Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

PKK Terör Örgütü Analizi

PKK'yı yaratan ve günümüze kadar finanse edip yöneten devlet Amerika’nın ta kendisidir.
Nasıl mı?
-1980 darbesi sonrasında Türkiye’de oluşan Amerikancı hükümetlerin yardımı ile.
-PKK ve Kürt mafyası ne tesadüftür ki Turgut Özal döneminde oluştular ve güçlendiler.
-Abdullah Öcalan bir MİT ajanıdır. Bunun kanıtını kahraman Uğur Mumcu bulmuştu. 1972'de, Abdullah Öcalan "Şafak Bildirisi" davasından dolayı tutuklandı, ve sonrasında Milli İstihbarat Teşkilatı "Bizim adamımızdır" yazısını yollayıp, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasını sağlamıştı.
PKK gibi aşağılık ve zavallı bir terör örgütü neden hâlâ etkisiz hale getirilmedi ve sürekli Şehit vermemize sebep oluyor?
-"Devlet" kelimesinin anlamı şudur: "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal ve askeri bakımdan örgütlenmiş milletin oluşturduğu tüzel varlık". Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Devleti'dir ve bu devletin bütün organlarını(TSK, MİT, vs) yöneten güç hükümettir. Yani hükümetin elinde bir uzaktan kumanda var ve bununla istediği zaman bütün devlet organlarına emir verip onları yönetebiliyor. Demekki eğer hükümetin başındaki lider kadro kişisel çıkarları(zenginlik) uğruna Amerika'ya namusunu ve şerefini satan insanlardan oluşuyorsa, TSK ve MİT gibi devlet organlarının başındakileri de maalesef dolaylı olarak Amerikancı oluyor. İşte bu yüzden Abdullah Öcalan bir MİT ajanıydı ve sonra ABD'nin çıkarları uğruna Amerikancı Özal Döneminde, PKK dizayn edildi ve bu lanetli terör örgütün başına imralı canisi getirildi.
-Ülkemizin yönetildiği bu lanetli sisteme rağmen, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içinde daima bu düzeni bozup Türkiyenin Tam Bağımsızlığını koruyan Atatürkçüler olmuştur. Eşref Bitlis önderliğindeki Atatürkçü Kahraman Askerler, Özal döneminde sürekli Amerika ve Amerikancı hükümet ile mücadele etmişlerdir. Eşref Bitlis vefat etmeden önce(17-02-1993 öncesi) Kuzey Irak ve PKK’ya yapılan operasyonlar sonucunda Amerikan Ordusunun bir parçası olan PKK terör örgütü resmen yok edilmişti. İşte bu onurlu davranışlar sonrasında, 1960 Devriminden sonra ilk defa Eşref Bitlis döneminde yine TSK içinde bir Atatürkçü(Anti-emperyalist) Devrim oluşmuştur. İşte bu Devrimi yaratan Kahramanların Ruhu günümüze kadar TSK'da devam etmiştir ve bu yüzdendir ki, bu ruha sahip olan Askerlerin büyük bölümü günümüzde Amerikancı AKP tarafından ya Silivri Cezaevine yerleştirilmiş yada emekli edilmişlerdir, ki PKK yok edilemesin ve Amerika’nın çıkarlarına zarar gelmesin diye.
-PKK terörü Amerikancı Çiller ve Tayyip Erdoğan hükümetleri tarafından kasıtlı olarak yok edilmedi ve daha da güçlendirildi.
SONUÇ, PKK TERÖRÜ NEDEN BİTMEDİ:
-DSP Hükümeti Döneminde TSK tarafından yine etkisiz ve yokedilme noktasına getirilmiş olan PKK, AKP ve Hilmi Özkök'ün Büyük Yardımları ile ABD'nin Irak'ı Tekrardan İşgal Edip, PKK'nın tekrardan güçlenmesi sağlanmıştır.
-AKP terörü bitirmek için asla herhangi bir adım atmıyor.
-Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, ABD ile yaptığı 9 maddelik gizli anlaşmada TSK’yı zayıflatan ve PKK'yı yasallaştıran ve güçlendiren maddeler var. Ve bu maddelerin hepsi de gerçekleştirildi.
- Erdoğan'ın Özel Temsilcisi olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan AKP'nin PKK ile işbirliği yaptığını resmen doğradı. Buda Vatan Hainliğinin belgesidir.
-Şehitlerimizin sorumlusu: "AKP’nin Kürt Açılımı Politikası ve ABD-AKP-PKK-BDP(DTP) İşbirliği"
ÇÖZÜM, PKK TERÖRÜ NASIL BİTER:
-NATO'dan çıkılacak, Amerikaya rest çekilecek, Avrasya ülkeleri(İran, Suriye, Çin) ile milli çıkarlarımız doğrultusunda ekonomik anlaşmalar yapılacak(hedef Türk Birliği).
-Kuzey Irak, aynen Kıbrısta yapıldığı gibi, yasal haklarımıza dayanarak, oradaki Türkmen Soydaşlarımızın yardımı ile ele geçirilmeli, ve bölgedeki bütün PKK’lılar 1-2 günde etkisiz hale getirilecek.
-Doğu Anadolu'da İş Garantisi ve Tarih Dersleri
Ayrıntılı Bilgiler için giriniz

PKK Terör Örgütü Analizi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 20:35

PKK

Tarihi Gelişim

PKK, diğer ayrılıkçı şiddet hareketlerinde ve onlara verilen toplumsal desteklerde olduğu gibi yoksulluk, toplumsal, siyasal, kültürel çıkmazlar nedeniyle insan kaynağını canlı tutmakta bir zorlukla karşılaşmamıştır. Var olan toplumsal, ekonomik, siyasal yapıdan memnun olmayan bir kısım alt-orta sınıfa mensup Kürt aydınları da birçok etnik örgütlenmede de görüldüğü gibi PKK'da öncü rolleri üstlenmişlerdir. Temel tezleri ise Kürdistan'ın sömürge olduğu iddiasıdır. Genellikle milliyetçi örgütler temsil ettiklerini iddia ettikleri etnik grupların sömürge olduklarını ve bu durumdan kurtulmak için mücadele verdiklerini ileri sürerler. Burada amaç, Birleşmiş Milletler'in sömürgeciliğin tasfiyesi amacıyla kabul ettiği self-determinasyon hakkından yararlanmaktır. Fakat self-determinasyon hakkının tam olarak hangi durumlarda geçerli olduğu ve kimleri kapsadığı konusunda tam bir görüş birliği yoktur. Birleşmiş Milletler Teşkilatı ise her zaman teşkilata üye devletlerin toprak bütünlüğünün korunmasından yana olduğunu açıkça belirmiştir.

Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinin geri kalmışlığı Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) 1965'de Büyük Millet Meclisi'nde temsil edilmeye başlanmasıyla birlikte bu parti içinde yer alan 'Doğu kanadı' (Sol eğilimli) tarafından gündeme getirilmiştir (TİP 13 Şubat 1962' de bir grup sendikacı tarafından kurulmuştu. 1965 seçimlerinde %3 oy alarak mecliste 15 milletvekilliği kazanmıştı). Sol'daki Kürt aydınları önceleri Türkiye sosyalist hareketi içerisinde kendilerine müttefik arayacak, daha sonra ise kendi bağımsız örgütlenmelerine gideceklerdi. Bu arada sol örgütlenmenin dışında bir grup Kürt ise TDKP'de (Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi. 1965'de Urfa milletvekili F. Bucak, ve Sait Elçi tarafından kuruldu) örgütlendiler. 1967'de, Türkiye İşçi Partisi ile TDKP arasında bir işbirliği ('Doğu Mitingleri'nde) gözlenmiştir. Bu arada, 1960'lı yılların sonunda, İşçi Partisi'nden insanların da içinde yer aldığı Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) kurulmuş ve 'Doğu Sorunu'nun da tartışıldığı bir entellektüel platform oluşturulmuştur. Mayıs 1969'da, özellikle Yön Hareketi ve Türkiye İşçi Partisi içinden gelen Kürt sosyalistleri Ankara ve İstanbul'da (ve daha sonra da Diyarbakır, ve Batman'da) DDKO'ları kurdular. Kürtlerin kültürünün geliştirilmesi, Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki her türlü baskının sona erdirilmesi gibi düşünceler etrafında örgütlenen bu gruplar üniversitelerdeki Kürt gençlerini kültürel bir çalışma içerisine sokmak amacıyla yola çıkmışlardı. DDKO'lularin, TİP'in dördüncü kongresine katılan delegeler üzerinde de etkileri olmuş ve kongrede Kürtler hakkındaki kararın alınmasında önemli bir rol oynamışlardır.

Türkiye İşçi Partisi'nin 1970 yılındaki 4. büyük kongresinde de Kürt sorunu tartışılır. Bu kongrede Türkiye'nin doğusunda yaşayan Kürtlere zaman zaman baskı uygulandığı, bu bölgenin bilinçli olarak geri bıraktırıldığı vurgulanmış ve Kürt halkının haklarını kullanmada TİP'in desteğinin sağlanacağı ilan edilmiştir. Fakat bu gelişmeler 12 Mart 1971 darbesiyle bir süre erteleniyor. Darbeye gerekçe olarak Silahlı kuvvetler yayınladığı bildirisinde darbenin gerekçesini şöyle açıklıyordu;"Parlamento ve hükümet süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu, anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, ...Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür".107 12 Mart 1971'de ilan edilen sıkıyönetim ile birlikte DDKO'lar kapatılmış ve bir çok üyesi ise tutuklanmıştır. TİP ise, 4. Genel kurul toplantısındaki bazı rapor ve bildirileri (özellikle Kürt sorunu üzerine olanlar) anayasa ve siyasi partiler kanununa aykırı olduğu gerekçesiyle, 21 Temmuz 1971'de Anayasa Mahkemesi'nce kapatıldı.

PKK, DDKO dahil değişik örgütlerden insanları kendi bünyesinde toplamayı başarmıştır. Birçok hareketin örgütlenme yapısında olduğu gibi, PKK hareketi de çoğunlukla üniversite öğrencileri arasındaki (özellikle Ankara Yüksek Öğrenim Derneği, AYÖD) bir örgütlenmenin sonucudur. PKK'nın kurucularından Abdullah Öcalan, Ali Haydar Kaytan, Cemil Bayık, Haki Karer ve Kemal Pir AYÖD içinde faaliyette bulunuyorlardı. Önceleri Türkiye solu içerisinde varlıklarını sürdüren bu grup 1970'li yılların ilk yarısından itibaren Güney Doğu'nun (dolayısıyla çoğunlukla Kürtlerin) geri kalmışlık, yoksulluk sorununa öncelik veren bir tutum içine girmiş ve Türkiye solu'ndan ayrı olarak örgütlenme yolunu seçmiştir. 25 kişi, Ankara'daki toplantılarında Kürdistan'da mücadele kararı alırlar. Doğu ve güneydoğu illerinde siyasi faaliyetlere başlanır. 1977'de Mimarlar ve Mühendisler Odası himayesinde yapılan bir toplantıdan sonra bu faaliyetler artırılır. Öcalan da bu faaliyetlere bizzat katılır. Mayıs 1977'de örgütün Kürt olmayan kurucularından Haki Karer öldürülünce örgüt, devlet ajanlarınca öldürüldüğünü iddia eder. Fakat Karer'in PKK tarafından öldürüldüğü de ileri sürülmüştür. Öcalan'ın , PKK'nın IV. Ulusal Kongresi'nde "(...)partiye bağlı olan, ölümü hak etmedikleri halde ölümle cezalandırılan çok sayıda kişi vardır(...) bazılarının itibarlarının iade edilmesi de karar altına alınmalıdır108" sözleri örgüt içi öldürmelerin olduğunu doğrulamaktadır.

Öcalan, genişleyen faaliyetlerin bir çerçeve içerisinde yürütülmesinin siyasi bir örgütü gerektirdiğini "Kürdistan Devriminin Yolu" isimli Sonbahar 1977'de yayınladığı bir bildiriyle açıklamış, ve siyasi örgütlenmede geçiş dönemine 1978'de bir parti kurarak (PKK) yeni bir boyut kazandırmıştır. Erener'e göre PKK hareketi emperyalist-kapitalist dünya sisteminde bunalımın yaşandığı ve dolayısıyla baskı ve sömürünün- arttığı 1970'li yıllarda ortaya çıkmıştı.109 PKK lideri Öcalan ise bunalımların (örneğin, İran-Irak Savaşı) Ortadoğu'daki toplumsal ve ulusal halk hareketlerinin olgunlaşması için uygun bir ortam yarattığını ileri sürmüştür.

1970'li yıllarda Özgürlük Yolu Dergisi (Kemal Burkay, A. Baran ve arkadaşlarınca Haziran 1975'de yayınına başlamıştı), Rizgari Dergisi (1976'da Kürtçe ve Türkçe olarak yayınlanmaya başlanmıştı. 1979 sonbaharında son sayısı yayınlandı. Bağımsız bir Kürdistan Komünist Partisi'nin kurulmasını mücadele için gerekli gören grubun karşısına çıkan ve komünist partisi olmadan da siyasi mücadelenin demokratik kuruluşlarca üstlenebileceğini ileri süren bir grup Ala Rizgari'yi oluşturdular), Komal Yayınlan (Ankara'da 1974 sonlarında faaliyete başlamış ve Kürt sorunu üzerine bir çok kitap yayınlamıştı) gibi kurumlaşmalar önemli bir tartışma ortamı da oluşturacaktaydı, 1973-1977 dönemindeki ideolojik çalışmalar, 27 Kasım 1978'de PKK'nın yaklaşık 25 kişinin katılımıyla Diyarbakır/Lice'de resmen kurulmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. İdeolojik hazırlık dönenimden pratik faaliyet dönemine geçilmiştir.

1980 askeri yönetimiyle birlikte özellikle Türkiye solu'nun üzerindeki baskıların artması sol örgütlenmelerde önemli ölçüde bir dağılmaya yol açarken Türkiye'de bulunan bir çok sol örgüt liderleri gibi PKK önderleri de (Öcalan, 1979 Yaz'ında Suriye'ye gitti) Suriye'ye ve diğer Avrupa ülkelerine kaçtılar. PKK'nın ilk kongresi 15-26 Temmuz 1981'de toplandı (Suriye-Lübnan sınırında). Bu toplantıda askeri ve siyasi eğitim projeleri görüşüldü. Bu arada 1980 askeri darbesi sonucu yapılan tutuklamalarla dolan Diyarbakır cezaevi PKK'nın kadro genişletme çalışmalarına zemin hazırladı ve yeni kadroların eğitimi çalışmalarında önemli bir rol oynadı. PKK merkez komitesi üyesi Kemal Pir'in, "Kürdistan özgürlük mücadelesinin kalbi Diyarbakır'da, Diyarbakır'ın kalbi de zindanda atmaktadır" ifadesi PKK'lıların yoğun, olarak bulundukları cezaevlerinin birer eğitim merkezi haline getirilmiş olduğunu göstermektedir.

20-25 Ağustos 1982'deki İkinci Kongre'de ise, hazırlıkların tamamlandığı ve yurt dışından dönüp içerdeki faaliyetlere başlama zamanının geldiğine karar verildi. Bu arada PKK'nın kurucularından M. Doğan'ın Mart 1982'de, M.H. Durmuş ve K. Pir'in (Pir, Kürt kökenli olmayanlardandı) ise Eylül 1982'de ölüm haberleri geldi.113 PKK'nın önemli askeri komutanlarından Mahsun Korkmaz ise Mart 1986'da öldü. PKK'da uzun yıllar üst kademe görevlerde bulunan Selim Çürükkaya'ya göre ise Korkmaz, 3. Kongreye beş gün kala Öcalan'ı eleştirdiği için ortadan kaldırılmıştı. 1982'de partinin kuruluşunda var olan yapısının tasfiye edildiğini ileri süren Çürükkaya, Öcalan'ın diktatörlüğünün kurulduğunu, merkez komitesinden birçok ismin hain ilan edilerek öldürüldüğünü, bir kısmının Avrupa'ya kaçtığını ve diğerlerinin ise Öcalan ile beraber kalmayı tercih ettiklerini belirtmiştir.

Şiddet Dönemine Geçiş

İkinci Kongrede eyleme geçmek için tüm hazırlıkların tamamlanmış olduğu tespiti yapılmıştı. PKK yönetimince başlangıç olarak silahlı propaganda ünitelerinin oluşturulması, ve bölgedeki yerel nüfusla ilişkiye geçilerek gerilla savaşının başlatılması kararlaştırıldı. 1984 Haziran'ında Silahlı Propaganda Birliği oluşturuldu. Bu birim Kürdistan Kurtuluş Birliği (HRK) adlı bir kuruma bağlandı. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra 15 Ağustos 1984'de bir grup PKK'lı Eruh ve Şemdinli saldırıları ile, Öcalan'ın en önemli araç olarak gördüğü silahlı mücadeleyi başlattı.

Terör eylemlerinden amaç, diğer hareketlerde de gördüğümüz gibi ülkede merkezi hükümeti zor duruma sokup siyasi vs. tavizler koparmak, ve yurt dışında ise uluslararası dikkatleri Kürt sorunu üzerine çekmekti.

Bu arada şunu da belirtmek gerekir:

PKK, Frankfurt ve Berlin merkezli 'Medico International' ve Londra merkezli 'Kurdistan Human Rights Project' tarafından organize edilen Kürdistan Konferansının sonuç bildirgesinde (madde 5) "Organize silahlı Grup" olarak tanımlanmaktadır.116 Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) genel sekreteri Perre Sane'nin Ekim 1996'da Türkiye'yi ziyaretinde PKK'yı "silahlı bir muhalefet örgütü" olarak tanımlaması da ilginçtir. Eğer öyle ise, birçok silahlı eylem, bir muhalif şahsın veya grubun eylemi olarak yorumlanabilir ve bu eylemler haklı gösterilebilirler. Bu tür açıklamalar, insanları anarşi (hukuksuz belirsizlik) ve çatışma ortamının haklılığım savunmaya kadar götürebilecek olan bir tehlikeyi içerisinde barındırmaktadırlar.

PKK silahlı saldırılarının yanısıra, uluslararası faaliyetlere de önem vermekteydi. İsmail Beşikçi'ye göre, her türlü uluslararası toplantının, uluslararası görüşmenin silahlı mücadeleye bağlı olarak gerçekleştirilmesi gerekliydi. Bu amaçla ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) 21 Mart 1985'te Öcalan'ın bir kuruluş bildirgesiyle kurularak uluslararası alanda bir meşruluk kazanmak amaçlandı.119 ERNK'nın görevi Kürt sorunu konusunda bilgi sağlamak, Kürtlere karşı yapılan insan haklan ihlallerini tespit edip bu bilgileri ulusal ve uluslararası kuruluşlara bildirmek, ve bu yolla insan haklan örgütlerinin, parlamentoların, siyasi liderlerin, partilerin ve diğer demokratik kuruluşların desteğini sağlamaktır. ERNK, bu tür faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi için bir bülten çıkararak diğer dillere çevrilmesini ve dağıtılmasını organize eder. Sürgünde kurulan parlamentonun faaliyetleri ve bildirilerini basılı hale getirerek dağıtımını yapar. Özellikle insan hakları örgütlerinin Kürtlere karşı yapılan hak ihlalleri konusundaki açıklamalarım basılı hale getirerek gerekli yerlere iletir. Bu tür açıklamalar örgüte uluslararası destek sağlamak için elzemdir. Ayrıca Kürt halkının self-determinasyon hakkını kullanabilmesine izin verilmesini ve önkoşulsuz olarak Kürt halkının temsilcileriyle görüşülmesini talep ederken, ABD ve Avrupa Birliği'nden Türkiye'ye karşı ekonomik ambargo uygulanması için de uluslararası destek aramaya devam etmektedir.

Örgütteki silahlı militanların sayısının artması üzerine ise, 1986 yılında ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) kuruldu. Bu birimin amacı ise şiddet eylemleriyle merkezi hükümeti zor duruma sokup örgüte siyasi hareket alanı sağlamaktı. Ara-sıra ilan edilen ateşkesler ise örgütün silahlı birimlerine yeniden toparlanma imkanı sağlamaktaydı. Bütün ayrılıkçı şiddet örgütleri zaman zaman ateşkes ilan ederler. PKK merkez komitesi üyesi (yeni adıyla başkanlık konseyi) Mustafa Karasu'ya göre, PKK'nın ateşkes taktiği Türk devletinin arkasındaki destekleri zayıflatmıştır. Londra'daki Kürt Enformasyon Merkezi'nce hazırlanan yayınlanmamış bir makaleye göre, başarılı bir sonuç alabilmek için PKK'nın ateşkes ilanlarıyla Türk hükümeti zor duruma sokulurken, batılı hükümetlerin, meclislerin, siyasi partilerin ve insan hakları örgütlerinin Ankara üzerindeki baskılarının artırılmasını sağlamak şarttı.

PKK, Uluslararası Gelişmelere Ayak Uydurmaya Çalışıyor

PKK'nın Ocak 1995'de toplanan 5. Kongresi'nde, uluslararası platformda örgütün sesini daha iyi duyurabilmek, silahlı eylemleri siyasi faaliyetlerle desteklemek ve bu yolla uluslararası toplumun Türkiye üzerindeki siyasi baskısını artırmayı sağlamak amacıyla sürgünde bir Kürt parlamentosu kurulması kararı alındı.121 Bu yolda PKK'nın başarılı olduğu söylenebilir. Özellikle Türkiye'deki silahlı eylemlerini sürdürürken, 14-15 Ekim 1989'da Paris'te, 27-28 Eylül 1991'de Bonn'da, 2-3 Ekim 1992'de Viyana'da, 12-13 Mart 1994'de Brüksel'de, 17-18 Nisan 1997'de Roma'da uluslararası konferanslar düzenlemeyi (dolaylı veya dolaysız katkılarıyla) başarmıştır.

5. Kongrede, Öcalan'ın genel sekreterlik statüsü başkan olarak değiştirildi ve bir başkanlık konseyi oluşturuldu. Cemil Bayık, Duran Kalkan, Murat Karayılan, Halil Ataç, Haydar Kaytan ve Mustafa Karasu başkanlık konseyi üyesi oldular. Bu kongrede önemli bir gelişme de PKK'nın bayrağı üzerinde yapılan değişiklik konusunda oldu. Doğuşunda sosyalistlerin ağırlıkta olduğu bir hareket olan PKK (hâlâ öyle olduğunu iddia ediyorlar ), bayrağındaki sosyalist bir sembol olan orak-çekiç'i kaldırarak hem kendi tabanının dayandığı geleneksel toplum yapısına uygun bir değişikliğe gitti, hem de uluslararası alanda özellikle batılı gelişmiş ülkeler nezdinde Marksist-Leninist bir örgüt olarak tanımlanmaktan kurtulup imaj tazelemeyi amaçladı.

İstanbul Kürt Enstitüsü başkanı Ş. Beyaz Kürt sorununun sosyalizme havale edilemeyeceğini belirtirken, Öcalan, Ertuğrul Kürkçü ile yaptığı bir söyleşide Kürt sorununun çözümünü Türkiye'deki en aktif toplumsal güç olarak gördüğü ve batının uyarılarına karşı en hassas olan burjuvazinin zorlayabileceğini ifade etmiştir.

Güneydoğu'da terörle mücadele amacıyla yapılan harcamalar yılda 7 milyar dolara kadar ulaşmıştır.127 Sakıp Sabancı'nın, terörle mücadelenin faturasının çok pahalı olduğu ve bu nedenle Kuzey İrlanda ve Bask deneyimlerinden dersler çıkarıp akılcı reçeteler bulunması gerektiğini ileri sürmesi,128 bazı Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) üyelerinin Kürt sorununun büyümesinden dolayı batı ile ilişkilerinin olumsuz yönde etkilendiğini ifade etmeleri Öcalan'ın öngörüsünü doğrular niteliktedir. Fakat, burada şunu belirtmek gerekir ki, Türkiye'de egemen olan bir ittifak vardır ve tek bir sınıfın bu ittifakın ortaklık kuralları dışına çıkarak karar alması ve uygulaması adeta imkansızdır. Bu durum IRA ve ETA ile sorunları olan İngiliz ve İspanyol devletlerindeki ittifaklar için de geçerlidir.

5. Kongrede gerilla savaşıyla birlikte siyasi ve diplomatik faaliyetlerin uluslararası alanda yürütülmesinin önemi üzerinde durulmasının yanında önemli bir karar alınmış ve "hata ile öldürülen PKK üyelerinin itibarlarının iadesi" kabul edilerek, daha önce PKK üst kademesine yönelik yapılan 'parti içi muhalefet terörle susturuluyor' suçlaması da bir anlamda doğrulanmıştır. 5. Kongrede alınan sürgünde parlamento kurma karan Ocak 1995'de yerine getiriliyor ve meclis Hollanda'nın Lahey kentinde toplanıyordu. Sürgünde Kürt parlamentosunda, Kürtçülük propagandası yaptığı ileri sürülerek Anayasa Mahkemesince 16 Haziran 1994'de kapatılan DEP'in üyesi Remzi Kartal da vardı (14 Haziran 1994'de DEP'li Remzi Kartal, Zübeyir Aydar, Nizamettin Toğuç, Ali Yiğit, Mahmut Kılınç ve Naif Güneş ile birlikte yurt dışına çıkmışlardı. 8 Aralık 1994'de Devlet Güvenlik Mahkemesi DEP'li 8 milletvekilini mahkûm etmişti). Remzi Kartal Ocak 1995'de yurt dışından verdiği bir demeçte kendilerinin seçilmiş milletvekilleri olarak PKK'nın yanında olduklarını açıklamıştır. Bu açıklama Anayasa Mahkemesinin DEP'i kapatma gerekçesini adeta haklı çıkarmıştır. Bir toplantıda İşçi Partisi lideri Perinçek'in de belirttiği gibi DEP bir Kürt partisi olmaktan öteye gidememiştir.

Örgütlenmedeki Başarının Nedenleri

PKK, iç ve dış örgütlenmesinde önemli bir başarı sağlamıştır. Ekonomik yoksulluk, yüksek orandaki işsizlik ve merkezi hükümetlerin sertlik yanlısı tutumları PKK'ya bolca insan kaynağı sağlamıştır. Gazeteci-yazar Mehmet Ali Birand'a göre Güneydoğu'daki güvenlikten sorumlu kuruluşların baskıcı uygulamaları sıradan insanları bile potansiyel PKK sempatizanı yapmıştır. Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan ise Güneydoğudaki uygulamalar sonucu milyonlarca insanın Türkiye'nin batı bölgelerine göç etmek zorunda kaldıklarım belirtmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden bir heyetin, yaptığı incelemeler sonucunda hazırladıkları bir raporda Güneydoğuda insan hakları ihlalleriyle karşılaştıklarını belirtmişlerdir.

Kapatılan Demokrasi Partisi milletvekili Hatip Dicle Kürt sorununu kendilerinin yaratmadığını, ekonomik zorlukların halka başka alternatif bırakmadığını söylemiştir. Diyarbakır ticaret Odası'nın rakamlarına göre güneydoğudaki işsizlik oranı %36'ya ulaşmıştır. Bu orana gizli işsizliği de eklersek çok daha yüksek olacağı şüphesizdir. Yine aynı açıklamaya göre, GAP bölgesinde (Diyarbakır, Gaziantep, Şanlı Urfa, Batman, Mardin, Şırnak ve Siirt) 1992 yılında fert başına milli gelir 8.087.000 lira iken, Türkiye genelinde bu rakam 19.848.000 lira olarak açıklanmıştır. OECD'nin 1985 rakamlarına göre Diyarbakır bölgesi (çevresindeki illerle birlikte) Türkiye'de bölgelerarası gelirin en düşük olduğu yer olarak belirtilmiştir. Y. Tuncer'in yaptığı bir araştırmaya göre ise Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin 1963 -1973 yılları arasında yaptıkları planlamalarla batı ile doğu bölgeleri arasındaki ekonomik farklılıkların kapatılmasında bir başarıya ulaşılamadığı sonucuna varmıştır. Prof. Yakup Kepenek'e göre ise 1987-1995 arası Marmara ve Ege bölgelerinin yurt içi gelirden aldıkları pay giderek artmakta, bunun yanında İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin payı azalmaktadır.

Ekonomik yoksulluk PKK'nın etnik Kürt kimliği üzerine propaganda yaparak özellikle işsiz Kürt gençlerini kadrolarına katmasına yardımcı olmaktadır. Gerger, Kürt nüfusun ekonomik ve siyasal olarak Türkiye'nin batısıyla entegre olmasının engellenmesini, Timuroğlu ise hükümetlerin yeterli kaynakları doğu illerine aktarmamasını Güneydoğu sorununun (veya Kürt sorununun) temel nedeni olarak görürken,142 Avcıoğlu feodal yapının bölgenin ekonomik gelişmesini engellediğini iddia etmiştir.

Var olan ağalık düzeninin ve yoksulluğun doğurduğu baskının sürekliliğini korumasına yardımcı olduğu düşük toleranslı siyasi kültür, işsiz ve yaşadıkları durumdan hiç de memnun olmayan gençlerin şiddetle başarı sağlanabileceği yolunda bir kanıya varmalarına yol açmış, ve bu da PKK'nın eylemleri için kolayca insan kaynağı sağlayabileceği bir ortam yaratmıştır. PKK'nın eski isimlerinden biri olan Çürükkaya'ya göre Öcalan'ın taktiği "köylerde 20 kişiyi öldüreceksin ki diğerlerinin aklı başına gelsin, boyun eğsinler" idi.144 Bu açıklama üçüncü dünyadaki (ve de üçüncü dünyacı) etnik hareketlerde genellikle egemen olan şiddet kültürünün ilginç ve de önemli bir ifadesidir.

Mali Kaynaklar

PKK, Türkiye'den yurt dışına taşıdığı mülteciler sayesinde yurt dışı faaliyetlerinin insan kaynağını ve bu arada mali desteğini de garantiye almıştır.145 Türkiye'de, Güneydoğu Anadolu'daki yatırımlardan ve iş adamlarından topladıkları 'haraç' dışında,146 özellikle 1989-90 yılından itibaren mülteci transferi için özellikle İstanbul'da sahte pasaport yapan gruplar oluşturuldu. Güneydoğudan getirdikleri insanların havaalanında ilişkide oldukları kişiler yardımıyla yurt dışına çıkışları sağlanıyordu. Bu aracılar sayesinde aynı pasaport defalarca kullanılabiliyordu. Yabancı bir ülkeye sahte pasaportla veya pasaportsuz gidebilmek mültecilik başvurusu için de bir avantaj sağlıyordu. Çünkü, siyasi nedenlerle pasaport alamadıklarını ve ülkeden yasa dışı yollarla kaçmak zorunda kaldıklarım iddia edebiliyorlardı. 1991 öncesi mülteciler Türkiye'de Kürtçe konuşmalarının bile yasak olduğunu belirterek çok kolaylıkla mültecilik başvurularının kabulünü sağlıyorlardı.

Yurt dışına göç 1989 yazında en yoğun dönemine ulaşmış ve bir yıldan fazla aynı hızla devam ettikten sonra 1992'de yavaşlamaya başlamıştır. PKK'nın, belli bir süre için Türkiye'den yoğun mülteci akımına izin verdiği, belli bir düzeye ulaşıldıktan sonra yavaşlatılması için talimat gönderdiği bu işi yapan kişilerce ifade edilmiştir. Bu göçlerle PKK amacına ulaşmış ve Avrupa kamuoyunun dikkatlerini Türkiye'ye çekmeyi başarmıştır.

Londra, Berlin ve Paris'teki hukuk bürolarına yapılan mülteci başvurularındaki, 'Neden ülkenizi terk ettiniz?' sorusuna verilen cevap hemen hemen aynıydı:

'Ana dilimizi konuşmaya izin vermiyorlar'.

Bu durum PKK'nın Avrupa başkentlerinde destek bulabilmesine ve mülteci başvurularını kabul ettirebilmesine önemli bir katkı sağlamıştır. 1991-92 yılında özellikle Almanya'ya büyük oranda mülteci taşımayı başaran PKK, özellikle Prag (Çek Cumhuriyeti) yolunu kullandı. İngiliz, Fransız ve Alman konsolosluklarından vize almak zorlaşınca, Çek Cumhuriyeti yolu seçildi. Çek vizesi alabilmek diğer Avrupa ülkelerine göre çok daha kolaydı (bir davetiye ve 700 ile 1000 dolar civarında nakit). Prag'da örgütlenen mülteci tacirleri burada karşıladıkları mülteci adaylannı birkaç saatlik kara yolculuğu sonunda Almanya'ya sokuyorlardı. Başvuruları PKK'nın ilişkide olduğu avukatlık büroları tarafından yapılan, barınma ve yiyecek sorunları çözülen bu mülteciler her şeylerini borçlu oldukları örgüte yardım için hazırlardı artık.

Avrupa başkentlerindeki siyasi örgütlenmelerinde başarılı faaliyetler yürüten PKK temsilcileri, on binlerce Kürt mültecinin bağlı oldukları Kürt derneklerine aidat vermeleriyle de mali sorunlarını önemli bir ölçüde çözmüştür. Yurt dışındaki Kürt dernekleriyle ilişkili olmak, bir Kürt'ün mülteci olabilmesinin ve başvurusunun kabul edilebilmesinin en önemli koşullarından biridir. Bu dernekler, Kürt mültecilerin avukatlık, barınma vs. sorunlarıyla ilgilenmektedirler. Londra, Paris veya Berlin'de olsun mülteci avukatları hemen hemen bellidir ve buralardaki Kürt örgütleriyle, özellikle PKK ile, yakın ilişkileri vardır. Tabii ki, bu avukatlık büroları yaptıkları işlerden önemli oranda bir gelir elde etmektedirler ve bu gelirden mahrum kalmak istemezler. Kuzey Londra'da daha önce Kıbrıslı Türklerin düğün vs. toplantılarını yaptıkları yer olan, ve 1980 sonrası Türkiyeli solcu mültecilerce ele geçirilen Halk Evi, Türkiyeli solcu mültecilerin buradan uzaklaştmlmasıyla PKK'nın bir karargâhı haline getirilmiştir. PKK hareketinin önemli isimleri, burada verdikleri seminerlerde Kürt mültecilerle yüzyüze gelmekte ve hareketin başarılarını anlatmakta, yüzyüze propaganda imkanı bulabilmektedirler.

PKK'nın elinde ayrıca uyuşturucu ticaretinde de kullanabileceği büyük bir insan kaynağı mevcuttur. Türkiye ve Güney Kıbrıs üzerinden yapılan uyuşturucu ticaretinin yanısıra, özellikle 1991 yılından itibaren Kafkasya üzerinden gelen ve güney Rusya'daki turistik bir liman olan Soçi'den yüklenen uyuşturucu Ukrayna'nın Odesa limanına ve oradan Beyaz Rusya üzerinden Almanya'ya sokuluyordu. Uyuşturucunun finansmanı ise Kıbrıs, Türkiye, Rusya ve Avrupa'nın önemli başkentlerindeki büyük zenginler yapıyorlar ve yüz milyarlarca dolar olduğu ileri sürülen bu pazardan önemli miktarlarda nakit elde edebiliyorlar. Her iş adamı (veya adamları) 'havuz'a koyduğu paranın yanında, kendi ülkesindeki geçişleri organize etmekle de sorumluydu. Uyuşturucu işiyle uzun zamandan beri uğraşan Türkiyeli birçok uyuşturucu kaçakçısı, işlerini Avrupa piyasalarına ucuz mal süren PKK'ya kaptırmaktan şikayet etmektedirler.

En önemli uyuşturucu dağıtım merkezlerinden biri olan Berlin Hali'ndeki uyuşturucu kontrolü PKK taraftarlarının veya onlarla işbirliği yapanların eline geçmişti. Dağıtımda ise fazla bir sorun yaşanmamaktaydı. Özellikle öğrencilerin sırt çantalarına yerleştirilen küçük paketler okulların dersliklerine kadar ulaşabilmekteydi. Bir görüşmemizde, Almanya'nın bir NATO ülkesi başkentindeki büyükelçilik istihbarat şefi ise PKK, Dev-Sol gibi örgütlerin üst kademelerine ulaşmanın zaman alsa da başarıldığını fakat uyuşturucunun dağıtımında genç amatörlerin kullanıldığım ve bu yüzden Alman güvenlik birimlerinin bunların takibinde zorluklarla karşılaştıklarını ifade ediyordu. Ayrıca yine bu istihbarat şefi Almanya'daki PKK eylemleri konusunda ise; daha önceleri bunların eylemlerinden rahatsızlık duymadıklarını fakat artık Alman halkının huzurunu bozduklarını ve bu yüzden siyasilerin, Alman kamuoyunun baskısı nedeniyle bu eylemlere karşı ciddi tedbirler alma zorunluluğu duyduklarını belirtmiştir. Bu arada Alman istihbarat servisinden üst düzey bir yetkili Suriye'de PKK genel başkanı Öcalan ile görüşerek PKK'nın Almanya'daki şiddet eylemlerine son vermesini istemek gibi girişimleri de aksatmıyorlardı. Fakat, Öcalan ise bunun karşılığında PKK'nın Almanya'da siyasi bir güç olarak faaliyetlerine izin verilmesini istemiştir. PKK merkez komitesi üyesi Karasu ise Almanya'daki durumu şöyle ifade ediyor; "Kürtlerin devleti-kanunları yok ki uysun. Köle olduğumuz müddetçe her yöntemi kullanırız".

İngiltere'deki PKK faaliyetleri, İngiliz hükümetinin dolaylı olarak kontrol ettiği, daha ziyade Kürtler adına kurulan kuruluşlar aracılığıyla takip edilmektedir. PKK üst kademesinden kişilerle çok yakın ilişkileri olan bazı İngiliz vatandaşlarının tanınmış İngiliz siyaset adamlarına ve İngiliz istihbarat birimlerine PKK faaliyetleri konusunda bilgi aktardıkları da bilinmektedir.

Bu bilgilerin en azından bir kısmı, NATO ülkeleri istihbarat birimleri arasındaki koordinasyon gereği İngiliz iç ve dış istihbarat servisleri olan MI 5 ve MI 6 aracılığıyla NATO'ya üye diğer ülkelerin gerekli istihbarat birimlerine de ulaştırılmaktadır.
Kuzey Londra'daki uyuşturucu ticareti ise Kıbrıslı Rum uyuşturucu kaçakçılarının elindedir ve PKK bu tekeli kıramamıştır. Kontrol Kıbrıslı Rumların elinde olmak koşuluyla, işbirliği yolunu seçmişlerdir. Burada da cezai sorumlulukları büyüklere göre daha az, ve yoksul olan, 15-20 Pound'un çekiciliğine kapılan, genellikle 16 yaşın altında çocuklar uyuşturucu dağıtımında araç olarak kullanılmaktadırlar. Özellikle Stoke Newington Road'daki kahvehanelerde zamanlarını geçiren çocuk yaştaki İngilizler mal alımı için dağıtımı yapan aracı bir Rum'a gönderilmekte ve getirilen mallar kahvelere gelen alıcılara ulaştırılmaktaydı. Fakat, buradaki faaliyetler Almanya'dakine kıyasla çok küçük çapta olmaktadır. Çünkü, Almanya'daki uyuşturucu faaliyetleri Hollanda ve Belçika pazarlarını da içermektedir. Bir kaynağa göre PKK uyuşturucu kaçakçılığından yılda 86 milyon dolar gelir elde etmektedir.150 Ayrıca Federal Almanya Anayasayı Koruma Dairesi'nin bir raporuna göre ise PKK Almanya'da yılda 30 milyon mark para toplamaktadır.

PKK, para transferi konusunda da oldukça uzmanlaşmıştır. Örgütün mali işlerden sorumlu birimi büyük oranlara ulaşan örgüt bütçesini en iyi şekilde kullanabilmek için değişik yollar denemektedirler. PKK'nın gelir kaynaklarının yüksek rakamlara ulaştığını, Luxemburg'da yakalanan iki Belçikalının PKK'ya bağlı kuruluşlarla doğrudan ilişkisi olan bir şahıs adına, PKK'nın nakit kaynaklarının bir kısmını banka yoluyla aklama girişiminde bulunduğu iddiası da göstermektedir. Bu işlemler daha önceleri de oluyordu fakat uyuşturucu ticaretinden elde edilen gelirler, aidatlar (ki bunlar yılda yüzbinlerce doları bulmaktadır ve en büyük kaynak yine Almanya'daki onbinlerce mülteciden ve de Kürt kökenli işçilerden, işyeri sahiplerinden toplananlardır), kurulan işletmelerden (özellikle kafeterya, dönerci dükkanları, ithalat-ihracat şirketleri) elde edilen gelirler büyük miktarlara ulaşınca ve büyük miktarlarda .silah ve malzeme alımında kullanılmaya başlanınca önemli miktarlarda para transferleri yapmak ihtiyacı doğmuştur. Büyük oranlarda para transferleri ise bankalar tarafından güvenlik birimlerine bildirilmektedir. Daha önceleri transfer edilen paralar küçük miktarlardaydı, fakat çok sayıda para transferi yapılarak eylemler finanse edilebiliyor, profesyonellere gerekli mali yardım sağlanabiliyordu.

Örgütün artan ulusal ve uluslararası düzeydeki askeri ve siyasi faaliyetleri mali yükü artırmıştır ve bu yük küçük miktarlardaki para transferleriyle karşılanamaz hale gelmiştir. Örgüt yalnızca binlerle ifade ettiği silahlı militanlarını beslemekle yetinmiyor, bunların bakılması gereken aileleri varsa eğer, onlara da dolaylı olarak mali destek sağlamaktan geri kalmıyor. PKK daha önceleri topladığı paraları yasal yatırımlara dönüştürerek uzun vadede varlığını sürdürme yoluna gitmiş ve bu amaçla da gerekli şirketler kurulmuştur. Bu şirketler Londra, Paris ve Berlin gibi şehirlerin belirli caddelerinde yoğunlaşmıştır ve buralar adeta birer 'kurtarılmış bölge' haline getirilmiştir.

İttifak Anlayışı

PKK liderliği Türkiye'ye karşı başarı sağlamalarına katkıda bulunabilecek her türlü ittifaka girmeyi stratejik bir gereklilik olarak kabul etmiştir. Öcalan, gazeteci-yazar Oral Çalışlar ile yaptığı bir söyleşide ABD dahil her türlü ittifaka girebileceklerini fakat bunun emperyalizme karşı savaşmalarını engellemeyeceğini ifade etmiştir. İşçi Partisi başkanı Doğu Perinçek'le yaptığı bir görüşmede ise Suriye, Irak ve İran'ın PKK'nın stratejik müttefikleri olduklarım belirtmiştir. Bu arada özellikle Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi ile de ilişkilerini, 'düşmanımın düşmanı benim dostumdur' düşüncesiyle geliştiren PKK, bazı Yunan milletvekillerinin Türkiye'ye karşı açılan kampanyada desteğini almayı da başarmıştır.

C. Gündoğan ise PKK'nın hedefini sadece Türkiye'ye yöneltmesini ve ABD'nin hedef alınmamasını öneriyor. Gündoğan'a göre ABD ve onun Orta Doğudaki en önemli müttefiki İsrail PKK'nın varlığını sürdürmesini ister çünkü bu durum Türkiye'yi İsrail'e ve ABD'ye bağımlı kılar.

Perinçek ise bunun kaçınılmaz olarak PKK'nın ABD ekseninde hareket etmesine yol açacağını ve Türkiye'nin komşularıyla olumsuz ilişkilerinden medet ummak anlamına geleceğini belirterek PKK'nın emperyalizme hoş görünme politikalarını eleştiriyor.157 ABD'nin bir 'hegemon' devlet olarak (hegemon devlet: bir devletin diğer devletleri kendi isteği doğrultusunda davranmaya zorlama kapasitesinin -ekonomik v.s- olması) Orta Doğu'daki gelişmelere, Birleşmiş Milletler'in aracılığıyla uluslararası müdahalelerine/ eylemlerine yasallık kazandırarak, doğrudan müdahale etmesinin altında yatan gerçeklerin Kürtlerin çektiği sıkıntılarla hiç bir ilişkisi yoktur. Eğer insani bir kaygı olsaydı, bu kaygı Bağdat yönetiminin Kürt sivillere karşı kullandığı kimyasal silahlarla beş bin civarında sivilin öldürüldüğü 1988'deki Halepçe katliamı sırasında gösterilmesi gerekirdi. Ne ABD ne de İngiliz halkının büyük bir çoğunluğunun Kürtlerin çektiği sıkıntılarla yalandan veya uzaktan ilgilendikleri söylenemez. ABD savunma bakanı William Perry İrak'taki yaşamsal çıkarlarının kuzeyde değil güneyde (yani petrol bölgesinde) olduğunu açıklamıştır. ABD dışişleri bakanlığı sözcü vekili Glyn Davies ise Washington'un İrak'taki girişimlerini kısaca şöyle özetliyor; "Kendi çıkarlarımız doğrultusunda hareket ettik".

ABD, 1970'li yılların sonunda, Körfez bölgesinde kontrolün devam ettirilmesi konusunda taviz vermeyeceğini açıklamıştır. Carter Doktrini'ne göre petrol sanayisi ve mutedil (uyumlu) devletler/yönetimler korunmalıydı.159 ABD'nin ayrıca en fazla petrol tüketen ülke olduğu da bilinmektedir. 1990 rakamlarına göre ABD günde 16.9 milyon varil ham petrol tüketmekteydi. Üretimi ise günde 9.6 milyon varildi. Önümüzdeki yaklaşık 20 yıl daha ABD'nin Orta Doğu petrollerine bağımlılığı devam edecektir. 1994'deki rakamlara göre, petrol rezervlerinin önemli bir kısmı Orta Doğuda bulunmaktadır. ABD'deki rezervler 23.7 milyar varilken, İrak'ta 100 milyar varil, Kuveyt'te 96.5 milyar varil, Birleşik Arap Emirlikleri'nde 98.1 milyar varil, Suudi Arabistan'da 261.2 milyar varil petrol rezervi bulunmaktadır.160 Kafkasya'daki ve Orta Asya'daki enerji kaynakları üzerine yapılan paylaşım mücadelesi ise henüz devam etmektedir. Bir ifadeye göre Orta Doğu ülkelerinin gelecek 5 yılda silahlanmaya 80 milyar dolar harcayacağı161 ve bunların büyük bir bölümünün ABD ve İngiltere'deki satıcılardan sağlanacağı dikkate alınırsa, Kürtlerin sorunlarının ABD dışişlerinin gündeminin alt sıralarında kalacağı aşikardır.

Gelişmeler gösteriyor ki, ulusal sınırlarla oynamadan Kürtlere yaşadıkları bölgelerde kültürel ve idari yönetim hakkı verilmesi ABD'nin bölgesel istikrar planlarıyla çelişmez. ABD'den daha fazlasını uman politikalar PKK için yeni sorunlar doğurabilecektir. Türkiye'nin, Kuzey İrak'taki otonomi boşluğundan yararlanarak burada egemenlik mücadelesine soyunan PKK'ya karşı 22 Mart 1995'de başlattığı askeri müdahalesi bazı Avrupa ülkeleri ve ABD temsilci ve kuruluşlarınca eleştirilip, geri çekinilmesi konusunda baskılarını artırmalarına karşın,16A Mayıs 1997'deki askeri harekata pek bir tepki gelmemiştir. Bu harekattan önce İsrail ile Türkiye arasında yapılan askeri anlaşma Türkiye'ye bölgede daha rahat hareket etme olanağı sağlamıştır. ABD dışişleri bakanlığı sözcüsü Nicholas Burns Türkiye ile İsrail arasındaki askeri ve siyasi işbirliğinin "ABD'nin stratejik bir amacı" olduğunu belirtmiştir.

Eğer gelecekte bir Kürt devleti ABD'nin Orta Doğu'daki çıkarlarına uygun düşerse, Washington bunu hayata geçirmek için girişimlerde bulunacaktır.

Bu amaçla bölgedeki Kürt örgütlerle doğrudan veya dolaylı ilişkiler kurulmuştur. Sungur Savran'ın da belirttiği gibi bölgedeki ABD çıkarlarının korunması yolunda bir koz olarak kullanılabileceği düşüncesiyle ABD, Kürtlerin mücadelesini önemsemeye başlamıştır. Yalçın Küçük'ün "...Amerika'nın himayesinde tutucu bir Kürt devleti projesi dosyada bekliyor" sözü Perinçek'in, "Federasyon bir biçimdir, emperyalizme karşı da olabilir taraftar da olabilir", ve eğer "Kürt sorununu emperyalizme karşı mücadeleden koparıp kendi başına bir sorun olarak ele aldınız mı, önünüzdeki seçenekler yenilgi veya ABD mandası olacaktır" uyarısıyla denk düşüyor. Federatif bir çözüm öneren, Türkiye'de devam eden iç sorunun başkalarının işine yarayabileceğini ve bunların Kürt meselesinden yararlanmak isteyebileceklerini belirten Kürdistan Sosyalist Partisi lideri Burkay'a göre ise Kürdistan'ı bölüşmüş olan devletlerin desteği ile bu mücadeleyi yürütmek mümkün değildir.

Suriye ile kurduğu ittifak PKK'ya bir merkezi üs sağlaması bakımından çok önemli idi. Bunu başardıktan sonra sıra Kuzey Irak'taki boşlukta bir yer edinmeye gelmişti. Bağdat'ın var olan uluslararası sisteme ters düşen tutumunun cezalandırılması ve yeniden tekerrürünün önlenmesi (ve de herhangi bir stratejik bölgede bu tür niyetleri olanlara ders olması amacıyla) için alınan Birleşmiş Milletler'in 688 sayılı karannı takiben Kuzey İrak'ta yaratılan otorite boşluğunu doldurma yarışına PKK da katıldı.

Kuzey Irak Kürt yönetiminin Londra temsilcisi H. Zibari Türkiye'nin dünyaya açılan tek pencereleri olduğunu ve Türkiye ile işbirliğinin kendileri için çok önemli olduğunu belirttikten sonra PKK'nın Kuzey İrak'taki faaliyetleri hakkında şunları söylüyor; "Biz Kuzey İrak'ta bir yönetim kurduk. PKK gitsin aynı işi Türkiye'de yapsın". Bunun üzerine bir ara Kürtlerin sözde hamiliğine soyunmuş olan İngiliz lordlar kamarası üyesi Lord Avebury'nin hem danışmanlığını hem de tercümanlığını yapan, 1980'li yılların başında henüz PKK eylemleri başlamamışken her nedense Kürtçe öğrenmeye merak sarmış olan, sonraları PKK'nın kuryeliğine de soyunan, kendisinin İngiliz pasaportu taşıdığını ve bu nedenle Türkiye'de kendisine bir zarar gelemeyeceğini de savunan (ve bu arada beyaz bir İngiliz vatandaşı olmanın ayrıcalığına da inanan) A. ise Zibari'yi eleştirerek sınırların yapay olduklarını, bu nedenle PKK'nın sınır tanımamasının doğru olduğunu ileri sürmüştür. Zibari'nin, "PKK burada gazetelerin dağıtımını engelliyor, okulları kapatıyor" (24 Şubat 1994, Londra), demesi üzerine toplantıda bulunan Serhat Bucak (daha sonra kurulan sürgündeki Kürt parlamentosuna üye seçildi) ise toplantıda, Kuzey İrak'taki okulların sömürgecilerin okulları olduğunu ifade etmiş ve kapatılma eyleminin doğruluğunu savunmuştur. Türkiye'deki eylemlerde 1984 yılından Ekim 1996'ya kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da görev yapan 152 öğretmenin öldürülmesinin temelinde de bunların PKK tarafından her nasılsa 'sömürgeci idarenin temsilcileri' olarak görülmesi anlayışı yatmaktaydı. ERNK'nın (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) Ortadoğu temsilciliği Kuzey Irak'daki PKK girişimlerini doğruladıktan sonra bunun 'acil ve haklı nedenleri' olduğunu iddia etmiştir.

PKK merkez komitesi üyesi Karasu ise bölgede otoritenin kendilerinde olduğunu ifade ettikten sonra şöyle devam ediyor; "Biz siyasi bir virüs gibiyiz. Bizim olduğumuz yerde başka bir Kürt örgütünün şansı yoktur".Tabii ki bu durum Tekoşin' gibi, küçük çapta ve terör eylemlerine sıcak bakmayan, özellikle Tunceli yöresinden aydınlarının kurduğu sol örgütler için geçerlidir. Tunceli'deki sol örgütleri, buradaki kökleşmiş yapılanmalarından dolayı bölgeden dışlamayı başaramayan PKK, bazı sol örgütlerin PKK ile ittifak yapmasını sağlarken, işbirliğine sıcak bakmayanların Güneydoğu bölgesinde bağımsız faaliyette bulunmalarını engellemeyi başarmıştır.

Ala Rizgari'nin lideri İ. Güçlü, İsmail Beşikçi'ye yazdığı mektupta (11 Ağustos 1990) PKK hakkında şunları söylüyor; "PKK, kendisini Kürtlerin tek partisi sayıyor... diğer partilere hayat hakkı tanımayacaklarını çok açık bir biçimde" ileri sürüyorlar". Apocular "...kişisel, şefsel ve partisel amaca varmak için her türlü araç ve gereci kullanacağı gibi, her türlü ilişkiye girmeye hazırdır".

Karasu ise bir cephe politikası uyguladıklarını ve tarihi ihanet içerisinde olan güçleri (yani diğer bir deyişle PKK ile birlikte hareket etmeyenler ve PKK'nın takip ettiği yolu eleştirenler kastediliyor) dahi bu mücadelenin içine çekmeye çalıştıklarını belirttikten sonra, kendi tarihlerinin biraz kötü olmasının, suçluların cezalandırılmamasından ileri geldiğini ve örgüt olarak bu işi de üstlendiklerini ifade etmiştir. Buradan şu sonuç çıkarılabilir; PKK Kürt halkının tek temsilcisidir, PKK'lı olmayanlar veya PKK ile işbirliğine gitmeyenler Kürt halkına ihanet etmektedirler ve dolayısıyla PKK tarafından cezalandırılmayı hak etmişlerdir. Karasu'nun kendileriyle mutabakat içinde olmayan örgütlenmeler hakkındaki sözlerinin ge-çerliliği alternatif Kürt örgütlerinin toplumsal desteğinin boyutlarına bağlıdır. Bu durum, toplumsal desteğini korumayı bugüne kadar başaran Irak-KDP'si (Kürdistan Demokrat Partisi) gibi örgütlenmeler için henüz geçerli değildir.

PKK'nın Kuzey Irak'a yerleşmesi üzerine Ankara, buradaki etkin Kürt örgütleriyle doğrudan ilişkiye geçmekte gecikmedi. Londra'da, Al-Hayat gazetesinden, Iraklı bir Kürt olan gazeteci K. Karadaghi'ye göre Ankara ile Kuzey Iraklı Kürt liderler arasında görüşmeler 1991 yılında başladı. Yine Karadaghi'ye göre Özal Kuzey İrak'taki durumdan yararlanmak istedi ve Mart 1991'de Talabani'nin Ankara ziyaretine zemin hazırladı. Talabani Türk dışişleri yetkilileriyle de görüştü. Özal, Washington'u ziyaretinde ABD devlet başkanı George Bush'a Kürt liderleriyle ilişkiye geçtiğini ifade etmiş. Kuzey Irak'daki Kürtler için, Bağdat yönetiminin kontrolü dışında, bir güvenli bölge oluşturulması düşüncesi Karadaghi'ye göre Özal'a aitti. Karadaghi şöyle devam ediyor; "Haziran 1991'de Tank Aziz Ankara'yı ziyaret ediyor. Bu arada Talabani de İstanbul'da bulunuyor. Özal, Aziz ile görüştükten sonra Talabani ile görüşüyor.

Aziz, Özal'a kendi hükümetinin (Bağdat yönetiminin) Kuzey Iraklı Kürtlere taviz vermeme taraftan olduğunu açıklıyor. Fakat Özal, Aziz'e "İrak'ta, işin sonunda Kürtlerin de birşeyler elde edebilecek olmalarından memnunuz." diye karşılık veriyor".

Gazeteci-yazar Oktay Ekşi'nin aktardığına göre, Talabani, BBC'ye verdiği bir mülakatta, Özal'ın "Türkiye'deki Kürtler için y isal çözümler arayışı içinde" olduğunu belirtmiştir. Hatta Talabani Özal'ın "Türkiye'deki Kürtlere verilecek bazı yeni haklar'dan söz ettiğini bildirmişti. Özal'ın İrak'ta federal bir yapı kurulmasına karşı olmadığı, ayrıca belirlenmiş bir Kürt bölgesi kurulmasına da karşı çıkmayacağım öne süren Henri J. Barkey ve Graham E. Fuller ise Türkiye'nin de bu bölgenin garantörü rolünü üstlenmesinin uygun olacağını öne sürmüşlerdi. Özal'ın yaklaşımının gerçekçi olmadığının söylenemeyeceğini belirten yazarlar, Özal sonrası Ankara'nın buna karşı çıkmasının Kuzey İrak'taki Kürt grupların gücünü azalttığını ifade ediyorlar. Bu yazarlar ayrıca Avrupa Birliği'nce talep edilen reformların yürütülmesi için var olan fırsatın da kaçırıldığını ileri sürmektedirler.

Bu da demektir ki ABD'nin Kürtler konusundaki planlan Özal'ın ölümünden sonra çıkmaza girmiş, Türkiye'deki asker-sivil ittifak'ın girişimleri sonucu meydana gelen gelişmelerle bu planlar bozulmuştur.

Kaynakça
Kitap: Ayrılıkçı Terörün Anatomisi / IRA-ETA-PKK
Yazar: Emin Gürses
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: PKK Terör Örgütü Analizi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Ara 2010, 20:36

Ayrılık Konusu

Öcalan, Türkiye'den ayrılmanın ekonomik olarak bugünlük uygun bir yol olmadığını ifade ediyor. Öcalan'ın Brüksel'deki bir uluslararası Kürt konferansına (12-13 Mart 1994) gönderdiği 10 Mart 1994 Jarihli mektupta federasyon dahil değişik alternatifleri tartışmaya hazır olduklarını ifade etmiştir. Öcalan, mektubunda PKK'nın tutumunu şöyle sıralıyordu: "Kürt sorunu üzerine ülkelerin veya uluslararası örgütlerin önerilerine açığız; Türkiye'nin bölünmesi konusunda ısrarcı değiliz; Türk hükümetiyle konuyu halkımızın haklı taleplerini ifade edebileceğimiz bir demokratik çerçeve içerisinde tartışmaya hazırım...". Öcalan, Brüksel'deki konferansta çözümle ilgili bir kararın tarafından kabul edileceğini de vurguluyordu. PKK'nın yayın organlarından Serxwebun'da Nisan 1995'de yayınlanan başka bir açıklamasında ise Öcalan ayrı bir devlet kurma konusunda diretmediklerini fakat İspanya gibi örneklerinde görüldüğü gibi bir federalizm taraftarı olduklarını ifade ediyordu. Federal bir sistemin ise, batıya doğru devam eden ve Kürt nüfusun yaklaşık yarısının, özellikle entegrasyon-asimilasyon sürecine katkıda bulunabilecek olan, Türkiye'nin batı bölgelerindeki metropollerde toplanmasına yol açan göçü de geriye çevireceğini belirtmiştir.

1997 yılına gelindiğinde, ABD'nin Kuzey Irak'taki hesaplarının tutmaması ve Türkiye'nin girdiği yeni ilişkiler sonucu buraya müdahalesinin daha da kolaylaşması sonucu, uzayan ve ağır faturaları olan bir savaş çıkmazından rahatsız olunduğu Öcalan'ın Nisan 1997'deki mektubunda ifadesini buluyor. Öcalan'nı 18 Nisan 1997 tarihinde Roma'daki "Türkiye'de barış ve Kürt Sorunu üzerine diyalog" konulu uluslararası konferansa gönderdiği mektupta "...bir çok defalar var olan sınırlar içerisinde halkımızın kimliğinin tanınması ve kültürel ve siyasi özgürlüklerinin verilmesi" taleplerinde bulunduklarını ifade ediyor, ve eğer bu talepler yerine getirilirse bir tek silah bile atılmayacağını taahhüt ediyordu. Bu açıklamaların ne derece güvenilir olduğu belli değildir. Çünkü, en çok sözü edilen siyasi çözüm sözü değişik gruplarca değişik anlamlarda kullanılmaktadır.

Maraşlı, bir yazısında "...demokratik siyasal çözüm savaşan tarafın kabulü, Kürt ulusunun kendi bağımsız politik örgüt ve kurumlarının tanınmasını ön koşul haline getirmektedir. Çünkü bu aynı zamanda sömürge sorununun temel çözümü olan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı'nın da ön koşuludur" diyordu. Maraşlı, herkesin federasyon, konfederasyon, bölgesel özerklik, ulusal kültürel özerklik veya Kürt kimliğinin tanınması gibi bir takım formülasyonlar önerebildiğini, dayatabildiğim belirttikten sonra şöyle devam ediyor: "Biz ise adil, kalıcı ve barışçı bir çözümü mutlak özgürlük ve bağımsızlıkta görüyoruz".

Prof. Doğu Ergil'in, göç edenlerin bir kısmını da kapsayan bir Güneydoğu araştırmasına göre, ankete katılanların %12.2'si bağımsız devlet istediğini belirtirken, %12.1'i özerklik, %18.4'ü yerel idari reform, %40'ı federasyon istedikleri yönünde görüş belirtmişlerdir.

Mahir Kaynak, ABD'nin Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurmak istediğini belirtmiştir. Kürt halkının kendi geleceğini özgürce belirleme hakkının tanınması gerektiğini savunan İstanbul Kürt Enstitüsü başkanı Şefik Beyaz'a göre ise iki bölgeli ve iki toplumlu federal bir sistem çözüm olabilirdi.183 CHP eski Malatya Milletvekili İbrahim Aksoy'un kurucusu ve genel başkanı olduğu kurtçu eğilimli 'Demokrasi ve Değişim Partisi'nin programına göre, kendilerinin, Türklerin ve Kürtlerin bir arada yaşamasından yana olduklarını, Bunun yolunun da bugüne kadar izlenen baskı politikasına son vermek, "Kürtlere politik, yönetsel ve kültürel bir demokratik yapılanma sağlamak" olduğu belirtilmektedir. Gazeteci-yazar Cengiz Çandar'a göre ise istek otonomidir.185 Sürgündeki Kürt parlamentosunun üyesi Serhat Bucak, Kuzey Irak'ta uygulamaya konulması istenilen batının otonomi planını kabul edilir bulmuyor. Bucak'a göre; "Otonomi batının bölgesel çıkarlarına en uygun olanı. Fakat PKK bunu kabul etmez. PKK Ortadoğu'nun demokratikleşme hareketidir. Kürtlerin özgürleşmesi burada demokratikleşmeyi başlatacak. Öcalan'ın Ortadoğu federasyonu tezi var."

Şiddet ve Gelecek

Karasu'ya göre, "dünya eskiden haritanın değişmesini istemiyordu. Bugün ise bir kriz yaşanıyor. Orta Doğu'da bir dengeden diğer bir dengeye geçiliyor. Sınırlar değişebilecek duruma gelmiştir. Eskiden Türkiye, İran, Irak, Suriye güçlüydüler. Şimdi ise bir sürü sorunları var. Kendi aralarında anlaşmaya varmaları da zorlaştı. Koşullar olumludur. Eskiden bizimle kimse görüşmüyordu. Artık bunu da aştık. Dünyada ve Türkiye'de bunalım, bizde birleşme var. Böyle bir dünyada biz de biraz çabalarsak, gücümüzü kullanabilir, savaşı geliştirebilirsek başarılı oluruz".

Bu açıklama gösteriyor ki PKK, terör eylemleri ile yönetimi zor duruma sokarak örgütün taleplerini görüşmek için Ankara'yı masaya oturmaya zorlamayı amaçlıyor. Merkezi hükümeti baskı altına almak amacıyla PKK savaşı metropollere yaymayı amaçlıyordu. Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin Moskova'daki sözcüsünün Mayıs 1997'de Moskova'da yaptığı bir açıklama ise bunu gösteriyordu. Sözcüye göre, savaş metropollere kaydırılacak ve tatil yöreleri hedef alınacaktı.

Karasu'ya göre savaş, bir tarafın diğer tarafa istediğini kabul ettirmesidir. Amaç düşman saflarının kafasını karıştırmak ve düşman saflarında çelişkilerin artmasını sağlamaktır. Ateşkes ise sadece düşmanı zor durumda bırakmak için kullanılabilecek bir silah olarak görülmekteydi. Bir Kürt aydın forumu olan Realite dergisi sorumlusu Orhan Kotan ise silahların siyaseti boğmakta olduğunu ileri sürerek PKK'yı silah bırakmaya çağırmıstır. Kürdistan Sosyalist Partisi lideri Burkay ise şiddet'in Kürt hareketi için bir talihsizlik olduğunu ifade etmektedir. Perinçek'e göre ise PKK'nın silahlı eylemleri devlete baskıcı politikalarını artırma imkanı vermektedir.

Kurt dumanlı havayı sever deyişini doğrularcasına, PKK'nın terör eylemleri arttıkça bölgede karşı-terör'de de bir artış görülmekte, artan şiddet ortamından yararlanarak günlük yaşamlarını bunun üzerine kuranların oranı gittikçe artmaktadır. Bölgede faili meçhul cinayetler artarken, güvenlik için oluşturulan Özel Tim'den, koruculardan ve PKK'dan ayrılarak güvenlik kuvvetleriyle işbirliğine gidenlerden bir kısmı mevcut belirsizlik durumundan faydalanarak silah, uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet, fidye almak amacıyla adam kaçırma gibi birçok eyleme karıştıkları Meclis'de oluşturulan Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu tarafından tespit edilmiştir. Gerçekte çatışmalardan, belirsizliklerin olduğu bir ortamda gerçek zararı görenler ise bölgeden göç etmek zorunda kalan yüz binlerce yoksul insandır.

Terör eylemlerinin PKK'ya yararı şu açıdan olmuştur; PKK yönetimi şiddet eylemlerini artırarak güvenlik güçlerinin bölgeye yığılmasını sağlamıştır. Terörle mücadele eden güvenlik güçlerinin çatışmalar sırasında insan haklan ihlallerine yol açmaları PKK'nın da arzu ettiği gibi bazı uluslararası örgütlerin, hükümetlerin devreye girmesini beraberinde getirmiştir.

Batılı gelişmiş ülke hükümetlerinin Türkiye'yi eleştirmelerinde değişik nedenler vardır. Özellikle Alman hükümetlerinin eleştirilerinin temelinde kendi ülkelerinde örgütlenen PKK'nın eylemleri yatmaktadır. PKK istediği zaman binlerce taraftarını Almanya'nın Berlin gibi önemli şehirlerinde sokaklara dökebilmektedir. Alman seçmenlerin yönetime baskılarına Alman politikacılar duyarlı olmak zorundadırlar. Alman politikacıların, Türkiye'de sorun çözülürse bu olaylardan kurtuluruz' yolundaki düşünceleri sonucu Türkiye'deki hükümetlere sorunun çözülmesi için değişik baskı yollan denenmiştir (silah ambargosu gibi).

Türkiye'deki gelişmeler, güçlü PKK örgütlenmesi dolayısıyla doğrudan Almanya sokaklarına yansımakta ve Alman güvenlik birimleri için bir sorun olmaktadır. Alman istihbarat yetkilileri PKK üst yönetimiyle temasa dahi geçerek Almanya'da eylem yapılmaması konusunda güvence almak yolunu denemişlerdi.

Fakat, PKK'nın uluslararası düzeydeki ilişkileri bir yandan örgüte siyasi destek sağlarken diğer yandan örgüt faaliyetlerinin ilişkide bulundukları ülke hükümetlerine veya kuruluşlarına örgüt faaliyetleri hakkında söz söyleme veya faaliyetleri yönlendirme, etkileme fırsatı da vermektedir. Bu da, Türkiye ile ekonomik, stratejik çıkarları olan gelişmiş zengin ülkelerin gerektiğinde PKK'yı feda edebilecekleri anlamına gelir. PKK için Orta Doğu tuzağında böyle bir risk mevcuttur. Fransız hükümetinin ETA üst yönetimine yaptıklarını hatırlamakta fayda vardır.

Ankara ile iyi ilişkilerin devamına öncelik verdiği de yadsınamaz. Ankara hükümetleri, Uluslararası Af Örgütü, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanlığı, ABD dışişleri bakanlığı, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi kuruluşların eleştirileriyle de karşılaşmıştır.19 Bu durumdan yararlanan PKK bazı uluslararası kişi ve kurumların desteğini sağlamayı başarmıştır.

PKK'nın Suriye'deki ilişkileri konusunda ise Bucak şunları söylüyor:

"Suriye'deki Kürtlerin en az yüzde 80'i PKK'ya destek veriyor. Öcalan, Esad'ın koltuğunun altında değildir.".

Ayrıca, Türkiye'ye karşı Suriye yönetimince özellikle su konusunda bir baskı unsuru olarak da kullanılabilen PKK, örgüt gelirlerinin önemli bir kısmının Suriye'de tutulması, PKK'nın Suriye ve Bekaa'daki faaliyetlerine Şam yönetiminin olumlu bakmasına da yol açıyor. Özal'ın Kuzey Irak'taki Kürtler konusundaki tutumu ona, Avrupa'daki Kürtler ve PKK'lılar arasında sempati kazandırmıştır. Karasu'ya göre ise, Özal'ın bu tutumu düşman saflarındaki çelişkinin bir ifadesiydi, ve bu nedenle Özal'ın Kürt meselesine bakışıyla ölümünün ilişkisi olabilirdi.

PKK'nın faaliyetleri IRA ve ETA ile karşılaştırıldığı zaman birçok yönden benzerlikler göstermesine rağmen önemli bir farklılık göze çarpmaktadır. IRA ve ETA'nın uluslararası siyasal faaliyetleri, bulundukları ülke içindeki (IRA'nın Kuzey İrlanda ve İngiltere'de, ETA'nın Bask bölgesinde) faaliyetleriyle kıyaslandığında çok fazla bir önem arz etmemektedir. PKK ise en önemli siyasal ve finansal faaliyetlerini yurtdışında, özellikle batı Avrupa başkentlerinde yürütmektedir.

DEVLETİN İŞLEVİ

Devlet'i oluşturan kurumlar, halka gerekli olan mal ve hizmetlerin sağlanmasını organize etmekle yükümlüdürler. Bunlardaki herhangi bir aksama bu kurumlar üzerinde baskının artmasına ve toplumsal yapının devamlılığının sekteye uğramasına yol açabilir. Bu hizmetlerdeki aksaklıkların giderilmesi ise sürtüşmeleri, çatışmaları giderici bir rol oynar ve var olan yapıyı güçlendirir.

Herhangi bir savaşta savaşan askerlerin ölümü yasalara uygun kabul edilir. Böylece 'güç' kullanmak, bir taraf olarak devletin gerektiğinde başvurabileceği bir eylemi haline geliyor. Yani burada devletin yasal egemenliği var. Eğer devjet her istediği kanunu yapabiliyorsa bu, yasal egemenliğin kayıtsız-şartsız olduğu anlamına gelir. Günümüzde ulus-devlet bir dereceye kadar yasal egemenliğe sahiptir, siyasi egemenliği ise sınırlıdır. Devletler topluluğunun varlığı, devletin siyasi egemenliğini sınırlayabilir. Arabanızda tam bir egemenliğiniz olabilir fakat yola çıktıktan itibaren egemenliğiniz kurallarca kısıtlanır. Devlet, yurttaşlardan kendi koyduğu kurallara uymasını, ancak mazur görülebilir ve meşru olması koşuluyla, yani uyulmaya değecek kuralları olduğu sürece isteyebilir. Ayrıca gerektiğinde yeniden düzenlenebilmesi için bu kuralların tartışmaya açık olması gereklidir.

Devlet, toplumun dışında bağımsız bir dizi kurumlar değil fakat, kendi içindeki toplumsal örgütlenmeler, ve diğer devletler tarafından faaliyetleri sınırlanabilen bir yapıdır. Toplumsal hareketler bu yapıyı doğrudan etkilerler. Bağımlı ekonomiler, uluslararası alanda etkin devletlerin yönetimlerinden ve uluslararası örgütlerden gelen talepler karşılığında iç politikalarının şekillenmesine de göz yummak zorunda kalabilirler. Bu durum onların ayrılıkçı şiddet örgütlerine karşı mücadelelerini de etkileyebilir.

Devlet, toplumsal kurumların devamlılığını sağlamak için halkın gözünde kendi kurumlarının haklı temellere dayandığını anlatmak zorundadır, aksi taktirde bunalım sürekli hale gelebilir. Günümüzde devlet, ekonomik olarak ta uluslararası düzeyde diğer devletlerle bir yarış halindedir. Var olan toplumsal yapılanmayı devamlı kılmak için içeride güvenlik ve sağlık gibi hizmetleri sağlayacak düzenlemeleri yaparken, dışarıda ekonomik kaynaklar üzerine yapılan pay kapma yarışına girer (doğrudan veya dolaylı). Başarılı olması koşuluyla, elde edilen kaynaklar içerideki sistemi desteklemek için kullanılabilir. Devletin iç ve dış faaliyetleri bu anlamda bir bütünlük gösterirler. Diğer bir deyişle, istikrar, toplumsal yapıda ve devletler sisteminde var olan ilişkilerin tutarlılık ve başarı düzeyi ile doğrudan bağlantılıdır.

Devletin işlevinin sadece o devletin sınıf hegemonyasını cebri, idari, düzenleyici ve ideolojik anlamda devam ettirmek olduğunu iddia edersek, siyasi elit ile ekonomik elitin çıkarlarının zaman zaman neden çatıştığını açıklamakta zorlukla karşılaşabiliriz. Bu durumda devlet'i, kapitalist sınıfın egemenliğinin bir aracı olarak açıklayamayız. Çünkü bu sınıf her istediğini devlet'e kabul ettiremez. Egemen sınıf ya doğrudan devlet üzerinde baskı uygulamaya, veya dolaylı olarak stratejik noktalardaki bürokrasiyi kontrol ederek politikaları manipüle etmeye çalışır. Bunda her zaman başarılı olabilir mi? Bazı durumlarda siyasi elit bağımsız hareket eder ve böylece kendi içinde çelişki, dağınıklık yaşayan kapitalist (veya herhangi bir egemen sınıfın, grubun) sınıfın kontrolünden çıkabilir. Bunu yaparken, var olan devlet yapısını koruduğu iddiasındadır (Sabancı'nın Bask bölgesi örneğini dikkate alarak Kürt sorununa çözüm getirme önerisine karşı tepkiler buna örnektir). Bu yapıyı koruyan siyasi elit (sivil veya asker) aslında dolayısıyla kendi çıkarlarını da korumayı amaçlar. 'Devlet' bütün bunları organize ederken kendisinin tarafsız bir arabulucu olduğuna toplumu inandırmaya çalışır ki bunun amacı var olan sistemin (adil veya değil) idam ettirilmesini mazur göstermektir. Fakat gerçekte, gruplar arasında ekonomik vs. kapasiteleri açısından bir eşitlik olmadığı için devlet bunların arasında bir denge sağlayamaz. Güçlü, iyi örgütlenmiş grupların isteklerini empoze etme şansı yüksektir.

Devlet, bir güçler ittifakı tarafından kontrol edilir. Fakat bu arada değişik güçler/sınıflar arasında güç koalisyonunda yer alma, etkin olma yarışı sürer. Ortak programlan olanlar bir ittifaka girebilirler. Fakat ittifakın dışında kalanlar ittifakın uygulamalarından hoşnut olmayabilirler. Bu durumda bir mücadele gündeme gelebilir. Bu durum var olan ittifakı bozabilir ve yeni ittifakların doğmasına yol açabilir.

Devletin yönetiminde etkin olan ittifak, kendisinin hegemonyasına karşı çıkan ve koyduğu kuralları değiştirme amacında olan ittifaka karşı doğal olarak kendi iktidarını koruyan kuralların devamlılığını sağlama yollarını arayacaktır. İktidardaki ittifaka karşı çıkışta seçilen yöntem şiddeti içerirse, bu ittifak, uluslararası ve iç hukukun sağladığı yasal imkanlarla devletin var olan yapısını korumayı üstlenir. Karşı koyusu her iki tarafta kendine göre haklı nedenlerle donatır. Bu arada iktidardaki ittifak, şiddetin yaygınlaştığı durumlarda kendi koyduğu kuralları ihlal etme noktasına gelebilir. Bu gibi durumlarda, kendi ittifakının iktidarına destek vermek için öneride bulunan kişi(ler) ve/veya grup(lar)'a (İspanya'da GAL gibi) dolaylı destek sağlayabilirler. Bazan da resmi kuruluşlar kullanılabilir (İngiltere'de SAS gibi). Her iki durumda da devlet'in kurumlarında hegemonyasını sürdüren ittifak, kendine alternatif olan tarafı kontrol altına alamamış ve kendi ittifakı tehlikeye düşmüş ise hegemonyasını sürdürebilmek için her türlü yönteme başvurabilir ki bu da genellikle, yerel veya genel, değişik düzeylerde cereyan edebilen bir iç silahlı iktidar mücadelesidir. Egemen olan ittifakın kurumlarının işlemesine direnen ve alternatif yapılar oluşturmak için şiddeti bir mücadele yöntemi olarak seçen IRA, ETA ve PKK gibi örgütler, ya iktidarı paylaşmayı kabul ederler, veya kendi iktidarlarını kurabilecekleri yeni bir coğrafya parçasının kontrolünü ele geçirme mücadelesine devam ederler. Bunlar kendi otorite alanlarını oluşturduktan sonra, kendi ittifaklarına karşı çıkacak olanları bugün kendilerini dışlayan yönetimlerin kullandıkları yöntemleri kullanarak dışlamaya çalışacaklardır. Bunun aksini gösteren bir gelişme ise bu tür örgütlenmelerde henüz yoktur.

BARIŞÇI ÇÖZÜM YÖNTEMLERİ

Devletin ve onu oluşturan kurumların üzerindeki baskının azaltılması için merkezi hükümetler değişik yöntemler arasından kendilerine uygun olanları seçme eğilimindedirler, PKK şimdilik federalizm, IRA ve ETA kesin ayrılıkta diretirken, merkezi hükümetler bu talepleri ya yumuşatma ya da tamamıyla reddetme yolunu seçiyorlar.

Londra'nın Kuzey İrlanda'da geçmişte denediği yerel hükümet uygulamaları başarısız olmuştur. Madrid'in Bask bölgesine birçok hakları içeren bir otonomi vermesi ETA terörünü durdurmaya yetmemiştir. Ankara 'eşit vatandaşlık' hakkının vurgulanmasına özen göstermiş ve 'azınlık haklan' tanımına karşı çıkmıştır.

Anlaşmazlıkların değişik boyutları olduğu göz önüne alınırsa, çözüm yollarının tek olamayacağı da aşikardır. Otonomi ile ayrılıkçı şiddet örgütlerinin gücünün azaltılabileceği öne sürülür. Otonomi, bir bölgenin kendi hükümetinin olması fakat tam egemenliğinin olmamasıdır. Otonomi mali, kültürel, yerel ilişkiler düzeyinde olabilir. Bu yöntemi 1978 Anayasası ile İspanya'nın Bask bölgesindeki uygulamasında görmekteyiz. Federalizm ise, gücün bölüşümünün iki düzeyde olması, ve bunun anayasada belirtilmesi olarak açıklanabilir. Federalizmde merkezi hükümetlerin bazı yetkilerinin alt birimlere devredilmesiyle bölgesel hükümetlerin sosyal, ekonomik, kültürel gibi konularda daha etkin kararlar alması sağlanabilir. Fakat, federasyonun bir evrensel öneri olmadığı unutulmamalıdır. Bu yöntemde de eksik olan şey yurttaş haklarının yerel etnik haklara tercih edilmiş olmasıdır.

Merkeze baskının hafifletilmesi ve işlerin daha etkin yürütülebilmesi için yerel yönetimlere, yerel olarak toplanan vergilemektedir. Bunun nedeni de ayrılıkçı şiddet örgütlerinin zamanla geldikleri aşama ve onların bu süreçte taleplerinde yaptıkları değişikliklerdir. Bu örgütlerin taleplerinde tam bir benzerlik görülmeyebilir. Üzerinde yaşanılan coğrafya, yörenin ulusal ekonomideki yeri, olası bir bağımsız devletin kurulması durumunda ekonomik olarak var olup olamayacağı, güvenlik sorunu gibi konular dikkate alınarak bu talepler şekillenirler.

Bu öneriler uygulama alanlarına göre başarılı veya başarısızlıkla sonuçlanabilirler. Fakat, herhangi bir yöntemin bir uygulamadaki başarısızlığı bu yöntemin diğer uygulamalarının da başarısız olacağı anlamına gelmez. Fakat sorunların çözümlerinde önemli olan ve öncelik verilmesi gereken şey bireyi özgürleştirmeyi amaçlayan yöntemlerin geliştirilmesidir. Hoşnut olmayan bireylerin gittikçe arttığı topluluklarda bir bunalımdan diğerine geçilmesi kaçınılmazdır.
rin bir kısmının yine yerel olarak kullanabilme hakkının verilmesi, yerel ekonomik planların yapılması, alt birimlere yönetsel yetkiler verilmesi, yerel dil'in yörede resmi birimlerde de kullanılma hakkının sağlanması, etnik grupların merkezi mecliste de belirli bir orana göre temsil edilmesi gibi değişik çözümler öne sürülebilir.

Federalizm uygulamalarının Yugoslavya gibi ülkelerde sivil-asker bürokrasinin merkezileşme eğilimlerine girmesi sonucu başarısızlıkla sonuçlandığını biliyoruz.

İsviçre ve Belçika gibi ülkelerde uygulanan güç bölüşümü (Consociationalism) ise etnik toplulukların siyasi ve sosyal kurumlarını oluşturup, kimliklerini koruyarak bir eşitlik yaratmayı amaçlıyor. Bu yöntem Kuzey İrlanda'da cemaatçi liderlerin işbirliğine yanaşmamaları nedeniyle çökmüştür. Bu iki yöntemde de yine bireyin özgürlüğünün korunması amaçlanmamış aksine etnik topluluğun kimliğinin devamlılığıyla ilgilenilmiştir. Uzun bir tarihsel bir arada yaşama deneyimi olan İsviçre'de sorunların yaşanmadığını biliyoruz, fakat Belçika'da Flamanlarla, Wallonlar arasında zenginliğin paylaşımı konusunda birliği bozacak güçte olmasa da dönem dönem tartışmalar çıkmaktadır. Belçika'yı birarada tutan en önemli etkenlerden birinin refah toplumunun sağladığı olanaklar olduğu ise yadsınamaz.

Ayrılıkçı şiddet hareketlerini ve onların terör eylemlerini kontrol altına alabilmek ve toplumsal barışı sağlayabilmek için kullanılabilecek yöntemler zamana ve zemine göre değişebilir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: PKK Terör Örgütü Analizi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Oca 2011, 01:44

SON KÜRTÇÜ ÖRGÜT PKK

Partiya Karkeren Kürdistane (Kürdistan İşçi Partisi: PKK), Abdullah Öcalan tarafından kurulmuştu. Öcalan; Ankara Yüksek Öğrenim Derneği Yönetim Kuruluna girdiğinde, yakın arkadaşı Baki Karer'le, Kürtler'in bir ulus olduğunu, sömürge halinde yaşadıklarını ve haklarını almak için bağımsız bir örgütlenmeye gitmeleri gerektiğini savunmaya başladı.

Öcalan'dan önceki Kürtçüler de artık Türk solcularından ayrı düşünmeye ve temel çelişkiyi Kürt-Türk çelişkisi gibi görmeye başlamışlardı.

1975'te Komalcılar şöyle yazıyorlardı:

"...Günümüzde Kürt halkının baş çelişmesi, onun varlığım reddeden, demokratik haklarım gasp ederek bütün doğal zenginliklerine el koyan merkezi otorite iledir. "

Abdullah Öcalan ile arkadaşları işte bu fikri ele alarak, içine biraz Leninizm katarak geliştirdiler. Bunlar; ilk dönemlerde kendilerini Ulusal Kurtuluş Ordusu (UKO) diye adlandırdılar. Diyarbakır'ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde, 28 Kasım 1978'de yapılan bir toplantıda örgütün kuruluşu tamamlandı. Dönemin etkili akımı olduğu için işi Marksist -Leninist temellere dayamayı zorunlu gördüler. Hedef; Kürdistan devletini silahlı mücadele yoluyla kurmaktı. Bu örgüte Partiye Karkeren Kürdistan (PKK) (Kürdistan İşçi Partisi) adı verildi ve Genel Sekreterlik görevine Abdullah Öcalan getirildi.

Bölgede dağıtılan el ilanlarında şunlar söyleniyordu: "Bağımsız, birleşik, demokratik Kürdistan'a doğru!

Emperyalizm ve sömürgeciliğe son!
Yaşasın bağımsızlık ve proleterya enternasyonalizmi!
Yaşasın PKK!

En başındaki bildirilerde de görüleceği üzere; PKK'nın işçi sınıfının ideolojisi ile hiçbir ilişkisi yoktu. Amaç, Kürtçiilük ve Kürdistan olmakla birlikte; buna ideolojik bir kılıf bulabilmek için "işçi sınıfı" adı ve "proleterya enternasyonalizmi" sembolleri kullanılıyordu.

PKK'nın ilk yöneticileri arasında şu isimler de yer almıştı: Kesire Yıldırım, Mehmet Hayri Durmuş, Cemil Bayık, Baki Karer, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Ali Gündüz, Resul Altınok, Sakine Polat, Seyfettin Zuğulu, Suphi Karakuş, Mehmet Şener, Ferzande Tağaç, Mehmet Duran, Karslı Abbas, Antepli Faruk, Şahin Dönmez, Mazlum Doğan ve Hüseyin Tokgüler.
PKK yapılanmasını Güneydoğu'ya taşımıştı. Kürtçü ve Kür-distancı çizgideki varlığını kabul ettirebilmek için diğer örgütlerle mücadeleye girişti. Kavva, Özgürlük Yolu, DDKD gibi Kürt grupları revizyonist ve işbirlikçi ilan edildi.

Özellikle Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları (KUK) adıyla bilinen örgüt üyeleri, PKK'nın hedefi oldu. PKK; 12 Eylül 1980'e kadar güvenlik güçlerine ve bölgedeki diğer örgütlere karşı yüzlerce silahlı eylem ger-çekleştirdi. 1980 öncesinde bu örgüt; PKK'dan çok "Apocular" olarak biliniyordu.

Abdullah Öcalan, Türkiye'de olayların hızlandığını gördü ve askerin müdahale edebileceğini anlayıp 7 Temmuz 1979'da Suriye'ye kaçtı, ardından Lübnan'a giderek Suriye denetimindeki Bekaa Vadisine yerleşti. 12 Eylülden-sonra yurt dışına çıkan yönetici kadro da Bekaa'ya gitmişti. Burada oluşturulan yeni militanlarla Türkiye'de yapacakları silahlı ve kanlı eylemlerin hazırlıklarına başladılar. PKK, 1984'te ilk ses getiren eylemini yaptı ve 15 Ağustos gecesi Eruh ve Şemdinli ilçelerini bastı.
PKK, 1985 yılında ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) adı altında cephe oluşturdu. Bu örgütle köy korucularına yönelik sistemli bir saldırı başlattı. Bölge halkını korkutmak ve terörize etmek için toplu katliamlar da yaptı. PKK; 1986'da Mardin'in Pınarcık köyünü basıp kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu 30 kişiyi katletti. 1984-90 arasında kendisine destek vermeyen Kürtleri de düşman ilan eden PKK, yaptığı saldırılarla halkı korkutup yanına çekmeyi veya devletten uzaklaştırmayı başardı.

PKK, Avrupa'daki diğer Kürt gruplarını da yok etmek için 1980'lerde şiddete başladı. Bu hedeflerden birisi de Komkar örgütü idi.

"Yurt dışında yayımlanan "Denge Komkar" dergisi, 1 Nisan 1987:

- Kürt Yurtsever Hareketi ciddi bir provokasyon ile karşı karşıyadır. (... ) saldırganlığı çılgınlık düzeyine ulaştırdılar (... ) kan döktüler...

Aynı derginin 29 Mayıs 1987 sayılı yayınından da bir alıntı yapalım:

- Halkımızın yiğit evladı Ali Hoca (Ramazan Adıgüzel) PKK'lı ajan provokatörlerce katledildi...

Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi 4 Mayıs 1987 günlü açıklaması:

- 12 Eylül sonrasında PKK'nın ipleri Ortadoğu planında başka güçlerin eline geçti.

(...) PKK hem yurt içinde hem yurt dışında Kürt ulusal hareketine ve genel olarak Türkiye'de devrim ve demokrasi güçlerine karşı bir provokasyon aracı olarak kullanılıyor...

Kürdistan İşçi Derneği Fransa örgütü başkanının (Ali Akagündüz) öldürülmesi üzerine "Denge Komkar" adlı derginin 1 Temmuz 1987 tarihli sayısında yayımlanan 21.6.1987 tarihli bildiriye de göz atalım:

-Bu şerefsizce saldırının sorumlusu da yıllardır Avrupa'nın şu veya bu ülkesinde dernek basan, kundaklayan, devrimci ve yurtsever kişilere saldıran, onları öldüren, yaralayan, bu işi temel politika haline getiren Apocu çetedir..."

PKK'nın Kürdistan'ı kurmak için başlattığı eylemler ve diğer Kürtçü gruplara karşı uyguladığı şiddet; olumlu yankı yapmış; artık Suriye'den, İran'dan, Kuzey Irak'tan militanlar akın akın PKK'ya gelmeye başlamıştı.

Öcalan; bu işleri Suriye'nin koruması altında yürütüyordu. Beka Vadisi'nde gözükse de çoğu zamanını da Şam'da geçiriyordu. Şam'da önemli miktarda Kürt kökenli insan yaşıyor. Bunların büyük bölümü de Rükneddin Mahallesinde. Şam'da 2007 yılında yaptığımız araştırmada öğrendik ki bu mahalle; Abdullah Öcalan'ın barındığı bölge imiş. Rükneddin Mahallesi'ne giren caddenin sağında askeri birim var. Tam karşıda ise boş bir alan bulunuyor. Buradaki tesiste eskiden PKK'lıların bulunduğu ve talim yaptıkları söyleniyor. Abdullah Öcalan; bu boş alana bakan ve askeri noktaya yakın olan tam kavşaktaki bir apartmanda kalıyormuş. Bir sokak aradan sonra askeri bölgenin başladığı bu yer Öcalan'ın korunması için bilinçli biçimde seçilmiş.
Abdullah Öcalan; ayrıca Mizze Mahallesi denilen; bu bölgeye yakın daha lüks bir semtte de ayrı bir daireye sahipmiş. Bazen orada bazen Rükneddin'de kalarak Türkiye tarafından yapılacak bir saldırıya karşı korunuyormuş. Elbette ki bütün bu işlerden Suriye gizli haber örgütü El Muhaberat'ın bilgisi bulunuyordu.

PKK Lideri'nin böyle uluslar arası korumaya alındığı bir dönemde; Birinci Körfez savaşı ile Irak'ın güvenliği parçalanıyor, Kuzey Irak'taki aşiretler de PKK'nın gizli destekçisi haline geliyorlardı. Silahlı militan sayısı 15 bini bulmuş, Türkiye içinde 50 bini geçkin sivil militan yaratmış; Avrupa'da da on binlerce taraftar sağlamıştı. Bu kadar güçlenen PKK artık şehirlerde kitle eylemlerine başlayabilirdi... Böylece örgüt, kurtarılmış bölgeler yaratmaya çalıştı. Bunda yer yer başarılı bile oldu.

PKK, artık Güneydoğu'nun hakimi gibi gözükmektedir. Bu örgütün siyasi kolu olarak çalışan Demokratik Toplum Partisi (DTP) kapatılmıştır ama hemen Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) bunun işlevini yerine getirmeye başlamıştır. PKK'nın bu kolu istediği gibi çalışmakta, siyasi ve ideolojik propagandayı sürdürmektedir. Bu propaganda, "demokrasi-barış" gibi kavramları kullanmakla birlikte son tahlilde Kürtçülük ve Kürdistan temeline da-yanmaktadır. 2009 yerel yönetim seçimlerinden sonra, Iğdır Belediye Başkanlığı'nın da kazanılması üzerine DTP Milletvekili Pervin Buldan, "Kürdistan'ın sınırlarını belirledik!" diyerek açıkça bir sınır çizmiştir. Kürdistan'dan söz etmek, artık olağan bir demokratip talep gibi görülmeye başlanmış; savcılar da bu konuda soruşturma açmaktan vazgeçmişlerdir.

Yakalanıp yargılanan Abdullah Öcalan Savunma'sında demokratik çözüm ve demokratik cumhuriyetten söz ederken bile Kürdistan fikrini terk etmemektedir:

"Ülke bütünlüğü; ortak vatan gerçeğini daha da güçlendirecektir. Başlangıçta bağımsız Kürdistan fikri güdülmüşse de pratik gerçek; bu mevhumun korunmasıyla beraber, ülke bütünlüğünün vurgulanması ve Türkiye'nin iki halkın ortak vatanı olduğudur.".

Görüldüğü üzere Öcalan'ın bu yazdıklarında; PKK'nın bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak için yola çıktığı kabul ediliyor. Bu kavramın korunması önerilip Kürdistan iddiasından hiçbir koşulda vazgeçilmiyor.
Ayrıca, Türkiye; sadece Türklere ve Kürtlere aitmiş gibi gösterilerek millet iki kutuplu hale getirilmek isteniyor. Kürtlerin insani olarak değil de siyasi olarak Türk milleti ile aynı güçlere sahip olmasını öneren bu anlayış; kesinlikle Türkiye'de ikinci bir millet imal etmeyi hedefliyor.

PKK'nın bu amaçla 2009'da yaptığı saldırılar; şehirlerin çadde-lerini ve ara sokaklarını savaş alanına çevirdi. AKP hükümetinin Kürt sorunu dediği bu terör dalgası, bölgede giderek şiddetleniyor. Bu saldırıları durdurmak amacıyla başlatılan Kürt Açılımı/ Demokratik Açılım/Barış ve Kardeşlik Projesi gibi adlar verilen girişim de olumlu bir sonuç yaratabilmiş değil. Hükümetin; birlik, demokrasi, kardeşlik gibi sıfatlarla yürüttüğü politika, terör örgütünün daha çok alan kazanmasına yol açmış gibi gözükmektedir. Çünkü terör örgütü; artık şehirlerde yapılaşmak ve dağdaki örgüt gücünü şehirlerde devreye sokmak peşindedir. PKK'nın Kongre kararıyla kurulan Kürdistan Demokratik Topluluğu (Koma Civaken Kürdistan: KCK) bu iş için görevlendirilmiştir. KCK, akademisyen İhsan Bal'ın deyişi ile PKK'nın şehir polisi gibi çalışmakta ve bölgeyi elinde tutmaktadır. Örgüt, bölgedeki geleneksel dinsel yapının gücünü gördükten sonra, kuruluş yıllarındaki sosyalist söylemleri tamamen terk ederek; Doğu'nun derebeylik sisteminin bir parçası haline gelmiştir.

Şu bir gerçektir ki, Kürtçü/Kürdistancı örgütler arasında en dirençlisi PKK çıkmıştır. Örgüt; varlığını sürdürmek için demokratik hakları ve hukuk kurallarını ustalıkla kullanmış, Türkiye'nin demokratikleşme ataklarını da kendi varlığını kuvvetlendirmek için bir fırsata çevirmiştir.

PKK'da Kürdistan Teali Cemiyeti gibi Tunceli bölgesini Kürt göstererek Türk hükümetine karşı kullanmaya çabalamaktadır.

Kaynakça
Kitap: DERSİM İSYANLARI VE SEYİT RİZA GERÇEĞİ
Yazar: Rıza Zelyut
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön PKK: PKK Amerikan Ordusunun Bir Parçasıdır, PKK Bir Kürt Hareketi Değildir, Türk ve Kürt Kardeştir ve Asıl Düşmanımız ABD ve Onun Emirkulu Olan AKP'dir!

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir