Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İhanetin Adı Pkk

PKK'yı yaratan ve günümüze kadar finanse edip yöneten devlet Amerika’nın ta kendisidir.
Nasıl mı?
-1980 darbesi sonrasında Türkiye’de oluşan Amerikancı hükümetlerin yardımı ile.
-PKK ve Kürt mafyası ne tesadüftür ki Turgut Özal döneminde oluştular ve güçlendiler.
-Abdullah Öcalan bir MİT ajanıdır. Bunun kanıtını kahraman Uğur Mumcu bulmuştu. 1972'de, Abdullah Öcalan "Şafak Bildirisi" davasından dolayı tutuklandı, ve sonrasında Milli İstihbarat Teşkilatı "Bizim adamımızdır" yazısını yollayıp, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasını sağlamıştı.
PKK gibi aşağılık ve zavallı bir terör örgütü neden hâlâ etkisiz hale getirilmedi ve sürekli Şehit vermemize sebep oluyor?
-"Devlet" kelimesinin anlamı şudur: "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal ve askeri bakımdan örgütlenmiş milletin oluşturduğu tüzel varlık". Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Devleti'dir ve bu devletin bütün organlarını(TSK, MİT, vs) yöneten güç hükümettir. Yani hükümetin elinde bir uzaktan kumanda var ve bununla istediği zaman bütün devlet organlarına emir verip onları yönetebiliyor. Demekki eğer hükümetin başındaki lider kadro kişisel çıkarları(zenginlik) uğruna Amerika'ya namusunu ve şerefini satan insanlardan oluşuyorsa, TSK ve MİT gibi devlet organlarının başındakileri de maalesef dolaylı olarak Amerikancı oluyor. İşte bu yüzden Abdullah Öcalan bir MİT ajanıydı ve sonra ABD'nin çıkarları uğruna Amerikancı Özal Döneminde, PKK dizayn edildi ve bu lanetli terör örgütün başına imralı canisi getirildi.
-Ülkemizin yönetildiği bu lanetli sisteme rağmen, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içinde daima bu düzeni bozup Türkiyenin Tam Bağımsızlığını koruyan Atatürkçüler olmuştur. Eşref Bitlis önderliğindeki Atatürkçü Kahraman Askerler, Özal döneminde sürekli Amerika ve Amerikancı hükümet ile mücadele etmişlerdir. Eşref Bitlis vefat etmeden önce(17-02-1993 öncesi) Kuzey Irak ve PKK’ya yapılan operasyonlar sonucunda Amerikan Ordusunun bir parçası olan PKK terör örgütü resmen yok edilmişti. İşte bu onurlu davranışlar sonrasında, 1960 Devriminden sonra ilk defa Eşref Bitlis döneminde yine TSK içinde bir Atatürkçü(Anti-emperyalist) Devrim oluşmuştur. İşte bu Devrimi yaratan Kahramanların Ruhu günümüze kadar TSK'da devam etmiştir ve bu yüzdendir ki, bu ruha sahip olan Askerlerin büyük bölümü günümüzde Amerikancı AKP tarafından ya Silivri Cezaevine yerleştirilmiş yada emekli edilmişlerdir, ki PKK yok edilemesin ve Amerika’nın çıkarlarına zarar gelmesin diye.
-PKK terörü Amerikancı Çiller ve Tayyip Erdoğan hükümetleri tarafından kasıtlı olarak yok edilmedi ve daha da güçlendirildi.
SONUÇ, PKK TERÖRÜ NEDEN BİTMEDİ:
-DSP Hükümeti Döneminde TSK tarafından yine etkisiz ve yokedilme noktasına getirilmiş olan PKK, AKP ve Hilmi Özkök'ün Büyük Yardımları ile ABD'nin Irak'ı Tekrardan İşgal Edip, PKK'nın tekrardan güçlenmesi sağlanmıştır.
-AKP terörü bitirmek için asla herhangi bir adım atmıyor.
-Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, ABD ile yaptığı 9 maddelik gizli anlaşmada TSK’yı zayıflatan ve PKK'yı yasallaştıran ve güçlendiren maddeler var. Ve bu maddelerin hepsi de gerçekleştirildi.
- Erdoğan'ın Özel Temsilcisi olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan AKP'nin PKK ile işbirliği yaptığını resmen doğradı. Buda Vatan Hainliğinin belgesidir.
-Şehitlerimizin sorumlusu: "AKP’nin Kürt Açılımı Politikası ve ABD-AKP-PKK-BDP(DTP) İşbirliği"
ÇÖZÜM, PKK TERÖRÜ NASIL BİTER:
-NATO'dan çıkılacak, Amerikaya rest çekilecek, Avrasya ülkeleri(İran, Suriye, Çin) ile milli çıkarlarımız doğrultusunda ekonomik anlaşmalar yapılacak(hedef Türk Birliği).
-Kuzey Irak, aynen Kıbrısta yapıldığı gibi, yasal haklarımıza dayanarak, oradaki Türkmen Soydaşlarımızın yardımı ile ele geçirilmeli, ve bölgedeki bütün PKK’lılar 1-2 günde etkisiz hale getirilecek.
-Doğu Anadolu'da İş Garantisi ve Tarih Dersleri
Ayrıntılı Bilgiler için giriniz

İhanetin Adı Pkk

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 01:31

İHANETİN ADI PKK

Teröristin Kalbi; Kaçakçılık


"Kaçakçılık, her yönü ile Türkiye'de kendine özgü bir sektör oluşturuyordu. Kara para bu sektörden kaynaklanarak siyasal hayata da etkili oldu. Mebus transferleri konusunda kara paralar ortalıklarda döndü, dolaştı. Mafya, siyasal çevrelerde etkinlik kurdu. Devlet ihalelerine girdi. Bürokraside köprü başları tuttu.

Kaçakçılık sektörünün siyasal kadroları da oluştu. Yalnızca siyasal kadroları oluşmadı, en duyarlı devlet görevlileri ile mafya babaları arasında dostluk köprüleri kuruldu. Bunların bir kısmı yazıldı, bir kısmı yazılamadı.
Kaçakçılık davaları ile terörist eylemlerle ilgili davalar arasında ilişki kurulmamış; bugüne kadar bu davalar ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Kaçakçılar ile teröristler arasındaki halka ele geçmeyince, terör ve şiddet olgusunun ardındaki gerçekler de ister istemez, gözden uzak tutulmuştur."

Teröristin coğrafyası tek başına bir anlam ifade etmez, para da gereklidir onlara yaşayabilmeleri için. Bu coğrafyaya kaçakçılığı da eklediğiniz zaman teröristin sırrını çözmüş olursunuz. Bizim ülkemizde kaçak demek; para demektir. Kaçak ve terörist yan yana geldiği zaman bir güç olurlar.

Doğuda güç demek ise; otorite demektir devletin yerine geçen. Otorite demek ise; para ve silah demektir. Parayı kestiğiniz zaman geriye silah kalır, tek başına silah bir iş yapamaz, çünkü herkes de silah vardır. Bizim sorunumuz da budur; para kaynaklarını kesmek! Kesemeyiz çünkü ülkemizde kara olan paranın kime gittiği bilinmez!

Yıllar boyu terörü besleyen en büyük kaynağın kaçakçılık olduğu bilindiği halde neden kimse bunu gündeme getirmez, anlayamıyorum. Kaçakla mücadele ettiği için saldırıya uğramış olan karakol sayısının kaç olduğunu biliyor musunuz? Çok, sandığınızdan çok. Kaçakla mücadele ederken hain kurşunlarla şehit düşen vatan evladımızın sayısını biliyor musunuz? O da çok, hem de pek çok. Şimdi size desem ki; PKK uzun yıllardır İran ve Irak sınırlarındaki kaçak patikalarını tutmuş, düzenli bir gümrük teşkilatı kurmuş, milyonlarca dolarlık haraç alıyor, desem inanır mısınız? PKK'nın sözde gümrük teşkilatlarının yerini nokta olarak bildiğimizi ama İran sınırları içerisinde oldukları için müdahale edemediğimizi söylesem, ne düşünürsünüz? Peki ya yetkili makamların bu kaçaktan haberdar olduğunu ama önlemek için tedbir almadıklarını açıklarsam, bu sizin için şaşırtıcı olur mu? İsterseniz size bir örnek vereyim. Van milletvekilli Hüseyin Çelik'in resmi açıklamasıdır bu:

"Değerli milletvekilleri, hayvan girişleri, başta Şemdinli, Yüksekova ve Başkale olmak üzere tüm İran ve Irak sınırları boyunca olmaktadır. Biraz önce de belirttiğim gibi, İran, Afganistan, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerin hastalıklı hayvanları, İran ve Iraklı tüccarlar tarafından sınırlarımıza getirilmekte ve bazı Türk vatandaşları tarafından burada satın alınmaktadır. Bu hayvanlar yurda girişte, sınırlarımızın karşı tarafında PKK'nın üç beş kişiden oluşan gümrük merkezlerinden geçmekte, bu geçişte de PKK'ya, hayvan başına ödenen fiyatın yüzde 10-15H oranında bir para ödenmektedir. Bu yolla, PKK'nın, sırf geçen yıl topladığı para mevcudu 30 trilyon lirayı aşmıştır. Özellikle, bölücü örgütün son yıllardaki finans kaynağı hayvan kaçakçılığıdır."

Gördünüz mü? Bir milletin vekili, hudutlarımızdan hayvan kaçakçılığı yapıldığını, PKK'nın bu kaçaktan haraç aldığını açık açık söylüyor. Demek ki size yalan söylememişim.

Hazır söz hayvan kaçakçılığından açılmışken size ilginizi çekecek bir başka örnek vereyim:

Van Jandarma Asayiş Komutanlığı'na hayvan kaçakçılığı ile ilgili 13 Nisan 1999 tarihli bir rapor verilmiş ve buradan ilgili makamlara konu intikal ettirilmiştir. Bu rapora göre; Şemdinli, Başkale ve Yüksekova'dan kaçak olarak yurda getirilen hayvan sayısı yaklaşık 500.000 (beş yüz bin)'dir. O tarihteki piyasa değeri 15 trilyon TL. olup PKK'nın bu kaçaktan elde ettiği para tutarı bir buçuk trilyon TL. olarak değerlendirilmiştir. Yine bu rapora göre; Başkale kaymakamlığının Köye Hizmet Götürme Birliği'ne aldığı para, beyanına göre 30 milyar TL. olup geçen hayvan sayısı 400.000 civarındadır. Buna karşılık Yüksekova kaymakamlığınca, bölgesinden sevk edilen hayvan karşılığında bu birliğe 110 milyar TL. para alınmış olduğu, Şemdinli kaymakamlığınca ise bu rakamın 80 milyar TL. olduğu ifade edilmiştir.

Sizce Başkale'de 400.000 hayvan var mıdır?

Karakollar arasındaki boşluktan, gecenin karanlığından ve teröristlerin desteğinden istifade eden kaçakçılar, bir anda İran'dan, bir anda Irak'tan ülkemize geçerler. Doğruca en yakın anlaştıkları köye girerler. Devletin memuru muhtar, hemen bir hayvan beyannamesi keser. Artık kaçak koyun yasal olmuştur. Beyannameyi alan sürü sahibi doğru o ilçenin en büyük mülki amiri, kaymakama gider.

Dilekçe verir:

- Kaymakam bey. Darda kaldık. Sürümüzü satacağız, der. Kaymakam bey üzülür ve "Yapma, etme, sen benim köylümsün. Sen milletin efendisisin. Satma bu koyunu. Sana teşvik bulalım. Süt yap, yün yap, deri yap, ülkeye katkın olsun. Namerde avuç açmayalım", der. Der ama köylü olan milletin efendisi, ısrarlıdır. Ne yapsın kaymakam, çaresiz razı olur. Olur ama buna karşılık Köye Hizmet Götürme Birliği'ne yardım etmesini ister. Köylü seve seve yardım eder. Kaçak sevkıyatının bu aşamasında, kaymakam memnundur, birliğe yardım toplamıştır. Kaçakçı memnundur, sevk izni almıştır. Muhtar memnundur, beyanname karşılığını almıştır. Terörist memnundur, geçen kaçaktan haracını almıştır.

Üzüntülü olan kimdir bilir misiniz; biri garip köylü, diğeri garip asker hududu namus bilen. Köylü gariptir, kaçak hayvan ucuza gelince kendi malını satamaz, aç kalır. Hududu namus bilen asker gariptir; üzgündür, namus bildiği hudut kaçak koyunla aşılmıştır. Onu koruyamamış olmanın üzüntüsünü yaşar ama elinden bir şey gelmez. Çünkü bizim ülkemizde insan hakları olduğu kadar hayvan hakları da vardır, nasıl korusun hududu?

Sevk iznini alan kaçakçı ilçe veterinerine gider, kaçak koyunun şevke mani halinin olup olmadığına dair rapor alır. Elbette oraya da yardım eder makbuz karşılığı ve sağlık raporunu alarak yola koyulur. Artık bir ünü de kalmadı Karaman'ın koyununun. Mor koyun bilmem ki ne oldu, kızıl mı yeşil mi? Hepsi birbirine karıştı; nerden gelmedi ki bu hayvanlar bize; Türkmenistan, Afganistan, İran, Irak, Asya ülkeleri, Kafkas ülkeleri, nesil de karıştı sonunda. Tarım ve Köy İşleri Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp (Sivas) (Yıl 1999, yani size anlattığım olayların geçtiği yıllar), bakın ne diyor:

"Sayın Bakanımız da çok iyi bilir ki, uluslararası anlaşmalarda, bizim sınır bir ülkemizde böyle bir hastalık belirlenmişse, biz, dahilde gerekli tedbirleri alma mecburiyetindeyiz ve sınırdan da hayvanı sokmamamız gerekli ve bu hastalık Türkiye'de de belirlendi. Ağrı Eleşkirt'te bu hastalık çıktı, 100 küsur holştayn ineğimiz bu hastalıktan telef oldu. Bursa İnegöl'de çıktı, Sakarya'da çıktı, Bilecik'te çıktı ve görülüyor ki, bu virüs sınırdan kontrolsüz geçen kaçak hayvanlardan geliyor.

Bu nedenle, mevzuat gereği, biz, sınırdaki 5 ilde hayvan pazarlarını kapatmak, hayvan giriş ve çıkışlarını yasaklamak mecburiyetindeydik. Evet, kaçakçılığı da durdurmak için yasakladım, açık ve net söylüyorum. Bu kaçakçılık devam ediyor, Sayın Bakanım, siz de biliyorsunuz, yılda 250.000 sığır giriyor buradan. Hatta giren sığırlar, artık, komşu ülkelerin sığırları da değil, Afganistan'dan, Hindistan'dan, kuzey ülkelerden sığırlar İran'a iniyor, Romanya'dan, Polonya'dan hayvanlar geliyor.

Sayın Musa Demirci'nin dikkate getirdiği bir husus var; sınırlardan niye giriyor? Emniyet tedbirleri için, orada görev yapan emniyet mensuplarına da teşekkür ediyorum, gereken hassasiyeti gösteriyorlar; ama bir gerçek var ki, bu hayvanlar giriyor. Şimdi, bunu açık ve net konuşalım, bu hayvanlar, buradan, kamyonlarla Anadolu'ya taşınıyor."

İşte hayvan kaçakçılığı bu. Kaçak hayvanlar hudutlarımızdan geçer. PKK bundan haraç alır. Bu haraçla silah alır, mermi alır ve gelir bizi şehit eder. Bunu da bizi yönetenler bilir! Yazık ki ne yazık, bize yazık!

Bizi yönetenler kaçakçılığın, PKK'nın ana gelir kaynaklarından biri olduğunu hâlâ görmek istemez. Gidin doğuya, kaçakçılıkla mücadeleden bahsedin. İlk alacağınız cevap, "Bizim görevimiz terörle mücadeledir, kaçakçılık ikinci planda gelir", olacaktır. Halbuki kaçak terörü besler, bunu herkes de bilir, ama kimse itiraf etmez, söylemez, belki de işine gelmez.

1992'de yirmi binden fazla terörist vardı. Bugün ise işbirlikçileriyle on binler civarında. Etkisiz hale getirildiği söylenen terörist sayısı otuz bindir. Bir teröristi etkisiz hale getirmek için yedi milyon dolar harcamışız. Toplamda iki yüz milyar dolar. Bu bizim yetimin hakkı, kulun hakkı olan para. Bu bizim harcadığımız.
Örgütün yıllık geliri 250 milyon dolarmış. Otuz yıldır bu iş devam ediyor. Demek ki örgüt de kaba bir hesapla 7,5 milyar dolar harcamış. Hadi biz yetim hakkı kul hakkından bu parayı aldık peki ya onlar bu parayı nasıl buldular?

Örgütün ana gelir kaynağı kaçakçılıktan aldığı haraçtır. Terör ve kaçakçılığın ortak paydası paradır; kara, kirli ve kanlı para. Terörist coğrafyasını Şemdinli'de gördünüz, aynı coğrafya kaçak için de geçerlidir. Bu hudutlar insan gücüyle korunamaz, bunu da bizim seçilmiş ve atanmışlarımız iyi bilir.
Kaçakçılık nasıl yapılır, PKK nasıl haraç alır alır, bu paraları nerede saklar?

İran ve Irak hudutlarımız üzerinde her hangi bir engel sistemi yoktur. Hudut hattı, yüzyıllardır gidip gelen kaçak katırları yüzünden patika şeklinde yol olmuştur ve bizim katırlarımız bu yolları iyi bilirler. PKK da bizim teröristimiz olduğu için, o da bu yolları iyi bilir ve her kaçak patikasını tutar. Tuttuğu yer PKK'nın sözde gümrük noktasıdır.

Gümrük aslında, PKK'nın sınırı geçen kaçakçılardan aldığı haracın adıdır. Gümrük noktası ise; genelde İran'a doğru sınırdan beş yüz ila bin metre kadar içeride bir subaşıdır. Çoğunlukla birkaç küçük kaya bulunur, yanında da ağaçlar, teröristler gölgede otursun, diye. Gümrükçü ekibi ise beş kişiyi geçmez. Hepsi silahlıdır. Kaçakçılar uzaktan tanısın diye de, ağaçtan bir sopaya paçavra şeklinde bağlanmış sözde PKK bayrakları asılıdır. Bu onların otorite olduğunu gösterir. Yanlarında bir de çuval bulunur, toplanan haracı koymak için.

Kaçak geçişleri genelde gece saat on ila sıfır iki arasında yapıldığı için gün ışımaya yakın uyurlar. Gündüzün pek işleri yoktur. Siparişler verilir, istihbarat yapılır, gece geçeceklerin koordinasyonu falan. Gece büyük bir hareketlilik başlar. Kaçakçılar sıraya girer. Mallar kontrol edilir ve sayılır. Katırlar da alışıktır bu işe, gelir gelmez sözde gümrükte sıraya girer ve sabırla beklerler. Koyun geçişleri biraz zor da olsa kaçakçılarımız maharetlidir, onca sürüyü tek tek sıraya koymak ne demek! Becerirler. Gizlilik kuralı da inanın çok sıkı uygulanır. Eroin ve baz morfin geçişleri sır gibi yapılır ihbar edilmesin diye. Ayrı yerde, ayrı saatte. Kimse görmez, kimse duymaz. Her malın bir gümrük tarifesi vardır, bizim gümrüklerde olduğu gibi. Tarifeye göre geçen maldan gümrük alınır ne geçişine izin verilir. Gümrük ödemeden geçerseniz ne olur? Ertesi sabah olay duyulur. Önce haber gönderilir, olmazsa kendisi ya da yakınlarından biri rehin alınır. Zamlı tarifeden gümrük ödenince serbest bırakılır aksi halde ibret olsun diye, öldürülür.

Belki de en çok merak ettiğiniz uyuşturucu madde kaçakçılığıdır; nasıl olur, nasıl yapılır ve de nasıl geçer huduttan, diyerek. Uyuşturucu madde kaçakçılığı esas olarak İran sınırlarından yapılır, özellikle de Başkale ve Yüksekova'dan. Diğer kaçak mallar nasıl huduttan geçerse, uyuşturucu da öyle geçer. Asker gücüyle hudut korunamaz.

Uyuşturucu denince aklınıza gelen nedir? Morfin? Eroin? Kokain? Doğru hepsi uyuşturucudur. Ama bizim hudutlarımızdan Kokain geçmez. Eroin de geçmez, geçse de çok nadir. Bizim hudutlarımızdan Baz Morfin geçer yani eroinin ham maddesi. Avrupa'dan bize Asit Anhidrit gelir, tabii kaçak olarak. Bu asit, baz morfini eroine dönüştürmeye yarar. Ülkemizde eroin imal edilir, ya Suriye üzerinden ya da doğrudan Avrupa'ya sevk edilir.

Baz morfinin eroine dönüştürülme işlemi bir gündür, daha doğrusu bir gece. Bir gecede işlem tamamlanır, sabaha karşı eroin kurumaya bırakılır. Kaçakçılar için bu çevirme işleminin en kötü yanı, kullanılan asitin baz morfine karıştığında çok kötü kokmasıdır, yüzlerce metre uzaktan hissedilir. Bu nedenle eroin dağlarda, merkeze uzak köylerde yapılır. Kurutulur kurutulmaz yeraltına gömülür. Ortalık sakinleş-sin diye beklenir. Zamanı gelince çıkarılır ve zulalı araçlarla sevk edilir.
Hayalinizi zorlamayın, bu işlemi öyle gözünüzde pek büyütmeyin, bizim kaçakçıların yıllardan beri yaptığı iştir bu ve inanın işlerini iyi bilirler. En büyük sorunları, Avrupa'dan gelen asit anhidriti baz morfinle buluşturmaktır çünkü biri batıdan diğeri ise doğudan gelir. Bir buluşturun onları yakalatmadan, inanın gerisi kolaydır.

Asit, Avrupa'dan genelde TIR araçlarıyla kaçak olarak ülkemize sokulur. Baz morfin ise daha kolay gelir ülkemize, İran sınırından, genelde at sırtında ya da maraba sırtında. At bildiğimiz attır yük taşır. Maraba ise ağanın rütbesi düşük adamıdır, ağaya çalışır.

Morfinin sınırdan geçişi çuvallarla yapılır. Ödeme gücünüz varsa ve İran'da güvenilir adamlarınız da varsa bir ton baz morfini bir gecede kaçak olarak ülkemize getirtebilirsiniz. Korkmayın, hudutlarımızı anlattım size, bu kaçak mal yakalanmadan sınırı geçer. Kaçakçılarımız iyi bilir bu işi, hele ki teröristleri de yanlarına aldıktan sonra inanın çok kolay olur bu iş. Hududu gece geçen bir ton baz morfin, aynı gece yüzer kiloluk partilere ayrılır ve toprağın altına gömülür. Arasanız da bulamazsınız eğer ki yerini nokta olarak bilmiyorsanız, çünkü dağ taşı şişleyerek arayamazsınız. Bir müddet gene ortalık sakinleşsin ve de Avrupa'dan yola çıkan asit morfinle buluşsun diye beklersiniz. Zamanı gelince yeraltından morfin çıkar, asitle buluşur, eroine dönüşür, tekrar yeraltına döner. Sonrası malum; zulalı araçlar, kuryeler, adam satın almalar, eskortlar, bir verip yüz geçirmeler, birbirini izler ve bizim eroin Avrupa'ya ulaşır.

Buraya kadar herkes mutludur; maraba mutludur sırtçılık parası alır, teröristler mutludur bizi şehit eden mermiyi satın alacak parayı bulur, aracı mutludur komisyon alır, kuryeler mutludur yevmiye alır, satın alınanlar mutludur sattığı onurun ve şerefin bedelini alır, eskortlar mutludur fazla mesai ücreti alır. Üzülen kimdir bilir misiniz? Asker. Evet, asker yani Mehmetçik. Namus bildiği hudut aşılmıştır, engel olamamıştır, işte bunun üzüntüsünü yaşar. Bir de bu uyuşturucu kullanan çocukların ana ve babaları, bu zehirden evlatlarını kurtaramamış olmanın üzüntüsünü yaşarlar hem de ömür boyu.

Bizi yönetenler pek aldırmaz bu işlere çünkü kaçakla mücadele etmek onlara oy getirmez. Aksine doğudaki oyları kaybetmek korkusunu yaşarlar. Aslında bu iş hükümetin işidir. Siyasi ve idari kararlılık işidir. Hükümet bu işe sahip çıkmaz, asker hududu korumak için çile çeker ve de çektiğiyle kalır çünkü kaçak her yerden geçer.

Aslında bizde bilinmeyen bir şey yok. Her şey açık ve net. Ama olaylar da bitmez, suçlar da bitmez. Dedim ya her şeyi biliriz biz. Uyuşturucu ile uğraşan kimseler bilinir herkesçe. İsterseniz, gidin Van'a, Başkale'ye, Yüksekova'ya. Gidin de bir sorun. Ama siz değil, biz devletiz, istihbaratımız var, onlar sorsun. Mal belli, gelen belli, giden belli. Bir tek akışına bak-salar kara paranın, gene bulunur takip edilecek yol. Ama bir kere alıştık ya mazlumun ahım almaya, yakalarsın eroini üç beş sırtçıyla. Olan da o gariplerime olur, çünkü onlar ağa değil, maraba. Avrupa vermez size akışını kara paranın, siz de alamazsınız; ya sizin işinize gelmez ya da onların.

Ayrıca, bizim ülkemizde Amerika'nın ünlü DEA'sı da faaliyet gösterir. DEA; uyuşturucu ile mücadele eden Amerikan Polis Teşkilatıdır. İşbirliği yapar Türk polisi ve jandarmasıyla. Ama aynı zamanda doğudaki vatandaşlarımızla da işbirliği yapar. Ancak, bu işbirliği uyuşturucu ile mücadele amacına mı yöneliktir yoksa doğudaki halkımızı örgütlemek için mi, bilemiyorum. Acaba bu DEA, uyuşturucu ile mücadele deyip doğudaki halkımızı fişliyor mu ilerideki başka bir operasyon için, yoksa fişlemiyorlar mı, merak ediyorum doğrusu. Yani, ihbarcı deyip, büyük paralar verip, bu DEA doğudaki vatandaşlarımızla doğrudan ilişki kuruyor mu yoksa kurmuyor mu, bunu mutlak bir bilene sormalısınız. 1999'da DEA yet-kilileri Van'a geldi, bizimle uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele için işbirliği yapmak istiyorlardı. Genel Karargâh'tan izin almışlar. Konuştuk, teknik malzemelerden nasıl yararlanılacağı konusunda karşılıklı bilgi aldık. Dünyadaki uyuşturucu trafiği konusunda karşılıklı görüş belirttik. Nihayet iş ihbarcılara geldi. Israrla benden ihbarcıların kimliğini istediler, vermedim. O gündür bu gündür düşünüp dururum; Amerikan DEA'sının bizim ihbarcılarla ne işi olabilir, diye, bir cevap bulamadım. O zamanlar Amerika bizim stratejik müttefikimizdi. Karşılıklı güven duyardık. Henüz askerlerimizin başına çuval geçirmemişlerdi yani dostluğumuz sürüyordu. Sonra yıllar geçti, devran döndü, Amerika Irak'a girdi ve PKK'ya destek vermeye başladı. İşte şimdi düşünüyorum, bunların bizim ihbarcılarla ne işi var, diye. Şüphe duyuyorum artık onlardan. Aklıma İngiliz Lawrence geliyor; bizim ülkemizde, bizim insanımızdan bir örgüt mü kuruyorlar diye kendi kendime soruyorum. Belki de bir casus teşkilatı kuruyorlar, diye şüpheleniyorum onlardan. Bundan sonra dikkatli olmamız lazım. Bunların ülkemizde yaptığı her faaliyeti adım adım izlememiz lazım. Dostluk yok artık, menfaatler var, bunu bilmememiz lazım. Belki bu satırlar bizim istihbarat teşkilatlarımızın dikkatini çeker de, şu Amerikalıları ve de muhtemel casuslarını adım adım takip ederler.

Kaçak mal olarak benzin, mazot, koyun, kuzu, uyuşturucu bize yeter mi? Yetmez, bir de sınır ticareti meselesi var. İran'dan kavun aldık, karpuz aldık, domates aldık. Vatandaş mağdur dedik, halkın ihtiyacı bu, ucuz olsun, dedik. Ucuza aldık, batıya getirip pahalıya sattık. Niye yaptık bunu? Terörden mağdur olan halkımızın yaralarını sarmak için. İnanın biz bir şey sarmadık, sadece üç beş yüz kişiyi zengin ettik, PKK'ya silah alması için para kazandırdık. İnanmayan, 1992 ila 2000 yılları arasında Van ve Hakkâri bölgesinden yapılan sınır ticareti dosyalarını bir incelesin. Bu arada zaman bulursa halk için getirilen malların nerelerde satıldığını öğrenmek için mahkeme kayıtlarına ulaşmaya çalışsın. Bizim kayıtlar ne söylerse doğru söyler.

PKK kaçaktan aldığı bu parayı, kara ve kanlı parayı nerede saklar? İsviçre'de, PKK'nın kurduğu bir vakıfta. Bunu ben söylemiyorum, yakaladıktan sonra alman ifadesinde Öcalan söylüyor. Hiç duydunuz mu, bu vakıftaki terör paralarına el konulduğunu? Bu hesaptaki para hareketlerinin ortaya çıkarıldığını? PKK'ya mali destek sağlayanlar hakkında işlem yapıldığını?

Terör ve kaçakçılık iç içe artık bunu görmemiz lazım. Kaçakla mücadele edilmeden terörle mücadele edemeyeceğimizi bilmemiz lazım. Kaçakçı terörist el ele, sırt sırta, omuz omuza. Hududu geçemeyince karakollarımıza saldırıyor bunlar, askerlerimizi şehit ediyorlar, bunu görmezden gelemeyiz.

İşte halimiz bu bizim! Hâlâ sorarız kendimize, bu terör neden bitmiyor, diye. Hesap sorulmadan terör biter mi hiç! Bizim gibi demokratik bir ülkede vatana ihanetin cezası sizce nedir? Cezası yok çünkü kanunu yok. Özal zamanında kaldırıldı. Olsa ne olacak, hepsi kurtuluyor nasıl olsa bir bir. Biz ise şehitlerimizin acısından kendimizi kurtaramıyoruz, "bir günah mı işledik", diye sorup duruyoruz. Aslında günahımız yok, bunu biliyoruz ama şehitleri unutamıyoruz ki!

Bizi asıl üzen şey, çaresiz bırakılışımızıdır. Bu işlerin çözülmesini istemiyorsa yönetenler ve siz de bunu anlıyorsanız, elinizden pek bir şey gelmese de, en azından oturur benim gibi kitap yazarsınız. Çünkü biz hesap soramaz isek de, tarih var hesabı soracak, çocuklarımız var, Kemal'in gençleri var, bu hesap bir gün sorulur...

Kaynakça
Kitap: İHANETİ GÖRDÜM
Yazar: ERDAL SARI ZEYBEK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İHANETİN ADI PKK

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 01:51

Kaçakçılıkla Mücadele; Samanlı, 1991

"Türkiye 'ye silah nerelerden sokulmaktadır? Önce gümrüklerden sokulmaktadır. TIR kamyonları, gümrüklerden çok rahat bir biçimde geçip, istedikleri bölgeye silah satmaktadırlar. Kullanılan ikinci yol, deniz kıyılarıdır. Karadeniz ve Ege'de bu iş için kullanılan özel ve kuytu limanlar bulunmaktadır. Üçüncü yol, güneydoğu bölgesi sınır boylarıdır. Bu yörelerde özellikle canlı hayvan karşılığında silah kaçakçılığı yapılmaktadır.

Kaçakçılık tek kişiye tek olaya bağlanmıyor. Kaçakçılık, çok uluslu bir olgudur. Terör olayı da çok karmaşık bir olaydır ve o da çok uluslu niteliktedir. Silah kaçakçılığı gibi uyuşturucu madde kaçakçılığı da çok ulusludur. Çok uluslu alıcılar ve çok uluslu satıcılar bulunmaktadır.
Kaçakçılığın bütün boyutlarını incelemeden ve çeşitli kaçakçılık dalları arasında somut bağlar kurmadan bu çok uluslu olguyu anlamaya olanak yoktur."

PKK'yı finanse ettiği için kaçakla uğraşmak zordur, tehlikelidir. Kaçak geçişleri bizim teröristlerin koruması altındadır. Her babayiğit kaçakla uğraşmayı göze alamaz, can pazarıdır bu. Biz bunu göze alırız almasına ama yöneticilerimiz göze alamaz. Onlar için teröristle uğraşmak, kaçakla uğraşmaktan daha iyidir, onlara göre asli görevimiz de terörle mücadele etmektir, kaçak ikinci planda gelir! Sizce doğru mudur bu? Hayır, değil. Kaçak terörü besler, terör de kaçağı ama nedense söylenmez bu. İran ve Irak sınır boylarına gidin, çok ünlü bir slogan kulaktan kulağa yayılır: Kaçakla uğraşanın karakolu basılır! Nasıl olur bu iş, anlatayım.

1991'de Samanlı karakolu, Hakurk'tan çıka gelen üç yüze yakın teröristin saldırısına uğradı, dokuz asker şehit oldu, yedisi ise kaçırıldı. Samanlı, Şemdinli'nin en güney ucundadır. Burası Şemdinli Üçgeni içerisindedir. Üçgen, çoğu kimse için belki bir anlam ifade etmez. Ankara DGM Başsavcısı Sayın Talat Şalk bile Abdullah Öcalan'ın ifadesini alırken, belki de ilk kez duyduğu "üçgen" tabirini önemsememiş olabilir. Öyleyse eğer, haklıdır da. Zira üçgeni bir teröristler bilir, bir de üçgende yaşayanlar. Ne demişti Öcalan, PKK'nın finans kaynaklarını açıklarken: "Benim nazarımda Zagros önemlidir. Burda ticaret çok belirleyicidir. Üçgendedir. Bu bölge kaçakçılığın da merkezidir."

Üçgende Irak sınırını Hacıbey çizer. Üçlü sınırda doğan Hacıbey Çayı; batıya doğru kıvrıla kıvrıla inerek Irak sınırını çizer ve Samanlı'nın hemen önünden geçerek güneye sarkar ve Irak topraklarına geçer.

Samanlı, kuşun uçmadığı, kervanın geçmediği bir yerde, devletin halka açıldığı bir kapıdır. Karakol Hacıbey'in kenarında, köy ise biraz yukarıda kalır. Ortaklar Gediği bölgenin hakim noktasıdır; aşağısı Gelişen, Samanlı, Horyürek, Karakoç, Derecik, Umurlu ve Yeşilova köylerine, yukarısı ise Şemdinli'ye gider. Kışın kar ya da çamurla kaplı olan gedik pek geçit vermez. Dolayısıyla burada yaşayan insanlar, Şemdinli'ye gidemezse Erbil'e gider Diana'ya gider. Şemdinli bizim, diğer saydıklarım ise Irak'ındır. Karadağlar yönünde kalan Samanlı, sayılan diğer köyler ile aynı bölgede bulunmasına karşın, konumu farklıdır; PKK'nın Hakurk ana kampının yolu üstündedir, aynı zamanda Şemdinli-Irak kaçak yolunun da üstündedir. Dolayısıyla bu karakol iyi görev yaparsa, kaçakçılar da sevmez onu, teröristler de.

1991'de ne oldu? Samanlı, teröristlerin saldırısına uğradı, dokuz asker şehit oldu, yedisi ise kaçırıldı. Öcalan bu olayı anlatırken; "Samanlı baskını taktikte bir açılım sağlar" der. Bu olay ortalığı öyle sanıldığı gibi alt üst etmemiş, aksine, "birkaç çapulcunun işi" denilerek tarihin tozlu sayfalarına terkedilmiştir. Aslında olay çok önemlidir; yedi asker kaçırılmış, dokuzu ise şehit edilmiştir teröristler tarafından. Sonradan yazdıkları Savaş ve Ordu isimli kitapta teröristler bu olayı unutmamış ve taktikte bir açılım olarak değerlendirmiştir. Ama biz Samanlı'yı unutmuş, kaçağın karakolu vurduğunu anlamamışızdır bile.

'91 Samanlı baskınını doğru etüt etmek aslında bizi doğru sonuçlara ulaştırır ama bu gerçeği ortaya koymak bazılarımızın hoşuna gitmez. Çünkü bu saldırının altında taktik açılım değil kaçakçılık yatar. Dönemin Karakol Komutanı Jandarma Teğmen Feyzullah'tır. Feyzullah gençtir, aklı öyle kaçakçılığa ermez, ne yapar ne de göz yumar. Hudut namustur onun için. Irak'tan ülkemize gelen sığınmacıların neden olduğu bir sorun da getirilen kaçak mallardır, başta silah. Geçit vermez, gece demez gündüz demez kaçakçıların peşinde koşar. Yüz binlerin dayandığı sınırda, PKK yeni kamplarına yerleşiyordur ama kimse farkına varmaz. Ana karargâhları Hakurk'tur, köylüler bilir ama söylemez. Çünkü Feyzullah, onlara göre ticareti ama bize göre kaçağı engellemektedir, bu da köylülerin işine gelmez. 1992'de de araştırmıştım bu konuyu ama istediğim cevapları bulamamıştım. Bakmayın bana, daha şimdilerde görüyorum neyin ne olduğunu, ne safmışım meğer.

Feyzullah, Gazi Paşa'nın mektebinde okumuş, her genç teğmen gibi idealist yirmi yaşlarında bir delikanlı komutan olarak Samanlı'ya atanmıştır. Gençtir, gece demez, gündüz demez yürür, dağlar durduramaz O'nu. Yiğittir, alır silahım tek başına namus bildiği Hacıbey hududunu korumaya çalışır. O yıllarda koyun kuzu İran'da Irak'ta ucuzdur, alır kaçakçılarımız ülkemize getirir ve satar, ekmek parası kazanır. Oralarda bakır ucuzdur, deri ucuzdur, şeker, tütün ucuzdur, velhasıl ucuz olan ne varsa kaçak gelir ve kaçakçı satar, para kazanır. Teröristler Erbil - Diana yolunu, Gelyaraş mevkiinde yani Hayat Vadisi'nin ülkemize bakan yollarında tutmuş haraç alır ama kaçakçılar kimseye demez bunu, haracını verir ve geçer.

Feyzullah Teğmen 1991'de atanmıştır bu bölgeye, daha yeni yeni tanımaktadır halkı, hududu, araziyi, kaçakçılığın ne olduğunu. Teröristler de yeni gelmiştir akın akın Hakurk'a; sığınak yap, etrafı temizle, cephaneleri stokla, eğitim yap, atış yap, işte böyle geçiriyorlardır günlerini. Onlar Feyzullah'ı tanımaz, Feyzullah Teğmen de onları, hiç karşılaşmamışlardır er meydanında.

Feyzullah'ın gözü hudutlardadır çünkü hudut namustur. Hududu geçmek demek namusa el değmek gibi bir şeydir. Görür kaçağı ve kaçakçıyı, hiddetlenir, alır askerlerini bir sağa bir sola Hacıbey'i korumaya kalkar. Her gün vukuat; şu kadar kaçak, şu kadar kaçakçı ele geçti, gibilerinden.

Kaçakçılar çok kızar bu işe; Erbil, Diana burnunun dibinde, ne var yani üç kuruşluk ekmek parası. Onlar Feyzullah'ı anlayamaz, Feyzullah da onları. Birine göre kaçak olan mal diğerine göre ticaret, birine göre namus olan hudut, diğerine göre bir çaydır, içinde balıkların yüzdüğü, adı Hacı Bey olan. Hele ki Feyzullah bunları hiç mi hiç bilmez, dedim ya Hacıbey huduttur, hudut ise namustur, kimse gelemez kimse geçemez. Bölge halkının şikayetleri Kaymakam'a gitmez, Vali'ye gitmez, İçişleri Bakanı'na gitmez, Başbakan'a hatta Cumhur'un Başkanı'na dahi gitmez, onlar da halkın sesini zaten duyamaz çünkü birbirlerine uzaktırlar ama nedense bu şikayet bizim teröristlerin kulağına gider. İşte o zaman oyun başlar.

İran ve Irak sınır boylarındaki terörist istihbaratının temeli kaçakçılığa dayanır. Bu amaçla sınırı gelip geçen kaçakçılar, teröristlerin ihtiyaç duyduğu haberleri onlara ulaştırır. Yapmazsa bunu zaten, kaçakçılık da yapamaz, teröristler işi çabuk çözer ve hesabını da sorar. Samanlı karakolunun etkin faaliyetleri kısa zamanda Hakurk'da duyulmuştur. Hemen toplantı yapılır ve Samanlı'ya eylem kararı alınır. Amaç; bu karakolu etkisiz hale getirmek, kaçakçılığı sürdürmek, para kazanmak ve istihbaratı sürdürmektir.

Toplantıda sözü, Hakurk ana üs heval komutanı alır ve konuşmaya başlar:

- Hevaller. Tam karşımızda düşmanın Samanlı üssü var. Ağır silahları var. Havanları var, makineli tüfekleri, uçaksavarları var. Bu karakolu ortadan kaldırırsak, Şemdinli yolu açılacaktır. Yarın İskender'in mangası keşfe çıksın. Bakalım bu düşman üssünde neler oluyor bitiyor, bize bir hafta sonra rapor versin, der ve konuyu kapatır.

Öyle tartışma yok, fikir teatisi yok, durum muhakemesi yok, terörist bunlar, düşünmeleri gerekmez. İskender, on beş kişilik grubunu toplar, görev bölümü yapar, "Yarın gece yarısı hareket", der ve sığınağına gider. Gece yarısı grup toplanmış ve Ari Gediği'ne doğru harekete geçmiştir bile. Herkes aktif bir görev almış olmanın heyecanı içerisindedir ama biraz da endişeli. Gediği aşar, Ari düzlüğüne sessizce gelirler. O sıralar düşman toprağına adım atmaktan korktukları için Hacıbey'i geçmez, soldan batıya doğru yamaçlardan yol alırlar. Samanlı'yı en iyi gören yer Nahal Tepe'dir, hemen çıkarlar oraya. Artık gün ağarmaya başlamıştır. Sessizce mevzilenirler.

Gün ağardıktan sonra yakın savunma mevzilerinde nöbet tutan askerler yavaş yavaş yuvalarına yani hikâyemizde geçen Samanlı Karakolu'na doğru dönmeye başlar. Hudut karakol yaşamı zordur, can bile zor dayanır. On yılımız geçti hudutlarda, karakollarda; aldıkları nefes yabancı değil, içtikleri su yabancı değil. Karakolda bir yıl demek; birinin aynı olan 365 gündüz ve 365 gece demektir, hiç değişmez. Sabahtan öğleye uyku, öğleden akşama eğitim, akşamdan sabaha nöbet, her gün ve de her gece. En zoru da nöbettir çünkü geceler çok uzundur hiç bitmez.

Nöbetin ilk saatleri heyecanlıdır; bir sağa bakarsınız, bir sola, "gelen giden var mı" diye. Sonra düşünmeye başlarsınız, "sağdan gelirse ne yaparım, soldan gelirse ne yaparım" diye. Karşınıza neyin çıkabileceği konusunda bir fikriniz yoktur. Bu ilk saatler hep sorularla geçer; "karşıma kim çıkar, kaç kişi, silahı var mı, ateş edeyim mi" gibisinden ve bu soruların bir sınırı yoktur. Heyecan, ilk iki saati müteakip yerini düşüncelere bırakır. Hava yeni karardığından, daha biraz önce etrafı görüp bildiğinizden, kendinizde güven vardır. Düşünceleriniz kaynağında, bir yandan hayalleriniz diğer yanda ise endişenin yol açtığı korku yatar. İlk saatlerde hayaller ağır basar ve başlarsınız geçmişi düşünmeye; önce ailenizi, varsa eşinizi, çocuğunuzu, sonra arkadaşlarınızı. Hemen arkasından hayallerin çatışması başlar; "Bana bunu niye yaptı, akşam niye geç geldi, hâlbuki onu sevmiştim, beni askere uğurlamaya niye gelmedi" gibi. Başlarsınız hayallerinizle hesaplaşmaya. Bu sizi gece yarısına kadar götürür, ama daha nöbet bitmemiştir ve sabaha daha beş saat vardır. Bu ilk saatlerden sonra hayaller de biter. Tekrar hududa dönersiniz ve etrafınıza bakmaya başlarsınız. Karanlık, kopkoyu bir karanlık. Bir şeyler göreyim diye çabalarsınız, ama göremezsiniz.

Arkadaşınızla konuşmaya çalışır, korkunuzu yenmek istersiniz. Ama o ya uyuyordur ya da daha hayalleri bitmemiştir. Dolayısıyla rahatsız edilmek istemez. Tekrar yalnız kalırsınız, korkunuzla, yarı silik hayallerinizle ve hudutla. Zamanı gelmiştir ve yeniden korkmaya başlarsınız. Bu korku sizin bildiğiniz gibi bir korku değildir. Başka bir şey, endişe gibi, bilinmez bir şeye karşı ne yapacağınızı bilememek gibi. Zira bu bilinmez sınırlı olmadığı gibi, düşüncelerinizin de sınırı yoktur. İşte korku bu düşüncelerden doğar. Yoksa "ölecek miyim, beni vuracaklar mı" gibi düşüncelerden değil. Başlarsınız önce sesler duymaya. Dikkatle dinlersiniz, birtakım çıtırtı sesleri gelir size doğru. "Biri mi var" der, yeniden bakarsınız ama göremezsiniz. Yok bir şey, deyip kendinizi teselli etmeye çalışırsınız. Biraz sonra bir gölge, bir karartı süratle sınırı geçer. "Ne oluyor" der, tüfeğinizi doldurursunuz. Eliniz artık tetiktedir. "Bir daha görürsem ateş ederim" diyerek soğukkanlı olmaya çalışırsınız. Aslında bu korkudur, ama korkuyorum demezsiniz. Size göre haklısınızdır ve korkmuyorsunuzdur. Çok geçmez, gölgeler dans etmeye başlar hudut çizgisinde. Bu size daha çok korku verir. Ne yapacağınızı bilememekten gelen bir korku. Korku bütün vücudunuzu, beyninizi sarmıştır artık. Bir an gözlerinizi kapar, "ne olacaksa olsun" der ve basarsınız tetiğe. Bir daha, bir daha. Yanınızdaki arkadaşınız korkar o da başlar ateş etmeye. Sağdaki mevzi, soldaki mevzi, derken bir bakarsınız ki, beş kilometrelik bir alanda bütün mevziler çılgınca ateş ediyordur. Kimse susturamaz bu ateşi. Çünkü hepsi aynı haldedir. Ateş etmek demek korkuyu yenmek demektir. Beş dakika kadar sürer bu ateş, yavaş yavaş ve kendiliğinden susar. Artık herkes uyanmıştır, daha doğrusu herkes korkusunu bastırmıştır. Yanda ateş edenleri görünce yalnız olmadığınızı anlamışsınızdır. Sinirleriniz yatışır, sakinleşirsiniz. Derinden bir oh çekip sabahı edersiniz, diğer arkadaşlarınız gibi.

Bu duyguyu herkes bilmez, yaşayan bilir. Bu duygu anlatılmaz yaşanır. Ama bu bir gece değil ki, çok gece çok, insana, hoş geldin ölüm, dedirtecek kadar çok.
İşte böyle bir gecenin ardından yorgun argın Samanlı'ya dönen askerler koğuşa zor atar kendini, kısa bir temizlik, kısa bir yemek ve doğru yatak. Feyzullah Teğmen de gece hiç uyumamıştır. Telsize gelir. Vukuat tekmili alır ve O da uyur, yorucu geçen her gün gibi bir günün ardından. Ayakta bir telsizci kalmıştır komşu birliklerin muhaberesini takip için. Bir koğuşçu kalmıştır, uyuyanlara göz kulak olmak için. Beş on gündüz nöbetçisi kalmıştır hududu ve gelip geçeni gözlemek için, diğerlerinin hepsi uykuda.

Keşif faaliyetini sürdüren Heval İskender'in grubu her gün Nahal Tepe'ye gelir ve karakolu gözetler, bir gün, iki gün, üç gün Karakolda faaliyetler hep aynıdır; gündüz nöbet, gece pusu, gece pusudan dönenler gündüz uykuda, gece uyuyanlar ise gündüz nöbette. Defterinden bir kâğıt koparır ve karakolun basit bir krokisini yapar. Silahların bulunduğu yere işaret koyar, askerlerin nöbet yerlerini işaretler, sayılarım yazar. Nihayet bir haftalık görev biter ve Hakurk'a döner. Gördüklerini anlatır. Plan basittir; geceden ilerleme ve tertiplenme, gün ışırken roketlerin yaratacağı panikte sızma ve imha.

Baskın sabaha karşı gerçekleşir. Karakol elli kişi, saldıran iki yüz elli kişi, Feyzullah ne yapsın! Dokuz şehit, yedi asker kayıp. Tabur Komutanı Yarbay Turgut zamanında yardıma gelememiştir. Saldırıyı yapan teröristlerin bir kısmı Karakoç, Gasto, Ari üzerinden, kalanı ise Hayat Vadisi, Gelyaraş, Kanyaraş üzerinden Hakurk'a döner. İlk saldırıdır bu, kimse ne olup bittiğini anlamaz. Suç köylüye yıkılır, güya onlar da katılmıştır saldırıya. Karakolun yeri değiştirilmekle kalmaz, Feyzullah da görevden alınır ve olay kapanır. PKK bu olayı, "taktikte açılım" olarak değerlendirir ve kitaplarında yazar.

1992 yılında Binbaşı Sarızeybek Şemdinli'ye atanır. Olayı öğrenir ve doğru Samanlı'ya gider. Bina vardır ama karakol artık yoktur. Türk bayrağı da yoktur. Karakol olmayınca Mehmetçik de yoktur, devlet de. Ama duvarda PKK'nın izleri vardır; roket izleri, uçaksavar izleri, kurşun izleri. Tıpkı kendisinden önce kapatılan Horyürek karakolu gibi, Ormancık karakolu gibi, Mağaraönü, Hazne, Mezargediği, Tanyolu karakolları gibi. Ormancık, PKK'nın Basyan kampından Şemdinli'ye giriş yaptığı noktadadır ve kapatılmıştır. Mağaraönü, PKK'nın Jerma kampından ülkemize giriş yaptığı noktadadır ve kapatılmıştır. Hazne, Mezargediği ve Tanyolu karakolları, hem PKK'nın hem de kaçakçıların ana giriş güzergâhı olan Zagros - Şemdinli hattı üzeridedir ve hepsi kapatılmıştır. Güneyde bir Samanlı vardır hem PKK'yı hem kaçağı kesen, o da '91'de kapatılmıştır.

Sarızeybek Samanlı baskınını araştırır, soruşturur ve nedenini anlar: Kaçakçılıkla mücadele!
PKK neden saldırmıştır Samanlı'ya? Bunun sebebi paradır. PKK kaçaktan haraç alır. Sözde gümrük noktaları vardır sınır boylarında ama kimse bunu söylemez, söylemesi de işine gelmez. Gayet masumane duygularla bunu yönetenlere söylerseniz, alacağınız cevap, "kaçağı durdur", olacaktır. Ama bunu söyleyen bilmez mi ki, yüzyıllardır çivi çakılmamış bir hudutta, bu asker kaçağı nasıl keser? Kesemez. Bunu onlar da bilir, bilir ama çare yoktur onlara göre; PKK'nın sözde gümrüğü İran'dadır, Irak'tadır, müdahale edemezsiniz. Bu çaresizlik bize biçilmiş kader midir? Hayır, değildir. Ama kim göze alacak İran'a kafa tutmayı ya da küçük küçük özel operasyonlar yapmayı? Irak'a müdahaleyi kim göze alacak? Kimse almaz, almayınca da olan Feyzullah'a olur, köylüye olur. Çaresiz kalanlar suçu onlara atar, gerçek ise bir başkadır ama kimse söylemez.

PKK neden saldırmıştır Samanlı'ya? Samanlı, güneyden yapılan kaçakçılığın geçiş yolu üzerinde, Hakurk'un ülkemize açılan kapısı üzerindedir. Bu yol kesilirse, kaçak da kesilir. Bu kaçak kesilirse PKK haraç alamaz. Bu bölgede sınırlar korunursa, PKK geçiş yapamaz. Kaçakçı gümrükten geçemezse, PKK haber alamaz, siparişlerini veremez, Irak'a hapsolur. Ama eylem sonrası kaçmak lazım, uyuşturucu kaçağından haraç almak lazım, Yüksekova ve Başkale'yi, hatta Van'ı kontrol altında tutmak lazım, nasıl olacak bu iş? Samanlı, evet Samanlı, bu karakolu etkisiz hale getirmek, bütün kapıları açar size. İşte, 91'de PKK Samanlı'ya saldırdı, yollar açıldı, adına taktikte yeni açılım, dedi. Kimse bunu anlamak istemedi, kimse duymak istemedi, kimse kaçağın terörü beslediğini görmek istemedi. Onlar istemeyince işler mi düzeldi? Hayır. Bu saldırı sonrası, "kaçakla uğraşanın karakolu basılır", sözü dalga dalga sınır boylarına yayıldı. Her yiğit de yoğurdu kendine göre yedi; kimi kaçakla uğraştı karakolu basıldı, kimi ise uğraşmadı, "ben hiç şehit vermedim", diyerek kendini avuttu. Uğraşmayanların beslediği teröristler geldi bizi vurdu. Yazık ki ne yazık!

İşte üçgen böyle bir yerdir. Böyle bir arazide Samanlı ne yapsın? Hudut namus der, hududu korumaya çalışır ama bu hudut bir Samanlı'yla korunmaz ki. Bunu da herkes bilir ama kimse söylemez.

Binbaşı Ersever itiraflarında Samanlı baskınına değiniyor ve bu olayı PKK'nın Botan - Behdinan savaş hükümeti kurma stratejisi çerçevesinde açıklıyor (Gazeteci-Yazar Soner Yalçın Soruyor, Binbaşı Ersever cevaplıyor:

Soner Yalçın: Şimdi, '92 yılında, Çukurca bölgesinde Alan, Aktütün, Derecik karakolları baskınları oldu .('Yazarın notu: Bu karakollar Çukurca'nın değil, Şemdinli'nin karakollarıdır).

Buralardaki ölü sayısı açıklandığından daha fazla deniliyor. Yani 28 - 30 civarında (Yazarın notu: Alan'da 19, Aktütiin'de 22, Derecik'te ise 33 askerimiz şehit olmuştur).

Bu karakolların tümü jandarma karakolları. Bunların hedef seçilmesinin nedeni, sadece bir PKK olayı mı? Deniyor ki: "Bu karakollara bağlı olan tabur, kaçakçılığı önlemeye çalışıyordu (Yazarın notu: Bu taburun komutam ben idim.).

Kaçakçılara göz yummuyordu. Bilinçli olarak bu karakolları hedef seçtiler. Bölgedeki bazı karakolların hemen 200 metre ötesinden kaçakçılar girer çıkar, orada bir işbirliği vardır ama buralarda kaçakçılara hayat hakkı verilmiyordu. O yüzden buralar basıldı." Siz böyle bir duyum aldınız mı?

Cem Ersever: Bakınız, bu sınır hattı, PKK'nın Botan - Behdinan dediği iki bölge arasındaki sınırdır. Dolayısıyla söylediğiniz karakollar, daha birkaç tane daha var, PKK'nın ikmal yolları üzerindedir. Kutalman'ın, Şirin'in daha doğrusu, Şirin Çukurca'nın Çukurca'nın güneyindeki kampların bulunduğu ARİ kampı, ERA kampı, o bölgenin bulunduğu yerler (Yazarın notu: Ari kampı, Şemdinli güney indedir). Şimdi buraya elbette lojistik destek lazım. Kaçakçılıkta bir kilo çayı, oyuncağı, garibanın sırtçının sırtlayıp götürmesi, geçirmesi, getirmesi, şunu yapması, bunu yapması, o eskidendi. Elbette bu karakolların görevi orada PKK'nın ikmal yollarını kesmektir. Lojistik desteğini kesmektir. Köylüler kaçakçılık yapıyorlar, halen de yapıyorlar. Kuzey Irak'a halen mal gidiyor. Şu anda Silopi Habur'dan, Gıtta Köyü'ne doğru, Çalışkan Köyü'ne doğru olan kesimde resmen, Celal Talabani'nin, KDP'nin, Barzani'nin peşmergeleri Türkiye'ye silah sokuyor. Bunu durduramazsınız. Bu bir sirkülasyon. Gidiyor, geliyorlar. Al gülüm, ver gülüm işi. Bunu yapıyorlar. Ama anlaşmalı mı? Değil. Kesinlikle anlaşmalı değil. Elbette ki o karakollar ortadan kaldırılması gerektiği için PKK saldırmıştır. Basit bir PKK - Kaçakçı ilişkisi değil. Kaçakçı da PKK'lı zaten. Onun ikmal yolları üzerinde çalışan lojistik unsurları PKK'nın.

Mustafa Demir: PKK'lı olmayan tek bir kaçakçı yoktur. Yoksa kaçakçılık yapamaz.

Cem Ersever: Yapamaz zaten. Karşı tarafa gittiğinde her yere PKK hakim. Oraya haraç vermek zorunda, götürdüğü malları vermek zorunda. Şimdi düşününüz, Cizre gibi, Silopi gibi, Şırnak gibi, Uludere gibi, Çukurca gibi, Yüksekova gibi yerlerde köylüden, işyeri sahibinden milyonlarca milyarlarca haraç toplayan bir adam, kalkıp sırf kendi çıkarı için kaçakçılık yapan birisinden haraç almaz mı?

Mustafa Demir: Şimdi bir de bu noktadaki karakolları, özellikle Botan - Behdinan arasındaki hattı kaldırma, PKK'yı Şemdinli'ye yöneltmiştir. Ancak halk PKK'yı istemiyor.

Cem Ersever:
Şemdinli direniyor.

Mustafa Demir: Şemdinli PKK'yı dışlamıştır, kesinlikle şehre almıyor. Ama geliş gidişlerde Şemdinli'ye yönelip, kendi mantıklarına göre Şemdinli'yi düşürebilmekleri, için çok güçlü kuvvetlerle gelmeleri gerekiyor. Ve öncelikle de o yol üzerindeki karakolları imha etmeleri gerekiyor.

C. E.: Abdullah Öcalan Şemdinli üçgenini sakız gibi ağzında çiğner, devamlı söyler bunu. Bunun sebebi vardır. Tabi o bölgede bir zamanlar neydi sloganı: "Her şey bir parça özgür vatan için". Her şey bir parça özgür vatan toprağı için dediği yer, Şemdinli bölgesidir. Ama bu Şemdinli'ye gerilla güçlerinin, PKK güçlerinin girip orayı işgal etmesi anlamında değildir. Bu karakollara saldırıyla Şemdinli'yi ele geçirecek. Strateji odur. Bu nedenle saldırıyor.

M. D.: Şemdinli halkı Cizre, Silopi, Şırnak halkı gibi değildir. PKK'ya karşı gerçekten çok etkin mücadele vermiş bir halktır."

Binbaşı Ersever'in etkili olduğu bölge, Mardin, Şırnak, Diyarbakır hattıdır. O yıllarda Şemdinli'ye hiç gelmemiştir belki de hiç görmemiştir. Ama PKK'nın stratejisini, örgüt yapısını, taktik ve tekniklerini çok iyi bildiği için, bu konuda elbet söyleyecekleri vardır ve genelde söyledikleri doğrudur, eksik olabilir ama yanlış olamaz. Şemdinli'deki karakol baskınlarını salt PKK'ya bağlamak, eksik bir bilgi olarak karşımıza çıkar.

Anlatayım:

'91 yılı, PKK'nın Saddam'ın silahlarını topladığı yıldır. Aynı zamanda Irak'ta Saddam'ın ekonomik tesislerinin de yağmalandığı yıldır, sığınmacılar yoluyla kaçakçılığın ön plana çıktığı yıldır. PKK'nın ana üssü Hakurk'u, kaçakçılığı, geçiş yollarını dikkate aldığınızda Şemdinli gündeme oturur. Çünkü Şemdinli bu saydıklarımın ortasındadır.

Sadece '92'de yakalan kaçak bakırın binlerce ton olduğunu, yakalanan ya da yakalanmadan geçen hayvan miktarının yüz binler olduğunu düşündüğünüzde kaçakçılığın önemi daha da ortaya çıkar. Kaçak, para demektir, herkese dağılır bu para; atanmışlara, seçilmişlere, PKK'ya, koruculara, halka, saymakla bitmez. Bakın Hakkari Ağır Ceza'daki kaçakçılık dosyalarına, çoğu beraatle sonuçlanmış ve kaçakçılar kaçak mallarını alıp gözlerimizin gözü önünde elini kolunu sallayıp gitmiştir. Hazine avukatları ya duruşmalara girmemiş ya da bu kararlara itiraz etmemiştir ve bu hesap hiçbir zaman sorulmamıştır. Ama kaçak, aynı zamanda istihbarat demektir, lojistik destek demektir; PKK, güvenlik kuvvetlerinin is-tihbaratını kaçakçılar vasıtasıyla yapar, ihtiyaç duyduğu malzemeleri temin eder. Ama nedense şu kaçakçılık olayları hak ettiği önemi bulmuyor, kaçağın terörü beslediği bilinmesine rağmen, yazık.
Gelelim 92'deki karakol baskınlarına; Alan, Aktütün ve Derecik.

'91 Samanlı baskınından sonra Şemdinli'de o yıl içinde ikinci bir karakol baskını yaşanmamıştır. Samanlı olayından sonra ise, kaçakçılık alıp başını gitmiştir. Güvenlik kuvvetleri kışlasına çekilmiş, teröristle uğraşmaktan kaçağa müdahale edememiştir. 92'deki Alan çatışması, 30 Ağustos'ta yaşanmıştır. Saldırıdan üç gün önce yaklaşık elli katırlık bir kaçak kervanını bu karakolun yok ettiğini biliyor muydunuz? 1992'de yakalanan toplam kaçağın milyon dolarlar değerinde olduğunu biliyor muydunuz? Alman tedbirler sonucu Şemdinli bölgesinde kaçağın hemen hemen durma noktasına da geldiğini biliyor muydunuz? Kaçak durunca ne oldu? Para durdu hani şu kara olan. PKK güvenlik güçleri hakkında istihbarat yapamaz oldu, lojistiği kesildi. Alan kontrolünü kaybetti. Peki, neden Alan Karakolu'na hedef olarak seçildi?

Teröristin coğrafyasına bakalım. Alan, eski adıyla Helena Köyü, PKK'nın İran'daki Jerma kampının hemen doğusun-dadır, bir iki saatlik yaya yürüyüşü. Alan, Şemdinli'nin en önemli kaçak patikası üzerinde yer alır. Alan'ın hemen batısındaki Dumanlı Dağ ve Kralın Kızında PKK'nın gümrük noktaları vardır. Alan kuzeyindeki Mağaraönü, PKK'nın ana giriş yoludur. Bu karakol, kışlasından çıkıp bu coğrafyadaki kaçağa müdahale edince ortalık karıştı. PKK, bize ders vermek için geldi Alan'a ama dersini alıp gitti. Sonrası zaten bir intikama dönüştü, sırasıyla ve tüm güçleriyle Aktütün'e geldiler, Derecik'e geldiler, büyük kayıplar vererek Hakurk'a çekildiler. Bakın, "Savaş ve Ordu Kılavuzu" isimli kitaplarında ne diyor teröristler bu çatışmalar için:

"Mazoan (Samanlı) eylemiyle de denilebilir ki, 1985'ler-den bu yana bir türlü geliştirilemeyen bir taktik gelişme ortaya çıkarılmıştır, ama düşmanın buna karşı yeni taktik düzenlemeye gitmesi durumunda, var olanı aşıp yeni taktik atılımlar gerçekleştireceğimize, aynı biçimde karakol ve tepe eylemlerinde ısrar edilmiş ve bu ağır sonuçlar yaratılmıştır. Özellikle askeri açıdan hangi mantıkla yapıldığı bile kolay kolay izah bulmayan ve erken iktidar hastalığının örneklerinden olan Rubaruk (Şemdinli - Derecik), Helena (Şemdinli - Alan), Bezele (Şemdinli - Aktütün) eylemleri, âdeta çılgınca diyebileceğimiz girişimler olarak, kaldıramayacağımız kayıplarla sonuçlanmıştır.".

O yıllarda Abdullah Öcalan'ın Botan - Behdinan savaş hükümeti kurma planı vardır, doğrudur. Bir parça özgür vatan, sloganıyla Şemdinli'yi hedef aldığı da doğrudur. Bu karakollara saldırarak sözde bayraklarını göndere çekme hayali de vardır. Biz kaçakçılıkla mücadele ederek bu süreci hızlandırdık. Etmeseydik, PKK bu karakollara saldırmayacak mıydı? Hayır, saldıracaktı. Ama ne zaman? İşte biz bu zamanı öne aldık. İyi ki de aldık. Bizim atanmış ve seçilmişlerimiz, bir ayda verdiğimiz 73 şehidin sayesinde PKK'nın Kuzey Irak'ta olduğunu anladı ve Ekim '92 Harekâtı'nı yaptı.

Tabi, bir de olayın psikolojik harekât boyutu var. Gene o dönemde PKK'nın ana hedefi, bir karakolu ele geçirip sözde bayrağını dalgalandırmaktı. Alan çatışmasında az kalsın bu hedefine ulaşıyordu. Bir anda geldiler, yüzlercesiyle geldiler, güçlü silahlarla geldiler, İran'dan geldiler. Şaşırdı Mehmetçiklerim, telaş ettiler. Bir anda teröristlerle burun buruna geldiler. Hainliğin, kalleşliğin kurbanı oldular. Tabur komutanı altı askerle yardıma giderken, PKK birçok mevzilere girmişti bile, karakola doğru yürümeye başlamıştı bile. Tabur komutanı ve altı askeri pusuya düştü, mayına bastı, altı askerle yüzlerce teröristin ortasında kaldı, saatlerce çatıştılar. Ama öldürmeyen Allah öldürmedi ve askerin yardımına yetiştiler. Ya yardıma gidemeseydi? Bunu düşünmek bile istemiyorum, ürpertiyor beni. Ben seçilmiş ve atanmışlara kızıyorum; bir ülke böyle mi yönetilir, böyle mi idare edilir? Sağır sultanın bile duyduğu, bildiği, PKK varlığını siz nasıl olur da bilemezsiniz? Kaçakçılığın terörü beslediğini nasıl anlayamazsınız? Bunun adı nedir?

Kaçağı sadece para olarak düşünürseniz yanılırsınız. Bir de silahlar var, kaçak yoluyla ülkemize giren. Bunun hesabını kimsenin yaptığı yok. Zamanında güvenlik güçleri kontrolünde girdi bu silahlar, içinde havan var, uçaksavar var, makineli tüfek var. Erbil'de silah pazarı var, her türlü silah satılıyor. Hududu koruyamazsanız, kaçak silahın yurda girişini engelleyemezsiniz. '92'yi unutmayın, PKK'ya karşı bir ara çaresiz kaldığımız» yılları. Halkımızı koruyamadık teröristlerden. Silahlanın, kendinizi koruyun, dedik. Namuslarını, canlarını korumak için silahlandılar, çatıştılar, şehit oldular. Ama artık bu silah sahiplerinin tespiti gerek, silahların başka ellere geçmesinin önlenmesi gerek.

Şimdi durum eskisi gibi değil, PKK o kadar etkin değil artık. Koruculara sahip çıkmanın, kaçak olarak yurda giren silahları kontrol altına almanın zamanı geldi. Güvenlik güçleri biliyor, kimde ne silah var. Korucular yeniden teşkilatlanmalı, silahları kayda alınmalıdır. Koruculuğun geçiciliği kaldırılmalı, sosyal haklar verilmeli, köy bekçisi gibi bir statüye kavuşturulmalıdır. Çok ihmal ettik onları, yalnız bıraktık. Öcalan ne diyor? Korucular silah bıraksın. Avrupa Birliği ne diyor? Korucu teşkilatı kaldırılsın. Sizinle PKK'ya karşı savaşanları yalnız bırakmak hata olur. Onları terk etmek olur kaderlerine. Bunu yapmayın, aldatmış olursunuz size güvenenleri, devlete güvenenleri.

Biliniz ki; para kaynağı bulamayan terörist yaşayamaz. Bizde para demek; kaçakçılık demek, terör demektir. Mücadele etmek zordur; kara paraya bulaşmamış ve riski göze alabilen yöneticiler olması gerekir etrafınızda, size destek veren, destek olan. Yoksa eğer, bir başına Samanlı ne yapsın, Şemdinli ne yapsın? İşte coğrafya bu, kaçak bu, terörist bu. İşte bizim ülkemiz bu!
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İHANETİN ADI PKK

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 01:52

Yedi Milyon Dolarlık Terörist; Dağdakiler

"Değerli milletvekilleri, terörde 30.000 - 35.000 insanımız kaybedilmiştir. Maddi kayıp, doğrudan harcanan paralar ve dolayısıyla kaybettiklerimizle beraber tahminen 200 milyar dolardır. 200 milyar dolar, 300 katrilyon Türk Lirası eder ve bugüne kadar ölü veya sağ olarak ele geçirilmiş, bertaraf edilmiş, pasifize edilmiş PKK'lı sayısı 29.000 - 30.000 civarındadır.

Bu hesabı özellikle iyi dinlemenizi istirham ediyorum. 30.000 PKK'lı ölü veya sağ bertaraf edilmiştir ve 300 katrilyon Türk Lirası harcanmıştır. 1 PKK'lının bertaraf edilmesinin devlete maliyeti 10 trilyon Türk Lirasıdır.
10 trilyon Türk Lirasıyla bir PKK'lı bertaraf edilmiştir!"
Hüseyin ÇELİK, AKP Van Milletvekili, 2001

- Adın ne senin?
- Rubar.
- Gerçek adın ne?
- Ahmet.

Oldukça zayıftı, kara ve kuru, kısa boylu, esmer mi esmer tenli.

- Nasıl katıldın bu örgüte?
- Beni on yaşında iken köyümüzden kaçırdılar. Seni kaymakam yapacağız, dediler. İş vereceğiz, maaş bağlayacağız, devletimizi kuracağız, dediler.
- Ya sen kimsin?
- Çiyan.
- Nerelisin?
- Suriyeli.
- Neden katıldın bu örgüte?
- İşsizdim. Ayda 50 dolar maaş vereceklerini söylediler, bu yüzden katıldım.

Anladım; bu zayıf, kara ve kuru, kısa boylu, esmer mi esmer tenli olanların içinde ne ararsanız vardı; on yaşında kaçırılanlar, kandırılanlar, iş bulma umuduyla örgüte katılanlar, macera arayanlar, anasının dırdırından bıkanlar, sevdiğine kavuşamayanlar, aşiret baskısı ve kan davalarından kaçanlar. Ne acı! Örgüt, çaresiz doğu halkımız için bir iş bulma kurumu ya da psikolojik danışmanlık, belki de sosyal hizmetler merkezi olmuş; her derde deva oluyor. Katılanların ise, geri dönme şansları pek yok; ya öldürecekler ya da ölecekler! Bu ne biçim kader?

İnanın, bunların içinde şu ya da bu şekilde örgüte katılıp da sonradan pişman olmayanı pek azdır. Ama örgütün yöneticileri bunu bildikleri için, önce bunları eyleme zorlar, katil yapar. Sonra da, "Siz asker öldürdünüz. Askere sığınırsanız o da sizi öldürür", der ve korkutur. Bu zayıf, kuru ve karalar ne yapacağını şaşırır; kaçsa örgüt öldürecek, teslim olsa belki asker öldürür. İki ara, bir dere meselesi bu.

Belli ki çocukken iyi beslenememiş Rubar; boy oldukça kısa, vücut ufak ve ince, sanki gelişimini tamamlamamış bir varlık gibi. Saçlar kıvırcık ve kirli. Yüz yanık, avurtları çökmüş. Eller nasırlı, duygusuz. Ama ayak kasları güçlü, dağ taş demeyip günlerce yürümekten. El bilek kasları güçlü, yalçın kayalıklara tırmanmaktan. İşaret parmak kasları ise çelik gibi, hain kurşun atmaktan. Mide ufalmış, bir avuç bulamaçla günlerce yaşamaktan. Başkaca bir özellikleri yok zaten; güç yok, kuvvet yok, atiklik yok, hepsi bu bunların. Hepsi birbirine benziyor; ufak tefek, kara ve kuru.

Üzerinden çıkanlara baktım; eski bir sırt çantası, içinde bir yanık tabak, bir avuç un, bir defter anılar için, başka bir şey yok. Üstünde haki bir elbise peşmergelerin giydiğinden cepleri boş, ayağında mekap, çorapsız, her bir şeyi kir, kirli, günlerce su yüzü görmemiş. Bir kaleşnikof piyade tüfeği, beş şarjör, yüz elli mermi. Dört el bombası Rus tipi, eski, paslı. Beline sardığı uzun mu uzun bir kuşak, metrelerce. Bu; Yüksekova Uzunsırt'ta komando teğmenini şehit etmek için kayalıklara tırmandığı kuşak! Bu; Aktütün Bayrak Tepe'de "hudut namustur" deyip vatan borcu için askerlik yapmaya gelen yirmi iki vatan evladını şehit etmek için kayalıklara tırmandığı kuşak! Sonradan anladım ne işe yaradığını bunun; tırmanmak ve beline sarıp açlığı azaltmak yani bir avuç bulamaçla günlerce yürüyebilmek için.

Ufak tefek, kara ve kuru olarak tanımladıklarım sayıca çoktu, belki binlerce. Hepsi de dağda. Beyin yok, düşünce yok, bilinç yok, acıma yok, duygu yok, bir başka bunlar, tanımı zor. Hepsinin küçük yaşta örgüte götürüldüğü kesin, on ila on beş yaş arasında. Hepsinin günlerce, aylarca, yıllarca aç ve susuz dağlarda zorla yürütüldükleri kesin. Düşünmelerine, sevmelerine, yeşilin güzelliğini görmelerine izin verilmediği kesin. Üç beş lafın, Marks gibi, Lenin gibi öğretildiği kesin. Bunları yöneten ne derse o olur; kendileri düşünemez, muhakeme edemez, karar veremez. Pişmanlık yasası, eve dönüş yasası filan boş bunlar için. Ne var ne yoksa, bunları yöneten İmralı gibi yerdekiler.

90'lı yıllarda bu dağdakiler, on beş kişilik gruplar halinde dolaşırdı arazide. Grup başını saymayın ve de yardımcısını, çünkü onlar iri yarı ve de iyi beslenenler sınıfındandır, geri kalan on üçü ufak tefek, zayıf, kara ve kuruydu. Her grupta en az iki RPG-7 Roketatar, bir ya da iki Biksi otomatik tüfek bulunurdu. Kalanlar Kaleş piyade tüfeği yanında dört el bombası ve bir de sırt çantası taşırdı.

Gene o yıllarda devletin bir jandarma karakoluna en az on grup birleşerek saldırıya geçerdi, korkularından. Köylere ise, vatandaşımız savunmasız olduğu için bir grupla rahatça girer, küçük yaştakileri kaçırır, kadın ve çocukları ise erkekliklerini göstermek için kurşuna dizerlerdi. Bir de üstüne üstlük bu masum vatandaşlarımızın evlerini ve ahırlarını yakarlar, sürülerini çalarlardı. Silahlı kuvvetlerimizin kararlı mücadelesi sonucu bu dağdakiler azaldı, testi gibi kırıldı. Kimileri kaçtı, kimileri Barzani'ye sığındı, kimileri Talabani'ye ama çoğu öldü dağlarda.

Sonra yıllar birbirini kovaladı, devran döndü, mertlik bozuldu, sayıları azaldı ama bu sefer hain düşüncelerle, hain pusularla, hain bombalarla ortaya çıktılar. Dağlarda üç beş kişilik gruplar kurdular. Karakollara saldırı yerine yollara mayın döşediler uzaktan kumandalı kendileri gibi, haince patlattılar, şehit ettiler askerimizi, korucumuzu, vatandaşımızı. Artık teröristtin de teröristliği kalmamıştı; yerdekiler dağdakilerin önüne geçmişti siyasi kol ve kanatlarıyla, belediye başkanlarıyla, Avrupa Birliği masalıyla ve de bizi yönetenlerin gafletiyle.

Peki, bunlar dağdan iner mi?
Kendi haline kalsalar inecekler ama yerdekiler rahat vermiyor ki; İmralı var konuşan, siyasileri var konuşan, Barzani var, AB var, Amerika var, Mossad var konuşan. Bir bunların sesini kesebilsek!

Sizce bunlar, bu dağdakiler ne ki?
Gerçekten bunu bir sosyologa, psikologa, doktora sormalı; bir insanoğlu, küçük yaşta insanlık dışı bir uygulamaya maruz kalırsa yıllar boyu, o insandan ne olur? İnsan olan, insanlığından çıkar mı acaba, bilmek için sormalı bir bilene.

Medyanın ve dünyanın terörist dediği, bizce teröristten ziyade bir robot özelliği taşıyan bu katillerin hepsi beş bin ise, dört bini dağdakidir; ufak tefek, zayıf, kara ve kuru ama simsiyah, gözler simsiyah, bakışlar simsiyah, duygu yok, düşünce yok. Garip bir varlık bunlar, ne olduklarını bilmek için tanımak gerek. Bizce bunları yani bu dağdakileri, yani bu ufak tefek, kara ve kuruları yok etmek için bir şehit vermemiz gerekiyorsa, bu bir şehidi vermeyelim. Yazıktır şehidin anasına, yârine, evladına. Bizce, şimdilik bırakalım dağda kalsınlar. Bunların korktuğu neydi? Yerden gelen sesler, onlara kumanda edenler. İnanın bu yerdekileri yok edin, dağdaki ufak tefek, kara ve kurular şaşıracak, ne yapacağını bilmeyecek, panikleyecek, kedi gibi pusacak bir taşın altına. Sonrası kolay; önce beklerler, baktılar yerden gelen ses yok, gene beklerler korkularından, gene ses yok, yavaş yavaş, tıpış tıpış dönerler geldikleri yerlere. Gelmezlerse bu onların sorunu bizim değil, tek tek ölürler bir dağın, bir taşın ardında, kimse de ağlamaz arkalarından.

1992'de Şemdinli'ye geldiğimde, o vakte kadar hiç terörist görmemiştim. Kimdi bunlar, neyin nesiydi, bilmiyordum. PKK'yı anlamak demek, dağdakilerle yerdekilerin kim olduğunu bilmek, coğrafyasını tanımak demektir. Dağdakilerin halini anlatmak size zordur çünkü anlamak zordur dağda-kileri. Ama bilmek istemeseniz de dağdakiler bizimdir, onlar da bizim dağdakilerdir.

Yıl '92 olup da çatışmalar artınca, her çatışmada onlarcası yere devrilince, kampları ele geçirilip haritadan silinin-ce, Irak kuzeyi teröristler için güvenli yer olmaktan çıkınca, bu terörist dediğimiz hainlerden arta kalanlar bir bir teslim olmaya başladı. O zaman gördüm bunların kim olduğunu; gözler siyah, saçlar siyah, düşünceler siyah, yürek siyah kısacası simsiyah bir varlık olduklarını gördüm bunların. Çok düşündüm, bunlar neyin nesidir, diye. Girdiğimiz çatışmalarda yaptıkları planları inceledim. Geçtikleri katır ve keçi patikalarından günlerce yürüdüm. Yattıkları bir taşın altında ben de günlerce yattım, anlamak için neyin nesiydi bunlar diyerek. Onlarla konuşmuş olan köylüleri buldum. Ben de konuştum onlarla anlamak için dağdakilerin düşüncelerini, düşmanınızı bilmeden yok edemezsiniz ki. Sonunda anladım ki bunlar; bir dağdakiler bir de yerdekilerden ibaret.

Dağdakilerin içinde kadın olanını görünce inanın şaşırdım!

- Senin adın ne?
- Zelal.
- Nerelisin?
- Tuncelili.
- Ne zaman katıldın örgüte?
- 1988 yılında.

Kısa boylu, esmer, kıvırcık saçlı bir kadın. 16 ya da 17 yaşlarında. Yüzünün yanıklığı ve sert çizgileri yaşını gizliyor. Gözler simsiyah, ürpertici ama anlamsız, ışıltı yok. Korkuyu sezebiliyorsunuz bakışlarında; kapana kısılmış çakalın gözlerindeki korku gibi, başına neler geleceğini bilememenin korkusu. Devamlı gece yürüyüşleri vahşileştirmiş, sanki yırtıcı bir hayvan. Haki elbisesi içinde hafif kilolu gözüküyor ama değil, zayıf, kara ve kuru. Toprak rengi şalvar tipi pantolonu, beline sıkıca sardığı kuşağı ile garip bir görüntüsü var. Bakışları, duruşu, sesindeki mekanik ton, ilk bakışta bir kadın olduğunu bile düşündürmüyor insana. Ama o bir kadın, adı da var; Zelal. Siz bilmeseniz de kadınca duyguları var içinde gizli kalmış ama içgüdüsel bir duygu, insani değil.

Bir köye girdiğinde, bir kadını buluyor konuşmak için. Kimseye söyleyemediği derdini onlara rahatça anlatabiliyor. Hatırlar mısınız, Konur'da size bir terörist kadının bir hikayesini anlatmıştım:

"Bir gün benim vadidekilerle bölgeyi geziyoruz. Geleli belki bir hafta olmuş ya da olmamış, o dağ senin bu dağ benim gezip duruyoruz vakit geçirmek için. Hava temiz, güneş bol, etraf yemyeşil. Bir dağ başında koyu bir sohbete daldık korucularla çayımızı içerek. Biri dedi ki: "Komutanım. Bizim hanım Mehendi Deresinin oralarda koyun otlatırken bir bayan terörist görmüş. Yanaşmış ona ve konuşmaya başlamışlar. Bayan hamile miymiş, neymiş. Birkaç gün görüşmeleri devam etmiş. Çok korkuyormuş bu bayan. Zira örgüt içinde hamile kalanları öldürüyorlarmış. Aradan biraz zaman geçmiş, bayan terörist artık görülmez olmuş. Benim hanım dedi ki, mutlaka bunu öldürmüşlerdir."

Korucunun anlattığı hikaye dokunmuştu bana, üzüldüm. Teröristliğin de bir raconu olmalıydı, diye düşündüm. Çünkü bu olamazdı, insana yakışmazdı; ilişki kur, hamile kalmazsa iyi, kalırsa öldür. Bilmiyorum ki hayvan türlerinde bile böylesine bir anlayış olabilir miydi?"

Dağdakilerin kadın olanı öldürüyordu kadınlığına rağmen, acımasızca öldürüyordu. Bilmem ki, öldürürken, "bu da bir insan, Allah'ın yarattığı bir can" diyor muydu? Korktuklarından eminim; bir çatışmada ölmekten, yaralandıklarında terk edilmekten ya da "heval" dedikleri yoldaşları tarafından öldürülmekten. Öldürdüklerini kestiklerini de gördüm ama anlatmak istemiyorum bunu zira hayali bile zor, acı geliyor bana, dayanamıyorum. Ne biçim bir ruh halidir bu? İntikam deseniz, değil. Nefret deseniz, değil. Çok vahşi, çok ilkel bir öç alma duygusu bu. Aslında duygu da değil, hayvanlara özgü bir güdü, bir refleks.
Bazen düşünüyorsunuz, bunlar "kadın" diyorsunuz, belki "bir ince ruh" vardır kenarda köşede diyorsunuz. Gözleriniz "saklı kalmış bir insani duygu" arıyor ama yok! Boşuna aramayın, yok! Olur belki demeyin, yok! Olmasına da zaten imkân yok! Saymayın yüreği hain, bakışı hain, aklı hain olanları, küçük yaşta kandırılıp kaçırılıp dağa çıkarıldıktan sonra, ana sevgisi yok, şefkat yok, merhamet yok olduktan sonra, eğitim yok, öğretmen yok, bilgi yok olduktan sonra, kalır mı hiç insan da insanlık! Asıl hesabı onları bu hale getirenlere sormalı ama biz hâlâ soramadık! Bakın Abdullah Öcalan ne diyor, dağdakilerin kadın olanı için20: "Kızlar karşıma çıkıyor, en değme artistin ulaşamayacağı kadar ulaşıyorum. Kürtlük adına namussuzluktan başka ne var?"

Dağdakilerin kadını ile erkeği arasında bir fark yok, aynı; duygusuz, kapkara, düşüncesiz, bomboş. Bakmayın Marks, Lenin falan, demiştim size, onlar anlamaz. İnanın onlar neyi anlayıp, neyi anlamadıklarını da bilmez. Acıma yok, merhamet yok, hep hainlik, hep kalleşlik! Verin eline bıçağı, beni sizi gözünü kırpmadan kessin, doğrasın, gözümüzü oysun. Bir varlık bunlar, hem de canlı bir varlık ama simsiyah!

Binbaşı Ersever'i tanıyorum yıllar öncesinden, yürekten mücadele etti PKK ile. Varlığı korkusuzca ortaya koydu ve birçok operasyona katıldı, birçok teröristin ifadesini aldı. Irak'taki PKK varlığını her yönüyle deşifre etti, Barzani ve Talabani'nin kirli oyunlarını ortaya çıkardı. Size anlatmaya çalıştığım dağdakileri en iyi tanıyan ve anlayanlardan biri de belki oydu. Bizi yönetenler dağdakiler için sivrisinek, doğudaki halkımız için bataklık tabirini kullandılar uzunca bir süre. Ama kimse ne sivrisineği anladı ne de bataklığı. Ersever ise bu sivrisinekleri tanıyordu çünkü bataklık dedikleri halkımız içinde uzun yıllar kalmıştı bizim gibi. Apo'nun onlar için ne düşündüğünü de iyi biliyordu. Bakın o nasıl anlatıyor dağdakileri:

"1992 yılı başlarından itibaren Botan - Behdinan "kurtarılmış bölgesine" çok sayıda yeni eleman aktarıldı. Öyle ki, Türkiye'nin dört bir yanında oluşturulmuş olan eleman temin etme ve toplama merkezleri, ağlarına düşürdükleri gençleri hızla ve çok rahat bir biçimde, turistik geziye gönderir gibi dağlara gönderiyordu. Böylece Apo'nun elinde harcamakla bitiremeyeceği kadar çok sayıda genç insan birikiyordu.

Abdullah Öcalan bunların akın akın geldiklerini görünce eskilere dönüp "Sizlere hiç ihtiyacım yoktur, havalara girmeyin, kendinizi bir şey zannetmeyin, eğer adam gibi davaya hizmet edecekseniz edin, yoksa hepinizden hesap sorarım" demekteydi.

Etrafında binlerce ölüme mahkum, kişiliğini kaybetmiş, kendini ifade etmekten aciz, her serüvene kayıtsız şartsız boyun eğen insan bulunan megolaman Apo, elbette herkese saldırmaya cesaret edecekti. Neden etmesin ki? Böylesine sürü gibi güdebileceği bir kalabalığa sahipken, neden kendini dev aynasında görmesin? Neden maceradan maceraya atılmasın? Yani bu adamları neden istediği gibi kullanmasın?

Sınır karakolları baskınlarında daha çok bu zavallı, sürüleştirilmiş (düşürülmüş) kişiler kullanılıyordu. Her baskından sonra askerin karşı ateşi ile önemli bir kısmı da ölüyordu. Ama hiç önemli değildi. Çünkü bunlardan çok vardı. İstemediğin kadar. Temininde de güçlük çekilmiyordu. Adeta kendi ayaklarıyla geliyorlardı. Apo adamlarına talimat verirken, "Kürdistan'da her ailede başıboş dolaşan çocuk var. Kızlı erkekli her aileden iki üç tanesini kaparsanız yüz binlerce insan eder. O kadar da zor değil, zaten aile reisleri bunları beslemekten acizdir. Çoğu oğlunu kızını gönüllü verir, öyle dövünüp sızlanmazlar. Sonra o gençler de sevinerek yanımıza gelirler. Evlerinde çoğu huzursuz, aile içinde eğreti duruyorlar. Gençlik bunalımlarım en yoğun biçimde yaşıyorlar. Kolundan tuttunuz mu kolayca koparıp getirirsiniz. Biraz da ilk geldiklerinde ortamı güzelleştirdiniz mi, evlerinden ayrıldıklarına sevineceklerdir", diyordu. İşte Apo, Kürt insan malzemesini böyle kullanıyordu. Böyle değerlendiriyordu. Onu, kanı dökülmesi gereken bir nesne olarak görüyordu. Sonuçta ne umuyordu?"

Bu kitaba konu olan teröristin dağdakileri bunlar işte. Apo'nun sivrisinekleri işte bunlar. Devlete yedi milyon dolara mal olan bizim teröristimiz işte bunlar. Biz yıllarca bu dağdakilerle savaştık, öldük ve öldürdük. Uzun zaman geçti dağlarda, dağdakileri yok etmek uğruna. Uzun geceler, uzun yollar. Çok şehit verdik, çok da terörist yok ettik. Hâlâ da amacımız bu; dağdakileri yok etmek ama öğrenemedik bir türlü, dağdakileri yok etmekle terörün de teröristin de bitmeyeceğini. Ama adı PKK'ysa bunun, yıllar boyu hiç kahrolmadı! Ölüsünün yedi milyon dolar ettiği bir ülkede, terörist kahrolur mu hiç!

İnanın acı doluyum. Geçen yıllar her gün birer birer geliyor gözümün önüne; dağlar, keçi patikaları, bir taş altında mevziler, yırtık elbiseler ve tabanı düşmüş postallar. Çatışmalarda yardıma gelemeyenler, yardıma gidemeyenleri gördüm, bizim için de, dağdakiler için de. Teslim olan dağdakileri gördüm, konuştum çok. Yetmiş üç vatan evladını kahramanca savaşırken gördüm, kahramanca şehit olduğunu da. 1992'de Alan Karakolu'na altı kişi ile yardıma gittik, beş kişi ile döndük, acısını duydum yıllar boyu, unutmadım hiç. Yok olacaklarını anlamadan, ayakta onlarcasının üstümüze geldiğini gördüm. Yedikleri her mermi ile düşerek yok olduklarını ama kalanların gene ayakta üstümüze gelmeye devam ettiğini gördüm, ölümün ne olduğunu bilmeden. Üç santim yanlarına düşen merminin ardından gelenin kendilerini öldürebileceğini düşünmediklerini daha doğrusu bunu anlamadıklarını gördüm. Karakol bahçesinde şehit ettikleri bir vatan evladının hücum yeleğini üstüne giyip oynayanına rastladım. Şehit ettikleri askerlerimizin çelik başlıklarını giyip göğüslerini kabarttıklarını ama aynı anda yediği bir mermi ile şehidin kanının hesabını verdiklerini gördüm. Bu bir oyun, bu bir şehit kanıyla senaryosu yazılmaya çalışılan bir oyun. Hain, sinsi ve kalleş, ihanet dolu ve para dolu bir oyun...

Biz gene dönelim kara kuru, ufak kemikli dağdakilere. Onları anlamak, ne menem şey olduklarını bilmek, ne düşündüklerini öğrenmek için çok sıkıntı çektik biz. Dedim ya günlerce, haftalarca, dağlarda keçi patikalarında yürüdük. Sonunda anladık ki; bu dağdakilerin muhakeme, irdeleme, değerlendirme, düşünme, tehlikeyi sezip ön alma gibi taktiği taktik yapan kavramları bildikleri yok! Bu şu demek: bu dağdakilerin beynine ufak bir mikroçip yerleştir, basit programları yükle, uzaktan kumanda ile yönet, demek.

Basit olan bu program nedir?

Şu: üç adım ileri, beş adım geri. Sağdan üç roket, soldan mevziye gir. İki el bombası at. Sonra tetiği çek ve öldür! Gördüğün, bulduğun ne varsa öldür!

Bunlar robot, duygusuz, hain, kalleş bir robot. Bunlar makine, ölmek ve öldürmek üzerine programlanmış. Başka karmaşık şeyler aramayın. Sakın, "Bunlar ne biçim terörist, onca asker baş edemiyor bunlarla" demeyin. "Niye bu kadar şehit veriyoruz, bunların gücü ne kadar çok " demeyin. Hainlik parayla mı? Geceden yola mayını gizle, askeri araç geçerken patlat, beş şehit! Bu onların güçlü olduğunu mu gösterir? Gir köye, masum kız, kadın, genç, yaşlı demeden kurşuna diz! Bu onları güçlü mü kılar? Ya da Bingöl karayolunda yaptıkları gibi, indir otuz üç silahsız askeri, yanında iki öğretmen iki sivili, kurşuna diz! Bu güç mü? Bu insanlık değil! Bunlar robot, duygusuz, hain, kalleş bir robot! Siyasilerimizin, "dağdan insin, ovada siyaset yapsın", dedikleri bunlar işte. Ne dersiniz? Bunlar siyaset yapabilir mi sizce?

Terör denince hep bizim dikkatimizi dağdaki teröristlere çekiyorlar. Siyasilerimiz kafa kafaya vermiş düşünüyor, "bu dağdakiler nasıl iner", diye. Halbuki bunlar dağdan inse hepimizin başına bela olacak ama kimse bunun farkında değil! Allah'tan teröristler de farkında değil. Bu dağdakilerin hepsi anlaşıp da, bir anda hepsi birden dağdan inse, bir inse ortalık toz duman olacak, farkında değiller! Nasıl mı?

Gelin sizinle bir hesap yapalım, diyelim ki şu anki terörist sayısı beş bin olsun. Buna göre, başta katillerin elebaşısı olsun şu an İmralı'da yatan, etrafındaki kadroyla birlikte sayısı bin olsun. Geriye kalan dört bin nedir bilir misiniz? Dağdakiler.

Hadi diyelim ki bu dört bin kişi silah bırakıp, bazılarının istediği gibi dağdan indi. Ne yapacaksınız? Bir kere sizin ceza evlerinizin kapasitesi bunları kaldırmaz. Af mı çıkaracaksınız yer açmak için? Yapın bunu yapın da zaten güvenlikten yoksun milletimiz kendi ülkesinde yaşayamaz hale gelsin! Önce size şunu sorayım, dağdan inecek bu katilleri siz tanıyor musunuz? Yani kimin ne suç işlediğini, kimin kim olduğunu biliyor musunuz?

Hayır.
Niye hayır? Şunun için; zamanında halkı koruyamadık terörden ve kaçırılmaları önleyemedik. Bunlar hakkında ya "örgüte üye olmaktan" ya da "kaçırılarak örgüte mal edilmekten" fiş açtık. Peki, hepsi için cumhuriyet savcılarımız hazırlık soruşturması yapıp da suç delillerini toplayıp da gıyabi tevkif müzekkeresi çıkardı mı? Çıkaramaz ki! Çünkü terörle ilgili işlenmiş suçların neredeyse tamamı faili meçhul. Faili meçhul ne demek, o suçu kimin işlediğinin belli olmaması demek. Açıkçası bu katil robotlar; yola mayın döşedi, karakola saldırdı, öğretmenimizi, polisimizi, askerimizi, vatandaşımızı öldürdü öldürmesine ama kimin kimi öldürdüğü bilinmiyor. Sonradan ele geçen dokümanlardan biraz delil bulunabildi ama bu hukuken ne kadar geçerli olacak; bir sanığı 250 kişilik avukat ordusu savunmaya kalkınca, üstelik Avrupalı dostlarımızın refakatinde!

Diyelim ki, ceza verdiniz, yer buldunuz ve hapse attınız. Bizde etkin pişmanlık var, meşruten tahliye var, af var, nasıl olsa bir gün hapisten çıkacak, girecek aramıza ve kardeşçe yaşayıp gideceğiz. Peki, bu katiller işsiz, ekmek parası yok, üstelik cahil, nasıl iş bulacaksınız zaten milyonlarca işsizin yanında? Bulamayacaksınız. Peki, ne olacak bunlar? Yine terörist, yine katil robot! Nasıl mı? Hani kılık değiştirir gibi ad değiştiren bir parti var ya, işte onun yanına gidecekler iş bulmak için. Genel Kurmay Başkanımız örgütün işbirlikçilerinden bahsetti, "Çok tehlikelidir bunlar", dedi. İşte en güzel işbirlikçi bunlar olacak, hem de tecrübeli, eğitilmiş, üstelik ucuz, bini bir para. Ne yapacağız o zaman? Her gün toplumsal olay, kadın çoluk çocuk önde, tahrip talan. Bu duruma Avrupalı dostlarımız seyirci mi kalacak sanırsınız? Koşa koşa gelecekler, laf hazır: "Türkiye sınıfta kaldı insan hakları dersinden, böyle olursa zor girersiniz AB'ye, ya dersinizi iyi çalışın ödevinizi günü gününe yapın, ya da AB'yi rüyanızda görürsünüz. En iyisi siz daha çok demokrasi getirin." Onların demokrasi, insan hakları dediği ne biliyor musunuz? Başta Öcalan'a af, örgütün lider kadrolarına af, sonra bu teröristlere siyasi haklar, ana dilde eğitim, bölgesel özerklik yani önce siyasi sonra fiili bölünme. Böyle gidersek eğer, bu gidişe dur, demez isek eğer, hainlere hesap sormaz isek eğer, bir gün Abdullah Öcalan'ı Mustafa Kemal'in, Türk milletinin büyük meclisinde görürseniz, şaşırmayınız!

Peki bu dağdakiler, dağdan inerse ne olacak? Peki, ne yapmalı bu belayı savuşturmak için? Bana kalırsa tez elden, her vilayette ıslahevi türünden, yarı hastane yarı hapishane gibi yerler açmalı. Hem cezalarını çekmeli bunlar hak ettikleri, hem de yurttaş ne demek öğretilmeli, bayrak ne demek, vatan ne demek! Bir yandan tedavi edilmeli, diğer yandan ekmek parası kazanabilecek bir meslek öğretilmeli. Çete başı onları nasıl terörist, katil robot yaptıysa, biz de onları önce insan yapmalı ve insanı sevmeyi öğretmeliyiz. Bunu yapamayacaksak eğer, bırakınız dağda kalsınlar, gün gelir bahar karları gibi erir giderler. Ama bunlar dağda kaldığı sürece yerdekilerin gücünü yok edemezsiniz. İmralı'ya güç veren onlar, Barzani'ye güç veren onlar, DTP'ye güç veren onlar.

Size dağdakileri anlattım, sizce kim bunlar, bilesiniz istedim. Bunlar, doğudaki halkımızın çaresizliği, seçilmiş ve atanmışlarımızın gafletidir. Bu çaresizlik yok olmadıkça, bu gaflet son bulmadıkça, dağdakiler bitmez, terör bitmez, terörist bitmez.

Şimdi bize mozaik diyorlar. Bize diyorlar ki kültür zenginliği. Kimlik meselesi diyorlar, alt kimlik üst kimlik diyorlar. Hiçbirine inanmayın! Onlar biziz, bin yıldır beraber yaşayan biz. Ama ne oldu, ne değişti, devran niye döndü de, şimdi bir teröristin ölüsü yedi milyon dolar ediyor. Bunu ben demiyorum, bunu, Bakan Hüseyin Çelik söylüyor. 200 milyar dolar harcadık, diyor. Bu nasıl iş? Bu paraları İnsanımızı yaşatmak için harcamış olsaydık, zaten terör hiç olmazdı ki. Ama ölüsü yedi milyon dolar ediyorsa bir teröristin, o ülkede terör biter mi hiç! İhanet çaresizlikte. İhanet çaresizlikte, ihanet parada, ihanet koltukta. Herkes biliyor ama biz görmüyoruz.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İHANETİN ADI PKK

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 01:56

Üç Kuruşluk Terörist; Yerdekiler

Şimdi gelelim bunların yerdekilerine. Dağdakilerin her biri yedi milyon dolar eder ama bunların yerdekileri üç kuruş bile etmez. Neden etmez, anlatayım.
Yerdekilerin bir karargâh takımı vardır, bir de yönetenleri yani liderleri, örgütün üst düzey kadroları ama bunlar biraz farklıdır dağdakilerden.

- Senin adın ne?
- İskender.

Güngörmüş birine benziyordu, okumuş, belli ki küçükken iyi beslenmiş.

- Nasıl katıldın bu örgüte?
- Biz devletimizi kuracağız. Ben Diyarbakır bölge sorumlusuyum.

Bunun gibilere daha önce de rastlamıştım Töreli Vadisi'nde, anlatmıştım size:

- Zinar konuşan Kartal. Söz veriyorum, size bir şey olmayacak, teslim olun!
O zamanlar moda, teslim olan teröristler anlatıyor; aman askere teslim olmayın, öldürürler sizi, diye propaganda yapıyorlar. Amaç kimse kaçmasın, teslim olmasın. Bunlar bizi bilmez ki, biz kime el kaldırmışız aman dileyen! Ben konuşmaya devam ettim. Muhabbetimiz bir saat kadar sürdü.

Sonunda, dayanamadı terörist:

-Atatürk adına söz veriyor musun?

Ben şaşırdım. Terörist Atatürk'ü tanıyordu. Bir yandan da gururlandım, belli etmeden.

Durur muyum hiç:

- Söz veriyorum! Atatürk adına söz! Kimseye bir şey olmayacak.

Sessizlik ve sonra:

- O zaman Atatürk devrimleri adına da söz ver, dedi.

İnanın daha çok şaşırdım. Bu can pazarında, Allah'la baş başa iken, aklına Atatürk gelmesi ve aman dilemesi! Soruyorsunuz şimdi; bu terörist bizim Atatürk'ü nerden bilir, devrimleri nereden, diye? Ama biliyormuş! İnanamadınız değil mi? İnanın, bu olayın tanıkları hayatta hâlâ. Aslında düşünmek lazım bunu, incelemek lazım. Anladığım, baş sıkışmadıkça, Atatürk akla gelmiyor bizim ülkede! Ben söz verdim Atatürk adına, Atatürk devrimleri adına ve iki terörist geldi teslim oldu, silahlarıyla birlikte.

Çoğu yaralı, harap bitap, insanlıktan çıkmış; hiç heyecan bile yoktu yüzlerinde, sanki yaşayan ölüler! Pişmanlık içinde anlattılar birer birer, Diyarbakır bölgesinde yaptıkları kötülükleri.

Zinar bu, vücudu bakım görmüş bir varlık olduğunu gösteriyor renginden, şeklinden, el ve ayak uyumundan ve de bakışlarından. Bakışlar, diğer kara ve kurulara göre farklı, daha bir başka. Gözlerde bir ıstırap var, bir acı var, hissediyorsunuz. Aldatılmışlığın ve çaresizliğin pişmanlığı bu. Hani bir davaya inanır da ihanete uğrarsınız ya da davanın, inandığınız dava olmadığını anlarsınız ya da her ikisini de görür ama geri dönemezsiniz, geri dönemezsiniz de gözlerinizde garip bir bakış belirir ya işte onun gibi bir şey bu; acı dolu, aldatılmışlık dolu, pişmanlık ve çaresizlik dolu. Bu bakışları ben Töreli'de gördüm. Hepsi de üst düzey yöneticisiydi bu katillerin, hainlerin. Hepsinin de bakışları birbirine benziyordu, ızdırab ve çaresizlik dolu. Bunlar karargâh takımıydı, plan yapan, program yapan, kendi kendilerine düşünen ama düşündükleri ile yaptıkları farklı olan ya da düşündüğünü yapamayan, yapamadığı düşüncelerini yüksek sesle söyleyemeyenler bunlar. Bunlar gibi sadece terörist mi var? Bir de bizim atanmışlara bir bakın; bunlar gibi çok da onlardan var, gerçeği görmek ve söylemek yerine duymak istenileni söyleyen, bakın etrafınıza göreceksiniz.

- Ya sen kimsin?
- Karayılan.
- Görevin ne örgütte?
- Merkez yöneticiler indenim.

Yapın bir istatistik, iri kemikli ve semirmiş olanların hepsi ama hepsi yöneticidir. Çatışmalara uzaktan katılır bunlar, hem de çok uzaktan. Zira kurşunu yiyince öleceklerini bilirler. Bakın Abdullah Öcalan'a, bakın kardeşine, bakın Karayılan'a, hepsi iri kemikli ve semirmiş sınıfına girer, yani yönetici, yani ölümden korkan, devletten korkan, yasalardan korkan. Öcalan yakalandığında ilk ifadesi ne oldu: Benin anam da Türk'tür. Ben Türkleri severim.

Bu gruptakilerin en büyük özelliği, öldürmeyi öğretirler dağdakilere. Bir avuç bulamaçla günlerce yürütürler, uyutmazlar, bir nevi beyin yıkama metodudur bu. Hafızanızı silerler, duygularınızı yok ederler. Örgüte katılanların derhal kimlikleri toplanır, ne varsa üzerlerinde niye alınır sanırsınız? İşte bunun için; kişiliğini yok etmek, geçmişle bağını koparmak, sürü haline getirmek için. Para bunlardadır, alışverişi bunlar yapar. Dağdakiler paraları toplar, bunlara verir. İnanın dağdakilerde ben hiç para görmedim, ne tabanca, ne de içi dolu sırt çantası.

Dedim ya bu yöneticiler, bu iri yarı semirmişler ölümün ne olduğunu iyi bilir ve kaçar. Aslında bunlar yasalardan da korkar uygulanacağını bilirse eğer. Ama bunların elebaşını yakalar da, adam yerine koyar da, sağa sola talimat vermesine göz yumarsanız, dağlara seslenmesine izin verirseniz, hele ki bundan medet umduğunuzu da bir bilirse, sizinle alay eder ve de bir güzel dağdakileri, yerdekileri ve siyasilerini idare eder. İşte bu yüzden şimdilik dağdakileri, dağdan indirmek zordur yerdeki sesleri kesemediğimiz için.

Bu cinsten olanların sayısı öyle sandığınız kadar fazla değildir. Yönetici kadro, çok çok yirmi kişi elli kişi yüz kişi. Bunların bir miktarı Irak'ta, bir miktarı İran'da, bir miktarı da Avrupa'dadır. İran'dakiler sınır boylarındaki kaçakçılıktan gelen paraları toplar, kaçaklığı organize eder. Irak'takiler, Barzani, Talabani, Amerika ve İsrail ile koordinasyonu sağlar, dağdakilere kumanda eder, örgüte bin bir umutla gelen yeni katılımcılara, sanki öğretim görevlisiymiş gibi ders ve konferans verirler. Tabii hemen sonra dağa gönderirler.

İmralı'daki Abdullah Öcalan, siyasi kol ve kanatları dağdakilerin teslim olmamaları konusunda sürekli talimat göndermektedir. Zira bu kişilerin teslim olması halinde yerdeki teröristlerin gücü de ortadan kalkacaktır. İmralı'yı İmralı yapan kimdir? Dağdakiler! Dağdakileri dağda tutan kimdir? Yerdekiler!

Yerdekilerin hal çaresine gelince. Yerdekiler adam olmaz! İmralı, siyasi kanatları adam olmaz, bunların belediye başkanları adam olmaz, lider kadroları adam olmaz. Onların işi bu, öldürmek, öldür talimatı vermek! Onlar zaten arkalarında katil robotlar olmazsa yaşayamaz. Onlarda ne yürek var, ne de bilek. Kalleşlik onlarda, hainlik onlarda, ellerine maşa alıp masum insanları öldürtmek onlarda. Kendileri ortaya çıkıp zaten erkekçe bir şey yapamazlar. Yakalayın onları, atın hapse, sadece yaptıkları kötülükleri sayacakları kadar bir ceza verin. Göreceksiniz; bize ve ülkemize yaptıkları kötülüklerin belki daha yarısını sayarken ömürleri orada bitecek.

Bu iri kemikliler yaşadığı sürece inanın dağdakiler, bunların korkusundan inemez, kaçanı öldürürler. Avrupa'dakiler ise, garip gurbetçilerimizin ekmek parasını alır, yılda milyonlarca dolar haraç toplar, uluslar arası ilişkileri yürütür. İnanın bana bu dün de böyleydi, bugün de böyledir.

Dikkat edin Barzani ve Talabani kardeşlere, yıllardır PKK'dan kaçıp onlara sığınanlar oldu, kaçını bize teslim ettiler? Edemezler. Ederlerse örgüt biter. Örgüt biterse onlar da biter. Zira bu sevimli kardeşler bize kafa tutamadıkları için, biz de, daha çok demokrasi, daha çok insan hakları peşinde olduğumuz için, demokrasi adına dünyada eşi ve benzeri görülmedik bir şekilde bu hainlere bir şey yapamadığımız için, hainlerin hainini idama mahkûm edip sonra her ne hikmetse müebbet hapis cezası verdiğimiz için, bu cezayı bile adam gibi infaz edemediğimiz için, dağdakileri dağda tutanlara bir şey yapmadığımız için, işte Barzani - Talabani kardeşler bunlar yoluyla bize kafa tutar! İş bununla da bitmez, siyasi kol ve kanatları, belediye başkanları da kafa tutar! Kime? Devlete! Bize! Ülkesini sevenlere, vatan için, bayrak için ölenlere, şehitlere, kanunlara, halkımıza! Bunun adı ihanet değilse nedir? İnanın çirkin ve kanlı bir oyun bu. Binbaşı Ersever de bu bu oyuna kurban edildi, hak etmediği halde kurban edildi. Çünkü bu çirkin ve kanlı oyunu bozmak istedi, bunu açıkladı, kamuoyuna duyurdu ve öldürüldü. Yanılmıyorsam eğer, bu ölümde benzerleri gibi tarihimize bir utanç sayfası olarak eklenecektir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: İHANETİN ADI PKK

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 01:56

JİTEM'ci Binbaşı Ersever

Herkes konuşuyor ancak devlet susuyordu. Ersever şehit mi olmuştur? Bilinmiyor. Belki ele aşk, kumar, uyuşturucu gibi bir nedenle öldürülmüştür! Ancak, devlet Ersever'in şehit edildiğinden emin! O halde devletin bir bildiği vardır! Tetiği çekenleri bilmektedir! Tetiği PKK çekmediğine kim çekmiştir?

Başbakan Çiller 15 Kasım'da İstanbul'da Hürriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Sedat Ergin'le yaptığı görüşmede Binbaşı Ersever cinayetine nihayet açıklık getiriyor: "Kendi aralarında bir iç hesaplaşma olduğu anlaşılıyor." Ne demekti; "Kendi aralarında iç hesaplaşma?" Taraflar kimlerdi? Binbaşı Ersever'in tarafı neydi? Niçin hesaplaşıyorlardı? Neyi paylaşamamışlardı?

Aslında aradığınız gerçek Cem Binbaşının bildirisi içinde var:

"Ben Ahmet Cem Ersever. PKK'yla yapılan mücadelede atılan adımların yanlış olduğunu, mücadelenin ehil ellerce yürütülmesi gerektiğine, T.C.'nin PKK sorununa karşı bir stratejisinin olmadığına inandığımı..."

4 Kasım 1993, yer Ankara. Binbaşı Ersever, elleri arkadan bağlı, ağzı bantlı bir halde bulundu. Öldürülmüştü, kafasına iki kurşun sıkılarak. Olayın faili meçhul.

Binbaşı Ersever, PKK'yı çözümleyen kişiydi. JİTEM'in kurucusuydu. Varlığını PKK ile mücadeleye adamıştı. Biz 1977'de Kırkağaç'ta tanıştık, o zamanın üsteğmeni Cem Ersever'le. İtiraflarında söylememiş bunu. '77 ki, sağ sol davalarının başını alıp gittiği, insanların bir hiç uğruna öldürüldüğü, hapse atıldığı yıllar. Subaylar bile ayrılmıştı sağa ve de sola. Cem Ersever'le bir daha karşılaşmadım ama Genel Karargâh'ta hakkında konuşulduğunu duydum. "Çok konuşuyor" diyorlardı onun için. Dediğim yıl '93, yani Cem Binbaşı'nın vurulduğu yıl. Olay bir anda duyuldu ve bir anda unutuldu gitti. Merak ettim, araştırdım, ne konuşuyordu Ersever, ne anlatmak istiyordu?

Cem Ersever '93 Mart'ında emekli oldu. Aynı yıl Soner Yalçın'a verdiği itiraflarında, PKK ile mücadelede yapılan stratejik ve taktik hatalardan bahsediyordu. Birazdan göreceksiniz Cem Ersever'in teşhislerinin ne denli doğru olduğunu, zira tanığı benim. Ama ne oldu, Cem Ersever doğruları söyledi de ne oldu? Hiç, öldürüldü. Şimdi, bugüne geldik yani Ulus'taki canlı bombanın sebep olduğu 6 ölüm ve 132 yaralıya. Başka ne oldu? Büyük Orta Doğu Projesi, ateşkes anlaşmaları, Talabani'nin arabuluculuk oyunları, Irak'ta Kürt devletinin kurulması ve her gün verdiğimiz şehitler. Bunları, ta 93'lerde söylemişti Cem Ersever ama dinleyen olmamıştı. Şikayeti de buydu zaten, " bizi dinlemiyorlar", diyordu öldürülmeden önce. Yöneticiler ise onun için, "çok konuşuyor" diyorlardı, onu dinlemeden ve de anlamadan.

Aradan geçti onca yıl, sağırlar duyar oldu, körler ise görür. Aynı şeyleri söylüyoruz şimdi geçmişte söylediğimiz gibi, aynı şeyleri ama dinleyen yok. Genel Kurmay Başkanımız ülkemizin içinde bulunduğu tehditleri tek tek açıklıyor, Tayyip'e ders veriyor, terörle nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlatıyor ama dinleyen yok. Hükümetin terörle mücadele etmediğini anlatıyor ama anlayan yok. Bunlar bizi saf sanıyor, ne görür ne de duyar. Aldanıyorlar. Biz de söyleyeceğiz gerçekleri bıkmadan usanmadan, ta ki Türk ulusu gerçekleri görüp harekete geçinceye kadar...

'93 Mart'ında Talabani'nin aracılığıyla Özal, Öcalan ile ateşkes yaptı ve biz de kabul ettik. Ben etmedim, Binbaşı Ersever de etmedi. Ben Şemdinli Tabur Komutanı olarak mücadeleye devam ettim. Ersever ise, İstihbarat Grup Komutanlığı görevinden istifa etti, kendi başına mücadeleyi sürdürmek için. Ardından, Ahmet Aydın ismiyle "Üçgendeki Tezgah", isimli bir kitap yazdı. Amacı, PKK'ya karşı bizi yönetenlerin aldığı ateşkes kararım ve Talabani'nin arabuluculuğunu protesto etmek ve son PKK'lı da yok edilinceye kadar mücadeleyi sürdürmekti. İstifası basında yer aldı. Ama ne yazık ki aynı yıl öldürüldü. 5 Haziran 1993 günü, Binbaşı Ersever'in gazete ve ajanslara geçtiği bildiri şu, sorularınızın cevabı içinde, birlikte okuyalım:

"Ben Ahmet Cem Ersever. PKK'yla yapılan mücadelede atılan adımların yanlış olduğunu, mücadelenin ehil ellerce yürütülmesi gerektiğine, T.C.'nin PKK sorununa karşı bir stratejisinin olmadığına inandığımı ve 1992 yılında zevahiri kurtarmak gerekçesiyle bilgisizce yapılan Kuzey Irak Harekâtı'nın devleti bir açmaza soktuğunu, PKK'ya siyasi kazanımlar getireceğini, güçlenmesini sağlayacağını, siyasi işportacı Celal Talabani isimli şahsın Türkiye'de sadece PKK'nın askeri gücünü ele geçirmek maksadıyla tezgahlar peşinde olduğunu beyan ederek, 1993 yılının Mart ayında Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup Komutanlığı görevinden kendi isteğimle ve bazı arkadaşlarımla birlikte emekli oldum.

1984 yılından bugüne kadar yapılan yanlışlar, ihanetler ve uygulamalar konusunda Türk kamuoyunun aydınlatılması gerektiğine inanıyorum ve Türk basınıyla kamuoyu önünde Celal Talabani'nin ihanetleri, PKK ilişkileri, Güneydoğu'daki gerçek durum, Köy Korucuları, itirafçılar, faili meçhul cinayetler hakkında ve bazı siyasilerin örgütsel konumları hakkında açıklamalarda bulunacağım." (Yazarın notu: Binbaşı Ersever, düşündüğü bu açıklamayı yapamadan öldürüldü.)
Basında yer alan hükümet yetkililerinin demeçleri de insanı çileden çıkaracak cinsten demeçlerdir ve her zamanki gibi aldatmacadan başka bir şey değildir. Her zamanki gibi koltuğundan olma kaygısıyla halkın gözünün içine baka baka yalanlar sıralandı. Terörist Apo'ya ateşkes kararından sonra "Bay Öcalan" diye telaffuz etmeye başlamadılar mı?" (Yazarın notu: Başbakan Tayyip Bey de yıllar sonra bu teröriste "sayın" demiştir.)

"Madem ki PKK'nın ateşkesinin toparlanmak için bir taktik olarak ele alındığını biliyordular, neden bahar operasyonlarını durdurdular? Toparlanıp bir yol kesmeyle kırk insanı katletmelerine neden fırsat verildi? Mademki her şeyi biliyorlardı, yüz kişi sıkıştırıp on kişi öldürebilmek için kırk insanı yem olarak mı kullandılar? Yoksa oynamaya mecbur oldukları oyunda Apo "mızıkçılık" mı yaptı? Bakın, Apo dalga geçercesine "İsterlerse ateşkes devam eder, hâlâ vakitleri var" diyor. Türkiye Cumhuriyeti'ni ne hale soktuklarının farkında mıdırlar? Ben pek sanmıyorum. Ne zaman misyoner danışmanlar tarafından yönlendirilmekten kurtulacaklar? Yine aynı masalları uydurmaya devam ediyorlar."

Tarih 5 Haziran 1993. JİTEM'in yani istihbaratın önemli ismi Binbaşı Ahmet Cem Ersever'in öldürülmeden önce yaptığı açıklamadır bu. Bu açıklama sadece Ulusal Basın Ajansı'nda yer aldı, diğer gazete ve ajanslar ise bu konuya hiç değinmedi.

Sisteme yöneltilmiş çok ağır suçlamaları ihtiva eden bu bildiri, cumhuriyet tarihimizde bir ilktir. Şimdiye kadar ilk kez bir emekli binbaşı böylesine ağır bir açıklama yapmıştır. Bu açıklamayı yapmak kolay değildir, herkes yapamaz. Hele ki, terör maskesi altında kirli işlere bulaşmış kişiler hiç yapamaz. Öldürüldüğünde beş parasızdı, olsaydı mal varlığı ortaya çıkardı. Yazdıkları ve söylediklerinde büyük bir düş kırıklığı var, tıpkı Sezar'ın sırtından bıçaklandığında bakışlarında görülen düş kırıklığı gibi.

Davasına inanmış bir kişiydi. PKK ile mücadeleyi varlığı ile bütünleştirmişti. Ekim '92 harekâtında Barzani ve Talabani'ye verdiğimiz paraların ve silahların PKK'ya gittiğini gördü, dayanamadı. Teröristlerle pazarlık olmaz, diyen yöneticilerimizin PKK ile ateşkes yaptığını gördü, dayanamadı. "Üç beş çapulcu" denilerek göz ardı edilmek istenen hainlerin yanlış politik uygulamalar sonucu on binlere ulaştığını gördü, dayanamadı ve istifa etti.

Bizde insanlar öldürülüyor adına faili meçhul deniyor. Cinayet bir vahşet, insanlık suçu, Müslüman bir ülkede Allah'ın verdiği canı bir kul nasıl alabilir ki? Bizim ülkemizde alıyor işte, adına da faili meçhul deniyor. Nice gazetecilerimiz, yazarlarımız, bilim adamlarımız ve askerlerimizi kaybettik bu yolda. Çok zor dönemler geçirdik biz, çok zor günler yaşadık. Terörle, teröristle mücadelede çaresiz kaldığımız anlar da oldu. Çaresizliğe faili meçhulle çare bulmaya çalışmadık hiç, kanunsuzluğa devlet yararı demedik hiç biz. Ersever olayının diğerlerinden bir farkı var; devletin terörle mücadelede önemli bir ismi faili meçhule gidiyorsa ve geçen onca zamana rağmen bu olay da çözülmüyorsa, dönemin Başbakanı Çiller de, "Bu bir iç hesaplaşma" diyorsa, olayın üzerinde durmalı. Anladığımız şu ki; onu susturdular.

Kim? Konuştuğu zaman zarar görecek insanlar. Katil ya da katiller sizce kim olabilir? Terörü ranta çevirenler, teröristi paraya tahvil edenler, terörden para kazananlar, adam olmadıkları halde, teröre sırtlarını dayayarak kendini adam yerine koyanlar, adam olduklarını sananlar. Ben, Ersever'in basın bildirisinde anlattıklarının gerçek olduğuna tanığım. '92 Kuzey Irak Harekâtı'nda Şemdinli Jandarma Tabur Komutanıydım, harekâtı biliyorum. Harekât öncesi ve sonrasını da biliyorum. Ne diyordu Binbaşı Ersever? 1984'ten bu yana yapılan yanlışlar, ihanetler ve uygulamalar, yöneticilerin ikbal kaygısı, '93 Mart'ında PKK ile yapılan ateşkes ve sonrası, Bingöl karayolundaki katliam; otuz üç asker, iki sivil ve iki öğretmenin öldürülmesi. Hepsini yaşadım, anlatacağım. Terör de terörist de neden bitmiyor, cevabı siz bulacaksınız.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön PKK: PKK Amerikan Ordusunun Bir Parçasıdır, PKK Bir Kürt Hareketi Değildir, Türk ve Kürt Kardeştir ve Asıl Düşmanımız ABD ve Onun Emirkulu Olan AKP'dir!

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir