Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1993 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerler

PKK'yı yaratan ve günümüze kadar finanse edip yöneten devlet Amerika’nın ta kendisidir.
Nasıl mı?
-1980 darbesi sonrasında Türkiye’de oluşan Amerikancı hükümetlerin yardımı ile.
-PKK ve Kürt mafyası ne tesadüftür ki Turgut Özal döneminde oluştular ve güçlendiler.
-Abdullah Öcalan bir MİT ajanıdır. Bunun kanıtını kahraman Uğur Mumcu bulmuştu. 1972'de, Abdullah Öcalan "Şafak Bildirisi" davasından dolayı tutuklandı, ve sonrasında Milli İstihbarat Teşkilatı "Bizim adamımızdır" yazısını yollayıp, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasını sağlamıştı.
PKK gibi aşağılık ve zavallı bir terör örgütü neden hâlâ etkisiz hale getirilmedi ve sürekli Şehit vermemize sebep oluyor?
-"Devlet" kelimesinin anlamı şudur: "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal ve askeri bakımdan örgütlenmiş milletin oluşturduğu tüzel varlık". Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Devleti'dir ve bu devletin bütün organlarını(TSK, MİT, vs) yöneten güç hükümettir. Yani hükümetin elinde bir uzaktan kumanda var ve bununla istediği zaman bütün devlet organlarına emir verip onları yönetebiliyor. Demekki eğer hükümetin başındaki lider kadro kişisel çıkarları(zenginlik) uğruna Amerika'ya namusunu ve şerefini satan insanlardan oluşuyorsa, TSK ve MİT gibi devlet organlarının başındakileri de maalesef dolaylı olarak Amerikancı oluyor. İşte bu yüzden Abdullah Öcalan bir MİT ajanıydı ve sonra ABD'nin çıkarları uğruna Amerikancı Özal Döneminde, PKK dizayn edildi ve bu lanetli terör örgütün başına imralı canisi getirildi.
-Ülkemizin yönetildiği bu lanetli sisteme rağmen, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içinde daima bu düzeni bozup Türkiyenin Tam Bağımsızlığını koruyan Atatürkçüler olmuştur. Eşref Bitlis önderliğindeki Atatürkçü Kahraman Askerler, Özal döneminde sürekli Amerika ve Amerikancı hükümet ile mücadele etmişlerdir. Eşref Bitlis vefat etmeden önce(17-02-1993 öncesi) Kuzey Irak ve PKK’ya yapılan operasyonlar sonucunda Amerikan Ordusunun bir parçası olan PKK terör örgütü resmen yok edilmişti. İşte bu onurlu davranışlar sonrasında, 1960 Devriminden sonra ilk defa Eşref Bitlis döneminde yine TSK içinde bir Atatürkçü(Anti-emperyalist) Devrim oluşmuştur. İşte bu Devrimi yaratan Kahramanların Ruhu günümüze kadar TSK'da devam etmiştir ve bu yüzdendir ki, bu ruha sahip olan Askerlerin büyük bölümü günümüzde Amerikancı AKP tarafından ya Silivri Cezaevine yerleştirilmiş yada emekli edilmişlerdir, ki PKK yok edilemesin ve Amerika’nın çıkarlarına zarar gelmesin diye.
-PKK terörü Amerikancı Çiller ve Tayyip Erdoğan hükümetleri tarafından kasıtlı olarak yok edilmedi ve daha da güçlendirildi.
SONUÇ, PKK TERÖRÜ NEDEN BİTMEDİ:
-DSP Hükümeti Döneminde TSK tarafından yine etkisiz ve yokedilme noktasına getirilmiş olan PKK, AKP ve Hilmi Özkök'ün Büyük Yardımları ile ABD'nin Irak'ı Tekrardan İşgal Edip, PKK'nın tekrardan güçlenmesi sağlanmıştır.
-AKP terörü bitirmek için asla herhangi bir adım atmıyor.
-Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, ABD ile yaptığı 9 maddelik gizli anlaşmada TSK’yı zayıflatan ve PKK'yı yasallaştıran ve güçlendiren maddeler var. Ve bu maddelerin hepsi de gerçekleştirildi.
- Erdoğan'ın Özel Temsilcisi olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan AKP'nin PKK ile işbirliği yaptığını resmen doğradı. Buda Vatan Hainliğinin belgesidir.
-Şehitlerimizin sorumlusu: "AKP’nin Kürt Açılımı Politikası ve ABD-AKP-PKK-BDP(DTP) İşbirliği"
ÇÖZÜM, PKK TERÖRÜ NASIL BİTER:
-NATO'dan çıkılacak, Amerikaya rest çekilecek, Avrasya ülkeleri(İran, Suriye, Çin) ile milli çıkarlarımız doğrultusunda ekonomik anlaşmalar yapılacak(hedef Türk Birliği).
-Kuzey Irak, aynen Kıbrısta yapıldığı gibi, yasal haklarımıza dayanarak, oradaki Türkmen Soydaşlarımızın yardımı ile ele geçirilmeli, ve bölgedeki bütün PKK’lılar 1-2 günde etkisiz hale getirilecek.
-Doğu Anadolu'da İş Garantisi ve Tarih Dersleri
Ayrıntılı Bilgiler için giriniz

1993 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:22

1993 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerler

"Gerçekleri söylemek inşam özgür kılar."

Alayın lağvedilmesi personel, silah, araç ve malzemelerin hepsinin başka birliklere dağıtılması demektir. Bu işler iki ay sürdü ve Temmuz 1992 sonlarında Kara Kuvvetleri Karargahında Harekat Başkanlığındaki Şube Müdürlüğü görevine katıldım. Dört yıllık Kurmay Albaydım.

22 Haziran 1993 günü saat 09:15'de Kara Kuvvetleri Komutanı Emir Subayı telefonla Komutanın beni beklediğini söyledi. Emir Subayının odasına girdiğimde bana "Komutanım hemen girin, Komutan çok acele ediyor" dedi. İçeri girdim, selam verdim. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhittin Füsunoğlu çalışma masasının gerisinde ayakta ve üniformasının ceketini çıkartmış durumdaydı.

- Emredin komutanım.
- Pamukoğlu Albayım nasılsınız?
- Sağ olun komutanım, her şey normal.

Daha sonra Kara Kuvvetleri Komutanı iltifatkar sözler söyledi. Benim sevk ve idaremin ne kadar iyi olduğunu, Alayımın Kara Kuvvetleri birincisi olduğunu, Üstün Birlik şilt ve rozetlerini aldığımı, başarılarım nedeniyle kendilerinin beni Amerika'ya gönderdiğinden bahsetti.
Ben bu girizgahın sonunda ne geleceğini bekliyordum. Bu safhada Kara Kuvvetleri Komutanı konuştukça bana "estağfurullah" ve "sağ olun" demekten başka bir şey kalmıyordu.

Sonunda Kara Kuvvetleri Komutanı:

- Pamukoğlu Albayım sana bir görev vereceğiz ama, cevap vermeden önce ailenle görüş, cevabını bana söyle, dedi.
- Komutanım.siz emredin, bir askeri vazifede ailemin de kararını almak söz konusu olamaz. Bu benim meslek anlayışımla çelişir.
- Yok yok.. Bunda bir şey yok. Sen bir sor, sonra da cevabını getir, dedi.
- Komutanım, vazifenin ne olduğunu bilmiyorum ama barış veya savaş, hangi görevse bunu şerefle yerine getirmeye hazırım.

Kara Kuvvetleri Komutanı ile bu karşılıklı konuşma biraz sürdü. Bu derece "ailene sor da karar ver" ne demekti? Ailem yok derse "görevi yapamam" mı diyecektim? Vazifenin hassas, kritik ve tehlikeler taşıdığını hissetmiştim. Askerlik sanatının Özünde tehlike vardır, aksi halde farkı nereden gelecekti? Bunu üniforma giyen herkes böyle bilecek ve ruhen hazır olacaktı. O nedenle bu konuşmayı yadırgıyor, ne emir verilecekse hemen verilsin istiyordum.

Sonunda Komutan dayanamadı:

- Pamukoğlu Albayım, sizi Hakkari'ye göndermek istiyoruz, dedi.
- Şerefle giderim, derhal, ne zaman emrederseniz? Hemen göreve katılayım.
Kara Kuvvetleri Komutanı sağ tarafındaki telefonlardan birini kaldırdı, huzurlu -ve neşesini belli eden bir ses tonuyla; "Sayın Komutanım Pamukoğlu Albayım şu an karşımda, "Bütün görevler benim için şereftir" diyor...

Sağ olun Komutanım" dedi ve telefonu kapatarak bana döndü:

- Genelkurmay Başkanı seni bekliyor yarım saat sonra kendilerini gör, teşekkür ederim, sana yakışan hareketi gösterdin, dedi.
Komutanın hal ve hareketlerinden rahatlayıp sevindiği anlaşılıyordu. Özel Kalem Müdürü ve Emir Subayının beklediklerini söylemesi üzerine Genelkurmay Başkanının makam odasına girdim. Odada Genelkurmay İkinci Başkanı diğer giriş kapısının önünde esas duruşta ayakta duruyor, Genelkurmay Başkanı ise ceketinin önü açık bir halde öfkeli ve yüksek bir sesle konuşarak odanın bir ucundan di ğer ucuna hızlı hızlı gidip geliyordu. İçeri girince kendimi takdim ettiğimde her ikisi de önce bana baktılar, sonra da sanki ben içeride değilmişim gibi davranmaya başladılar. Konuşan Genelkurmay Başkanıydı. İkinci Başkansa gergin bir şekilde sadece dinliyor, yüzünden boncuk gibi akan terleri görüyordum. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş arada bir koltuklardan birine oturuyor, kısa bir süre sonra yeniden ayağa fırlıyor, odanın içinde bir duvardan diğerine yürümeye devam ediyordu.

Öfke ve şiddetle söylediklerinin özeti şuydu:

"Bu karargahta beni kandıran adamlar var. Beceriksiz adamları yapar diye ısrar ediyorlar. Beni ne duruma düşürdüler. O Güneydoğu'ya gidemem diyenlerden hesap sorulacak, emekli yapılmaları yetmez. Hiçbir sosyal haktan yararlanamamaklar. Milletin kırk yılda bir Türk Silahlı Kuvvetlerine işi düşecek, o zaman da sen tut ben gidemem de. Ordu barış için mi kurulmuş, savaş çıkınca biz yokuz deyin. Siz sulh zamanı kışlalarda büyük karargahlarda zaman geçirin, risk yok, ölüm kalım yok, koltuklarının altında dosyalarla yıllarını geçiriyorlar. Bunlar general olunca daha çok kendilerini gizleyebilirler, yahu bu adamlar benim bulunduğum makama kadar yükselirler, nasıl tespit edeçeksin ki? Günlük sıradan şeylerde ölüm yok, savaş yok, gerçek kahraman, gerçek general, gerçek yurtseveri hangi ölçüyle ortaya çıkaracaksın? Cesur adamlar bu günlerde millete lazım...Çok müşkül duruma düştük."

Genelkurmay Başkanı bir ara duruyor, kısa bir süre susuyor, tekrar başlıyor ama bu defa aynı şeyleri daha şiddetli ve ağır ifadelerle söylüyordu.

Durdu, bana doğru yürürken:

- Ben seni Binbaşılığından tanıyorum, nasıl bir subay olduğunu çok iyi bilirim dedi ve tam karşımda durarak sağ eliyle sol göğsümün üzerine vurup:
- Seni tümgeneral yaptım, dedi.
Bu ifade Komutanın içinde bulunduğu ruh halini gösteren, aynı zamanda da yüksek bir iltifattan başka bir şey değildi.

Ben de:

- Sağ olun komutanım, diye cevap verdim.
- Ne zaman gideceksin?
- Ne zaman emrederseniz, ben hazırım.
- Şahsi işlerinizi bitirip üç gün içinde hareket edin.
- Emredersiniz.
- Aileniz ve çocuklarınızla ilgili işleri ben takip ederim.
- Sağ olun.

Selam verip Genelkurmay Başkanının makamından çıktım. Karargahtan ayrılmadan Genelkurmay İstihkam Daire Başkanı General Kamuran Orhon'a veda etmek istedim. Aynı Tümende ben Binbaşı rütbesiyle Kurmay Başkanı iken kendileri Albay rütbesi ile Alay Komutanıydılar. Açık sözlülüğü ve farklı kişiliğinden dolayı her zaman, rütbe hiyerarşisi dışında kendisine saygım, klasik askeri yapının ötesindeydi. Karargaha geldiğimi duyduğundan Kamuran Paşayı beni beklerken buldum. Kamuran Paşa meselenin öncesini biliyordu. Bana içeride ne olduğunu sordu, genel şekliyle özetledim. "Genelkurmay Başkanının bu son durumlardan çok rahatsız olduğunu ve bir Kurmay Albayın gitmiyorum, istifa ederim demesine içerlediğini" söyledi.

Bunun üzerine:

- Yalnız bir şey var, madem Hakkari ve Şırnak'a iki Tuğgeneral lazım, bu iki kişinin Albaylardan seçilmesine gerek var mı? Şu anda Kara Kuvvetlerinin 80 tane Tuğgenerali yok mu? Bunlardan 20 tanesi hadi dördüncü ve son yılına giriyor, bir yıllığına o görevlere gidilemeyeceğini düşünelim, peki geri kalan 60 Tuğgeneralden iki kişi bu görevlere niçin seçilemiyor? 60 kişiden 2 kişi atanmazsa sonuç böyle olur, dedim.

- Haklısın yalnız, Komutan bu konularda da çalışmalar yaptı sanıyorum, bir bildiği vardır. Onu sinirlendiren şeylerden biri de senin gideceğin yerde bu ay olaylar doruğa çıktı. Hakkari'de yolların kesilmediği gün yok. Geçen günlerde 5-6 kez Hakkari il merkezini bastılar, Çukurca ilçesini PKK 24 saat elinde tuttu, kimseyi ilçeye sokmadı, karakolların durumu hiç iyi değil. Onun için her şey üst üste geldi. Gelecekte bir sıkıntı daha var. Bu son durumu basın duyacaktır, o zaman tam bir fiyaskoyla yüz yüze gelinecek, dedi.

- Basın bunu nasıl duyabilir ki? Kim söyleyebilir? Bunu açıklayacak kişi asker niteliklerine sahip olamaz.
- Göreceksin basın bunu öğrenecek, saklayamazlar. Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Bu bile Tanrıdan, senin oraya gitmen kadar isabetli bir şey olamaz, dedi. Vedalaştık, ayrıldım.
(Bir aya kalmadı, bütün gazeteler 2-3 gün üst üste bu olayı yazdılar.) Şırnak'a atanan Kurmay Albay Erdal Sipahi ile beraber iki gün sonra gene Genelkurmay Başkanıyla makamlarında görüştük. Komutan gene benzer konulara değindi. Erdal sınıf arkadaşımdı, ikimiz de bizim sınıftan, devreden, kurmay olan 86 subaydan, ilk defa üstün sicil kıdemiyle mümtazen terfi eden 5 subaydan biriydik.

28 Haziran 1993 sabahı Karar Kuvvetleri Komutanlığına ait bir uçakla Diyarbakır'a gitmek üzere Ankara'dan ayrıldık. Diyarbakır'a indiğimizde bizi karşıladılar ve doğrudan Jandarma Asayiş Komutanlığı Karargahına gittik. Asayiş Komutanı Korgeneral Necati Özgen'di. Piyade Okulunda kendilerinin Kurmay Başkanıydım. Bölge hakkında bize bilgi verdi. Öğleden sonra Asayiş Komutanı ile beraber helikopterle Diyarbakır'ın kuzeyinde bir karakola gittik. Asayiş Komutanı bu Jandarma Karakolunda da cereyan eden çatışmalarla ilgili bilgiler verdi.

Ben sınıfım ve görevlerim itibariyle her tip karakolu bilen bir subaydım. Burası karakol değil, savunmaya hazırlanmış tahkimli bir mevzi idi. Gözetleme yerleri, atış mazgalları, tel engeller, mayınlar, üst örtülü mevzilerle, 360 derece her taraftan gelebilecek saldırıları karşılamak üzere tertiplenmiş, bir kale intibaı veriyordu. Bu görüntü nelerin olduğu ve olabileceği konusunda çok şey anlatıyordu. Hava kararırken Diyarbakır'a döndük. Gece orduevinde kaldık. Geç yatmama rağmen sıcaktan uyumak mümkün değildi. Kalktım, dünyanın başka ülkelerinde bu tip mücadeleleri anlatan piyasa kitaplarından yanımda getirdiklerimi taradım, güneş doğarken tıraş oldum, valizimi alıp resepsiyona indim.

Birkaç saat sonra bize tahsis edilen UH-1 helikopteri ile Şırnak ve Hakkari'ye gitmek üzere Diyarbakır'dan ayrıldık. Uçuş boyunca pilotlar üzerinden geçtiğimiz arazi hakkında bize bilgi veriyorlardı. Hakkari Diyarbakır'dan üç vilayet daha doğudaydı. Yaklaşırken pilotlar "Şırnak" diye işaret ettiler. Havadan buranın şehir mi köy mü olduğu hususunda insan karar veremiyordu. Helikopter Şırnak Jandarma Tugay Karargahının yakınındaki piste indi. Ben aynı helikopterle devam edecektim. Hemen yanımızda bir Skorsky (Black Hawk/Kara Şahin) helikopterine personel ve malzeme yükleniyordu. Geldiğimiz helikopterin pilotlarından biri yanıma gelerek "Komutanım bu Skorsky Hakkari'ye gidiyor, arzu ederseniz onunla gidebilirsiniz, istemezseniz beraber devam ederiz" dedi. "Ben onunla giderim, siz dönün, teşekkür ederim" dedim. Helikopterde bir kişinin oturacağı yeri zor buldular, kapısı güçlükle kapandı, havalandık. Bu iş o kadar çabuk olmuştu ki, pistten uzaklaşmış olan Erdal'la bile vedalaşamadık. Helikopter tavanına kadar malzeme doluydu. İzinden döndüğü anlaşılan sivil kıyafetli 7-8 personel de aralara sıkışmıştı. Benim üzerimde harici üniformam vardı. İçeridekilerin bakışları donuktu ve tepkisiz bir halleri vardı. Ben camdan sürekli araziyi inceliyordum. Onların nerede oldukları, kimin ne yaptığı gibi bir merakları yoktu. Her hallerinden bezginlik akıyor, hiç konuşmuyorlardı. Benim de içimden onlara kim oldukları, hangi birlikten oldukları gibi sıradan bir soruyu bile sormak gelmedi.

Doğuya doğru uçtukça arazi sürekli yükseldi, dağlar artık uçsuz bucaksız, hepsi de çıplak kayalıklarla kaplıydı. Hakkari sınırlarına girmiştik, bir süre sonra altımızda bir plato belirdi. Üzerindeki 10-12 bina ve barakadan oluşan yerleşimin askeri kışla olduğu anlaşılıyordu. Helikopter iniş için dönerek alçalırken uzaktaki bir vadinin tabanına doğru uzanan kerpiç ağırlıklı binaların hakim olduğu meskun mahal de Hakkari olmalıydı. Pistte, Dağ ve Komando Tugay Komutan Yardımcılarından Piyade Albay Nevzat, Kurmay Başkanı Kurmay Albay İhsan ve Karargah subayları karşıladı. Tugay Komutanı Utku Paşa kısa bir süre için izine ayrılmış ve henüz dönmemişti. Tugaya Albay Nevzat vekalet etmekteydi. Ben, Utku Paşa görevden ayrılıncaya kadar bir nevi gözlemci durumundaydım ve herhangi bir konuda sorumluluğum yoktu. 50 m. ilerideki Tugay Karargah binasına geçtik, burada bana bir çalışma odası hazırlanmıştı, kısa bir görüşmeden sonra; "bana hemen bir eğitim elbisesi hazırlasınlar ve bütün Şube Müdürleri kendi faaliyet sahalarındaki tüm bilgileri sonsuz bir ayrıntıyla anlatmaya hazır olduklarında nerede toplanacaksak oraya geleyim, bu iş iki saati geçmemeli" dedim. Öğle yemeğinden sonra brifinge başlayabileceklerini söylediler.

"Siz yemeklerinizi yiyin ve hemen gelin, ben Komutanlık görevlerinde öğlen yemeği yemem, birisi bana bir tost ve ayran getirsin, siz yemeğinizi yiyin ve hemen gelin. Siz hiçbir şey anlatmadan da ben bir şey söyleyeyim. Bu tip mücadelede çeyrek saat bile hayatidir. Her şeyde süratli olacağız, daha süratli, en süratli olduğumuz zaman bile yeterince hızlı olmuş sayılmayız, işimiz hasımdan önce zamanla olacaktır."

Dağ ve Komando Tugayının Karargah binası zemin hariç iki kadı orta boyutta klasik bir bina idi. Harekat merkezi bu binanın zemin katında bulunan 80-100 kişilik bir salondu. Hemen girişte sağda Komutanın oturacağı küçük bir masa, solda da karargah subaylarının oturması için çevresi sandalyelerle çevrilmiş büyük bir masa mevcuttu. Salonun ucunda yerde kabartma bölge haritası karargah subaylarının masasının çevresinde de bölge haritaları ve muhtelif bilgileri içeren panolar yer alıyordu. Mevcut iki masanın üzerinde 7-8 tane telli ve telsiz telefon mevcuttu. Bu mekanı anlatıyorum, çünkü, bir saldırı olmazsa, birliklerin üs ve kışlalarında değilsek, karakolların birinde veya operasyonların cereyan ettiği arazilerde bulunduğumuz zamanlar dışında sabaha karşı uyuyabildiğimiz üç-dört saat uykunun dışında 24 saatin tamamı bu yerde geçti.

Karargah brifingini verdi. Karşılıklı görüşmemiz gece yarısına kadar sürdü. Yüzlerce soru sordum. Dikkatimi çeken ve en hayati durumlar şunlardı:

1. Dağ ve Komando Tugayının dört Taburu, batıdaki Tugaylardan takviye gelen Piyade Taburları, 3 jandarma Alayının bütün Tabur ve Bölükleri, kendilerine tahsis edilen kışla, karakol ve üslerde savunma düzeninde bulunuyorlardı.

2. Birlikler yakın çevrelerine kendi inisiyatifleri ile küçük çaplı operasyonlara çıkıyorlar, fakat hava kararmadan üslerine geri dönüyorlardı. Üç bin metrenin üzerindeki bu dağlarda bazen 400-500 metre bile üç-dört saatte zor yürünürken bir PKK kampını, üssünü, gruplarını bulmaları söz konusu değildi. Dolayısıyla temas da sağlayamıyorlardı.

3. PKK grupları; (Takım 40-50, Bölük 110-120, Tabur 240-260 kişi-militan demektir) her yerde idi. Öyle taktik ve usuller uyguluyorlardı ki, bir türlü tam olarak nerede oldukları, ne zaman ne yapacakları değerlendirilemiyor, kestirilemiyor gibi bir sonuç çıkartılıyordu.

4. Hiçbir bilgi doğru ve güvenilir değildi. Halkın devlete güvenini kaybettiğini olaylar gösteriyordu. Halkın PKK'ya yardım ve destek sağlaması örgütün ideolojisine değil, baskın çıkan otoritesinden korkmasıydı. Bu nedenle halktan bilgi gelmiyordu. Gelen az bilgi de doğru ve güvenilir değildi. Militanlar her yerdeydi ama, "şu saatte", "şuradan" diye bir istihbarat yoktu. Ortada bir sürü telsiz dinlemelerinden, jandarmadan, polisten, MiT'ten gelen haberler vardı ve bunlar da birbiri ile çelişiyordu. Her şey bulanıktı, esas kaynak olan halk da şu anda kapalıydı.

5. Mahalli yönetimlerin çoğu, başkanından en düşük memuruna kadar (belediyeler) açıktan ve inanılmaz ölçüde PKK'nın destekleyicisi değil, ta kendisiydi. Tam şımarmışlardı, pervasızca hareket ediyorlardı.
6. Anlaşılmaz bir şekilde ve yaygın bir kanaatle de birileri 1993 de PKK ile sözde ateşkes yapmıştı. Hangi kafaya hizmetle yapıldığı inanılmaz bu durum ile "bu iş artık böyledir" gibi düşünce; subayları tevekkül ve kaderci, emirle iş yapan durumuna soktuğu şu on saati aşan görüşme ile apaçık ortadaydı ki, bu durum hem hasımdan hem de doğadan daha önemliydi.

Sabah olmak üzereydi. Tugay Komutan Yardımcısı Albay Nevzat'ın orada bulunmadığını fark ettim. Nerede olduğunu sordum. Kurmay Başkanı Albay İhsan, Tugay Komutanlığına vekalet ederken bütün gece kışlanın etrafındaki nöbetçileri ve mevzileri kontrol ettiğini, kendisi sorumlu iken herhangi bir baskından çok çekindiğini söyledi.

"Siz Dağ ve Komando Tugayının kışlasının tehdit ve tehlike altında olduğuna inanarak yaşarsanız, Hakkari'nin 60 ayrı yerindeki küçük birlikler, bölükler, karakollar ne yapsın? Buna sinirleri çelikten bile olsa hiçbir insan dayanamaz. Beyler, Türkiye'nin bu dipsiz köşesinde tüpten dışarı çıkmış olan bu macunu aynen tüpüne geri sokacağız. Herkes ruhunu buna göre hazırlasın" dedim.

İstihbarat Şube Müdürü Kurmay Yüzbaşı Harun'a:

"Şu haritayı temizle ve 10 yıl nerede temas sağlandı, nerede pusuya düşüldü, yollar nerelerde kesildi, hangi karakollar basıldı, nerelere mayın döşediler, saldırıya uğrayan köyler ve mezralar, Hakkari, Yüksekova, Şemdinli ve Çukurca merkezlerine yapılan eylemler, adam kaçırmalar ve suikastlerin sadece tarihlerini kırmızı renkli bir kalemle bu yerlerin yanlarına yaz. Haritada başka hiçbir şey bulunmayacak."

Harekat Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Ahmet'e:

"Boş bir harita da sen bul. İran ve Irak sınırlarındaki Jandarma Sınır Karakollarından başlayarak iç bölgelerdeki İl Jandarma Karakollarını, Dağ ve Komando Taburlarını, Takviye Piyade Taburlarını, Jandarma Komando Taburunu, Jandarma ile Komando Bölüklerini, Jandarma Özel Harekat Grubunu ve nerelerde ne kadar Geçici Köy Korucusu (GKK) varsa yerlerini işaretle, bunların subay, astsubay, asker, havan, tanksavar topu, roketatar, uçaksavar, makinalı tüfek olarak muharebe gücünü küçük bir not alarak yanlarına yaz. Sonra biriniz bu iki haritayı benim masamın üzerine bıraksın" dedim.

"Havuza düşen memleketleri Biti var ki, içimde sayıklar."

Hakkari (Çölemerik) nüfusu 174.000 (1990 sayımı) olan, merkez Çölemerik, Yüksekova, Çukurca ve Şemdinli ilçelerinden meydana gelen, Kuzeyden Güneye doğru uzanan siyasi hudut dik bir açıyla devam ettirildiği taktirde görüleceği gibi,
Yüksekova ve Şemdinli arazilerinin İran ve Irak topraklarına koç başı şeklinde girdiği bir vilayettir.

İran'la 120 km., Irak'la 220 km.lik siyasi smıra sahiptir. Hakkari'nin 162 köy, 512 mezra olmak üzere 674 yerleşim alanı, dağlar, dağ boğazları, dağ geçitleri ile yüksek platolarda dağınık şekilde bulunmaktadır. 1993 yılında vilayetteki 290 okuldan 217'si kapalıydı. Açık olanlar da il ve ilçe merkezlerinde faaliyet gösterenlerdi. Bunların da nasıl bir eğitim yaptığı veya yapabileceği ortadaydı. Bu ildeki çocuk ölüm oranı binde 4l'dir. Türkiye genelinde binde 2'dir. Aslında burası dağların içtima ettiği bir bölgedir. Batı ve kuzeyden gelen dağ silsileleri en yüksek rakıma ulaşarak burada düğümlenirler. Subayların sık tekrarladıkları bir söz vardır: "Hakkari'yi bir masaya yatırıp ütüleseler Türkiye kadar bir alan çıkar". Mücadele hakkında doğru fikir vermesi ve coğrafyanın sertliğini göstermesi bakımından bazı dağların yükseklikleri: Buzul Dağı 4135 m., Mor Dağ 3807 m., Perihan Dağı 3370 m., Şehidan Dağı 3523 m., İkiyaka Dağlan 3395 m., Hakkari Karadağ 3604 m., Yüksekova Karadağ 3460 m., Şemdinli Karadağ 3335 m., Koç Dağı 3262 m., Soypa Dağı 3214 m., Çimen Dağı 3170 m., Kiralın Kızı Dağı 3121 m., Sümbül Dağı 3467 m.'dir.

Çevresi vadi, boğaz ve dağ geçitlerinden oluşan 1925 m. yükseklikte 20x10 km.'lik bir alanı kapsayan Yüksekova dışındaki arazi ise 2100 m. ila 3000 m. arasında rakıma sahiptir.

Ana ve tali yollar tamamen boğaz, geçit ve vadilerde bulunmakta olup, araçla hareket ancak yollarda mümkündür. Boğaz ve geçitlerin önemlileri batıdan doğuya şunlardır: Zap Boğazı, Süvari Halil Geçidi, Süvari Kotra Geçidi, Çiçekli Geçidi, Meydan Gediği, Ortaç Gediği, Kınkdağ Geçidi, Karan Vadisi, Rezok Boğazı, Aslankerem Geçidi, Rubarişin Gediği, Keridosu Geçidi, Gafer Gediği, Yeniköprü Boğazı, Eşek Gediği, Kerikulort Geçidi, Mezar Gediği, Helena Boğazı, Sapa-tan Geçidi, Haruna Geçidi, Bembo Gediği, Hirmil Geçidi, Pazar Gediği, Aslankaraş Gediği, Mamçin Gediği, Haran Gediği, Esendere Boğazı, Perihan Gediğidir. "Bir hançer yüz özdeyişten daha etkilidir.'

1993 Temmuz'unda Hakkari'deki askeri güç aşağıdaki birliklerden oluşuyordu: Kara Kuvvetlerinin; Dağ ve Komando Tugayı (dört taburlu) ile Ege ve Trakya'daki Tugaydan gönderilen beş takviye Piyade Taburu, ikisi 105 mm.'lik ve biri 155 mm.'lik üç obüs bataryası.

Jandarma Genel Komutanlığı birlikleri ise, ikisi sınır, biri il jandarma olmak üzere üç Jandarma Alayı ve bunları destekleyen bir Lojistik Komutanlıktan meydana geliyordu. Bu alaylara bağlı dört sınır taburu ve kırk dört karakol ile Jandarma Komando Taburu, jandarma Özel Harekat Grubu, üç İlçe Jandarma Komando Bölüğü mevcuttu.

Dokuz bini jandarma olmak üzere Hakkari'de 2000 subay, astsubay, 21.000 asker, toplam 23.000 kişilik silahlı güç mevcuttu. O dönemde Batıdaki bazı Kolorduların asker sayısı 6-7 bindi.

Dağ ve Komando Tugayının Karargahı vilayet merkezinin 12 km. Kuzeyinde 2600 m. yükseklikte bulunuyordu. Başyurt adını verdiğimiz bu kışlada Tugayın bir taburu, destek kıtaları ve bağlı bölükleri iskan ediliyordu. Diğer üç tabur; Van, Yüksekova ve Şemdinli'deydi. Van taburu ancak kışın birkaç ay Van'da kalıyor, diğer zamanlar Hakkari'de faaliyet gösteriyordu.

"En büyük kusur sığlıktır."

Aynı tarihlerde Kürdistan İşçi Partisi (PKK)'nin Behdinan diye isimlendirdiği Hakkari, Kuzey Irak ve İran topraklarını kapsayan bölgelerde gruplarının faaliyet gösterdikleri mıntıkaları şöyle değerlendirilebilirdi:

Yüksekova kuzeyi, Mor Dağ, Yüksekova Doğusu, İran sınırı ve İran topraklarındaki Kalereş kampı bölgesinde bir grup.
Şemdinli Kuzeyi, Doğusu, Iran sınırı ve İran topraklarında Jerma-Betkar kampında bir grup.
Şemdinli güneyi, doğusu, İran sınırı ve İran topraklarında Zagros kampı, Irak topraklarında Hakurk kampında bir grup.
Şemdinli güney batısı, Derecik, Balkaya Dağları ve Irak topraklarında Basyan kampında bir grup.

Hakkari güney doğusu, Oraman (Alandüz), Irak sınırı ile Irak topraklarındaki Mezi-Karyaderi (Avaşin) kampında bir grup.
Çukurca kuzeyi ve doğusu ile Hakan Tepe Irak sınırı altındaki Irak topraklarında bir grup.
Çukurca güneyinde Irak topraklarında Şivi (Zap) kampında bir grup.
Çukurca doğusundan Şırnak idari sınırına kadar olan bölge ile Irak topraklarında Metinan kampında bir grup.

Hakkari batısı ile Şırnak idari sınırı arasındaki Karanlık (Kato) Dağı arasında bir grup.
Hakkari Kuzeyi-Van idari sınırı Karadağ bölgesinde bir grup. PKK'nın silahlı teşkillerine grup tabiri kullanılması bunların askeri örgütlenmede taşıdı ğı büyüklüklerin tarafımızdan tam bilinmemesinden kaynaklanıyordu. Bunun Türkçe'si, zayıf istihbarat demektir. Aslında PKK tam gayrı nizami harp teşkilatında bulunuyordu, dağ kadrosu; manga, takım, bölük, tabur savaşçı örgütlenmesi halindeydi. 1993 Temmuz'unda PKK takımları 40-50, bölükleri 110-120, taburları 240-260 militandan oluşuyordu.

Hareketli alay dediği savaşçı örgütlenmeyi de yaptı ve denedi. Her kademede komutan, komutan yardımcısı, propaganda görevlisi, maliye sorumlusu, askere alma gibi karargah hizmetlerini yürüten personel mevcuttu. (1994'de Kuzey Irak'ta yürüttüğümüz bir harekatta ele geçirdiğimiz belgelerden birinde Behdinan-Zağros (Hakkari) teşkilatlanması, kullanılan kuvvetler, mıntıkalar, sorumluların isimleri, her birliğe verilen hedefler tek tük gösteriliyordu. Hakkari bölgesi 5 ana bölgeye bölünmüş ve 7 tabur görevlendirilmişti.) Bu teşkiller dağ kadrolarını oluşturan güçlerdi.

İl, ilçe, köy ve mezralarda siyasal, mali, askere alma, sağlık, istihbarat faaliyetlerini yürüten, dağ kadrosu teşkilleriyle sürekli temasta olan binlerce milis vardı. Hücre sistemi çalı şan bu unsurların tam sayısını bu tip mücadelelerin yapıldığı dünyanın diğer herhangi bir yerinde, hiç kimse tam olarak çıkaramamıştır. Yer altında organize olan bu hücrelerde zincirin bir baklasını ele geçirerek zincirin tamamına ulaşılmasına imkan yoktur. Bakla bakla çözebilirsiniz, ama bir ucundan tutup çeke çeke son baklaya ulaşamazsınız. Bir bölgede örgütün gücünü muhafaza etmesi ve etkisinin yüksekliği milislerin miktarlarının çok ve iyi çalıştıklarının işaretidir. Halkın kendi güvenliğinin devlet tarafından sağlanamadığı inancının yerleşmesi, örgütün yapacağı eylemler hakkında önceden hiçbir haber alamamanız demektir.

Sonunda yıllarınız, aylarınız ve haftalarınız olayları kuyruk kısmından yakalamaya çalışmakla geçer, avare kasnak boşa döner durursunuz. Kaleşnikof piyade tüfeği, kannas keskin nişancı tüfeği, BKC makineli tüfeği, doçka uçaksavar silahı, 82 mm.'lik havan, RPG-7 ve RPG-11 roket atarlar ile personel ve tank mayınları PKK'nın esas ana silahlarıydı. "Ölümün ovalık yaptığı bu dünyada, kuşku ve pişmanlık için zaman yoktur. Zaman ancak karar vermek için vardır."

Süratle yapılması gereken şey araziyi haritaya bile ihtiyaç duymaya-(ak şekilde zihnime yerleştirmek ve en çok sıkıntıda olan İran ve Irak sınırındaki karakolları görmekti. Bölgedeki bütün karakol ve diğer birlikleri bulundukları yerlerde altı günde dolaşıp bitirdim. Geceleri nerede kaldıysam o bölge ve arazinin durumuna göre senaryolar ürettim, bütün gece boyunca subay ve
askerlerle görüşerek, onların hayal güçlerini hem kendileri hem de PKK gibi çalıştırmalarını istedim. Personeli ve birlikleri şahlandırmak için devamlı düşünceler üretip notlar çıkardım. Karşı tarafın taktiği ve tekniği benim için yeni bir şey değildi. Gayrı nizami harp yer kürenin neresinde bu güne kadar nasıl yapılmışsa, PKK'ya da o öğretilmiş, böyle eğitilmişlerdi. Bizim bunlara terörist, eşkıya, bölücü veya başka bir şey dememiz, eylemlerini farklı hale getirmeyecektir.

Hasmını iyi tanımlayamaz, teşhis edemezseniz ne gücünü ne de taktiklerini kestiremezsiniz. Sonuçta da kendinizin nasıl örgütlenmesi ve nasıl savaşılması gerektiğini çıkaramazsınız.

Birlikleri ve araziyi gördükten sonra ilk tespit ettiğim en önemli meseleler şunlardı:

Jandarma Karakollarının hemen hemen hepsi hiçbir askeri düşünce dikkate alınmadan kaçakçılık yollarını kapatacak gibi inşa edilmişti. Binalar çukurların, vadilerin, göçük alanların dibindeydi. Özel bir taarruz düzenlemeve hiç gerek yoktu.

Roketatarları omuzlarında iki militan gelip birer roket atsalar, şansları iyi giderse bununla bile iyi sonuçlar alabilirlerdi. Böyle bir duruma mani olmak için karakola hakim bir veya iki yükseltiye gece emniyet timi (15-20 asker) çıkarıldığında ve hep aynı yere, aynı sürelerde çıkarıldığında ise devamlı gözetlendiklerinden PKK oraya sızıp kendi tabiri ile "orayı darbeliyordu".

Bütün birlikler; komando, piyade, jandarma, savunma tedbiri almış durumdaydılar. Tabur ve Bölük büyüklüğünde, 60 ayrı kışla, üs, mevki ve karakol kendi bulunduğu mekanda kendisini koruyordu. Gerçekte ise koruyamıyordu, çünkü birliğin büyüklüğü ne olursa olsun gece herhangi bir istikametten saldırıya uğruyordu. Kime? Ne zaman? Nereden saldırılacağı tamamen karşı tarafın iradesine ve inisiyatifine kalmıştı. Hazırlanan avcı çukurları, mevziler, siperler ve hendeklerin çoğu koruma sağlayacağız derken, karşı tarafa sağlıklı bir gözetleme yapma ve ateş açma imkanlarını sınırlandırmıştı. Gayrı Nizami Harpte bu tarz bir savunma düzeni aslında askerin bulunduğu yerde ölümü beklemesinden başka bir şey değildir. Sürekli bekliyor olmak, bütün gece bulunduğunuz yere sızacak adamları düşünmek, bir kaç hafta sonra insanda sinir sistemini paramparça eder. Bir an gelir, ne olacaksa olsun der ve kaderci olursunuz.

Hiç kimsede dışa vuran bir korku ve ürkeklik işareti yoktu ama durgunluk ve bezginlik hemen fark ediliyordu. Tam olarak ne yapılması gerektiğinde bir belirsizlik vardı. Gelinen durum ve koşullarda kanıksama belirgindi, ancak bulundukları psikoloji ile nereye kadar gidilebilineceğini sorguladığımda personelden umut ve ışık alabilmek söz konusu değildi. Bütün bu düşülen durumların da farkında oldukları söylenemezdi.
Bazı birliklerden PKK ile ilgili abartılı cevaplar almak mümkündü.

Şemdinli'nin Derecik bölgesinde Jandarma astsubayına 1 km. gerisindeki Balkaya Dağı'nı göstererek sordum:

- PKK'nın bu dağda kampı var mı?
- Var komutanım, 700 kişiler. Yanındaki askerlerden birine sordum:
- Sen ne diyorsun?
- 1500 kişi var. Bazı geceler Osman Öcalan beyaz atın üzerinde bu dağdan (Irak tarafındaki başka bir dağı göstererek) şu dağın üzerine atlıyormuş.
O bölgedeki Piyade Tabur Komutanı Kurmay Yarbaya (Bir ay sonra ayrıldı. Generalliğe terfi etti ve sağlık nedeniyle rahmetlik oldu) sen ne diyorsun dedim:
- 300-400 kişi olduklarını değerlendiriyorum komutanım.
- Siz oraya hiç çıktınız mı?
- Hayır komutanım. Yedi yıldır çıkılmamış, bu bölgedeki Gerdi Aşireti devletten yanadır ve çok cesurdurlar, fakat orayı uğursuz sayıyorlar.
- Şu anda görünen, onlar ağacın üstünde siz altındasınız. Saçlarınızın tellerini bile sayıyorlar. Bu böyle sürüp gidecek mi? Sizin 600 askeriniz ve ağır silahlarınız var. Etrafınızda basılmayan karakol kalmamış, burayı da geçen sene basmışlar. 28 şehit var. Küçük rütbeliler ve askerlerle konuşun, böyle saçma sapan şeyleri kafalarından çıkarsınlar, dedim.

Benimle gelen, Şemdinli'de bulunan Dağ ve Komando Tugay Komutan Yardımcısı Piyade Albay Cahit'e:

- Cahit, buraya çıktığımızda göreceğiz, azami bir bölük kadar PKK'lı olabilir (80-100 militan). Karşı tarafın propagandası ne kadar etkili görüyor musun? Eğer bunların dediği kadar militan bu dağda olsa, hiç durmaz buralarda ne varsa hepsini siler süpürürler. (Kısa bir süre sonra bu dağa taarruz ettik, tamamı 47 kişiymiş. 28'i yok edildi.)
"Yıldırımın çarptığı insan gök gürültüsünü duymaz."

Utku Paşa Temmuz'ıın ikinci haftası göreve katıldı ve komutayı Tugay Komutan yardımcısı Albay Nevzat'tan teslim aldı.

- 1 Temmuz - 5 Ağustos 1993 arasında meydana gelen olaylar şöyleydi:
- 2 Temmuz saat 17:00'da PKK Çukurca ilçesine hakim tepelerden şehre ateş açtı. Karşılıklı müsademe üç saat sürdü.
- 3 Temmuz saat 23:40'da Şemdinli'nin Mezargediği bölgesinde arazide sahra düzenindeki Takviye Piyade Taburuna ağır silahlarla ateş açıldı. Çatışma 02:30'a kadar devam etti.
- 4 Temmuz saat 16:00 da Yüksekova-Yeşiltaş yolu kesildi.
- 9 Temmuz saat 17:00'da Yüksekova bölgesinde bir komando Çavuşu şehit oldu. Aynı gün saat 23:45'de Çukurca Çığlı Sınır Karakoluna silahlı saldın yapıldı, iki jandarma eri şehit düştü.
- 11 Temmuz 20:45'de Çukurca Ormanlı mezrasına silahlı eylem yapıldı.
- 17 Temmuz 11:30'da Yüksekova bölgesinde arazide bir jandarma eri şehit oldu.
Aynı gün saat 14:30'da Çukurca-Işıklı köyü yolunda bir sivil araç mayına çarptı.
- 19 Temmuz 02:00'da Şemdinli'nin Durak bölgesinde sahra düzenindeki 4'ncü Dağ ve Komando Taburunun emniyet timine saldırıldı. Dört komando eri şehit oldu. Bir Asteğmen ve altı komando eri yaralandı.
- 20 Temmuz 19:30'da Yüksekova Güven köyüne silahlı saldırı yapıldı ve iki köylü kaçırıldı.
- 23 Temmuz 15:00'da Çukurca Pirinçeken köyü yolunda bir sivil araç mayına çarptı. Bir vatandaş öldü, on vatandaş yaralandı.
- 24 Temmuz 14:30'da Şemdinli'de arazide bir komando eri şehit oldu. Aynı gün saat 23:00'da Hakkari vilayet merkezinin Kuzey Doğusuna silahlı saldırı yapıldı. Çatışma mahalle aralarında, sonuçta ortaya bir şey çıkmadan dört saate yakın devam etti.
- 27 Temmuz saat 14:20'de Yüksekova'nın Kısıklı Jandarma Karakoluna gündüz gözüyle, üstelik ana karayolunun kenarında bulunan bir yere baskın yapıldı. Biri astsubay, dördü er. Beş kişi şehit oldu. Aynı gün saat 22:30'da Yüksekova'nın Karabey köyü silahlı saldırıya uğradı, üç köylü kaçırıldı. Saat 23:15'de gene Yüksekova Çobanpınar Jandarma Sınır Karakoluna mensup bir er mayına bastı ve şehit oldu.
- 28 Temmuz saat 23:30da Hakkari'ye bağlı Kavaklı Jandarma Karakoluna silahlı saldırıda bulunuldu.

- 1 Ağustos saat 14:20'de Yüksekova Yeşildere mezrasında bir jandarma eri şehit oldu. Aynı gün saat 23:40'da Yüksekova'nın dibinde bulunan Kamışlı Jandarma Karakoluna saldırı yapıldı, üç er şehit düştü. Saat 24:00 da da Çukurca'nın Serbest Jandarma Sınır Karakoluna
baskın yapıldı. On er şehit oldu. Bir subay, sekiz er yaralandı.
- 2 Ağustos saat 09:15'de Hakkari merkeze bağlı Taşbaşı köyü yolunda bir sivil araç mayına çarptı, bir Geçici Köy Korucusu şehit oldu, iki vatandaş yaralandı. Aynı gün saat 14:00'da Şemdinli Aktütün Jandarma Karakolundan bir jandarma eri şehit oldu.
- 3 Ağustos saat 21:00'da Hakkari-Yeniköprü arasında Zap vadisinde bulunan tavuk çiftliğini basıp tesislere benzin dökerek 13.000 tavuğu canlı canlı yaktılar. Saat 22:00'da Hakkari merkeze bağlı Bağışlı köyüne silahlı saldırı düzenlendi. Aynı gece 23:30'da Yüksekova Uzun-sırt Jandarma Karakoluna baskın yapıldı, bir üsteğmen ve yedi er şehit oldu.
- 4 Ağustos saat ll:00'da Çukurca bölgesinde bir komando eri şehit düştü.
- 5 Ağustos saat 22:00'da Yüksekova Esendere Jandarma Karakolu silahlı saldırıya uğradı.
Olaylar bunlarla da bitmiyordu. Her gece en az üç köy, iki karakoldan; uzaktan ve yakından bir silah sesinin duyulması, bir karartının yanlış algılanması sonucu başlayan yardım çağrılarını içeren telli ve telsiz konuşmaları sabahlara kadar devam ediyordu. Özellikle köylerdeki korucular kendi durumlarının daha kötü olduğunu ispatlama gayretiyle ellerinden geleni yapıyorlardı. Burada her şey çığırından çıkmıştı. Tehlike her günün 24 saatinde ve her metre karesindeydi. Klasik bir savaşta böyle işkence olamazdı. Her şey sinir sistemlerinin dayanıklılığına bağlıydı. Dayanıldı olmak cesarete eş değerdi. PKK'nın kayda değer bir kaybı yokken, bir ayda bulundukları yerde 40 asker şehit olmuştu. Bu sayının iki-üç misline yakın da yaralı vardı. İşin en ölümcül tarafı ise personelin üzerinde yarattığı şok ve moral bozukluğuydu. "Herkes kadar yaparsanız; Hiçbir şey yapmamışsınızdır."

Temmuz'un ikinci haftasıydı. Birliklerin durumlarını incelemeye devam ediyordum. UH-1 helikopteri ile uçuyorduk. İki pilot hariç helikopterde altı kişiydik. Yanımda, karargahtan Harekat Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Ahmet vardı. Kendisine: "Pilotlara söyle, Yüksekova Güneyinden Alandüz'e/Oramar'a geçsinler, o bölgeyi tam olarak görelim" dedim. Bu bölge eski isyanların da başladığı bir yerdi. İncelediğim bazı PKK belgeleri ve telsiz mesajlarında "1993 yılı sonunda Kürdistan meclisinin burada da açılabileceği" gibi zırva ifadeler ve değerlendirmeler geçiyordu. Söz konusu alan her birinin rakamı 3.000 metrenin üzerinde, Buzul, Rejgar, Tove, İzme dağlarının ortasında, içerisinde kanyonlar, derin vadiler, boğaz ve geçitlerin bulunduğu, tabanlarından akarsuların geçtiği bir bölgeydi. Güneye doğru kısa bir vadi ile Kuzey Irak topraklarına geçilerek PKK'nın orada bulunan Mezi-Karyaderi (Avaşin) kampına bağlanıyordu. Alandüz'e ancak dağların arasındaki dar geçitlerden girilebiliyordu. Hakkari'nin her tarafı öyle olmakla beraber burası sanal olarak yaratılan korku filmlerini aratmayacak kadar vahşi bir^görünümdeydi. Daha önce bir taburla geçitlerden biri kullanılarak kenarlarından birine kadar yaklaşılmış, ne olup bittiği bilinmeyen bu bölgenin risk ve tehlikeleri düşünülerek geri dönülmüştü.

Hava çok sıcaktı. Helikopter doğudan vadi içerisinde uçarak Oramar bölgesine girdi. Pilotlar maksadı bildikleri için daireler çizerek bölgeyi incelememizi sağlamaya çalışıyorlardı. Bir kuyunun içindeydik. Camlardan görünen tek şey gökyüzüne doğru ucu görünmeyen kayalıklardı. Aşağıda PKK'nın sahiplerini kovduğu beş boş köy görünüyordu. Döne döne 9-10 tur attık. Ne kadar gizlemeye ve kamufle etmeye çalışsalar da iki köyü kullandıkları ve Rubarişin Çayı vadisinde yamaçları yararak toprak altına girdikleri belliydi. Saat 14:00 civarındaydı ve artık ayrılabilirdik. Pilotlar tecrübeliydiler, bir uyarıya gerek duyulmazdı. Başlangıçta belli bir yükseklikte uçarken, son turlarda bu küçük helikopter daha aşağılarda uçmaya başlamıştı. Binbaşı Ahmet iç konuşma cihazını çıkararak iki pilotun arasına girip onlarla konuştu. Bir şey söylemeden yerine oturdu.

- Ahmet mesele nedir?
- Komutanım, aşırı sıcaktan helikopterin performansı düşmüş, bütün gücünü zorluyorlar ama yükselemiyor.
- Güneye Irak'a açılan vadinin rakımı daha düşük.
- Orayı, Dilekli, Dibecik köyleri yönünü deneyecekler komutanım. Pilotlar Güney istikametini iki kez denediler, çıkamadık. Bir kuyuda atlı karınca gibi dönüp duruyorduk. Bekleyerek yapacak bir şey yoktu.
- Ahmet yaklaş, kulağını ağzıma daya (Helikopterin gürültüsünden normal konuşma anlaşılamıyordu). Pilotlara söyle, iniş yerini kendileri seçecek; mümkünse bölgenin kenarlarında bir yer tercih etsinler. İner inmez, pilotlar da silahlarını almış olarak, benim peşimden geleceksiniz. İniş yeri netleşirken sen Tugaya bildir, kışlada ne kadar helikopter varsa azami miktardaki timi bu helikopterin çevresine atıp emniyetini alsınlar. Biz iyi bir ateş muharebesine girebileceğimiz mevkide olacağız, gelenlerle temas kurarız. Tugaydakilere şunu ısrarla söyle, zaman her şey. Aşağıdakilerin ne olup bittiğini anlamaları da zaten 20-25 dakikayı alır.
- Emredersiniz komutanım.
Bu konuşma esnasında helikopter bir tur daha atmıştı. Binbaşı, pilot Yüzbaşı ve Üsteğmenle konuştu. Pilotların kasklarının öne doğru eğilip kalkması emri anladıklarının işaretiydi. Bir tur daha tamamlanmak üzereyken, güneydeki vadinin kayalıklarını sanki elimizi uzatsak dokunacakınışız gibi bir mesafede ve kulakları yırtan bir motor sesiyle helikopter kendini kuyunun dışına attı.

Hakkari merkezi ile arasında sadece bir dağ silsilesi bulunan Oramar/Alandüz bölgesinde PKK'nın meydan okurcasına bu derece tertiplenmesi ve kendisini çok rahat hissetmesi bütün olay ve eylemlerin yanında, akıl almaz bir şeydi. Kışlaya döner dönmez Tugay karargahında sürekli kalan Hava Kuvvetleri irtibat subayı/İleri Hava Kontrolörü vasıtası ile acil ve ani hava isteğinde bulunduk. Teklif kabul edildi. Hedefleri gelecek uçaklara tarif etmek üzere ben, Binbaşı Ahmet ve havacı Üsteğmen, bu defa Skorsky helikopteriyle uçaklardan 15 dakika önce hedef bölgesinin üzerine ulaştık. Hedefleri Binbaşı Ahmet de tarif edebilirdi. Ben dağlarda ve kayalık bölgelerde Hava Kuvvetlerinin etkilerini bizzat gözlerimle görmek için ekibe katıldım.

Uçaklara hedeflerin tarifini havacı Üsteğmen yapacağından bölge üzerinde birkaç tur atarak kendisine yerlerini tek tek gösterdik. Tam planlanan zamanda ikişerli kol halinde dört uçak hedef bölgesine geldiler. Hava kontrolü Üsteğmen uçaklara hedeflerin tanımlat mı savaş pilotlarında hiçbir tereddüde yer bırakmayacak gibi yaptı. Böyle kayalık ve kesik arazide bir dakikayı dahi geçmeyecek süre içerisinde tarifin yapılması ve anlaşılabilmesi çok zor bir işti. Bu iş için helikopterin dar camlarından bakarak anlatılması ise başka bir sorundu. Üsteğmen cin gibi bir çocuktu. Bu görevini kan ter içerisinde helikopterin bir yanından diğer yanma koşarak büyük bir şevk ve coşkuyla yaptı. Faaliyet iki buçuk saat sürdü. Uçaklar bölgeden ayrıldıktan sonra hedefleri daha yakından görmek istedim. Bölge üzerinde 4-5 dairevi tur attık. Havadan dürbünle bile net olarak bir değerlendirme yapabilmek mümkün değildi. Üç saate yakın bu alanın üzerinde sürekli dönüyorduk. Bir ara helikopterin teknisyeni astsubayın kendinden geçtiğini gördüm. Başı dönmüştü, kışlaya yaklaşıncaya kadar uyudu.

Pistten karargah binasına yürürken pilot Yüzbaşı Ali'ye; "senin teknisyenin dönmekten başı döndü" dedim. "Komutanım, ben bile şu anda yerçekimi olmayan bir boşlukta yürüyormuşum gibiyim. Sürekli onlarca saat bile uçsak bu duruma gelmeyiz" dedi. "Acemi marangozun yongast çok olur.'

16 Temmuz 1993 gecesi sat 22:00 civarındaydı. Harekat Merkezinde çalışıyordum. Karargah subaylarının büyük bir kısmı da buradaydı. Önce bir kaç kez silah sesi duyuldu, birkaç dakika içinde kışlanın her tarafını ateş sesi sardı. Subayların hepsi birden dışarı fırladılar. Artık silah seslerine insan sesleri de karışmıştı. Dışarı çıktım. Kışla nizamiyesine doğru bir kaç kişi koşuyor, sivil kıyafetli olan, nizamiyenin üzerinden geçecek şekilde havaya darbeler halinde ateş ediyor ve diğerlerine emirler veriyordu. Koşarak emir verenin yanına gittim.

- Sen kimsin, dedim.
- Ben Jandarma Özel Harekat Grubunda Astsubayım.
- Niye nizamiyeye doğru ateş ediyorsun?
- Oradan kışlaya sızabilirler.
- Şu anda kışlada tek silah sesi gelmeyen yer orası, nizamiyedeki askerler soğukkanlı ki bir şey görmeden ateş etmiyorlar. Seni böyle sivil kıyafetle bu karanlıkta görünce ne yapacaklarını biliyor musun? Üstelik elinizde de kaleşnikof tüfeği var. Bu silah) kim kullanıyor? PKK. Kendinizi öldürtmeden hemen binanıza dönün.

Bu arada bir kaç roketatar sesi duyuldu. Patlamalar uzaktan geldiğinden bizimkilerin attığı anlaşılıyordu. Kışlanın Kuzeyi ve Kuzey Doğusunda ateş sesleri daha yoğundu. İki tip silah sesi vardı. Bunlar bizim kullandığımız G-3 piyade tüfeği ile PKK'lının kullandığı kaleşnikof sesleriydi. Bazı subay ve astsubaylar da kaleşnikof kullandıklarından tansiyonu yüksek bu ortamda bizim mi, PKK'lıların mı, anlamak mümkün değildi. Bu durum personelde PKK'lılar kışlanın ortalarına kadar girmişler gibi algılanıyordu. Her yönden büyük yanlıştı.

Binaların arasından kışlanın kuzeyindeki mevzilere gittim. Burada ateş sesi kesilmişti. O kesimin sorumlusu Bölük Komutanı Yüzbaşı da oradaydı.

Kendisine:

- İlk ateş nereden açıldı?
- Şuradaki nöbetçiler, diye 30 m. öteyi gösterdi. Oraya gittik. Aynı mevzide iki asker vardı.
- Neden ateş açtınız?
- Ateşi PKK açtı komutanım.
- Düşünmeden cevap vermeyin. Kaç namlu ağız alevi gördünüz?
- İki gibi geldi komutanım.
- Siz ne yaptınız?
- Ateşin geldiği yere bir şarjör boşalttık.
- Sizin ateşinizden sonra karşıdan ateş edildi mi?
- Hayır komutanım.
Harekat Merkezine döndüm. Subaylar da birer ikişer geldiler. İstihbarat Şube Müdürü Kurmay Yüzbaşı Harun'a:
- Kimdi bunlar?
- Doğudaki Berçalan yaylasından veya kuzeyimizdeki Karadağ'dan gelmiş olabilirler.
- Acaba? Ne makineli tüfek, ne roketatar, ne havan kullandılar. Ne de çevredeki timlere sızma teşebbüsünde bulundular.

Bu kadar zahmetsiz işi dağ kadrosu yapar mı?

- Milisler olabilir komutanım.
- Doğru. Bunlar şehirden, Hakkari'den geldiler ve bir saate kalmaz evlerinde olurlar.

Şu olay bile başlı başına, PKK'lıların cesaret ve kendilerine güven konusunda nerelere ulaştığının göstergesiydi. Bu ne cüretti? Taciz ettikleri yer, Dağ ve Komando Tugayının ana kışlasıydı. Böyle bir teşebbüste dahi, bunun bedelinin çok ağır olabileceğini beklemiyorlardı. İş bu duruma getirilmişti. Tüm personel sinirleri yay gibi gerilmiş halde sabahı yaptı. |"Vatan toprağı bir köylü aşkıyla ve saflığıyla sevilmelidir.'

19 Temmuz saat 02:00'da Şemdinli'nin Durak Jandarma Karakolu bölgesinde arazide konuşlanmış olan 4ncü Dağ ve Komando Taburunun İran sınırı istikametinde çevre emniyeti için mevzilenen timine PKK'nın saldırdığı haberi geldi. Ne olup bittiği tam anlaşılıncaya kadar sabah oldu. Gün ağarırken bölgeye gittik. Dört şehit, biri subay olmak üzere altı yaralı vardı. Tabur Komutanı Piyade Binbaşı Atakan gözyaşlarına hakim olamıyordu. Taburun bir uçaksavar makineli tüfeği ile bir tanksavar topu da PKK'lılar tarafından götürülmüştü. Fevkalade hassas bir ruha sahip olan Atakan bunu namus meselesi görüyor ve kendini tutamıyordu. Onu bir kenara çekip, "Atakan, sana söz, bu silahlan bulup sana vereceğiz" dedim.

(Irak'a yaptığımız operasyonlardan biri olan Hakurk/Ejder operasyonunda bulduğumuz 268 adet yeraltı deposu, sığınak ve gömülerden çıkardığımız yüzlerce ağır ve hafif silahların arasında 4ncü Dağ ve Komando Taburunun uçaksavar ve tanksavar topu da vardı.

29 Eylül 1992 gecesi, PKK, yıllarca "bir avuç özgür vatan" dedikleri Şemdinli'nin Derecik bölgesinde bulunan Jandarma Karakoluna, ağır silahlar desteğinde 620 militandan oluşan bir kuvvetle taarruz etti. O gece Binbaşı Atakan da bir Dağ ve Komando Bölüğü ile [160-180 asker] bu karakolda bulunuyordu. PKK ile mücadele tarihinde ilk kez böyle bir gücün bir noktaya toplandığı görülmüştür. Saldırı Kuzey Irak topraklarından başlamış, önce emniyet timlerine sonra da bir dalga halinde karakola çarpmıştır.

Derecik olayı da bu bölgede işlerin nereye geldiğinin açık göstergesidir. İki taraf boğaz boğaza birbirine girmiş, cesaretlendirici haplar almış olan militanlar çıldırmış gibi saldırmışlardır. Gün ağarınca dahi çatışmayı kesip çekilmeyen PKK'lıları, bölgeye gelen kobra helikopterleri açık alanda yakalayarak top ve makineli tüfek ateşine tutmuştur.

Derecik Karakolunun çevresinde 116 PKK'lı cesedi toplanmıştır. Bu saldırıya katılıp sonradan teslim olan üç militan da; çatı şma alanında kaçırdıkları ölüler ile yaralı iken sonradan ölenlerin toplam sayısının 86 olduğunu söylemişlerdir. Derecik Karakoluna saldıran 620 militanın 202'si yok edilmiştir. PKK'ınn büyük bir hezimetle biten bu saldırısını merkez karar üyelerinden Nizamettin Taş yönetmiştir. Bu olaydan sonra suçlu bulunarak görevden alınmıştır. Aynı şahıs 1994'de bu defa hareketli alay komutanı olarak karşımıza çıktı ve aynı hataları gene yaptı. Hareketli alay denilen PKK gruplarının başına gelenler olay tarihi gelince anlatılacaktır.
Derecik çarpı şmalarında biri subay olmak üzere 28 Dağ ve Komando kahramanı şehit olmuştur.)

"Doğal bir içtenlik olmazsa amacınız gerçekleşmez.
Çünkü Tanrı yardım etmez.
içtenlik, amacınızın cam ve ruhudur."

23 Temmuz 1993'de Başbakan ve Genelkurmay Başkanı'nın Hakkari'yi ziyaret edeceği konusunda bir mesaj geldi. Şemdinli'nin Güneyindeki İran-Türkiye-Irak sınır sıfır noktasında bulunan Mezargediğine gidileceği ve orada brifing verileceği belirtiliyordu.
O bölgede takviye piyade taburlarından biri vardı. Muharebe koşullarına göre düzenlenmiş olduğundan doğal olarak şekilcilikten uzaktı. Fakat bunun anlatılması ve anlaşılması işin içinde olmayan için zordur. Mezargediğine giderek, gelecek kişiler için çadır ve diğer idari tesislerin nereye kurulması gerektiğini, o gün nasıl bir tertip alınması lazım geldiğini söyledim ve bizzat gösterdim. Taburun malzemeleri ancak kendilerine yeterliydi. Temmuz ayında bulunulmasına rağmen personelin giysileri kışlık malzemelerdi. Kazakları, yün çamaşırları, parkaları iç içe giyerek soğuktan korunmaya çalışıyorlardı. Tabur hemen güneyinde bulunan Hakurk'a bakan 2.801 rakımlı tepe ile doğu ve batısında bulunan rakımları 3.000 metrenin üzerindeki dağlarda 24 saat esasına göre emniyet timleri çıkartıyordu. Tabur Komutanı bu timlerden bir uzman erbaşın geçen hafta el parmaklarında donma emareleri görüldüğünü söyledi. Emniyet timlerinin bulundukları yerlere erzak ve mühimmat götürebilmek için civardaki köylerden katırlar kiralamışlardı.

Geniş bir heyet 23 Temmuz öğleden önce Dağ ve Komando Tugayının kışlasına geldi. Tugay Komutanı Utku Paşa kendilerini tören birliği ile karşıladı. Buradan Mezargediğine gidildi. Başbakan ve Genelkurmay Başkanından başka bazı Bakanlar ile üst düzey bürokratlar ve medya mensupları da vardı. Brifingler verildi. Herkes memnun, mesut, huzurlu ve sanki batıda bir ilçede parti kongresi yapılıyormuş veya bir tesis açılıyormuş gibi birbiri ile şakalaşıyordu. Bu gelişin maksadını, yıllar önce işler kötü gitmeye başladığında herkes anlayabilirdi. Çok fayda sağlamasa da bir parça iyileştirmeye katkısı olabilirdi. Artık gün, o gün değildi. Geçmiş ola, PKK'nın geldiği seviye mesaj verme mesaj alma gibi sıradan şeyleri umursayacak halde değil, dişe diş göze göz süren gayrı nizami harpti. Zaman ne mesaj ne de nutuk zamanıydı. Buraya gelişin etkisi çarpı şan askerler için, mermi ve roket, başının üstünde patladığında sabun köpüğü bile sayılmazdı. Ben hiçbir şey hissetmiyordum.

Çadıra da girmedim. Gelen insanlar sadece fizik olarak buradaydılar, ruhları kesinlikle burada değildi. Bunu hal, hareket, konular ve konuşmalardan anlamak için derin bilim sahibi olmaya ihtiyaç yoktu. Herkes helikopterlere binip güle oynaya ayrıldı. Orada kaldım. Gruplar halinde ve tek tek subaylarla konuştum. Hepsi sanki bir saat önce burada bulunanları hiç görmemiş gibiydi.

Efe yaradılışlı biri olduğu her halinden, silah, mermiler ve bıçağını kuşanmasından anlaşılan bir piyade üsteğmeni:

"süsü ve kendimizi kandırmayı ne kadar seviyoruz değil mi komutanım?" dedi ve devam etti "Karadağ'daki timden biraz önce indim, sakalım için kusura bakmayın". Hava kararmak üzereydi. Bir müddet dört askerin iki katin yedekleyerek Irak topraklarındaki Hakurk kampına bakan 2.801 rakımlı tepedeki time akşam yemeği götürmek için dağa tırmanışlarını izledim. Katırlar kayalıklara hiç sorun çıkarmadan tırmanıyor ve askerlerle tam anlaşmış görünüyorlardı.

Tabur Komutanına:

- Bu askerler daha önce binek veya yük hayvanlarıyla uğraşmışlar mı?

Kaynakça
Kitap: Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok, Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerler
Yazar: Osman Pamukoğlu
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1993 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:23

- Ne gezer komutanım. Katırı ilk defa burada gördüler, ama birbirlerine çabuk kaynaştılar.
O gece Şemdinli'de kaldım. Müteakip günlerde PKK saldırıları bize daha büyük acılar verecek şekilde artarak devam etti.

"Klasik olmayan savaş türü, sokak kedisinin kurnazlığı ve ustalığına sahip olmayı, mantık yürütme ustalığı, yüksek zeka ve kavrama yeteneği gerektirir."

24 Temmuz saat 13:00 civarında çalışma odamdan Harekat Merkezine indim. Ana telsiz ve el telsizleriyle herkes konuşuyordu. Konuşmalarda jandarmalar, korucular, telsiz operatörleri vardı. Karargah subayları heyecanlı ve sevinç içerisindeydi.

İstihbarat Şube Müdürüne:

- Durum nedir?
- PKK'lı bir grupla temas sağlandı komutanım.
- Kim? Nerede?
- Üzümcü köyü korucuları Geven Dağı eteklerinde. Köylerine her an saldırı bekliyorlarmış, kendi inisiyatifleriyle bugün Geven Dağı bölgesine operasyon düzenlemişler. Bu köy Hakkari merkeze 15 km. uzaklıkta, çatışma yeri de 10 km. mesafedeydi.
- Kendi başlarına bir sonuç alabilirler ini?
- Bu aşiret iyi savaşçıdır komutanım. Çok şehit verdiler, bunun öcünü almak istiyorlar.
- İl Jandarma Alay Komutanının haberi oldu mu?
- Oldu. Temas zaten 10 dakika önce sağlandı. O da çatışmayı takip ediyor. Korucuların başlangıçtaki konuşmalarından her şey iyi gidiyor görünmekteydi. PKK'lılar sıkıştırılmış, kurtuluş çareleri kalmamıştı. Telsizlerden gelen silah sesleri insan seslerini bastırıyordu. Karargah subayları sevinçle korneti başı ve diğerlerine neler yapması gerektiğini söylüyor, onlar da ballandıra ballandıra anlatıyordu. Çatışmanın birinci saati arkada kalmışken korucu telsizlerinin birinden "yandım" diye bir feryat geldi. Sesin sahibi korucu başının kardeşiydi ve bir ayağını daha önceki çatışmalardan birinde kaybetmişti. Daha da ilginci PKK'lılara en yakın, en ileri hatta o vardı.

Harekat Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Ahmet'e:

- Jandarma Alay Komutanı bir tedbir düşünüyor mu?
- Komutanım korucular yardım istemiyor.
- Konuşmaları ben de duyuyorum. Karışmamak için de kendimi zor tutuyorum. Bu korucuların keyfine bırakılacak iş mi? 25-30 korucu ellerindeki hafif silahlarla militanlara ne yapabilir? Yapsalar da ne kadar yapabilirler? Buraya geldiğim günden beri gördüğüm en iyi fırsat; adamlar bulunmuş, iyi kötü yerlerine mıhlanmış, üstelik gündüz.
- Ben İl Jandarma Alay Komutanı ile görüşeyim.
O sırada Alay Komutanı aradı; iki tim hazırladığını, helikopter verilebildiği taktirde, Alay Komutan yardımcısı Yarbay Şerafettin'i çatışma bölgesine gönderebileceğini söyledi. Helikopterler kısa sürede iki timi çatışma yerine yakın bir yere attılar. Yarbay büyük özveri ile, bir ayağı olmayan buna rağmen herkesten önde çarpışan yaralıya ulaşmak için kayalıkların içerisinde debelendi, fakat olmadı. Bu arada başka bir korucu şehit oldu, iki korucu yaralandı. Ayağı olmayan yaralı korucu öyle bir yerdeydi ki ne tam görülebiliyor ne de ateşle yardım edilebiliyordu. Son ana kadar soğukkanlılığını kaybetmedi, elindeki telsizle PKK'lılarm kendisine 5-6 metre yaklaşıncaya kadar, her hareketlerini bildirdi. Son cümlesi, "her tarafım sarıldı" oldu. Korucuların operasyonu iki şehit, iki yaralı ile son buldu. Ölü veya yaralı herhangi bir PKK'lı bulunamadı. Karargahta herkes üzüntülüydü.

Ölümlere alışkın subaylardı ama tek ayaklı, cesur bir adamın ölümünü kendi ağzından dakika dakika soğukkanlılığını koruyarak anlatması herkesi derinden etkilemişti. Bu sonuç üzüntülüydü; fakat bundan daha fazla üzülünmesi gereken aleni bir şeyi düşünüp, görememekti.

O da şuydu:

Çatışma yeri, bulunduğumuz kışla da ihtiyat olarak bulunan Jandarma Özel Harekat Grubuna (200 seçme asker) 15 dakikalık uçuş mesafesinde, Hakkari Batısında Geçitli bölgesinde arazide üslenmiş olan 2nci Dağ ve Komando Taburuna (ağır silahlarla donatılmış 700 komando) 10 dakikalık havadan intikal uzaklığındaydı. Olmayan bir şey olmuş, PKK grubunun arazide yeri tespit edilmişti. Korucular da PKK ile temas sağlayarak kendi işlerini iyi yapmışlardı. Ötesini bir çok sebepten dolayı onlar yapamazdı. Şimdi sıra bizdeydi ve yapılacak şey dağ komandoları ile PKK grubunun üzerine kara bulut gibi çökmekti.

Bu kalıplar yok mu? Bürokratik kafa; esnek olmayan, hür düşünceyi hapseden, ruhları kafese, sokan. Tüm faaliyetlerde esas düşman işte buydu. Ateş etmeyen, gürültü çıkarmayan, bu musibet; aslında, canlıyken bile insanı öldürüp iğdiş eden, işe yaramaz hale getiren, felaketlere sürükleyen en büyük düşmanın ta kendisiydi. Savaşılacak ve mutlaka kazanılması gereken işte buydu. Savaş veya barış, her alanda bu hastalıkla mücadele edilmeliydi. Düşmanı yaratan da, onun hesabını kısa sürede görememiş olmanın sebebi de gene buydu. Toplum yaşamında kötü giden bütün faaliyetlerin nedeni; kalıpçılık ve sıradanlıktı. Kınlamayan kalıplar muharebede insanların ölüm sebebiydi. Kalıpları öldürmeliydik. Aksi halde onlar bizi öldürüyordu.
Tutkudan başka hiçbir şey ciddiye alınmamalıdır.'

27 Temmuz saat 14:20'de Yüksekova 10 km. doğusunda, Yüksekova ile Iran siyasi sınırı arasındaki ana yolun kenarında bulunan Kısıklı Jandarma Karakoluna saldırı yapıldığı haberi ulaştı. Çatışma kısa sürmüştü. Biri astsubay, dördü asker beş şehit vardı. Anayol kenarındaki karakola gündüz gözüyle böyle bir eyleme kalkışacak kadar meydan okuyorlardı. Karakola giderek bir tepeye çıktım. Asteğmen kaçtıkları yön olarak Mor Dağı gösteriyordu. Saldırı personel karakol civarında günlük işlerini yürütürken şok şeklinde yoğun bir ateşle başlamış ve azami 20 dakika sürmüştü. Yüksekova'dan komando ve jandarma birlikleri gelmiş, yakın civarı tarayıp karakol bölgesine dönmüşlerdi. Kaçan militanları takip etmek gene yoktu. Yüksekova'daki 1. Dağ ve Komando Taburunun kışlasına döndüm ve gece boyunca subaylarla görüştüm.

Üç gün sonra bu defa Yüksekova'nın yedi km. güneyindeki dümdüz bir ovada bulunan Kamışlı Jandarma Karakoluna eylem yapıldı ve üç jandarma eri de burada şehit oldu.

Bir öğleden sonra Utku Paşa ile birlikte Hakkari'ye indik. Kışla şehir arası 12 km.lik bir dağ yoluydu. Şehir 1700 metre rakımda, kışla ise 2600 metre yükseklikteydi. Utku Paşa bana lojmanları ve komutan konutunu göstermek istiyordu. Lojmanlar şehrin güneyinde prefabrik barakalardı. Bunlar piyade tüfeği atışlarına bile dayanıksızdı. Bazıları uçaksavar ateşine maruz kalmış, bir taraftan giren mermilerin bazıları duvardan çıkamayıp kalmışlardı. Tek katlı bu barakalar Tugay 1984'de Bolu'dan Hakkari'ye intikal edince, askeri birlikler tarafından inşa edilmişti. Lojmanların etrafı ağır silahlar dahil çepeçevre mevzilerle çevrili ve askerlerin elleri tetikteydi. Bu sahayı hemen yanındaki upuzun konik bir tepede gene ağır silahlarla donatılmış, 20 kişilik bir komando timi gözetliyor, bir tehlike anında tehdidin geldiği istikamete ateş açıyorlardı. Subay ve astsubayların büyük bir kısmının eş ve çocukları yanlarında değildi. Yüksekova, Şemdinli ve Çukurca'da da aynıydı. İncelendiğinde görünen şuydu; ailesi ve çocuklarını Batıda bırakabileceği uygun bir yeri olanlar ailelerini yanlarında getirmemişlerdi. Bir bakıma iyi bir durumdu, çünkü lojman sayıları yetersizdi, üstelik şehirde kirada oturulacak do^ru dürüst ev bulmak hemen hemen imkansız, aynı zamanda da emniyetsizdi. Utku Paşa prefabrik tek katlı konutu gösterdi ve bazı önerileri oldu: "Aynı odada yaşayıp, her gece farklı odalarda yatmamı, hiç değilse hafta sonları gündüzleri de burada geçirmenin sinir sistemim için iyi olacağını, kışla havasından kurtulabileceğimi, gece saat 21:00'den sonra mutlaka telefonların fişini çıkarmamı, aksi halde PKK'lı erkek ve kadınların arayarak hakaret edip, propaganda yaptıklarını" söyledi.
- Bunlar nereden arıyorlar komutanım?
- Her yerden arayabilirler, muhtemelen evlerden.
- Sabaha kadar arıyorlar mı?
- Hiç ara vermeden sabaha kadar arıyorlar.
- Hep aynı kadın ve aynı erkek mi?
- Hemen hemen aynı kişiler sayılır.
- Sizin gece burada olduğunuzu nasıl biliyorlar? Siz buraya gelince ast birlik komutanları mecburen sizi evden arıyorlar değil mi?
- Tabii..tabii..
- O kadın ve erkek Hakkari PTT'sinde komutanım. Bu işi de gece nöbetlerinde yapıyorlar.
(Tugay komutanı olduktan 2-3 gün sonra PTT'deki bu şahıslara suç üstü yapıldı. 26 aylık görev süremde şehirdeki konuta gitmeye ne zamanım ne de fırsatım oldu. Kurmaylar benim iki yılı aşkın görev süremde konutta sadece 13 gece kaldığımı kendi aldıkları notlardan söylediler. Kuzey Irak ve yurt içinde çok uzun süren muharebeler dışında karakollar dahil kaldığım her yerde PTT telefonları vardı; hiç kimse beni aramadı.)

"Gevşek beden, gevşek zihne neden olur."

1 Ağustos saat 01:00'da, Çukurca'nın Serbest Jandarma Sınır Karakoluna PKK'nın saldırdığı haberi geldi. Bu karakol Hakkari'nin 220 km.lik Irak sınırının en batısında Şırnak'a komşuydu. Saldırı başladığında çalışma odamdaydım. Harekat Merkezine indim. Gelen haberler karma karışıktı. Bölük Komutanı Üsteğmen de karakolda kalıyordu. Önceleri Bölük Komutanı parça parça bilgiler verebiliyordu fakat sonradan onunla da görüşülemedi. Çukurca Jandarma Sınır Alay Komutanı ve bu bölüğün bağlı olduğu Köprülü Sınır Tabur Komutanından gelen bilgiler insana bir şey anlatmıyordu. Bu da işlerin kötü gittiğinin açık belirtisiydi. Alay Komutanı "Çukurca'daki Jandarma Komando Taburu ile Köprülüdeki tabur merkezinden takviyelerin' gittiğini, ancak vadiden geçen tek yolun PKK tarafından mutlaka mayınlandığı ve pusu kurulduğu düşünülerek, karakola hızla ulaşmanın zor olduğunu" söylüyordu.
Çatışma güneş doğuncaya kadar sürdü. Utku Paşa kışlaya erkenden geldi ve helikopterle Serbest Karakoluna gittik. Her yer pelperişandi.

PKK karakola 1 km doğudaki bir tepede mevzilenmiş olan emniyet timine saldırmıştı. Tim tamamen şehit olmuş ve yaralanmıştı. On asker şehit, biri subay 9 asker yaralıydı. Şok ateşi hem timin olduğu tepeye hem de karakola aynı anda başlamıştı. Çok miktarda roket ve havan mermisi kullanmışlar, bu şaşkınlık ve sinme anında da mevziin içine girerek nerede ise her askerin üzerine onlarca mermi sıkmışlardı. Karakolun 30 m. güneyinde bir çatakta iki militanın cesedi vardı. Bunları kimin vurduğunu merak ettim ve askeri buldum. "Kendi mevziimi hiç terk etmedim, hep bana verilen sorumluluk sahasına baktım, hiç ses çıkarmadım. Vuruldukları yere geldiklerinde, benim istikametimde kimse yok sanarak ayağa kalktılar, tetiğe bastım" dedi.
Her şey ama her şey işte bu basit gibi görünen sözcüklerde saklıydı. Bu çocuk hiç telaş göstermemiş ve neticesini almıştı.
Timin mevzilendiği tepeye çıktım. İnanılır gibi değildi. Burası bir mevzi değildi; karyolalar, battaniyeler, tüpler, çaydanlıklar, kapkacak, radyo her şey vardı. Yerlerde bol miktarda her marka sigara izmariti mevcuttu. Burası bir müsademe, çatışma maksadıyla bütün dikkatlerini toplayarak hasım ve düşman beklenen yer değil, tersine gel bizi topluca yok et der gibiydi. Hakkari'de her metrekarede bela dolaşıyordu, ama bunların da dereceleri vardı. Serbest Karakolu tehlikeli, çok tehlikeli, en tehlikeli derecelendirmesinde, son sıfata sahip olan yerlerden biriydi. Batısında Şırnak vardı, oradakiler kendi dertleriyle uğraşıyorlardı. Güneyindeki Irak topraklarında ise doğu batı istikametinde uzanan ve sanki denizin üstüne çıkmış balina gibi duran dağ, PKK'nın Metinan kampıydı. Saldırıyı Barzani'nin bölgesi olan Metinan kampından gelen grup veya grupların yaptığı gün gibi aşikardı. Ağır silahlarını da dağ yollarından katırlarla getirmişlerdi. Çatışmada karakolda bulunan korucuların bazıları grubun bir bölümünün hayvanlarla güneye gittiklerini görmüşlerdi. Bölük Komutanı Üsteğmen askerlerine aşırı düşkündü. Yeni atanmıştı ve bir aydır görevdeydi. Çok üzgündü; bu gece her şeyi daha iyi anlamıştı. İki yıl bu karakolda geceyi gündüze katarak çalıştı. Sonradan Serbest'de başka olaylar da oldu. Bu subayın saçlarını her karşılaştığımda daha çok beyazlamış görüyordum. 1995 Temmuz'unda, iki yıl sonra, görevden ayrılırken ise, tamamı bembeyazdı.

"Titrek ve ürkek adımlarla yol gidilmez."

3 Ağustos günü Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hakkari'ye geldi. Akşam, OHAL Valisi, Hakkari Valisi, Utku Paşa, ben ve bir kaç bürokrat şehirde bulunan askeri gazinonun bahçe kısmında yemek yedik. Konuşmalar arasında PKK ile ilgili tek konu; önümüzdeki hafta örgütün Diyarbakır'dan Hakkari'ye kadar olan bölgede kepenk ve kontak kapama eylemiydi. Buna nasıl mani olunacaktı? Çare neydi? Herkes bir şeyler söylüyor fakat bir türlü tam bir sonuca ulaşamıyorlardı. Burada her taraf alev alev yanarken kontak ve kepenk işi en kritik konuydu! Konuşmalara katılma gereği duymuyordum ancak, lastik gibi uzadıkça uzadı.

Dayanamadım:

"Her şey o kadar açık ki; konuşarak varılacak bir yer yok. Adamlar kendi otoritelerinin devlet otoritesinin üstünde olduğuna eylemleriyle halkı inandırmışlar. PKK ne talimat verirse onu mutlaka uygulayacaklardır. Çünkü, yapmazlarsa en azından bir kısmı başlarına ne geleceğini biliyor. Halk başlarına gelecek olanlara şu dönemde bizim engel olamayacağımıza da inanmış durumda, içinizden biri dükkan veya araç sahibi olsa, farklı ne yapabilirdi ki? Bu soruyu kendimize sormalıyız.

Acil diye konuşulan bu konu, cereyan eden durumların karşısında yirminci sırada bile yer alamaz. Bir şey acilse bilinsin ki geç kalınmıştır. Kimse bulutları yelpaze ile dağıtamaz. İnsanlar şunu bilmeli, eğer eylem günü kim dükkanını açmaz, aracını çalıştırmazsa, bir daha hiçbir şeyi ne açabilir, ne de çalıştırabilir. Fakat bu safhada halk bu söyleme itibar etmez. Neden? Çünkü bu vilayette evin orta direği kırılmış" dedim.
Bir Kurmay Albay konuşuyordu, mülki erkan hiç sesini çıkarmadı. Ama Utku Paşa alındı. "Pamukoğlu Albayım bu işler öyle olmuyor" dedi.

"Komutanım bu işler bekleyerek, konuşarak hiç olmayacak. Biz Türkiye'nin 80 vilayetine 20 yaşındaki çocukların cesetlerini gece gündüz göndermeye devam mı edeceğiz? PKK bu toprağın her karışında Türk Milletine ve O'nun Ordusuna meydan okumayı sürdürsün mü? Savaş bir gaddarlıktır; hiç kimse ve hiçbir zaman dilimi onu zarifleştiremez. PKK bunu uyguluyor. Muharebenin doğasına uygun hareket edilmezse, işte millet böyle 10 yıl acı çeker, daha yıllarca çekeceği de ortada. Geçen zaman içerisinde, milletin yetki verdiği bu işi halletmekten sorumlu kim ve hangi kurum varsa, herkes geç kalmıştır" dedim. Kimse Cevap vermedi. Üzerinde hiçbir giysi bulunmadan dolaşan biri vardı ve kimse bir türlü,."beyler bu adam üryan" diyemiyordu. Ben de bunu hiç anlayamıyordum.

Yemek devam ederken saat 22:00'da bulunduğumuz yerden 10 km. uzakta Zap Vadisinde ana yolun kenarında bulunan Devlet Üretme Çiftliğinin PKK tarafından yakıldığı, aynı güzergahtaki Bağışlı köyüne de silahlı saldırı başladığı haberi geldi. Militanlar çiftlikteki altı görevliyi bertaraf ederek, barakalara benzin döküp içerlerinde bulunan 13.000 tavuğu, hayvanların çığlıkları arasında cayır cayır yaktılar.
Yemek bitti, ben kışlaya çıktım. Harekat Merkezine uğrayıp çalışma odasına geçtim.

Saat 02:00'da Yüksekova'daki Tugay Komutan Yardımcısı Piyade Albay Bülent aradı:

- Komutanım, Uzunsırt Jandarma Karakolu saldırıya uğradı.
- Utku Paşaya bilgi verdiniz mi?
- Konutu birkaç kez aradım, cevap alamadım.
- Bu karakol size 6-7 km. mesafede Yüksekova-Şemdinli yolu üzerinde değil mi?
- Biz mermi seslerini duyuyoruz. Atılan roket ve havanlar da gökyüzünü aydınlatıyor, dedi.
- 1nci Dağ ve Komando Taburu sizin yanınızda değil mi?
- Bütün bölükleri kışlada.
- Daha ne bekliyorsunuz, derhal hareket edin.
- Komutanım yolu mayınlanmışlardır ve mutlaka pusu vardır.
- Bülent Albayım dümdüz ovada yoldan gitmeniz şart mı? Araçla gitmek şart mı? İnsan bu mesafeye koşarak gider. 1.000 komando kendinden 6-7 km. ötedeki bir karakolda çarpı şan 70-80 askeri uzaktan mı seyredecek?
- Tabur zaten hazır komutanım.
- Daha ne bekliyorsunuz? Albayım, Tabur Komutanı Binbaşı Vahit'e söyle; rüzgar olacak, rüzgar yetmez; kasırga gibi esecekler.
Uzunsırt Karakolundan Şemdinli istikametinde 10 km. uzakta da 4. Dağ ve Komando Taburu ordugahtaydı.

Tabur Komutanı Binbaşı Atakan'ı buldum:

- Atakan senin 10 km. Kuzeyinde, anayol üzerinde Uzunsırt Karakolu saldırıya uğradı. Mayın, pusu var gibi kötü alışkanlıklar dinlemem. Nasıl gidersen git, ama şimşek gibi git.

- Emredersiniz komutanım.

Aşağıya Harekat Merkezine indim. Beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Sabah olurken rapor geldi. Karakoldan bir üsteğmen, bir uzman çavuş, altı er olmak üzere sekiz şehit, bir o kadar da yaralı vardı. Her iki tabur da güney ve kuzey istikametlerinden karakola ulaştıklarında PKKlılar çatışmayı keserek çekilmişlerdi. Utku Paşa ile Uzunsırt'a gittik. Saldırı karakolun Batısındaki emniyet timine yapılmıştı ve zayiat oradaydı. Üsteğmen İsmet ise Yüksekova Jandarma Komando Bölüğünün Komutanıydı. (Topçu üsteğmeniydi ama bu bölüğe atanmıştı. O dönemde jandarmayı takviye için çok miktarda K.K.K.'lığına mensup subay ve astsubay jandarma görevlerine verilmişti.) İsmet bölüğünün bir timinin bulunduğu bu karakola gelerek kendi askerlerini görmek istemi ş ve gece de orada kalmıştı. Saldırı sırasında eyleme manız kalan timin bulunduğu yerin tam tersi istikametinde olmasına rağmen saldırı altındaki askerlere yardım etmek için bulunduğu mevziden çıkarken, atıldığı hedefi bulamayan serseri bir roket boğazına saplanmıştı. Aynı mevzi çukurunda bir de uzman çavuş vardı. Olayı saniye saniye yaşar gibi anlattı. Aynı mevziye girdim ve karşı taraftarı üzerime ateş ediliyormuş gibi çıktım.

Uzmana sordum:

- Böyle mi çıktı üsteğmeniniz?
- Hayır komutanım, beline kadar yükselmişti. Siz süründünüz. Sinir sisteminin kontrolü dışında, muharebe teknikleri aslında çok basit alışkanlıklardı. Fakat bu basit şeyleri yapmak, her zaman ve herkes için çok zor olmuştur.

Gece karakolda 5-6 korucu da vardı. Bunlardan birinin söyledikleri, insanı çileden çıkarmaya yetiyordu: "Emniyet timini çok kısa bir zamanda telef ettikten sonra 10-12 PKK'lı orada halay çektiler kumandanım".

Saldırıya uğrayan tepeye çıktım. Burası bir mevzi ve muharebe yeri değil, karyolalar, yataklar, battaniyeler, çaydanlıklar, sigaralarla bir gecekonduyu andırıyordu. Her yerde aynı, kabul edilemez hatalar vardı. Odaya benzeyen çukur darmadağınıktı. Erlerden birinin defteri yerdeydi. El yazılı bazı adresler, bir iki telefon numarası, küçük paralara ait hesaplarla birkaç mani ve türkü sözü vardı.

Bunlardan biri:

"Eledim eledim höllük eledim Aynalı beşikte canım, bebek eğledim Büyüdü de gitti, asker eyledim Gitti de gelmedi canım, buna ne çare. "

Karakola döndüm. Komutayı almaya gelen üsteğmene defterdeki ismi söyledim.

- Bu çocuk şehit mi? Yaralı mı? Listeye baktı.
- Şehit komutanım.
- Defterini sana veriyorum. Şahsi eşyaları ile birlikte mutlaka ailesine ulaştıracaksın.
- Baş üstüne komutanım.
Akşama doğru kışlaya döndük, Harekat Merkezine geçtim. Subaylar "hayırlı olsun komutanım" demeye başladılar. "Nedir hayırlı olan?" Kurmay Başkanı "Haberlerde TV ve radyolar söyledi, Tuğgeneralliğe terfi ettiniz" dedi. Bu haber üzerine benden mutluluk belirtileri umdukları anlaşılıyordu ki göremeyince şaşırmışlardı. "Hiçbir değişiklik göstermediniz komutanım" dediler. "Şu geçen bir ayda görüp yaşadıklarımız, insanı, insanların icat edip kullandıkları sıfat ve unvanların ne kadar anlamsız olduğunu çok iyi gösteriyor. Rütbeyle, nişanla yapılacak bir şey yok. Her şey insanın yaratılışı ve yüreğiyle ilgili. Unvan olunca meziyetlerin mi artıyor? Sen neysen O'sun".

Resmi tebliğ bir gün sonra geldi. 30 Ağustos 1993'den itibaren Tuğgeneralliğe terfi ediyor, Dağ ve Komando Tugay Komutanlığı ile Hakkari İç Güvenlik Komutanlığına atanıyordum. 45 yaşındaydım. Utku Paşa devir teslim gününü üç gün sonra 7 Ağustos olarak tespit etti ve sancak devir teslim hazırlıklarına başladı.

7 Ağustos öğleden önce OHAL Valisi, Jandarma Asayiş Komutanı, diğer mülki ve askeri erkanın hazır bulunduğu törende sancak devir teslimini yaptık. Saat 14:00 civarında misafirler ayrıldı.

Korgeneral Hasan Kundakçı, helikoptere giderken kulağıma:

"Pamukoğlu, 274 korucu tüfeklerini senin nizamiyenin önüne atıp gitmişler, bu çok kötü bir işaret" dedi. "Haberim var, hepsine çare bulacağız" cevabını verdim.

Saat 15:00'da da Utku Paşayı Van hava alanına gitmek üzere Alay Komutanları, Tugay Komutan Yardımcıları, bu kışlada bulunan bütün subay ve astsubayların katılımı ile yapılan askeri törenle uğurladık. Utku Paşa nezaket ve centilmenliği ile örnek bir kişiliğe sahipti. Türkiye'nin bu en uç köşesinde yaşadıkları ve taşıdığı sorumluluk sinir sistemlerini ve kalbini yıpratmıştı.

Tek başına bir general ve yalnız bir insan olarak zamandan, mekandan, çağından çok uzak yaşadığı yerlerden ayrılırken vedalaşma anı hüzünlü oldu.
Harekat Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Ahmet'i çağırdım. "Bölgedeki Kara Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığına mensup teğmenler dahil bütün subaylar yarın saat 08:00'da bu kışlada toplanacaklar, kendileriyle konuşacağım" emrini verdim.

Bütün gece subaylara yapacağım konuşmayı zihnimde rafladım. Hissettiğim gibi doğaçlama konuşacaktım. Oldum olası, kağıtlara ve kartlara bakılarak gözünü kaldırmadan okunan konuşmalara hiç güven duymamışımdır. Okuyanlara, ya birileri yazıp vermiştir, ya da; kendileri yazmış olsa dahi jest, mimik, gözde ışık bulunmadığından içtenlik, doğallık göstermez, ruha ise hiç hitap etmez. Sıradan olan şeyler muharebe koşullarında yürümez. Herkesin ruhu harekete geçmeli, cesareti artmalı, inancı kuvvetlenmeli, coşku ve saldırganlık yaratılmalıdır. Aksi halde konuşma hiçbir işe yaramaz. \ Güneş doğmadan kalktım. Bir aydır giydiğim üniforma ve botlarım yıpranmış, rütbelerim ve sınıf yaka işaretlerim solmuştu. Yeni bir üniforma ve bot giydim.

Palaskanın tokasını, tabanca ve yedek şarjörlerin deri kılıflarını, komando bıçağı kılıf ve baldır sicimlerini cilalayıp parlattım. Çöl fularını takıp muharebe askı kayışını kuşandım.

Pencereden dışarıyı izledim. Gökyüzünde en küçük bir leke dahi yoktu; hava pırıl pırıldı. Subayları taşıyan helikopterlerin biri inip diğeri kalkıyordu. Yakın bölgelerde olan subayları taşıyan araçlar iki şer üçer gruplar halinde nizamiyeden kışlaya girmeye devam ediyordu. Saat tam 08:10'da herkesin hazır olduğunu bildirdiler, salona girdim ve sahnenin orta ilerisinde durarak 600'û aşkın albaydan teğmene kadar rütbelerdeki subayları selamladım. Oturmalarını, isteyenlerin de not alabileceklerini söyledim.

"Arkadaşlar, Kurtuluş Savaşının başlangıcında Yunanlıların Kütahya-Eskişehir savunma hattımıza yaptıkları taarruzlarda işler bizim için kötü gitti. Atatürk, gece bir grup subayla harita üzerinde çalışırken yaver odaya girdi. Atatürk kendisine bakınca: "Cepheden telgraf var Paşam" dedi.

Atatürk:

"Okuyunuz" diyor. Bunun üzerine yaver hızlı adımlarla kendisine yaklaşıp kulağına eğilerek: "Mahrem efendim" diyor. O ana kadar masanın üzerine eğilmiş bir durumda olan Atatürk, geriye doğrulup ses tonunu da yükselterek: "Bu memlekette işler subaylardan ve milletin kendisinden saklanacak duruma geldiyse vay halimize, herkesin duyacağı gibi okuyun" emrini verdi.

İlkel ve iptidai acuzelerin yarattığı, şu Menemen olayını Atatürk seyahat halindeyken yolda öğrendi. Saniyen gösterdiği tepkiyi içinizde bilmeyen olduğunu sanmam. 1924'de Botan çayını geçerken pusuya düşürülüp öldürülen beş atlı jandarmanın haberini Çankaya'da aldığında ise, bütün gece öfkesinin önünde kimse duramadı. Neden böyle davranıyordu? Size söyleyeyim. Küçük gibi başlayan bu olayların sonunun nereye varacağını derhal anlıyordu. Olağanüstü zeki bir kişiliği olduğundan ilk bakışta tablonun tamamını görüyordu. Kendisinin zaman zaman söylediği gibi "kudretsiz dimağlar, zayıf gözler, gerçeği görmezdi." Saygısızlığın, tecavüzün büyüğü küçüğü olmazdı", "güç ve kudretini ispat edemeyene itibar edilmez, ancak zaferle kuvvet ve otoritesini ispat edene saygı ve itibar kendiliğinden gelir" ifadeleri Ulu Öndere aittir. O tarihin, ulusların tarlası olduğunu, her ulus geçmişte ne ekmişse gelecekte onu biçeceğini, tarihin engel olunabilecek şeylerin toplamı olduğunu biliyordu. Bütün bunların ötesinde O Cumhuriyetin anasıydı. Ana olan tüm canlılar gibi çocuğunun üzerine titriyordu. Bu devleti kuran kendisiydi.

Beyler; Atatürk denilince siz ve birileri ne anlıyor bilmiyorum, ama ben size söyleyeyim; cesaret, tepki, eylem, Türk Milletine ve Türk Vatanına ölümcül tutkudur.
Arkadaşlar iki cihan harbi bile dörder yıl sürdü. Sonra, her gün muharebe edilmemiştir. İkinci Cihan Harbinde en çok savaşılan yılda bile muharebe edilen gün sayısı 112'dir. Bu nedir böyle? On yıl... On yıl... Sakın bazıları bu harekatın tipi farklı demeye kalkmasın. Madem böyle bir muharebe tipi vardı, o zaman siz buna neden hazır değilsiniz? Savaşın sizin alıştığınız klasik şekliyle yapılacağı konusunda hasım ve hasım olacaklarla mukavele mi yaptınız? 1993'ün haline bakın. Hakkari'de saldırı ve tecavüz olmayan bir gün ve gece var mı? Peki, saat var mı? 6, 8, 10, 12. Türk çocuğunun, askerin, sıra sıra kaybedilmesine insan nasıl dayanır? Anneler, babalar nasıl katlanır? Beyler, bütün dünya bu acıklı halimizi her günkü haberlerle öğreniyor. Herkes artık şunu anlasın. Bu artık Türk Milletinin haysiyet, Türk Ordusun un kılıcının prestij meselesidir.

Bir şairimizin dediği gibi:

"Bizim köye benzemiyor buralar Bülbül gitmiş, baykuş konmuş."

Hani biz devlerin fillerin diz çöktüğü millettik, hani biz eski yeni dillerin anlattığı millettik? Herkese, dost düşman herkese, üniformanızın adamı olduğunuzu göstereceksiniz. Anadolu topraklarının en derin köşesi olan Hakkari'de baykuş istemiyorum. Size ilk, tek ve son emrim budur. Bunun dışında kalan her şey size verdiğim ana emrin sadece bir teferruatı olacaktır.

Ben size anlatayım; PKK'nın ilk yıllarında bütün Hakkari'nin tamamında kod Sinan isimli birinin yönetiminde 8-10 tanesi kız, 60 kadar militan faaliyet göstermiştir. Köylüler, halk hem mülki hem askeri makamlara gelerek haber vermişlerdir. Aldıkları cevap: "Bizim bilgimiz var, siz köylerinize dönün." Onlar ısrar etmiştir. "Bunlar bizim bildiğimiz eski eşkıyalara, Koçero, Hamido gibi suç işleyip dağa çıkanlara benzemiyor, bunlar bizim bildiğimiz eşkıya değil, siz de eşkıya diyorsunuz ama bunlar onlar değil, bizi köy odasına, camiye topluyorlar, Kürdistan diyorlar, bağımsızlık diyorlar, sömürgecileri bu topraklardan atacağız diyorlar, sırdarındaki çantalardan kitaplar çıkarıp okuyorlar."

İşte arkadaşlar bu dönem onların tomurcuk ve filiz devresiydi. Halkın devlete güveni tamdı. Kendilerinin bizim tarafımızdan korunacağına inanıyordu. Hepiniz Hakkari'nin çeşitli bölgelerinden geldiniz, içinizden biri bana bir PKK grubunun bulunduğu yeri tam olarak söyleyebilir mi? Hep, şurada olabilir, filan yerde bulunabilirler diyeceksiniz değil mi? Niçin doğru ve sağlam bilgi yok? Ama halk nerede olduklarını biliyor. Yetmez! Ne zaman, nerede, ne yapacaklarını da en azından bir iki gün önceden biliyor. Peki, biz niye bilmiyoruz? İki sebebi var; birincisi halk bizden kopmuş. Niye bilgi versin ki; biliyor ki, PKK bölgeye otoritesini hakim kılmış. Bunu yaparsa kesinlikle öldürülecek, ailesi çocukları dahil herkes. İkincisi Gayrı Nizami Harp tekniklerini iyi uyguluyor, yeraltı sistemlerini tam kurmuş. Bunları, Gayrı Nizami Harbi bilen uzmanların doğru ve uygun eğittiği işte ortada.

İş bu iki temel sebeple de bitmiyor. Başlangıçtan itibaren sadece siyasilerin değil, askerlerin de "üç beş çapulcu" laflan, federasyonu tartışalım diyenler, ikide bir itirafçı yasası çıkaranlar, bu yılın ilk aylarında kendi kendine ateşkes ilan ederek, sanki kışın yapılıyormuş gibi operasyonları durdurup Mayıs ayında Bingöl'de 33 silahsız askerin kurşuna dizilmesiyle uyananlar, aşiret reisleriyle ağalarla işbirliği yapanlar. Devlerin işi ciddi tutmasına mani olup, onu engellediler.

Beyler, devlet otorite ve güç demektir. Hiç kimse onun kudretinden kuşku duymamalıdır. Devletin adalet ve siyasi varlığından konuşacaksak, tanımı budur. İşlerin niçin bu hallere düştüğüne devanı ediyorum. 1992'de Alay Komutanlığımda Ankara'dan bir emir geldi. Emirde; Sivas-Diyarbakır hattının doğusunda seyahat eden subay, astsubay ve askerlerin, askeri kimliklerini üzerlerinde taşımamaları isteniyordu. Amaç da PKK'nın yol kesmelerinde, kim olduklarının anlaşınamasıydı. Hemen Tümen Komutanına telefon ederek, "kendilerinin imzaladığı bir üst yazıyla bize ulaşan bu emri; subay ve astsubaylara yazılı olarak tebliğ etmeye utandığımı" söyledim. Vatan topraklarında subayların kimliklerini saklaması ne demekti? Bu, çok şeyin baştan kaybedilmesiydi. Askerin başında bulunan insanların moral ve psikolojik yapılarının işe yaramaz hale sokulmasıydı.

"Metni inceleyeceğini" söyledi. Öyle kaldı. Burada bazı personelin kendilerine ansiklopedi satıcısı, pazarlama uzmanı gibi kartlar ve kimlikler düzenlediklerini tespit ettim. O emrin neticesinde işte böyle yakışıksız ve askerlik mesleğini rencide eden haller ortaya çıktı. Bizim bölgede üniformalı veya sivil kıyafetli, üzerinde askeri kimliği olmayan birine rastlarsam, o kişiyi Türk Ordusuna mensup olmaktan ar duyan kişi kabul ederim. Nasıl bir tepki göstereceğimi de kimse hayal bile edemez. Bu konularda aşırı hassasım, nasıl davranacağımı içinizde bulunan daha önce benimle çalışmış olan subaylar iyi bilir. Mesela Binbaşı Vahap, merak edenlere anlatabilir. Arkadaşlar, deniz varsa korsan da olacaktır. Bu vilayette 674 köy ve mezra var.

Dağların doruklarında okul, sağlık ocağı, elektrik var mı? 10-15 hanelik yerlere 40-60 kablolu telefon çekilmiş mi? Evet. Peki, bunların personeli, işleticileri nerede? "Yetiştirilince gönderilecek" gibi zırvalara insanlar artık inanmıyor, gelmiş olan küçük bir miktar da, bir an önce Batıya nasıl kaçarım diye bakıyor. PKK'yı örümcek ağı gibi bu köy ve mezralar besliyor, destekliyor. Bu küçük yerleşim birimleri ortaçağ yaşantısı sürdürüyor, bunların her birine hizmet götüreceğim diye parayı pulu dağa taşa dağıtacağına hepsini 2-3 ana merkeze toplayarak, bu merkezlere okullar, hastaneler, hayvan ürünlerine ait tesisler kursanız halk, "ben bu dağlardan inmem, hastalarımız çocuklarımız bırakın, burada ölsün" der mi?

Haftalardır, havadan karadan bölgeyi geziyorum. Temelleri atılmış, bir iki duvarı çıkıldıktan sonra olduğu gibi bırakılmış tesisler görüyordum. Sayıları onlar, yirmiler, otuzlarla ifade edilebilir. Araştırdığımda gördüm ki; partililere, şuna buna yakın adamlara güya bölgeyi kalkındırmak için verilen kredilerin karşılığı olarak yapılan göstermelik inşaatlar olduğu anlaşıldı. Buralara bu güne kadar gönderilen kaç devlet görevlisinin sicili düzgün? Kaç tanesi sürgün diye gelmiş? Gelince ne yapmışlar? Bu gün ne yapıyorlar? Hava kararmadan hemen evlerine kapanıyorlar. O gece bir eylem olmazsa şükrediyorlar. Şu anda burada devletin çalışan tek mekanizması, yoğun ve ağır işlerini yürütmeye gayret gösteren Adalet Bakanlığı mensuplarıdır.

Beyler, Cumhuriyet döneminde gene bu topraklarda on beş defa silahlı başkaldırı olmuştur. Bunlardan Şeyh Sait'de silahlı adam mevcudu azami 5000, Tunceli hareketinde ise 3000 kadardır. İsyanların bastırılması Tunceli'de yedi ay, Şeyh Sait'te 4.4 ay sürmüştür. Diğerlerinin hepsinde asilerin silahlı gücü, 150 ila 500 adam arasında değişmiş, teşebbüsler de iki gün ila bir ay içerisinde bitirilmiştir. Şunu bilmelisiniz ki bu kadar silahlının hepsi yok edilmiş değildir. Büyük bir kısmı dağılmış ve kaçmıştır. Ama şu çok önemli, hepsinin elebaşıları ve önderleri mutlaka yakalanıp cezalandırılmıştır. Bütün Cumhuriyet dönemi isyanları (1924-1938) Atatürk'ün zamanında çıkmıştır.

Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ilk silahlı eylemi olan 1984 Ağustos'undan itibaren, bu ay onuncu yılını doldurdu. Halen Türkiye, Irak ve İran topraklarında gayn nizami savaş tekniklerine göre eğitilmiş 11.000-12.000 silahlı dağ kadrosuna mensup militana sahip. Dünya istihbarat örgütleri bu sayıda mutabık. Şehir, köy ve mezralarda faaliyet gösteren ve yeraltı unsurlarını oluşturan milislerin miktarlarının ne kadar olduğu, ancak tecrübelerle tahmin edilebilir. Milis miktarı dağ kadrosundan asgari 8-10 misli fazladır. Yardım ve yatakçılar ile sempatizanlarının sayılarını ise, PKK yönetimi bile tam bilemez.

Bizim bölge için şunu size kesinlikle söyleyebilirim. Yerel yönetimlerin çoğu PKK'nın birer organı gibi çalışmaktadır. Neredeyse, "sizin buralarda suyunuz ısındı, bir an önce terk edin" diyecekler. "Sömürgeci T.C. Ordusu, Kürdiştan'ı terk et" diye size telsizlerden bağıran dağdaki militan bunlardan daha az tehlikeli.

PKK'nın Hakkari'yi tehdit eden gücünü şöyle değerlendiriyorum. Bunu hepiniz bilmelisiniz ki, neyi, nasıl yapacağımızı konuşurken doğru tahlil yapabilelim. PKK'nın Irak'ta Şırnak altındaki Sinat-Haftanin kampı hariç; Batıdan itibaren İran sınırına kadar, bize komşu olan Metinan, Şivi (Zap), Mezi-Karyaderi (Avaşin), Basyan ve Hakurk kampları, İran'daki gene bize hemhudut Zagros, Jerma-Betkar ve Kalereş kampları ile Hakkari topraklarında toplam 5500-6000 civarında silahlı dağ kadrosu olduğunu tahmin ediyorum. Kuzey Irak'ta Zeli kampı hariç başka kampı şu anda görülmüyor. Zeli kampı da bizden güneye doğru 120-130 km. kuş uçuşu uzaklıkta olduğundan dikkate almıyorum. Kuzey Irak'taki yazlık ve kışlık kampların tamamına yakını bize 15-20 km. arasında değişen mesafelerde olduğundan bu sayısı düşük görebilirsiniz. Ancak, şunu bilmeliyiz, bu kamplarda eğitim görenlerin bir bölümü Hakkari ve Şırnak üzerinden Türkiye'nin diğer bölgelerine sevk ediliyor. PKK'nın birkaç gün üst üste dinlenen telsiz konuşmalarından bunu hemen çıkarmak mümkün.

Hakkari içerisinde de yazlık ve kışlık kamplarının mevcut olduğu anlaşılıyor. Bunlar Hakkari merkezi batısında Kato (Karanhkdağ) güneyinde Oramar (Alandüz), Yüksekova güneybatısında İkiyaka Dağları ile Şemdinli Derecik bölgesinde Balkaya Dağlarıdır. Bunlar dışında bahar, yaz ve sonbaharda bir çok bölgeyi üs ve harekat çıkış ve toplanma alanı olarak kullanıyor, ancak kışa girerken buralardan saydığım yurt içi ve yurt dışı kamplara çekilip askeri ve siyasi eğitime başlıyor.

Beyler; şu yurt içi kamplarının içini bilen biri varsa, bana anlatsın ve ben inanayım, ikna olayım. Adamlar bizimle yan yana yaz kış yaşıyor. Eğitim yapıyor, dinleniyor. Yerleri belli. Bunu, bana birileri anlatmalı. Hayır, böyle bir şey olamaz. Bahar gelince de buralardan çıkarak her yere dağılıp, yapacaklarını yapıyorlar. Arkadaşlar coğrafya değişmediğinden bunların yeri de değişemez. İmparatorluk döneminde de, Cumhuriyet döneminde de ne zaman bir silahlı kalkışma olduysa, arazide nerelerde bulundularsa şimdi de aynı yerlerdeler. Çünkü, dünden bu güne kullandıkları coğrafi mevkiler; güvenlik, barınma, beslenme, giriş çıkışlar, birinden diğerine yer değiştirmeye en uygun mekanlar da onun için. Bu çok doğal bir şey. Araziyi iyi okuyan, gayrı nizami harp tekniklerini bilen bir subay, bir hafta herhangi bir vilayeti dolaşsın, beş yer söylesin kesinlikle bunun üçü bu işlere uygun yerdir. Gidince de militanları oralarda bulacaklardır. Bu anlattığım at değil, deve değil. Sonuç; yurt içinde PKK'nın bir sürü kampının varlığını bu güne kadar, yıllarca sürdürmesi ve buralardan saldırılara geçmesini sakın biri, ahmakça sebeplerle bana anlatmaya yeltenmesin; rezil olur. Arkadaşlar, Tanrıdan ve tarihten saklanacak bir şey yoktur. Şu elimdeki orta boydaki sarı kitabı görüyor musunuz? Uzakta oturan arkadaşlar için ben okuyorum.

Adı, "Halk Savaşının Temel Taktikleri", yazarı Mao Zedung, 15 bölüm, 110 sayfa. Bu kitabı 1975'de üsteğmenken almıştım. Şu geçen 35 günde bunu, gece gündüz devam eden saldırılara paralel olarak bir kaç kez daha inceledim. Zaten pratik ve yalın bir eser. Şimdi bir gece önce kitabın ilk sayfasına yazdığım notları size aynen okuyorum.

"Kürdistan İşçi Partisi (PKK)nin örgütlenme, muharebe etme, baskın, pusu, gizlenme, üs seçme, mayınlama, yol kesme, adam kaçırma, kundaklama, suikast tertipleme usûl ve yöntemlerinde bu kitabın dışında, ayrıntılar dahil, farklı bir şey yaptığına rastlanmamıştır. Tüm icraatının temeli ve asli dokümanı bu eserdir."

Şimdi de elimdeki bu kırmızı küçük, kitapçığı görüyor musunuz? Adı, "Gerilla Nedir?". Yazarı, Alberto Bayo. Türkiye'de 1968'de yayımlandı. Alberto Bayo bir İspanyol subayıdır. Gayrı Nizami Harbi, iki yıl Kuzey Afrika sahrasında savaştığı bedevilerden öğrenmiştir. Kurnaz ve zeki bir subay olduğundan gerilla harekatını öğretenlere de öğretmenlik yapabilecek tekniklerle
geliştirmiştir. Aslında emekli albaydır. Dünya gerillaları ona usta anlamında "general" der. Fidel Castro ve Ernesto che Guevara'nın hocasıdır. Bu ikisi dahil yetiştirdiği 87 kişi Küba'da Batışta yönetimini silmeye yetmiştir.
Beyler sakın aklınızdan çıkarmayın. Gayrı nizami harpte inanmış 80-100 kişi büyük tehlikedir.

Bu ise üçüncü kitap. Adı, "Şehir Gerillası El Kitabı". Şehir ve kır gerillası ustalarından Carlos Marighella tarafından kaleme alınmıştır. PKK'nın kuruluş bildirgesi ve bazı kongre kararlarını inceleyecekler görecektir ki, metinlerde yer alan bir çok paragraf tamamen bu kitabın içinden alınmadır. Türkiye'de 1970'de yayımlanmıştır. Şehirler ve köylerde neyin, nasıl yürütüldüğünü, milisler ne zaman, neyle uğraşır? Kitabın yazarı bu işlerin üstadıdır. PKK kendi resmi tebliğlerini yazarken bile bu dokümana tam bağlı kalmıştır. Orta boy 130 sayfalık bir kitap ancak bu kadar dolu olabilir.

Ve şimdi gördüğünüz dördüncü kitap; adı, "365 gün". Bir Amerikalı doktorun askerde iken Vietnam'daki bir yılını anlatıyor. Farklı ve başka ülkeydi, Amerika orada ne yapıyordu? Onların kültürü farklı gibi işe yaramaz sözlerin bir anlamı yok. Mücadelenin tarzı, tipi, usulleri, neyin ve nelerin doğru yapılıp yapılmadığı, sonuçları bilinmesi bizim için önemli. Bu kitapta bizde 21 yıl önce 1972'de yayımlandı. İlk yayımlandığında Amerika tek ağız olmuş gibi, şunu söylemiştir: "Sayın Başkan, bu kitabı yatağınızın baş ucunda bulundurun. Uykularınız kaçacaktır;"

İlk üç kitap aynı yumurta üçüzleri gibi birbirinin benzeri ve tamam-layıcısıdır. Bizim elimizde bulunan Amerikan tercümesi, 1961 ve 1964 yıllarına ait gayrı nizami harp kitapları mevcut. Bildiğiniz gibi bütün kitaplar Amerikan tercümesidir ve onlar yayımladıktan 6-8 sene sonra da tercüme eder biz yayımlarız. Silah ondan gelince silah bilgisi de ondan, tecrübe ve fikir hayatına dayalı kitaplar da ondan alınınca nasıl savaşılacağını da 1952'den beri gene Amerika'dan öğreniyoruz. Bundan önce de Almanlar, daha önce de Fransızlar vardı. Arkadaşlar şimdi zaman almak istemiyorum. Bizim, 1934, 1935,1936 yıllarında kendi yazdığımız eğitim ve muharebe kitaplarını görün, okuyunca şaşırıp kalır, neden bunları görmekte geç kaldım diye hayıflanır durursunuz./ Bu bahsettiğim 1961 ve 1964 yıllarına ait ABD talimnameleri; bir, anlatımları genel, iki, hükümet kuvvetlerini anlattığı için küçük rütbelere fayda sağlamıyor. Bize karşı taraf, hasım lazım. Üstelik Vietnam'dan önce yazılmış. ABD'nin ilk muharip askerleri 1964'de Vietnam'a gitti, 1973'de sekiz sene sonra bozgun halinde oradan çekildi. 1960'lı bu kitapları o tarihlerde kendileri kullanıyordu, bir işe yaramadı ki 58.000 ölü verip 6 bin helikopteri enkaz halinde Vietnam topraklarında bıraktı.

Biz; yere, zamana, mevkideki militan sayışma, aydınlık ve karanlık durumuna, zirvede veya vadi tabanında, siste, derin kar ve aşın soğukta, yurt içi ve yurt dışında oluşumuza göre yüzlerce karşı taktik ve teknikler geliştireceğiz. İlk defa duyacağınız, daha önce de hiçbir yerde rastlamadığınız sözcük ve tanımları söylüyorum. "Kurt sürüsü taktiği ile tilki avı tekniği" kullanarak taarruz edeceğiz. Planlarda "ağ içinde ağ" sistemi kullanacağız. Bu yöntemi uygularken herkesin vazgeçmeyi aklından hiç çıkarmayacağı ilk ilke ise şudur: "Arkasında düşmanı hisseden önündekiyle savaşamaz".

Bu son muhteşem söz Cengiz Han'a aittir. Her şeyi, ne yapılması gerektiğini bir cümlede söylemiştir. Bunu böyle söylemeyi beceremeyenler, nasıl taarruz edileceğini anlatmak için onlarca kitap yazar, herkes de darı çuvalında pirinç arayarak, barış koşullarında meslek hayatının sonuna gelir.

Tilki avının tekniği neyse, karşı gerilla tekniği de odur. Bu avın tekniğinin nereden kaynaklandığını size söyleyeyim. Bizzat tilkinin tabiatından. Her şey doğada vardır. Doğaya merakı olan, insanların yeni bir şeymiş gibi sarıldıkları her şeyin tabiatta mevcut olduğunu görür. Onun için insanların bir şey keşfettikleri falan yoktur. Var olanı öğrenmekte geç kalıp, yeni farkına vardıklarında bir buluşmuş, keşifmiş gibi sevinirler.

Gelelim PKK'nın ismen tanımlanmasına. Bunun asker ve sivil herkes tarafından tanı ve doğru olarak bilinmesi gerekir ki; hem karşınızda kim var, hem de sen ne yapacaksın, buna göre tertiplen. Sonra bütün dünya bilsin, bizim halk tam bilmesin. Ölen çocuk kimin? Silahın, merminin, malzemenin parası kimin? Bir şeyi ne büyütün, ne de küçültün. İkisinin de zararı var. 1984'de Hakkari'de 60 PKK'lı, 1993'de 5000 PKK'lı, üstelik halk da karşı tarafa boyun eğmiş. İşte sonuç, işte geçen 10 yıl.

Arkadaşlar, PKK için; eşkıya, bölücü, vatan hainidir, yapılan iş iç güvenlik harekatıdır, yok; düşük yoğunlukta çatışmadır. Sonra ne demek düşük yoğunluklu çatışma? Hangi seviyeyi anlatıyor? 365 gün gece ve gündüz muharebe stresiyle yaşayan asker için düşük olan ne? Tecrübeli, usta bir askere sorulsa, birkaç ay süren klasik bir savaş mı, yoksa 360 derecede nereden geleceği belli olmayan bir mermi, mayın ve roket nü? Ve 365 gün devamlı. Başkalarına ne gerek var? Size sorayım.. Tabi ki klasiği tercih ediyorsunuz. Arkadaşlar, bunu açmakla şunu açıklamak istiyorum. Söz, tanım, sıfat bir şey anlatmıyor. Bir takım insanlar faydasız sözleri bilinçsizce kullanıyor. Herkesin de ne olup bittiğini anlamasına engel oluyorlar.

Kimisi örtülü savaş diyor. Örgüte göre kirli savaş, Avrupalılar için de bağımsızlık savaşı. Muharebeleri yapacak olan bizim için bunların zerre kadar kıymeti yok. Çocuk ortada mı? Evet. Biz ona bakacağız. Birilerinin bu çocuğa şu veya bu adı vermesi, çocuğun genetik ve içgüdüsel olarak yaptığı hareketlerine mani olabiliyor mu? Hayır. Bizim için çocuğun hangi davranışları, hangi koşullarda, ne zaman, nasıl yaptığı lazım ve önemli. Başka türlü onu terbiye edemeyiz.

Arkadaşlar, konuşmamın bu son bölümünde; insan, asker, önderlik, halk, tavır ve duruşumuzdan bahsedeceğim. .
Hakkari'de, kendi bölgemizde, halat çekme oyununa dönmüş olan bu işin sonunu getireceğiz. Bu başarının büyüklüğü, muharebelerin çetinliği ile ölçülecektir. Güçlükler, insanın ne olduğunu gösterir. Her şeyin değeri zorluğundadır. En kıymetli okul zorluk okuludur. Sizler dahil Hakkari'de 23.000 asker var. Herkesin anne, baba, ağabey, kardeş, amca, dayı gibi yirmiye yakın akrabası olsa, şu anda sırf buradaki askerler için yarım milyonun kalbi; gece ve gündüz bizden kötü bir haber gelecek diye endişeyle atıyor.

Bölgede yaşayan halkın çoluk çocuk acıklı halini görüyorsunuz. Aç insan kolay kandırılır. Bu mücadelede hiçbir şekilde halka zarar vermeyeceğiz. Kimsenin "kul hakkı" asla yenilmeyecek. Bu konuda Tanrı bile kendine sınır koymuştur.

Kutsal kitaptan okuyun:

"Her şeyinizi affederim ama benim karşıma kul hakkı yemiş olarak çıkmayın" ifadesini göreceksiniz. Meyvası çamura düşüyor diye ağaca kızılmaz.

Derin yaraların tedavisi uzun sürer. Gayrı nizami savaş koşulları, Ferhat'ın dağları delen sabrının olmasını gerektirir. Bunu göstereceğiz.

Bir iş yapmayanın hiç yanlışı olmaz. Yürek neredeyse, gerçek vatanseverlik de oradadır. Ve şunu bilin; Vatanı için savaşan asker, hiçbir yasaya karşı gelmiş sayılmaz. Özgür bir millet, sınırlarını kimseyle pazarlık konusu yapmaz. Ortada olumlu hiçbir şey yok. Sağır bir iyimserlik bir ulusu zayıflatmaktan başka işe yaramaz. Tutkusuz da/büyük bir iş başarılamaz. Kalbimizin sesini dinleyerek karar verip uygulayacağız. Kalbinin sesini duyan insanlar hayal kırıklığına uğramaz. Bütün çıkışlarımızda gönülden olacağız, coşkulu olacağız. Vatanını seven, hayatın her yaşında ateşlidir. Üzüntüler yalnızlıkla büyür. Üzüntünün tek ilacı harekettir. Fırsat bulabildiğinizde, birkaç saat uykunun dışında, hepimiz sürekli hareketli olacağız. Muharebe teknikleri içinde böyle davranmaya mecburuz .

Üç kişi bir sırrı ömür boyu saklayabiliyorsa, bilin ki, bunlardan ikisi ölü demektir. Çalışmalarımızda şu sözü de unutmayın; üç türlü yalan vardır; adi yalan, yeminli yalan ve resmi istatistikler.

Bir ulusun gerçek karakterinin ancak tarihinin önemli buhranlarında meydana çıktığı kabul edilir. "Türklerin vatanlarına bağlılıkları her huylarının üstündedir" sözünün kanıtlanma zamanı geldi, arkadaşlar.

Kendilerini zamanında sıcağa, soğuğa, açlığa, susuzluğa, benzer zorluklara alıştırmamış olanlar askerlik sanatında başarısızlığa mahkumdur. Savaş ve muharebeler taarruz demektir. Savunma halindeki bir birlik, yenilmeye, yıpratılmaya mahkumdur. En iyi muharebe yönetimi; düşmanı rahat bırakmamaktır. Bunu yapacağız. Güneşin geceyi boğması gibi, milletin başına musallat edilen bu belayı boğacaksınız.

Cesaret mertliğin en belirgin niteliğidir. Dünyada taklit edilemeyen tek peydir. Bütün silahları yener. Cesur insanın ruhunu hiçbir şey yıkamaz. Büyüklük, ölüm bilincine rağmen gösterilen cesarettir. Sonsuz olmak için ilk şart cesur olmaktır. Hayata korkusuz bakmaktır. Cüretkar davranırsan kimse senin hata yaptığına inanmaz. Kişisel yiğitlik karakter sağlamlığıdır.

Korku ve paniğin uzaklaştırılması, muharebe şoku altında akıl ve vücudun isyan etmesini önlemek, ancak herkesin zora alıştırılması ve dayanıklığın artırılmasıyla, kazanılacak olan güven duygusuyla sağlanabilir. Çünkü, insan beyni sahibini koruyacak gibi çalışmakta, iç güdüsel tepkiler vermektedir.

Dayanıklılık artarsa ateş altında kalmayı sevmeyen asker sayısı azalır.
Bir insanın emir vermeye hakkı olması için, emir verdiklerinden daha değerli olduğunu kanıtlaması gerekir. Üstelik zeki adamlar, başkasının emrinde çalışmaya tahammül edemezler.

Napolyon'ın bu konudaki görüşü:

"Emir vermek için itaat etmenin şart olduğunu söylerler, fakat sürekli itaat edende de komutanlık niteliği kalmaz" şeklindedir.

Herkes şunu bilmelidir:

Savaşta komutanlık rütbeyle değil, herkesin göremeyeceğini görmekle olur. Gerçek sanatçıda teknik hata olmaz. Yaratma yoksa sanat da, meslek de yoktur. Hepiniz işinize kendi kişiliğinizi katmalısınız. Bunun için hür düşünce ananesine sahip olunmalıdır. Özgür düşünemeden başaramazsınız.

Mutlu olamazsınız. 'Söyleneni yapan adamlar" muharebe yapamazlar. Özgürlük insanın hiç eskimeyen değeridir. Özgür düşünemeyen insanın davranışları kendi davranışı değildir. Sonuç olarak; hiçbir iş başında bulunan adamın seviyesinden yukarı çıkamaz. Rütbe, mevki geçicidir, kalıcı olan şerefiniz olacaktır. Mevkiden bahsederken size bir şeyi hatıra için söyleyeyim; insanlar yüksek mevkilerden düştükleri zaman güçlerini kaybettiklerinden değil, dalkavuklarından ayrıldıkları için üzüntü duyarlar. Ölüm her şeyi eşit yapan doğal sonuçtur.

Ölümden korkmayan ölmez; ölüm kendine koşanları hiçbir zaman vurmaz. Ölümün korkusu, ölüm acısından daha şiddetlidir. Ölüm telaşının bir anlamı yoktur. Her canlının neticesi ölümdür. Kaçınılmaz sonuçlara peşinen üzülme ve bunu dert etme bilinçli, sağlıklı bir ruhun işi değildir. Ancak, şehitleri herkesin üstüne çıkaran, onların ölümleri değil, ölüm sebepleridir. İnsanlar bir ölüyü iki kez öldürürler, hem toprağa hem de unutulmaya gömerek. Kadirşinas bir ulus asla şehitlerini unutmamalıdır. Çünkü onlar hayatlarını, unutanların özgürlüğü ve korunması uğruna kaybetmişlerdir. Arkadaşlar savaş kaba gücü birdenbire başıboş bırakmaktır. Seller, depremler gibi doğal bir afet halinde sürüp gelmiştir. İnsanoğlunun yazılı 5000 yıllık tarihinde barışla geçen süre 236 yıldır.

Savaşların bittiğini, biteceğini sananlar "yüzerken çevresinde dolaşan köpek balıklarını tekmeyle kovmaya kalkışan insana benzer." Siz savaşla ilgilenmeyebilirsiniz, savaş sizinle ilgilenir. Savaş kazananı da yorar. Hele şimdi içinde bulunduğumuz bu tip mücadele madden ve manen ulusu yorar ve kaynaklarını tüketir. Muharebede her şey ruhanidir. Muharebeleri herkesin sandığı gibi süngünün parıltısı değil, askerin gözünün parıltısı, morali kazanır. Yakın ve uzak tarihi incelediğinizde görürsünüz ki, savaş bulduğu ülkeyi bir daha bırakmaz. Bir ulusa zayıf ve kuvvetli yanlarıyla beraber erdemlerini de öğretir. Savaşta tek korkulacak şey korkudur. En lazım olan şey de cesaretle desteklenen kararlılıktır. Devletin varlığını, bağımsızlığını ve namusunu korumak için başvurulacak son vasıtadır. Çaresiz kalıp, bütün yollar kapanmadan yapılması, cinayetten öte bir şey değildir.
Askeri liderin özelliklerinin ne olduğunu daha 1070'lerde Kutad-Gubilik eserinde Yusuf Has Hacip katıksız olarak söylemiştir.

Başka kaynakların hiçbiri bu netlikte tanımlayamamıştır.

• Cesur olacak.
• Tok sözlü olacak.
• Cömert olacak.
• Savaş tecrübesi olacak.

Yalnız, dünyanın ünlü askerlerinin biyografileri tetkik edildiğinde hepsinde müşterek olan nitelikler şöyle sayılabilir:

• Askerlik sanatını çok sever.
• İnsanların enerji ve fikirlerini serbest bırakır.
• Fikren hareketli ve kolayca alevlenen bir kişiliğe sahiptir.
• İnsan psikolojisine hakimdir. Yapılmak istenmeyen şeylerin de yapılmasını sağlar.
• Düşüncelerini hep yüksek sesle söylemeye alışkındır.
• Gerçeği hızla fark eder ve söyler.
• Sisli havada yolu hiç şaşırmaz.
• Bağımsız bir kişiliğe sahiptir. Sıradanlığa tahammül edemez.
• Cesur, canlı ve sabırsızdır.
• Her şeyin süratle yapılmasına inanır.
• Güven aramaz. Limandaki teknenin güvende olduğunu ama bir süre sonra çürümeye başlayacağını bilir.
• Yenilebilir fakat pes etmez.
• Yılmayan ve vazgeçmeyen bir ruha sahiptir.
• Karşı tepenin öbür yüzünü iyi kestirir.
• Astlarında savaşma ve kazanma isteği yaratır.
• Her fırsattan yeni bir sonuç çıkarır.
• Savaştaki kıtaları ile zihinsel bir bağ kurar.
• Gücü ve saldırganlığı zaman zaman öne çıkan bir askerdir.
• İleri hatlarda olmayı sever. Süvari liderleri gibi, emri eyerin üzerinde vermekten hoşlanır.
• İnsanın bambaşka bir yaratılışta olmadıkça, hiçbir üstünlük gösteremeyeceğini bilir.
• Hem düşünce hem de eylem adamıdır.
• İnsanların itaat duygularına değil, doğrudan kalplerine, hayallerine hitap eder.

Arkadaşlar her şeyin anası tecrübedir ve ustayı tecrübe yaratır. Yaşıyor ve görüyorsunuz; artık denizin her sessiz halinden fırtınanın kopacağını sezebiliyorsunuz. Bu günden itibaren herkes ayağa kalkacak. Çukurların içinde bekleyen ölümü bekler. Bir saldırı planlamak için çok asker çok birlik beklemeyeceksiniz. Kargalar kalabalık uçar. Siz, ikisi, üçü yan yana uçan yırtıcı gördünüz mü hiç? Çünkü kendilerine güvenleri tamdır. Dağların tepelerinde helikopterden gördüğümüz kartalların yuvalarında artık biz olacağız. Karanlık bir gökyüzü fırtınasız açılmaz. Fırtına kuşları rüzgarı sever. Bu dağlarda, vadilerde, gözlerinizin taramadığı, süngünüzün parlamadığı, bombalarınızın yoklamadığı, botlarınızın pençesinin değmediği hiçbir yerin sizin olmadığını bilin.

Usta asker çamuru ve gecenin karanlığını iyi bilen askerdir. Kendinizi ve askerlerinizi çelik gibi sert ve soğukkanlı hale getirin. Onlarda aşırı derece muhariplik hissi yaratın. Şunu unutmayın muharebe hile, aldatma ve kurnazlıktır. Öfke ve kin duymadan da savaşılmaz. Biz ulusumuzu ve topraklarımızı korumak zorundayız. Bunu biz başlatmadık. Kimse Türk Ulusuna silah zoruyla bir şeyler kabul ettiremez, kendi vatanımızda Türk Ordusuna kabadayılık yapıp, caka satamaz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1993 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:23

Muharebelerde işi uzatmayacaksınız, uzatırsanız işler kötü gider. Ayağınızı çabuk tutacaksınız. Hayattaki her şeyde olduğu gibi muharebenin de temel yasası; sürat, sürat, daima sürattir. Yaklaşmada yılan gibi sessiz ve gürültüsüz, saldırıda yırtıcı kuş gibi çullanacaksınız. Bir grubu yakaladığınızda o grubun son militanı bulununcaya kadar peşinden ayrılmayacaksınız. Ta ki vurulursanız veya kusup bayılırsanız takip kesilebilir, aksi halde kesinlikle peşini bırakmayacak, böylece her yerde yüreklerine ölüm korkusunu çökerteceksiniz. El mi yaman, bey mi yaman hepsi öğrensin.

Şimdi birliklerinize döner dönmez şu söyleyeceğim mısraları, subay, astsubay ve askerlerin her zaman görebileceği bütün mekanlara yazacaksınız.

"Üzerimize kılıç çekilmedikçe, Ülkemiz topraklarına girilmedikçe Milletimiz cefa çekmedikçe Bizden kimseye zarar gelmez. "
Bu kıta bundan böyle dağ ve Komando Tugayının felsefesidir.

Bir diğeri:

"Ödü varsa düşmanın meydan açık hazırız Bu toprakta biz doğduk, biz yaşadık, biz varız. "

Sonuncusu ise şu:

"Bir milletin şerefi cephedeki askerin sırtındadır. " Sabit veya geçici 10 askerin bulunduğu her yerde Türk bayrakları 24 saat göndere çekili olacak. Bütün araçlara bayrak takılacak. Kışlalarda sürekli imparatorluk ve cumhuriyet marşları çalacaksınız.
Her şeyi bu milletin çocuklarına yakışır şekilde aklı selimle yapacağınıza inancım tamdır. İyi giden de kötü giden de her şeyin sorumlusu benim. Şu geçen saatler içerisinde sizlere düşüncelerimi açıkladım, hepinizin bilemeyeceği bilgileri verdim. Yol gösterdim de diyebilirsiniz, ama askeri manada emir vermedim. Kahramanlara emir verilmez. Tanrı geç de olsa mutlaka yardım edecektir.

"Cesaret, cesaret her zaman cesaret; Sürat, sürat daima sürat Kimse bunu unutmasın."

O gün akşam karargaha şu emri verdim:

"Çukurca, Şemdinli, Yüksekova ve. Hakkari'de bulunan dört kışlada, bütün korucu başlarını ve muhtarları toplayın. Bu bölgedeki kışla ve arazide konuşlu bulunan tabur düzeyindeki birliklerde de askerlerle görüşeceğim. Bu faaliyet 9 ve 10 Ağustos günlerinde bitirilecek, ast komutanlıklara bildirin".

Muhtarlar ve korucu başlarının büyük kısmının tek birleştiği şey; kendi köy ve mezralarının en tehlikeli durumda olduğuydu. Hepsi bölgelerine askeri birlik istiyordu. Bunun fizik olarak imkansız olduğunu ve çare olmadığını söylememe rağmen, sanki hiç duymamışlar gibi yeniden aynı şeyleri tekrarlıyorlardı. Mevcut korucuları ile kendilerini korumalarını, belli bir süre sonra bölgenin tamamını rahatlatacağımızı, sabırlı olmalarını, yapacakları tek şeyin PKK gruplarının yerleri hakkında bize bilgi ulaştırmaları olduğunu, sonucunda ne olacağını göreceklerini söyledim. İnanmak istiyorlar ancak, yıllardır, "lafla peynir gemisinin yürümediğini" görüp yaşadıklarından güvenemedikleri gözlerinden okunuyordu. İçlerinden bazılarının bütün konuşmaları kısa bir sürede bölgelerindeki PKK gruplarına götüreceğini biliyordum. Bir kısmı da bunu iyi bildiğinden kendilerini ve köylerini korumak için hiç söze karışmadılar. Eğer, korucular işlerini adam gibi yapmazlarsa bütün silah ve telsizlerini toplayacağımı, maaşlarını keseceğimi herkesin çok iyi anlayacağı bir dille, kesin olarak söyledin) Minnetle, tay tay yaparak yürütülecek işlerden hayır çıkmazdı.

Askerlere hitap etmeden önce savaş donanımlı tabur toplu düzenindeki sıralar arasında dolaşarak tek tek gözlerine baktım. Hepsi ciddi, vakur, gözleri ışıl ısıldı. Hiçbir kaygı, hiçbir ürperti yoktu. Herkes yüzüne ve ellerine kamuflaj boyalarım sürmüş, bazılarının sadece gözleri görünüyordu. 30 kiloyu aşan muharebe çantaları sanki sırtlarında hiç yokmuş gibi dik duruyorlardı.

Onlara, "vatanın bu köşe başındaki bölgesinde keskin ve kötü bir virajda olduğumuzu, aracın iki tekerinin boşta döndüğünü, aracı, uçup gitmeden önce, devirmeden yola almamız gerektiğini, bu işin doğru ve kısa zamanda yapılmasında şimdi askerde bulunan 1973, 1974 ve 1975 doğumlu tertiplerin yiğitlik ve fedakarlıklarına düştüğünü söyledim. Türk erkeğinin askerlik hatıralarının ömür boyu sürdüğünü ama kendilerinin çocuklarına ve başkalarına anlatacakları, dinleyenlerin inanmakta zorlanacakları sayısız muharebe öyküleri olacağını anlattım. Çarpışmalarda bütün doğal yeteneklerini hiçbir sınır tanımadan ortaya koymalarını, bu işin Türk Milletinin haysiyet meselesi olduğunu, artık bıçağın kemiğe dayandığını, nerede tehlikeli ve kritik durumda kalırlarsa beni yanlarında göreceklerini bildirdim. Silahlarını devamlı bakımlı tutmalarını, yatarken bile yanlarında bulundurmalarını, silahlarını bedenlerinin bir parçası haline getirmelerini söyledim.

Tarih boyunca olduğu ve bütün dünyanın da bildi ği gibi cesaretlerinden kimsenin asla kuşkusu olmadığını, ama her an zihnen uyanık olmalarını, muharebe sırasında ise sürekli hile ve kurnazlık düşünmelerini, gündüzleri yılan, geceleri ise bir baykuş gibi hareket etmelerini, büyük çarpışmalara hazır olmalarını, şimdiden hepsini kutladığımı bildirdim. Sonunda Hakkari'den ayrılırken, doruklarından duman eksilmeyen bütün bu dağların kendilerini şükranla selamlayacağını" söyledim.

10 Ağustos akşamı Tugay karargahına döndüm. Gece harekat ve İstihbarat Şube Müdürleri Binbaşı Ahmet ve Yüzbaşı Harun'u çalışma odama çağırdım. Duvar haritası üzerinde 15-20 dakika tartıştık.

Tehditte:

1. öncelik Yüksekova,
2. öncelik Çukurca,
3. öncelik Şemdinli,
4. öncelik de Hakkari'de görülüyordu. Yüksekova'nın güneyindeki İkiyaka Dağları (Çarçel) bu kesimdeki diğer dağların kapladı ğı alandan çok daha genişti ve bir tarafı eşek ve keçi kapısı iki geçitli; Irak'a bağlanıyordu. Yurt içinde kamp olabilecek ve büyük çapta grupları sağlayabilecek coğrafi koşullara sahipti. Rakımı 3.395 metreydi. Bu mevsimde dahi Irak'tan gelen geçitlerin içlerinde kar ve buzullar vardı.

- Ahmet
- Buyurun komutanım
- Bütün taburlarla, İkiyaka Dağları'nı, Irak toprakları dahil geceleyin kuşatacak, eteklerden zirveye doğru daralan ağ ve dairevi düzenlerle taarruz edeceğiz.
- Şemdinli, Çukurca, Hakkari bölgelerindeki taburları Yüksekova'ya intikal ettirirsek, bu bölgeler hassas ve zayıf duruma düşer.
- Herkes yerinde, savunma düzeninde kalıp, gündüz birkaç kilometrelik yakın çevresinde dolaşmayı müteakip üslerine dönünce gece ve gündüz kuvvetli mi oluyor? Bir aydır komando taburu, piyade taburu, jandarma karakollarına sürekli saldırıp hepsinden parça koparan PKK gruplarıyla hiç temas sağlayan oldu mu? Tek başına bu dağlardan birini bir taburun kavraması mümkün mü? Subaylara da geçen gün anlattığım gibi, klasik ve kalıp düşüncelerden kurtulamamak tabii ki sistemden kaynaklanıyor. Bak sen ne kadar çalışkan adamsın, iki yıldır buradasın, gidişatı saat saat yaşıyorsun, gene de zinciri kıramıyorsun. Artık, işe yaramayan kalıplarınızdan çıkın. Bak aslanım; gayrı nizami harpte asırlardır tek bir ilke vardır. "Ara, bul, yok et". Hareket edecek, sızacak, ağın içine alacak, darbeleyecek, şeytanı bile şaşırtacaksın.

- Anladım komutanım, emredersiniz.
- Harekata Dağ ve Komando Tugayının tamamı ile Şemdinli Sınır Jandarma Özel Timleri, Derecik'teki Piyade Taburu katılacak. Şemdinli ve Yüksekova İlçe Komando Bölükleri 1. ve 3. Dağ ve Komando Taburlarının, Jandarma özel Harekat Grubu da 2. Dağ ve Komando taburunun emrinde olacak. Jandarma Komando Taburu bölgesinin özelliği nedeniyle Çukurca'da kalacak. Harekat 12 Ağustos 1993 hava kararınca başlayacak (iki gün sonra). Harekata katılacak birlikler 12 Ağustos saat 14:00'da Yüksekova güneyinde toplanmış olacak. Harekat emrini orada vereceğim. Taslak planı haritaya geçirin, talimatları haritanın üzerine yazın. Özel bir odada çalışın, kimseye bilgi vermeyin, bir saat sonra görüşelim.

İstihbarat Şube Müdürüne:

- Harun
- Emredin komutanım.
- Üç kişinin sır saklayabilmesi nasıl mümkün olur?
- Ağızları çok sıkı olmalıdır.
- Hayır! ikisinin ölmüş olması gerekir. Gülüştük.
Planı getirdiler. Dağın her metresine diken gibi batmaları için harekatın ismi "kirpi" olacak dedim. Lojistik Şube Müdürü Kurmay Yüzbaşı Naim'i çağırdım.
- Naim, yarın akşama kadar bütün birliklerin üç gün muharebe paylarının tam olmasını sağlayın. 13 Ağustos'tan itibaren de 4000 askeri bir hafta destekleyecek gibi erzak ve mühimmat şevkine hazır ol. Yaralıların Hakkari Askeri hastanesi ve Diyarbakır Askeri Hastanesine şevkini fikren ve mevcut imkanlarımızla, zihnen tasarla, plan yap. Fakat, 13 Ağustos 1993 gününe kadar kimseye herhangi bir talimat verme.
- Emredersiniz komutanım.
12 Ağustos sabahı güneş doğarken helikopterle kışladan ayrıldım. Hakkari ve Batısındaki birliklerin emredilen yere ulaşabilmek için konvoy halinde Zap vadisinden 6-7 saat yol kat etmeleri gerekiyordu. Bütün bölgeleri kontrol ettim. 8-10 araçlı yürüyüş kolları ana ve tali yollan doldurmuştu. Araçların üzerleri tamamen açık, uçaksavarlar ve makineli tüfekler her tarafa ateş açabilecek şekilde yerleştirilmişti. Türk Bayrakları ve birlik flamalarının dalgalanmaları dost ve düşman herkesi etkileyecek bir görünümdeydi.

Birliklerin hepsi zamanından önce bölgeye hiçbir sorun çıkmadan geldiler. Saat 14.30'da Yüksekova güneyinde birliklerin toplandığı yer olan Kamışlı mevkiinde harekat emrini verdim. Kendilerine, taarruz mihverleri, ilerleme istikametleri, hedefleri ve kontrol noktalarını ihtiva eden haritaları teslim edildi. Her birlik havanın kararmasını müteakip bulunduğu yerden hareketle bölgesinden dağa tırmanmaya başlayacaktı. Tugayın ileri/taktik komuta yeri Yüksekova'da İnci Dağ ve Komando Taburunun kıstasıydı. Tabur Komutanları 15.30'da ayrıldılar. Havanın kararmasına 5.5 saat vardı. Gece ay ışığı olacaktı. Ağır silah mürettebatı (komando havanları, hafif tanksavar toplan ve uçaksavarlar) ile birlikte timler 26-27 askerden oluşuyordu. Her timin başında mutlaka bir subay ve astsubay vardı. Hareket edilecek her bölgede azami geniş bir cephe oluşturulacak, timler arasında boşluklar kalmasına meydan verilmeyecekti.

Taburlar saat 21:00'dan itibaren İkiyaka Dağlarına tırmanmaya başladılar. Temas sağlanıncaya kadar hiçbir muhabere yapılmayacaktı. Dağın konumuna göre bizim durumumuz; bir filin sırtına çıkmak için ayaklarından ve kuyruğundan tırmanmaya çalışan karıncalara benziyordu. Gökyüzü pürüzsüz, hava rüzgarsız, sakin bir geceydi.

Gece, 1. Dağ ve Komando Taburunun Yüksekova ilçesinin Kuzeyindeki barakalardan oluşan kışlasındaydım. Yanımda bölgedeki Tugay Komutan yardımcısı Albay Bülent, Harekat ve İstihbarat Şube Müdürleri ile komutanlık irtibatlarını yürüten muhabereci personel vardı. Tabur harekata azami mevcutla katıldığından kışlada emniyet için bırakılan birkaç subay ve astsubayla 100 kadar asker mevcuttu. Yüksekova Jandarma Sınır Tabur Komutanı yarbay Hüseyin ile İlçe Jandarma Bölük Komutanı Binbaşı Mehmet bir emrim olup olmadığı için uğrayıp, birliklerinin başına döndüler. Bu kışlaya ihtiyaç halinde kullanılmak için Tugaydan bir ay önce yeni kurulan Dağ Topçu Bataryasından 2 top (7,5 x 18'lik), 4 namlu da 81 mm'lik havan getirmiştik. Bu ilçe hiçbir zaman sakin bir yer değildi. Çevresinde cereyan eden olaylar, saldırılar, mayınlamalar, adam. kaçırmalar, nüfusu o zamanlar 46,000 olan ve bir tepsi gibi düz bir alanda bulunan şehirde, PKK'nın yer altı teşkilatı ile yardım ve yatakçılarının ne kadar etkili ve verimli çalıştıklarının göstergesiydi.

Saat 02:15'de Çukurca'nın Üzümlü Jandarma Sınır Karakolunun Kuzey Irak'tan gelen PKK grubunun saldırısına uğradığı haberi geldi. Karakol hazırlıklıydı. Saldırıya hiç ummadıkları yerlerden çapraz ateş açarak iyi bir tepki verdi. Sekiz militan öldürüldü. Üç asker yaralandı.

12/13 Ağustos gecesi harekat bölgesinde saat 05:00'a kadar sakin geçti. 05:00'da, Şemdinli'nin Bembo Vadisi yönünden harekata katılan 3. Dağ ve Komando Taburunun Komutanı Binbaşı Muzaffer PKK militanları ile çatışmaya girdiğini, 2 PKK'lının öldürüldüğünü, bir askerin kolundan hafif yaralandığını rapor etti. Bir saat içerisinde de 1. Dağ ve Komando Tabur Komutanı Binbaşı Vahit, 2. Dağ ve Komando Tabur Komutanı Binbaşı Necmi ile 4. Dağ ve Komando tabur Komutanı Binbaşı Atakan da temas sağlandığı ve çatışmaların genişlediğini telsizle bildirdiler. Irak tarafından tırmanan taburlar henüz temas sağlayamamışlardı. Bu durum dağdaki militanların büyük kısmı ile Yüksekova istikametinde konuşlanmış olduklarını gösteriyordu.

Harekatın yürütüldüğü İkiyaka Dağlan 400 km'lik, yüzde sekseni kayalık olan bir bloklar grubuydu. Kuşatma ağının Yüksekova tarafında, merkezde muharebe eden 2. taburun yanına gittim. Binbaşı Necini, bölüklerinin ileri hatlarıyla ilgili kısa bir bilgi verdi. 600 asker hemen önümüzdeki vadinin yamaçlarından birkaç koldan tırmanmaya devam ediyordu. Vadinin iki yanındaki sarp kayalıklar, bölükler ve onların timlerinin daha fazla açılmalarına imkan vermiyordu. Bir müddet sonra, vadinin üstünden birliklerin sol ilerisinde bulunan geni ş bir kaya grubundan timlerin üzerlerine, vadinin tabanını kapsayacak yoğunlukta havan, roketatar ve makineli tüfek ateşi açıldı. 2. Tabur dev bir binanın önünde, PKK grubu da aynı binanın çatısı ve üst balkonlarında gibiydi. Militanların ateşlerinin yoğunluğu gittikçe arttı. Birlikler ellerinde bulunan bütün silahlarla, PKK'lılara yakınlık derecesine ve bulundukları mesafeye uygun olarak cevap veriyor, karşı taraf biraz siniyor gibi oluyor, fakat kısa bir süre sonra havan ve roket mermileri yeniden birliklerin üzerine yağmaya başlıyordu. PKK grubunun görüş yeteneğini yok etmek için kullanılan sis mermileri ile kayalıklarda bir i şe yaramayan yangın mermileri vadiyi göz gözü göremez hale getirdi. Diğer taburların bölgelerinde de çatışmalar yer yer devam ediyordu., fakat burada sıkıntı vardı.

Buradaki PKK grubunun doğusunda (arkasında) 3. Dağ ve Komando Taburu manevra yapıyordu, arkadan kuşatabilir miydi? 3. Tabur Komutanı ile görüştüm. Birlikleri geniş bir cepheye dağılmıştı ve bulundukları yer oldukça uzaktı. Jilet gibi; botları, elbiseleri doğrayan bu kayalıklarda bazen 150-200 metrelik yol bile birkaç saatte ancak alınabiliyordu. Onun kısa bir sürede yapabileceği herhangi bir şeyin olmadığı anlaşılıyordu.

2. Tabur hiç kesilmeyen havan ve makineli tüfek atışları altında bile kayalıklarla boğuşarak ilerlemeye devam ediyordu. Bizim bütün telsizler bangır bangır ortalığı çınlatıyor, konuşmalarından bölük ve tim komutanlarının ne kadar coşkulu ve şevkle hücum yürüttükleri anlaşılıyordu.

"Ona buna satılmış zibidiler. Mermi değil, cehennemi üzerimize boca etseniz, yine de bulunduğunuz yere gelip kafalarınızı koparacağız."

"Tarihten, coğrafyadan habersiz soytarılar, Türk Ordusuyla mertlik denemesine girmek, sizin ne haddinize."

Karanlıkta PKK'lılara daha emniyetle yaklaşabilirdik fakat havanın kararmasına 8-9 saat vardı. Ayrıca hava kararınca bunlar, arkalarından yaklaşan diğer taburu da fark ederek yukarılara kaçabilirlerdi. Militanların bulundukları yere tırmanırken, mecburen iki elle kayaları tutmak gerekeceğinden, yakın mesafeden bunlara ateş etme de mümkün değildi. Bu da ilk çıkanların bazılarının şehit olacağı ve yaralanacağı demekti. Elimizde bulunan karadan karaya ateş eden hiçbir silah da fayda sağlamıyordu.

Tugay karargahına ani hava desteğinde bulunmaları ve taarruz helikopterlerini göndermeleri talimatını verdim. Yarım saat sonra kobra helikopterleri gelince, çatışmadaki bölük komutanları ile yanında bulunan takım komutanları, pilotları karşımızda duran kaya bloğuna yönlendirdi. Helikopterler tarif edilen hedefleri vurup ayrıldıktan kısa bir süre sonra da iki savaş uçağı bölgenin üzerine geldiler. İleri hava kontrolörü üsteğmen bulunduğumuz yerden gelen uçakları PKK grubunun mevzilendiği bölgeye yöneltti. Atışlar vadiyi büyük bir gürültüye boğdu. Top ve makineli tüfek atışları ile alçak uçuştaki jet motoru sesleri kulakları sağır edecek derecedeydi. Onlar da yüklerini boşaltınca ayrıldılar. Her tarafı birbirine benzeyen dar bir alanda hedeflerin tarifi çok zor olmasının yanında bu kesik derin boğazda, plansız yapılan, üstelik birlikler hedefe çok yakın ve onun altındayken yürütülen koordinasyon fevkalade başarılı olmuştu. Hava desteğinin kalkmasından sonra 20 dakika karşıdan herhangi bir ateş gelmedi. Fakat bu süreden sonra eski yoğunlukta olmamakla beraber; havan, roket ve makineli tüfek atışları yeniden başladı. Bunlar, uçak ve helikopterlerin atışlarında, mağara ve derin kayalıkların kovuklarına girip saklanıyor, onların çekildiklerini ve gelmeyeceklerini anlayınca dışarı çıkarak tekrar mevzilenip ateşe başlıyorlardı.

13/14 Ağustos gecesi çatışmalar aralıklarla sürdü. Artık, PKK'lıların manga, takım, bölük komutanları seviyesindeki liderlerinin telsizleri gizliliği bir tarafa bırakarak konuşuyordu. Herkes kendi durumunun daha kötü olduğunu söylüyor, kuşatma içerisinde kaldığını üstlerine bildiriyordu. Ana merkez telsizi başlangıçta, "telaşlanmayın, askerler hava kararınca gideceklerdir"
diyerek; güya görmeye alıştıkları eski öykülerle, tecrübesini göstermeye çalışıyordu. Ancak, hatıraları bu kez işe yaramıyordu. Gece yarısından sonra herkesi korkaklıkla suçlayıp, azarlamaya başladı. Telsiz konuşmalarının yoğunluğu, müsademe sayısı, çatışma yerlerinden gelen tahmini militan durumu, ana telsizin de bölgede oluşundan İkiyaka Dağları'nda 400 kadar PKK'lının olduğu
(bir taburdan fazla) anlaşılıyordu. Büyük mobil telsizden "halat" kod adıyla konuşan Suriyeli Topal Nasır'di. Daha önceki çatışmaların birinde ayağından aldı ğı yaralar nedeniyle yürürken aksadığı söyleniyordu.

Behdinan-Zagros (Hakkari) sorumlusuydu. Konuşmaları sırasında bir iki defa "büyük iş suya düştü" şeklinde Türkçe ve Kürtçe konuşma geçti. Bunu, burnunun dibine kadar sokuldukları Yüksekova'da, milislerin yardım ve yatakçıların desteği ile büyük bir eylem yapmaya hazırlandıkları şeklinde tahmin ettik. Bölgedeki grupların çoğunun İkiyaka'da toplanmış olmaları da bu değerlendirmeyi destekliyordu. (Aynı durumu, üç ay önce [Haziran 1993] Çukurca'da yaratmışlar, 16 saat süreyle şehre kimse girememişti. Bu tip hareketler ayaklanma, topluca silahlı kalkışmadan başka bir şey değildi.)

14 Ağustos günü ve 14/15 Ağustos gecesi yer yer yoğun, zaman zaman da kısa süren çatışmalarla harekat devam etti. Birlikler kendileri dinlenmeden, karşı tarafa da nefeslenme fırsatı tanımadan dağın zirvesinde bulunan Hisar Yaylası'na yaklaşıyorlardı. Dağ ve Komando taburlarının hızları, botlarını, elbiselerini paramparça etmiş olan kayalıkların içinde ve üstünde, insan gücü ve azminin çok üstündeydi. Dağın Irak tarafından tırmanan Jandarma Timlerin başındaki Tabur Komutanı Binbaşı Erdal ile iki geçitten zirveye çıkmaya çalışan Yarbay Ali'nin tam nerede bulundukları, 3400 metrenin ötesinde kalan kanyon ve vadi tabanlarında irtibat için ölü bölgede kaldıklarından sağlıklı bilgi alınamıyordu. Her iki subay da aldıkları görevi ne pahasına olursa olsun yerine getirecek yaradılışa sahipti. Muharebede "haber yoksa her şey iyidir" sözü geçerlidir. Bugün saat 14:00'da Şemdinli derecik bölgesinde birinin mayına basması sonucu iki köylü öldü. Gece 22:05'de Çukurca ilçe merkezine çevredeki tepelerden, dört ayrı yerden ateş açıldı, karşılıklı çatışma bir saat sürdü.

15 Ağustos günü öğleden önce Jandarma Asayiş Komutanı Hasan Kundakçı Paşa harekat bölgesine geldi. Kendilerine bu güne kadar geçen durumu kısaca açıkladım. Kundakçı Paşa da hemen önümüzdeki vadide ilerleyen 600 komandoyu çıplak gözle seçmekte zorlandı, kimse yok sandı. En büyütmeli dürbünle bakınca, ancak, hareket eden küçük siyah canlılar gibi, askerleri fark edebildi. "Görüyorsunuz komutanım, bir vadi tabanındaki bir taburu yutuyor, kaldı ki 20 x 20 km'lik bir dağlar grubunu kavramaya çalışıyoruz" dedim. İki saat kadar beraber olduk; ayrılırken, "bir kayayı siper almadan ayakta durma, kannaslı (suikast tüfeği) keskin nişancılar seni vurabilir" dedi.

Öğleden sonra, Hakkari'den Kurmay Başkanı Genelkurmay Başkanının beni aradığını telsizle bildirdi. Komutan; "herhangi bir emrinin olmadığını, sadece görüşmek istediğini" bildirmişti. Dağdan telsiz veya başka bir vasıta ile görüşebilmem mümkün değildi. Akşama doğru Yüksekova'daki ileri komuta yerine döndüm ve Genelkurmay Başkanını aradım. "Durumun i/i gittiğini, istihbarat teşkillerinin dinlemelerinden PKK'nın durumunu takip ettiğini, çok ölülerinin olduğunu, kötü vaziyete düştüklerini" söyleyip teşekkür ve tebrik ettiler. Genelkurmay Başkanına şu ana kadar hiç zayiatımızın olmadığını arz ettiğimde ise böyle bir sonuçta hiçbir kaybımızın olmamasına inanmakta zorlandı. Hava kararmadan önce Tugay Komutan Yardımcısı Albay Bülent'le kışlanın etrafındaki mevzileri dolaştık. Kesin emrim olduğu için bütün birlikler gibi Yüksekova Dağ ve Komando Taburu da azami mevcut askerle harekata katılmış, kışlada az miktarda asker, birkaç subay ve astsubay bırakılmıştı. Sınır ve İlçe Jandarmanın da ancak kendi tesislerini koruyabilecek kadar silahlı gücü vardı. Kışla tesisleri 1984'de askeri istihkamcıların inşa ettiği prefabrik, hafif silah mermilerine karşı bile dayanıksız tesislerdi.

İçgüdüsel olarak, hava karardıktan sonra bir kez daha dışarı çıkıp mevzileri dolaştım. Kışlanın emniyetinden sorumlu subay ve astsubaylar da beni takip ediyordu. Bazı pratik emirler verdim. Kışlanın ortasında bulunan, Tugaydan getirdiğimiz iki adet dağ topu ve üç adet 81 mm'lik havan ile taburun kışlada bıraktığı üç adet tanksavar topunun mevzilerini, ateş istikametlerini kontrol ettim: Subaylar, ben yanlarındayken söylediklerimi hemen yaptılar. İkiyaka Dağları hemen Yüksekova'nın bittiği yerden başladığından, makineli tüfek tıkırtıları, roket ve havan sesleri muntazam olmayan aralıklarla derinden kışlaya ulaşıyor, izli mermiler ile aydınlatma mermileri 3000 metre yükseklikteki karanlıklar içersinde, yeryüzünden değil de, gökyüzünün bir köşesinden diğerine fırlatılıyormuş intibarı veriyordu.

Tabur karargahı olarak kullanılan barakanın bir odasını harekat merkezi olarak kullanıyorduk. Harekat dört gece 3 gündür kesintisiz devam ediyordu. Ertesi gün birliklere kumanya ve mermi sevk edilmesi gerekiyordu. Sabahın ilk ışıkları ile havadan taşınmaları ile ilgili hazırlıklar tamamdı. Helikopterler birkaç yer hariç iniş yapamazlardı, bu, gerilerde bir noktaya ikmal maddelerinin bırakılması demekti. Bu da birliklerin gerilere personel görevlendirmesi, yüzlerce kiloluk malzemenin taşınması, işlerin saatlerce sürmesi ve baştan aşağı yorgunluk ve sabır demekti. Hal tarzı, timlerin bulundukları yerlere, çatışmaların şiddetini ve yönünü hesaplayarak havadan atmaktı. Yüzlerce askerin botları konç ve tabanlarından parçalanıp kopmuştu. Bir kısmı ayakkabılarının tabanını iplerle bağlamışlardı. Bot ikmali yiyecek ve mühimmat kadar önemliydi.

Yürüyemeyen, ayaklan yaralı insan muharebede işe yaramaz hale geliyordu. Her timden kaç bota ihtiyaç olduğunun ve numaralarının ne olduğunun bile bilinmesine ihtiyaç vardı. Her timde aynı tip ağır silah yoktu. Hangi ağır silahın, hangi timde olduğu ve o timin arazide bulunduğu mevki bilinmeden mermisi ona ulaşmazdı. Lojistik, ikmal faaliyeti muharebe yapmak kadar önemliydi. Bu iş iyi yapılmadan muharebeleri sürdürmek mümkün değildir. Canlıların beslenmeye, cansızların mermi ve ilave malzemeye ihtiyaçları vardır.

Bu konular üzerinde görüşmeye devam ederken tam saat 22:00'da büyük bir gürültüyle kışlanın üzerine havan ve roketatar mermileri yağmaya başladı. Çok geçmedi bunlara makineli tüfek ve kaleşnikof sesleri de yoğun bir şekilde karıştı. Bir anlık tereddüdü takiben tüfeğini kapan subay dışarı fırladı. Beş dakika içinde her tip silahın sesi şehri ve kışlayı kapladı. Kışla, eni boyu 150 x 200 metrelik bir arazinin üzerindeydi. Şehirle kışla arasında güneyde sadece bir asfalt yol vardı. Doğusu ve batısı da sivil evlerle çevrili, kuzeyinde ise gittikçe yükselen sırtlardan oluşan boş arazi vardı.

Dışarı çıktım. Ateşlerin büyük kısmı güneyden ve batıdan geliyordu. Şehirdeki binaların çatılarından, balkonlarından, yarım inşaatlardan, bahçelerin duvarlarının arkasından ateş ediliyordu. Saldırı esas bulunduğumuz kışlayı hedef almakla birlikte, İlçe ve Sınır Jandarma ile polislere ait tesislerin üzerine toplanmıştı. Kısacası devlete ait ne varsa. Dümdüz bir ovada kurulmuş bu kentin nüfusu 46.000'di. Biz dümdüz bir alanda, ateş edenlerse yüksek beton binalardaydı. Albay Bülent "Komutan nerede?" diye beni arıyordu. "Buradayım" diye seslendim, yanıma geldi. Yola bakan mevzilerin gerisinde bir ağacın yanındaydım. "Komutanım vurulacaksınız, içeri girmelisiniz" dedi. (Bülent Albay, benden iki sene önce Harp Okulundan mezun olmuştu. Ben kurmaylık ve üstün sicil kıdemlerim nedeniyle kendisinin iki yıl önünde bulunuyordum. Ömrü komando birlikleri ve bu bölgelerde geçmişti. Babası da subay olan Bülent Albay katıksız bir tabirle tam bir İstanbul efendisiydi. Buralarda yaşananlar zaman içinde onun da sağlığını bozdu.) "Bülent Albayım, bu görünen bildiğimiz bir çatışma değil. Şu şehrin haline ve üzerimize gelen ateşin yoğunluğuna bak. Bunun adı ayaklanmaya kalkışmadır. Kışladaki birkaç subay ve 80-100 asker bu (ehennemle fiziksel olarak baş edemez. İçeriye girerek yapılacak bir şey yok" dedim. Mevzilerdeki askerler olanca güçleriyle ateş edilen yerlere karşılık vermeye çalışıyorlardı. Kışlanın batısında Karayollarının şantiyesi ve bunun duvarları vardı. Oradan da kışlaya ateş açılmış, yola bakan nizamiyenin karşısında bulunan Süt Enstitüsü gibi devlete ait başka tesislerden de mermiler geliyordu. Bela şehirdeydi, yapanlar da şehirdeki milislerdi. Akılları sıra dağdakilere moral vermeye, hezimetlerini bu kalkışmayla dengelemeye çalışıyorlardı. Bir kaba gücün başı boş bırakılması gibi çılgınca ateş ediyorlardı. Bunlar biraz cesaret bulurlarsa gruplar halinde kışlaya girmeye teşebbüs edebilirlerdi. Çünkü taburun burada olmadığını biliyorlardı. Mevcut askerle de ateş gücümüz onlara nazaran çok cılız kalıyordu.

Kışlanın kıdemli emniyet subayını yanıma çağırdım, koşarak çevredeki mevzileri dolaştım, kısa kısa askerlerle görüştüm. Kışlanın kuzeyindeki boş arazi tarafından bir tehdit olmadığı, en azından şimdilik olmadığı ortadaydı. Buradaki makineli tüfekler ile bir uçaksavarın hemen yol kenarındaki şehre bakan mevzilere götürülmesi emrini verdim. Kışlanın ortasında bulunan üç tanksavar topunun da oraya gönderilmesini söylerken bir havan mermisi arkamıza düştü. Bunu atanlar tam karşımızda, evlerin bitip arazinin başladığı yerdeki ağılın kenarındaydılar. Havan mevzilerinden birinin burada olduğu anlaşılıyordu. Ağır silahların başındaki üsteğmene: "Bunlara ikinci bir mermi attırmayacaksın, elindeki iki dağ topunu aynı anda tek noktaya ateşleyeceksin, anladın mı? Ve ben emir verince, 3 havanla aydınlatma mermisi kullanarak şehrin bize yakın kısmını sürekli aydınlatacaksın". Emniyet subayına: "Birilerini görevlendir, depoda ne kadar el bombası sandığı varsa çıkartıp bütün askerlere dağıtsınlar" deyince; "bir kısmının el bombaları yanında komutanım" dedi. "Bir tanesi ne işe yarar aslanım? Beşer altışar tane olacak, askerlerin kendilerine olan güveni artacak, böylece bir asker 5-6 asker olacak, kışlaya girmeye kalkıştıkları taktirde lazım olacak, bir el bombası 32 parça değil mi? Bir el hareketi ile 30 silah ateşlenmiş olacak, böylece bir asker bir dakika içinde 25-30 metre önüne 150 mermi atmış gibi etki sağlayacak. Bu emrin yerine getirilmesi için sana 20 dakika süre veriyorum. Hızlı, hızlı, daha hızlı". Yüzbaşı, saniyeler içinde karanlıkta kayboldu.

İlçe jandarma birliği bulunduğumuz yerin 50 metre uzağında aynı hizada bir binadaydı. Buradan gelen silah sesleri, bağrışmalar birden arttı. İrtibat yoktu. Birliğin başında Binbaşı Mehmet vardı, asker sayısı da kendi tesislerini koruyabilecek miktardaydı.
İkimizin arasında Karayolları tesisleri ve kışlayla sının çizen bu kuruma ait beton duvarların üzerinden bize darbeler halinde ateş açıp saklanan, burnumuzun dibinde bir kaç kişi vardı.

Yol kenarındaki mevzilerde bulunan üsteğmene:

"Sağ yanımızdaki Karayolları duvarlarından, yakın mesafeden bize ateş edenler, bu kuruluşta çalıştıklarından buraları ve ne yapacaklarını iyi biliyorlar; tüfekle olmaz, iki üç law (kısa mesafeli hafif tanksavar silahı) al ve onlara bir daha hiç lazım olmayacak şekilde ders ver" dedim. Bulunduğu mevziden bir hamlede çıktı ve şimşek gibi cephanelik istikametinde uzaklaştı.
İki tarafın karşılıklı ateş gücü doruk noktasına ulaşmıştı. Şehrin ışıkları daha PKK'lıların ilk ateşinde sönmüştü! Nizamiyenin yanından, her atıştan sonra karanlıkta yanıp sönen silahların namlu ağız alevlerinden, bazıları aynı evin değişik noktalarından olmak üzere, 86 yerden ateş edildiğini sayabildim. Bunlar sadece yüksek yerlerde oldukları için sayabildiklerimdi ve bizim cephemize dönük bölgelerden gelen atışlardı.

Havanların başındaki üsteğmene aydınlatma mermilerini kullanmaya başlaması için haber gönderdim. İlk atışlar hem istediğimiz yükseklikte paralanmadı, hem de tam bir paralellik sağlamadı. Fakat on dakika sonra mükemmel bir aydınlatma başladı. Aydınlatmayı önce orta bölgede, sonra sağ, daha sonra da sol kanatta kaydırdık. Hangi kesim aydınlatmıyorsa bütün ateşleri, bize ateş edilen yerlere topladık. Bu plan balyoz tesiri yaptı. Aydınlatma altında, inşası devam eden evlerin hemen hepsini tıpkı bir mevzi gibi kullandıkları görülüyordu.

Ayaklanma provası özentilerinin ateşleri, her geçen saat azaldı, azaldı ve gün doğmadan bir saat önce tek tüke düştü, bitti. Ufak tefek sıyrıklar dışında ne bir şehit ne de bir yaralı vardı. Mucize denilen şey herhalde bu olmalıydı. Şehrin ortasında bulunan Askerlik Şubesinden herhangi bir haber alınamıyordu. Bir timle oraya gittim. Askerlik Şubesi diye yıllardır kullanılan bir apartman dairesi, karma karışık mahalle ve sokaklardan birindeydi. Güneş çoktan doğmuş olmasına rağmen, sokaklarda ne insan ne hayvan bir tek canlı yoktu. Bütün pencereler bir şeylerle tamamen karartılmıştı. Şehir sanki nefes almıyordu. İşleri kötü gitmişti. Şu görünen durum: "Suçu işleyen cezayı bekler" psikolojisinden başka bir şey değildi. Karmaşık mahalle ve dar sokaklardan geçerek, sıra evlerden birinin içindeki Askerlik Şubesine geldik. Giriş kapısının hemen karşısındaki çöp bidonunun yanında bir ceset vardı. İçeri girdim. Alt katta kimse görünmüyordu, üst kata çıktım.

Altında askeri pantolon, üstünde beyaz fanilalı biri alt üst olmuş salonda eşyaları düzeltmeye çalışıyordu.

- Kimsin sen?
- Şube askeriyim.
- Başınızda kim var? Dün gece burada ne oldu? Şehit ve yaralı var mı?
- Bize bir şey olmadı. Asteğmen aşağıda uyuyor, diğerleri de uyuyor. Dün gece yarısı buraya girmeye çalıştılar. Kapıların ve pencerelerin önüne eşyaları yığdık.

Aşağıdaki askerler de birer ikişer yukarıya çıkıyordu. Üsteğmen kaşla göz arasında asteğmeni kaldırmıştı. Görüntülerindeki pejmürdelik dün gece yaşadıklarından değil, denetimsizlik ve zayıf eğitimlerinden geliyordu. Burada bir asteğmen ve dokuz asker vardı. Silahları eski modeldi. Bu hizmetleri yürütenlerin eğitimlerinin ne olduğu da herkesin malumuydu. Gece yarısından sonra 5-6 kişi çok yakın mesafeden şubeye ateş açmışlar, buradakiler de silahla karşılık vermiş, her tarafa eşyaları yığarak onların içeri girmesine mani olmuşlardı. Bir kaç metre yakın mesafeden açılan ateş sonucu, bir milis de öldürülmüştü. Şehrin genelinde işlerin kötü gittiği anlaşılınca buraya saldıranlar da apar topar kaçmışlardı.

Her yerde sıcaklık gittikçe artarken, şehirden bir milis öldüren bu on askerin hücreye benzeyen bulundukları binada kalmaya devam ettikleri taktirde önümüzdeki günlerde başlarına ne geleceği belliydi. Üsteğmene: "Timin yarısını burada
bırak; personel, silah, cephane ve tüm evrakları toplayıp kışlaya götürsünler, her yer kilitlensin, geçici olarak burayı kapatıyoruz" dedim.

Kışlaya döndüm. Diyarbakır'dan Ankara'ya kadar her seviyedeki karargahtan nöbetçi heyetlerindeki subaylar, gece ne olup bittiğini anlamak için, Yüksekova'daki iki üç karargah subayını telefon bombardımanına tutmuşlardı.

Bizimkilerde ciddi ciddi ve uzun uzun anlatıyordu. Halbuki bu subaylar kaç gecedir hiç uyumuyor ve dağdaki birliklerle ilgili yapılacak bu kadar iş varken, şu durum katlanılamazdı. "Çocuklar muharebe sahasından uzak olanların sizi anlamasını boşuna beklemeyin bu bir, onların her zaman çok vakitleri vardır bu iki, hem onlar ve farkında olmadan hem de siz, şu anda hemen yapılması gereken işleri saatlere bırakarak canını dişine takmış savaşanlara zarar veriyorsunuz. Bu anlamsız telefonlar sizin birlikleri iyi hissetmenizi engelliyor. Ne olduysa oldu, komutanlık raporunu beklemek zorunda onlar, hepsi bu kadar. Ben yazılı veya sözlü bir rapor verdim mi, şu ana kadar? Hayır. Öyleyse bu aculluk niye? Daha; telsiz, telefon ve mesaj aktarma cihazlarının başına yeni geliyorum. Bunlara zamanınızı çarçur ettirmeyin." Bütün karargahlara şu mesajı çekin: "Hakkari'nin Yüksekova ilçesi, 15 Ağustos 1993 saat 22:00'dan itibaren, silahlı eyleme kalkışmıştır. Tarafımızdan gereği yapılmıştır. Zayiatımız yoktur." "İşte hepsi bu kadar beyler, sizin gözünüz kulağınız birliklerde olsun" dedim.

Şehirde, jandarma ve polisle yürütülecek adli ve idari işlerin koordinesini Bülent Albaya bırakarak helikopterle İkiyaka Dağları'na gittim. Birlikler dağın tepesinde bulunan Hisar Yaylası'na ulaşmışlardı. Burası 3.300 metre yükseklikte etrafı dik kayalıklarla çevrili bir platoydu. Dört Dağ ve Komando taburu da Hisar Yaylası'na yayılmış bögeyi tarıyor, 2. Dağ ve Komando taburu bölgesinde ise çatışmalar devam ediyordu. Hisar Yaylası'nın PKK'nın yurt içindeki güvenli kamplarından biri olduğu anlaşılıyordu. Karşılıklı direkleri dikilmiş, çevresi taşlarla işaretlenmiş, kireçle boyanmış futbol sahaları bile vardı. Ölen PKK'lılar için sabit mezarlık yapılmış, mezar taşlan kullanılarak, ölenlerden bazılarının isimleri dahi taşların üzerine yazılmıştı. Operasyonda çaresiz kalınca yayla giriş ve çıkışlarını sağlayan geçit ve patikaları aceleyle mayınlamışlardı. Mayınların aranıp bulunması ve tahrip edilmeleri sürüyordu. Çatışmaların yer yer devam ettiği 2. Taburun bölgesine gittiğimde Binbaşı Necmi: " Bir uzman çavuşla bir erin tırmandıkları kayanın üzerine gövdelerinin yarısı çıktığında burada saklanan bir kaç PKK'lının yakın mesafeden ateşine maruz kalıp şehit olduklarını" söyledi. Ateş edenler taburun timlerinin arasındaydı ve kaçabilme imkanları hemen hemen hiç yoktu.

Tabur komutanı bölük komutanlarına talimatlar vermeye devam ederken yaylanın üzerine bir Skorsky yaklaşarak inişe uygun bir yamaca bir grup sivil bıraktı. Gelenlerin basın mensupları olduğu anlaşıldı. İstihbarat Şube Müdürü gidip kendileri ile görüştü. Diyarbakır'dan geliyorlardı ve OHAL Valiliği göndermişti. Genelkurmay'ın haberi vardı. Burası henüz emniyetli değildi, mayın tarama faaliyeti de devam ediyordu. 12-13 kişiden oluşan medya grubunu, istihbarat subayı açıklamalarda bulunarak bir saat kadar kampın içinde dolaştırdı.

Sonra hep beraber benim yanıma gelerek bir istekleri olduğunu söylediler.

- Arkadaşlar hoş geldiniz, nedir isteğiniz? İçlerinden bir iki tanesi:
- Komutanım bir emir verseniz de, PKK ölülerini bir yere getirseler, topluca resim çekebilsek.
- Bu harekat beş gün beş gecedir devam ediyor. Yani bu kadar sürede tırmana tırmana bulunduğumuz yere gelindi. Hangi çatışmada, nerede, kaç kişi öldü ise, o kesimde kaldı. Böyle bir isteğinizin akla, mantığa sığar tarafı var mı? Çok istiyorsanız taburlar bulunduğumuz yere çıktıkları istikametlerden geri dönerken onlara katılın, oraya ininceye kadar her gördüğünüz yerdeki resimleri istediğiniz gibi çekin.
Sanki söylediklerimi hiç anlamamışlar gibi, yeniden, sözcükleri değiştirip aynı şeyi teklif ettiler.
- Zaman, mekan ve işlemler açısından gerçekçi olmayan saçma sapan şeyi niye tekrarlayıp duruyorsunuz?
Aynı anda birkaçı anlaşmış gibi, "Öyle isteniyor komutanım", dedi.
- O zaman, onlara söyleyin, kendileri gelip yapsınlar. Bizim fuzuli işlere ayıracak zamanımız yok. Siz de boşuna beklemeyin, ben askerlere leş toplatmam. Hepsi de genç, haber ve iş yapmak heyecanı gözlerinden belli olan çocuklardı, söyledikleri şeyin ne kadar saçma olduğunun da farkındaydılar.
Aramalar devam ederken, 3. Tabur Komutanı yaşlı bir korucu ile yanıma geldi. "Komutanım, Şemdinli bölgesinin en cengaver ve en yaşlı korucusu, Sait Amca. Sizinle görüşmeyi çok istiyor" dedi. Biraz uzakta duruyordu ve pür silahtı.
- Sait Amca gel, hayır ola, seni dinliyorum.
- Paşam, şu bir haftadır olanları görüyorum. PKK'nın başına gelecekler var. Buraları temizleyeceksiniz, bütün subaylarınız da öyle söylüyor. Fakat dağdakilerin yok edilmesiyle bitmeyecek Paşam; PKK'nın canı kanı Ankara'da. (Bunu söylerken sağ elindeki Kalaşnikofu havaya kaldırdı.)
- Kaç yaşındasın?
- Allah sana ömür versin, ben 68'deyim.
- Sait Amca, 20 yıl kadar önce ben üsteğmenken, Ağrı Dağlarında, o zamanlar senin yaşlarında bir başka amca, şu senin söylediklerinin aynısını söylemişti. Bir ihtiyacın var mı?
- Sağol Paşam, eli ayağı tutan insanın ne ihtiyacı olabilir ki? Sırım gibiydi, çevik adımlarla kayadan kayaya sekerek birlikte olduğu timin yanına gitti.

İkiyaka Dağları'na Irak tarafındaki geçitlerden tırmanan Piyade Tabur Komutanı Yarbay Ali, "buz ve karla kaplı derin geçitlerin hızını azalttığını, dün hava kararmak üzereyken Irak istikametinde ilerleyen 15-20 kişilik bir PKK teşkilini karşıdan görüp hemen ateş açtıklarını, ancak militanların doğru dürüst bir karşılık vermeden kayalıklarda dağılıp gözden kaybolduklarını" anlattı. Bunlar; 24 saattir sesi soluğu çıkmayan Hakkari bölge sorumlusu Topal Nasır ve ekibiydi.

Ana telsiz ve onun akülerini taşıyanlarla, yakın korumaları ile idari hizmetlerini yürüten 16 kişiydi.
Buradaki iş bitmişti. Yüzlerce ayrı ayrı yerde, sekiz ve onlu gruplar halinde dağınık bir şekilde bulunan askerler, silah ve malzemelerinin bakımlarını yapıyordu. Bu grupları dolaştım. Üniformaların ceketleri, büyük kısmının parçalanmıştı, bir kısmında ise, ceket kolları omuz başlarındaki dikişlerden kopmuş durumdaydı. Çoğunun üstünde haki fanilaları vardı. Botların hali ise acıklıydı. Hiçbir şikayet olmadığı gibi herkes dinç ve neşeli görünüyordu. Bazen aramızda kayalıklar olduğundan, benim yanlarına kadar yaklaştığımı fark edemeyen gruplar oluyordu.

Bunlardan birinde, tüfeğin ağaç ve demir aksamına sert bir cisimle vurarak tempo tutup, ritm vererek türkü söyleyen bir askere, gruptan bir kaç asker de refakat ediyor, diğer herkes de işini yapmaya devam ederek dinliyordu:

Beyaz giyme söz olur
Siyah giyme toz olur
Gel beraber gezelim
Muradımız tez olur
Salmada salmada gel
Beyaz giysen tanırlar
Seni yoku sanırlar
Zaten bende talih yok
Seni benden alırlar
Salmada salmada gel
Alçak ceviz dallan
Sıra beyaz kollan
Yer yıerden geçeyim
Hep sarmışlar yolları

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma
Dağlardaki deli rüzgar
Gelip kayaları yalar
Beni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma.
Kurşun ata ata biter
Dağlar çıka çıka biter
PKK yok edersek biter
Aldırma gönül aldırma
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah'a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma

Telsizle Genelkurmay Başkanı'nın görüşmek istediğini bildirdiler.

Tabur komutanlarını topladım:

"Bu gece hava karardıktan sonra aynı istikametleri kullanarak toplanma bölgelerinize dönün. Yarın akşama kadar da esas üs ve kışlalarınıza intikallerinizi tamamlamış olun. Lojistik ihtiyaçlarınızı bir mesajla Tugay karargahına gönderin. Çok mükemmel bir harekat oldu, hepinizi tebrik ederim."

Yüksekova'daki kışlanın helikopter pistine indiğimde, orada bir başka helikopter ve biraz uzağında ise sivil bir grup vardı. Bu grup da gene Diyarbakır'dan gelen başka basın mensuplarıydı. Ortalarında da Hakkari valisi Cemalettin bey vardı. Basın mensupları bir çember yapmışlar, Vali beyi dinliyorlardı. Yanlarına yaklaştım. Son duyduğum cümle, vali beyin "Arkadaşlar, devletimiz şefkatlidir. Dün gece Yüksekova'da kırılan bütün camların paralarını ödeyecektir" sözleriydi.

Şehire gitmek için taburun nizamiyesine doğru yürürlerken Vali beyin yanma yaklaşıp:

- Vali bey, taburun barakalarının halini gördünüz mü?
- Hayır paşam.
- Dün gece bu şehirdekilerin attıkları roket ve havan mermilerinden tavanları paramparça oldu, duvarları ise süzek gibi. Gece ayaklananlar beton binalarda, biz de işe yaramaz hale gelen bu barakalardaydık. Sizin kaç paranız var bilmiyorum ama harcayacak yeri sorarsanız, kesinlikle bu kışla olmalı. Çünkü şefkatli devleti dün gece bu barakalarda yaşayan 80-100 asker yüceltti. Onlar canlarını dişlerine takınasaydı dün gece olacaklar PKK ile mücadele tarihine yüz karası diye geçerdi. Bu bölgede ayağımızın altından toprağı çekiyorlar, bu şefkatli devlet kimden yana Vali bey?
- Sizin zararlarınızı da karşılamaya çalışalım paşam.
- Yangın yerinden beter hale gelmiş bu vilayette, bizim ne binaya ihtiyacımız var, ne de bina içerisinde oturacak zamanımız var. Benim size anlatmak istediğim bina, para, pul değil. Bizim işimiz can pazarında sevda ile oluyor.
- Haklısınız paşam.

Tabur binasından Genelkurmay Başkanı'nı aradım:

- Komutanım, emredin.
- Osman Paşa, dün gece ayaklanmaya kalkıştı demek bu adamlar. Halkın bir kısmının İran'a, bir kısmının da Irak'a doğru gittiği haberlerini alıyorum. Operasyondaki son durum nedir?
- Dün gece ben buradaydım. Ancak sabahleyin birliklerin yanına gittim ve biraz önce döndüm. Halkın ne kadarının nereye gittiği konusunda hiçbir bilgim yok. Fakat şunu söyleyebilirim. Yüksekova'da yaşayanlar çok fazla bir yerlere gidemezler, ekonomik kaynakları itibariyle arz ediyorum. Gitseler de dönmeleri uzun sürmez. Komutanımn, parçalar birleşince durum ortaya çıktı. İkiyaka Dağları'nda toplanan ve başlarında Hakkari bölge sorumlusu, Suriyeli Topal Nasır'ın bulunduğu 400 kişilik, bir taburdan fazla militan, 15 Ağustos gecesi Yüksekova'ya inecek, bu şehirde sayıları binlere ulaşan milis gruplarıyla birlikte belli bir süre de olsa şehirde hakimiyet kurup, yurt içi ve yurt dışında moral ve siyasi bir çıkış yapacaklardı. Ancak böyle bir şeyin yapılacağından istihbarat toplayan hiçbir kuruluşun haberi olmadı. Dün gece bize ateş açılan yüzlerce yerdeki mevziler, günlerce önce yarım inşaatlarda, evlerin balkonlarında, pencerelerin arkasına taşlarla, tuğlalarla örülmüş, hazırlanmış. Bir istihbarat gelmediği gibi, burada yaşayan kimsenin de dikkatini çekmiyor. Halk ise günlerce önceden haberli.

Benim ilk harekata Yüksekova'da başlamam bunları bildiğimden değil, bu bölge genelinde eylem ve saldırıların daha fazla olmasındandır. Dün gece şehir bir ateş topu gibi üzerimize yöneldi. Şehirde doğru dürüst bir birlik olmaması hem şans hem de şanssızlıktı. Taburun dağdaki 600 askeri dün gece burada olsaydı üzerimize aniden açılan havan ve roketlerin yoğunluğundan başlangıçta çok zayiat verirdik. Buna karşılık, sabaha karşı biten işi, en geç iki üç saatte hallederdik.

Harekata gelince Komutanım, PKK'nın bir tabur kadar kuvveti işe yaramaz hale geldi. Bu sonuç Yüksekova bölgesinde bir kaç ay onların büyük çapta eylemlerini önler, fakat Plakkari'ye dönük, İran ve Irak kamplarıyla yurt içinde bir çok tabur olduğunu değerlendiriyorum. Halkın devlete olan güveninin yıllar sonra tekrar kazanılması, psikolojilerinin düzelmesi çok zaman alacaktır. Bunu şunun için arz ediyorum. Örgüt kaybettiği militanların yerine yenilerini, halk kendisini destekledikçe temin etmekte zorluk çekmeyecektir. O zaman biz kısır bir döngüde kalırız. Bu nedenle biz bütün gücümüzle hiçbir koşula bağlı kalmaksızın harekata devam edeceğiz.

Bu kampla ilgili de, PKK'nın nerelere geldiğini, kendine güveni ve pervasızlığıyla alakalı iki şey arz etmek isterim. Buranın yıllardan beri kullanıldığı ortada. Ölenlerin isimlerinin üzerine yazılı olduğu mezar taşlarının bulunduğu sabit mezarlığı mevcut. Neredeyse normal ölçülerinde işaretlenmiş kaleleri de olan futbol sahaları var. Ele geçen dokümanların bir kısmı tarandığında, 3.400 metre yükseklikteki bu mezarlığa, "Kürdistan adına şehit olanlar adına" anıt dikmeyi tasarladıkları anlaşılıyor.

Komutanım, benim arz edebileceğim hususlar bunlar, bütün birlikler yarın akşama kadar kendi esas üslerine dönmüş olacaklar.

- Mezarlık ve futbol sahaları, ne kadar uzun zamandır orada olduklarını gösteriyor.
- Komutanım, bölgedeki diğer yerlerin de farklı olduğunu sanmıyorum. Başka türlü her gün, her gece, aynı zamanda bir kaç yerde nasıl saldırabilirler?
- Geceleri operasyon yapman çok iyi oldu. Ben zaten hep söylüyordum. Sen iyi yaptın.
- Komutanım gece de yetmiyor. Birlikler mevzilerde, çukurlarda güya kendini koruyor, aslında koruyamıyor, aksine ölüyor ve karşı tarafa da doğru dürüst kayıp verdiremiyor. İnisiyatif tamamen PKK'da olduğundan ne zaman, nerede, ne yapılacağını o tayin ediyor. Komutanım sizin de malumlarınızdır, bu tip mücadelede muharebe taktiklerinin iki temel ilkesi var. Birincisi sürekli hareket, ikincisi; ara, bul ve yok et. Son 200 yıllık yakın tarihte bunu erken kavrayan millet ve ordular daha az acı çekmiştir. Diğerleri işi uzattıklarından daha fazla bedel ödemişler ve daha fazla acıya maruz kalmışlardır. Bu arz ettiğim yeni bir şey değil; hazır obua meselesi.
- Doğru, aferin; çok iyi sonuçlar aldınız. Kutlarım. Bütün subay, astsubay ve mehmetçiklerin gözlerinden öperim.
- Sağolun komutanım.

Bu konuşma esnasında Jandarma Genel Komutam aramışlardı. Kendilerini aradım, hemen hemen aynı şeyleri arz ettim. Sonuçların çok iyi olduğunu söyleyerek tebrik ettiler. Diyarbakır'dan Asayiş Komutanını da arayarak son durumu rapor ettim, Genelkurmay Başkanı ile Jandarma Genel Komutanının da aradıklarını bildirdim.

"Bir ordunun işi siper kazmak ve toprağı savunmak değil, harekete geçip düşmanı yok etmektir."

İkiyaka Dağları Harekatı ile Yüksekova silahlı kalkışmasına ait basında çıkan ve halkın bilgisine sunulan haber ve değerlendirmeler:

16 Ağustos 1993 Hürriyet, birinci sayfa başlıktan:

"250 PKK'lı ölü, PKK'ya yurt içinde en ağır darbe, örgütün 10. yıla girdiği gün indirildi. Flakkari'nin Buzul Dağı kampında bulunan 250 kadar terörist öldü. Yüksekova ve Şemdinli arasındaki yüksek dağlarında cehennem üçgeni, 350-400 terörist kuşatıldı."

17 Ağustos 1993 Milliyet, birinci sayfa başlıktan:

"Yüzlerce ölü, 400 PKK'lı çemberde. İran'daki kamplardan Türkiye'ye sızarak Hakkari'nin Yüksekova ilçesi Buzul Dağları'ndaki sarp kayalıklarla çevrili bölgede kamp kuran ve 15 Ağustos nedeniyle eylem hazırlığı içinde olan yaklaşık 400 PKK'lı kuşatıldı. Çatışmalar sürüyor.
Cehennem gecesi; PKK Yüksekova'ya gece boyunca 500 roketle saldırdı. İsabet alan birçok ev ve işyeri yandı. İlçede sokağa çıkma yasağı kondu. Her yandan ateş; PKK'ya karşı yürütülen harekatı engellemek için bir grup terörist, Hakkari'nin Yüksekova ilçesine saat 22:00 sularında çeşitli yönlerden saldırdılar."

17 Ağustos 1993 Hürriyet, birinci sayfa başlıktan:

"PKK'da tam bozgun: Şemdinli ve Yüksekova arasındaki, operasyon karşısında neye uğradığını şaşıran PKK, gafil avlanıp, büyük kayıplar verdi. 250 kadar kayıp veren PKK'lılardan sağ kalanlar panik halinde kaçmaya çalışıyor. Harekatı 30 Ağustos'ta Tuğgeneralliğe yükselen Dağ ve Komando Tugay Komutanı Piyade Kurmay Albay Osman Pamukoğlu yürütüyor."

17 Ağustos 1993 Sabah:

"Büyük operasyon 4ncü gününde; Yüksekova ve Şemdinli arasında ölüm çemberine alman kalabalık bir grup bölücü teröriste yönelik harekat devam ediyor, örgüt ağır kayıplar verdi."

18 Ağustos 1993 Hürriyet 1. sayfa:

"Buzul Dağı taranıyor: PKK'nın ağır darbe yediği Hakkari'nin Yüksekova ve Şemdinli ilçeleri arasındaki Buzul Dağında operasyon sürüyor. PKK'da ölücüler görev başında; PKK, ölülerinin gizlenmesi ve tanınmaz hale getirilmesi için özel görevliler oluşturdu. Ölen arkadaşlarını gizleyemedikleri taktirde, yüzlerini parçalayarak tanınmaz hale getiriyorlar. Ölücülerin varlığı, ilk kez 15 Ağustos'ta ortaya çıktı.

Yüksekova-Şemdinli arasındaki Gülle tepe mevkiinde geçen telsiz konuşması şöyle:

- Hepimiz kuşatıldık.
- Govent (Balkaya Dağı) istikametine kaçın.
- Nereden kaçalım? Şehit sayısı 200 oldu. Çok yaralımız var.
- Kim kaldıysa kaçsın.
- Şehitler ne olacak?
- Ölücüler halletsin...
- Kendileri de zaten ölmüşlerdir.
- Toprak başınıza ....(lanet olsun)

Politika sayfası:

Bingöl sendromu aşılıyor. PKK 1992'de Kuzey Irak'a düzenlenen harekattan sonra tarihinin en büyük darbesini yiyor. Böylece psikolojik üstünlük yine devlete geçiyor. Bingöl katliamı ile oluşan durum değişiyor."

18 Ağustos 1993 Milliyet:

"Kirpi Operasyonu: PKK kıskıvrak; operasyon 3000 metrenin üzerinde 850 m2lik bir alanda sürüyor. Harekata katılan 3000 komando çatışmalara 24 saat aralıksız devam ediyor. Çemberin içinde kalan 450-500 PKK'lının 300'den fazlası öldürüldü."

18 Ağustos 1993 Sabah, 1nci sayfadan:

"PKK'ya ölüm çemberi: Hakkari'nin Yüksekova ilçesinin Buzul Dağı kesiminde kıstırılan 450 PKK militanını imha operasyonu sürüyor. Çatışmalar Karadağ ve Harun Geçidi çevresinde yoğunlaştı. PKK'nın kayıpları 300 militan."

18 Ağustos 1993 Meydan:

"Dağ taş PKK'Iı terörist cesedi dolu. İran-Irak sınır geçidinde PKK'ya yönelik operasyon aralıksız devam ediyor."

19 Ağustos 1993 Milliyet 1. sayfa başlıktan:

"Askere leş toplatmam: dağda PKK'yi ezen Tuğgeneral Osman Pamukoğlu kesin konuştu: Analar evlatlarını askere leş toplatmak için göndermedi. Geberdikleri yerde kalırlar, askere leş toplatmam. Biz imha eder, geçeriz. Askerlerime bir kurşun atana beş kurşun atarım."

19 Ağustos 1993 Meydan:

"Kirpi Operasyonuyla PKK'nın beli iyice kırıldı. Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanı Kurmay Albay Osman Pamukoğlu harekata katılan askerlerle topluca konuşarak onlara moral verdi. "Kar yağmadan Hakkari bölgesindeki PKK gruplarını, gece gündüz demeden, silip süpürerek, milletin başına musallat edilen bu belayı defedeceğiz."

20 Ağustos 1993 Tercüman:

"PKK 6 günde 400 ölü verdi. 15 Ağustos'ta 10ncu eylem yılını kutlamak için Yüksekova ve Şemdinli bölgesinde "Büyük Eylem" hazırlığında iken "Büyük Tokat" yedi.

21 Ağustos 1993 Sabah:

"PKK'lının telsiz talimatı: Hakkari operasyonunda bozguna uğrayan ve çatışma bölgesinden kaçmak isteyen teröristlere. Kuzey Irak'taki PKK yöneticileri telsizle şu emri verdiler: Kadınlar gibi ağlamayın, ölün...sizi oraya savaşa gönderdik.

Çatışma süresince dinlenen PKK'lılara ait telsiz konuşmalarından biri şöyle:

- Agir: (çatışma bölgesinde, Agir kod adlı bir komutan) Bir milyon geliyorlar. Her taraf asker kaynıyor, kaçacak yerimiz kalmadı.
- Kuzey Irak: (muhtemelen Cemil Bayık) Toparlanmaya çalışın. Paniğe kapılmayın. Kaçmak isteyenleri kesinlikle önleyin. Gerilla taktikleri kullanın.
- Agir: Mermimiz bitiyor. Birçok arkadaşımızda tek bir mermi bile kalmadı. Üzerimize yağmur gibi mermi ve bomba yağıyor.
- Kuzey Irak: Muhakkak bir gedik vardır. Adamlarını ve elindeki imkanları bir araya getir ve gediği yarmaya çalış.
- Agir: Suikast eylem birliğimizden 30, propaganda birliğimizden 40 kişiyi kaybettik. Elimizdeki imkanlar böyle bir harekata uygun değil.
- Kuzey Irak: Kesin sayıyı verin. Ölüleri mutlaka gömün. Ağır yaralı olanları yanınızda taşımayın. Öldürüp uygun bir yere gömün.
- Agir: Şu ana kadar belirleyebildiğimiz 184 kaybımız var. Ne yapacağımızı şaşırdık.
- Kuzey Irak: kadınlar gibi ağlamayın. Sizi oraya savaşa gönderdik. Orada çarpışarak öleceksiniz."

29 Ağustos 1993 Ortadoğu politik sayfası:

"En tehlikeli virüs, beynimizdedir. Terör önce beyinde yenilmelidir. Bu 30 Ağustos'ta paşalık sırası gelen Kurmay Albaya terfi edeceği fakat Şırnak'a gidip görevi teslim alması istendiği zaman kabul etmeyerek istifa ettiği basına yansıdı. Eğer bu doğruysa baştan beri anlatmaya çalıştığımız "düşünce erozyonu"nun son ve vahim örneğidir. Bulunduğumuz mevkiler psikolojik olarak teslim edilmektedir.

Bunun üzüntüsünü yüreğimizde hissederken Hakkari'den Dağ ve Komado Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Pamukoğlu'nun gür sesi yükseldi: "Askerlere leş taşıtmam" dedi. "Askerime bir kurşun atana beş kurşun atarım" dedi. Bu laf, idareci maslahatçı üstelere karşı, tarihe kazınmış yeni bir kavramdır. Dönüm noktasıdır. Muğlalı sendromuna karşı Pamukoğlu sendromunun yer aldığının ifadesidir. Aslında Muğlalı olayında ayıplanması gereken Muğlalı değil, devlet için görev yapan bir askere devletin sahip çıkmamasıdır.
Pamukoğlu böyle bir kompleks taşımadığını ve bunu kişilik olarak aştığını ispat etmiştir. Pamukoğlu'nun bu lafı, Türkiye Cumhuriyeti Milletvekili Lojmanları PKK'ya destek üssü olarak kullanılırken ve NATO TIR'ları PKK'ya yardım malzemesi taşırken söylemiş olması da ayrıca önemlidir."

Yüksekova'dan döneli bir gün olmuştu. Tugay karargahında çalışıyordum. Genelkurmay karargahından bir generalin aradığını bildirdiler.

- Osman Paşam nasılsınız?
- Sağolun komutanım.
- Osman Paşam, ölen teröristler için leş demeseniz, başka bir ifade kullanmanız daha iyi olur.
- Bir şeye leş denmesi için mutlaka ölmesi gerekmez İnsan ve hayvan ölür, güneş altında kalırsa erken kokar; biz de bir şehidimiz hemen alamazsak güneşin altında kalınca kokuyor. Harekata katılan herkes, dün gece yarısında duş alıncaya kadar, bir canlı olarak ben de leş gibi kokuyordum. Ölmeden önce de leş gibi oluyorsunuz. Muharebe yaşamı işte böyle bir şey.
- Tabii anlıyorum. Mümkünse...
- Siz, milletin moralini yükseltmek, askerlerin ruhlarını harekete geçirmek, onları yüreklendirmek, karşı tarafın da psikolojisini bozmak için neler önerirsiniz? Eskiden bir PKK'lı öldürüldüğünde, Ankara'dan heyetler halinde gelen siyasiler Yüksekova'da alayişli cenaze törenleri yaparken bulunduğunuz karargahta ne yapıyordunuz? Muharebe, sıradan kişilerin sandığı gibi bir takım teoriler ve ezbere bilgilerle değil, komutanın yaratılışı, meslek anlayışı, insan bilgisiyle yönetilir. Hele rütbe, makam, gelecek kaygısıyla, daha yalın bir Türkçe'yle, korkarak yürütülmez. Sonra, harekat alanındaki bir generale ne zaman, neyi konuşacağını söylemek taşıdığı sorumluluğundan dolayı ancak bir komutanın hakkıdır. Size bunu söylemenizi komutanınız mı emir verdi? Eğer öyleyse, o zaman, ben kendilerine telefon ederek, neyi, niçin yaptığımızı açıklarım.
- Hayır... hayır. Komutan herhangi bir şey söylemedi. Beni yanlış anladınız.
- Efendim, bir karargah generali ve subaylarının sorumluluğu hizmetinde bulundukları komutanın karargah binasının içinde ve komutanının önünde biter. Ben tabiat olarak bu tip hareketleri kaale almam. Ya bundan etkilenecek birileri olsa da bu konuşmalardan etkilense, ne olacağını söyleyeyim mi? Kafasında dolaşan, hakim olmakta zorlanacağı yüzlerce şeyi doğru sıraya koyamaz, sonuçta da 10, 20, 30 ve daha fazla çocuk tabutlar içinde buradan memleketlerine gönderilir. Bir tomurcuğun büyüye büyüye 10 yılda neden çınar ağacına döndüğünün bütün sebeplerini bildiğimi sanıyordum ama, üniformamı koruma iç güdüsünden olacak, bu kadarını zihnim almamış. Laflar öyle mi olsun, böyle mi olsun, oyalanmaların sonu işte ortada.
- Osman Paşam, sizi rahatsız edecek bir şeyi yapmayı düşünmeyiz, aklımızdan geçirmeyiz. Sizin kahramanlıklarınızı hepimiz biliyoruz.
- Efendim. Bu milletin çocukları, devletlerinin meşru müdafaası ve milletlerinin haysiyeti için canlarını hiçe sayarak çarpışıyor, kahramanlar onlar.
Bazı çalışmalar için harekat merkezinde subaylar bekliyordu, aşağı indim. Plan çalışmasına geçmeden; arkadaşlar size 17. yüzyıla ait bir Hollanda atasözü söyleyeceğim. Acemi marangozun yongası çok olur. Bunun manası açık ama, fiziksel yorumu; "Bir kibrit çöpü yapacağım diye bir çınar ağacını çarçur etmektir." Acaba hangimiz, ne hata yaptık diye yüzleri donuklaştı. "Rahat olun, savaş sanatını bilen veya Hakkari dağlarında muharebe eden bir asker bu tuzağa düşmez." Anladılar, yüzleri gevşedi.
Bölgede yol kesme, adam kaçırma, mayınlama, köy ve karakol saldırıları sürüyordu.

10-30 Ağustos 1993 tarihleri arasındaki PKK eylemleri:

- 11 Ağustos, saat 18:00'da Yüksekova-Yeşiltaş köyü yolu kesildi ve 10 vatandaş kaçırıldı.
- 12 Ağustos, saat 02:15'de Çukurca üzümlü karakoluna saldırıldı. Üç asker yaralandı, sekiz terörist öldürüldü.
- 14 Ağustos, saat 22:05'de Çukurca ilçesine çevredeki tepelerden ateş açıldı. Çatışma bir saat sürdü. Aynı gün Şemdinli-Derecik arasında mayına basıldı iki köylü öldü.
- 16 Ağustos, saat 01:00'da Hakkari Geçitli köyü arasında mayına basıldı, bir korucu şehit oldu. 122 kişi göz altına alındı.
- 19 Ağustos, saat 08.3 0'da Yüksekova'dan Hakkari'ye gelen askeri konvoya ateş açıldı. Alışmadıkları bir tepkiyle karşılaştılar. Altı terörist öldü, biri sağ yakalandı. Aynı gece 01:00'da Çukurca jandarma Sınır Alayı kışlasına silahlı saldırıda bulunuldu, üç asker yaralandı.
- 20 Ağustos, saat 22:00'da Çukurca uzundere köyüne ateş açıldı, iki kadın yaralandı. Saat 18:30'da Yüksekova-Şemdinli yolunda bir sivil araç mayına çarptı, üç vatandaş yaralandı. Saat 02:00'da Çukurca Kazan vadisindeki emniyet timine saldırıldı, iki asker şehit oldu.
- 24 Ağustos, saat 20:30'da Çukurca Güzeldere mahallesine silahlı saldırı oldu. İki vatandaş, bir terörist öldü.
- 28 Ağustos saat 15:00'da Şemdinli-Aktütün yolu kesildi, bir sivil araç şoförü kaçırıldı.
"Savaşta üstünlük kompleksiniz olmalıdır. Başarı bir tavırdır. Kazanma tavrı, hareket ve ilerlemenin bir parçasıdır."
- 21 Ağustos gecesi saat 01:00'a doğru harekat merkezinden bir üst kattaki çalışma odasına çıktım. Birkaç saat yalnız kalarak, yüzlerce teknik cevap bekleyen sorulardan ziyade, coğrafyayı zihnimde canlandırarak bugüne kadar olanlar, olmaya devam edenleri düşünmek, olacakları da hayal ederek, sezmeye çalışıyordum.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1993 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:24

Bunun için insanın zihninin çok berrak, ruhunun özgür, duygularının başı boş ve uçlarının açık olması gerekiyordu.

Gayrı nizami harpte, hat ve cephe bulunmadığından, tehdit 360 derece her yerden geliyordu. Militan, milis, yardımcı ve yatakçı, halk iç içeydi, sap samana karışıktı. En sağlam yer, bastığınızda mayın patlamayan yerdi. Her gün; her yol, her patika, her izde, hesaplanamayacak birçok yerde, onlarca mayın bulunup tahrip ediliyordu. Mayın çok sabırlı bir silahtı ve hasmını bulunduğu yerde sabırla yüz yıl bekleyebilirdi. Savaşı bilen tecrübeli bir askere "senin üzerine aynı anda top, havan ve makineli tüfekle ateş açılmasını mı, yoksa, bir mayına basma tehlikesini mi göze alırsın?" diye sorulsa, kesinlikle birinciyi kabul edecektir. Çünkü onlardan kurtulma şansı vardır.

Bunları düşünürken telefon çaldı, saat 02:00'dı. Çukurca Sınır Alay Komutanı Albay Mehmet Ali, "Komutanım, Kazan vadisinde bulunan piyade bölüğüne saldırı başladı" dedi. Jandarma Komando Taburunun hareket edip etmediğini sordum. On dakika içinde yola çıkacağını söyledi.

Gece helikopterler uçamıyordu. Gün ağarmasına 2,5 saat vardı. Bulunduğumuz yerden tek karayolu olan Zap Vadisi'nden oraya ulaşmak, gece koşullarında 3-4 saat sürerdi. Kazan Vadisi Çukurca'ya yarım saat, vadinin girişinde bulunan ve Jandarma Sınır Taburu'nun da konuşlu olduğu bölgeye 15 dakika mesafedeydi. Her zaman PKK'nın başlattığı saldırılarda olduğu gibi, bu defa da çatışmalardan sağlıklı bir rapor gelmedi.

Gün ışığının ufuklardan sızmasıyla beraber Kazan Vadisi'ne hareket ettim. Vadinin ortasında bir bölge sis ve duman kaplıydı. Pilot Yüzbaşı Ali aşağıda çatışmaların devam ettiğini, vadinin tabanında inişe müsait bir yerin bölüğün ortasında olduğunu, aynı noktaya iki şehidin de tahliye için getirildiğini söyledi. "Ali, inebilirsen in, yoksa belirli bir seviyeye gelince biz adayalım" dedim.

Yüzbaşı Ali, mücadele boyunca gösterdiği, kararlılık, cesaret ve sorumluluk üstlenmeyi bu defa da tereddütsüz gösterdi. Helikopter bütün silah atışlarına açık yere indi. Şehitlerin yüklenmesini etrafta uçuşan mermilerin altında bekledi ve hızla yükselerek, vadinin dışında kayboldu.

Vadinin tabanından doğu batı istikametinde bir dere akıyordu. Hemen altımızda bulunan içinde yaşanmayan Kazan Köyü derenin iki tarafına inşa edilmişti. Önce iki, sonra 3-4 militanın köyde bir evden diğer evlere geçtiğini gördüm.

O bölgeyi gören ve elinde uzun menzilli silahı olan uzman çavuşa bunları gösterdim:

"İyi takip et, kaçırma". "Emredersiniz" dedi, gitti. Başka başka yerlere ateş etmeye başladı. Muharebe şokundaydı, kulak ve beyin irtibatı kopuktu.

Bölük komutanı yüzbaşının geldiğimden haberi oldu, fakat kendisinin de bulunduğu çatışma noktasından ayrılamıyordu. Jandarma Komando Taburu yol boyunca kurulabilecek pusuyu dikkate alarak vadiye güneydeki büyük Ana tepeye tırmanarak gelmiş, PKK militanları ile temas sağlamış, çatışmaya devam ediyordu.

İki tarafı kilometrelerce uzanan duvar gibi kayalıklarla çevrili bu vadide insan başını yukarı kaldırdığında gökyüzünü bir yol genişliğinde görebiliyordu. Askerler yaşlı bir adamı getirdiler. Hiç kimsenin yaşamadığı bu vadide, buralarda olması normal değildi. Neden bu saatte burada olduğunu sordum. Saçma sapan bir şeyler söyledi. Gözlerinden baştan beri burada olup bitenlerden haberi olduğu belliydi. Etrafımıza hafif silah mermileri düşüyordu, kaybedeceğimiz zaman yoktu. "Her şey normale dönünce jandarmaya teslim edin, sorgulasınlar" dedim.

Bölüğün bulunduğu yerin Güneyindeki emniyet timi esas saldırı hedefiydi. Saldırı grubuna ağır silah desteği sağlayan PKK unsuru da kuzeyde olmalıydı. Arazi bunu dikte ediyordu. Bu görev başka yerden yapılamazdı.

Haritasına saldırının nereden, nasıl yapıldığını işaretlemeye uğraşan Kurmay Binbaşı Ahmet'e:

"Adamların ağır silahlı destek unsurları karşıdaki kayalıklarda, gündüze kaldıkları için yerleri ortaya çıkmasın diye ateş etmiyorlar, fakat bizi izliyorlar" dedim. O tarafa baktı, aklı haritası üzerine çizeceklerdeydi, çalışmasına devam etti.

"Kimseye faydası olmayan şeyleri bırak, şu şuradan gelmiş, bu buradan gitmiş diye çizgiler çizince, herkes cengaver ve savaş ustası mı olacak?"

"Komutanım her saldırıdan sonra üst karargahlar krokileri istiyorlar" dedi. "Yüzlerce, binlerce olayın çizimini yukarıya gönderince işler iyi mı gidecek? Kağıtlarla, dosyalarla ve memur zihniyetiyle muharebe edilemeyeceğini kaçıncı söyleyişim? Seni bu zahmetten kurtarıyorum ve bu işlemi yasaklıyorum. Senin işin PKK'nın ruhunu yakalayıp gerçeği görmek."

"Görmek" sözü daha ağzımdan çıkmadan, arkamızdan "güm" diye tok bir ses geldi, saniyen döndüğümde, arkasından kırmızı ışık çıkararak havadan bize yaklaşan roketi gördüm. "Dağılın, tam siper!" diye bağırdım. Roketatar mermisi büyük bir gürültüyle birkaç saniye önce bulunduğumuz yerin ortasında paralandı. Roketin ilk çıkış yerini görmüştüm, darbeler halinde buraya kendi tüfeğimle ateş açtım. Ateşi, nişancı ve yardımcısının hareket edebilecekleri noktalara kaydırarak devam ettim. İkinci bir roket atılmadı. Başka bir karşılık da gelmedi. Bir ara benden başka ateş eden kimsenin bulunmadığını fark ettim. Birkaç metre sağımda Binbaşı Ahmet vardı.

- Niye ateş açmadın?
- Komutanım tüfek!

Roketin düştüğü yere baktığımda, yerde bir tüfek vardı. Elleri krokilerle, haritalarla dolu olan Ahmet'in tüfeği fırlayıp gitmişti. (Nere-, deyse 24 saat çalışan, ne zaman uyur, ne zaman yemek yer, görmek mümkün olmayan bu kıymetli subaya zaman zaman takılırdım: "Ahmet, 1. sınıf bir kurmay subaydır. Düşman karşısında bile, tüfeğini bırakır, haritasını bırakmaz!")
İki saat kadar sonra ateşler tamamen kesildi. Komando taburu PKK'lıların bir kısmını takip ederken ucu bucağı olmayan vadinin doğusunda bölgeden uzaklaşmıştı. Timi emniyet görevindeyken baskına uğrayan teğmen ile bölüğün merkezindeyken, zaman ve mekan ölçüleriyle akıl erdirilemez bir hızla saldırıya uğrayan teğmenin yardımına giden diğer teğmen, iki piyade teğmeni, yanıma geldiler. Birinin elinde bir çuval vardı. İçindekileri yere döktü. "Komutanım, karşı taraftan bunları topladık" dedi. Birkaç lastik ayakkabı, üç şarjör, iki el bombası, birkaç tane kanlı bel kuşağı. Tim komutanı teğmen dakika dakika vetüm ayrıntıları ile neler olduğunu tekrar tekrar anlattı. İlk kez çatışmaya giriyorlardı. Konuşmayı biri bitiriyor, diğeri başlıyordu. Sözlerini hiç kesmeden sabırla dinledim. Saldırıya uğrayan timin daha fazla kayıp vermemesinin tek nedeni, bu iki teğmenin, filmlerde görülen kahramanlara benzeyen becerikli hareketleriydi.

Nihayet bölük komutanı yüzbaşı geldi. 15-20 kadar askerle belli bir yere kadar militanların peşinden gittiğini ve teması kaybettiğini söyledi. Bu bölükle ilgili anlaşılmaz bir durum vardı. Bölük Doğubeyazıt'daki Tugaya bağlı taburlardan birine mensuptu. Buraya tek başına getirilmiş, üç yıldır da bu bölgedeydi.

Yüzbaşıya:

- Askerlerden terhisi gelenler, üç ayda bir Doğubeyazıt'a gidip oradan mı ilişik kesiyorlar? Yerlerine gelenler de oradan mı gönderiliyor?
- Subay ve astsubayların izin vesaire özlük hakları da Doğubeyazıt'tan yürütülüyor, atamalar önce oraya oradan da buraya geliyor değil mi?
- Doğrudur komutanım.

Harekat Şube Müdürüne:

- Bu bölük kimin komutasında?
- Çukurca jandarma Sınır Alayı iki ay önce kurulunca onun komutasına girdi. Ondan önce Köprülü'deki tabura bağlıydı.
- Şimdi ikiniz de beni iyi dinleyin. Yüzbaşım sen buradaki 160 asker, silah ve malzeme, neyin varsa, derhal kendi Tugayına, Doğubeyazıt'a katılmak ve bir daha dönmemek üzere hareket edeceksin. Binbaşı Ahmet; Kurmay Başkanı ve Lojistik Şube Müdürüne ilet, bu bölüğe bütün desteği sağlasınlar. Kazan Vadisi'ne gelince, vadinin girişinde 15 dakika ötede bir Sınır Jandarma Taburu yok mu? Jandarma Komando Taburu bu vadinin güneyinde konuşlu değil mi? Vadinin diğer ucu Cevizli Köyü'ne çıkmıyor mu? Bir; diyelim ki PKK grubu bu vadiye girdi, ya Cevizli'den ya da Köprülü'den çıkacak. Bizim bu iki yerde bekliyor olmamız gerekir. İki; hayır, vadinin içine yanlarındaki dağlardan indiler, bu bölüğün yaptığı gibi kuyunun dibinde yaşıyorlar. Bizim de aradığımız bu değil mi? PKK kuyuda, biz de kuyunun ağzındayız. Sonuç ne olur dersiniz? Kapağını kuyunun ağzına kapatmak, ondan su çekmekten bile zahmetsiz bir iştir. 23.000 subay, astsubay ve askerin bulunduğu Hakkari'de her şey tamam da, eksik olan bu bölüğün 160 askeri mi? Yüzbaşım hizmetleriniz şükranla anılacaktır, yolunuz açık olsun. İhtiyaçlarının hepsi karşılanacak, her şeye rağmen bir eksiklik olursa gel, beni gör. Doğubeyazıt'tan bakınca Büyük ve Küçük Ağrı Dağlarının ortasında gördüğün Serdarbulak Yaylası üsteğmenliğimde bulunduğum yerlerden biridir, oralara da bizden selam söyle.

Erzincan'daki Ordunun, Elazığ'daki Kolordusunun, Doğubeyazıt'taki Tugayının bir taburunun 150 askerli bir bölüğü üç yıldır Hakkari'deydi. Niye döndü? Kimin emriyle döndü? Geçici mi gönderildi? Yoksa dönmemek üzere mi gelmişlerdi? Hiç kimse, ne aradı ne de sordu.

"Kabul etmediğiniz sürece yenilmezsiniz. Bu yüzden kabul etmeyin." Gazetelerin yayınlanmasından bir hafta sonra, Ağustos'un son haftasında halktan ve askerlerden çok sayıda mektup, kart ve faks geldi.

Yüzlerce telefonu ise Kurmay Başkanı Albay İhsan cevaplandırdı ve kaydetti (Bizim telefonlarımıza ulaşabilmenin büyük bir başarı sayılması gerekir). Halkı ilgilendiren, harekatın sonuçları değildi. Onlar; Milliyet'in başlıktan verdiği: "Ben askere leş toplatmam; ezer geçeriz. Türk askerine bir kurşun atana, beş kurşun sıkılacaktır" sözü ile ilgileniyorlar, bununla özgüvenlerinin çok yükseldiğini söylüyorlardı. Sanki birden rahatlamışlardı, moralleri yerine gelmişti, karamsarlıktan kurtulmuşlardı, vatanını ve milletini seven ve Türk olmaktan gurur duyan herkesin hislerine tercüman olunmuştu. Bu güne kadar herkes kaçamak güreşiyor, ne şiş yansın ne kebap peşindeydiler. Halktan ve askerlerden gelen mektuplardan birer örnek aşağıdadır: "Sözlerinizle yeniden doğmuş gibi olduk. Vatanını ve milletini seven, Türk olmaktan gurur duyan milyonların üzerindeki karabasanı kaldırdınız.
Tavizcilere ders verdiniz. Kanımızın son damlasına, malımızın son kuruşuna kadar helal olsun.
Sağolun, varolun."
A. Gültekin Bursa
09.08.1993


"Sayın Komutanım,
19 Ağustos tarihli Milliyet gazetesinde Türk ordusuna yakışır, milletimiz için büyük moral kaynağı, yüksek fazilet ve asaletinizin göstergesi ifadelerinizi okudum. Şahsınızı hiç görmedim, ama saygımın derecesini anlatamam. Yüce görevinizde Tanrı ve aziz milletimiz daima sizinle olacaktır. Saygılarımın kabulü ile."
F. Budak
Y. Müh. Yzb.
Kara Harp Okulu Ankara


Hemen halledilmesi gereken birkaç konu vardı. Bunlardan biri Dağ ve Komando Tugayında 374 askerin tüfeği yoktu. Sebebi de subay ve astsubayların savaş kadrolarında kullanılmak üzere makineli tabancaların olmasıydı. Muharebede tabanca ve makineli tabancalar hiçbir işe yaramadığından, subay ve astsubaylar askerlerin tüfeklerini almışlardı. Bunda haklıydılar fakat, sonuçta 374 asker silahsız kalıyordu. Muharebe kağıtlarda yazılanlara hiç benzemiyordu. Hayat öğretiyordu ama, 374 asker de tüfeksiz kalıyordu. Bu askerler tabii ki harekata katılmıyorlardı ama, kaldıkları kışla ve üslerde silahsız ve mermisiz kalmaları akıl almaz bir şeydi. Bunu askerlerle konuşurken Yüksekova'da fark etmiştim. Ve bu iş, yıllardır böyleydi. 374 sayısı muharebede çok büyük bir sayıydı. Bir tüfek bile bazen bir çatışma noktasında her şeyi farklı bir hale getirebilirdi. Bundan vazgeçtik, bir baskın veya saldırıda, bir askerin silahsız, çaresiz bir yerde beklemesi olamazdı.

Kısa ve durumu net açıklayan bir mesajı kaleme alıp, karargaha, bunu hemen K.K.K.'lığına göndermeleri emrini verdim.
15 gün sonra batıdaki bir Tugaydan 374 silah tertip ettiler, bir ekibimiz hemen gidip silahlan getirdi. Tüfeksiz askerlere dağıtıldı.
Diğer bir konu subay, astsubay ve uzman çavuşların bazılarının kaleşnikof piyade tüfeği kullanmalarıydı. Bu tüfek PKK'nm esas silahı idi. Karakol, üs, kışla ve kritik sabit mevzilerde bu silahı bizimkilerin de kullanması gece baskın ve. saldırılarında kimin, nerede olduğu konusunda herkesin aklını ve ruhunu alt üst ediyordu. Asker önündeki kaleşnikofluya ateş ederken, arkasından başka bir kaleşnikof sesi duyuyordu. Bu derece saçma bir şey olamazdı. Bu silahı kullanmayı yasakladım, toplattım. Herkes bizim asli silahımız olan, G-3 piyade tüfeğini kullanacaktı.

Çoğu Kara Kuvvetlerine mensup subay ve astsubayların komuta ettiği Jandarma Özel Harekat Grubu (200 kişi) Tugayın kışlasında kalıyordu. Kışlanın emniyeti ve komutanlık ihtiyat kuvveti görevindeydiler. Bu teşkili 12 km. uzaklıktaki Hakkari'nin içinde bulunan Jandarma Lojistik Komutanlığı kışlasına gönderip oraya yerleştirdim. Buradan, şehir içi olaylarına daha çabuk müdahale edebilirler, Çukurca ve Yüksekova yollarına tepkileri daha hızlı olur, herhangi bir bölgeye intikalleri için mesafe daha da kısalırdı.

Tugayın kışlasının emniyetine gelince; kışlada bulunan Tugayın levazım, ordu donatım, sıhhiye, ulaştırma, istihkam ve muhabere bölükleri kendi kışlalarının emniyetini kendileri sağlayacaktı. Bu mücadelede kimse kimseyi koruyamazdı. Herkes kendi tırnağı ile kendi başını kaşıyacaktı. Savaşçı hiçbir birlik hiçbir sebeple savunma için kullanılmayacaktı. Bu kışla, harekatta değilsem, benim de 24 saat bulunduğum bir yerdi.

Üzerinde çalışılması gereken bir husus da askerlerin arka çantalarının ağırlığıydı. Muharebe ve hayatı idâme payları ile 30-35 kilogram geliyordu. Makineli tüfek, tanksavar, uçaksavar silahları da 14 kilogram daha ağırlığa ilave oluyordu. Muharebe başladığında herkes çantalarını üzerinden atıyordu ama, gücü ve enerjiyi azaltıyor, ilerleme hızını düşürüyordu. Şemdinli'nin Durak bölgesinde bütün subay, astsubay ve 4. Dağ ve Komando Taburunun askerlerinin de katıldığı bir değerlendirme yaptırdım. Ağırlığı artıran askerlerin üç günlük mermiyi sırdarında taşımasıydı. Hiç kimse, rütbeli ve rütbesiz, mermisinin azaltılmasından yana değildi. Herkes ağırlığa razıydı. Burada da yürümeyen şuydu. Kitaplara göre normal askerin 100 mermi, komandoların 120 mermi günlük istimakları vardı.

Silah payları buydu. Bu kriter de 2. Dünya Harbi'nden kalma olduğundan, 100-120 mermi ile muharebede bir gün idare etmek mümkün değildi. Çünkü çatışmaların sayısı ve sertliği birkaç saatte 100 mermiyi bitiriyordu. Bunun eğitimle, merminin tasarruflu kullanılması gibi boş zırvalarla alakası yoktur. Karşı taraf 30 fişekli şarjörlerle baskı ateşine geçtiğinde, sizin de onu kıpırdatmayacak hale sokmanız için 10'lu veya 20'Ji bir darbeyi bulunduğu yere oturtmanız şarttır. Bu husus muharebenin psikolojisi içinde çok önemlidir. İşin daha iyi anlaşılabilmesi için şunu söyleyeyim; eğer, muharebede iki tarafın da birbirine attığı mermilerden 200-300 tanesi bir kişiyi saf dışı bırakabilse, iki taraftan da bir tek kişi canlı kalmaz.

Bu nedenle, çantalarında bulunan mermiler, her güne ait 100 mermiden üç gün için toplam 300 mermi olsa, ağırlık bu derece sorun olmazdı. Kimse mühimmatından vazgeçmedi. Çünkü, dağlardaki ateş muharebesinin güvenilirliği yükün ağırlığından baskındı.

Bir teknik sıkıntı vardı. O da PKK'nın elindeki dürbünlü, gece atış yapabilen "kannas" keskin nişancı tüfekleriydi. 800-1000 metreden isabetli atışlarda çok etkili oluyordu. Bizde o dönemde bunun karşılığı olan silah yoktu (1995 baharından itibaren Türk Ordusunun envanterine girdi). PKK makineli tüfek olarak, BKC otomatik tüfeğini kullanıyordu. Tutukluk yapmayan, yağmura çamura dayanıklı, taşınması kolay, darbe atışları sağlıklı bir silahtı. Bizim subay ve asker tarafından da tercih edilen bir silahtı.

Hafif olması tercih sebeplerinden biriydi. Buna rağmen bizdeki MG-3 makineli tüfekleri BKC'ye karşılıktı. Fakat Kannas'in yaptığı iş çok farklıydı. Bizdeki tek ve mürettebatla kullanılan silahların muharebe menzili 300-400 metre olarak, ne menzil ne de tek tek avlama yönünden Kannas'la karşılaştırılamazdı. PKK bu baş belası silahla iki ayrı nişancıyı bir kayalıkta mevzilendirdiğinde hiçbir eksiği olmayan 70.0 askerin (bir tabur) harekederini sınırlıyordu. Bir taburda, ya PKK'dan ya da Kuzey Irak'tan kaçakçılar vasıtası ile getirtilip satın alınmış 2-3 Kannas tüfeği vardı. Halbuki, 25-30 kişilik timler halinde çarpışılıyordu ve yanınızdaki kayalığın ötesi ayrı bir dünyaydı.

Her time en az bir, ideali iki Kannas lazımdı. Her komando taburu için 30, Tugay için 120 keskin nişancı tüfeği gerekiyordu. Jandarma Komando Taburu ve Jandarma Özel Harekat Grubu ile birlikte bu ihtiyaç 176'ya çıkıyordu. Bu dezavantajı ortadan kaldıramadığımız sürece her zaman can sıkıcı durumlarla yüz yüze kalacaktık. Pratikte bunu düzeltmenin iki yolu vardı. Bir, büyük çaplı operasyonlarda PKK'dan ele geçirecektik. İki, PKK'nın yaptığı gibi, biz de açık bir silah pazarı gibi çalışan Kuzey Irak'taki silah tüccarlarından parayla satın alacaktık. "Asker Ordu'dur.

Hiçbir ordu askerinden iyi değildir. Asker hızlı ve sert çarpısmalıdır." İkiyaka Dağları harekatında PKK'nın lider konumundaki personelinin üzerinden bölücü örgüt başının Hakkari (Behdinan) bölgesindeki gruplara, 10 Ağustos 1993'de verdiği talimat çıktı:

"1. Hakkari bölgesine dört bir yandan yüklenin.
2. Zap Vadisi'ni cehenneme çevirin.
3. 1993 yılı sonuna kadar geçici köy koruculuğunu kaldırın.
4. Kar düşmeden Şemdinli'yi ele geçirin."

PKK'nın bölgedeki dört mevsim saldırı ve eylem stratejisinin, konuşlanmamız ve alacağımız düzenler için, tam ve doğru olarak ortaya çıkartılması lazımdı. Belgeli belgesiz bir sürü birbirini tutmayan bilgiler, tutarsız ve hep şüphe taşıyordu. Bu, karanlık bir odada kara bir kediyi el yordamı ile arama halinin son bulması şarttı. İki şeyi tam olarak bilmek zorundaydık.
Birincisi; Kuzey Irak ve İran kamplarında kışın siyasi ve askeri eğitim aldıktan sonra, gruplar (tabur ve bölük) tam olarak hangi tarihten itibaren yurt içine giriyordu? Ve bölgede saldırı yapacak hale gelmeleri için ne kadar bir zamana ihtiyaç duyuyordu?
İkincisi; kış dönemini geçirmek için yurt içini tam olarak ne zaman terk ediyorlardı? Bölgede kaç grup kalıyor ve bunların kışı geçirdikleri yurt içi kamplarının kesin yerleri nerelerdi?

O dönemde henüz erkek veya kız teslim olan da bulunmadığı için sorgu da söz konusu değildi. Üstelik bir ikisinin sözlü ifadesine de güvenilemezdi. Karargah binasının bodrumunda PKK'dan ele geçirilmiş bir çok doküman çuvalların içinde duruyordu. Bir gece İstihbrat Şube Müdürüne emir verdim.

"Bu çuvalların hepsini getirin ve çalışma odamın ortasına dökün". Meydandaki sehpaları, oturma gruplarını, ne varsa duvarlara doğru yanaştırıp odanın ortasına, biraz da "hayretler içerisinde" döktüler. Hepsi PKK'nın yazdığı, yazdırdığı, siyasi, askeri konuları kapsayan çeşitli kitaplar, tebliğler, talimatlar, konferans notları, makaleleri kapsayan klasik ve sıradan şeylerdi. İçlerinde iki not defteri vardı. Diğer dokümanların yanında, hani "insanın başını çevirip bakmayacağı" gibi dikkati bile çekmiyordu. Islanmış, yıpranmış, sayfaları sarımtırak, bir iç cebe girecek büyüklükteydiler. Biri tükenmez, diğeri kurşun kalemle yazılmış notları, gün gün yazılmış anılan içeriyordu. Muntazaman tutulmuş günlüklerdi. Birinin sahibi eğitimliydi ve İstanbul'dan örgüte katılanlardandı. Hızla taradım. Her şey açıktı, en sağlam bilgileri kapsıyordu. İhtiyaç duyulan cevapların büyük bir bölümünü karşılıyordu.
Mevcut bilgilerimi, bu günlüklerden ortaya çıkanlarla birleştirdiğimde meselenin bütünü berraklaşıyordu.

Her şey şöyle cereyan ediyordu:

Sorumlu oldukları yurt içi mıntıkalardan havanın soğuması ve kar yağışına bağlı olarak Ekim sonu veya en geç Kasım'in ilk yarısında yurt dışı kamplara çekiliyorlardı. Irak ve İran'daki kamplardan yurt içine hareketleri en erken Nisan'ın ilk haftası başlıyor, Mayıs'ın başında bitiyordu. Mayıs ve Haziran ayları, gruba yeni katılanlar da bulunduğu için, mıntıkanın ayrıntılı taranması ve hedeflerin defalarca keşiflerinin yapılması için kullanılıyordu. Temmuz ayından itibaren başlayan, Temmuz, Ağustos, Eylül ve Ekim'deki, dört ayda saldırı ve eylemler doruk noktasına çıkmış oluyordu. Yurt içinde Mayıs ve Haziran'da yapılan saldırıları ülke içinde kalmış olan gruplar başlatıyordu, çünkü bunların zaten hiç ayrılmadıkları yerlerde bir oryantasyona ihtiyaçları yoktu. Bunlara ilave edilebilecek başka önemli bir husus da, sınırlarımız yakınlarında işletilen yabancı topraklardaki kamplardaki gruplar da fırsat yakalarlarsa, örgütün ismini muhafaza, yeni gelenleri alıştırma ve cesaretlendirerek kendilerine olan güveni artırma maksadıyla kışın da sınır karakollarına saldırıyorlardı. Kış döneminde mayın döşeme, adam kaçırma, meskun alanları silahla taciz yapanlar ise şehir ve köylerde yaşayan milislerdi. Şayet güç ve otoritelerini kanıtlamak için büyük bir saldırıyı kışın yapmak isterlerse, bunu, yurt içindeki kamplardaki dağ kadrosu ile mıntıkalarında bulunan milisler müştereken gerçekleştiriyordu,
Böylece tablonun nesneleri, mevcut renkleriyle birlikte tam yerine oturuyordu. 23 Ağustos 1993'de iki, 3 Eylül 1993'de de iki olmak üzere dört emri bizzat kaleme aldım; bölük ve karakol seviyesindeki 23.000 kişilik silahlı güce yayımlandı. 23 Ağustos tarihli ilk emrin metni:

"Şehir, köy ve mezralara yapılan PKK saldırılarında o yerin belediye başkanı, mahalli yöneticileri, muhtarları, azaları, ismi açığa çıkmış şahısların, bir iki gün önce saldırı mahallinden ayrıldığı, eylem gecesi orada bulunmadıkları kesinkes tespit edilmiştir. Herkes bu emareyi iyi değerlendirsin."

23 Ağustos tarihli ikinci emrin metni:

"Devletten maaş, silah, mermi ve telsiz alan, buna karşılık PKK'ya maddi ve manevi her türlü hizmeti veren ek listedeki 20 köy, 53 mezradaki 826 korucunun maaşları kesilecek, silah, mühimmat ve telsizleri toplanıp depoya alınacaktır. İl Jandarma Alay Komutanlığı bu emri 5 Eylül 1993 tarihine kadar yerine getirecektir." (Korucuların askeri emir ve komuta bağlantıları İlçe Jandarma Bölük Komutanlıkları ve İl Jandarma Alay Komutanlı'ğıydı. İyi bir eğitim verilemediğinden disiplinleri zayıftı. Askersiz kendi kendilerine bir şey yapmaları zordu. Vuracakları PKK'lıların bir gün gelip kendilerinden hesap soracağı duygusuna sahiptiler. PKK'nın bölgedeki otoritesinin yükselmesiyle, devlet otoritesinden uzaklaşmışlardı. Korkudan veya inandıklarından, sonuçta bir bölümü devletten aldıkları maaşın da merminin de bir kısmıyla PKK'yı destekliyorlardı. Sadece bununla da kalmayıp, PKK ile beraber eylemlere de katılıyorlardı. Hakkari-Çukurca yolunun ikide bir garip bir şekilde kesilmesi; hemen müdahale edilmesine rağmen, militanların kuş olup uçsalar gidemeyecekleri yerlerde bile bulunmayışı çok enteresandı. Çünkü, yolu kesenler, dağ kadrosundan gelen bir iki militanla beraber, bu yol boyunca bulunan köy ve mezralardaki koruculardan başkası değildi. 1993'ün son aylarında bu güzergahta yol kesen militanlar, kendileri ile beraber bu işi yapanları, köy ve mezralarda tek tek bulup gösterdiler, yüzleştirildiler.) 3 Eylül tarihli üçüncü emrin metni: "Hakkari; 4 Dağ ve Komando Taburu ile Jandarma Komando Taburu için beş bölgeye ayrılmış ve her taburun "Yok Etme Sahası" ek krokide gösterilmiştir. Gayrı nizami muharebe sahası " şeytanların çelik çomak oynadığı" bir yerdir, herkes oyunu iyi oynayacaktır. Sürekli aldatma, sınırsız hayal gücü, parende atan kurnazlık, yönü ve gücü kestirilemeyen yumruk kullanılacaktır. Geceleri yarasa, gündüzleri yılan gibi hareket edilecek, Türk komandoları olarak kasırga gibi yaklaşıp, yıldırım hızıyla kurt sürüsü taktiği kullanılacaktır. Herkes, kendilerine verilen "ölüm bölgeleri"nde bulunan veya buralara giren PKK gruplarının işlerini, kendi bölgelerinde bitirecektir."

3 Eylül tarihli dördüncü emrin metni:

"Hakkari vilayetindeki dokuz kritik ve en yoğun kullanılan, PKK'nın en fazla pusu kurup yol kestiği, hareket güzergahı ve yolun güvenlik sorumluluğu; binbaşı-albay rütbesindeki dokuz subaya verilmiştir. Dokuz subay ve sorumlu oldukları dokuz yolun listesi ektedir. Her subay on kişilik "Yol Şahinleri Timi" kuracaktır. Timin başında bir uzman çavuş olacak, askerler en saldırgan, gözü kara, serdengeçti, iyi silah ve bıçak kullanan erlerden seçilecektir. Mahalli kıyafetler giyecekler, ana silahlarının yanında hafif tanksavar silahı (LAW) ve el bombaları yeterince bulunacaktır. Bu ekipler yol güzergahlarının gelişigüzel bir yerinden herhangi bir saatte oradan geçen bir otobüs, pikap, kamyon veya traktöre binecektir. Silahları bol kıyafetler içinde, bir çuval veya torbada, bir küfede, köylünün mahsulü, esnafın bir malı gibi saklanacaktır. Genel trafik akışı içerisinde yolun kesilmesi veya pusuya maruz kalınması halinde gereğini yapacaklardır."

"Tanrı doğruluk demektir. Bunu hiçbir zaman unutmayın.' Eylül 1993'deki saldırı ve eylemler şöyleydi:

- 1 Eylül saat 16:00'da Yüksekova-Gürpınar yolu kesildi, bir korucu tim komutanı şehit edildi.
- 2 Eylül saat 18:10'da Hakkari-Çukurca ana yolu üzerindeki Zap jandarma karakolu saldırıya uğradı. Bir er şehit oldu, dört militan öldürüldü.
- 5 Eylül saat 08:00'da Şemdinli Kayalar köyünden bir vatandaş mayına basıp öldü. 10 Eylül saat 16:30'da Şemdinli-Derecik yolu kesildi. Dört vatandaş kaçırıldı.
- 13 Eylül saat 00:15'de Şemdinli Karakoç mezrasına saldırıldı. Üç korucu şehit oldu, dört korucu yaralandı:
- 14 Eylül saat 15:00'da Yüksekova-Büyükçiftlik yolunda bir kamyon mayına çarptı. Bir vatandaş öldü.
- 16 Eylül 18:30'da Yüksekova-Yeniköprü yolu kesildi. Bir astsubay şehit oldu. (Bir kıdemli astsubay çavuş, sivil kıyafetli ve kendi aracıyla seyahat ediyor. Kimseden izin almamış ve onlarca emre rağmen tek başına yola çıkıyor!) 18 Eylül saat 06:30'da Çukurca-Uzundere yolunda bir sivil kamyon mayına çarptı. İki korucu şehit oldu, on korucu yaralandı.
- 20 Eylül saat 23:15'de Şemdinli'nin Gelişen köyüne saldırıldı.
- 21 Eylül saat 22:00'da Hakkari-Çukurca yolundaki Zap karakolunun emniyet timine saldırıldı Bir asker şehit oldu, bir asker yaralandı.
- 22 Eylül saat 23:00'de Çukurca Serbest Sınır Karakolu emniyet timine saldırıldı. Bir asteğmen ve bir er şehit oldu. Dokuz terörist öldürüldü.
- 3 Eylül günü Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı Tugay karargahına geldiler. 2nci Ordu Komutanı da kendilerine refakat ediyordu.

Ordu komutanı:

- Osman Paşa senin tugaya ait birçok ikmal maddesini sana gönderemiyoruz, sıkıntıya düşmüş olman lazım. Teröristler Bingöl'de tren yolunun raylarını sökmüşler, onarımını bekliyoruz. Ben bizzat takip ediyorum. Sana gönderilen araçlar da orada bekliyor. Rayların döşenmesi uzun sürüyor, dedi.
- Komutanım bu, Kızılderili usulü, oradaki PKK'lılar demek, çok kovboy filmi izlemişler. Bvı bölgede erzak sıkıntısı yok. Çünkü PKK kampları onlarca ton erzak dolu. Mühimmat daha uzun süre yeter, araçlara gelince, bizim bölgede çok elzem değil, o nedenle, gelmeyen şeyler sizi huzursuz etmesin, dedim.

Dağ ve Komando Tugayı Kara Kuvvetlerinin birliği olduğu için ikmal Malatya'daki 2. Ordu ve Kara Kuvvetlerinden merkezi sistemle yapılıyordu. Şırnak bölgesi tamamen kapalı olduğu için ikmal kuzeyden Bingöl, Van üzerinden Hakkari'ye geliyordu. Van yolu da Başkale bölgesindeki 32 virajlar kısmında PKK tarafından sık sık kesiliyordu.

Kara Kuvvetleri Komutanına her şeyi ayan beyan ortaya koyan bir brifing verdim ve şunları teklif ettim:

1. Dağ ve Komando Tugayı'nın 250 muvazzaf subay ve astsubaydan sadece 11'i Dağcılık ve Komando kursu görmüştü. Bu tugay, kadrosu ve kuruluşu ile K.K.K.'lığının tek farklı birliği idi. Üstelik Hakkari'de konuşluydu. Diğer komando tugayları gibi belli dönemlerde gelip sonra batıya dönmüyordu. Bölgenin sorumlusuydu. Bir Dağ Tugayıydı. O nedenle atanacak subay ve astsubaylar, kimler olacaksa buraya gelmeden kurstan geçirilmeleri, kendileri için de, askerler için de çok faydalı olacaktı. Bunu önümüzdeki yıldan itibaren yapılacak atamalar için arz ettim.

2. Atamalarda, bir plan ve düzen yoktu. Tugayın Kurmay Başkanı, Personel Şube Müdürü, İstihbarat Şube Müdürü, Harekat Şube Müdürü, Lojistik Şube Müdürü, Maliye Şube Müdürü, Merkez Şube Müdürü; daha doğrusu Tugay Komutanı (ben) hariç karargahın tamamı bu yılki atamalarda batıya dönüyordu. Tugayın ana ast birlik komutanları, tabur komutanlarının da hepsi aynı anda, bu sene Batıya atanacaktı. Batıdan Hakkari'ye gelecek olanlar da Temmuz ayında tugaya katılacaklardı. Hem de her şeyin tavana vurduğu dönemde. Şu kısa açıklama bile, atamaların özensizliği ve hesapsızlığının derecesini, sokaktaki sade vatandaşı bile şaşkına çevirmeye yeterdi.

3. Batıdaki birliklerin, buraya gelsin gelmesin, her şeyi gece yapmayı öğrenmelerini, bütün eğitim plan ve programlarının bu şekilde değiştirilmesini, kalıplara bağlı hiçbir faaliyetin muharebede fayda sağlamadığı gibi, zararlarının sayılamayacak kadar çok olduğunu, birliklerin sırtlarında çantalarla kilometrelerce yürümelerini, zırhlı araçlar geldi diye, muharebeyi böyle yapılacağını sanarak kaldırılan yaya yürüyüşlerinin programa dahil edilmesini, "acı insana öğretir" sözünün herkes ve her kurum için geçerli olduğunu arz ettim.

Kuvvet Komutanı hiçbir şey sormadan ve konuşmadan hepsini dinledi. Ayrılırken "Osman Paşam, bizim yapabileceğimiz ne varsa, bir eksiğin olursa, ben dahil, her saat arayabilirsin" dedi.

"Sağolun komutanım; arz ettiklerim dışında bir şey yok" dedim.

16 Eylül günü Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aydın İlter tugayı ziyaret ettiler. "PKK'nın ulaştığı, 12.000 kişilik dağ kadrosunun, gayrı nizami harp koşullarında klasik bir ordudan daha tehlikeli olduğunu, milislerin ise bu miktarın 5-6 misli olabileceğini değerlendirdiklerini, 1993 başında PKK'ya katılımların, ses getiren eylemler ve sonuçlar aldıkça arttığını, işimizin çok zor olduğunu", yanlarında taşıdıkları belgelerden de başka sayılar vererek anlattılar.

Sonra geldikleri helikopterle beraber, Yüksekova'nın İran sınırındaki Perihan karakoluna gittik. Bu karakol da 1992'de saldırıya uğramıştı (saldırılmayan zaten yoktu). Karakol, Yüksekova'nın kuzeyindeki Mor Dağ'ın eteklerindeydi. Akşam olmak üzereydi. Kızıllıklar arasında, dağın gökyüzünü yakalamak ister gibi yükselen 3800 metrelik zirvesi Aydın Paşa'yı çok etkiledi. Kimbilir bu kaçıncı göriişümdü, hiç fark etmemiştim. Doğayı algılayacak duygu mu kaldı! Ben Yüksekova'da indim. Kendileri Van'a gitmek üzere ayrıldılar.

"Ne kadar eğitim almış olursan ol, öğretilenlerin hiçbiri, seni o ana hazırlamış değildir."

22/23 Eylül 1993 gecesi saat 04:00'da Şemdinli'nin Derecik bölgesindeki Balkaya (Govent) Dağı eteklerinden çepeçevre kuşatılmıştı. Harekata 1., 3., 4. Dağ ve Komando Taburları, Derecik'teki Piyade Taburu ve Jandarma Özel Harekat Grubu katılıyordu. (Temmuz ayında bölgedeki asker ve sivillerin, üzerinde kimisinin 1500, kimisinin 3000-4000 militanın olduğunu söyledikleri, bölgedeki en gözü kara aşireti olan Gerdi'lerin de uğursuz kabul ettikleri dağ.)

Dağın üçte biri Irak topraklarındaydı. Çevresi yüksekliği 80-100 metreyi bulan dümdüz kayalarla çevriliydi. Üzerine biri Türk diğeri Irak tarafından bulunan iki dik patika ile çıkılabiliyordu. Bu iki patika dahil, dağa çepeçevre 28 yerden tırmanılacaktı. Bu da ancak dağ halat ve kancalarıyla mümkündü. Tırmanma anı en riskli andı. Bir kuyunun dibinden kuyunun ağzına çıkmak neyse bu da aynısıydı. Dağın üstünde üç kilometre boyunda, 40 metre eninde doğu-batı istikametinde uzanan bir vadi dışında, her taraf tıpkı arı peteğini andıran şekildeki kayalıklarla kaplı olduğundan adına Balkaya Dağlan deniyordu. 8x10 kilometrelik bir alam kaplıyordu.

Saat 05:00'dan itibaren tırmanmayı emniyete almak ve örtmek amacıyla, Hava Kuvvetleri uçakları, havadan helikopterle yaptığımız hedef tarifleri ile dağın ortasındaki vadiyi boydan boya vurmaya başladılar. Bu faaliyet 45 dakika kadar sürdü. Yarım saat kadar sonra, çıkış için kullandığımız iki patikayı tepeden kontrol eden kayalıklardan PKK'lılar yoğun bir ateşe başladılar. Hakkari'deki kışladan 2-3 kez çatışma sahasına gelen helikopterler dağın bizim topraklarımızda kalan tarafındaki patikadan çıkmaya çalı şan timleri rahatlatmaya çalıştılar. Havadan görülebilen bir şey yoktu. Helikopterleri kayalıklara tırmanan subaylar yönlendiriyor, hedef tarifi yapıyorlardı. Tepelerinde bulunan kayalıkların altına saklı PKK'lılar helikopterlerce top ve makineli tüfek ateşine tutulurken, yukarıdan kaya parçalan ve çarpınca yön değiştiren mermiler, aşağıdan yukarıya çıplak kayalıklara yapışarak tırmanan askerlerin üzerine geliyordu. Bulundukları yer de ateş eden PKK'lılara çok yakındı. Saat 09:00'da ateş açılmayan tırmanma kesimleri dahil, Balkaya Dağı'nın üst tablasına henüz çıkılamamıştı. Dağa tırmanma manda sabrı isteyen bir işli. Manda bir adım atınca, yavaşça ikincisini atar, daha önce attığı adımı bir santim geri almaz. Ayağı sanki bastığı yere çakılır, adımlar yavaş fakat sağlamdır. Bu, sabır ve irade isteyen bir tabiattır. Fizik gücü eşitlenebilse, dört at bir mandanın yaptığını yapamaz. Roket ve mermiler de yağmur gibi insanın üzerine yağarak bu koşullara dahil olunca, sabır, irade ve dayanıklığın yanında cesaret ve korkusuzluğun da yer alması gerekmektedir.

Balkaya Dağı'nın güney eteğinde bulunan Derecik Jandarma Sınır Karakoluna bir önceki gün gelmiş ve ileri komuta yerini burada açmıştık. Her şeyin günlük akışındaymış gibi olmasına özen gösterildi. Dağın üstündeki PKK'lılar, bir evin çatısından evin önünden geçen yoldakileri izler gibi bölgeyi 360 derece görebiliyorlardı. Harekata katılacak taburlar, buraya ulaşabilmen tek yol, vadi ve boğazlar geçen kötü vasıflı Şemdinli-Derecik yolunu bir noktaya kadar gündüz kullandılar. Bölgelerinden bu noktaya gelinceye kadar üslerinden beş ila dokuz saat motorlu olarak yol kat ettiler. Daha sonra da bütün gece yürüyerek gün ağarmadan kuşatmayı tamamladılar.

Irak tarafına geçerek, dağı batıdan kuşatacak olan 3. Dağ ve Komando Taburu'nım daha fazla zamana ihtiyacı vardı ve olağanüstü güç istiyordu. Zamanla yarışmak ve onu alt etmek demekti. Önce Irak topraklarına girilecek, sonra da birlikler yabancı bir arazide sekiz kilometreye yakın dağlık alana gece şartlarında yayılacaklardı. Bu kesimdeki timlerin başında olan Yüzbaşı Şaban'ın o gece gösterdiği liderlik örneği ve fedakarlığını insanların hayalleriyle bile anlayabilmesi çok zordu. Askerler onu gördükçe, bunca yorgunluğa rağmen inanılmaz bir enerji ile sanki yeni koşuya başlamış yarışçılar gibiydi. (Yüzbaşı Şaban'ı gördüğümde ceketi yoktu, haki fanilası muhtelif yerlerinden jiletle kesilmiş gibi parçalanmış, pantolonu dikiş yerlerinden atmış, botlarından biri tabanı düşmesin diye bot bağcıkları ile koncuna bağlanmıştı. Üstelik hiçbir yorgunluk emaresi yoktu. Bir insanı bu hale, görevin icabını yapmak veya sorumluluk duygusu gibi etkenler getiremezdi. Bu derinliği ölçülemez millet ve vatan aşkıydı. İnsanoğlunun yeryüzü serüveninde her zaman konuşan, doğru düşündüğünü sanan, fikir sahibi olan, hatta iyi plan yapabilenler, her zaman bulunmuştur. Ama, "işi iyi yapan" zor bulunmuştur.)

Saat 09:30'da Balkaya Dağı'na doğudan tırmanan 4". Dağ ve Komando Tabur Komutanı Binbaşı Atakan'ın yanına gittim. Bulunduğumuz yerle dağa çıkılmaya çalışılan patika arasında dar bir vadi vardı. Dağın üstü ile askerler arasında 20-30 metre kadar bir mesafe kalmıştı. Çıkış patikasının başlangıcında bulunan ve birkaç yıldır boş olan Yukarı Koçyiğit köyündeki bazı evlerin dağdan gelen PKK atışlarından korunmak maksadıyla, birlikler tarafından kullanılması militanların ateşlerini köye toplamasına sebep olmuştu. Bu köy şimdi alev alev yanıyordu. İki dağ topu bulunduğumuz yerden, çıkışı tutan kayalıklardaki mevzilerde saklanan PKK'lılara tüfek gibi görerek ateş ediyordu. Ateşe tutulan hattın hemen altında da bizim timlerin subay ve askerleri vardı. Hem dağa çıkanlar, hem de bu riskli topçu atışını yapanların kendilerine güvenlerinin ne kadar büyük olduğunu, bu işlerle ilgisi olmayanlar bile anlayabilirdi. Buradan Balkaya'nın ortasındaki dar vadinin büyük bir kısmı da görülebiliyordu.

Tabur komutanı sürekli bölük ve tim komutanlarına emirler veriyor, havanlar başlangıçtan beri sis mermileri atarak, PKK'lıların görüşlerini zayıflatmak için çalışıyordu. Şimdi daha çok köreltme ihtiyacı vardı, daha fazla şişleme lazımdı. Mesafe 20 metrenin altına düşmüştü, yukarıya da birer ikişer kişi olarak ancak çıkılabilirdi. Artık ağır silah desteği de mümkün değildi. Bire bir çarpışmak gerekiyordu. Yukarı ilk çıkan Bölük Komutanı Üsteğmen Atilla oldu; gözü kara ve yiğit bu subay, en önde gidiyordu. Dağın üzerine çıkmasından kısa bir süre sonra, arkasından ve yakın mesafeden atılan bir mermiyle belinden yaralandı. Atilla mevzi alarak çatışmaya devam etti, ancak her geçen dakika kan kaybından takati azaldı. Arkadan çıkanlar hemen etrafında bir çember yaparak Bölük Komutanlarını daha içeride bulunan, savunulması kolay kayalığa taşıdılar. Her şey önümüzdeki 200-250 metrede cereyan ediyordu. Çok hassas ve mümtaz bir subay olan Tabur Komutanı Binbaşı Alakan çok etkilendi, Atilla'yı görünce göz yaşlarını tutamadı. Onun bu durumu, ses tonuyla telsiz konuşmalarına da yansıyordu. Bizim telsiz konuşmalarımız PKK tarafından da dinleniyordu. Biraz ötemde idi. Yanına gittim.

- Atakan
- Buyurun komutanım
- Taburun komutasını bana devredebilir misin?
- Bütün taburlar zaten sizin komutanım.
- Bu öyle değil, senin yetki ve sorumluluğunu bana devreder misin? Beni kendi yardımcın kabul et. Sen 15-20 dakika sakin bir yerde dinlen.
- Emredersiniz komutanım.

4. Taburun ortak frekansına girip çağrıda bulundum. "Çevrimdeki bütün telsizler, konuşan "Yavuz"." (Dağ ve Komando Tugay Komutanının kod adı). Bütün telsizlerden canlı bir şekilde "alındı, anlaşıldı" geldi. "Taburun komutası geçici olarak bende, her şey planlandığı ve ününüze yakışır şekilde sürüyor. Testinin kayaya kafa tuttuğu nerede görülmüş? Son derslerini vererek işlerini bitirin, sizleri gururla izliyorum" anonsunu yaptım.

Hemen karargahtan bir helikopter istedim. Çatışma bölgesinin yakınlarında bir UH-1 (küçük tip) helikopter olduğunu bildirdiler. Onunla temas kurup, bölgeye göndermelerini söyledim. Helikopter geldi ve yaralı üsteğmenin yanında bulunan subaylar helikopterle irtibat sağladılar. Helikopter yaralının bulunduğu yere iki kez iniş için yaklaşma denedi. Başarılı olamadı. PKK'lıların yoğun atışlarından ziyade kayalıkların arasına palleri sığmıyordu. Pilot dahil, hepimiz kayalar veya atışlar sebebiyle her an helikopterin düşebileceğini bilerek faaliyeti izliyorduk. Dağın çıkılan kısmında artan asker sayısıyla başka bir çare bulmayı düşünürken, pilot en tehlikeli olan dalışını yaptı ve Atilla'nın yanında bulunan subay ve askerlerin PKK'lıların üzerine bütün güçleriyle ateşlerini toplamasından istifade ederek, yaralı üsteğmen helikoptere bindirildi ve pilot bizim bulunduğumuz vadiye süzülerek bölgeden çıktı. (Mermi Üsteğmen Atilla'nın kuyruk sokumuna saplanmıştı. Sakat kalmadı. Şimdi Kurmay Binbaşı).
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1993 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:24

Irak tarafındaki patikayı kullanan 3. Dağ ve Komando Taburu da koni biçimindeki dağın üstüne çıkmıştı. Çıkılan her yerde tim mevcutları hemen çoğaltıldı. İşin hayati kısmı bitmişti. Arı peteğine benzeyen kayalıklarla kaplı 10 x 8 kilometrelik alanın adım adım taranması ile faaliyetin ikinci safhası başlıyordu. Şu ana kadar üsteğmen Atilla dışında, bir yaralı dahi yoktu.

Binbaşı Atakan yanımdaydı:

- Atakan, Tabur Komutanı yardımcılığı görevim bitti. Komuta sende.
- Estağfurullah komutanını.

PKK telsizlerinden, gene her taraftan sarılmış olmalarının şaşkınlığı ve paniği duyuluyordu. Bir kısmı geceyi bile beklemeden, bizim olamayacağımızı düşündükleri istikametlerden Kuzey Irak'a kaçmaya çalışırlarken komandoları karşılarında buldular. Dağın ortasına doğru toplananlar, bütün gece Kuzey Irak'taki gruplardan kendilerine yardım edilmesi çağrısını tekrarlayıp durdular.
Gece bulunduğum Derecik Karakoluna Gerdi Aşiretinin yaşlılarından ve ileri gelenlerinden bir grup görüşmek için geldiler. Derecik bölgesinde yaşayan bu insanların 10 yılda çektiklerinin ayrıntılarına girildiğinde, insana sanki yer yüzünün başka bir ülkesinde yaşıyormuş gibi gelebilirdi. Ölüler... Ölüler, yaralılar, sakat kalmış genç kızlar ve oğlanlar, ölen çocuklar... Bunların nasıl yapılmış olması ise iğrenç bir durumdu.

Buraya geldiğimden beri kendi kendime hep aynı soruyu soruyordum:

"Nasıl, bu derece hazırlıksız olunabiliyor ve neden bu kadar yıl uzatılmıştı?" Her iki sorunun da cevabı tekti ve Ulu Önder bu cevabı net vermişti: "Gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde olanların sayesinde".

Millet ve toplumların, tarih boyunca uzayan her meselesinde, insanlar daha çok acı çekmiş ve kayıpları her yönden daha fazla olmuştur. Ve uzayan meseleler, haklı olan tarafın da zaman içinde haklarının ne derecede doğru olduğu konusunda yeniden yorumlanması gibi, aleyhine gidişlere sebep olmuştur.

Gece dağın üzerinde birkaç kısa süreli çatışma dışında pek bir şey olmadı. Sabah saatlerinde karakola gelen bir helikopterle dağın ortasındaki vadiye gittim. Helikopterin bile tam konabileceği yer yoktu. Üstelik henüz büyük bir araç kolay hedef sayılırdı. Vadinin Türkiye tarafındaki bölümünün dörtte biri taranmıştı. Her birlik kendi sorumluluğuna verilen kesimlerdeki kayalık ve mağaraları dikkatli bir şekilde aramaya devam ediyordu. Derecik'teki Piyade Tabur Komutanı Yarbay Ali geldi: "Komutanım dün gecenin birkaç saatini taş duvarın bir yanında biz, öbür yanında altı PKK'lı birbirimizden habersiz geçirmişiz, militanlardan biri şarjörünü yere düşürünce fark ettik, hem biz hem onlar afalladı." Vadinin boydan boya iki yanındaki kayalıkların altı ve mağaraların içleri; silah, mermi, malzeme ve erzak deposuydu. Harekata katılan bölge korucuları, bu dağda bir zamanlar onlarca ayının yaşadığını, şimdi PKK'nın depo diye kullandığı yerlerden bazılarının inleri olduğunu söylediler. Vadide PKK'ya ait yük katırları ile koyun ve keçi sürüsü de vardı. Yüksek ve geniş bir mağarayı Kürdistan Halk Mahkemesi diye kullanıyorlardı. Kırmızı bezle yazılmış mahkeme ismi ve bölümlerini gösteren yazılar, karar defterleri, gerekçeli hükümler, kimlere hangi cezaların verildiği, kimler için yakalama emirleri çıkartılmış, hangi suçtan yargılanacaklar, yargı heyeti kimlerden meydana geliyor, her şey mevcuttu. Kayıtlar bu bölgede kimin ne yaptığını ortaya koyuyordu. İşin daha da ilginç olanı, şu anda yanımızda olan bir korucu da bu mahkemede yargılanmış ve vergiye bağlanmıştı. Korucu başını ve onu yanıma getirdiler, adamcağız bembeyaz oldu. Hiç kimsesi olmayan, orta yaşlı, ufak tefek birisiydi. İşlediği suç da; bir karakol hakkında istenen bilgiyi PKK'ya getirmekte geciktirmişti.

- Ne mahkemesi? Ne vergisi? Eşkıyaya vergi verilir mi? dedim.
- Öldürürler paşam, herkesten alıyor.
- Çarpışarak buraya çıkmış olman, eski kusurlarını örtüyor. Korkacak bir şey yok. Bundan sonra onlara alet olmayacaksın. (Gülerek) Senin vergini kaldırdık.
- Başım gözüm üstüne paşam, şimdi öl de hemen kendimi şu kayalıklardan atayım.
- Ölüp ne yapacaksın, bak seni korucu yapmışlar, maaş alıyorsun, devlet sana silahını ve mermisini vermiş, bunları iyi kullan, şu köylerde ıstırap çeken insanları koru.

(Daha sonraki zamanlarda Derecik'teki taburun yanında salaş bir yerlerde yattı, kalktı ve askerlerden hiç ayrılmadı. Sürekli operasyonlara katıldı.) Vadinin başındaki çatışmalarda dün vurulan 8-9 PKK'lı cesedi vardı. Bunların üzerinden, 3 Ağutos 1993 gecesi saldırıya uğrayan Üsteğmen ve yedi askerin şehit olduğu Yüksekova Uzunsırt Karakolunda şehit edilen askerlere ait çok miktarda şahsi fotoğraflar ile onların şahsi malzemelerinin bir kısmı çıktı. Ölü soyuçular artık kendileri ölüydü. Bu dağdaki grubun çok farklı bir bölgedeki saldırıya katılmış olması, bazı ip uçlarını iyi açıklamaya yetiyordu. Artık ana yumakta kaç tane uç varsa, tek tek sarmaldan ayrılıyordu. Ölenlerden biri sıhhiye çantası sırtında bir sağlık görevlisiydi. Çantanın içinde ameliyata yarayan cerrahi malzemeler, ağrı kesiciler, hamile kalmayı önleyen malzemeler ile cesaretlendirmeye yarayan küçük sarı haplar mevcuttu. Sağlıkçının şiire ve resme meraklı olduğu da anlaşılıyordu. Balkaya Dağı'nı çok seviyordu. 8-10 kağıda bu dağın resmini yapmış, aynı kağıtlara "Govent, Sen Kürdistanm En Muhteşem Dağısın" diye şiirler yazmıştı. Bir resim vardı ki şaşırtıcıydı. Balkaya Dağı'nın resmini, çevresiyle birlikte yapmış, gökyüzüne bulutlar çizmiş, kendisini de kanatlanmış olarak bulutlara yükselirken göstermişti. Subaylar: "malum olmuş komutanım" dediler.
Mağaralardan birinde yaralı bir militan bulunmuştu. İri yarı genç biriydi. Kalçasından ve ayağından yaralandığından kaçamamıştı.

- Nerelisin sen? diye sordum.
- Iğdırlıyım.
- Iğdır'ın neresindensin? - köyündenim.
- Size en yakın köy Taşburun mu?
- Evet, komutanım. Gözleri ışıldadı.
- Ben Taşburun Hudut Bölük Komutanıydım. Gözleri hemşehrini görmüş gibiydi.
- Çocuk, Iğdır nere? Şemdinli nere? Sen hangi akla hizmetle buralarda geziyorsun. Şimdi sorularıma çabuk çabuk, fakat doğru cevap ver. Doktorlar zaten yaranı sarmışlar, ilk gelen helikopterle de seni hastaneye göndereceğim. Uçaklar geldi ğinde ne yapıyordunuz?
- Biz, helikopterler tepemizde daireler çizmeye başlayınca, bunun gelip geçen helikopterlerden olmadığını anlıyoruz. Bunu yapan helikopterden sonra da uçakların geleceğini biliyoruz. Hemen derin mağaralara ve iyi koruma sağlayan kayalıkların alüna giriyoruz. Ateş eden helikopterler gelince de aynı şeyi yaparız. Uçak ve hel'kopter-lerin artık gelmeyeceğini anlayınca, yeniden mevzilerimize geçeriz.
- Dışarı çıkınca bir şey hissediyor musunuz?
- Bombalar bulunduğumuz kayaların üzerinde patlarsa, en fazla 1-2 saat kulaklarımız az işitiyor, sonra açılıyor.
- Sabahki hava atışlarında kaybınız oldu mu?
- Bu bölgedeki takımdan kimseye bir şey olmadı.
- Biz geldiğimizde dağda kaç kişiydiniz?
- 43 savaşçı.
- Bu kadar hakim ve her yeri gören bir bölgeden gece gelişimizi niye tespit edemediniz?
- Böyle bir beklentimiz hiç olmadı! Lider, sabahleyin tepecilerin/gözcülerin uyuduğunu, hepsini cezalandıracağını söyledi.
- Lideriniz artık böyle bir zahmete katlanmak zorunda kalmadı. Hanına Geçidi'ndeki Uzunsırt Karakoluna siz mi saldırdınız?
- Çarçel ( İkiyaka Dağlan) gruplarıyla birleşerek karakolu kaldırma eylemine katıldılar.
- Kışın burada kamp var mı?
- Evet. 200 kişiydik. Mayıs başında talimat geldi, 150 savaşçı Avaşin'e (Mezi-Karyaderi kampı) gitti.
- Sen ne kadar zamandır örgüttesin? Nereden katıldın?
- 1.5 yıldır. İstanbul'dan katıldım. İşsizdik, bir kıraathanede bizi buldular, birkaç kez görüştüler, iki kişi Yüksekova'ya getirildik. Burada bir otelde 2-3 gün kaldıktan sonra 15 kişi, üçü kız, bir gece İran'a geçirildik ve Zagros kampına ulaştık.
- Bu dağdaki depoların yerlerini biliyor musun?
- Bunu sadece lider ve onun yakınındaki bir iki kişi bilir, diğerleri bilmez.
- Bu kadar silah, mermi, malzeme ve yiyeceğin nasıl taşındığını açıkla o zaman.
- Taşıyıcılar sonradan başka mıntıkalara gönderilerek, yerlerini bildikleri depolardan uzaklaştırılır. Ama ben devamlı kullandığımız için ikisinin yerini biliyorum.
- Peki o zaman, sana yardım etsinler, o iki yeri göster.

Birlikler arama faaliyetlerine devam ediyorlardı. PKK'nın 1994 kışı için beş aydır Balkaya'ya stokladığı yiyecek ve malzemeler ele geçmiş, burada temelli kalan grup da işe yaramaz hale gelmişti. Artık, 200 ve daha büyük miktardaki insan gücü, bu dağda kışlık kamp kuramazdı. Akşama doğru Derecik Karakoluna döndüm. Bölgede, dolayısıyla Derecik Karakolunda PTT hattı yoktu.

Konuşmaları saat başı telsizlerle merkezden merkeze yapılabiliyordu. Tugayın Muhabere Bölüğü harekat için kendi muhabere sistemlerimizle birlikte faks cihazlarını da çalıştırdığından Hakkari'deki Tugay Karargahıyla yazılı mesaj teatisi de yapılabiliyordu.
Balkaya işi bitmişti. PKK Yüksekova Şemdinli mihverinde iki büyük darbeyi üst üste yemişti, ancak bunlar, devede kulak bile değildi. Ertesi gün taburlara, hızla kendi bölgelerinize dönün emrini verecektim. Biz ayrıldıktan sonra bu bölgelerde neler yapılacağı konularında Şemdinli'de sürekli kalan Tugay Komutan Yardımcısı, Harp Okulu ve Piyade Okulundan sınıf arkadaşım, Piyade Albay Cahit'e neler yapması gere İttiğini söylüyordum. Cahit başını kaldırmadan sürekli not alıyordu. Saat 22:00 civarında bir mesaj getirdiler. Mesajda "Hakkari içerisinde bir polis otosuna ateş açıldığı, bir polisin şehit olduğu, diğerinin yaralandığı, çevredeki bazı evlerden ve boş arazilerden lojmanlar dahil, devlete ait binalara ateş edildiği" yazılıydı. İl Jandarma Alay Komutanı, Kurmay Başkanı, Jandarma Lojistik Komutanı, Emniyet Mûdürvt, zaten şehirdeydi. Ne zaman dağ kadrosunun başı beladaysa, bir şehirde milislerle tepki vererek "güçlü" olduklarına hem halkı hem de kendilerini inandırmak istiyorlardı.

Mesajı Kurmay Binbaşı Ahmet getirmişti.

- Kurmay Başkanını hemen bul. Tanklar ne yapıyor? Saldırıdan önce ışıklar sönmüş mü? (Yüksekova'daki kalkışmadan sonra Tatvan'dan beş tanklı bir takım gelmişti. Tankların üçünü Yüksekova'da bırakmış, ikisini Hakkari'deki lojmanların ortasında bulunan tepede mevzilendirmiş, ben hemen hemen şehirde hiç kalmadığını için, silahlı saldırıya kalkışılması halinde tankların nasıl hareket edeceklerini kesin olarak emretmiştim.)
20 dakika sonra geldi.
- Tanklar şu anda bir şey yapmıyor. Şehrin ışıkları eylemden hemen önce tamamen kesilmiş. Kurmay Başkanını bulamadım. Bilgiyi Binbaşı Ünal'dan aldım.
Aradan dakikalar geçiyor, bir türlü Hakkari'den haber gelmiyordu.

Ana telsizin bulunduğu yere gittim, ahizeyi aldım:

- Karşıdan kim konuşuyor?
- Binbaşı Ünal, ben Binbaşı Ünal komutanım.
- Kurmay Başkanı nerede?
- Mevzilerdeki askerleri kontrol ediyor.
- Saldırı ne kadar zaman önce başladı?
- Yarım saati geçti komutanım.
- Bak aslanım, bu saldırının olacağından, o şehirde yaşayan devletin memuru geçinenler dışında bütün halkın haberi vardı.

Onun için ateş edilen yerlerde militan ve milislerden başka kesinlikle kimse yok. Sizler bu işleri ne zaman öğreneceksiniz? Top sesi bile onları ürkütecektir. Tanklardan turşu mu kuracaksınız? Oradakilere söyle, eğer çoluk çocuk veya asker ölürse, Hakkari'ye döndüğümde, orada bulunmamanız hepinizin hayrına olur.

Gece yansına doğru belki 30-40 soru sorarak diş söker gibi aldığım bilgilerden anlaşılan şuydu: 2-3 kişilik bir milis unsuru, kolay hedef olarak seçtikleri şehir içindeki devriye polis otosuna park halinde iken ateş açmış, dağ kadrosundan şehre inen 8-10 ki şilik başka bir unsur da bunları iki ayrı mevziden makineli tüfekler ve roket atarlarla desteklemişlerdi. Bütün işlerini 20 dakikada bitirmişlerdi. Oradan buradan gelen silah sesleri; polislerin, jandarmaların, şehirdeki korucuların kendilerini cesaretlendirmek için havaya ve şüphelendikleri bitki örtüsü olan yerlere ateş etmelerinden başka bir şey değildi.

- Cahit, gördün değil mi? Helikopterlerin gece uçamamaları var ya? Hayatımda hiçbir şeye bu kadar hayıflanmadım. Hele şu karakol baskınlarını haber aldığımda hemen oraya gidememem. Bu insanı öldürüyor. Diğeri de kalıpçılık ve yavaşlık, buna da sebeplerini bilmeme rağmen bir türlü akıl erdiremiyorum.

- Büyük çaplı harekat olduğu zamanlarda bile sakinsiniz ve bu derece üzülmüyorsunuz. Siz zihninize ve fiziğinize fazla yükleniyorsunuz, hız ve temponuz çok yüksek; insanlar alışkanlıklarından birden bire kurtulamıyorlar, ama yavaş yavaş daha iyi yapacaklar.
- Bulgarların bir atasözü var biliyor musun? İnsan bu söze kızıyor ama asırlarca bizle birlikte yaşayan bu insanlar neden durup dururken bunu söylesinler?
- Nedir komutanım?
- Turskorabata; Türk işi, "yavaş yavaş ve iyi yapılmayan" demek. Harekata katılan taburlar, 26 Eylül 1993 günü havanın aydınlanmasıyla birlikte Balkaya Dağı'ndan ayrıldılar ve aynı gün kendi bölge ve üslerine döndüler.

27 Eylül günü erken saatlerde Şemdinli Jandarma Sınır Alay Komutanı Albay Tevfık aradı:

- Komutanım biraz önce Şemdinli Savcısı beni aradı. Bir talebi var.
- Nedir?
- Balkaya Dağı'nda öldürülen PKK'lılara otopsi yapmak istiyor.
- Beni güldürme Tevfik Albayım. Orada ne olduğunu nereden biliyor?
- Basından öğrenmiş.
- O zaman gitsin. Ne yapacaksa yapsın.
- Gitmek için helikopter istiyor.
- Albayım konular gittikçe çadır tiyatrosu piyeslerine dönüyor. Env-niyet timine de ihtiyaç duymuyor mu?
- Onu söylemedi. Gerek duymuyor anlaşılan.
- Şimdi beni iyi dinleyin. Biz 50 katlı apartmanın her katını tek tek temizleyeceğiz, ama bu apartmanın her katındaki odalarda kimler oturuyorsa, onlar kendi camlarını kendileri silecekler. Bu savcı kaç yıldır Şemdinli'de?
- İki yıldır.
- Siz de ikinci yıla girdiniz. Bu savcının geceleri belli zamanlarda şehirdeki evinden ayrılıp, civardaki PKK gruplarıyla buluştuğuna dair sürekli duyumlar geldiğini Şemdinli'ye ilk geldiğimde söylememiş miydiniz?
- Söyledim komutanım.
- Ben size ne dedim? Madem öyle bu; PKK grubunun yerini tespit etmek için bundan daha iyi bir fırsat mı olur? 100 metre uzağınızdaki kışlada 1000 askeri bulunan 3. Dağ ve Komando Taburu niye duruyor, demedim mi? Aynı hassasiyeti Türk askerlerine gösteriyor mu? Biliyorsun, Balkaya Dağı'nın yarısı bizde yarısı Irak'ta. PKK'nın ölüleri de şu anda Irak tarafında. Irak Arap Cumhuriyeti, burası da bizim hükümranlığımızda diyerek, Şemdinli'ye savcı mı atamış? Şimdi, Balkaya Dağı'nın üstü emniyetli mi? Oraya yer emniyeti olmadan helikopter inebilir mi? Orada neyle karşılaşacağınızı sanıyorsunuz? Koskoca operasyonda bile, biz bir şehit vermezken, bu saçma sapan şeye ödenecek bedelin vebalini kim taşıyacak? Ne zamandan beri muharebe sahasında otopsi yapılıyor? Albayım, ipe sapa gelmez bu tip şeyler insanı, PKK'dan daha fazla yoruyor. Bizim memlekette bir söz vardır: "şaşkın ördek kıçtan dalar" denir. Bu konuda işte aynen öyle.

Balkaya'ya giden eden olmadı. (Bu savcı, Adalet Bakanlığına bildirildi. Müfettişler tahkikat yaptılar ve hemen görevden aldılar.) Hakkari'ye döndükten bir gün sonra TEK Müdürünü tugaya çağırdım. Müdür izindeymiş, yardımcısı, Batıdan atannmş bir mühendis geldi.

Sordum:

- Hakkari'nin ışıklarını aynı anda söndürmek istesem, ne yapmam gerekir?
- Şehirde iki trafo var, bunlardan kesilebilir.
- Bunlar kilitli değil mi? Emniyetleri nasıl sağlanıyor?
- Üç bekçi var, anahtarları da onlarda.
- 25 Eylül gecesi şehirdeki elektrikler gene, anında kesildi değil mi?
- Evet efendim.
- Haziran ayında bu şehirde gene böyle beş saldırı olmuş. O zaman da aynı anda elektriklerin kesildiğini öğrendim. Şimdi bir kritik soru soracağım. Sizin müdürünüze veya size, hiç kimse; "Bu iş nedir böyle? Her saldırıdan birkaç dakika önce şehrin elektrikleri 'tık' diye kesiliyor" diye soran oldu mu?
- Hayır paşam.
- Peki, siz neden, "bu işi bizim bekçiler yapıyor" diye gidip yetkililere söylemediniz?
- Elektrikleri bu bölgeden işe aldığınız o üç adam kesiyor. Ve bunlar, bu şehre ne zaman eylem yapılacağını bilen binlerce insandan sadece üçü. Burada önemli olan işin tekniğini bilen sizin de kulağınızın üstüne yatmanız.
- Efendim bir şey daha var. Havai hatlardan ikisinin arasına bir değnek sokarak da yapabilirler.
- Yok öyle değil! Her defasında bir leylek ailesi gelip tellerin arasına hızla bir yuva inşa ediyor. O üç adamınız için şimdi emir vereceğim. Siz ve müdürünüz her kimse, korkarak kendinizi güvende hissetmekten vaz geçin. Farkında değilseniz ben söyleyeyim, bu saldırılarda ölenlerin vebalinin bir kısmı size ait. Konuşmam bitti, sonrasını siz bilirsiniz!
"Karşı taraf gibi düşünmeyi öğrenmek yetmez, daha hızlı düşünmeyi öğrenmek gerekir. Aksi halde, askerler kendilerini,
ortalıkta görünmeyen bir düşmanı kovalarken bulurlar."

Ekim 1993'deki önemli durumlar:

- 1 Ekim saat 21:15'de Yüksekova ilçesinde 1nci Dağ ve Komando taburunun kışlasına silahlı saldırı yapıldı. Tabur kışlasındaydı ve hazırlıklıydı. Saldırıyı yapanlar pişman olacak zamanı bile bulamadılar. Saldırıyla ilgili Milliyet gazetesinin haberi: "Yüksekova göç ediyor. Son bir haftada iki kez baskına uğrayan Hakkari'nin Yüksekova ilçesinden göç başladı. 48.500 nüfuslu ilçenin yarısı kenti terk etti."
- 4 Ekim saat 21.30'da Hakkari merkez Taşbağlı köyüne silahlı saldırı yapıldı. Sekiz korucu yaralandı.
- 7 Ekim saat 17:00'da Hakkari-Çukurca yolu kesildi. İki ambulans ve bir kamyon yakıldı.
- 11 Ekim saat 12:00'da Yüksekova'dan Hakkari'ye gelen askeri konvoya uzun
menzilli silahlarla ateş açıldı. Bir subay yaralandı.
- 11 Ekim saat 10:30'da Yüksekova Kısıklı Jandarma Karakolu saldırıya uğradı. Aynı gün saat 10:30'da bu karakola gitmekte olan jandarma araçlarına pusu kuruldu. Bir yarbay ve bir binbaşı yaralandı.
- 24 Ekim saat 05:15'de Çukurca Jandarma Sınır Alay kışlasının emniyet timine saldırıldı. Bir asker şehit oldu.
Yüksekova ve Şemdinli'den sonra sıra Çukurca bölgesine gelmişti. Bu bölgede yurt içinde de sık sık yer değiştiren bazı gruplar olmasına rağmen esas tehlike Kuzey Irak'tan geliyordu.
- 28 Eylül gecesi, Harekat ve İstihbarat Şube Müdürlerini çalışma odama çağırdım. Duvardaki kabartma haritadan Kuzey Irak'taki Mezi-Karyaderi (PKK'nın Avaşin dediği) kampını göstererek; "buraya taaruz edeceğiz. Harekat 5 Ekim 1993 gecesi sızma şeklinde başlayacak, idin bir taktik akın uygulayacağız. Hava desteği olmayacak. Harekata Daft ve Komando Tugayının tamamı ve Jandarma Komando Taburu katılacak. Çukurca'nın 20 kilometre doğusundaki sınır karakol ve köylere saldıranlar buradan geliyor. Doğudan Mezi-Karyaderi'ye Basyan Vadisine Derecik'teki piyade taburu taarruz edecek. O minini iki büyük harekata soktuğumuz için tecrübe kazandı. Tabur komutanı işin erbabı. Şemdinli Dağ ve Komando Taburu, Derecik güneyinden Kuzey Irak'a girecek ve güneydeki Küçük Zap (Şemdinli sırtlarını tutarak, o istikamete kaçacak olanları bekleyecek. Başlangıçta pusu mevzileri işgal ederek, donmada kalacak. Söylediklerimi taslak plana geçirin, hazırlıklarınızı yaparken farklı şeyler düşünürseniz plan üzerinde çalışırken görüşürüz."

İki saat sonra plan hazırdı. Irak'taki kampın uzaklığı bizim sınırlarımıza ortalama 20 kilometre mesafedeydi. Harekatın kampın Güney sınırını çizen Küçük Zap suyuna kadar devam etmesi gerekiyordu. Sınır hattından sızıp Küçük Zap'ın altında tertiplenecek olan 3 ncü Taburun Irak topraklarında doğu-batı istikametinde 3 0 kilometre girmesi gerekiyordu. Balkaya harekatında da Irak topraklarına girmiştik, fakat mesafe kısaydı. Bu planın Diyarbakır'daki Asayiş Komutanlığı tarafından Genelkurmay'a gönderilerek, oradan onay alınması gerekiyordu. Çünkü bu harekat, doğrudan doğruya Irak topraklarının derinliğine dönüktü. Bizim harekat tarz ve usulümüz; hedef çok uzak da olsa, hızla dalmak, her tarafına aynı anda çullanmak, PKK gruplarını dolap beygiri gibi bilinçsiz bir duruma sokup, süratle hedefi temizlemekti. Ancak bu harekat planladığımızdan uzun sürebilirdi. Sebebi ise, Mezi-Karyaderi kampı Hakkari-Irak sınır hattının altındaki PKK kamplar zincirinin tam merkezindeki ana kamplardan biriydi. Ve bir Türk Tugayı ilk defa kendi imkanları ile, başka vilayetlerde bulunan kuvvetler tarafından desteklenmeden, müstakilen Irak topraklarında bu derinlikte bir harekat yapacaktı.

Aynı gece planı Diyarbakır'a gönderdik. Altı gün sonra onay geldi: "harekatın doğu kanadında Barzani'ye ait güvenlik karakollarının bulunduğu, buradaki peşmergelerin Irak'a girecek birliklere kılavuzluk yapacakları, bunlardan istifade etmemiz" bildiriliyordu. (Bahsedilen bu karakollar, 1991'den sonra Türkiye tarafından PKK'yla mücadele için Barzani'nin gösterdiği yerlere inşa edilmiş ve malzemeleri de verilmişti. Peşmergelerin silah, mermi, telsiz, erzak ve maaşları da Türkiye'den sağlanıyordu. Bunların tam nerede olduğunu bilen de yoktu. Farz edelim ki bu karakollar sıra sıra vardı ve bölgede güvenlik sağlıyordu. O zaman nasıl oluyor da, Çukurca bölgesindeki bizim karakolların bazıları 3-4 defa saldırıya uğruyordu? Sınır karakollarına baskın için peşmergelerin bulunduklar) yerlerden yaklaşan PKK'lıların gruplarıyla değil çarpışmak, bir küçük haber bile karakollara ulaşmıyordu. Diyelim ki yaklaşırken görmediler, hiçbir haber de alamadılar; çatışma gece başlayıp, ortalık kıyamet yerine döndüğünde her şeyi görüyorlardı ve PKK baskın sonrası geldiği yönden geri çekilirken ne yapıyorlardı?) 5 Ekim 1993 günü, Dağ ve Komando Tugayı birlikleri bulundukları bölgelerden hareketle Çukurca'nın 20 kilometre doğusundaki harekat üslerine; motorlu olarak yaklaşılabilinecek yerlere kadar araçlı, buralardan itibaren de vadi, boğaz ve geçitlerin emniyetini sağlayarak havanın kararmasıyla birlikte sızmaya başlayacakları mihverlerin çıkış yerlerinde, Türkiye-Irak sınırının Türkiye tarafında kendilerini kamufle edip, gizlendiler.

İ ki kurmay ve muhabere personeliyle ileri komuta yerini harekatın tam merkezinde kalan Hakan Tepe Jandarma Sınır Karakolunda açtık. Karakol düz bir yerde subay, astsubay ve askerlerin hep beraber yattığı, yemek yediği, yemek pişirdiği 35-40 metre uzunluğunda tek katlı bir binaydı. Hemen yakınında da odun ateşiyle ekmek, pide pişirilen bir kara fırın vardı. Gün geçmiyordu ki Kuzey Irak'taki sırtlardan bu karakolu taciz etmek için ateş açılmasın. Artık herkes buna alışmıştı. Ancak, karakol civarında idari işler yapan bir askerin dalgınlıkla bazı yerlerde yürümesi bile ölüm veya yaralanmasıyla sonuçlanabilirdi. Öğleden sonra bizim geldiğimiz helikoptere de uzun menzilli silahlarla ateş açtılar. Karakol normal tepkisini gösterdi. Helikopter de sanki günlük ikmal yapan bir hava aracıymış gibi bir sonraki karakola doğru uçuşunu sürdürdü. Karakolun hemen doğusunda baştan aşağı kayalıklarla kaplı 2.200 metre yüksekliğinde Güven Dağı vardı. Bu dağ Türkiye'deki Oramar/Alandüz'den başlayıp, Irak'taki Mezi-Karyaderi'de biten Rezak Boğazını kontrol ediyordu. Kampın Türkiye topraklarına girişinin kapı kilidi gibiydi. Bu nedenle jandarma birlikleri ne zaman Güven Dağına çıkmaya kalksalar, mutlaka çatışma çıkıyordu. PKK buradan mecbur kalıp geçilse bile hemen akabinde yeniden dağa yerleşiyordu. Tugayın telsiz role istasyonu, Irak derinliğinde röleye ihtiyacımız olduğundan Güven Dağı'na kurulacaktı. İki Dağ Komando timi sabaha karşı bu dağın zirvesini emniyete alacak, muhabere personeli de telsizleri kurup işletecekti. Daha erken dağa çıkmak, çatışma olacağından kamptakileri uyarabilirdi.

5 Ekim akşamı havanın kararmasıyla birlikte beş tabur ileri yanaşarak (3500 komando) Türkiye-Irak sınırını geçip yabancı topraklara sıkmaya başladılar. Silah sesleri duyulmadan kesinlikle hiçbir sebeple konuşma yapılmayacağından, tüm telsizler kapalıydı. Ben dahil, en kıdemsiz er dahil, herkes için bölge ve kampın iç yapısı hepimiz açısından tam bir meçhuldü.
Saat 02:30'da Jandarma Komando Tabur Komutanı Binbaşı Selahattin telsizle aradı. Telsizden silah sesleri geliyordu. Bu tabur harekatın en sağ kanadındaydı.

- Komutanım Barzani karakollarından bize ateş açtılar, ne emredersiniz?
- Karakollara mesafeniz ne kadar?
- Benim bulunduğum bölüğünki 100 metre kadar, bizden ayrı bölgedeki bölüğün de çok fazla olamaz.
- Sının geçtiğinizde bekleyecek olan kılavuzlara rastlamadınız, mı?
- Hayır. Hatta çevrede aradık, yanlış bir yerde bekliyor olabilirler diye.
- Karakola çağrı yaptınız mı?
- Bizim kim olduğumuzu mecburen bağıra bağıra söyledik. Duymamaları mümkün değil.
- Türkiye tarafından bizden başka kimsenin gelmeyeceğini bilmiyorlar mı? Onlar karanlıkta bile olsa, sizin silahlarınızı ve kıyafetlerinizi fark etmediler mi? Botlarınızın ister istemez çıkardığı sesten bile, kim olduğunuzu biliyorlar ve bilerek ateş açtılar. İki karakolu da söndürün.
- Anladım komutanım.
İki saat kadar sonra gene aradı.
- Komutanım faaliyet bitti. Karakollardan birinin içindeki koğuştayım. Bunların hepsi PKK militanları. 1,5 yıldır bu karakollarda yaşıyorlarmış.
- Tamam. Plana devam edin.
- Bu herifler bizi geciktirdi. Olmamız gereken yerden çok uzaktayız.
- Önemli değil, araziyi kıymetlendirerek süratini artırabilirsin.
Saat 04:00 civarında Güven Dağı'na role için çıkan komando timleri de çatışmaya girdiler, fakat kısa sürdü. Role kuruldu. Saat 06:00'da harekatın merkezinde ve sol kanadında bulunan 2. ve 3. Dağ ve Komando Taburlarının öncü timlerine kampın çevre emniyetini sağlayan PKK'nın gözcü ve tepecileri tarafından uzun menzilli silahlarla ateş açıldı. Taburlar bunları çember içine alabilecek şekilde kanatlara doğru manevraya başladılar. Derecik güneyinden doğu-batı istikametinde 30 kilometre Irak topraklarını kat eden 1. Dağ ve Komando Taburu, güneş doğmadan Küçük Zap suyu güneyinden PKK kampının altında tertiplenerek, sessiz ve donmuş bir şekilde beklemeye başladı. Hiç tanınmayan bir bölgede, gece karanlığında, Kuzey Irak dağlarında, 35 kg.lik muharebe çantaları, yanlarında ağır silahları da olduğu halde, her metresi tehlike dolu bu topraklarda 30 kilometreyi şeytanın bile akıl erdiremeyeceği süratle geçip, bir nehrin dağlık kenarında, 700 askerin hayalet gibi gelip yerleşmesi, hem ruhi hem de zihinsel ve bedeni güçlerinin kaynağının ne olduğu, bunu nasıl yapabildikleri, askerlik ve savaş sanatını inceleyecek olanların öğrenmek ihtiyacında oldukları esas temadır.

Jandarma Komando Taburu kampı batıdan kuşatan yükseltilere gellemeden başka PKK unsurlarıyla yeniden çatışmaya girdi. Hava kararmadan önce kampın büyük bölümü kontrol altına alınmıştı. Çatışmaya giren militanlar hep 5-6 kişilik unsurlardan oluşuyordu. Sürekli yer değiştirerek avuçlarının içi gibi bildikleri, kayalıkların içindeki mağara ve kovuklara tarla fareleri gibi kolay saklanıyorlardı. 7-8 yerde acele döşenmiş mayınlar çıktı. Aralarında önemli bir telsiz konuşması da yapmıyorlardı. Sağ kalanların gece kamptan çıkmaktan başka çareleri yoktu. Güneyde Zap Suyu'nun üstündeki kayalıklardan gece vadinin tabanında olup bitene hakim olmak mümkün değildi. Taburun başında bulunan, yürüyüş rekorları kıran Yüzbaşı Şaban'a bazı timlerini nehrin tabanına indirmesini söyledim. Artık fark edilmeleri önemli değildi. Büyük grup, şu ana kadar görünmemişti. Ufakların ise, kayalıkların tepelerinden ne yaptıkları görülemez ve hissedilemezdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1993 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:25

Gece birkaç küçük çatışma dışında sakin geçti. Ertesi gün öğleyin kampın tamamında kontrol sağlanmış durumdaydı. Birlikler tek tek mağaraları, yer altı sığınak ve gömülerini çıkarmaya başladılar. Dikkati çeken bir şey bu kampta yer altı, yer üstü, ne kadar silah, mermi, malzeme, yiyecek deposu varsa, neredeyse hepsi tuzaklanmıştı. Tuzak olacaktı ama, tamamı niye? Burası sanki çok mu tehlikeye maruzdu? Avaşin kampına Irak'taki Basyan Vadisinden taarruz eden Derecik Piyade Taburu küçük bir PKK grubu ile çatışmaya girdi, bu grup da bölgede dağıldı gitti. Ana kampın güneyinde bir mağarada tam saklamayı beceremedikleri sekiz PKK'lı cesedi bulundu. Bütün silahlar, mühimmat ve malzemeler taşındıktan sonra erzakların tamamı bulunduğu yerde imha edildi. Daha önceki kamplarda da rastlandığı gibi, yağ ve peynir tenekeleri ile bulgur, pirinç, nohut gibi kuru erzak çuvallarının hepsinin üzerinde Türk firmalarının isimleri yazılıydı. Bunlar bölgedekilere yardım diye gönderilen yiyeceklerdi.

Mezi-Karyaderi kampında da iş 72 saatte bitirilmişti. Bölgeyi zihinlerine tam resmetmeleri için taburları bölgede bir gün daha tutup 10 Ekim'de, Kuzey Irak'tan çıkarak kendi üslerine dönme emrini verdim, Bu harekatta hiçbir kayıp vermeden sona erdi. 28 PKK'lı yok edilmişti. Ancak böyle bir kampta karşımıza çıkan militan miktarı kaçanlar olsa bile, bu olmamalıydı. Bunu bir hafta boyunca defalarca karargah subaylarına söyledim. Bir bit yeniği, farklı bir şeyler olmalıydı.

10 Ekim gününün ilk ışıklarıyla tugay birlikleri Türkiye sınırına doğru harekete başladılar. Hakan Tepe Jandarma Bölük ve Karakol Komutanı üsteğmenle hakim sırtlardaki karakolun emniyet timlerini dolaşıp, askerlerle görüştüm. Hemen dibindeki karakola, bir devin ayaklarının altındaki cisimlere bakar gibi duran Güven Dağına çıktık. İki komando timi tugayın telsiz rölesinde çepeçevre mevzideydi. Birlikler Türkiye'ye geçmeden her an lazım olabilir diye henüz sökülmemişti. Mezi-Karyaderi kampını havadan defalarca görmeme, kampın içinde adım adım dolaşmama rağmen buradan görüntüsü çok farklıydı. Doğaya ilgi duyan ve uğraşanların buradan araziyi gördüğünde söyleyeceği şey, herhalde; "çok vahşi ve ürkütücü" olurdu. Bu coğrafya başlı başına, burada savunana asgari; disiplinli, kendine güveni tam, iyi savaş eğitimi verilmiş 2000 askerin gücünü baştan sağlardı.

Karakolun yanına indiğimizde Yüksekova Komando Taburunun öncü timleri de Türk Topraklarına giriyordu. Jandarma Karakol erleri de binalarının yanında küme halinde durmuş; kendilerini hiç fark etmemiş gibi, hep aynı kararda adımlarla yürüyerek, biraz uzaklarından geçen; büyük çantalı, omuzlarında ve sırtlarında toplar, havanlar, uçaksavarlar, makineli tüfekler bulunan çoğunun göğüsleri iki taraflı omuzdan omuza fişekliklerle kaplı, siyah derili askerleri seyrediyorlardı. Fakat geçenlerden hiçbirisi başını çevirip onlara bakmıyordu. Yanlarına gittim. Beni fark edince kenarlara çekildiler.

- Bir daha bu bölgedeki harekata siz de katılacaksınız. Birden kıpır kıpır oldular.
- Ne diyorsunuz? Hanginiz konuşacak? Rahat olun çocuklar; bakın, beş gündür ben de sizin karakolun mensubuyum. Ama devamlı sizinle kalamıyorum, sizinki gibi 44 tane daha karakolumuz var.

Bir onbaşı söz aldı.

- Biz de bütün operasyonlara katılalım komutanım. Burada hep aynı yerde bekle bekle zor oluyor. Hep karşıdakiler istediği zaman saldırıyor.
- Çok uzak yerlere olmaz ama bu bölgede yapılacak her harekata siz de katılacaksınız. Bir dahaki gelişimde hepinizin kol, ayak, boyun ve karın kaslarınızı teste tabi tutacağım, tam istediğim gibi geliştirmiş-seniz taarruza katılacaksınız, en zor yere de siz hücum edeceksiniz.
Heyecan ve sevinçleri parlayan gözleri ve hareketlenen bedenlerinden anlaşılıyordu.
Çevremde bulunan 22 askere; fırsat bulduğumda her zaman yaptığım gibi, tek tek ailelerini ve işlerini sordum. Her yerdeki cevabın aynıydı: "orta halli veya akir, anne ve babadan biri hasta, kardeşlere artık yetmeyen toprak, bir meslek sahibi değil, genelde işsiz, eğitim alamamış, ama bu devlet için ölmeye hazır." Birliklerin tamamı Irak'tan çıkmış, araçlarının bulunduğu bölgelere ulaşmış ve motorlu olarak kendi üslerine hareket etmişlerdi. Hakan Tepe Karakolundan akşama doğru tugay karargahına döndüm. Benim de üstüm başım yıpranmışa. Hava kararınca Harekat Merkezine indim. Harekat Sonuç Raporunu, Barzani'nin karakolu diye bilinen yerlerde bir buçuk yıldır neler olduğunu da net ve kesin ifadelerle yazarak üst karargaha gönderdik.
(Bu harekattan dört ay sonra Çukurca bölgesindeki karakollardan birine iki kız militan teslim oldu. Tugaya getirilmişler, Harekat Merkezindeydiler. Biri 16¬17, diğeri 13-14 yaşlarındaydı. Elleri gözleri kir pas içindeydi ve insanı rahatsız edecek derecede kokuyorlardı. İkisi de ufak tefekti.

Sordum:

- Neden teslim oldunuz?
- Aldatıldığımızı anladık, bıktık.
- Ne kadar zamandır örgüttesiniz? Büyük olanı cevap veriyordu.
- Ben iki, arkadaşım altı aydır.
- Daha önce niçin kaçmadınız?
- Kaçılamaz. Çok sıkı takip ediliyoruz. Yakalananlardan ancak şansı olan ölümden kurtulur. Teslim olanlara T.C. Ordusunun çok kötü işkenceler yaptığını söylüyorlar.
- O halde niye teslim oldunuz?
- Her şeyleri gibi, bu anlattıklarının da sahte, yalan dolan olduğunu anladık. Son zamanlarda moralleri bozulmaya başladı, kayıpları çoğaldı, sinirli oldular. Sonra arkadaşıma da tacizleri arttı. Ne olacaksa olsun dedik, nöbette kaçtık.
- Kaç eyleme katıldınız?
- Ben 8-10 eylemde bulundum, arkadaşım hiç katılmadı.
- Hangi kamplardaydınız?
- Sıra sıra saydı ve bir ara Avaşin (Mezi-Karyaderi) kampı dedi.
- Ekim ayında Avaşin'de miydiniz?
- Evet.
- Biz oraya geldiğimizde, siz ikiniz de orada mıydınız?
- Evet, oradaydık. Sizin geleceğinizi biliyorduk.
- Harekat Merkezinde bulunan bütün subaylar, gayrı ihtiyari doğruldular.
- Nasıl haberiniz oldu?
- Efendim siz gelmeden üç gün önce Barzani'nin Ankara'da bulunan temsilcisi Amedya'ya (Kuzey Irak'ta Barzani bölgesindeki bir yerleşim merkezi) telefon etmiş. (Irak'a bir harekat yapılacağı için Ankara'daki temsilciye bildirilmişti.) Oradan d*a Avaşin'deki bizim öndere bildirildi. Sız gelmeden 220 kişilik grup, koyun ve keçi sürüleri dahil, Küçük Zap'ın alüna geçip, Gare Dağı bölgesine (kamptan 20 kilometre uzakta, daha batıda bir dağ) taşındık. Harekatınızı oradan takip ettiler. Bulundukları yere de gelirsiniz diye telaşlandılar. Kampta silah, mermi ve yiyecek gömülerinin emniyetlerini sağlayan 30-40 kadro bırakıldı.
- Bırakılanlardan dönen oldu mu?
- Ben tam görmedim. 7-8 kişinin yaralı olduğu konuşuluyordu.

Militanlar dışarı çıkarıldıktan sonra, küçük dillerini yutmuş gibi duran subaylara:

- Hadi buyurun cenaze namazına. Yüz verirsen, miskin asmanın kel koruğu işte böyle, bir gün gelir, tepene çıkar, dedim.
- Bu kadarı da olamaz komutanım.
- Olur, olur. Bu memlekette her şey olur. Bir ülke güvenliğini aşiretlere, reislere, kabilelere bel bağlayacak hale düşürülürse, daha durun, neler olacak. Siz, bütün subaylar burada, Şemdinli'de, Yüksekova'da, Çukurca'da ikide bir bana soruyorsunuz: "Komutanını bu iş nasıl bitirilecek?" diye. Ben de size usanmadan hep aynı şeyi söylüyorum. Bu işi halk bitirir beyler, halk. Hesap soran, hakkını arayan, kendi gücünün bilincinde olan halk bitirir. Halkın gücü, yetki verdiği insanların yetenekleriyle sınırlandırılamaz. Çünkü ölen çocuklar halkın, 20 yaşında bu dünyadan ayrılan gençlerin yanında zerre kadar bir anlamı bile yok ama, harcanan para da halkın. Siz savaşın içindeki insanlarsınız, başka kimseye bir şey oluyor mu? Söyleyin! Başka hiç kimsenin şu ana kadar canına, malına bir şey oldu mu? Hayır. Bundan sonra olacak mı? Gene hayır.
Bu ülkede Atatürk'ten sonra hiçbir şey iyi gitmedi. Size bir şey anlatayım. Lozan'dan sonra İngiliz Büyük Elçisi, halkın nabzını kontrol etmek amacıyla, Ankara'da bir Pazar yerine gidiyor.

Sebze satan bir tezgahın başındaki Türk'e soruyor:

- Siz Mustafa Kemal Paşa'yı neden bu kadar çok sevip, sayıyorsunuz? Cevap, sade ve nettir.
- Çünkü; o bizi, bizden daha çok düşünüyor.

Arkadaşlar; iyi ve kötü giden her şey, bu sözün derinliğinden haykırıyor.) Bir haftaya yakın karargaha hiç uğramadığım için, karargah subayları mutlaka benim imzalamam gereken mali ve personel konularına ilişkin evrakları arz ettikten sonra, Harekat Merkezinden ayrılmayıp, beklemeye başladılar. Her harekattan sonra benim ağzımdan bir değerlendirme yapmamı, döndüğümde beklerlerdi. Bu defa yüzlerinde bir durgunluk seziliyordu. Ara ara gözleri Kurmay Başkanına kayıyordu.

- Hayrola Başkan, bir şey mi var? Biraz tereddüt geçirdi, zorlanıyordu.
- Söyleyeceklerin ne olabilir ki, yaşadıklarımız yanında, bizi şaşırtacak veya daha kötü olacak?
- Komutanım yeni vali göreve başladı.
- Tamam, bir şey mi var? Bunu mu söyleyecektin? .
- Bazı durumlar var komutanım.
- Ne durumu? Ne söyleyeceksen söyle, uzatmayın!
- Gelir gelmez malum bir derneğe para yardımı yaptı. Bazı subayların mezheplerini araştırıyor.
- Başkan, senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Vali daha dün gelmedi mi? Nasıl böyle bir şey olabilir? Yanlışınız var.
- Komutanım, incelemediğimiz, doğru olmayan bir konuyu size arz etmemiz mümkün değil.

İstihbarat Şube Müdürü kısaca özetledi.
Üç ayın her günü, her günün uykusuz ve gergin geçen neredeyse 24 saati; tüm yaşadıklarımız, şimşek gibi zihnimden geçti. Hakkari gibi, altımızdan toprağın çekildiği zehabına kapıldığımız bir yerde, böyle bir şey olamazdı. Yazık... "Aklıma gene; Üsteğmenken Ağrı Dağları'ndaki yaşlı adamla, 20 yıl sonra İkiyaka Dağlan'ndaki eli silahlı diğer yaşlı adam geliyor. İkisi de bu işlerin çığırından çıkma sebebi olarak Ankara'dakileri gösteriyordu. Onlar biliyor, biz dahil, diğerleri de başlarına geldikçe öğreniyor. "Terörü önleyeceğiz", "Kanları yerde kalmayacak" gibi boş laflarla milleti oyalayıp, yoran; vatanı, kedi sever gibi tüy yatımı sevenlerin yapacağı işte budur" dedim. Subaylara; Türkü söyleyen otlar, badanalı yüzler ve kaz çobanları hikayelerini anlattım.

Kurmay Başkanı:

"Komutanım, sizi bu derece üzüp, rahatsız olacağınızı düşünemedik, biz biraz daha takip edelim" dedi.

- Başkan bu tip işlerde, yere inmiş, tetikte duran yırtıcı kuş gibi olunacak ve eşek arısı öldürür gibi, bir vuruşta ve ilk harekette işi bitire-(eksin. Sabaha birkaç saat kaldı, ben yarın hallederim.
Haftalardır şehre inmemiştim. Sabahleyin vilayet binasına gittim. Valiye, özetle: "Bu topraklarda; kanda kına yakılamaz, kırk yıllık bozuk sirke satılamaz, bu vatana kast edenler filmi artık oynayamaz ve destursuz bağa girilmez" dedim.
Tugaya çıkarak, geldiği günden itibaren istihbarat teşkillerinde bulunan bilgilerin rapor halinde üst kademelere gönderilmesi emrini verdim. Çünkü böyle bir durumun mutlaka resmi kayıtlara geçmesi şarttı.
17 Ekim 1993 akşamı Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aydın İlter aradılar.

Hal hatır sorduktan sonra:

- Osman Paşam, bu vali orada idare edilebilir mi?
- Komutanım, burada öyle anlar var ki, insanın kendisi bile, kendine ağır geliyor. Sonra biz niye birilerini idare edelim? Burada zaten her şey peygamber sabrını gerektiriyor. Bizim sinir sistemlerimiz de bütün insanlar gibi çelikten, demirden değil. Dişe diş, göze göz süren ve milletin çocuklarıyla bedeli ödenen bu mücadelede olacak şey ini bu?
- Osman Paşam anladım. Bu tip şeyler mücadeledeki kararlılığınızı etkilemesin.
- Komutanım mesele sadece ben değilim ki. Sonuçta muharebeleri subaylarla yürütüyorum.
- Kuzey Irak harekatınız çok şık oldu. Tereyağından kıl çeker gibi. Tebrik ederim, hepinizin gözlerinden öperim.
- Sağ olun komutanım.
(1994 Şubat'ının sonlarıydı. Harekat Merkezine girdiğimde subayların bir gazeteye bakarak güldüklerini gördüm. Gülünecek sebebin az olduğu buralarda; "nedir" diye sordum. Gazeteyi uzattılar.

Hakkari'de yayımlanan "Doğunun Sesi" gazetesiydi. Başlıktan verilen haber şuydu: "Valimiz ilk kez Çukurca'da. Yoğun işlerinden dolayı bir türlü gidemediği!.. Çukurca ilçemize nihayet 150 gün [5 ay] aradan sonra gidebildi! T.C. memurlarıyla beraber, yoldaki köylere bol bol çikolata dağıtmayı da ihmal etmediler." Hakkari'nin zaten topu topu üç ilçesi vardı. Yüksekova, Şemdinli ve Çukurca'dan ibaretti.
Hakkari gazetesi; mülki idarenin vurdumduymazlığı, uyuşukluğu ve devlet ünvanlanyla açıktan dalga geçiyordu. Subaylara döndüm: - Beyler, komediler gülmek içindir.)

Kuzey Irak Mezi-Karyaderi harekatıyla ilgili basındaki haberler:

9 Ekim 1993 tarihli Milliyet:


2 bin komando Kuzey Irak'ta!: Önceki gece Hakkari Dağ ve Komando Tugayına bağlı yaklaşık iki bin komando aniden sınırı birkaç noktadan geçerek, PKK kamplarına harekata başladı. Operasyonu Dağ ve Komando Tugay Komutam Tuğgeneral Osman Pamukoğlu sevk ve idare ediyor. 13 Ekim 1993 tarihli Sabah: Kuzey Irak'ta "Süngü Operasyonu"! PKK'nın Kuzey Irak'taki kamplarına 35 kilometre kadar giren 2500 dağ komandosu Avaşin kampını yerle bir etti. Tugay komutanlarını gece gündüz yanlarında devamlı yanlarında gören Türk Askerlerinin morali çok yüksek.

20 Ekim 1993 tarihli bir gazetenin "Serbest Kürsü" köşesinden bir vatandaşımızın yazısı:

"Artık şehit istemiyoruz: Ülkemizin Güney Doğusunda, hiç durmadan kanayan bir yaranın dramı yaşanıyor. Tüm yetkililere, halka, medyaya sesleniyorum. Ölen evlatlarımızı, vatandaşlarımızı duyun artık ne olur. içimiz yanıyor, kan ağlıyor. Hepimizin umudu erlerimiz, askere değil, savaşa gidiyor ve tek tek vuruluyor. Yetmedi mi çektiğimiz acılar, korkular? Artık daha fazla şehit istemiyoruz. İçimizdeki nefret tüm PKK'lıları öldürmeye yeter de artar. Yazık ki elimiz bağlı, son baskınları, son çatışmaları medyadan takip etmekten başka bir şey yapamıyoruz. Askerlerimiz tüm güçleri ile bizleri korumak için mücadele ederken, bizler de bütün dualarımızla, endişelerimizle sıcak yatağımızda kıvranıp duruyoruz.
Bir ömür unutulmayacak izler bırakacak belleklerimizde. Hayatlarının şüphesiz en zor günlerini yaşayan bu genç insanlarımıza her türlü yardım boynumuzun borcudur. Herkesin haberi olsun ki, Tüm Türkiye halkı olarak, askerlerimizin yanına dağlara geliyoruz. Milyonlarca kişi bir sel olarak Mehmetçiğe kalkan tüm elleri kırmaya geliyoruz... Zehra Tülin Can. "

"Bir bir yitiriyorum sevdiklerimi Ellerimden kuşlar gibi Uçup uçup kuşlar gibi Uzak dağlar ardına."
"Ağlarsa anam ağlar, Gerisi yalan ağlar."

Başlangıçta şehit olanların ailelerine haberi bizzat arayarak ben bildirmek istedim. Ne bulunduğum yerler, ne zamanım, ne telefon imkanları, olaylara bağlı sık sık yer değiştirmem, bu görevi yerine getirmeme, aksaksız yapmama imkan tanımıyordu. Buna rağmen önceleri 5-6 şehidin ailesine haberi ben ulaştırdım, ancak hemen vazgeçtim. Vazgeçme sebebim ise yukarıdaki nedenler değil.

Telefona, anne, baba, abla, ağabey, dayı veya herhangi bir akrabası çıkıyordu. En seçme sözcüklerle, en dolaylı anlatımı da kullansanız, sanki hazırlanmış gibi, saniyen her şeyi anlıyorlardı. Birden, ya bir çığlık kopuyor ya da telefonun ucundaki ses uzun süre kayboluyordu. Sanki karşı taraf hiç yaşamıyormuş veya ona da aniden bir şey olmuş hissine kapılıyordunuz. İnsan çelikten olsa dayanamazdı. Dünyada bir tane güzel çocuk vardı ve bütün anneler o çocuğa sahiptiler. Muharebe etmek başka, bu görev başkaydı. Benim yapabileceğim bir iş değildi. Vazifeleri içerisinde bu görevde bulunan personel subayları harcı verme hizmetini yürüttüler.

Yaralıların hepsi helikopterle en kötü şartlar altında bile olsa çatışma yerinden hızla alınarak Hakkari'nin içinde hastane hizmeti gören tugayın revirine getiriliyor, burada bulunan iki askeri cerrah tarafından hemen ameliyata almıyor, çok ağır olanlar buraya hiç uğramadan aynı helikopterle Diyarbakır Askeri Hastanesine ulaştırılıyordu. Bu hizmet hiçbir şarta bağlı olmaksızın aksatılmadan yürütülüyordu. Bütün askerler yaralanmaları halinde bu işlemin çok iyi yapıldığını bizzat çatışmada iken görüyor, batıda onların şevk ve atılganlıklarını artırıyordu.

Şehitlerin hepsine tabutlarına konmadan önceki son işlem tugayın kışlasındaki morgda yapılıyordu. Morg binasında 2-3 şehidi koyabilecek gibi genişlikteki mermer masa ihtiyaca cevap vermediğinden masa sayısını ona çıkardık. Savaşın, canlı türünün en ergini olan insanın nasıl bir maskaralığı ve rezilliği olduğu iyice anlaşılsın diye anlatıyorum. Saldırılarda, çatışmalarda ağır silahlar da kullanıldığından şehitlerin vücutları her zaman bir bütün halinde değildir. Başı, bacak veya bacakları, karın bölgesindeki organlar tamamen boşalmış olabiliyordu. Şunu iyi biliyordum. Özellikle anneler çocuklarını son bir kez daha görmek için tabutu açtırıyorlardı. Onların bu isteğine o anda yanında bulunan kimse karşı duramazdı. Oğlu zaten uzakta ve gurbette olduğu için de bu önü alınamaz bir duyguydu. Çocuklarını bir bütün halinde göstermek zorunda olduğumuzu hissettim.

Cerrahlara; "Vücudun kopan kısımlarını zor da olsa mutlaka gövdeye dikeceksiniz", aynı idari işlerden sorumlu olan subaylara da; "Bir parçası ve kısmı eksik olan bedeni, yıkamayacak, tabutlamayacak ve bayrağa sarmayacaksınız. Bu kesin emrimdir" talimatını verdim.

Önemli bir idari mesele vardı. Şehitlere imam veya hocanın yapması gereken ilk dini işlemleri askerlerin arasından seçilen erler yapıyordu. Bu çocuklar işlerini yetiştikleri bölgelerde gördükleri gibi ve içtenlikle yürütüyorlardı ama bu işlerin başına dini eğitim almış, din işleri subayı gerekiyordu. Bu sosyal ve kültürel bir ihtiyaçtı. Hakkari gibi bir yerde böyle bir subay şarttı.
Dağ ve Komando Tugayının kadrosunda da öğretmen sınıfından din işleri subayı mevcuttu. Tugayda savaş kadrosuyla 5.000 kişi zaten vardı. Ama tugay, 23.000 kişilik bir muharebe gücünü sevk ve idare ediyordu. İhtiyaç bu büyük güç için elzemdi ve mücadelenin en doruk bölümündeydik. Kara Kuvvetleri Komutanlığına kadrodaki yerini de belirterek, atanma yapılmasını yazılı olarak teklif ettik.

1994 atamaları ile gerçekleştirilmesi önerisi maalesef olmadı.
Aslında teklife ne gerek vardı ki? Herkesin yağdığını gördüğü yağmur için, yağmur altında kalanların bize şemsiye lazım demesi mi gerekir?

"Bizi dağ başlarında böyle yapayalnız kodular, Rüzgarlara, kuşlara, bulutlara yakın."

Ekim ayının ikinci yarısında karargah büyük bir sarı zarf içerisinde tuğla kadar kalın bir evrak getirdi. Bunlar Ankara'da bir kapalı salonda yapılan DEP Kongresinde söz alanların konuşma metniydi.

En üstteki kapak yazısında da şu ifadeler vardı:

Bölgenizdeki; Hakkari, Yüksekova, Şemdinli ve Çukurca Belediye başkanları DEP toplantısında Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, PKK'nın lehine konuşmalar yapmışlardır. Şemdinli Belediye Başkanı "Türk Devleti domuzdur. Ondan ne kıl kopartırsak, o kadar kârdır" demiştir...Bunlar hakkında gerekli işlem yapılması,... vs... vs.

Evrakı getiren kurmaylara:

- Siz bunu okudunuz mu?
- Okuduk komutanım.
- Ne diyeceksiniz merak ediyorum.
- Söyleyecek tek bir söz yok komutanım.
- Var. Var... "Tanrım sen bize sabır ver" sözü var.

Söz konusu bu dört Belediye Başkanı Eylül sonlarına doğru bölgeyi terk etmişlerdi. Biz kendilerini arıyorduk durumlarını rapor ediyorduk. Bölgeye girmiyorlardı. Biri gizlice gelse de, uzun süre kalmadığından istihbarat alamıyorduk. Aranıp da bulunamayanlar başkentte bir salondaydılar. Ankara'nın göbeğinde suç işliyorlar; orada hiçbir şey yapılmadan, Dağ ve Komando Tugayına bunların konuşma metinleri gönderiliyordu.

Jandarma Genel Komutanlığından hassas kaynak mahreçli gelen mesaj şuydu:
Bölücü örgüt liderinin 9 Ekim 1993'de Hakkari'deki Güvenlik Kuvvetleri hakkındaki görüşü (Behdinan bölge sorumlularına uyarısı):


1. Hakkari-Şemdinli'de ve Kuzey Irak'ta, gerçekleştirdikleri son operasyonlarda güvenlik güçleri eski tarzları terk edip, örgütün tarzına yakın tarzda hareket etmekteler.
2. Örgüt gruplarının üzerine, belirli fasılalarla sık sık gelmekte ve zayiat verdirdikten sonra çekilmektedirler.
3. Yalnız gündüz değil, geceleri de hareket etmekteler.
4. Barınma amacıyla tepelerin eteklerini kullanmaktalar.
5. Şüpheli araziye girmekten kaçınıp, dikkati çekmeyen bölgelerden geçiş yapmaktalar.
6. Sürekli aldatma taktiği uygulamaktalar.
7. Örgüt tarafından saldırı düzenlendiğinde, hemen karşılık ver-mekteler,
grubun tamamı yaklaşınca hareket geliştirmekteler.
8. Tek mevzi gösterip, çatışma esnasında farklı yerlerden saldın düzenlemekteler.
9. Farklı kıyafet (bize benzer) giymekteler. "Gündoğuyor, Kimi mahzun gözler üstüne; Kimi uykusuz sabahı bekleyen."

23 Ekim 1993 gecesi saat 23:30'da İl Jandarma Alay Komutanı aradı ve Kavaklı karakolunun saldırıya uğradığını, Hakkari'nin içinde bulunan Jandarma Özel Harekat Grubunun Kavaklı'ya hareket etmek üzere olduğunu bildirdi. (Karakol, Hakkari'nin en doğusunda, 42 kilometre uzakta, Şırnak idari hududunda, Altın Dağları'nın güneyindeki vadinin tabanındaydı). Yol, vadi ve dağ geçitlerinden geçiyordu; mesafe çok uzaktı, mayın ve pusuya maruz kalmasalar bile, gece koşullarında bu kötü patikadan çatışma yerine zamanında ulaşmak mümkün değildi. Fakat artık, saldıran da, saldırıya maruz kalan da her hal ve şartta yardıma gelineceğini biliyordu.

Gece baskınlarında insanın canını en çok sıkan şey, helikopterlerin gece uçuş teçhizatının bulunmaması, dolayısıyla pilotların da gece uçuş eğitiminden geçmemiş olmalarıydı. Eğer bu yetenek olsaydı, Dağ vt Komando Tugayının herhangi bir taburu, irade ve saldırganlıklarıyla, gecenin ve coğrafyanın sebep olacağı bütün risklere rağmen, saldıran grup veya grupların üzerine sis gibi çökerdi. Yüreğine ölüm korkusu çökmeden hiçbir militan, kolay kolay ne örgütten ayrılır, ne de saldırıdan vazgeçer. Gece tepesine havadan atlayan komandolarla karşılaşan PKK'nın ne grubu ne de dağ kadrosunda militanı kalır. Gece saldırılarının antitezi bu olmalıdır. (1995 yılı yaz başından itibaren pilotlar, gece uçuş eğitimi yapmaya başladılar.)

Gece baskınlarında sabırsızlıkla, salonun bir köşesinden diğerine yürüyerek, güneşin ilk ı şıklarını beklerken yanımızdaki pilotlara "neden Skorsky/kara şahinlerin gece uçuş teçhizatları yok" diye sebebini bilmeme rağmen sorardım.

Onlar da:

"Bu teçhizattan vazgeçilerek, daha fazla helikopter alınmış. Örneğin, gece teçhizattı ile 20 tane alınırken, bu teçhizatı almazsanız 24 tane alabiliyorsunuz" diyorlardı.

- 20 tane alırsan gece gündüz görev yapabilir, 24 tane alırsan sadece aydınlık süresince iş yapabilir, değil mi?
- Öyle komutanım.
- Siz olsanız bu araçları nasıl alırdınız?
- Özellikle hava araçlarını alırken donatımı eksik olmamalı, hatta /amana yayarak parça parça alırsanız daha pahalı olur.

Yeteneklerinden tam istifade edebilmek için her şeyi tam olmalı. Burada sayı deftil, yetenek bütünlüğü şarttır. İşte sürekli yaşadığımız gece eylemlerinde siz hazırsınız ama biz sizi olmanız gereken yere götüremiyoruz. Amerikalılar bu bölgede kara şahinlerle gece uçuyorlar. Geçen sene Şırnak'ta bir çatışmadan sonra iki Skorsky gece PKK'lıların bulunduğu bölgeye malzeme attı ve onların yaralılarını tahliye etti.

- ABD helikopterlerinin bu bölgede işi ne?
- Çekiç Güç helikopterleri, Kuzey Irak semalarından çok yüksekten uçup, istedikleri hizaya gelince, bizim topraklarda gerek gördükleri bölgeye girebilirler.

(Bunu birçok pilot anlattı. Bazıları bizzat kendileri görmüşlerdi.) Kavaklı'daki çatışma saat 02:00 civarında kesildi. Yardıma giden Jandarma Özel Harekat Grubunun araçlarından biri mayına çarptı. Şanslıydılar, kimseye bir şey olmadı. Daha tedbirli ilerlemek zorunda kaldılar ve yolda iki mayın daha buldular. Biz Kavaklı Karakolu'na indiğimizde yardım kuvveti de kısa bir süre önce köye girmişti.

İkisi uzman çavuş olmak üzere sekiz asker şehit olmuştu. Karakol binasının, isabet eden havan ve roket mermilerinden, çatısı, kapısı, cam ve çerçeveleri paramparçaydı. Birlik dağınıktı. Alay komutanına; rütbeli rütbesiz herkesi uygun bir yere toplayıp yoklama yapmasını söyledim. PKK, karakol binasındakiler dahil her yere saldırmıştı, ama şehitler karakolun bitişiğindeki kayalıkta mevzilenmiş olan emniyet timindeydi. Sonuç daha vahim olabilirdi, bunu iki kişi önlemişti. Karakol komutanı jandarma başçavuşu koluna isabet eden bir mermiye rağmen, kırılan kolunu askıya almış ve soğukkanlılığını kaybetmeden her yere yetişerek paniği önlemişti. Diğeri de bir astsubay çavuş; yanına 6-7 asker alarak emniyet timinin yardımına koşmuş ve bizzat iki PKK'lıyı vurarak karşı tarafta şaşkınlık yaratmıştı.
Kolu kırılan komutan başçavuşun tedavi için buradan ayrılması gerekiyordu.

Yanıma geldi:

- Komutanım beni buradan almasınlar, ben burada kalayım.
- Kırık kolun iyileşince gene gelirsin. Tek kolla silah kullanamazsın.
- Buradan bu şartlarda ayrılmak istemiyorum. Karakolu bırakamam, ne olur komutanım, beni almasınlar.
Biraz daha konuşsa ağlayacaktı. Sinirleri güçlü ve soğukkanlı biri olduğunu kanıtlamıştı. Komutayı sürdürebilirdi.

Alay komutanına:

- Kalsın. Gidip gelen helikopterlerden biri buraya uzman bir doktor getirsin, dedim.

Karakolun hemen yanındaki Kavaklı köyünde 15-20 aile vardı. Köy ve karakol bu derin vadiye havadan atılmış ve çıkamayıp burada kalmışlar gibi bir hisse kapılmamak mümkün değildi. Bu karakol burada ne işe yarardı? Varlığı ile neyi sağlıyordu? Şırnak'la komşu bu mıntıkada PKK grupları fink atıyordu. Köyde yaşayanların PKK ile bir meseleleri olmadığı hallerinden belliydi. Alay komutanı iki korucu ile yanıma geldi. "Kimse görmeden sizinle konuşmak istiyorlar, hatta bir askerin bile duymasını istemiyorlar", dedi. Karakolun alt üst olmuş bölümlerinden birine geçtik.

Sordum:

- Ne söyleyeceksiniz?
- Paşam biz iki kardeşiz. PKK'yı dün gece bizim köyden altı korucu getirdi. Ateş başlayınca bunlar da köyün içinden karakola roket ve tüfekleriyle ateş açtılar. Köyün içinde PKK hiç olmadı. Hep bunlar ateş açtılar.
- Sizin bu dedikleriniz kendi aranızdaki ailevi meselelerden falan kaynaklanmasın?
- Yok paşam, vicdanımız kaldırmadı. Allah var yukarıda.

Alay komutanına:

- Necmettin albayım, siz burada kalın ve olup bitenlerin sonucunu alıncaya kadar dönmeyin. Gelince nerede isem beni bulun.
İl Jandarma Alay Komutanı ertesi gün akşam döndü. Hepsi doğruydu.

"General kesinlikle şüphe, hayal kırıklığı ve bitkinlik duymamalıdır."
26 Ekim 1993 günü öğleden önce Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş ve Milli Savunma Bakanı Mehmet Gölhan Tugay Karargahına geldiler.

Tugay Komutanı makamında kendilerine brifing verdim. Yüz yüze olduğumuz durumların terör sözcüğünün tam karşılığı olan; suikast, kundaklama, tedhiş gibi eylemlerin çok ötesinde olduğunu, gayrı nizami savaşın tam göbeğinde bulunduğumuzu, şehirlerde silahlı kalkışmanın yapıldığını, PKK'nın manga, takım, bölük, taburlar halinde muharebe ettiğini, halkın büyük kısmının da en azından pasif hale geçerek destek verdiğini, bunun bir ötesinde ne olacağını hepimizin bildiğini, o safhaya gelinmesi halinde akacak kanın, bu günleri de aratabileceğini, devletin işlevi olarak Hakkari'de iki şeyin kaldığını, bunlardan birisinin işlerin ağırlığı altında ezilmiş olan adliye, diğerinin de iki şehirde faaliyet gösteren devlet hastaneleri olduğunu; hassasiyetleri ve tehlikeleri nedeniyle, Hakkari ve Şırnak vilayetlerinde ya kısmi seferberlik veya sıkıyönetim ilan edilmesini teklif ettim.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 1993 DÖNEMİNDE Hakkari ve Kuzey Irak Dağlarındaki Askerl

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 22:25

"Sıkıyönetim teklifi" sözünü kullanmadan önce Milli Savunma Bakanı Mehmet Gölhan yerinden kalkmış, yandaki odaya geçiyordu. Genelkurmay Başkanı işaret parmağını dudağına götürerek "duymasın" işareti yaptı.

Sonra:

- Sen işleri iyi yapıyorsun, zaten sıkıyönetim gibi yürütüyorsun Osman Paşa.
- Komutanım, hangi yetkilerle? Gözaltının süresi için bile, üç vilayet ötedeki OHAL valisinden yetki gelmesi lazım. İnsanları nerede, ne kadar tutabiliriz ki? Gayrı nizami harbe maruz kalan hangi devlette, böyle lastik gibi sistemlerle bela hızla yok edilebilmiş?
- Toplarsınız beş yüzünü bir stada bekletirsiniz.
- Komutanım mesele beş yüz kişi değil. Hareketler şehirlerde beş bin, on bin şekliyle cereyan ediyor. Bunlar muharebe dışı idari işler kapsamında, düşündüğünüzde bile, ne kadar kuvvet, kaç tabur gerektirir? Yasal dayanakları ne olacak?
- Senin tabur sayın kaç?
- 14
- Bak sen çok hareketlisin, 14 taburla neler yapıyorsun. Komşunda 40 küsur tabur, 3-4 general var. Oraya başlarına bir Tümgeneral vereceğim (İki ay sonra Şırnak Tümene çıktı ve bir Tümgeneral atandı).
- Komutanım, 14 taburla değil, harekatı beş taburla yürütüyorum. Sınır taburları, karakollar, ilçe jandarmaları, sabit üslerde bulunanlar; kendilerini korusunlar, hasmı karşılasınlar yeter. Asker sayısı bu tip mücadelede çok anlam taşımıyor, hatta daha çok kayba sebep oluyor. Bu işte savaşın karakterine uygun muharebe tekniği önemli.
Komutanın refakatinde olup, odada bulunan özel kalemi ve kurmay subaylar, klasik alışkanlıklarının etkisiyle bu konuşmaları, açılmış gözleriyle, sus pus dinliyorlardı.
- Sen bir yolunu bulup, işini nasıl olsa yapıyorsun.
- Komutanım, bizim ne yapağımızı arz edeyim mi? Biz, Türk Milleti adına şövalyelik ve fedailik yapıyoruz.
Öne doğru eğilmiş oturan Genelkurmay Başkanı, arkasına yaslanarak.
- Doğru söylüyorsun, dedi. Yemekten sonra tugaydan ayrıldılar.
Aynı gece (26 Ekim 1993) 20:3O'da, Çukurca Jandarma Sınır Alay Komutanı Albay Mehmet Ali arayarak Üzümlü Karakolunun saldırıya uğradığını bildirdi. PKK çok erken saatte eyleme geçerek baskın sağlamıştı. Çukurca'daki Jandarma Komando Takımı ile bu karakolun bağlı olduğu Köprülü'deki sınır taburunun timleri başlarında tabur komutanları olduğu halde süratle çatışma yerine hareket ettiler. Üzümlü Karakolu subay ve astsubayları tam, her tip ağır silahla donatılmış 260 asker mevcutlu, fiziksel hiçbir eksiği olmayan bir sınır bölüğüydü. Daha önceki gidişlerimde emniyet timlerinden birinin mevzilerini PKK'nın saldırılarda kullandığı Kuzey Irak topraklarında bulunan tepeye çıkartılması emrini vermiş, yerlerini de bizzat göstermiştim. Bizim topraklarımızda tertiplenen timlerin de sabit mevzilerini söktürerek onların hareketli hale getirilmesini söylemiştim.
Çukurca'nın dokusundaki Üzümlü ve Serbest Karakollarına Kuzey Irak'tan tehditler sürüyordu. Gün geçmesin ki bir olay meydana gelmesin. Karakol Üzümlü köyü ile iç içeydi. Üstelik köyde korucular da vardı, buna rağmen bir türlü haber alınamıyordu. Bu köy halkının burunlarının dibindeki PKK'lıların eylemlerini önceden haber almamaları mümkün değildi. Bu güne kadar yapılan eylemlerde köyden hiç kimsenin burnu bile kanamıyordu. Sınır Alay Komutanı Mehmet Ali ile Sınır Tabur Komutanı Yarbay Tahir'e bu köyden gözlerini ayırmamalarını birkaç kez söyledim. Onlar da bunun farkında olmalarına rağmen somut bir emare elde edemiyorlar, "köyü kaybetmek istememek" gibi bir düşünceyi de muhafaza ediyorlardı.

Gelen raporlar gece yarısına doğru netleşti. On asker şehit, altı asker yaralı, on yedi militan ölüsü vardı. Gün ışırken Üzümlü'ye gittim. Alay ve tabur komutanları oradaydı. Jandarma Komando Taburu PKK grubunu Kuzey Irak'ta belli bir mesafeye kadar takip etmiş, ancak tehlikelerle dolu bu topraklarda daha fazla derinliğe devam edememişti. PKK'nın bir eylem grubu hava kararınca emniyet için işgal edilen, gün ağarırken terk edilen, karakolun kuzeyinde bulunan Mehmetçik isimli tepeye, emniyet timinden önce başka bir istikametten çıkmış ve burada timin bulundukları yere gelmesini beklemişti. Tim tepeye ulaşınca da ateş açılmıştı. Bu tam bir pusuydu. Başka bir grup da karakola ateş açmıştı ama esas hedef tepeye çıkan timdi. Aslında saldırı takviye kuvvetleri oraya ulaşıncaya kadar, 45 dakikada bitmiş, timin tamamına yakını saf dışı olmuştu.

O gün akşama kadar burada kaldım. Üzümlü'ye bu güne değin yapılan dördüncü büyük saldırıydı. Üzümlü'ye sürekli yüklenmeleri ve yaklaşmayı gündüz bile yapmaya kalkışmaları bunları cesaretlendiren bir şeylerin olduğunu kesin hale getiriyordu. PKK kolay kolay risk kaimi etmezdi.

Emniyet timinin, mevzilerine alışılagelmiş izden çıkmaları ve tepenin üstüne başkalarının gelebileceğini düşünmemeleri hataydı. Hazırlıksız yakalanmasalar da bu kadar zayiat olmazdı.

Yurt içi ve yurt dışı kampların altını üstüne getirip tek kayıp verilmezken, bir küçük mekanda on şehit veriliyordu. Yaşamınızın bağlı olduğu bir binanın etrafında, kaçınılmaz şekilde kalıplaşan hareketler, durmak, beklemek, karakol nizamında bulunmanın olumsuzluklarıydı. Ne yaparsanız yapın; saldın zamanı ve yerini karşı tarafın seçmesine mani olunamaz. Sonuçta yumruk sert olmasa da sizin beklemediğiniz zamanda ve yerden geldiği için, sizin beklediğiniz yerden Kelen, kuvvetli bir yumruktan daha fazla hasar yaratıyordu. Karakol eski kültüre ait bir kurumdu, zaman onu eskitmişti. Ancak, getirdiği götürdüğü tecrübe ve gerçekçi bir değerlendirilmeden geçmediği için halen işlevi varmış gibi varlığını sürdürüyordu. Muharebe hareket ve sürattir. Gayrı nizami harp daha çok hareket ve daha çok sürattir. Klasik muharebe akılla yürütülebilir. Gayrı nizami harpte akıl yetmez; (.ok zeki olmak gerektir. Konvansiyonel çatışmada zebaniyle karşılaşabilirsiniz, gayrı nizami savaşta karşınızda şeytan bulunacaktır. Sınır karakolları sınırı mı koruyor; yani geçişlere mani mi oluyor, yanındaki köye güvenlik mi sağlıyor? Hayır. Tersine saldırı hedefi olmaktan öteye gidemiyor. Neden? Çünkü, sabitler. Üzümlü Karakolu neredeyse bir taburun barış kadrosundaki personel gücüne sahip, olmayan ağır silahı yok. Niçin sürekli saldırıya maruz kalıyor? Çünkü bir beton kalıba dökülmüş gibi durağan, diğer bütün karakollar da aynı. Yapılan işleve biraz daha yukarıdan bakıldığında ise şunu görmek mümkün; aslında karakol döne döne mevcut binasını korumaya çalı şan bir askeri teşkil. İki ay içerisinde; üç alaya, dört sınır taburuna ve dört ilçe merkezine bağlı 44 karakola hemen yapabileceğimiz birşey yoktu. Üstelik sınır alaylarından biri de üç ay önce yeni kurulmuştu. "Her şey eskir" sözü yeryüzünün hiç değişmeyen yasasının adıdır.

Zihnimi olabildiğince berraklaştırmaya çalışarak PKK'nın her saldırıda kullandığı arazi kesimlerini, dün gece pusu kurulan Mehmetçik Tepe'yi, Irak'ta sınıra yakın bölgeleri, karakolun civar mevzilerini ve karakolla iç içe sayılan Üzümlü köyünü, köyün karakola bakan evlerini, bunların duvar ve pencerelerini inceledim.

Köyün büyük kısmını görebilen bir yükseltide durarak alay, tabur ve bölük komutanlarını yanıma çağırdım.

- Çukurca bölgesinde hiç kimse korucu olmak istemezken, bu köy neden koruculuğu ve silahı bırakmıyor? Ateş topu gibi, duran bu karakola saldıran PKK nasıl oluyor da korucuları ürkütemiyor? Bunlar akrabaları için Kuzey Irak'a gidip gelmiyorlar mı? Gidip de hiç dönmeyen, öldürülen, yaralanan, kaçırılan var mı? PKK bizi tehdit ediyor diye hiç size müracaat eden oldu mu? Bu güne kadar size hiç ihbar ulaştırıldı mı? Askerlerle konuştum, her defasında köyden de ateş açıldığını söylediler. Ama, o ateş edenleri, PKK'lılar köye girdiler oradan da ateş ediyor sanıyorlar. Şimdiye kadar köyü boydan boya geçip, köyün dışındaki evleri mevzi diye kullanan PKK, içinden geçtiği köyden, korucular dahil, hiç kimsenin 4ulına dokunmuyor. Bu köyden hiç ölen veya yaralanan korucu var mı? Daha anlatmaya devam edeyim mi? Bu saldırılan Kuzey Irak'tan gelenlerle birleşerek bu köy yapıyor. Ve bu köy kurnazları, kendileri dışındakileri saf yerine koyuyor.
Sınır Alay Komutanı cevap verdi.
- Komutanım daha önce de söylemiştiniz; biz de bunlardan öteden beri şüpheleniyoruz, fakat kesin bir kanıt ele geçiremedik.
- Hakkari'de şüphelenilmeyen kaç yer biliyorsanız söyleyin, ben de öğreneyim. Şüphe olacakların önüne geçemiyor. Öne geçmek, cesurca bir kararla hareket yapmaktır.
- Anladık komutanım.

Basında dördüncü Üzümlü eylemi haberleri:

29 Ekim 1993, Hürriyet:

"Mehmetçik Üzümlü Karakolu'nda Kuzey Irak'tan gelen PKK'lılarla göğüs göğüse çarpıştı. 17 PKK'lı öldürüldü. Takip sınır ötesinde de devam etti. Çatışmada 10 askerimiz şehit oldu."

29 Ekim 1993 Milliyet:

"Hakkari'nin Çukurca ilçesi Üzümlü Karakolu eyleminden sonra Kuzey Irak'ta takip harekatı başlatıldı."
Cumhuriyet Bayramı, bütün karakol, kışla, üs ve mevzilerde askerlerin çalıp söylediği şarkı ve türkülerle anıldı ve kutlandı. Hakkari'de yaşayan aileler için de gazinoda sade bir program vardı. Oraya katıldım. Çocuklar ellerinde bayraklarla marşlar ve şiirler söylediler. Saat '23:00'da salonun bitişiğindeki komutan odasına geçtim.

Tugayın Levazım Şube Müdürü Yarbay Zafer odaya geldi ve:

- Komutanım İstanbul'dan bir müzik kaseti getirttim. Geçenlerde Harekat Merkezinde gece haberleri için radyoyu açtığımızda bir şarkı vardı. Siz çalışmanızı bırakıp dalgın bir şeklide bu besteyi dinlediniz. O şarkıyı buldurttum.
- Sağol Zafer, çalsınlar bakalım.
"Yine bir sızı var içimde, Akşam oldu diye. Gözüm acıyor, ağlarım; Hâlâ bilmem, niye?
İstemem geceyi, Onda mehtap gam oldu diye. Gözüm acıyor, ağlarım; Hala bilmem, niye?"
(Kişiliği çok farklı olan, hayata değişik bakan Yarbay Zafer; Hakkari'den döndükten iki yıl sonra rahmetli oldu.) Yarım saat sonra, 29 Ekim saat 23:30'da Yüksekova'ya bağlı, sınırdaki Dilekli köyü ve yanındaki Dibecik mezrasının büyük çaplı saldırıya uğradığı haberi geldi. Tugaya çıktım. Köyde 50 korucu vardı, Irak sınırının tam üzerindeydi, Yüksekova'ya bağlı olmasına rağmen Çukurca'ya daha yakındı. Bu köy bu güne kadar PKK'ya hiç yüz vermeyen ve hiçbir şekilde pes etmeyen vatandaşlardan oluşuyordu. Burası da dağların arasında kaybolmuş, yolu izi bulunmayan bir yerdi.

Korucular bütün güçleriyle karşı koyuyorlar ama çatışmanın şiddetinden Irak'tan gelen PKK gruplarının kalabalık olduğu anlaşılıyordu. Yuksekova'daki birlikler 6-7 saatten önce oraya ulaşamazdı. Korucular sürekli yardım talebinde bulunuyorlardı. Çukurcadaki jandarma komando taburuna, hemen uygun istikameti kullanarak Dilekli'ye müdahale etmesi emrini verdim. Komando taburu saat 03:00 civarında çatışma bölgesine vardı. Yürüyerek dağlarda kat edilen mesafe için bu olağanüstü hızdı. Tabur, güney kuzey istikametinden köye saldıran PKK gruplarının batısına yandan taarruz etti.

Gün ağarırken köye indim. Geldiğim helikoptere bir eve toplanmış, bazıları ağır 11 yaralı yüklenirken, köyün nerede ise bütün kadın ve çocukları da helikoptere binmek için birbirini çiğniyordu. Bu yüzden yaralılar uygun bir şekilde helikoptere bindirilemiyordu. Gece yüz yüze kaldıkları korku, insanları hiçbir şeyi göremez ve dinlemez hale getirmişti.

Hamile, kucaklarında emzik çocuklarıyla kadınlar önlerinde dunılmaz haldeydiler. Helikopter mûrettebatı bu dalgayı kontrol edecek durumda değildi. Jandarma komandoları müdahale ederek, onları helikopterin yanında uzak tutmaya çalıştılar. Çalışan helikopterin hızla dönerken fark edilmeyen palleri bazılarının başlarını bile koparabilirdi.

Yanımdaki korucu başına; "sizi daha iyi anlarlar, adamlarına söyle, sakinleştirsinler. Başka helikopterler de gelecek. Ben de buradayım. Ne istiyorlarsa hepsi yapılacak" dedim.

Bir saat kadar sonra subaylar geldiler. PKK'lılar Kuzey Irak toprakları derinliklerine kaçmışlardı. Korucuların bilgileri ile birleştirilince PKK grubunun 150 militan civarında olduğu ortaya çıkıyordu. Dilekli köylüleri sadece korucular değil, eli silah tutan kadın ve çocuklar da dahil, olabilecek en iyi direnmeyi göstermişlerdi. PKK'nın elindeki ağır silahlar ve sayılarının fazlalığına karşı koymanın da bir sınırı vardı. Tam bu en kritik anda komando taburu çatışmaya girince durum tersine dönmüştü.
Köyün içinde devlete ait olup da daha önce kapatılmış üç yeri gezdim. Bunlar, karakol, okul ve sağlık ocağıydı. Üçü de sıra sıra inşa edilmişti. Şimdi, kapılarına çapraz şekilde latalar çakılı halde duruyorlardı. Bu görüntü insanda, çok kıymetli bir şeyini birden bire kaybetmesiyle kapıldığı, derin bir hüznü yaşatıyordu.

Köyün içinde dolaştım. Köy demeye bin şahit isteyen burası da, diğer köy ve mezralardan farksızdı. Bazı bölümleri çökmüş, hala tüten 3-4 evi askerler ve köylüler su taşıyarak söndürmeye çalışıyorlardı. Köyün 25-30 çocuğu da epey zamandır benim etrafımda, nereye gitsem beraber oraya geliyorlardı. Muhtar ve korucu başı Necmettin'e (bu saldırıdan beş ay sonra, Yüksekova'da gece kaldığı evin bahçesinde pusu kurularak öldürüldü) sordum.

- Neden çevremizden hiç ayrılmıyorlar?
- Bir paşayı ilk defa ve bu kadar yakından görüyorlar. Aralarında da devamlı konuşup duruyorlar.
- Ne diyorlar?
- Paşam çok af edersiniz, paşa denince hepimizde, kelli felli, kilolu, yaşlı tipli bir zat akla geliyor. Bu hergeleler de sizi ve hareketliliğinizi görünce, çok özür dilerim, "çocuktan paşa olmuş" diyorlar. Havadan indi, tüfeği çok güzel, tabanca ve bıçağı çok büyük, deyip duruyorlar.
- Silahlara da meraklılar.
- Silahlarla iç içe büyüyorlar Paşam. Ne yapsınlar?
- Yerden göğe haklısın.
Bir korucu ile birlikte, uzun yeşil entarili, orta yaşın üstünde bir kailin ve bir genç geldiler.
- Beyim, bu kadının ailesinden bu güne kadar kocası ve çocukları dahil yedi kişiyi PKK'lılar öldürdü. Şimdi 16 yaşındaki oğlu ile birlikle yaşıyor. Dün gece kendisi ve oğlu hepimizden daha çok PKK'ya karşı savaştı. Size bir arzuhali var.
- Nedir?
Anlatmaya başladı. Genel olarak anlaşılıyordu, ancak yan Türkçe yarı Kürtçe konuştuğu için beraber geldi ği korucu dayanamadı:
- Paşam, oğlunun korucu yapılmasını istiyor, "ben zaten yıllardır çarpışıyorum ama kadınım diye beni koruculuğa kabul etmiyorlar, etmesinler; ben zaten PKK'dan çocuklarımın öcünü alacağım" diyor. Oğlunun koruculuğu için Yüksekova'da ilgililere müracaat etmiş, "oğlun 16 yaşında mevzuata uygun değil" demişler. Geçen hafta Hakkari'ye gitmiş. Üç gün tugayın nizamiyesinde beklemiş, sizi görmek için, "komutan burada değil" demişler. Köye geri dönmüş.
Korucu anlatırken çevredeki bütün köylüler de başlarını sallayarak, anlatılanları onaylıyorlardı. Şu "zıkkım mevzuat", bu memleketin en dip köşesinde, neredeyse tanrıdan başka kimsenin doğru dürüst haberinin olmadığı şu vadide bile, insanlara acı çektiriyordu. Buna düşünce, yargı ve sorgudan kısmeti olmayan hafif akıllıların tembellikleri de eklenince, insanlar pratik ve sıradan işlerde dahi kelimenin tam manası ile işkenceye maruz kalıyordu.
- Peki kendisine söyleyin, oğlu şu andan itibaren korucudur. Bunun işlemleri için sağa sola koşturmasına gerek yok. Biten bu Ekim ayının maaşı da bu gün kendisine teslim edilecek. Gene bu gün ikisinin bir aylık erzağı, buraya getirilip verilecek. Nizamiyede üç gün beklemiş olmasına gelince, ben orada devamlı olamıyorum. Ona tam olarak söyle: eşim ve çocuklarım da beni aradıklarında bulamıyorlar, haftalardır onlarla bile görüşemedim. Bunun için kusura bakmasın. Kendisi gibi böyle fedakar bir insana biz millet olarak ne yapsak azdır. Bize, kendileri gibi cesur insanların ancak elini öpmek düşer. Konuşmanın bir bölümünü anladığı anlaşılıyordu. Korucu gene kısa kısa anlattı. Kırışık yüzü aydınlandı. Koynundan bir şey çıkarıp uzattı. Bu, birkaç santim boyutlarında, üçgen şeklinde deriden yapılmış küçük bir muskaydı.
- Nedir bu? dedim. Korucuyla konuştular, sonra;
- Paşam, bu sizi yeryüzündeki bütün tehlikelerden koruyacakmış.
- Teşekkür ederim.
Döndü, kendisi önde oğlu arkasında, derme çatma köy evlerinin arasında kayboldular.

Yanımdaki karargah subayı ve komando tabur komutanına:

"Bu köyden hasta, hamile veya Hakkari'ye gitmek isteyen kim varsa, hava kararmadan tugayın kışlasına taşınacak, bizim misafirhanelerde kalacaklar. Bu kahraman kadının oğlunun iki aylık korucu maaşı ile bir aylık erzağı bu gün, gelip giden helikopterlerle getirilip teslim edilecek. Komando taburu geceyi burada geçirecek, yarın dönerken ikinci bir emre kadar kalmak üzere bir bölüğünü burada bırakacak. Gene bu gün uzun bir gönder ile en büyük ebatta Türk bayrağı getirilerek, hududun üzerindeki, PKK'lıların dün gece ağırlıkla saldırdığı tepeye dikilecek. Korucuların biten cephanesi de hava kararmadan taşınmış olsun. Ben akşama kadar buradayım. Başlayın." emrini verdim.

Köye hakim yamaçlardan birine tırmanıp yalnız başıma oturdum. Bölgede hava artık iyice soğumuş, 3.000 metre üzerindeki dağlara kar çoktan yağmıştı. Dün 29 Ekim'di. 29 Ekim gecesini ve ertesi günü nasıl geçiriyorduk. Her zaman olduğu gibi konuşmalar yapılmış, törenler düzenlenmiştir herhalde. Halbuki bu memlekette bir şeyler çoktan kopmuştu. Ateş düştüğü yeri yakmaya devam ediyordu. Buralarda, halkın hali işte ortadaydı. Ya buralarda çocukları askerde olan annelerin durumu nasıldı? Birilerine; "işlerin iyi gittiğine" inanmak, "ısırıldığında mayhoş olduğu anlaşılan gerçekten" daha kolay geliyordu. Orhan Veli boşuna dememiş!

"Bu memleket için neler yapmadık, Kimimiz nutuk attık, Kimimiz öldük."

Basında Dibecik baskını aşağıdaki gibi halka duyuruldu:


"Korucular PKK'yı bozguna uğrattı: Hakkari'nin Dibecik köyüne 29 Ekim gecesi baskın düzenleyen 150 PKK militanı. 50 korucu ve komandoların yetişmesi üzerine, 6 ölü ve 11 yaralı vererek, geldikleri Kuzey Irak'a kaçtılar."

"Silahlı bir gücü yönetmek bilgiden daha fazlasını gerektirir. İlk darbeyi beklemediği yere, hızlı ve akıllı vur."

1 Kasım 1993 günü Şemdinli Jandarma Sınır Alayına bağlı Alan Karakolu'na gittim. Burası PKK'nın İran'daki Jerma-Betkar ile Zagros kampları arasında, Türkiye'nin İran hududundaki en uçtaki karakoldu. 3121 rakımlı Kralın Kızı Dağı'nın dibindeydi. 30 Ağustos 1992'de İran'dan gelen ve gene oraya geri çekilen PKK grupları tarafından saldırıya uğramıştı. 17 asker şehit olmuş, PKK bu eylemini videoya da çekmiş, dünya haber ajanslarına göndermiş, Türkiye de bütün dünya gibi televizyonlardan izlemişti.

Karakol Şemdinli'ye, bir vadi boyunca uzanan dar ve kötü zeminli bir yolla bağlıydı. Karakola geliş gidişlerde yolun iki tarafının mutlaka emniyete alınması gerekiyordu. Buna rağmen intikal halindeki araçlara tepelerden sık sık ateş açılıyordu.
Çevre araziyi, karakol bina ve müştemilatı ile mevzileri dolaştım. Bu karakol da bölük teşkilatındaydı. Subay, astsubay ve askerlerle topluca görüştüm. Onlara: "Bu karakoldan herhangi bir askerin kılına halel gelirse, bunu yapmaya kalkışacakların başına neler geleceğini, bu karakolda bulunan herkesin kendi gözüyle göreceğini" söyledim.

- Yüreğiniz cesur, silahlarınız çalışıyor, mermileriniz bol, yiyeceğiniz güzel. Geriye kalan sadece, dikkat ve uyanıklığınızla, belayı kısa bir süre önceden fark etmeniz. Gözleriniz gece baykuş, gündüz şahin, vücutlarınız gece ve gündüz yılan gibi olacak. Öyle bir satır atın ki, bu onun bunun uşaklarına, size bir daha sırtaramasınlar. Gözüm üzerinizde; nasıl yapacağınızı göreceğim. Bu gün sizinle beraberim. Biraz önce binanızı dolaşırken malzemelikte iki bağlama gördüm. Kimler çalıp söylüyorsa, ben de dinleyeceğim.
Bölük dağıldı.

Bölük komutanı üsteğmen:

- Komutanım bir aya yakın Kralın Kızındaki (eliyle göstermemek için, yüzü bana dönük halde arkasında kalan dağda belirgin iki noktanın arasını tarif etti) tek sivri ile yayvan kayalık arasında bütün gün karakolu gözetliyorlar.
- Bu keşif demektir. Nasıl hareket edeceğini biliyorsun, dedim.
- Biliyorum komutanım, sabit bir yerde durmayıp, sürekli değişiklik yapıyoruz. Siz konuşurken de gözetliyorlardı.
- Hem çok yüksek hem de karmaşık kayalıklarda nasıl fark edebildin? -Artık ezberledim. Güneş doğmadan geliyorlar, hava kararınca çekiliyorlar. 5-6 kişiler.
- Gidip onları almak için niye bu kadar bekledin?
- Tam Türkiye-İran sınır hattının üzerindeler.
- Şu anda bizim topraklarda değiller mi?
- Evet. Fakat 20-30 metre arkası İran.
- Sen de işi bizim topraklarda bitireceksin. Kaldı ki, bu kayalıklara orası senin, burası benim diye ölçmeye terzi mi getirecekler? Ben buraya gece iki dağ komando timi gönderir, onları sabaha karşı aldırırım ama bunu sen kendi askerlerinle yaparsan senin bu bölük bir daha eliyle aslan tutar. Sana zaman vermiyorum ama ayağına çabuk ol. Çünkü uzun zamandır buradalar, bunların keşif sonuçlarının şöyle veya böyle olması ana grubun saldırısı için çok önemli. Gün ağarırken gözetleme yerlerine geldiklerinde, onlara layık bir kahvaltı sun. Sen atmaca gibi çocuksun, bu av senin bir pençene bile az gelir.
Bölük binasının arkasından bağlama ve türkü sesleri geliyordu. İki asker çalarken birisi de söylüyordu. Yarım daire şeklinde oturan diğerleri de bildikleri kısımlara katılmaya çalışıyorlardı.
"Gözüm yolda gönlüm darda
Ya kendin gel ya da haber yolla
Duyarım yazmışsın iki satır mektup
Vermişsin trene
Arılamaz halimi kara tren
Gecikir, belki de hiç gelmez
Dağlarda salınır da derdimi bilmez
Dumanını savurur halimi görmez
Gam dolar yüreğime gözyaşını dinmez.
Yara bende derman sende
Ya kendin gel ya da bana gel de
Kara tren gecikir, belki de hiç gelmez
Dağlarda salınır da derdimi bilmez
Dumanını savurur halimi görmez"

"Gerizler başından hoplayamadım
Aman aman, döküldü cephanelerim toplayamadım.
Düşman galip geldi, koklayamadım
Aman aman, amanın efeler
Öldürmen beni, bir hiç uğruna
Soldurman beni.
Mahkeme önünden eğildim geçtim
Aman aman, sol yanımdan kurşun yedim
Bayıldım düştüm.
Ahbap düşman olmuş ben buna şaştım
Aman aman, amanın efeler
Öldürmeyin beni, bir hiç uğruna
Soldurman beni."

Ayrılırken Bölük Komutanına:

"Kralın Kızı'nın sonucunu bizzat bana rapor edeceksin" emrini verdim.

İki gün sonra 3 Kasım sabahı Şemdinli Sınır Alay Komutam aradı ve Alan Karakol Komutanı üsteğmeninin benimle görüşmek istediğini söyledi:

- Komutanım Kralın Kızı temiz.
- Hareket tarzını söyle.
- Bütün gece tırmandık. Gün ağarırken gözetleme yerine geldiklerinde; karşıladık...
- İşte şimdi karakoldaki herkesin kafasındaki paslı çiviyi söküp attın. Tebrikler, gözlerinizden öperim.

Bir hafta sonra 9 Kasım 1993'de Alan Karakolunun kurduğu pusulardan birine gece İran askerlerinden oluşan bir grup düştü. Bir İran'lı asker öldü. Bir yüzbaşı, bir teğmen ve üç İran'lı asker yaralandı. Yaralıların ilk tedavisi karakoldaki doktor tarafından yapıldı. Daha sonra sorgulanmak üzere istihbarat kuruluşlarına teslim edildiler. "Hatayı önlemenin tek yolu ihtiyatlı olmak değil, cesarettir. Kötü oduncu, baltasıyla cebelleşir."

3 Kasım 1993'de Hakkari'de sabahla birlikte başlayan lapa lapa kar, dört saat içinde kışlada, 115 santim yüksekliğe ulaştı. Bölgede batıdaki Tugaylardan gelen beş takviye piyade taburu vardı. Bunlardan sadece Derecik'te bulunan taburu Hakkari' de bırakıp, diğerlerini kış döneminde batıdaki garnizonlarına dönmek üzere serbest bıraktık. Bunun, idari, taktik ve sosyal sebepleri vardı. Jandarma Asayiş Komutanlığı Hakkari' den ayrılan taburlardan bazılarına başka vilayetlerde görev verince, bir kısmı memleketlerine dönemediler.

6 Kasım'dan itibaren Yüksekova bölgesinden Çukurca doğusuna intikal ettirilen 4. Dağ ve Komando Taburu; Sınırdan itibaren, Hakkari batısı ile Şırnak arasında kalan dağlık alanı beş gün taradı. 10 Kasım günü bu Tabura Van'daki kışlasına dön emri verirken; kış operasyonları için bütün hazırlıklarını tamamlayarak, emir verildiğinde Hakkari'ye dönmeye hazır olmalarını bildirdim. Kasım ortalarında Hakkari'nin tamamı kar altındaydı. Aynı tarihlerde PKK İran'daki Kalareş, Jerma-Betkar, Zagros; Irak'taki Hakurk (En büyük kamp), Basyan, Mezi-karyaderi, Zap (Şivi) ve Metinan kamplarında kışlık düzene geçmiş görünüyordu.

Yurt içinde artık, İkiyaka Dağlan ile Balkaya Dağları'nda kışlık kamp işletemiyordu. Fakat Hakkari Merkezinin 30 km. güneyindeki Alandüz (Oramar) ile gene Hakkari Merkezinin 20 km. doğusunda Karanlık Dağ (Kato) 'da , iki kışlık kampının olduğu, yapılan keşifler ve şimdi daha iyi çalışan istihbarat akışından anlaşılıyordu.

PKK ile ilgili hassas dinleme kaynak çıkışlı bir mesaj aldık. Botan Eyaleti Behdinan bölgesi (Hakkari) sorumlusu Suriyeli Topal Nasır'ın (kod Halat, genel mevkii Kuzey Irak) bölücü eşkıya liderine verdiği 10 Kasım 1993 tarihli dönem raporuydu.

"1. T.C. nin çok önem verdiği bir alanda bulunuyoruz.
2. T.C. bu yaz alanlara çok yükseldi.
3. Hedef bulmakta güçlük çekiyoruz.
4. T.C. nin alanlar üzerine baskısı arttıkça, halk yöreyi terk etmeye başladı.
5. Bölge için önderliğin merkezden verdiği hedefler çoğunlukla gerçekçi değil.
6. Kayıpların yerine gönderilen elemanlar yetersiz, büyük kısmı hastalıklı."

Kötü hava şartları ve derin kar faaliyetleri belli ölçülerde etkilediği için karargahta bulunurken önemli bir konu olan mayınlar üzerinde çalışma yapmak gerekiyordu.

Hakkari'de Temmuz 1993 itibarı ile her yerde karşımıza çıkabilen PKK'nin mayınlarından başka, 1990-1991 yıllarından itibaren bizim tarafımızdan döşenmiş 28.000 mayın vardı. Bunlar genellikle İran ve Irak sınırlarındaki karakollar bölgesinde bizim topraklarımızdaydı. Mayınları Hakkari'ye dışarıdan gelen istihkam taburları döşemişti. Bunların kayıtlarına tam hakim olup çok iyi bilinmesi gerekiyordu. Mayınlı bölgeler PKK'lılar tarafından öğrenilmesin diye bilinen sembol ve işaretler de kullanılmıyordu. Geçen zaman içersinde vadi yamaçlarında bulunan yoğun kar ve yağmur nedeniyle yer değiştirmeleri kaçınılmazdı. Mesela; Üzümlü Karakolu civarında bazı bölgelerde bu durum çok bariz görülebiliyordu. İşin esas ilginç yanı, PKK unsurları hiç mayınlı yerlere girmiyordu. Bizim mayına basıp ölen ve yaralanan hiç militan olmadı. Çünkü köylülerden ve koruculardan bunların yerlerini öğrenmişlerdi. Askerlerin gidiş ve gelişlerde kullandıkları patikalar ile kullanmaktan kaçındıkları yerleri de, gözcü ve keşifçileri ile tespit ederek, neyin, nerede olduğunu ortaya çıkarmışlardı.

Tugay İstihkam Şube Müdürü ve Savaş istihkam Bölük Komutanı Yüzbaşı Yıldırım'ı çağırdım:

- Yıldırım, sen de bu sene yeni atandın ve sürekli harekata katılıyorsun, daha önce de seninle konuştuk. Şimdi tam sırası; mayın kayıtlarının tamamını bölgeler halinde tasnif et. Hangi karakol bölgesinde, neresi mayınlı ise bunları 1/25000 mikyaslı haritalara manzara krokisi gibi renkli kalemlerle, herkesin kolay anlayabileceği, son durumlarını gösterecek şekilde işaretle. Birer suretini de alay, tabur ve karakol komutanlarına ver. Fiziki yerlerini, teknik bilgi ve uzmanlığını da sergileyerek bizzat kendin o yerlerden sorumlu rütbelilere göster. Bu işi bir ayda bitireceksin. Seni bir ay aramayacağım; serbestsin.
- Daha erken bitireceğim Komutanım.
Hakkari İl Jandarma Alay Komutanı ile merkez karakolunun içini dolaşıyorduk. Karakol Komutanının odasında orta büyüklükte üst üste konmuş kahverengi altı çuval dikkatimi çekti. Bu tip çuvalları bir, iki iç güvenlik karakolunda daha görmüştüm. Karakolları dolaşırken hep aklım, "buraya nereden nasıl saldırılır? Buradakiler nerelerde ne yapabilirler" de olduğu için diğer sıradan şeyleri önemsemezdim. Ama bu defa Hakkari'nin içinde Merkez İlçe birliğindeydik.

Alay Komutanına:

- Bu çuvallar nedir?
- Bunlarda esrar var Komutanım.
- Ne esrarı ? Burada ne geziyor?
- Bunlar iki ay önce yakalandı. Davası başlayınca mahkemeden isteyecekler.
- Nasıl yakaladınız?
- İhbar geldi. İhbarcı yerini gösterdi. Terk edilmiş bir köy evinde bulduk.
- Kime aitmiş?
- Onu bulamadık.
- Yerini bilen ihbarcı kime ait olduğunu bilmez mi?
- Kendisi de olabilir Komutanım.
- Anlamadım!
- İhbarda bulunarak alacağı yasal para, bu malı satarak alacağı paradan daha fazla olabilir.
- Bir yaşıma daha girdim. Ne kadar güzel. Yakın hepsini hemen.
- Komutanım savcılığa bildirdik, bunun işlemlerini bitirelim. Yakalayanların da kimliklerini verdik.
- Yakalayanların kimlikleriyle ilgisi ne?
- Bu malı yakalayanlar davasal ikramiye alacaklar.
- Albayım; ömrümüz hayretle geçti.

Aynı gece:

K.K.K. ve Jandarma Genel Komutanlığı birliklerine aşağıdaki yazılı emri yayımlattım:
"Yürütülen bütün faaliyetlerde esrar, eroin, ve benzeri uyuşturucular ile bunların hammaddeleri, sahipleriyle birlikte yakalanamadığı takdirde; ürünler nerede bulunuyorsa, aynı yerde yakılarak imha edilecektir. İşlemin yapıldığı da bir tutanakla belgelenecektir. Emrin aksine hiçbir harekete rastlanmayacaktır." Bu sıralarda Genelkurmay çıkışlı iki mesaj geldi. Bunlardan biri, yeni general ve amiral olanlar için Genelkurmay'da yürütülen bir seminere, diğeri de bir ay sonra Avrupa'ya yapılacak gezi için hangi tarihte katılmak istediğimle ilgiliydi.

Seminere "daha sonraki yıllarda katılmamın uygun olacağını", "Avrupa gezisine de, içinde bulunduğumuz ağır koşullarda katılmak istemediğim, birliklerin başından ayrılmamın söz konusu olmadığı", iki ayrı mesajla üst karargahlara bildirildi. Kasımın son haftası karargaha aşağıdaki iki emri verdim: 1. En geç üç ay içinde, derin kar ve şiddetli soğuklarda muhabere koşullan altında, Kuzey Irak'ta Hakkari bölgesine dönük altı PKK kampından en büyüğü olan Hakurk kampına taarruz edeceğiz. Türk-İran-Irak topraklarındaki dağlarda çevrili "U" şeklindeki kampa, "U"nun açık ağzı olan, 46 kilometre içerdeki Irak arazisinden gireceğiz. Birlikler iki taktik vazife yapacak şekilde gruplanacak; "U"nun ağzından içeri girenler, "Sürgü" görevi ile vadi tabanındaki PKK gruplarını kanatlarda bulunan dağların üzerindeki derin karlı alanlara atacak.

Hareket ve inisiyatifleri kaybolan parçalanmış gruplara da ikinci vazife için hazır bekleyen birliklerle "Kartal Hamlesi" yapılacak. Dağ ve Komando Tugayının tamamı bu harekata katılacak.

Harekatın tam zamanını meteoroloji raporları belirleyecek. Havanın asgari üç gün yağmaması lazım.
Harekatın kod adı "Ejder-Kış"tır. Taslak planı çatın, görüşelim. Onay için hemen üst karargahlara gönderelim.

2. Hakkari'de üç alay halinde 9000 jandarma var. Bu mevcut neredeyse Dağ ve Komando Tugayı'nın asker mevcudunun iki misli. İç güvenlik karakollarının bağlı olduğu il jandarmayı normal halinde bırakabilirsiniz ama, iki alay ve dört taburdan oluşan ve mevcutları 7000 askeri bulan sınır birliklerini seyyar jandarma gibi düşünün. Yani taburları karakol şeklinde değil, tabur komutanının komutasında; 1500 asker olarak sahra koşullarda, muhabere edecek şekilde hayal edin. Bölge sorumluları yine aynı olacak fakat binalarına, dar alan ve mevzilere asla bağımlı olmadan bölükler halinde arazideki üslerde bağımsız faaliyet gösterecekler. Lüzumlu hallerde tabur şeklinde muharebe edecekler. Ne zaman? Nerede olacaklar belli olmadığından PKK, planlı ve dört başı mamur şekilde yapılmış keşifler halinde bunlara saldıramayacak. On yıldır verilen zayiata bakın büyük kısmı hep karakollarda; Neden? Çünkü sabit ve durağan haldeler. Hududu korumak demek binada bulunmak mı demek? Yine huduttasın, her zaman her yerdesin. Tek fark, karşı taraf benim ne zaman nerede olacağımı ve ne yapacağımı bilemeyecek. "Bilinmezlik" yeryüzündeki tüm canlıları rahatsız eder. Gayri Nizami Harbin de temel kurallardan biridir. Şimdi yapılacak şey; 6-7 bin askeri sahra koşullarda yaşayacak, beslenecek, barınacak gibi malzemeye sahip kılmak. Bunları Batıdaki depolardan Hakkari'ye getirtmek için, maksadımızı, niyetimizi açıklayan bir yazı ile ihtiyaç listelerini çıkartmamız gerekiyor. Bir Dağ ve Komando Taburunu örnek alın; özel teçhizatı dikkate almanıza gerek yok. Geçenlerde Üzümlü Karakolu'nu nasıl bizim malzemelerle donattık? Bu örneğe göre malzeme listelerini düzenleyebilirsiniz. Ben de görüşeceğim ve her komutana bunu açıklayarak fikirlerimizi kabul ettirmeye çalışacağım. Bu taslak planı hazırlayınca bizim Jandarma Alaylarından da görüş ve değerlendirme alın. Hemen söyleyeyim, sakın kimse; bunların muharebe eğitim standartları manga ve takımdır, bölük ve tabur düzeninde muharebeye girmezler demeye kalkışmasın; "subaylar" bölük ve takımları muharebe ettirmek için "subay"dır. Askerin muharebesi "tek er" faaliyetleriyle biter. Ben er olarak sürünürüm, ateş ederim, mevzi alırım, kendime güvenim yerindeyse, silahım çalışıyor mermim tamamsa düşmanın üzerine yürürüm. Er olarak yapacağım her şey bu kadardır. İster tabur ister ordu taarruz etsin benim yapacağım "işler" hiç değişmez. Bu çalışmayı da birkaç gün içinde bitirelim.

Dağ ve Komando Tugayı'nm tabur ve bölük komutanları ile karargah subaylarını toplayarak aşağıdaki emri verdim:
"1994 baharından önce, PKK'nın yurt içi ve yurt dışındaki kamplarına büyüklük ve tehdit önceliklerine bakarak, sıra ile veya aynı anda birkaç tanesine birden taarruz edeceğiz. Grupları kamplarda siyasi ve askeri eğitimlerini tamamlayarak, bölgelerine sevk edilmeden önce, bulundukları yerde yakalayıp azami zayiat verdireceğiz. Böylece Hakkari'de 1994 yazını rahatlatacağız. Operasyon deyince herkesin aklına genelde yaz mevsimi geliyor. Hayır! Dört mevsim yapılacak. Her mevsim bu mücadelede ayrı ayrı kıymete sahip, kış mevsimi ise en kıymetlisidir. Binlerce tavuğu olan bir tavuk çiftliğini düşünün, kış ve bahar mevsimlerinde çiftliklerin çitleri içerisindeki binalarda 200-300'lü gruplar halinde topluca yaşıyorlar. Bahar zamanında itibaren, çiftliklerinden ve binalarında ayrılıp dağa taşa, dereye tepeye dağılıyorlar. Tavukların yakalanmaları, toplanabilmeleri, bulunabilmeleri hangi mevsimde daha akıllıca, mantılı, pratik ve en doğrudur?

Arkadaşlar ne kadar açık ve sade bir durum değil mi? Savaşın birinci kuralı "düşmanı rahat bırakmamaktır". PKK'nın omurgasını kırmak istiyorsak, bu güne kadar bilinen ve yapıla gelenin tersine harekatın kış koşullarında yapılması şarttır. Kış ve bahar döneminde, onların, rahat rahat hazırlık yapmalarına, üstelik de hiçbir tehlikeye maruz kalmadan yaşamlarını sürdürmelerine meydan vermeyeceğiz.

Kış ve bahar iyi değerlendirilmediği sürece "yazın bedeli" hep yüksek olacaktır. Bütün kamplara hızlı, daha hızlı, birbiri üzerine, kartal dalışıyla seri darbeler vuracağız.

Herkes birliğini, şiddetli soğuk ve derin karda, dağlarda, dağ geçitlerinde muharebeye hazırlasın. İç ve dış giysileri, kış donatımlarını kontrol ederek, eksiklerimizi ortaya çıkaralım. Sert koşullarda yedi ila on gün barınabilecek şekilde ihtiyâçlarımızı tespit edin".

Aslında tugayın kış malzemesinin ne olup olmadığı meydandaydı. Her taburun dört bölüğünden sadece birine yetecek kadar haki elbise üzerine giyilmesi gereken "beyaz kar elbisesi" ile yine bir bölüğe yetecek kadar hedik (ayı pençesi) vardı. Beyaz kar elbiseleri de normal patiska kumaştan yapılmış olduğundan, karın üzerine bir-iki yatıp kalkmadan sonra ıslanıyordu. Dolayısıyla altındaki elbiseyi de ıslatarak derece derece nemin iç çamaşırlara geçmesine sebep oluyordu. Bu kıyafetin naylon ve imperteksten olması gerekirdi. Kar kıyafeti herkese şart olduğundan, ayı pençesinden daha önemliydi. Ayrıca, ayı pençelerini herkesin giymesine gerek yoktu. Öncü ve İz açıcılara vererek mevcutlarla idare edebilirdik. Eldekileri bakım ve onanmayarak hizmete hazır hale getirdik.

Kar kıyafetlerini süratle Kara Kuvvetleri'nden istedik. Bir depodan bulup gönderdiler. (1994 sonundan itibaren de soğuk iklim malzemeleri gelmeye başladı .) 1993'te, Ege'deki bir birliğin askeri, hangi kışlık iç çamaşırı ve parkayı giyiyorsa, Hakkari Dağ ve Komando Tugayı'ndaki asker de aynı şeyleri giymekteydi. Keza botlar da aynıydı.

Hareket halinde; dağlarda, karla kaplı alanlarda kardan mağaralar, barınaklar, tüneller yaparak içine girmek mümkün değildir. Ne yumuşak ve derin karda bunların inşası mümkündür, ne de kimsenin bir yerde duracak zamanı vardır. Böyle şeyleri klasik muharebelerde aylarca aynı hat ve yerlerde savunma düzeninde kalmış, karları çiğnenmiş, karda bu arada uzun sürede donarak oturmuş, taarruz hızı kesilmiş, haftaları .ayları çok olan birlikler yapılabilir. Veya bu tip tesisler ancak gösteri tipi tatbikatlarda görülebilir. Gerçek muharebe yaşamında, ne böyle bir zaman, ne de bunlarla uğraşabilecek asker vardır. Ortalama 2800-3000 metre yükseklikte, eksi 20-30 derecede askerlerin arka çantaları ve çadırları ıslandığında, rüzgarın taşıdığı soğuk, ıslaklıkla beraber içindekileri üşütüyordu. Bazı pratikler geliştirmeye ihtiyaç vardı. 2-3 asker, kendi çadırlarının üstünü örttüğünde, içerisinde bir mum yakıldığında bulundukları küçük mekan birkaç dakika sonra hemen ısınıyordu. PKK kamplarında şurada burada gördüğümüz sayısız naylonların amacı da insan,yiyecek ve cephaneyi korumak içindi. Civarımızdaki şehirlerden binlerce mumu bulmak; yüzlerce kilometre bu tip naylonları temin etmek mümkün olmadığından hepsini batıdaki şehirlerden satın alarak Hakkari'ye getirttik.

İstekle, ikmal kanallarından kadro tipi başka malzemelerin temini, tedariki, teslimi gibi bürokratik işleyişlere bağlı kalamazdık. Zaman hem kılıç gibi kesiyor, hem de su gibi akıyordu.

Bugüne kadar dağlarda yaptığımız operasyonlarda, PKK'nın bulunduğu yerlere helikopterlerle yaklaşırken bölgedeki karakolların uçtuğu seviyeler bizim uçtuğumuz yüksekliklerin altında kalıyor ve bir kayalıkta tertiplendiğimizde kartal yuvaları bulunduğumuz yüksekliklerden aşağıda bulunuyordu. Hava Kuvvetlerine yazı yazarak Kayseri'deki fabrikalarında dökümü yapılan bir kartal istedik, verdiler. Verilen kartalı Kayseri'den Hakkari'ye bir kamyonla taşıdık ve Tugay'in kışlasına; Dağ ve Komando Tugayı'nın bir sembolü olarak kayaların üzerine yerleştirdik. "General, düşman dışında hiçbir şeyle ilgilenmemelidir." 8 Aralık 1993'tü. 3 Kasım'dan itibaren bölgenin tamamını kaplayan kar, aralıklarla sürekli yağdı. Şehirleri birbirine bağlayan vadi yollarından başka her yerde, yükseklik durumlarına göre, kırk santim ile iki metre arasında kar vardı. Şemdinli-Çukurca hattından güneye, Irak topraklarından itibaren içerlere doğru sadece dağlar karlı kaplı, arazinin genelinde kar olsa da yürüme ve yaklaşmayı engelleyecek, zorlaştıracak seviyelerde değildi.

Gece, karargah subaylarının büyük kısmı çekildikten sonra, Harekat Merkezindeki kabartma harita üzerinde 2-3 saat, sakin bir ruh halinde bulunmaya çalışarak, PKK gruplarının durum ve psikolojilerini hissetmeye çalıştım. Bazı hesaplar yaptım. Harekat Şube Müdürü çalışıyordu.

- Ahmet, yarın Jandarma Özel Harekat Grubu'ndan iki komando timi Üzümlü Karakolu'na taşınsın, dedim.
- Bir istihbarat mı aldınız komutanım?
- Hayır, keşke bir istihbarat olsa; orada bir şey olacakmış gibi bir his var içimde.
- Üzümlü'de eksik olan bir şey yok komutanım.
- Orası öyle de, karakol etrafından fazla uzaklaşamıyorlar. Psikolojilerini ne kadar yükseltirsek kendilerini o kadar iyi hissederler. Bu iki tim gündüzleri karakolda istirahat edecek. Gece, karakolun altından Kuzey Irak'a girecek. Her gece başka bir yerde pusu kuracak, gün ağarmadan karakola dönmüş olacaklar. Timler helikopterle doğrudan karakola değil, sıradan bir faaliyetmiş gibi uzak bir yere bırakılacak, karakola gece gizlice girecekler. Bu iki komando timinin varlığından askerler dışında, köylü, korucu kimsenin haberi olamaması için oradaki subaylar ne gerekiyorsa, her şeyi yapacaklar.
- Anladım komutanım, emredersiniz!

İki Jandarma Özel Harekat komando timi 9 Aralık 1993 gece yarısı Üzümlü Karakolu'na girdi. Timlerin Üzümlü'deki üçüncü akşamı, 12 Aralık 1993 saat 21:15'te Çukurca Sınır Alay komutanı aradı. "Üzümlü karakol bölgesinde çatışma çıktığını" söyledi. Çatışma bütün gece devam etti. Çukurca'daki Komando Taburu da karakola intikal ederek, Kuzey Irak topraklarına girdi. Sabah olurken karakola indim. İki komando timi pusu kurmak için karakoldan hareket edip, Kuzey Irak'ta yürüyüş halindeyken, Üzümlü'ye saldırmak için yaklaşmakta olan PKK grubu ile karşı karşıya gelmişlerdi. İlk darbeyi de bizim timler vurmuştu. Fakat silah seslerinin duyulmasından 15-20 dakika sonra, Üzümlü köyünden karakola saldın başlamıştı. Köyden gelen ateşler, her şeyin PKK'lılarca planlandığı gibi gittiğini sanıp, hem yaklaşmanın, hem sızmanın tamamlanıp da saldırının başladığını düşünen, köydeki korucu ve milisler tarafından açılmıştı. Bu karakola daha önceleri yapılmış olan saldırılar da bu geceki gibi olmuş, Kuzey Irak'tan 100-120 kişilik PKK grubu gelmiş, köydekilerle birleşince .200-220 militanlı bir PKK grubu saldırıyormuş gibi kıymetlendirilmişti. Bu gece maskeleri aşağı inmişti. Sabahleyin köyde bir tek kişi yoktu. Hepsi kaçmıştı. Komando timlerinden biri astsubay çavuş dördü komando eri 5 şehit, doğrudan karakola yapılan atışlardan da bir asteğmen ve bir karakol eri şehit olmuştu. Toplam yedi şehit, on bir yaralı vardı. PKK'nın kaçıramadığı 24 ölünün büyük kısmı Kuzey Irak topraklarındaydı. Yaralıların çok fazla olduğu ortadaydı. Kan gölüne dönmüş yerlerde dahi hiçbir ceset yoktu.

Kuzey Irak topraklarına 8-10 kilometre girmiş olan Jandarma Komando Tabur Komutanı Kasimasi köyü yakınlarından aradı:

- Komutanım, karşımıza silahlı peşmergeler çıktı. Daha fazla ilerlemememizi söylüyorlar.
- Silah kullanarak engel olabilirler mi?
- Kararlı görünüyorlar komutanım.
- Dün geceki yaralıların bir kısmı o köyde tabii.
- Bazı katır izleri bunu doğruluyor.
Çukurca bölgesinin tamamındaki Kuzey Irak arazisi Barzani'nin mıntıkalarıydı ve köylerin tamamı onun aşiretine aitti, peşmergeler de onun silahlı adamlarıydı. Jandarma Komando Taburu iki bölüğü ile müdahale etmişti ve tabur komutanının yanında 200 kadar asker vardı. Sürprizlerle dolu vadilerde, bu adamların yaşam alanları, her çeşit tuzak ve pusulara müsaitti. Köylerin hemen arkasında da PKK'nın Metinan kampı mevcuttu. Daha fazla ilerlenmek istendiğinde peşmergelerden de ölenler olacaktı ama önemli olan bölgeye yabancı olan taburu, PKK'sıyla peşmergesiyle dolu daha güneye sürmek 200 asker için gündüz gözüyle büyük bir risk ve anlamsız kayıp vermekti. Atılacak taş, ürkütülecek kurbağaya değmezdi.

Tabur komutanına:

-Peşmergelerin başındaki hokkabaza söyle; Türkiye'den aldığı maaşla, tüfekle, yiyecekle PKK'lıları köylerinde saklayıp, bize caka satacak nankörler, bakalım daha ne kadar birilerini kandırmaya devam edecekler. Biz hancı, onlar yolcuyken daha çok görüşeceğiz. Sen farklı bir istikametten Türk topraklarına dön, dedim.

- Komutanım bu bölgede eski bir Irak kışlası var. Kışla temeline kadar yıkılmış. Araştırdım körfez harbinde burada 600 kişilik bir Irak taburu varmış, hiçbir yardım alamayan askerlerin tamamını peşmergeler bir gecede kesmiş.

- Aşiret bir ortaçağ kurumudur. Farklı bir şey söyleseydin yadırgardım. PKK Üzümü Karakolu'na daha önce dört saldırı gerçekleştirmiş; bu eylemler gazetelerde "Yine mi Üzümlü" diye birinci sayfada, başlıktan verilmişti. Bu beşinci saldırı için gelişleriydi ve Kuzey Irak'tan karakola yaklaşırken yakalanmışlardı. 12 Aralık 1993'ten sonra Türkiye bir daha Üzümlü adını hiç duymadı. Ne olmuştu da Üzümlü Karakolu artık haberlerde yoktu? Merak eden de olmadı.
Basın, Üzümlü çatışmasını aşağıdaki bilgilerle halka duyurdu:

13 Aralık 1993, Hürriyet:

"Basamadan basıldılar. 24 ölü Hakkari'nin Çukurca ilçesi Üzümlü Jandarma Karakolu'nu basmak isteyen PKK'lılar hezimete uğradı. Irak topraklarında da süren operasyon sonucu 24 PKK'lı ölü ele geçti."

13 Aralık 1993, Sabah:

"Aynı karakolu 5nci kez basan 24 PKK'h öldürüldü. Kuzey Irak'tan gelen bir grup terörist dört kez baskına uğrayan Çukurca'nın Üzümlü Jandarma Karakoluna roket ve uzun namlulu silahlarla saldırdı. 24 PKK'lı öldürüldü. Bir subay, bir astsubay ve üç er şehit oldu. Kuzey Irak'a giren komandolar harekata başladı.

15 Aralık 1993, Hürriyet, tam sayfa başlıktan:

"Sızma harekatı: Önceki gün PKK'ya son yılların en büyük darbelerinden birini vuran güvenlik güçleri, ilk defa gece sızma harekatı gerçekleştirerek PKK'yi pusuya düşürdü. 200 kişilik PKK grubu Üzümlü Karakolu'na baskın için gelirken, Kuzey Irak'a sızma harekatı gerçekleştiren komandoların pususuna düştü. İlk anda PKK'ya 17 kayıp verdirildi."

...

Son olarak da en güvenilir olanı helikoptere bindirip, sınıra paralel uçarak, nerede ne kadar PKK'h olduğunu nokta nokta tespit ettik. Üzümlü'ye gelen PKK'hlarm 86 yaralısı vardı. Bunlar saldırıya katılmayan başka gruplarla birlikte dokuz ayrı yerdeydiler. Saklandıkları yerlerden dördü arazideki sığınak ve mağaralarda, beşi de Kanimasi köyünün içindeki evlerdeydi. Haber kaynaklarının birbirini onaylayan en sağlam bilgilerden biri de, buradaki yaralıların tedavilerini bir Alman doktor ile bir Alman hemşire yapıyordu. Komando Taburu'nun neden daha güneye gitmesine mani olmaya kalkışmaları ortadaydı.
20 Aralık 1993 günü Kuzey Irak'taki bu bölgeye taarruz etmek üzere; Yüksekova'daki 1. Dağ ve Komando Tabum ile Hakkari'deki 2. Dağ ve Komando Taburu Çukurca'ya karadan intikal ettiler. Diyarbakır'dan istenen helikopterler de aynı gün Hakkari'ye, Tugay'ın kışlasına geldiler. Aldatma planı gereği 20 Aralık'ta Çukurca'ya uçacaklardı.

Çukurca Jandarma Sınır Alayı kı şlasında karargah subayları ile harekata kaülacak olan 1., 2. Dağ ve Komando ve Jandarma Komando Tabur komutanlarıyla 19 Aralık gecesi plan üzerindeki son görüşmeleri yaptık. Her şey tamamdı. Harekat; uçar birlik kullanılarak, havadan hücum tarzında bir taktik akındı. Hedeflerin üzerine alçak uçuşla yaklaşılacak ve doğrudan hedef bölgesine atlanılacaktı. Kobralar havada bulunacak, ihtiyaç halinde yere atlayan komandoları destekleyeceklerdi. Harekat 20 Aralık günü gün ağarırken başlayacak, hava kararmadan aynı gün aydınlık süresinde bitirilecekti. Her zaman altın değerinde olan zaman, bu harekatta paha biçilmez kıymete sahipti. Süratle gitmek, süratle vurmak, süratle dönmek; harekatın özüydü. 20 Aralık sabahı, bir haftadır bu bölgelerde olduğu veçhile sisle başladı. Türkiye'ye nazaran daha alçakta kalan Irak arazisi göz gözü görmeyen sis denizi gibiydi. 12.00'de komando ve iki süper kobra helikopteri, dokuz adet karaşahin, 09:30'da, sisin kalkmasıyla harekata başlamak üzereyken; Jandarma Asayiş Komutanı Korgeneral Hasan Kundakçı Çukurca'ya geldi. Kendilerini karşıladım.

- Osman Paşa harekat için Genelkurmay'dan haber bekleyeceğiz. Durumlarını ona göre ayarla, dedi.
- Komutanım hedefler yeşil hat denilen yerin 15 km içinde, onun için onay almayı düşünmedim.
- Bizim Asayiş Karargahı bildirdi. Oradan da Genelkurmay Başkanı'na arz edelim dediler.

II
Hasan Paşa saat 10:00'dan saat 14:30'a kadar belki 10-15 kere Genelkurmay Karargahında bulduğu herkesle görüştü. İstihbarat Başkanı arzda, Harekat Başkanı arzda diye, tam 4,5 saat geçti. Sonunda Hasan Kundakçı Paşa'ya haber geldi.

Görüşmesinden sonra bana:

- Genelkurmay Başkanı'na arz etmişler, O da "Osman Paşa'ya söyleyin operasyon sırasında Barzani'nin peşmergelerin hiçbirinin kılına halel gelmemeli, böyle olacaksa operasyonu yapabilir" demiş.
- Mezi-Karyaderi Kampına taarruz etti ğimizde bunların denilen karakolların ne olduğunu gördük. Üzümlü saldırısından sonra bizim birliklerin karşılarına çıkmaları ortada, şimdi gideceğimiz bölge ve köy onların, PKK grupları ile Üzümlüye saldıranlar da oradalar. Bar-zani ve peşmergelerin daha başka ne yapmaları lazım? Bunların da hepsi bir tarafa havanın kararmasına 1,5 saat kaldı, Türkiye'nin en doğusundayız. Biz hafif donanımlıyız, bütün ağırlıkları atük. Asgari altı saate ihtiyacımız vardı. Harekat arı kovanının içine dalmak şeklindeydi. Onun için ancak aydınlıkta yapılabilir. Her şeye rağmen he-saplanamayan durumlarla da karşılaşabiliriz. Ateş desteğinden vazgeçtim. Yaralılarımızı da gece helikopterler uçamayacağı için tahliye edemeyiz. Harekattan vazgeçiyorum, dedim.
Hasan Paşa sakin bir şekilde konuşmayı sonuna kadar dinledi.

Sonra:

- Gene de sen bilirsin Osman Paşa zaman çok geçti. İyi bir kötek yiyeceklerdi ama olmadı işte.
- Artık bu planla yapılacak bir şey kalmadı, komutanım ,dedim. Kundakçı Paşa yarım saat sonra Diyarbakır'a gitmek üzere ayrıldı. Ben ve bütün birlikler gece sınır bölgesinde kaldık.

21 Aralık 1993 günü yayımlanan Hürriyet gazetesi aşağıdaki haberi veriyordu: "Gece Irak'a sızdılar. Dağ Komandoları 27 PKK'h öldürdü. Kuzey Irak'taki bir peşmerge karakolunun PKK'lıların ele geçirdiğini belirleyen dağ komandoları, dün gece bir "sızma operasyonu" gerçekleştirdi. Sınırdan 7 km içerdeki peşmerge karakolunu basan dağ komandoları 27 PKK'lıyı öldürdü."

25 Aralık günü gene Çukurca'daydım. Hakkari il Jandarma Alay Komutanının aradığını söylediler. Albay Necmettin sınıf arkadaşımdı.
- Necmettin dinliyorum.
- Komutanım Karanlık Dağ (Kato) civarından bir ihbar aldık. Yakındaki boş köylerden birine inmişler. Oraya gitmek istiyorum.
- Bunu bana niye soruyorsun, herkes tam inisiyatife sahip. Ancak senin kaç timin var ki?
- Polis Özel Harekatı sürekli Hakkari'de. Emniyet Müdürüne söyledim onları alacağım. Benim yanımda da iki tim var.
- Necmettin Kato'da büyük bir grup var. Senin beraber gideceğin Jandarma ve Polis timleri bu işte çerez bile olamaz. Helikopter ve ağır silah desteği gerekirse, kara muharebeleri çok farklı şey biliyorsun; topografya, harita, hava araçlarını sevk etme. (Ona telefonda Dağ ve Komanda Tugayının bir hafta içersinde oraya taarruz edeceğini söyleyemiyordum.)
- Komutanım başlarında ben olacağım.
- Peki, sen bilirsin. Ama bu ekipler Karanlık Dağları'na çıkamaz, orada da bir iki gün dahi kalamazlar.
Daha Çukurca'dan ayrılmamıştım. Havanın kararmasına kısa bir süre vardı. İl Jandarma Alay Komutanı bu kez telsizle aradı.
- Komutanım henüz Kato Dağı eteğinde iken PKK. hlar ateş açtılar, ilk ateşte benim habercim şehit oldu. İki de yaralı er var. Polisler bu gece burada kalmayız diye Hakkari'ye doğru gidiyorlar.
- Temas ne zaman sağlandı? Siz tam neredesiniz?
- Temas 4 saat önce sağlandı. Bizde Kato'nun bir kıyısındayız. Polislerin durumunun Vali Bey'e bildirdim. O'da "dönmeyeceksiniz" diye emir vermesine rağmen, onu da dinlemediler.
- Sen Hakkari'ye dön. Oraya geliyorum.

26 Aralık saat 01:00'de Tugay'ın batısındaki 3.265 metre rakımlı Şü-raker-koç Tepe'de bulunan ama telsiz sistemlerinin rölesindeki muhabere müfrezesine bir grup PKK'lı saldırıya teşebbüs etti. Temmuz ayında bile en kalın kıyafetlerle üşünülen bu yerin şimdi Sibiryadan farkı yoktu. Daha önceleri de buraya niyetlenmişlerdi. Müfreze (25-30 asker) hazırlıklıydı. Daha tel örgüleri geçmeye çalışırlarken bunları karanlıkta fark eden nöbetçilerden bir asker, açtığı ateşle biri erkek diğeri kadın iki militanı öldürdü. 15-20 dakika içinde altı PKK'lı öldürülünce, diğerleri geldikleri yere kaçtılar, yani Kato-Karanlık Dağdaki kamplarına. Civarda bir şeyler yaparak akıllarınca varlık gösterisi peşindeydiler.

Aynı gün Şemdinli Derecik 'teki Piyade Tabur Komutanı Kurmay Yarbay Ali, sınırdan 15-20 km içeride Irak topraklarında PKK'nın iki sığınağının yerlerini öğrendiğini, gidip bulmak istediğini söyledi. Taburun Kuzey Irak'a giren bölükleri sığınakları buldu. Çok miktarda el bombası mayın ve erzak çıkardılar. Fakat kısa bir süre sonra çatışma çıktı. Bu bölgede genişleyecek bir muharebe piyade taburunun unsurlarını zorlayabilirdi. Şemdinli'deki Dağ ve Komando Taburuna iki kara şahin gönderdik. Komandolar piyade taburu ile çarpışan PKK grubunun arkasındaki kayalık mıntıkaya atladılar. Ben de çatışma alanına gittim. Geri bölgeleri kuşatılan, hiç ummadıkları bir durumla, hem de Irak arazisinde yüz yüze kalan PKK grubunun telsizleri, ana baba günü, panik halinde ciyak ciyak ötüyordu. Laçkalaşan sinirleriy-le birbirlerine küfürler yağdırıp durdular.

28 Aralık 1993, Hürriyet Gazetesi:

"Irak sınırında 11 PKK'lı öldü: Hakkari'nin Şemdinli ilçesinin Irak sınırı yakınlarında 11 terörist ölü olarak ele geçirildi. Sığınaklarda 30 el bombası, 24 mayın, bol miktarda gıda maddesi bulundu."

28 Aralık 1993, Milliyet Gazetesi:

"Hakkari'nin Şemdinli ilçesi yakınlarındaki operasyonda 11 PKK'lı öldürüldü." Jandarma Asayiş Komutanlığı'ndan 22 Aralık 1993 tarihli bir mesaj geldi. Metinde "Jandarma Asayiş Komutanlığı bölgesinde (Güneydoğu Anadolu-13 vilayet) yedi operasyonun, uygulanan taktikler, kişisel cesaret ve gözü peklik açısından harp tarihi ve kayıtlarına kaynak teşkil edecek şekilde olduğu belirtiliyor ve harp tarihine esas olacak gibi, daha detaylı rapor edilmeleri" isteniyordu. Bu yedi harekatın dört tanesi Hakkari'ye aitti; Ağustos, Eylül, Kasım ve Arahk aylarını kapsıyordu. Diğer üç operasyonun her biri başka bir vilayete aitti, tarihleri de Kasım ayını gösteriyordu. Hakkari'dekiler; İkiyaka Dağları, Bal¬kaya Dağı Operasyonlarıyla, Serbest ve Üzümlü Karakolları çatışmalarıydı.

Mesajı karargah subaylarına verdim ve sordum:

- Bu mesajda büyük bir noksanlık var, nedir?
-Ekim ayında Kuzey Irak'a, Mezi-Karyaderi Kampına yaptığımız harekatı unutmuşlar. Hızla dalıp çıkmamızdan olacak herhalde; şok etkisi var ya komutanım, dost düşman herkesi etkiliyor.
- Bizi sonuçlar ilgilendiriyor arkadaşlar ama; bir tugayın ilk kez, tek başına PKK'nın Kuzey Irak'taki kamplarından merkezdekine, gece 20 km sızması, bunu 3000 komandoyla gerçekleştirmesi bir taburun da kimsenin bilmediği, görmediği Kuzey Irak'ta dağlardan, bir karanlık süresinde 36 km yol kat ederek kampı güneyden kuşatması ve buranın hiç zayiat verilmeden 48 saatte yerle bir edilmesi doğal bir şey olamaz. Bu kadar asker gece kayalıklarda zaman zaman geçerken düşüp kolunu bacağını kırabilir, kayalıklardan vadilere düşer, herhangi bir nedenle ayağı kayar, başı parçalanabilir. Çünkü sürekli hızlı hareket ihtiyacı bu sonuçları dahi mantıklı gösterebilir. Bunlar bile olmadı. Asayiş Karargahı'na bunları da telefonla bildirin. Mezi-Karyederi harekatını da detaylandırarak, diğerleri ile birlikte gönderin.

"Bir kayba ağlar
Şu gördüğüm sıradağlar
Her gün yatuk bir Türkü söyler
Yiğidim yiğidim diye dumanlı tepelerinde rüzgar,
İş ittin mi hiç?"
Mehmet Rıza Çalışkan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön PKK: PKK Amerikan Ordusunun Bir Parçasıdır, PKK Bir Kürt Hareketi Değildir, Türk ve Kürt Kardeştir ve Asıl Düşmanımız ABD ve Onun Emirkulu Olan AKP'dir!

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir