1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Son Darbe, 92 Ekim Harekatı

MesajGönderilme zamanı: 26 Ara 2010, 02:07
gönderen TurkmenCopur
Son Darbe, 92 EKİM Harekatı

"Kim destekliyor PKK'yı?
PKK örgütünün genel karargâhı, "Bekaa Vadisindeki kamplardır. Kuzey İran'da da PKK kamplarına rastlandığı ileri sürülüyor. Abdullah Öcalan'ın, ayrıca Suriye'nin başkenti Şam'da bir evi bulunuyor.

PKK, Avrupa'nın birçok ülkesinde de örgütlenmiş durumdadır. Örneğin PKK'nın Almanya'daki yayın organları 'Bemvedan' ve 'Serxvedun' adlı gazeteler de Bonn ve Köln'de yayınlanmaktadır. Alman terör örgütü 'Baader-Meinhoff çetelerinin Türkiye'de örgütlenmesine izin verilse, acaba Alman hükümeti ne düşünürdü?
PKK, bir terör örgütüdür ve bu terör örgütü NATO ülkelerinin başkentlerinde ve büyük kentlerde kolayca örgütlenme ve çalışma olanağı bulmaktadır. Bunlar, bütün dünyanın gözü önündeki açık desteklerdir.

PKK eylemleri 15 Ağustos 1984 günü başladı. Kürt'ü Türk'e, Türk'ü Kürt'e; Ermeni'yi Türk'e, Türk'ü Ermeni'ye; Alevi'yi Sünni'ye, Sünni'yi Alevi'ye düşman eden, emperyalizm ve emperyalizmin Ortadoğu'daki çıkarlarıdır. Dün öyleydi, bugün de öyle."

Uğur Mumcu, 12 Ağustos 1992

Ben inanmıyorum, Irak'taki PKK faaliyetlerinden haberimizin olmadığına ben inanmıyorum. Musul Kerkük hikayeleriyle yola çıkıp buna karşılık Körfez Harekâtı'nda Irak'a girmeyişimizin, sınırlardan aşağı en az on kilometrelik bir güvenlik şeridi de oluşturmayışımızın da bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum, bir planın parçaları bunlar. Emekli Tümgeneral Alaettin Parmaksız'm, "Burası Hakkari" isimli kitabında anlattığı 1991 Hakurk operasyonun son anda iptal edilmiş olmasını anlamak mümkün müdür? Gelip bizi şehit edeceklerini bile bile Ekim '92'ye kadar Irak kuzeyine harekât yapmamak, ne demektir? Gaflet mi bu?
Biz bu ihaneti 1992'de Şemdinli'de gördük. Şemdinli'yi anlattım size, Hakurk'u da anlattım. A. Öcalan'ın Botan -Behdinan savaş hükümeti projesinde bu iki yerin ne denli önemli olduğunu da gördünüz. '92 Şemdinli'sinde PKK'nın hedefi neydi:

"1992 provokasyonlarının ardından A.Öcalan, yeniden sınır hattına yüklenmeye başladı. Ayaklanma provokasyonların tutmadığı için, daha doğru bir deyimle; çeşitli provokasyonlarla arattığı, oyuna getirdiği ve kanını döktürdüğü Kürt'ün kanı, ayaklanma için kâfi gelmediği, sahte senaryolarla sonuca gidemediği için, Botan - Behdinan savaş hükümeti demagojisini yeniden ön plana çıkartmak zorunda kaldı. Bu nedenle, Kuzey Irak'ta, adeta esir aldığı yüzlerce zavallıyı sınır karakollarının üzerine saldı. Verdiği talimatlarda, "Neye mal olursa olsun sınır karakollarını temizlemeli, en geç sonbaharda ülke içindeki ve dışındaki ulusal meclis seçimlerini sonuçlan-dırmalıyız" diyerek, bu amaçla Eylül ayı başlarında Derecik sınır karakoluna çılgınca ve hesapsızca bir saldırı başlattı. Bu saldırıda, saldırıya katılan militanlarının büyük bir bölümünü kaybetmesine rağmen, zafer naraları atmaya devam etti. Çünkü elinin altında her an ölüme gönderebileceği daha binlerce eleman mevcuttu".

PKK, bu stratejiye uygun olarak, 30 Ağustos'ta Alan Karakolu'na saldırdı. Hemen akabinde Aktütün Karakolu da PKK'nın hedefi oldu. Ve nihayetinde Derecik Karakolu'na yapılan saldırı bir şeyi harekete geçirdi, kimi ve neyi harekete geçirdi bilmiyorum. Ekim harekâtı başladı.

Yüreğim yanıyor, dalıp gidiyorum acı geçmişlere:

"1992 yazı çok zor geçmişti. Her yerde olaylar oluyor. Karakollara saldırılıyor, yollara mayın döşeniyor, insanlar kaçırılıp öldürülüyor, kamu malları yakılıyor, vatandaşlar katlediliyor, ortalık cehenneme dönmüş bir durumda. Bu arada şehitler toprağa veriliyor, analar ağlıyor, kahrolsun PKK çığlıkları tüm ülkeyi kaplamış, gönüllü silah alıp PKK'ya karşı mücadele etmek isteyen milyonlarca insan var.

Neredeyse çaresiz bir duruma gelmiştik. Teröristler İran'dan geliyor, vuruyor, geri İran'a gidiyor, biz bir şey yapamıyorduk. Irak'ın kuzeyinde yuvalanan teröristler bir gece ansızın ülkemize giriyor, askerimizi şehit ediyor, vatandaşımızı katlediyor, ilçe basıp geri Irak'a dönüyor biz gene bir şey yapamıyorduk.
Olaylar sadece Şemdinli ile sınırlı değil ki; Van, Başkale, Yüksekova, Çukurca, Şırnak, Siirt, Mardin, daha nereleri sayayım, ülke yanıyor.
Ben garip, ben çaresiz Binbaşı Şemdinli üçgeninde dolanıp duruyorum. Emrimde iki bine yakın asker var. Bana emanet edilmiş iki bin asker. Hepsi canım, hepsi evladım. Beraber yatıp beraber kalkıyoruz. Analar perişan, hepsi evladım geri dönebilecek mi kaygısı içinde.

Ne oldu, ne bitti bilmiyorum. Kapalı kapılar ardında ne konuşuldu da Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kuzey Irak'a girmesine karar verildi bilemiyorum. Aslında birinin çıkıp bunu açıklaması gerek. Ne oldu, ne değişti? Amerika'dan izin mi aldık? Yoksa Birleşmiş Milletler bize acıdı da "Sizin evlatlarınız heba oluyor, artık Irak'a girin de şu katliamı durdurun" mu dedi. Yoksa Cumhurbaşkanı çıkıp da "Ben devletin başıyım. Benim evlatlarımın canına kimse kıyamaz. Ey Silahlı Kuvvetler. Girin Irak'a. Bitirin şu terörist denen eşkıyayı" mı dedi? Yoksa hükümetin başı başbakan "Ben Türk devletinin başbakanıyım. Tarihimizin hiçbir döneminde eşkıyaya pabuç bırakmadık. Meclisim, yani Atatürk'ün Meclisi karar aldı. Her yetkiyi Türk Silahlı Kuvvetleri'ne verdi. Yok edin eşkıyayı" mı dedi? Birinin bunu açıklaması lazım. Herkes bilsin ki, bunca insan boşuna ölmedi.

Karar alındı ve uygulandı. Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Irak'a girdi. Aman o ne çatışma! Her yerde. Uçar birlikler indikleri her yerde doğrudan çatışmaya giriyor. Biz heyecanla Şemdinli'den gelişmeleri takip ediyoruz. Bize bir noktada tıkama görevi vermişler bir yandan görevimizi yapıyor bir yandan da gelişmeleri izlemeye çalışıyoruz.

Türk Silahlı Kuvvetleri bugüne kadar aldığı her görevi canı pahasına yerine getirmiştir. Dünya durdukça da bunu yapacağından hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu görevi de en iyi şekilde yerine getirmiş, eşkıya her noktada bozguna uğratılmış ve dağıtılmıştır. Bunun canlı şahidiyim.

Televizyonlarda günlerce haber yapıldı. Ele geçirilen silah ve cephaneler gösterildi. Bu konuya ilişkin haberi yalnız 1992 Türkiye Almanak'ta bulabildim.

Şöyle diyor:

16 Ekim: Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak sınırını geçerek Kuzey Irak'ta bulunan Haftanin bölgesinde sonbahar harekâtına başladı. Savaş uçakları tarafından önceden belirlenen hedeflere yapılan nokta atışından sonra kara birlikleri de yaklaşık 10 km.lik bir alanda harekâta başladı.

19 Ekim: Genelkurmay Başkanlığından yapılan açıklamada, Hava ve Kara Kuvvetleri'nin ortaklaşa düzenledikleri operasyonda 600 teröristin öldürüldüğü, özellikle Hakurk kampı civarında şiddetli çatışmaların sürdüğü belirtildi.

24 Ekim: Kuzey Irak'ta imha operasyonuna devam eden Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK'nın en önemli kamplarından birisi olan Hakurk Kampı'na girdiler. PKK'lıların güneye doğru kaçtıkları belirtildi.

5 Kasım: Genelkurmay Başkanlığı, Kuzey Irak'ta yapılan operasyonun tamamlandığını, operasyonda 1.800 teröristin öldürüldüğünü ve lojistik imkanlarının imha edildiğini, operasyon esnasında 23 askerin şehit olduğunu, 96 askerin ise yaralandığını bildirdi.

Neredeyse bir orduya yetecek silah toplandı ve imha edildi. Tüm PKK kamplarına girildi ve temizlendi.
Nihayet operasyonun bittiği söylendi ve Silahlı Kuvvetler ülkesine döndü. O andan itibaren bize sormaya başladılar: Operasyon sonucu terör örgütünün faaliyetlerini izleyip değerlendirin ve bize bildirin diye. İzledik. Yurtiçinde teröristlerden tık yoktu; ya bulundukları sığmaklarda gizleniyorlardı ya da Irak'taki arkadaşlarının yanına gitmişlerdi.

Bir gün hiç ummadığım bir olay oldu. Derecik'ten çıkmış Horyürek'e doğru tek araçla gidiyordum. Tek araçla gidiyordum zira artık tehdidin yok denecek kadar az olduğunu düşünüyorduk. Birden iki kişi aracın önüne atlayıp ellerini havaya kaldırdı. Ben ne olduğunu anlayamamıştım. Yanımdaki asker,
"Komutanım. Bunlar terörist!" diye bağırınca şaşkınlığım geçti ve hemen silahıma davrandım. O an biz mi teröristlerden korktuk yoksa teröristler mi bizden bilemiyorum. Alelacele dışarı çıktık. Emniyet tedbirleri aldık mevzilendik.

Üstlerini aradık; alışageldiği üzere her birinde bir kaleşnikof piyade tüfeği, dört el bombası, bir sırt çantası ve bir tavşanı dahi doyuramayacak kadar yiyecek vardı. Araca bindirdik ve merkeze götürdük.

Önce özgeçmişlerini anlattılar. Örgüte nasıl katıldıklarını söylediler. Hikâye hepsinde aynı ama gerçek:

"Efendim ben Ege bölgesinde bir işletmede çalışıyordum. Sahibi de doğulu, köylümüz olur. İnşaat işleri işte. Bizden her ay belli bir para kesiyor, 'bizim kardeşlerimiz dağda, savaşıyor, bu onlara yardım için' diyordu. Bir gün geldi, 'Artık sizin sıranız. Şimdi siz savaşacak, onlara katılacaksınız' dedi. Bizi bir HADEP binasında topladılar. Örgüt hakkında bilgi verdiler. Sonra otobüsle Doğubeyazıt'a getirdiler. Bir gece sınırı geçip İran'a girdik. Orada bir evde kaldık. Sonra sınır boyunca giderek en son Urumiye'ye vardık. Orada bir evde bize on gün kadar nazari eğitim verdiler. Kimliklerimizi toplayıp bir deftere kaydettiler. Bana Zerdeşt kod adını verdiler. Sonra Zagros'a geçtik. Orada bir çadırda kaldık. Yemek yiyip dinlendik ve oradan da Hakurk'a geldik. Bize silah verdiler. Eğitim yaptık. Ben filanın mangasındaydım. Sonra Gelyaraş'a geçip kaçak getirenlerden para almaya başladık. Bu ara operasyon oldu. Çok ağır darbe yedik. Mangamız dağıldı. Örgüt liderleri bizi terk etti. Artık hepimiz köyümüze gidiyoruz. Örgüt dağılma sürecine girdi..." ya da,

"Ben iş bulmak için İstanbul'a gittim. Uzun süre iş aradım, bulamadım. Bir ara arkadaşlar gelin HADEP bürosuna gidelim dedi. Bize burada 'Kürt halkını kurtarmak' için çalışmamız gerektiği anlatıldı. Önce afişleme işleri yaptık. Sonra deşifre olunca dediler ki 'Artık dağdaki arkadaşlarınıza katılma zamanınız geldi.' Bizi aldılar, otobüsle Doğubeyazıt'a götürdüler... " Devamı yukarıdaki gibi.
Bu dönem çok sayıda terörist bize teslim oldu. İfadelerini aldık, savcılığa teslim ettik. Tutuklandılar. Dikkatimi çeken, hepsi aynı şeyi söylüyordu: "Biz artık dağılma sürecine girdik, hepimiz köylerimize dönüyoruz, liderlerimiz kaçtı."

Kuzey Irak'a yapılan operasyon gerçekten başarılı olmuştu. Örgüte ağır darbe indirilmiş, silah ve cephanelerine el konulmuş ve örgüt artık dağılma sürecine girmişti. Şüphesiz ki bu haberler bizi çok mutlu etti. Ne yazık ki, bir rehavete kapıldık. Artık her günkü operasyonlar yapılmaz oldu. Bugüne kadar ihmal ettiğimiz asli görevlerimizi yapmaya çalışıyorduk.

Bir ara basında bir "ateşkes"ten bahsedilmeye başlandı. İnanmadık, inanamadık. Teröristle ateşkes olur muydu? Bana sorarsanız oldu. 24 Mayıs 1993'e kadar önemli bir terör olayı yaşamadık. Herkes örgütün bittiğini düşünüyordu ama biz teslim olan teröristlerin ifadelerinden örgütün bitmediğini, yeniden toparlanmaya çalıştığını sonradan anladık. Ama derdimizi anlatamıyorduk. Zaten o dönemde kimse anlamak da istemiyordu. Zira ülke çok sıkıntı çekmişti bu terör belasından. Kimse şehit istemiyordu. Herkes "bitsin artık bu terör" diyordu.

Ben bir binbaşı olarak bir yanılgıya düştüğümüzü görüyor ve bunların toparlanmak için vakit kazanmak istediklerini anlıyordum da devlet nasıl anlamadı işte bunu da birinin çıkıp söylemesi ve bize anlatması gerek.".

Bu, benim yaşadıklarım. Ekim '92 Harekâtı ile PKK'ya önemli bir darbe vuruldu, PKK'yı bitme noktasına getirdi. Özal Cumhurbaşkanı, Demirel ise Başbakandı. Ama sonra ne oldu: 1992 yılında güvenlik güçlerinin Kuzey Irak'a yaptıkları sınır ötesi harekât sonucu PKK'nın silahlı gücü önemli darbeler yedi. Bu gelişmeler örgütü duraklama ve giderek gerileme dönemine soktu. Örgütte tıkanıklık yaşanmaya başladı. PKK, 93 baharında etkili eylem yapmak için hazırlık faaliyetlerini sürdürürken, Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği Celal Talabani'nin silah bırakma girişimi şaşırtıcı bir gelişme oldu.

Gazeteci yazar Cengiz Çandar bu şaşırtıcı gelişmeyi 13 Mart 93 tarihli Sabah Gazetesi'nde şöyle manşete taşıdı:

"PKK lideri Abdullah Öcalan, Türkiye'deki başta Kürt sorunu ve terör olmak üzere önümüzdeki dönemde gelişmeleri etkileyecek bomba açıklamalara hazırlanıyor. Öğrenildiğine göre Abdullah Öcalan, Nevruz öncesinde yapmayı tasarladığı açıklamada, "terörükınayacak", taraftarlarına "silahlı mücadelenin terk edilmesi, Türkiye'deki demokratik düzenden yararlanarak Kürt sorununa barışçı çözüm yolu aranması ve Nevruz'ıtn silahlı eyleme başvurulmadan barış içinde kutlanması" çağrısında bulunacak. Öcalan, bu arada, "Bağımsız Kürt devleti kurulması", tezinden de vazgeçildiğini,"askeri mücadele yöntemlerinin Türkiye'deki demokratik çerçeve içinde siyasi mücadele" yoluyla, Kürt meselesinin, "ayrılıkçılık" olmaksızın çözülmesini önerecek."

Aynı gazete, bu silah bırakma olayının geniş bir değerlendirmesini yaparken, bir gün sonra da, Hasan Cemal imzasıyla verdiği haberde, "Talabani'nin bir mektupla Öcalan'ın, silah bırakıyorum, mesajını Cumhurbaşkanı Özal, Başbakan Demirel ve Dışişleri Bakanı Hikmet Çetine ilettiğini" duyuracaktı.
Bu olaylardan dört gün sonra, Öcalan, 17 Mart 1993 günü Beyrut'a bir buçuk saat mesafedeki Beka Vadisi'ndeki Baralias Kasabasında, Talabani ile birlikte bir basın toplantısı düzenledi ve "Ateşkes" ilan etti. Bu ne cüret! Binlerce canımızın katilleri, dünyanın gözü önünde, Lübnan'da basın toplantısı yapıyor, biz ise seyrediyorduk. Kadere bakın!

Kaynakça
Kitap: İHANETİ GÖRDÜM
Yazar: ERDAL SARI ZEYBEK