Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1991 Körfez Harekatı

PKK'yı yaratan ve günümüze kadar finanse edip yöneten devlet Amerika’nın ta kendisidir.
Nasıl mı?
-1980 darbesi sonrasında Türkiye’de oluşan Amerikancı hükümetlerin yardımı ile.
-PKK ve Kürt mafyası ne tesadüftür ki Turgut Özal döneminde oluştular ve güçlendiler.
-Abdullah Öcalan bir MİT ajanıdır. Bunun kanıtını kahraman Uğur Mumcu bulmuştu. 1972'de, Abdullah Öcalan "Şafak Bildirisi" davasından dolayı tutuklandı, ve sonrasında Milli İstihbarat Teşkilatı "Bizim adamımızdır" yazısını yollayıp, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasını sağlamıştı.
PKK gibi aşağılık ve zavallı bir terör örgütü neden hâlâ etkisiz hale getirilmedi ve sürekli Şehit vermemize sebep oluyor?
-"Devlet" kelimesinin anlamı şudur: "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal ve askeri bakımdan örgütlenmiş milletin oluşturduğu tüzel varlık". Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Devleti'dir ve bu devletin bütün organlarını(TSK, MİT, vs) yöneten güç hükümettir. Yani hükümetin elinde bir uzaktan kumanda var ve bununla istediği zaman bütün devlet organlarına emir verip onları yönetebiliyor. Demekki eğer hükümetin başındaki lider kadro kişisel çıkarları(zenginlik) uğruna Amerika'ya namusunu ve şerefini satan insanlardan oluşuyorsa, TSK ve MİT gibi devlet organlarının başındakileri de maalesef dolaylı olarak Amerikancı oluyor. İşte bu yüzden Abdullah Öcalan bir MİT ajanıydı ve sonra ABD'nin çıkarları uğruna Amerikancı Özal Döneminde, PKK dizayn edildi ve bu lanetli terör örgütün başına imralı canisi getirildi.
-Ülkemizin yönetildiği bu lanetli sisteme rağmen, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içinde daima bu düzeni bozup Türkiyenin Tam Bağımsızlığını koruyan Atatürkçüler olmuştur. Eşref Bitlis önderliğindeki Atatürkçü Kahraman Askerler, Özal döneminde sürekli Amerika ve Amerikancı hükümet ile mücadele etmişlerdir. Eşref Bitlis vefat etmeden önce(17-02-1993 öncesi) Kuzey Irak ve PKK’ya yapılan operasyonlar sonucunda Amerikan Ordusunun bir parçası olan PKK terör örgütü resmen yok edilmişti. İşte bu onurlu davranışlar sonrasında, 1960 Devriminden sonra ilk defa Eşref Bitlis döneminde yine TSK içinde bir Atatürkçü(Anti-emperyalist) Devrim oluşmuştur. İşte bu Devrimi yaratan Kahramanların Ruhu günümüze kadar TSK'da devam etmiştir ve bu yüzdendir ki, bu ruha sahip olan Askerlerin büyük bölümü günümüzde Amerikancı AKP tarafından ya Silivri Cezaevine yerleştirilmiş yada emekli edilmişlerdir, ki PKK yok edilemesin ve Amerika’nın çıkarlarına zarar gelmesin diye.
-PKK terörü Amerikancı Çiller ve Tayyip Erdoğan hükümetleri tarafından kasıtlı olarak yok edilmedi ve daha da güçlendirildi.
SONUÇ, PKK TERÖRÜ NEDEN BİTMEDİ:
-DSP Hükümeti Döneminde TSK tarafından yine etkisiz ve yokedilme noktasına getirilmiş olan PKK, AKP ve Hilmi Özkök'ün Büyük Yardımları ile ABD'nin Irak'ı Tekrardan İşgal Edip, PKK'nın tekrardan güçlenmesi sağlanmıştır.
-AKP terörü bitirmek için asla herhangi bir adım atmıyor.
-Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, ABD ile yaptığı 9 maddelik gizli anlaşmada TSK’yı zayıflatan ve PKK'yı yasallaştıran ve güçlendiren maddeler var. Ve bu maddelerin hepsi de gerçekleştirildi.
- Erdoğan'ın Özel Temsilcisi olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan AKP'nin PKK ile işbirliği yaptığını resmen doğradı. Buda Vatan Hainliğinin belgesidir.
-Şehitlerimizin sorumlusu: "AKP’nin Kürt Açılımı Politikası ve ABD-AKP-PKK-BDP(DTP) İşbirliği"
ÇÖZÜM, PKK TERÖRÜ NASIL BİTER:
-NATO'dan çıkılacak, Amerikaya rest çekilecek, Avrasya ülkeleri(İran, Suriye, Çin) ile milli çıkarlarımız doğrultusunda ekonomik anlaşmalar yapılacak(hedef Türk Birliği).
-Kuzey Irak, aynen Kıbrısta yapıldığı gibi, yasal haklarımıza dayanarak, oradaki Türkmen Soydaşlarımızın yardımı ile ele geçirilmeli, ve bölgedeki bütün PKK’lılar 1-2 günde etkisiz hale getirilecek.
-Doğu Anadolu'da İş Garantisi ve Tarih Dersleri
Ayrıntılı Bilgiler için giriniz

1991 Körfez Harekatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 02:02

1991 Körfez Harekatı

"Körfez Savaşı'rıda, Türkiye, Irak'ın karşısında yer almış ve tamamen Amerika'yı desteklemiştir. Türkiye'nin bu politikasında, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın kişisel görüş ve düşüncelerinin çok büyük etkisi olmuştur."
Prof. Dr. Fahir Armaoğlu

Dedim ya size PKK gökten inmedi, adım adım yürüyerek bugünlere geldiler. PKK '78'de kuruldu, Öcalan '79'da Suriye'ye kaçtı. Lübnan'da örgüt kampları, Şam'da örgüt evleri kurdu. 1998 yılında Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş'in Suriye'yi savaşla tehdit etmesine kadar sürdü bu iş. PKK örgüt başı Öcalan'ın '78 - 98 arası tam yirmi yıl Suriye ve Lübnan'da olduğunu bilmeyen kaldı mı ki ülkemizde? '83 - 93 arasında Özal iktidarlarını yaşadı bu ülke. Üç beş çapulcu, demeçleriyle olayı küçümseyip PKK'yı PKK yapan kim? Bir ulus düşünün, burnunun dibinde bir terör örgütü yeşeriyor, büyüyor, kendini tehdit ediyor ve o ülkenin yetkilileri ses çıkarmıyor, nasıl olabilir bu?

91 Körfez harekâtıyla PKK yer değiştirdi, Irak kuzeyine yerleşti. Silahlandı, eleman sayısını artırdı. Onlarca terör kampı kurdu. Tüm bu gelişmelere seyirci kaldık biz, müdahale etmedik. Bizim, PKK'nın Kuzey Irak'taki varlığından haberimiz yok muydu sizce? "Yoktu" ise eğer, bu gaflettir ama var olup da müdahale edilmemiş ise eğer, bu ihanettir. Biz gaflette miyiz yoksa ihanette mi, bunu bilmek için yaşadıklarımıza bir bakalım.

Özal'la 1992'de tanıştığımızı söylemiştim size. Ben söylemiştim Sayın Özal'a, Körfez Harekâtı sonrasında PKK'nın Kuzey Irak'taki durumunu, kamplarını, Barzani ile anlaştığını, elindeki silahları. Ben anlatmıştım İran'ın verdiği desteği. Devletin cumhurbaşkanı, devletin bir binbaşısına inanmamış mıydı yoksa? Yoksa gerçeği biliyor ama harekete geçmek istemiyor muydu? İstihbaratımız gerçekten zayıf mıydı bizim?

"Türkiye'de ilgililer ne Talabani'yi ne de Barzani'yi doğru dürüst tanırdı, ellerindeki bilgiler," Hamoya Mamoya sormak" suretiyle elde edilmişti. Çünkü istihbarat faaliyetleri bir zamanlar "Teşkilat-ı Mahsusa"sı gibi değil alelusul yürütülüyordu. Yazdıklarımız yetkilileri üzmesin ama gerçek budur! Ellerini vicdanlarına koyarak sağduyu ile düşünsünler ve cevap versinler; Ortadoğu ülkelerinin sosyo - politik, ekonomik, kültürel yapılarını biliyorlar mı? Konu ile ilgili belirli makamlarda oturanlardan kaç kişi bize; Irak'ta kaç örgüt var, çizgileri nedir, sorunluları kimlerdir, özgeçmişleri nedir, arşivlerde resimleri var mı, bu kişilerin ve örgütlerin zaafları nelerdir, batı dünyası bunları nasıl görür? Sorularımıza, kitapları ve arşivleri karıştırmadan anında cevap verebilecek kaç kişi var? Bir ya da bilemediniz iki kişi...

Ben yanılıyorsam, yetkililer yanılmıyordur. İstihbaratın bir bilim olduğu, derme çatma örgütlenmeler ve sıradan kişilerle yönetilemeyeceğini artık herkes bilmektedir. Bütün bu derme çatmalığa rağmen, "Biz istihbarat alamıyoruz" diyenlere de bir sözümüz olacak. Biz Güneydoğu ve batıdaki istihbaratçılarla da görüştük. Onların da bu konuda dertli olduğunu anladık ve anladığımız kadarıyla istihbarat alıyorsunuz. Bazı olaylarla ilgili olarak çok sağlıklı istihbarat alıyorsunuz fakat birileri alınan istihbaratı ne yapacağını bilmiyor. Modern istihbarat, istihbaratçıların aldığı bilgileri yine kendisinin icra elemanlarıyla değerlendirmesi esasına dayanmaktadır. Güneydoğu'da edindiğimiz izlenim odur ki, istihbaratçılar pek adam yerine konmamaktadır."

Aslında istihbaratımız güçlüdür bizim ve biz her şeyi biliriz. Biliriz bilmesine ama "Aman sorun çıkmasın" politikası güden ve istihbaratı harekâta dönüştürmeyen atanmışlarımız vardır bizim. Atanmış, sorun çıkmasın diye harekete geçmese dahi, elde etmiş olduğu istihbaratı seçilmişlere bildirmek zorundadır. Zira bu bir görev sorumluluğudur ve atanmış bu sorumluluğundan kaçamaz. İstihbaratın seçilmişe ulaşmasına karşın, onların da harekete geçmemiş olmasının sebebi ne olabilir? Seçilmiş, bir istihbaratı görmezlikten gelebilir mi? Özal, "üç beş çapulcu" şeklinde tanımladığı PKK'nın üç beş çapulcu olmadığını bilmiyor muydu? PKK'nın Suriye'de örgütlendiğini, kamplar kurduğunu, silahlandığını ve Körfez Harekâtı'ndaki boşluktan yararlanarak Irak kuzeyine yerleştiğini bilmiyor muydu? Buna rağmen Barzani ile anlaşan Özal, bu adamın PKK ile savaşmayacağını bilmiyor muydu? Irak kuzeyine yapılacak güçlü bir harekâtın PKK'yı bitme noktasına getireceğini bilmiyor muydu? Sizce, bilmemiş olabilir mi?

Körfez Harekâtı 17 Ocak 1991'de hava harekâtı ile başlamış, 24 Şubat'ta kara harekâtı ile devam etmiş ve 28 Şubat'ta son bulmuştur. Sovyet Rusya'nın talebi üzerine BM, 2 Mart 1991'de 666 Sayılı ateşkes kararı almış, kararın Irak tarafından kabulü ile savaş sona ermiştir. Körfez harekâtı ile sonuçlanan Irak-Kuveyt anlaşmazlığının nedeni, zengin petrol yataklarının paylaşımıdır. Başlangıçta Irak'ın Kuveyt petrolleri üzerindeki hak talebi olarak ortaya çıkan sorun, daha sonra, ABD'nin bu bölgedeki petrolün kullanımı üzerinde söz sahibi olmak istemesiyle şekillenmiştir. Bu istek, nihayetinde Büyük Orta Doğu Projesi'ne dönüşmüş ve Tayyip Erdoğan da bu projenin eş başkanı olduğunu gururla söylemiştir. Aslında, 1. Körfez Harekâtı bu projenin birinci aşamasıdır. Başkan Bush', savaş sonrası 6 Mart'ta Amerikan Kongresinde yapmış olduğu konuşma ile bu niyetini açıklamıştır.

Ortaya attığı ilkeler şunlardır:

• Amerika'nın hayati çıkarlarının müstakar ve güvenlikli bir Körfez'e bağlı olması nedeniyle, Orta Doğu'da bir güvenlik sisteminin kurulması. Bu güvenlik sistemi bölge ülkeleri tarafından gerçekleştirilmeli, fakat Amerika'da buna yardımcı olmalıdır.
• Bölgede kitlesel imha silahlarının yayılmasının önlenmesi ve buna Irak'tan başlanması.
• Orta Doğu'nun doğal kaynakları zengindir. Bu zenginlik yani petrol ve su, (Başkan Bush, hükümranlık haklarımızın olduğu ve bizim olan Dicle ve Fırat sularından bahsediyor bu ifadesinde) bütün bölge ülkelerinin refahı için kullanılmalıdır.

Aynı yılın Nisan ayında Amerikan Savunma Bakanı Dick Cheney de," Orta Doğu'nun petrol kaynaklarını, Amerika'nın çıkarlarına ters düşen her hangi bir devletin kontrolü altına almasına Amerika izin vermeyecektir", şeklinde konuşmak suretiyle bu ilkeleri desteklemiştir. Yani sözün kısası, " Ortadoğu'nun sahibi benim", diyor Amerika.

Körfez Savaşı'na dayanak teşkil eden kitle imha silahları konusu ise, daha 1. Körfez Savaşı'nda ortaya atılmıştır. Bunu, BM'in 3 Nisan 1991'de almış olduğu 667 sayılı kararında açıkça görmekteyiz. Bu karara göre, Irak'ın tümden silahsızlandı-rılmasına yönelik olarak, bütün kimyasal ve biyolojik silahların, menzili 150 km. aşan füzelerin ve bütün nükleer madde ve malzemelerin yerlerini Irak, Güvenlik Konseyi'ne bildirecektir. Nitekim, bu karar çerçevesinde kurulan bir komisyon, Irak'ın silah işini tam bir denetim altına alarak Güvenlik Konseyi'ne raporlar vermiştir. Bu projeye uygun olarak 1. Körfez Harekâtı'nda, Amerika kendi çıkarlarına uygun bir politika uygulamış ve bunun sonucu olarak Saddam zayıflatılmış, Kürtler güçlendirilmiş, 2. Körfez Savaşı'nın temelleri de atılmıştır. Peki onlar bunları yaparken biz ne yaptık?

Körfez Savaşı'nda Türkiye, Irak'ın karşısında yer almış ve Amerika'yı gözü kapalı bir şekilde desteklemiştir. Türkiye'nin bu politikasında, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın kişisel görüş ve düşüncelerinin çok büyük etkisi olmuştur. Yani biz, Özal'ın kişisel tavrıyla Körfez politikamızı oluşturduk. Neydi bu politika? Bir koy üç al! Ama öyle mi oldu yani bir koyup üç alabildik mi?

Birinci Körfez Harekâtı'nda Çekiç Güç denilen çok uluslu koalisyon gücü ülkemizde konuşlanmıştır. Buna Özal izin vermiştir. Özal'dan sonra gelen seçilmişler de, ikinci Körfez Harekâtı başlayıncaya kadar aynı politikayı sürdürmüştür.

İsterseniz önce, harekâttan on bir yıl sonra TBMM'nde yapılan değerlendirmelere bir bakalım ve vekillerimizin ne düşündüğünü anlamaya çalışalım:

"Kuzeyden Keşif Harekâtı'nın görev süresinin 31.12.2002 tarihinden itibaren altı ay süreyle uzatılmasına ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/134)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkatılığı'na
Körfez Savaşı sonrasında alınan Irak ile ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının hedeflerine ve ruhuna uygun olarak ve Irak'ın toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesine özen göstererek, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere hava unsurlarının katılımıyla, Türkiye tarafından belirlenen ilke ve kurallara bağlı olarak ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 25 Aralık 1996 tarihli ve 477 sayılı Kararıyla hükümete verdiği yetki çerçevesinde yürürlüğe konulan ve sadece keşif ve gerektiğinde önleme uçuşlarıyla sınırlı bir hava harekâtı olan "Kuzeyden Keşif Harekâtı"nın görev süresinin 31 Aralık 2002 tarihinden itibaren altı ay süreyle uzatılmasına; 477 sayılı Kararda belirtilen hususlarda bütün kararlan almaya Bakanlar Kurulunun yetkili kılınması için Anayasanın 92. maddesine göre izin verilmesini arz ederim.
19.12.2002

Abdullah Gül
Başbakan
BAŞKAN - Hükümet lütfen yerini alsın.
Başbakanlık tezkeresi üzerinde, İçtüzüğün 72. maddesine göre görüşme açacağım.
Gruplara, hükümete ve şahsı adına iki üyeye söz vereceğim. Konuşma süreleri, gruplar ve hükümet için 20'şer dakika, şahıslar için 10'ar dakikadır. Görüşmelerin sonunda da tezkereyi oylarınıza sunacağım.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ konuşacaklardır. Buyurun Sayın Elekdağ. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de sözlerime, Milli Şef, büyük devlet adamı ve Lozan kahramanı Sayın İsmet İnönü'nün aziz hatırası önünde eğilerek başlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Kuzeyden Keşif Harekâtı'nın görev süresinin 31 Aralık 2002 tarihinden itibaren altı ay süreyle uzatılmasını öngören Başbakanlık tezkeresi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum; şahsım ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

Değerli milletvekilleri, Kuzeyden Keşif Harekâtı, 1991'de insani yardım amacıyla sadece otuz günlük bir süre için başlatılan Huzur Harekâtı'nın devamıdır. Başlangıçta geçici bir süre için planlanan, ancak, günümüze kadar, uzatıla uzatıla kanserojen hale ve Türkiye'nin dış güvenliği ve siyaseti açısından son derece zararlı bir sorun niteliği kazanarak gelen Kuzeyden Keşif Harekâtı'yla ilgili gelişmeler, dış politikada sığ düşünmenin, ataklığın ve geleceği analiz zafiyetinin bir ülkenin başına ne denli vahim sorunlar açabileceğinin ibret verici bir öyküsüdür.

Körfez Savaşı'nın sona erdiği günlerde, Amerika'nın kışkırtmalarının etkisiyle, Irak'ın güneyinde Şiiler, kuzeyinde ise Kürtler merkezi hükümete karşı geniş bir isyan hareketine başladılar. İslamcılar, Amerika'nın kendilerine yardım edeceğine inanıyorlardı; ama bu yardım gelmedi ve ayaklanma, Saddam ordusu tarafından aşırı şiddet kullanılarak bastırıldı. Saddam kuvvetleri tarafından başlatılan yıldırma ve sindirme harekâtı sonucunda, 1991 Nisan ayı başlarında Kuzey Irak'tan Türkiye'ye doğru kitlesel bir göç hareketi şekillenmeye başladı. Bu durumu gören Türk askeri makamları, hükümete şu önerilerde bulundular: "Sığınmacıların Türk topraklarına geçmelerini önleyelim. Türk sınırı boyunca Irak topraklarında bir güvenlik kuşağı oluşturalım. Göç dalgası Irak topraklarında durdurulsun ve sığınmacılara gerekli insani yardım, bu güvenlik kuşağı içerisinde kurulacak kamplarda sağlansın."

Bu öneriler sağlam gerekçelere dayanıyordu. Birincisi, sığınmacıların Türk topraklarına alınmaları halinde, sınırların fiziki güvenliğini sağlamak mümkün olmayacaktı. Bu durumun ciddi güvenlik riskleri doğurması ve kamu düzenini tehlikeye düşürmesi kaçınılmazdı.

İkincisi, sığınmacıların Türk topraklarına alınması, göçün ekonomik ve sosyal etkilerinin daha kuvvetle hissedilmesine yol açacaktı ve nihayet en büyük tehlike de, göç karmaşasından yararlanacak olan geniş PKK gruplarının silahlarıyla birlikte Türkiye'ye sızmalarından doğacaktı.

Ancak, rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal, askerlerin bu önerilerini dikkate almadı ve sığınmacılar, büyük dalgalar halinde, Türk topraklarına girdiler. Ne var ki, rahmetli Özal'ın kararının olumsuz sonuçları derhal ortaya çıktı. Zira Saddam'ın zulmünden can havliyle kaçan takriben 500.000 Kürt, Türkmen ve Süryani - Irak vatandaşı tabiatıyla bunların hepsi sel gibi topraklarımıza akınca hükümet ne yapacağını şaşırdı.

Burada bir parantez açarak, söz konusu yarım milyon sığınmacı arasına karışan çok sayıda PKK'lı teröristin, savaş stoklarıyla, silahlarıyla ve cephaneleriyle Türkiye'ye geldiklerini belirteyim. Bunun çok ciddi sonuçlan oldu. Bu gelişme, 1990'lı yılların ortalarına kadar uzanan dönemde, PKK terörünün gemi azıya almasına yol açtı. Bu yüzden çok kan döküldü, güvenlik güçlerimiz bu yıllarda ağır zayiat verdi ve binlerce masum sivil de telef oldu.

Şimdi, tekrar, Saddam'ın şiddetinden kaçan sığınmacılara dönelim. Hükümet, bu boyutta bir göçün yarattığı sorunların üstesinden gelemeyeceğini anlayınca, 2 Nisan 1991 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni toplantıya çağırdı ve meşhur 688 sayılı Kararın alınmasına önayak oldu. Birleşmiş Milletler, bu kararıyla, Irak yönetimine çağrıda bulunarak, ondan, kendi halkına uyguladığı şiddet ve yıldırma Harekâtı'nı durdurmasını istedi. Irak, göçmenlerinin evlerine dönmelerini sağlayacak koşulları yaratmalıydı ve Bağdat, uluslararası toplumun Irak'ta mültecilere yardım faaliyetlerini de engellememeliydi.

Birleşmiş Milletler, ayrıca, üye devletleri, göçe zorlanan kitleye yardıma davet etti; fakat, yardım malzemesinin ihtiyaç noktalarına ulaştırılması çabaları yetersiz kaldı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Özal ve Başkan Bush arasında yapılan bir telefon görüşmesinde varılan mutabakat uyarınca, Huzur Harekâtı başlatıldı.

Konuşmamın başında da belirtmiş olduğum üzere, Huzur Harekâtı sadece otuz günlük bir süre için öngörülmüştü. Harekâtta ilk aşamada şu üç temel hedef gözetil-mişti: Sığınmacıların gıda, su, ilaç gibi acil ihtiyaçlarının karşılanması, güvenli bir şekilde barınmalarının sağlanması ve sığınmacıların Kuzey Irak'ta güvenlik kuşağı içerisindeki esas yerleşim yerlerine dönmeleri.

Bakınız, bu son nokta ilginç; yani, gördüğünüz gibi, Türk askeri makamlarının önerisine benzer şekilde, Irak topraklarında sonradan bir güvenlik kuşağı kuruldu. Ne var ki, bu arada, menfur terör örgütü PKK'nın elemanları da Türkiye'ye büyük ölçülerde sızdı. Ortaya çıkan ve dünya TV'lerine de yansıyan acıklı manzaralar ve kaos, eminim hâlâ hafızalarınızdan silinmemiştir.

Harekâtın süresi Mayıs ve Haziran aylarında iki kere otuzar günlük süreyle uzatıldıktan sonra, 1991 Temmuz ayı başında amaçlanan hedefe varıldı ve sığınmacıların tamamına yakını Kuzey Irak'a geri döndü. Böylece Huzur Harekâtı'nın birinci fazı sona erdi; ancak, Amerika ve Batılı devletler Kuzey Irak'tan ellerini çekmeye pek hazır değildiler. Kuzey Irak'ta güvenli bir bölge oluşturmak, bu bölgeye Batı yardımlarını ulaştırmak, Saddam'a karşı da uluslararası bir caydırıcılık yaratmak istiyorlardı; fakat, bu amaçlarını Türkiye'nin yardımı olmadan gerçekleştirmek mümkün değildi. Baba Bush'la sürekli dirsek temasında bulunan Cumhurbaşkanı Özal, işte bu amaçla Huzur Harekâtı'nın ikinci fazının başlatılmasına öncülük yaparak, bence, ikinci büyük hatasını işledi ve Türkiye'nin çıkarlarını tehdit edecek bir oluşuma yol açmış oldu. Sayın Özal'ın isteği doğrultusunda Bakanlar Kurulu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 17 Ocak 1991 tarih ve 126 sayılı kararına dayanarak 12 Temmuz 1991 tarihinde aldığı yabancı silahlı kuvvetlerin ülkemizde bulundurulmasına dair kararıyla, Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya ve Hollanda birliklerinden oluşan ve bir Türk birliğinin de katıldığı çokuluslu bir gücün ülkemizde konuşlanmasına izin verdi. Bu gücün hava unsuruna "Çekiç Güç" dendiği hatırlanacaktır.

Bunu takiben, Amerika'nın önderliğini yaptığı ve Türkiye'nin de dahil bulunduğu koalisyon, Irak hükümetine ültimatom niteliğinde bir bildiride bulundu. Bu uyarı gereğince, hiçbir Irak uçağı veya güvenlik kuvveti 36. paralelin kuzeyine girmeyecekti; koalisyon kuvvetleri anılan bölgede keşif faaliyeti sürdürecekti ve Irak hükümetinin barışı ihlal eden herhangi bir hareketine kuvvetle karşılık verilecekti.

Görevi bu şekilde tanımlanan ve Çekiç Güç olarak adlandırılan bu güçte, 5 ülke ve Türkiye'den toplam 5.000 personel o zaman görev aldı.
Değerli milletvekilleri, 36. paralelin kuzeyinde güvenli bölge yaratılması ve bunu koruyan hava gücünün Türkiye'de konuşlandırılması suretiyle, Türkiye için tehlikeli bir senaryo aşama aşama sahneye konulmuş oldu. Kuzey Irak bölgesinde merkezi hükümetin hiçbir etkisinin kalmaması ve iktidar boşluğunun doğması, Kürtlerin yaşadığı bölgedeki otonom yönetimin, bu boşluğu doldurarak ve dışarıdan aldığı destekle de her gün biraz daha güçlenerek, devletleşme sürecine girmesine yol açtı.

Eski Cumhurbaşkanı Sayın Demirel, Cumhuriyet Gazetesi'ne yansıyan bir demecinde, bu tehlikeli gidişat hakkındaki görüşlerini şöyle belirtmişti: "Bizim müsaade ettiğimiz şemsiyenin altından yılanlar çıktı. Bu yılanların varlıkları, neticede, Körfez Savaşindan ve Çekiç Güç'e izin vermemizden ileri geliyor." Bunlar Sayın Demirel'in sözleri ve değerli milletvekilleri, bu durum, giderek öyle bir vahamet kazandı ki ve Türkiye için öylesine öncelikli bir güvenlik tehdidi haline geldi ki, eski Başbakan Sayın Ecevit, bundan kısa bir süre önce "Kürt devletini kurma girişimi Türkiye için bir savaş nedenidir" demek ihtiyacını duydu.
Ne var ki, bu tehdide yol açan ağır ve affedilmez hatayı 1991 yılında Türk Hükümeti kendi elleriyle yaratmıştı. Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal, askeri makamlara danışma lüzumunu görmeden, Kuzey Irak Kürtlerini Saddam'ın muhtemel saldırılarından korumak için, Çekiç Güç adlı kuvvetin Türkiye'ye gelmesini ve Irak'ta 36 ncı paralelin kuzeyinde bir güvenlik bölgesi kurulmasını Başkan Bush'a önermişti. Bu, Sayın Özal'ın ifadeleriyle sabittir. Oysa, o tarihte, Körfez Savaşı'nda kolu kanadı kırılmış olan Irak'ın, bölgede konuşlanmış 8 tümeni ve 600 tankı vardı, savaş kabiliyeti olan hava kuvveti yoktu. Türkiye ise, bundan kat kat üstün bir vurucu güce sahipti. Bu durumda Türkiye, hesapsız riskler altına girmeden, bir yandan Bağdat'a, Kürt halkına karşı kuvvete başvurmaması için kesin uyanlarda bulunabilir, öte yandan da, Kürt aşiretlere güvenliklerinin Türkiye tarafından sağlanacağı hususunda gerekli güvenceleri verebilirdi. Türkiye, bu hedefe yönelik caydırıcı bir politikayı uygulayabilirdi. Böylece, Huzur Harekâtı'nın ikinci fazının uygulanmasına ve Çekiç Güç'ün Türkiye'ye gelmesine ihtiyaç kalmaz ve Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulmasına zemin hazırlayan tezgahın yaratılması da önlenirdi. Bu durumda Türkiye, Irak'ın toprak bütünlüğüne tam saygı içinde, Kuzey Irak'ta olumlu, yapıcı ve etkin bir rol oynamak imkânını bulurdu; ancak, bu yola gidilmedi ve basiretleri bağlanan o dönemin yöneticileri, yapılabilecek en yanlış şeyi yaparak, Çekiç Güç'ü Türkiye'nin başına bela ettiler.

Şimdi, yine esas konumuza dönelim:

1996'da Huzur Harekâtı, Amerika ve İngiltere hava unsurlarının katılımıyla, sadece keşif ve önleme uçuşlarında bulunmak amacıyla, Kuzeyden Keşif Harekâtına dönüştürüldü. Gerçekte bu, isim değişiminden başka bir şey ifade etmiyor. Bu gelişmeden sonra da birbirini izleyen Türk hükümetleri, Kuzey Irak'ta istikrar ve sükûnetin tam olarak tesis edilemediği gerekçesiyle harekâtın süresini periyodik aralıklarla uzatma yoluna gittiler. Konunun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde her ele alınışında muhalefet partileri,- 1991 tarihli ve 688 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararının, bu nitelikte bir harekâta meşruiyet sağlamadığını, harekâtın uluslararası hukuk açısından kötü bir emsal teşkil ettiğini ve Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin şekillenmesine zemin hazırladığını dile getirdiler. Ne var ki, bu görüş ve ikazların hiçbir etkisi olmadı, değişen hükümetler, rutin bir yenileme olayı gibi Kuzeyden Keşif Harekâtı'nın süresini uzatmaya devam ettiler. Daha da ilginci, kendileri muhalefetteyken Kuzeyden Keşif Harekâtına zehir zemberek eleştiriler yönelten siyasi partiler, iktidara gelince, harekâtın baş savunuculuğunu yaptılar.

İlginç bir nokta da, Türk hükümetlerinin, Kuzeyden Keşif Harekâtı'na bakışlarında bir çelişki içerdiğidir. Nitekim hükümetler, bir taraftan uçuşların Kuzey Irak'ta bağımsız bir devlet oluşmasına yönelik yapıyı güçlendirdiğinden yakınırken, diğer taraftan da Kuzeyden Keşif Harekâtı'nın devamını, Türkiye'ye, Kuzey Irak'ta PKK'yla mücadelede hareket serbestisi sağlayan bir faktör olarak görmüşlerdir. Ankara'nın, Kuzeyden Keşif Harekâtı'na müsaade etmesi karşılığında, Batılı devletlerin, Türkiye'nin Kuzey Irak'ta PKK teröristlerine karşı giriştiği sıcak takip operasyonlarına anlayışla yaklaştıkları izlenimi mevcuttur.

Değerli milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi, bugüne kadar, gerek Huzur Harekâtı'nı gerekse Kuzeyden Keşif Harekâtı'nı sakıncalı görmüş ve Meclis kürsüsünden bu tutumunu dile getirmiştir. Bugün de bu tutumunu korumaktadır; ancak, özellikle, Amerika'nın, Irak'a askeri bir operasyon hazırlığı içinde bulunduğu şu çok kritik dönemde bölgede olağanüstü koşulların hâkim olduğu takdir edilecektir. Bu durumda, gereğinde, ulusal çıkarlarını korumak için, bölgesinde hareket serbestisine sahip olmak Türkiye açısından hayati bir önem taşımaktadır. Bundan dolayı, bugünün koşullarında ve istisnai olarak, Kuzeyden Keşif Harekâtı'nın süresinin uzatılması makul olacaktır.
Teşekkür ediyorum. (Alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ediyoruz Sayın Elekdağ."

1991'de kurulan Çekiç Güç, çeşitli isimler altında ta 2003 yılına yani 2. Körfez Savaşı'na kadar devam etti. Hep Amerika'nın menfaatlerini koruduk ve sonuçta'hem PKK'yı hem de Barzani'yi başımıza bela aldık. Bundan sonra da Türkiye, Amerika'nın baskısı altında kaldı26. Zira Amerika, Adana'daki İncirlik NATO Üssü ile Türk topraklarını Irak'a karşı kullanmak istiyordu. Hatta İncirlik dolayısıyla NATO, Türkiye'ye garanti vermek suretiyle NATO sorumluluk alanını bir bakıma Orta Doğu'ya da uzatmış oldu. Bu baskılar üzerine, Cumhurbaşkanı Özal ve ANAP hükümetinin Amerika ile beraber, Irak'a karşı savaşa girme hevesinde olduğu görüldü. Özal'a göre, Orta Doğu haritası değişecekti ve Türkiye buna hazır olmalıydı. Kerkük ve Musul sözleri geniş şekilde ortada dolaşıyordu. Türk kamuoyu, Saddam'ın saldırganlığını desteklemese bile, Amerikan politikasının bu konuda bir aleti haline gelmesinin karşısındaydı. Hele, bir savaşa katıl-ma ihtimaline muhalefet gayet şiddetli tepki göstermekteydi. SHP lideri İnönü, Irak'tan, "komşumuz ve dostumuz" diye söz ederken, DYP lideri Demirel de, "Türkiye'nin bu krize bulaşmasının Irak'la olan münasebetlerimizi olumsuz etkilemesinden", endişe etmekteydi."

Aslında Özal'ın, Orta Doğu'nun yeniden şekilleneceğini tahmin etmesi iyi bir işti. Bunu tahmin edebilecek kadar ileri görüşlülüğe sahip bir insanın, Körfez Savaşı'nın bizim açımızdan ne gibi sonuçlar doğuracağı görememiş olması bir garip! Başlangıçta, her gün baba Bush'la konuşan, "Amerika'nın Körfez Politikasına ben şekil veriyorum", diyen bir devlet adamının Musul ve Kerkük'ün Kürtlerin kontrolüne geçeceğini görememesi bir garip! Hele ki, uçuşa ve harekâta yasak bölgede Barzani ile PKK'nın anlaşacağını, büyük Kürdistan hayaline birlikte koşacaklarını görememiş olması bir garip! Bu garip halimle ben bile bunları düşünürken, Özal'ın düşünmemiş ya da düşünememiş olması da bir garip!

Sayın Armaoğlu anlatmaya devam ediyor nasıl belirmiş olduğunu Körfez politikamızın:

"Bu sebeple, ANAP iktidarı ile muhalefet arasında bir mücadele ortaya çıktı. Bu şartlar içinde Özal, 12 Ağustos'ta TBMM'den bir savaş açma izni çıkarmaya muvaffak oldu. Lakin, bu izin, kullanılma şartı, Türkiye'ye bir saldırı yapılması hali, idi. Ne var ki bu sırada, Adana, İncirlik NATO üssü, Amerikan uçakları tarafından kullanılmaya başlanmıştı bile.

TBMM'nin bu kararından sonra, ANAP hükümeti,5 Eylülde Meclis'in gizli oturumunda, Türkiye'ye yabancı asker kabul etme ve Türk askerini yabancı ülkelere gönderme iznini aldı. Muhalefet partilerinin dışında, 28 ANAP milletvekili de.bu karar aleyhte oy kullanmıştı."

Meclis bu kararı aldı ama asker Irak'a girmedi. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay istifa etti, silahlı kuvvetleri bir maceraya sürüklemiş olmamak düşüncesiyle. Çünkü seçilen hedef ile harekât sonrası elde edilmesi muhtemel hedefler arasında bir uçurum vardı. Amerika'nın hedefi kuzeyde bağımsız bir Kürt Devleti kurmak, bizim ise, Irak'ın toprak bütünlüğüne saygı duymak. Birbirine zıt bu iki hedef nasıl aynı anda gerçekleştirilebilirdi? Olmadı da zaten, Irak'ta bütünlük kalmadığı gibi, bir Kürt devletinin kurulduğunun ilan edilmediği kaldı bugün için. Yani Amerika amacına ulaştı, biz ise, bu gerçeği görmezden gelip hâlâ Irak'ın toprak bütünlüğüne saygı duymaya devam ediyoruz.

Bu bana 1 Mart tezkeresini anımsatıyor. O zaman da, iktidar milletvekilleri, muhalefetle birlikte tezkere aleyhine oy kullanmıştı ve biz Irak'a girmedik. Ama kısa bir süre sonra Tayyip geldi. Irak'a asker gitmedi ama İncirlik Hava Üssü Amerikalılara açıldı, tıpkı 91'de olduğu gibi ve inisiyatif Amerika'nın eline geçti. Ne karşılığında? Bir parça do-lar. Doğru mu bu? Bir milyar dolarlık bir hibe karşılığında Tayyip'in Irak'a müdahale edilmeyeceğini taahhüt ettiği doğru mu? Evet, doğru. Dışişleri de bir açıklama yaptı ve bu anlaşmanın varlığı doğruladı ama sonradan vazgeçmişler. Bu ne iş?

Sonrası malum; savaşın sona ermesi üzerine, Saddam, Kuzey Irak'taki Kürtlere saldırdı. Bu saldırıdan kaçan beş yüz bine yakın Kürt sınırlarımızdan içeri girdi. Bir yanda sınır güvenliği, diğer yandan bunların beslenmesi ve barınması dorun oldu. BM Güvenlik Konseyi, 5 Nisan 1991'deki 688 Sayılı Kararıyla, bu harekâttan dolayı Irak'ı kınarken, insancıl yardımlar için milletler arası yardım kuruluşlarının kuzey Irak topraklarına girmesine izin verilmesini istedi. Başkan Bush, 10 Nisan'da yayınladığı bir deklarasyonla, Irak'ın 36. paralelin kuzeyindeki topraklarda her türlü askeri Harekâtı'nı yasakladığını bildirdi. Bunun tesisi için kamuoyunda Çekiç Güç olarak bilinen yapılanma ortaya çıktı. Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan oluşan uluslar arası bir hava gücü Silopi'de konuşlandırıldı. Artık Irak kuzeyinde bir otorite kalmamıştı, peşmergelerden başka, PKK'dan başka.

Özal politikası iflas etmişti: "Çekiç gücün yerleşmesinden sonra, Kuzey Irak'ta bir Kürt Özerkliği hareketinin ortaya çıkması; Saddam'ın 36. paralel kuzeyine müdahale etmemesi ve Amerika'nın da bunu desteklemesi sebebi ile Türkiye'nin toprak bütünlüğünü de tehdit eden bir nitelik kazanmıştır. Türkiye, bu özerkliğe karşı bir güvenlik sübabı olmak üzere, Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması ilkesini ortaya atmış ise de, 1995 yılı sonuna gelindiğinde, Türkiye'nin de bu özerklik görüşmelerinde (Dublin Toplantıları) aktif rol alması ile bu ilkenin pratik değeri hemen hemen hiç kalmamış gibidir."

Birinci Körfez Harekâtında ABD, Irak'ı ele geçiremez miydi? Geçirirdi. Saddam'ı deviremez miydi? Devirirdi. Her ikisini de yapabilirdi ama bunun için zaman erkendi. İkinci bir harekât için alt yapının hazırlanması gerekiyordu. Bu alt yapının temelini, kuzeydeki Kürt varlığının güçlendirilmesi hususu oluşturuyordu. Bakın kuzey Irak'taki gelişmelere, söylediklerimin doğruluğunu göreceksiniz. Biz de Irak'a girseydik durum değişir miydi? Hayır. Belki PKK zayıflatılırdı ama buna karşın bizim elimizle Barzani daha da güçlendirilmiş olurdu. Şimdi ise her ikisi de güçlendi.

Birinci Körfez Savaşı'nın bize mirası; Federe Kürt Devleti ve güçlü bir PKK olmuştur, tıpkı 2. Körfez Savaşı'nın bize bıraktığı miras gibi. Her iki savaşta da politikamız, Irak'ın toprak bütünlüğün korunması esasına dayanmıştır. Ama bu politika iflas etmiştir. Özal 1993'te öldü. Yerine Demirel Cumhurbaşkanı seçildi. Aradan yıllar geçti ama politikamız değişmedi ve kaybeden hep biz olduk. Yıl 2007'dir. Irak'ta bir Kürt Devleti kurulmuş, sadece resmi ilanı kalmıştır.

Politikamız ise, hâlâ, Irak'ın bütünlüğüdür. Irak'ta bir bütünlük kalmamıştır; kuzeyde Kürtler özerk bir yapıya kavuşmuş, güneyde Şii ve Sünniler arasında iktidar savaşları devam etmektedir. Musul ve Kerkük ise kaderine terk edilmiş, Kürtlerin kontrolüne girmiştir.

Size anlatmaya çalıştığım oyunun aktörleri hep aynı, hiç değişmedi. Tarih tekerrür ediyor. Bu, iyi komşuluk filan politikasını artık terk etmemiz gerek. Bu iyi komşuluk hikayesine en azından "Türk ulusunun hayati çıkarlarını korumak", cümlesini ilave etme zamanı gelmiştir ve zaman hızla geçmektedir. Yıllar sonra Demirel de iyi komşuluk hatasına düşmüş, İran'ın PKK'ya Jerma'da kamp yeri vermesi ve PKK faaliyetlerine göz yumması karşısında, Jerma'ya harekât düzenlemek isteyen General Osman Pamukoğlu'na da benzer şekilde cevap vermiştir: " İran'la iyi komşuluk ilişkilerimiz var. Bu ilişkilerin zedelenmesinden korkarım."

Tercümesi; İran'a müdahale etmeyin!

Bizim Körfez politikamız iflas etmiştir daha doğrusu bizim böyle bir politikamız yoktur. Politikamız, bekle -gör politikasıdır. Hep bekliyoruz» bir şey yaptığımız yok, hep kaybediyoruz. Hep kaybedecek isek eğer biz neden şehit oluyoruz?

Biz '92'de PKK ile üç büyük çatışma yaşadık. Yüzlerce terörist öldürüldü ama 73 şehit verdik, canım yanıyor. Canım yanıyor, işte bu yüzden 91 Körfez Harekâtı'nda Türkiye'nin politikasını şekillendiren seçilmişleri kendi kendime sorguluyorum. Atanmışları sorguluyorum, istihbaratın başında-kileri. Suçlu aramıyorum, sadece gerçeği bilmek istiyorum. Gerçeğin gaflet mi yoksa ihanet mi olduğunu bilmek istiyorum. Yani biz, 1992'de Şemdinli'ye geldiğimizde, hemen yanı başımızda kamp kuran binlerce PKK'lıdan haberimiz var mıydı, yok muydu? Aynı teröristlerin Saddam'ın silahlarını alıp, sınırda nöbet bekleyen askerden daha iyi silahlara sahip olduğundan haberimiz var mıydı, yok muydu?

Varsa ki eğer, olup olmadığına siz karar vereceksiniz, binlerce şehit pahasına buna göz yummak sizce nedir? Bana sorarsanız, inanın bana, bu terörle mücadele bir ihanet senaryosundan başka bir şey değil!

Kaynakça
Kitap: İHANETİ GÖRDÜM
Yazar: ERDAL SARI ZEYBEK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön PKK: PKK Amerikan Ordusunun Bir Parçasıdır, PKK Bir Kürt Hareketi Değildir, Türk ve Kürt Kardeştir ve Asıl Düşmanımız ABD ve Onun Emirkulu Olan AKP'dir!

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir