programı yılbaşına üç gün kala yayımladı. Aynı gece saat 02:30'a kadar Tugaya telefonlar yağdı. Her sosyal sınıftan, her meslekten, öğrencilerden, şehirlerden, kasabalardan, köylerden yaşayan halk aradı.
Bu program, TR* tarafından ikinci kez bir daha yayınladı. Genelkurmay Başkanı'nın 'Türk Silahlı Kuvvetlerinin tamamı izlesin" isteği üzerine üçüncü, halkın talebi üzerine de dördüncü kez yayınlandı.

Yüzlerce telefon, yüzlerce kart, mektup ve telgraf geldi. Önce şaşırmışlardı. Sebebi; bitkin, yorgun, acı çekmekten bezgin hale gelmiş, umutsuz insanlarla karşılaşacaklarını ummuşlardı. Tersi olduğu ortaya çıktı. Aksine halk böyleydi. Hepsinin söylediklerinin özeti: "Duygulandık, göz yaşlarımızı tutamadık, Türk olarak gururlandık, hayran olduk, moralimiz yükseldi. Bize bir şey olmayacağına olan inancımız tazelendi. Keşke sizlere daha farklı bir şeyler yapabilsek ama elimizden dua etmekten başka bir şey gelmiyor. Allah sizden razı olsun. Yardımcınız olsun"du.

Halktan gelen mektup, kart ve telgrafların hepsi ve metinlerin tamamı yazılsa, başlı başına bir kitap olur. Milletin ruhunu, duygu ve düşüncelerini göstermeleri nedeniyle, bir kısmı aşağıya çıkarılmıştır.

"Bağrı yanık, gönlü dolu, gözü dolu makus talihini yenen bir milletin az okumuş bir ferdi olarak, PKK'nın şerefsizce insanlık dışı zulmü içindeki çalışmalarınızdan dolayı tebrik ediyorum.
4 Ocak 1995 günü TV'de gururla ve özenle seyrettiğim granit gibi sağlam, cesur, becerikli, tahammüllü Türk askerinin coşkusundan gurur duydum. Ve bu sevgi çemberi içersinde hepsini kucaklıyorum, alınlarınızdan defalarca ve hasretle öpüyorum.
Bu sırada dolu gönlüm ve dolu gözümden sevinç yaşları boşalıyor. Birer Fırat, Dicle, Kızılırmak, Yeşil ırmak ve Sakarya nehirleri ile nice nehirlerimiz oluşturuyor.
İşte ömrümün son basamaklarında ve 74 yaşına basmış bir ihtiyar birisi olarak; "keşke ben de askerlik çağında olsam da , bu şerefli tadı tatsaydım diye adeta haykırıyorum" ama elden ne gelir. Bu mektubu can ve cesaretle şahlanan bir atın üzerinde dolu dizgin bir ruhla ve iştiyakla yazmayı bir vazife saydım. Ayrıca gururlarıma vesile olan o günkü ekranda bir yiğit asker tarafından okunan Mustafa Kemal şiiri Cumhuriyet çocuğu olarak beni çok duygulandırdı. Atatürk'ün veciz sözleri kulaklarımda çınladı.

Muhterem Komutanım, hepinizi Allah'a tekrar emanet eder, yürek dolusu saygı ve sevgiler sunarım. Şayet mümkünse küçük kütüphanemde saklamak kaydıyla şiirden bir adet gönderilmesi hususunda zahmetlerinizi bekler, muhterem şahsınızda Türk askerinin yeni yılını kutlarım"
Cahit OVALİ,
Konya Karapınar


"Hakkari Dağ ve Komando Tugayının TV'deki programı ailece bizi hem sevindirdi, hem gururlandırdı, hem de göz yaşlarımızın akmasına neden oldu.
Bizler sıcak ev ve iş yerlerimizde rahat rahat oturur ve çalı şırken sizlerin tüm tabiat şartları ve teröre karşı bu zor görevi, canla başla, coşkuyla yürütmeniz, göğsümüzü kabarttı, bizleri gururlandırdı. Özellikle şehit olan evladımızın, cebinden çıkmı ş olan şiir bizi fazlası ile duygulandırdı ve saklamaya dahi gerek duymadık olan göz yaşlarımızı.
Sayın komutanım, şiirin metnini yayın sırasında heyecandan kağıda geçirmeyi düşünemedim. Mümkünse şiirin metnini yazılı olarak bana gönderilmesi için emir ve müsaadelerinizi istirham ediyorum. Başta siz olmak üzere bütün subay, astsubay, erbaş ve erlerinizin yeni yılını kutlar, saygı ve sevgiyle kucaklar, öperim."
Prof. Dr. Atınç ÇOLTU
Bursa


"Müsaadeniz olursa, duygularımı Mehmet Akif in hepimizin bildiği dörtlükle ifade etmek istiyorum.
Bastığın yerleri "toprak " diyerek geçme, tanı! Düşün altında binlerce kefensiz yatanı. Sen şehit oğlusun, incitme yazıktır ata Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
TRT-1 kanalından sizleri seyrederken, inanın büyük bir gurur ve haz duydum. Bu vatanın, imanı sarsılmaz evlatları olarak, yüksek dağ başında, beyaz karlar üzerinde, gözünü avına dikmiş, kartalları gibiydiniz. "Dağ Komandosu olmaktan gururluyuz" diyordunuz. Ne kadar gurur duysanız azdır. Çünkü kainatı yaratan Yüce Allah, vatan için, millet için, gönülden hizmet etmeyi her kula nasip etmez. O şerefe erişebilecek kişinin damarlarında asil millet kanı, ruhunda Büyük Atatürk'ün ilkeleri olması gerekir. Şayet herkese nasip olsa idi, bazı ana babalar evlatları güneydoğuya gitmesin diye, eğitimini Marmara'da, diğer bölgelerde, boğazda yapması için nüfuz suiistimali yapmazdı.
Sizleri seyrederken göz yaşlarımı tutamadım. 24 ay askerlik yaptım ve Kıbrıs Harekatı'na katıldım. 55 yaşındayım. Sayın komutanlarıma yalvarıyorum. 30 yıl önce bıraktığım silahımı, elbisemi, postallarımı versinler. Ata'ları gibi PKK'ya değil, yedi düvele meydan okuyan siz evlatlarımın yanında olmak istiyorum. Gökten kar değil, buz yağsa, 24 saat onlarla birlikte mevzide beklemek, onlarla omuz omuza, doğanın bütün güç şartlarına karşı mücadele etmek ve onlara sıkılacak kurşuna, göğsümü siper etmek istiyorum.
Atatürk'ümüze ve bu toprağın altında kefensiz yatan ecdadımıza sözümüz var. Türkiye Cumhuriyeti bütün olarak kalacak. Bu sözden dönen namerttir. Bu sözden döneni, cebinden kutsal şiir çıkan, üzerindeki her eşyanın ahrette, kendisine şefaatçi olacağına inanan o şehit yavrum, cennetine almaz. Yaradanın huzurunda o kimselerden davacı olur. Bu görev de bir gün bitecek. İşte o zaman, siz ve sevdikleriniz, başı dik, omuzlan kalkık olarak, alınları tertemiz insanlar olarak aramıza gireceksiniz.
Çok değerli komutanım, size ve tüm silah arkadaşlarınıza kazasız, belasız, sağlıklı günler diler, hepinizi en ulvi duygularımla gözleriniz ve alınlarınızdan öperim."
Bülent Bilge
Samsun


"Bu gece sizi ve tugayınızı TRT-1 'deki programda izledim. Bu programı seyrederken, eşim ve ben son derece onurlandık, gururlandık, keyiflendik.
O pırıl pırıl tesislerinizi, pırıl pırıl üniformalarınızı, masalardaki güzel yiyecek ve içeceklerinizi görmek bizi çok mutlu etti. Şahsınızın gayet
disiplinli, aynı zamanda askerlerinize sevgi dolu ve babacan tavırlarınız da bizi çok duygulandırdı. Gecenin bu saatinde, oturup size bu mektubu yazmayı borç bildim. Tüm harekat ve eğitimlerinizde başarılar, bu kahraman delikanlılara da hayırlı tezkereler dilerim. Allah hepinizi korusun ve tüm harekatlarınızda, gittiğiniz askerlerinizle birlikte dönmek nasip etsin."
Berra Atasagun
İstanbul


"TRT-1'de programınızı izledim. Bundan 36 yıl önce, Özalp köylerinde öğretmen olarak verdiğimiz mücadele, sizinkinin yanında anımsamaya bile değmez. Zira sizler, hem vatan savunucusu, hem katıksız bir Atatürkçü, müşfik bir baba ve emsalsiz bir eğitimcisiniz. Ben o kadar şiir okudum. O asker gibi kimseyi ağlatamadım. Sevgili Paşam, şu içinde bulunduğumuz karamsar ortamda, millete bir ışık oldunuz. Kaybolduğunu sandığımız yüce değerler bize ta Hakkari'den ses verdi. Ne mutlu size ve ne mutlu siz vatanseverleri yetiştiren Yüce Türk Milleti'ne!"
Emekli Öğretmen Muzaffer Savaş
Uşak


"Dağ ve Komando Tugay Komutanı olarak yetiştirdiğiniz askerlerinizi TV'de seyrettim. Gerçekten olağanüstü, disiplinli yüksek bir güç gördüm. Duygulandım, büyük gurur duydum. Bu askerlerimizi böylesine yetiştiren, bu derece güçlü bir ruha çıkaran sizi ve maiyetinizi canı gönülden kutlarım.
Göreviniz o kadar şerefli ve gurur verici ki, kelimelere sığdıramam. Her şeyinizi tek bir kelime ile tarif etmek gerekirse "muhteşemsiniz". Saygılar sunarım."
Nurgül MELHOŞ
Diyarbakır


"Bu şiir, Dağ ve Komando Tugayı'nın TV programından esinlenerek tarafımdan kaleme alınmıştır:

Ne güzel yakışmıştı beyaz elbisen sana,
Böyle evlat doğurur, işte onlardır ana.
Elindeki tüfeğin namus meşalen senin,
Ermeni uşakları yaklaşamaz sana.
Nöbetteki o askerin heybeti bana yeter,
Kar üstünde hedikle, sandım asfaltta gider.
Helikopterden atladın, inişine hayranım,
Allah korusun, vermesin size keder.
Generaliniz babayiğit, subaylarınız da mert,
Bu topraklar bölünmez, kalsa bir tek fert.
Sizler oradasınız, bizler rahat uykuda,
Siz var oldukça, bizlerde olmaz ki dert.
Allah'ım nasip etse, ben de gelsem askere,
Ya gazi olurum, ya şehit, hiç beklemem tezkere.
Vatanın namusu uğruna canımız feda olsun,
Allah'ım kuvvet versin, duacıyım sizlere.
Şanı büyük askerim kükremişsin Hakkari'den,
Umudunu bağlamışsın hakka, vazgeçmezsin Hak'tan.
Allah senin yardımcındır, iyi bilirsin onu,
Görmedim bir eksikliğini, ne konuşmanda ne cevabında.
Asker oğlu asker, hem generalin hem erin, inancın sağlam senin, imanlı bir nefersin.
Cepheden cepheye yorulmadan koşarsın,
Şeyi bilirsin herşeyi,
Ata'nın izindesin.
Şaştım nizamiyedeki nöbetçi askerine,
Asker kendini koymuş,
Fevzi Çakmak yerine.
Heybeti ve duruşu onun disiplinidir,
Bin tane PKK'lı yetmez bir neferine.
Ali ALBAYRAK
Çaykara - Kabataş Köyü, Trabzon
(Şiirin tamamı 15 kıtadır.)


TV'de programınızı izlerken sizlerle gurur duydum ve Türk Yurdu'nun sizin gibi evlatları olduğu sürece varlığını ve bütünlüğünü koruyacağına bir kez daha yürekten inandım. Türkçe öğretmeni olarak görev yapıyorum ve şiir ilgi alanlarımın başında geliyor. Bir askerinizin Atatürk'le ilgili olarak okuduğu şiiri nefesimi tvıtarak dinledim ve çok beğendim. Çok değişik ve çarpıcı buldum. Bu şiiri temin edebilir miyim? Çok önemli ve yoğun uğraşlarınız içinde bu konu ile sizi meşgul etmenin ezikliğini duyuyorum. Saygılarımı sunarım."
Öğretmen Ali ÖZKAL
Düzce


"Emekli öğretmenim. Dün gece Tugayınızı TV'de izledim. Çok heyecanlandım, gurur duydum, duygulandım, ağladım. Duygularımı anlatacak kelimeler bulamıyorum. Allah gücünüze güç katsın. Sizinle iftihar ediyoruz.
Sayın komutanım, dün geceki programda bir şiir söylendi: "Bana bir şarkı söyle Atatürk'üm". Ne güzel şeydi o öyle. Beni coşturdu. Dünyalara sığamadım. O şiirin elimde olmasını bilseniz ne kadar çok arzuladım. Lütfen bana ulaşmasını sağlayabilir misiniz? Size ve komandolarınıza saygı ve sevgilerimi sunarım." Emekli Öğretmen Beyhan OLCAYTU Yalova, İstanbul "Ben bir şehit ablasıyım. Kardeşim 5.7.1991 'de şehit oldu. TV'de Tugayınızı büyük bir gurur ve gözyaşları içinde seyrettim. Hele şehit kardeşimin üzerinden çıkan "Komando Olmak Onurumdur" adlı şiir okunduğunda göz yaşlarımı tutamadım. Sizden ricam müzenizde yazılı olan şiirin bir metnini bize göndermenizdir. Eğer gönderirseniz bu kederli aileyi çok mutlu edersiniz ve size minnettar kalırız. Kutsal görevinizde size ve silah arkadaşlarınıza saygılar sunarım."
Belgin GÖKCÜL
Buca, İzmir


"TRT'de defalarca Tugayınızı izledik. Ailem adına şükranlarımızı sunmayı istedim. Size ve Tugayınıza ne yapılsa azdır. Biz milyonlarca Türk ailesinden sadece biriyiz. Gurur duyduk, sevincimizi ve coşkumuzu göz yaşlarımızla paylaştık. Sizler orada sadece vatanı savunmuyorsunuz, yüreklerinizdeki engin vatan sevgisini, aşkını bizlere de aşılıyorsunuz.
Keşke kızları da askere alsalar da biz de hainlerle vuruşsak. Ama sizin yürek ve bilekleriniz dururken bize sıra gelmiyor. Ey Sivas'lı, Aydın'lı, İstanbul'lu, Aradahan'lı ve tüm Türkiye'li komandolar!

Milyonlarca evde, milyonlarca bacınız, ağabeyiniz, kardeşiniz, anne ve babanız yürekleriyle sizin yanınızda. Hiçbir güçlük, hiçbir umutsuzluk sizi yıldırmasın, o dik başlarınız eğilmesin. Mavi bereleriniz dimdik duran başlarınızı yüceltmeye devam etsin. Yüreklerinizden, gözlerinizden yansıyan o coşku (bütün komandolarda vardı) hiç eksilmesin, sönmesin. Ey bu vatanın gerçek sahipleri! Sizlerin yaptığı kutsal hizmeti şimdi olduğu gibi gelecekte de anlatacağız. Sizleri her yerde savunacağız. Her zaman manen, görünmeyen desteğinizde olacağız. Yeter ki Allah şaşırtmasın. Tez günde muvaffak olun inşallah." Girgin Ailesi adına Neslihan Gİ RGİ N Bursa
"Ülkemizin ve devletimizin bütünlüğüne karşı, emperyalist güçlerin beslediği eşkıya çetesine verdi ğimiz mücadelenin güç tabiat koşulları içindeki Aralık ayının son günlerinde ve 4.1.1995 tarihindeki tekrarını TRT-1'den ailece gözlerimiz yaşararak, iftiharla, gururla, hayranlıkla seyrettik. Ne mutlu size, ne mutlu onu doğuran ana ve babaya, ne mutlu vatan ve millet bilincini ona öğreten öğretmene. İnanın televizyonda sizleri izlerken alınlarınızdan değil, ellerinizden öpememenin ezikliğini duyduk. Var olun, sağ olun. Gördük ve inandık ki, Büyük Atatürk'ün belirlediği "Misak-ı Milli" hudutlarımızı hiçbir güç değiştiremez.
ayın komutanım programda bir Mehmetçiğin okuduğu Atatürk'le ilgili şiirin bir kopyasını çoğaltmak, dostlarıma hatta okullara verilmek üzere gönderirseniz çok mutlu olurum. Bu vesileyle başta Zat-ı aliniz olmak üzere emir ve komutanız altındaki subay, astsubay erbaş ve erlere saygı ve sevgilerimi sunarım."
Orhan AKMAN
Zonguldak


"Hakkari Dağ ve Komandoları hepinize merhaba. Sizleri televizyonda izliyor ve heyecandan ağlıyorum, her şeyin gönlünüzce olmasını diliyorum. Düşüncelerimizde hep varsınız. En içten dualar sizin için. Sağ olun, var olun. Hepinizi sevgi ile kucaklıyorum." Sevim ÖNEL
"Merhaba Dağ ve Komando Tugayı, merhaba Türkiye'nin gururlan. Bu mektubu size Eskişehir'in Gökçeyayla Köyü'nden yazıyorum. TVde sizleri sevinç ve gurur gözyaşları ile seyrettik. Tüm subaylara ve askerlere selam ederim. Dünyanın bütün güzellikleri sizlerin olsun dilerim. Allah'a emanet olun, sizlere duacıyız. Gökçeyayla Köyü'nden kucak dolusu selamlar. Hoşça kalın. Bunu yazan Meryem Köprücü."
Meryem KÖPRÜCÜ
Eskişehir


"Dağ ve Komando Tugayı'nın programında şehit olan bir Mehmetçiğin ölmeden önce yazdığı şiir okunurken, belki inanmayacaksınız hüngür hüngür ağladım. Çok duygulandım, çok etkilendim. Bana şiirin bir fotokopisini gönderebilir misiniz? Sayın komutanım, bu vesile ile sizin, subay, astsubay ve askerlerimize saygılar sunarım. Allah'a emanet olun." Süleyman BALCI Mardin
"Ben 18 yaşında lise 2. sınıf öğrencisiyim. TV'de sizi izledim. Bir Türk genci olarak çok duygulandım. Benim ricam şehit olmuş bir ağabeyimin cebinden çıkan şiirin adresime postalanması. Nöbetteki ağabeyime selamlar."
Hasan ERKOÇ
Kırıkkale


"Vatanımız ve bizler için, ancak yaşayanların tahmin edebileceği zor şartlar altında canınızı hiçe sayarak verdi ğiniz hizmet karşısında minnetle eğiliyorum.
Hiçbir zaman yalnız olduğunuzu düşünmeyiniz, sizler her gün bizim dualarımızda ve kalbimizdesiniz. Size ve maiyetinizdeki tüm çalışanlara saygılar sunarım. Allah yardımcınız olsun."
Dr. N. Nuri SOLAZ
Ankara


"Kahraman yavrularım. Sizleri TV'de seyrederken duygulandık, çok heyecanlandık, bağrımız kabardı. Gördük ki hepiniz ama hepiniz bir Mustafa Kemal'siniz. Mustafa Kemal ölmedi, ölmedi diye hep duyardık, ama bunu gördük. Hepinizi kutluyor, zaferin sizin olması için dua ediyoruz. Allah yanınızda olsun, yüreğiniz gururla dolsun, her şey istediğiniz gibi olsun. Vatanımız için çalışan herkese dua eden teyzeniz."
M. TUNÇ

"Bizlerin yatağında rahat uyumasını sağlayan siz yüce Türk evlatlarına bu birkaç satır kesinlikle yetmeyecektir. Ancak elimizden başkası gelmiyor. Bizler için siper etmiş gazilerimize şükran borçluyuz. Aziz şehitlerimizin ruhu şad olsun. Saygılarımla."
Arif izzet HAKSAL
Gaziantep


"Televizyonda programınızı görünce duygularımı satırlara dökmek istedim. Ben Bursa'da lise öğretmeniyim. Toplumlar vatanları dışında hiçbir yerde huzur bulamazlar. Çünkü vatan bağımsızlık demektir. Şairlerimiz ne güzel söylemiş: "Ey vatan sen ne güzelsin, senin dağlarına, yollarına kurbanım. Kuş uçmaz kervan geçmez yollarına, baykuş tüneği olmuş harabelerine bile hayranım." Sizler değerli Paşam, bizim yetiştirdiğimiz Mehmetlerle vatanımızın serhat boylarında gururla bekleyen Peygamberimizin kutsal mücahitlerisiniz.
Büyük Atatürk bu yurdu kurtarırken ülkenin doğusu baüsı diye ayırmadı. Doğusuyla batısıyla bu yurt bu millet bizimdir.

Büyük Atatürk öldüğünde, ineğini kurtlar parçalayan Muş'lu bir köylü:

"Ey kurtlar, büyük Ata'mn öldüğünden sizin de mi haberiniz oldu, benim ineğimi parçaladınız" diye ağlamıştır. Ben küçüklüğümde, evde büyüklerimden şunu duyardım: "Her koyunun kuzusundan kurban, her ananın evladından asker olmaz" derlerdi. Bu sözleri ağabeyini askere gidince özellikle duyardım. Sevgili Paşam, öğrenciterimle sizin sözlerinizi derslerde uzun uzun konuştuk. Müzenizin duvarındaki şehit evladımızın yazdığı şiiri, öğrencilerim adına sizlerden tekrar tekrar arz ediyorum. Ben de sizlere bir öğrencimin el yazısıyla kaleme aldığı milli şairimizin şiiri ile kendisinin şehitlerimiz için yazdığı bir şiirini
gönderiyorum. Lütfen kabul ediniz.

Şehit Türk Askeri

"Yüce mertebeye ulaşan şehit
Yüz sürmeye geldim topraklarına
Dilde, destan destan dolaşan Türk
Tarihe o eşsiz cengi sen verdin.
Düşünmeden evlat, yavuklu, ana
Şu çorak toprağa rengi sen verdin.
Denizim, gnhyüzüm ve dağım sensin
Kanımsın dolaşan damarlarımda.
Şuurum, gururum, bayrağım sensin.
Yüce mertebeye ulaşan şehit
Yüz sürmeye geldim topraklarına
Dilde, destan destan dolaşan Türk."
Mehmet Emin Yurdakul
Öğretmen Abdullah Akın Bursa


"TV'de Hakkari Dağ ve Komando Tugayınızı izledim. Herkes cesur, canlı, samimi, komutanlarıyla iç içe. Bir subayınızın Türk bayrağını alıp dalgalandırması beni çok duygulandırdı, ağladım. Sayın komutanım sizin bir bab; gibi evlatlarınızı izlemeniz daha büyük bir duygu, bunu anlatmama hiç imkan yok. Bu duygularımdan dolayı size bir Türk bayrağı hediye ediyorum. Başka gönderecek güzel bir hediye bulamadım. Lütfen kabulünü arz ederim. Bir gün ne pahasına olursa olsun imkanım elverirse, canım sağ olursa, Hakkari'ye gelip elinizi öpeceğim. Çünkü her el öpülmeye değmez. Güzel vatanımıza göz dikenlerin canına okumak için emrinizde asker olmak istiyorum. Vatanım için her an her saniye ölüme hazırım. Kendimi böyle candan hissediyorum. Terörün bitmesi için Türk halkından mutlaka istekleriniz vardır. Ama bizler durumu ve o koşulları tam bilemiyoruz. Bilebildiklerimiz TV'ler de gördüklerimiz ve gazetelerden okuduklarımız. Herkes üstüne düşeni yapsaydı bu iş böyle devam edip gider miydi? Bugün hemen her ilden şehitler var. Benim dayımın her iki oğlu da şehit oldu. Onların yerlerini doldurmaya hazır, emirlerinizi bekliyoruz. Vatanım için ölmeye hazırım. Sayın komutanım çok heyecanlıyım, duygularımı tam olarak yazamadım. Mümkünse şehit olmadan önce bir komandonun yazdığı şiirden göndermenizi rica ediyorum.
Siz ve tugayınız mensuplarına uzun ömürler diler, saygılar sunarım."
Fikri Uçar
Hasanbeyli Bahçe, Adana


(Fikri Uçar o günün ulaştırma zorluklarına rağmen, bir ay sonra sırf duygularını anlatabilmek ve el öpme sözünü tutmak için Hakkari 'ye geldi.) "Tugayınızı TV'de büyük bir gururla izledik. Bir Türk ailesi olarak şanlı tarihimize yakı şır bir şekilde bu kutsal görevinizi en iyi şekilde yerine getirdiğinizi görünce bu vatanın asla parçalanmayacağını bir kez daha anladık. Sayın Paşam, eğer mümkünse, bir hatıra olarak Tugayınıza ait birkaç anı gönderirseniz (kep.bere v.s. gibi) ailecek bizleri mutlu etmiş olursunuz. Bir de şehit olan askerimizin bir şiiri okundu, onu da gönderirseniz seviniriz. 1995 yılında inşallah bu pisliği temizleyip ulusça rahat eder, Türkiye için el ele verip Atamızın istediği yere ulaşırız. Sizlerin ellerinden, asker arkadaşlarımın yanaklarından öperim."
Cem Sünger
Karşıkaya, İzmir


"Dün akşam TV'de sizi ve Mehmetçiklerimizi içimiz onur, sevinç ve gururla izledik, bir anne ve abla olarak göz yaşlarımı tutamadım. Canım Mehmetçik Ata'mla ilgili şiirini okuyup bizi ağlattı. Bayrağımızın açılmasıyla da gururla, bizlerde coşup, dans edip oyunlar oynadık. Sizlerin sayesinde huzurluyuz ve hep sizlere duacıyız. Mehmetçiklere uzanan eller kırılsın. Değerli komutanım en derin saygılarımla ellerinizden öper, tüm mehmetçiklere hayırlı tezkereler dilerim."
Sevim Gürbüz
Kilimli, Zonguldak


"Türk ülkesi ve Milletin bölünmez bütünlüğünün kahraman savunucuları! "Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır" düşüncesinin bilincinde olarak yaptığınız mücadele, gösterdiğiniz cesaret ve fedakarlık bizim gururumuz, alnımızda parlayan güneş olacaktır. Sizleri; 'Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır" diye ulu önder Atatürk'ün övgüsünü kazanmış kahramanlar olarak selamlıyoruz. " Bu şafaklarda yüzen al sancağı ebediyen söndürmeyeceğimize and içiyoruz. Saygılarımızı sunarız."
Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri
Çengelköy, İstanbul


"Asil Türk milletinin namus ve şerefini, vatanın bütünlüğünü, ülkemizin kalbimizin attı ğı yerde koruyan siz sayın komutanımızın ve kahraman Dağ ve Komando Tugayının tüm subay, astsubay, erbaş ve erlerine saygı ve sevgilerimizi sunarız. 2. Öğrenci Taburu Harbiyelileri olarak emrinizde görev yapmak için sabırsızlandığımızı arz ederiz."
Kara Harp Okulu 2. Tabur Harbiyelileri
Ankara


"Sayın Komutanım, bu kış Türkiye'ye geldiğimde Tugayınızı anlatan bir TV programı izledim. Çok etkilendim, çok gururlandım. Burada Amerikalılar kendilerinin çok iyi asker olduklarını sanıyorlar. Mümkün olsaydı da Amerikalılara seyretmiş olduğum TV programını gösterebilseydim. İçinde bulundukları durum ne kadar zor, ne kadar ağır da olsa, askerlerimizin gösterdiği motivasyon inanılmaz ölçüde övgüye değer. İnşallah, ileride sizin emriniz alünda çalışma fırsatına kavuşurum.
Mehmet İlker Budak
United States Military Academy West Point, New York


"Saygıdeğer Komutanım; yıllardır değerli vatanımızın üzerine inmiş bir karabulutun dağıtılması için sizin destek, himaye ve önderliğinizde vazifemizi yürütürken yaralanmış fakat bu kötü günlerimizde de birliğimize ait haberlerle yeniden moral kazanmış bulunuyorum.
Sizlerin nezdinde ulusumuz ve kahraman askerlerimize sağlık mutluluk dileklerimle saygılar sundum."
Hasan Hoşoğlu Piyade Teğmen Gata Ortopedi,
Ankara


"Eski bir mensubu olmaktan gurur ve şeref duyduğum Hakkari Dağ ve Komando Tugayının faaliyet ve başarılarını izledikçe gözlerim yaşarmakta, zat-ı aliniz ve Tugayımızla ilgili her haberde ailesinden ayrı kalmış bir çocuğun hüznünü duymaktayım. Oradan ayrıldıktan sonra anladım ki orada geçen iki yılım silah ve kader arkadaşlığının, liderliğin, işe yarama duygusunun, birliğini iyi yetiştirme gayretlerinin neticesini almanın, muharebe şartlarının ve en önemlisi kararlı ve cesur şahsiyetiniz ile komutanlığın ne demek olduğunu öğrendiğim, yüreğimdeki milli duyguların fikriyattan fiiliyata tezahür etti ği hayaümın en verimli ve en renkli günleriydi. Bu şerefli günlerin haürasını istisnai şekilde ömrüm boyunca saklayacağım.
Ülkemizin bütünlüğüne göz dikme gafletindeki soysuzlara karşı yürüttüğünüz mücadelede yüce Allah'tan, size ve kahraman Tugayımızın mensuplarına kuvvet ve basanlar niyaz eder, ellerinizden öperim."
Aydın Ünlütürk Piyade Yüzbaşı
8. Dağ ve Komando Bölük Komutanınız


"Sayın komutanım, şu anda gece 23:00 televizyonda sizi ve Mehmetçikleri gözleri dolu dolu izliyoruz. 1987-1993 yılları arasında çeşitli zaman ve sürelerde oralarda uçmuş emekli bir pilot subay olarak çok etkilendim. Duygularımı anlatamam. Ne mutlu siz böyle bir birlik yetiştirmişsiniz. Şahsınızda tüm Dağ ve Komando Tugayını kutlar, saygılar sunarım."
Serdar Söylem
(E) Kara Pilot Kd.Binbaşı


"Sevgili Osman Paşa kardeşim. Çarşamba günü Tugayınızla ilgili programı TV'den büyük bir zevk ve dikkatle izledim. Tebessümleriyle, içleri aydınlatan, azim ve kararlı, vakarlı konuşma ve davranışlarıyla askerlik anlayışının eri güzelini sergileyen tüm personelinden gurur duydum.
Büyük bir emek, feragat, bilgi, vatanseverlik duygusuyla yaratüğm bu tablodan gurur duydum. Sizi bütün içtenliğimle kutluyorum. Tüm tugay mensuplarınıza sağlık ve üstün başarı dileklerimizi sunar, sevgi ile gözlerinizden öperiz."
Dursun Pekel ve Eşi
(E) Tümgeneral


(Bu tarihten biiüaç yıl sonra rahmetli olan Dursun Pekel Paşa; Kara Harp Okulu 1nci sınıfta ben öğrenciyken Kurmay Yarbay olarak Tabur Komutanım; Kara Harp Akademisinde Piyade Yüzbaşı olarak okurken Tuğgeneral rütbesi ile Akademi komulantmdı.)
Halktan kim ne istedi ise kendilerine gönderildi.

"Komando Olmak Onurumdur" şiirinin yanında en çok talep edilen "Bir Şarkı Söyler misin Bize" isimli şiir ise şuydu:

Bir Şarkı Söylermisin Bize

"Bir şarkı söyler misin bize Mustafa Kemal'im ölmezliğe dair,
Sen ey, ölmezliğin sırrına eren şair.
Büyük mimarı Türkiye'mizin
Bir şarkı söyler misin ?
Üzme yetişir, üzme derdin bir zaman
Neydi derdin söyler misin ?
Şahane gözler, şahane düşmezdi dilinden.
Ey en güzel gözlerin sahibi
için kan ağlasa da yüzün gülerdi.
Hep, şen şakır türküler söylettin
Milletine sen.
Şarkı söyleyişin, zeybek oynayışın, şiir okuyuşun
Nutuk verişin, dillere destandı Mustafa Kemalim.
Türküler söylerdin Uru meli 'den
"Alişimin kaşları kara" derdin.
Estergon kalesinden, Tuna 'dan kaç kere
Bize selam gönderdin.
Şimdi de biz türkü yakalım sana
Milletçe söyleyelim. Sensiz mahur faslım
Neyleyeüm gayri, hüzzam makamına kaldı işimiz.
Sana bağlılığımız, seni sevişimiz
Bize güneş gibi, hava gibi, su gibisin.
At mermer örtünü üstünden
Bir meclis neşve kurduk sana
Cepheleri, meydanları, kürsüleri koy bir yana
Bir şarkı söyle bize Mustafa Kemalim.
Haykır yedi düvele, diz çöktüren sesinle
"Dağ başını duman " almışı.
Topla etrafına Bayburtluyu, Dadaşı
Bir şarkı söyle.
Bir bar oyna Mustafa Kemalim
Titresin meydan
Geç oradan Sivas'a, başla kıvrak endamınla halaya
Efelerin hatırı kalmasın,
Bir harman dalı oyna Mustafa Kemal'im
Kaysın altımızdaki toprak.
Sonra,
Hep beraber söyleyelim Türkümüzü
Dağ dağ, şehir şehir, köy köy
Dalgalansın bayrak,
Dalgalansın Mustafa Kemal'im''.

"Uçun kuşlar uçun!
Doğduğum yere,
Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.
Ormanlar koynunda, bir serin dere,
Dikenler içinde bir sarı gül vardır."
Rıza Tevfik Bölükbaşı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön PKK: PKK Amerikan Ordusunun Bir Parçasıdır, PKK Bir Kürt Hareketi Değildir, Türk ve Kürt Kardeştir ve Asıl Düşmanımız ABD ve Onun Emirkulu Olan AKP'dir!

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir