Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Pkk'nın Silahlı Gücü ve Siyasal Gelişimi

PKK'yı yaratan ve günümüze kadar finanse edip yöneten devlet Amerika’nın ta kendisidir.
Nasıl mı?
-1980 darbesi sonrasında Türkiye’de oluşan Amerikancı hükümetlerin yardımı ile.
-PKK ve Kürt mafyası ne tesadüftür ki Turgut Özal döneminde oluştular ve güçlendiler.
-Abdullah Öcalan bir MİT ajanıdır. Bunun kanıtını kahraman Uğur Mumcu bulmuştu. 1972'de, Abdullah Öcalan "Şafak Bildirisi" davasından dolayı tutuklandı, ve sonrasında Milli İstihbarat Teşkilatı "Bizim adamımızdır" yazısını yollayıp, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasını sağlamıştı.
PKK gibi aşağılık ve zavallı bir terör örgütü neden hâlâ etkisiz hale getirilmedi ve sürekli Şehit vermemize sebep oluyor?
-"Devlet" kelimesinin anlamı şudur: "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal ve askeri bakımdan örgütlenmiş milletin oluşturduğu tüzel varlık". Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Devleti'dir ve bu devletin bütün organlarını(TSK, MİT, vs) yöneten güç hükümettir. Yani hükümetin elinde bir uzaktan kumanda var ve bununla istediği zaman bütün devlet organlarına emir verip onları yönetebiliyor. Demekki eğer hükümetin başındaki lider kadro kişisel çıkarları(zenginlik) uğruna Amerika'ya namusunu ve şerefini satan insanlardan oluşuyorsa, TSK ve MİT gibi devlet organlarının başındakileri de maalesef dolaylı olarak Amerikancı oluyor. İşte bu yüzden Abdullah Öcalan bir MİT ajanıydı ve sonra ABD'nin çıkarları uğruna Amerikancı Özal Döneminde, PKK dizayn edildi ve bu lanetli terör örgütün başına imralı canisi getirildi.
-Ülkemizin yönetildiği bu lanetli sisteme rağmen, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içinde daima bu düzeni bozup Türkiyenin Tam Bağımsızlığını koruyan Atatürkçüler olmuştur. Eşref Bitlis önderliğindeki Atatürkçü Kahraman Askerler, Özal döneminde sürekli Amerika ve Amerikancı hükümet ile mücadele etmişlerdir. Eşref Bitlis vefat etmeden önce(17-02-1993 öncesi) Kuzey Irak ve PKK’ya yapılan operasyonlar sonucunda Amerikan Ordusunun bir parçası olan PKK terör örgütü resmen yok edilmişti. İşte bu onurlu davranışlar sonrasında, 1960 Devriminden sonra ilk defa Eşref Bitlis döneminde yine TSK içinde bir Atatürkçü(Anti-emperyalist) Devrim oluşmuştur. İşte bu Devrimi yaratan Kahramanların Ruhu günümüze kadar TSK'da devam etmiştir ve bu yüzdendir ki, bu ruha sahip olan Askerlerin büyük bölümü günümüzde Amerikancı AKP tarafından ya Silivri Cezaevine yerleştirilmiş yada emekli edilmişlerdir, ki PKK yok edilemesin ve Amerika’nın çıkarlarına zarar gelmesin diye.
-PKK terörü Amerikancı Çiller ve Tayyip Erdoğan hükümetleri tarafından kasıtlı olarak yok edilmedi ve daha da güçlendirildi.
SONUÇ, PKK TERÖRÜ NEDEN BİTMEDİ:
-DSP Hükümeti Döneminde TSK tarafından yine etkisiz ve yokedilme noktasına getirilmiş olan PKK, AKP ve Hilmi Özkök'ün Büyük Yardımları ile ABD'nin Irak'ı Tekrardan İşgal Edip, PKK'nın tekrardan güçlenmesi sağlanmıştır.
-AKP terörü bitirmek için asla herhangi bir adım atmıyor.
-Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, ABD ile yaptığı 9 maddelik gizli anlaşmada TSK’yı zayıflatan ve PKK'yı yasallaştıran ve güçlendiren maddeler var. Ve bu maddelerin hepsi de gerçekleştirildi.
- Erdoğan'ın Özel Temsilcisi olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan AKP'nin PKK ile işbirliği yaptığını resmen doğradı. Buda Vatan Hainliğinin belgesidir.
-Şehitlerimizin sorumlusu: "AKP’nin Kürt Açılımı Politikası ve ABD-AKP-PKK-BDP(DTP) İşbirliği"
ÇÖZÜM, PKK TERÖRÜ NASIL BİTER:
-NATO'dan çıkılacak, Amerikaya rest çekilecek, Avrasya ülkeleri(İran, Suriye, Çin) ile milli çıkarlarımız doğrultusunda ekonomik anlaşmalar yapılacak(hedef Türk Birliği).
-Kuzey Irak, aynen Kıbrısta yapıldığı gibi, yasal haklarımıza dayanarak, oradaki Türkmen Soydaşlarımızın yardımı ile ele geçirilmeli, ve bölgedeki bütün PKK’lılar 1-2 günde etkisiz hale getirilecek.
-Doğu Anadolu'da İş Garantisi ve Tarih Dersleri
Ayrıntılı Bilgiler için giriniz

Pkk'nın Silahlı Gücü ve Siyasal Gelişimi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:58

PKK'nın Silahlı Gücü ve Siyasal Gelişimi

PKK'nın Silahlı Gücü ve Siyasal Gelişimi Ortadoğu'da Yürütülen Emperyalizm ve AB Kuzey Irak Kürt Devleti Girişimi Din İstismarcılığı ve Dinin Siyasallaşması

Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret
Güve gibi tüketiyorsun sevdiğin yerleri, Kaybolmuş kuzu gibi avare dolaşıyorsun, Issız yerlerdeki baykuşu andırıyor,
Viranelerdeki kukumav kuşu gibisin.
Taşa çalmazsın sen namus'unu ar'ını, Batan güneş gibi geçip gidiyorsun. Ak koyun kara koyun gibi, geçitteyiz; Kalk ayağa, Uyan be tosunum uyan!..."

PKK'nın Silahlı Gücü ve Siyasal Gelişimi

PKK (Kürdistan İşçi Partisi) meselesi küçük bir sivilce değil, ensede ve sırtta çıkan tehlikeli bir kan çıbanı "şiri-pençe"dir. Kimse ırmağa düşüp de ıslanmamış gibi davranamaz. Bu kan, yaradan akan bir kan değil. İçerdeki yara damlaya damlaya kanıyor ve yaradakinin dindiği gibi dinmeyecek.
Yerleşim coğrafyası, halkın yapısı, tarihi gelişim süreci, Anadolu'nun, adeta tarihin sel yatağı üzerine kurulmuş olduğunu insanın gözüne sokar. Her zamanki gibi doğru şekilde harekete geçmemeyi meşrulaştırmak için sanki daha önemli işler ya da eksiklikler bahane ediliyor. Sonunda "Yapacak bir şey yok" demeye kadar işi vardırabilirler. öylesine akıl almaz şeyler yaşanıyor ki, neredeyse, diyecek bir şey bulunamayacak.
Art niyetli bir amacı dikkate almazsak, çözemiyorsan, anlamıyorsun; bitiremiyorsan bilmiyorsun; öğretilmediyse, öğrenmeye merakın yok. Asala çıkınca da, PKK çıkınca da şaşırdılar. Bu kafalarda her şey tıkanıyor. Bilgisizlik ve hakimiyetsizlik ulusu ve devleti karanlığa doğru sürüklüyor...

Basma kalıp laflar, temcit pilavı gibi yorumlar, içi boş yazılar, masal ve hikaye anlatıcılarla yıllar yılları kovaladı. Geriye binlerce ölü, on binlerce yaralı, alt üst olmuş bir bölge ve devlet düzeni kaldı. Bitmek ne kelime, örgüt kuruluş çımacının siyasal kısmına geldi. Peki, sorumlular kim? Bu sorunun cevap çok net! Hiç kimse çıkmayacaktır. Ama devlet vardır. Meclisi, hükümeti, yargısı, cumhurbaşkanı, bakanlıkları, ordusu, jandarması, polisi, valileri ve kaymakamları, hatta muhtarları!... Şekli düzen tamamdır... Devlet güç ve kudret değil mi? Evet, öyledir. Cumhuriyetin ve demokrasinin ayrılmaz parçaları olan partiler de mevcuden, eksik veya gedik var mıdır? Hayır., yoktur. Yoktur ne kelime, sayıları ellinin üzerindedir.
Ancak hür düşünceli insanlar kafa yorabilir. Gerçeği öğrenmek ve peşinde koşmak her canlıya verilmiş bir görevdir. İnsanlar seçimlerini kendileri yapmalıdır ve yapmak zorundadır. Ağlayıp sızlayarak, sen ben meselesi yaparak bir yere gidilemeyeceğini herkesin anlama zamanı çoktan geçti. Merak; aklı canlandıran kudretli bir güçtür. Bunsuz olmaz. Artık saçakları serçeler bile biliyor!...
Dünya uluslar için bir sınav yeridir. En büyük yanılgı ve çıkmaz; kararsızlık, şüphe ve belirsizliktir. Bunların sonunda bizi nereye götüreceğini kimse bilemez...
Huzurun pahası var! Yargıç halktır, kararı o verecektir. O ne yapıp yapacak, türlü zorluklar, türlü engellerle çarpışacak, nihayet günün birinde bu işin üstesinden gelecektir.
Bu mesele ve iş, bugünlerin sorunu değildi ki, dün dolap nasıl ve kimseler tarafından döndürülüyorsa bugün de benzer şekil ve içerikte yürütülmektedir... Çok gerileri gitmeden, cumhuriyetin kuruluş ve başlangıç yıllarından itibaren gelişen durumlar ve cereyan eden olaylar anlatılacaktır. (Bu bölüm, PKK eylemleri başlayıp yayılmayı sürdürürken "Ne olacak, üç beş çapulcu" diyen, sorumlu olmalarına rağmen, tedbirsizlik ve eylemsizlikle uyuklayan gafillere ithaf olunmuştur.)
Yakın tarihi bilmeden bugün olup bitenleri anlamaya olanak yoktur. 1919 yılında İstanbul'daki Kürt örgütlenmeleri ile başlayan ve Şeyh Said ayaklanması ve Musul sorunu ile noktalanan sürecin ana hatlarının ortaya konulması gerekmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk yasal Kürt örgütü Diyarbakır'da 1908 yılında kurulmuştur. Örgütün adı "Osmanlı Kürt İttihat ve Terakki Cemiyeti'dir. Aynı yıl İstanbul'da "Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti" kurulmuştur. Bu cemiyetin başına ömür boyu başkan olmak üzere Hakkari, Şemdinlili Seyit Abdülkadir getirilmiştir. 1918 yılında İstanbul'da "Kürdistan Teali Cemiyeti" ile "Kürdistan Cemiyeti", 1919 yılında "Kürt Neşr-i Maarif Cemiyeti", "Kürt Talebe Heyvi Cemiyeti", "Kürt Kadınlar Teali Cemiyeti" ve "Kürt Milli Fıkrası", 1921 yılında ise "Kürdistan Teşriki Mesai Cemiyeti" ile "Kürt Talebe Heyvi Cemiyeti" yeniden kurulacaktır.

Bütün bu örgütlerin odak noktası Şemdinlili Übeydullah'ın oğlu olan Seyit Abdülkadir'in Caddebostan'daki evidir. Peygamber soyundan geldiğini ileri süren Nakşibendi Şeyhi Übeydullah, İran'da bir Kürt devleti kurmak için ayaklanmış, 1879'da başlayan bu ayaklanma başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Şeyh Übeydullah'ın oğlu Seyit Abdülkadir'in Kürtler üzerinde oldukça büyük etkisi vardı. Ayan, Meclis üyeliği de yapan Abdülkadir, Hürriyet ve İtilaf Fıkrası'nın da kurucusuydu.
Kürt örgütlerinin en önemlisi, sonradan planlayıp yürüttükleri faaliyetleri nedeniyle Kürdistan Teali Cemiyeti'dir. İstanbul Cağaloğlu'nda Dr. Abdullah Cevdet Bey'in apartmanında Seyit Abdülkadir ve arkadaşlarınca kurulmuştur. Taşıdıkları unvan ve sıfatlar dikkate değerdir. Başkan Abdülkadir, başkan yardımcıları Mehmet Ali Bedirhan, Ferik Fuat Paşa, genel sekreterliğe de Babanzade Şükrü getirilmiştir. Cemiyetin ileri gelenleri şunlardır: Dr. Şükrü Mehmet (Sekban), eski Hicaz Valisi Mustafa Zihni Paşa, eski Harput Valisi Kemahlı Sabit, Bediüzzaman Molla Said, Muş Milletvekili İlyas Sami, Kaymakçım Abdülaziz, Şeyhülislam Haydarızade İbrahim, Baytar Çivrilzade Mehmet Nuri, Emin Paşa, Mevlanazade Rıfat, Ferit Ahmet Hamdi Paşa, Topçu Yüzbaşısı Emin, Emekli Savcı Urfalı Tayfur, Kamuran Ali Berdirhan, Kadızade Mehmet Şevki, Kürdistan Dergisi başyazarı Arvaşizade Mehmet Şefik, aynı derginin sorumlu müdürü Mehmet Mihri, Jin dergisi sorumlu müdürü Hamza, Berzencizade Abdülvahit, Heyzanizade Kemal Fevzi.

"Jin", "Rozi Kürdistan" ve "Bankı Hak" ve "Kürdistan" dergileri ile "Serbesti" gazetesi Kürt Teali Cemiyeti'nin yayın organlarıydı.
İngilizler, Mardin'in güneyinden başlayan, Bitlis ve Van illeri içine alan İngiltere'nin korumasında bir Kürdistan devleti kurmayı planlıyor, Erzurum ve Trabzon da ABD koruması altında Ermenilere verilecekti. Amerikan Başkanı Wilson'un yayınladığı 14 ilke de Kürtlere devlet kurmak için yeşil ışık yakıyordu. Wilson'un Osmanlığı İmparatorluğunun geleceği ile ilgili sözleri Ermeni ve Kürtleri umutlandırmıştı:
"Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk bölgelerinde egemenlik ve güvenlik sağlanacak, fakat bugün Türk tahakkümü altında bulunan öteki milletlerin de mutlak bir yaşama güveni ve hiçbir surette incinmeden kendi başlarına gelişmek hususunda imkanlar verilecektir... "
Ermeni lideri Boğos Paşa, Paris'teki Barış konferansına 12 Şubat 1919 günü isteklerini bildirdi. Ermeniler şu illeri istiyordu:
Van, Bitlis, Diyarbakır, Sivas, Erzurum, Trabzon, Maraş, Kozan, Adana.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Dışişleri eski Bakanlarından Kürt Said Paşa'nın oğlu eski Stockholm Büyükelçisi Şerif Paşa da Paris konferansına Kürt isteklerini bildirdi: Doğu ve Güneydoğu illeri Kürtlere bırakılmalıydı,
Ermeniler ve Kürtler aynı topraklarda hak iddia ediyorlardı. Bir süre sonra anlaştılar ve 20 Aralık 1920 günü, Paris'te ortak imzalı bir muhtıra yayınladılar.

Muhtıra şöyleydi:

"Ermeni ve Kürt uluslarının yetkili delegeleri olan bizler yüksek ırka mensup, çıkarları ortak ve resmi ve gayriresmi hükümetleri kendilerine bunca zulüm etmiş bulunan Türklerin boyunduruğundan tamamen kurtularak ve bağımsızlıklarından başka bir gaye ve maksat takip etmeyen iki milletin emellerini Barış Anlaşmasına sunmakla onur duyarız.
Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri konusundaki ilkesine dayanarak büyük devletlerden birinin koruması altında bağımsız bir Ermenistan ve bir Kürt Devletinin kurulması ve bütün büyük devletlerin uluslarımızın emel ve arzularını kabul ederek aydınlanma ve gelişmede bize teknik yardım yapmalarını Barış konferansından istemek konusunda fikir birliğine vardık.
Toprakların paylaşılması sorununa gelince, daha önce sunduğumuz muhtıralarda belirttiğimiz sınırların çizilmesi sorununu da Barış konferansının iyi niyet ve adalet duygularına bırakırız. Çünkü verilecek kararın adaletli olacağına inanıyoruz.
Bundan başka azınlıkların hukuku ile ilgili anlaşmayı da sunarız."

İngiltere'nin İstanbul'daki Yüksek komiseri Amiral Webb, Dışişleri Bakın Lord Curzon'a gönderdiği 19 Ağustos 1919 günlü rapor şuydu:

"Amerika, Trabzon ve Erzurum'u içine alan bir Ermenistan'ı himaye edecek, geri kalan dört ilde bir Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakılıyor."
Ancak İngilizlerin işi güçtü. Çünkü Kürtler arasında, kimin? Nerede? Devlet kuracağı karışıktı. Birkaç lider vardı ve bazı devletlerin sınırları Erbil, Musul ve daha güneyden başlayarak Anadolu içlerine kadar uzanıyordu. Ermenilere bırakılan iller konusunda da aralarında anlaşmazlık vardı. Ermenilerle Kürtleri bağdaştırmak da zordu.
İngilizler, Kürtler arasında bir nabız yoklaması yapmak ve gerektiğinde bir ayaklanma düzenlemek için Binbaşı Noel'i doğu illerine gönderdiler.

İstanbul'daki İngiliz Yüksek komiserliğinin İngiltere Başbakanına sunduğu ilk rapor şunu bildiriyordu:

"Binbaşı Noel, Abdülkadir ve Bedirhanoğullar ile görüştü" Raporda Abdülkadir ile ilgili olarak da:
"Satın alındığı takdirde sorun çıkarmaz" ifadesi yer aldı.
8 Aralık 1919 günü Abdülkadir İngiliz Yüksek Komiserliğine gider ve yakınır.
"Kürtler güç durumdadır. Kişisel görüşüm durumun tehlikeli olduğudur... Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli oluyor."

İngilizler, Seyit Abdülkadiri kendi siyasetlerine uygun görüp, ondan tam yararlanmaya karar verirler. Binbaşı Noel, Doğu illerinde İngiliz mandası önerir. Doğu illerinin bir kısmı Ermenilere bir kısmı da Kürtlere verilecektir. İngiltere'nin İstanbul'daki Yüksek komiserliği Noel'in bu planını onaylar.
Noel, Diyarbakır'da "Kürt Teali Cemiyeti'nin kurucuları ile görüştü.

Bölgedeki incelemelerini bitirdikten sonra 20 sayfalık bir rapor gönderdi:

Bu raporda, Kürtlerin örgütlü, uygarlığa açık, cesur insanlar olduğunu, Ermeniler ile Kürtlerin Abdülhamit tarafından Hamidiye Alayları kurdurularak birbirine düşürüldüklerini belirdi ve şunu ileri sürdü:

"Kürtlerin ari ırktan oldukları, bu nedenle Avrupalılara Türklerden daha yakın oldukları!"

Noel yetenekli ve güçlü biriydi. İlk görevi Hindistan, ikinci görevi İran'daydı. İngiliz Binbaşı, Kürtçe de öğrenmişti. Bu "Kürt Lawrence" için üçüncü ve önemli görev Kürtlerdi. Noel, Tatarları ayaklandırmak istemiş, ancak Londra buna izin vermemişti. Noel, şimdi hükümetinin isteği üzerine Kürtleri ayaklandıracaktı.
Kürtler henüz Mustafa Kemal'e karşı ayaklanamamıştı ama Noel bunu başaracağından emindi.

12 Eylül 1919 günü Damat Ferit Paşa ve İngiltere Hükümeti adına M. Fresrer ve H.N. Churchill «ırasında imzalanan gizli anlaşma şöyleydi:

• İngiliz Hükümeti, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde genel bir manada yetkisine sahip olması koşuluna karşılık bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garanti eder.
• Kostantinopolis, boğazın İngiliz denetimi ve koruması altında olması koşulu ile sultanlık ve hilafet merkezi olmaya devam eder.
• Türkiye, bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı koymaz.
• Bunlara karşılık, Türk Hükümeti, İngiltere'ye Suriye ve Irak'taki egemenliğinin korunması için destek verir ve aynı amaca yönelik olarak Halife, Irak, Suriye ve diğer Müslümanların yaşadığı bölgelerde İngilizlere manevi destek vermeyi kabul eder.
• İngiltere, Sultan'ın otoritesine karşı kurulabilecek olan ulusal örgütlere karşı askeri açıdan Osmanlı Hükümeti'ne destek vermeyi kabul eder.
• Türkiye, Kıbrıs ve Mısır üzerindeki bütün istemlerinden vazgeçecektir."
28 Kasım 1919 tarihli raporda Müsteşar Hohler'in Londra'ya bildirdiği görüş şöyledir:
"Kürt sorununa verdiğimiz önem Irak bakımındandır. Kürtlerin ve Ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez.
Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir."

26 Aralık 1919 tarihli ve 966/633 sayılı İngiliz belgesi: "Kürt kabileleri İngiliz ve Fransız hakimiyetine konacak, Kürdistan'da hiçbir şekilde Türk bırakılmayacak. Bir tek Kürt devleti mi, yoksa birçok Kürt devleti mi kurulacağı düşünülecek. Ermenilere Amerikalılar kanalıyla silah sağlanacaktı."

Amiral Sir Robeck'in 26 Mart 1920 günü Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a gönderdiği rapor:

"Kürdistan, Türkiye'den tamamen özerk olmalıdır. Ermeniler ve Kürtlerin çıkarlarını bağdaştırabiliriz.
İstanbul'daki Kürt Kulübü Başkanı Seyit Abdülkadir ile Paris'teki Kürt delegesi Şerif Paşa emrimizdedir."

Robeck'in Lord Curzon'a gönderdiği 28 Temmuz 1920 tarihli rapor İngilizlerin "Kürt Planı"nı açıklıyor:

"Kürt meselesi hakkında sizin fikrinizi biliyorum. Daha kesin bir karara varmanız için bunu yazıyorum. Damat Ferit (Başbakan) bana geldi, barış anlaşmasına göre Kürtler ayrı bir devlet olacaktır.
Kürt liderleri Mustafa Kemal'i sevmezler. Çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal'den nefret ediyorsunuz, çünkü, o sizin yaptığınız anlaşmayı kabul etmiyor. O halde Kürtleri Mustafa Kemal'e karşı kullanalım."

Başkan Lloyd George kararlıydı. Sorun çözülecekti. Madem ki Kürtler İngiliz koruması altında bir Kürt devleti kurmak istiyorlardı, öyleyse bu devleti kurmak gerekiyordu.

26 Şubat 1920 günü dışişleri bakanlarının başkanlığında İngiliz ve Fransız delegasyonları Londra'da toplandı. Birinci gün, Kürdistan Madenleri üzerinde kim hak sahibi olacaktı? Fransa mı? İngiltere mi? Bu konuda anlaşamadılar.
Ertesi gün konu Ermenistan'dı. Hem Ermenistan kurulacaktı, hem de Doğu Karadeniz'de Ermenistan korumasında "Özerk Laz Devleti." Toplantının son günü Gürcü Cumhuriyeti adına katılan şahıs da Artvin'i istiyordu.
Londra Konferansı'nda Kürdistan konusu, kimin nerede? Nelere sahip olacağı hususunda mutabakata varılamadığından sonuca bağlanamadı.
Sorunların çözümü İtalya'nın San Remo kentindeki toplantıya bırakıldı. Konferans 18 Nisan 1920'de pazartesi günü saat 18:00'de başladı.

Lloyd George'nin konuşma tutanağının özeti şudur:

"Kürdistan'da oturanlar, Türk İmparatorluğu'nun bir parçasını teşkil etmişlerdir. Genellikle komşuları ile ve çoğu zaman da Türk Hükümetiyle savaşan kabilelerdir. Kürdistan, Ermenistan'ın yanı başında olduğu ve yazgısı da Asuri ya da Geldani Hıristiyanlarını ilgilendirdiği için Avrupalı ülkeler açısından ilgi çekicidir. Ayrıca, Güney Kürdistan (Kuzey İrak), Büyük Britanya'nın mamda yönetiminin denetimi altına geçeceğinden Musul ilinin de bir paırçasını oluşturur.
İngiliz ve Fransız hükümetleri sorumluluk üstlenmek isterlerse, Kürdistan'ı Türkiye'den ayırıp özerklik vermek iyi olacaktır. Ancak Kürtlerin ne istediklerini kestirmek güçtür. Nasıl denge kurabilecekleri de şüphelidir.
Temsil yeteneği olan bir Kürt bulma imkanı elde edilememiştir. Hiçbir Kürt'ün, kendi özel kabilesinin dışında hiçbir şeyi temsil etmediği izlenimi edinilmektedir.
Öte yandan Kürtler arkalarında büyük bir devlet olmadıkça varlıklarını sürdüremezler. Böyle bir korumayı kimsenin istemeyeceği umulur. Kürdistan Türk yönetimine alışmıştır ve değişik bir koruyucu keşfedilmeyecek ise Türkiye'den ayrılması zordur.
Musul ilinin dağlık kesiminde Kürtler oturduğu için, Güney Kürdistan'ın bu bölümü ingiliz çıkarlarını ilgilendirir. Bağımsız bir Kürdistan düşünüldüğünde Musul ilinin yeni bağımsız Kürdistan devletine bağlanabileceği umulur."

Konferans bittiğinde 5 sayılı toplantı eki hazırdı. Bu ek metin ile Kürdistan sınırları çiziliyordu.
Sen Remo'daki bu metin, Sevr Anlaşmasının 62nci maddesi olarak yer almıştır.
"Misak-ı Milli" sınırları içinde kalan Musul, Mondros Mütarekesinden sonra İngilizler tarafından işgal edildi.
Sevr Anlaşması da Kürdistan devletinin kurulmasını öngörmekteydi. Petrol kaynaklarının üzerindeki Musul, Kürdistan'a bırakılan bölgede kalmaktaydı.
1921 yılı Martı'nda Koçkiri Ayaklanması başladı ve bu ayaklanma 17 Haziran'da bastırıldı.

20 Şubat 1922 tarihli, altında Amiral Bristol'un imzasıyla ABD Dışişleri Bakanlığı'na gönderilen kısa yazı:

"Normal koşullarda bile Kürtler daima komşuları için sorun olmuşlardır. Şimdi Kürdistan'ın ünlü petrol yatakları için entrikalar başlamıştır. İngilizler, Kürdistan'ı denetim altına almak için, Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyeceklerdir. Türkler de Kuzey Irak'ı ele geçirmek için aynı şeyi yapacaklardır. Fransızlar da Türk İngiliz çatışmasından çıkar sağlamak için bir an duraksamayacaklardır.
Kürtler askeri ve siyasi liderlikten yoksundurlar. Yunanlılar, önemli bir zafer kazanırlarsa, Kürt İsyanı, Türkiye'nin arkasını ciddi bir biçimde tehdit edebilir, ancak batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerinde yarım düzine yetenekli liderlerden biriyle Kürt sorununa son verebilir.''

12 Eylül 1924 günü başlayan Nasturi ayaklanması (Beytüşebap-Hakkari-Hangediği) İngiliz askerlerinin desteğinde başladı. Musul'un ne olacağı Cemiyeti Akvam'da tam bu sırada yapılıyordu.
Gazi Mustafa Kemal yurt gezisindedir; 16/17 Ocak 1923 günü İzmit'te bulunmaktadır. İstanbul'dan gelen gazetecilerle görüşürken Musul ve Kürtler konusuna değindi:

"Musul ulusal sınırlarımız içindedir. Bu ulusal sınır deyişini de ben bulmuştum. Musul'u da kendi topraklarımız içine alan sınıra ulusal sınır demiştim. Gerçekten o zaman Musul'un güneyinde bir ordumuz vardı. Fakat biraz sonra bir İngiliz kumandan gelmiş ve İhsan Paşa'yı aldatarak orada oturmuş Musul bizim için çok önemlidir. Birincisi, Musul'da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır."

Kaynakça
Kitap: İNSAN ve DEVLET
Yazar: OSMAN PAMUKOĞLU
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: PKK'nın Silahlı Gücü ve Siyasal Gelişimi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:58

Musul'un ulusal sınırlar içine alınmasını gerektiren ikinci nedeni Gazi Mustafa Kemal şöyle açıklıyordu:

"İkincisi onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur.
İngilizler orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir... "

Gazeteci Ahmet Emin Yalman, Mustafa Kemal Paşa'ya "Kürt sorununa değinmiştiniz" diye söze başlar ve şu soruyu sorar:

"Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur."

Gazi Paşa'nın yanıtı şöyledir:

"Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarları için kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öyle yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye'yi mahvetmek gerekir... "
1923 yılının mayıs ayında Hamidiye Alayı komutanlarından Mutki Aşireti Reisi Muşlu Hacı Musa, Erzurum'da "Kürt Azadi (İstiklal) Cemiyeti" adlı gizli bir örgüt kurdu. Örgütün ilk kongresi 1924 yılında Erzurum'da yapıldı. Şeyh Said, bu kongrede "Kürdistan İstiklal Cemiyetine" girdi.

Kongre şu kararları aldı:

• En geç Mayıs 1925 tarihine kadar bir ayaklanma başlatılacak.
• Gerekli dış destek İngiliz, Fransız ve Ruslardan sağlanacak.
Yabancılardan yardım alma önerisine bazı üyeler karşı çıkınca, Şeyh Said "yabancılardan yardım almanın mübah olduğunu" anlattı. Gürcistan yoluyla Rusyaya adam gönderildi; Ruslardan "yardım edecek koşullarda olmadıkları" cevabı geldi.

Örgüt beş kişilik hücrelerden oluşuyordu.
Seyit Abdülkadir, Kemal Fevzi, Kadri Cemal Paşa, Kasım Cemil Paşa, Dr. Fuat, Avukat Mehmet, Bucak müdürlerinden Tayyip, Bitlis Milletvekili ve Kastamonu İstiklal Mahkemesi üyesi Yusuf Ziya da bu örgütün üyesiydiler.
Nasturi Ayaklanmasını bastıran kuvvetlerde görevli Fırka komutanı İhsan Nuri Paşa, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da bu teşkilatın üyeleriydi... Nasturi Ayaklanması sırasında Yüzbaşı İhsan Nuri'nin 270 er ve üç teğmenle, yanlarına otomatik tüfekleri de alıp kaçması, Ankara'da şaşkınlık ve kuşku yaratmıştı.
Kürt İstiklal Cemiyeti, yapılan toplantılardan sonra silahlı savaşa karar verdi.
Cumhuriyetin ilanı, arkasından da Halifeliğin kaldırılması, Kürt aşiretleri tarafından tepkiyle karşılanmıştı.
1925 yılı Ağustos ayında Şeyh Said "Kürt İstiklal Cemiyeti" başkanlığına seçildi. Şeyh Said, kardeşi Abdurrahim ve on arkadaşı bir araya gelerek "Müstakil İslam Hükümeti" kurmaya karar vermişlerdi. Bu dinsiz düzene karşı boyun eğmeyecekler, karşı koyacaklar ve direneceklerdi.

Ayaklanmanın tarihi de belirlenir: 21 Mart 1925. 21 Mart Nevruz günüdür!..
Kürtlerin iki lideri de Nakşibendi tarikatında çıkmıştı. Seyit Abdülkadir "Kürdistan Teali Cemiyeti"nin, Şeyh Said de "Kürt İstiklal Cemiyeti"nin.
Cumhuriyeti kuran ve Halifeliği kaldıran Mustafa Kemal yönetimine karşı Kürt-Nakşi ayaklanması başlıyordu!..

Jandarma teğmenleri Mustafa ve Hasan Hüsnü'nün, kaçak kovalarken, takip ettikleri şahısların bir eve saklanması ve kendilerine teslim edilirken üzerlerine ateş açılması, ipi koparttı. Bir kere ok artık yaydan çıkmıştı. Bu iş ayaklanmayı birkaç ay erken başlattı.

Şeyh Said yanındakilere:

"Ne yapalım kader böyleymiş. Artık bu işi durdurmak elimde değildir. Ne netice verirse versin harekata devam edeceğiz. Kürtlerin bulundukları yerleri Türklerin elinden alacağız. Topraklarımız verimlidir. Madenlerimiz çoktur, bunlardan yararlanacağız. Bugünkü Türk Hükümeti İslamiyet'ten ayrılıyor. İstanbul'da Beyoğlu'nda bazı İslam kızları şapka ile geziyorlar... Abdullah Cevdet, İçtihat Dergisi'nde yazdığı bir yazıda, kuşağın düzelmesi için Macaristan'dan damızlık getirilmesini istiyor!..." Ayaklanmanın erken başlaması ve sebeplerini anlatıyor...
Ayaklanan unsurların bölgedeki hızları çok yüksek oldu. Bölgede çeşitli mıntıkalarda bulunan birlikler hemen şiddetle karşı koydular. Ankara bu hareketin Cumhuriyete ne kadar tehlike teşkil edebileceğini tartıştı. Meclis ikiye bölünmüş görünüyordu, özellikle hükümetin teklif ettiği "Takriri Sükün Yasasının" çıkartılıp çıkartılmaması konusunda.

2 Mart günü Mustafa Kemal Paşa kürsüye geldi ve şöyle konuştu:

"Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlatan tamamlayacaktır."

Ayaklanma bundan daha iyi koşullarda patlak vermezdi. Çünkü bu başkaldırı Türklerin Musul üzerindeki iddialarını araştıran uluslararası komisyonda "Türklerin kendi topraklarındaki Kürtler arasında bile huzuru sağlamayacağını" gösterecekti.
Şeyh Said'e bağlı kuvvetler 7 Mart günü Diyarbakır'a dört ayrı yönden saldırdılar. Büyük çatışmalar oldu. Dışarıdan gelenlere içerden tüneller açarak ayaklanmacıların şehre girmesine yardım edenler oldu. 8 Mart sabahı saldırganlar Diyarbakır önlerinden çekildiler.

9 Mart günü Diyarbakır Postahanesine Londra'dan postalanmış zarflar geldi. Adres şöyleydi:

"Kürdistan Kraliyet Harbiye Nazırlığı"

Zarfların içinden İngiliz silah fabrikalarının katalogları çıktı!...
Şeyh Said, 11 Mart günü Diyarbakır'a yeniden saldırdı. Ancak, askeri birliklerce püskürtüldü.
Mustafa Kemal Paşa, yanında Fevzi Çakmak ve İsmet Paşa bulunurken, Tenkil (Tepeleme) Harekatı'nı bütün ayrıntılarıyla planlamıştı.
Tenkil (Tepeleme ve bastırma) Harekatı bütün hız ve şiddetiyle, aynı anda ve bölgenin her tarafında başladı.
Bozgun kısa zamanda geldi. Birçok Kürt aşireti de Ankara'ya bağlılık telgrafı çekmek için birbiriyle yarışa girdi.
Ayaklanmaya fikir ve eylem olarak katılan lider veya aşiret reisi, hepsi yakalanıp İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı. Mahkum edildiler, cezaları kurşuna dizilme ve asılma şeklinde infaz edildi.
Sorgulamalarında amaçlarına ulaşmak için dört devre geçirdikleri ortaya çıkıyordu; "Hayal kurma", "Tertip alma", "Karar verme" ve "İcra".

Şeyh Said'e başka diyeceği olup olmadığı sorulduğunda cevabı kısa oldu:

"Hayır, benim maksadım bu dine hizmet etmekti. Başka çeşit niyetim yoktu. Allahü Teala'nın kaderi beni bu çeşide düşürdü.
Başarıl olamadık. Şimdi anladığıma göre başarılı olsaydık bu ahali ile bir şey olmazdı.
Vaziyet bu idi. Çünkü ahaliden sıdkım sıyrıldı."

Seyit Abdülkadir idam sehpasında "Beni asmakla Kürtlük gayesini diriltiyorsunuz, Kürtlerle Arapların birleşmesine sebep oluyorsunuz" dedi.
Oğlu Seyit Mehmet "Peygamber sülalesine bu reva görülür mü?.. Başımıza iş açtınız" diye konuştu.
Avukat Hacı Ahti asılmadan önce "Yaşasın Kürtlük ülküsü, yaşasın Kürdistan" diye bağırdı.
Kör Sadi "İdam kararını minnet ve şükranla kabul ediyorum. Hepimiz idam cezasını hak ettik. Çünkü vatana ihanet ettik. Allah Türk milletinin ve memleketinin saadetini ebedi etsin, başka çözüm yok" dedi.
İstanbul'daki "Kürdistan Teali Cemiyeti" başkanı asıldı. Erzurum'daki "Kürt İstiklal Cemiyeti" lideri Cibranlı Albay Halit de Bitlis'te kurşuna dizildi.

Mahkeme başkanı Mazhar Müfit Bey, yargılananlara, kararı açıkladıktan sonra şunları söylemişti:

"Kiminiz hasis kişisel çıkarlarınıza bir zümreyi alet, kiminiz yabancı kışkırtmasını ve siyasi hırslarını rehber ederek, hepiniz bir noktaya, yani Bağımsız Kürdistan kurulmasına yöneldiniz. Yıllardan beri düşündüğünüz ve hazırladığınız genel ayaklanmayı yaparak bu bölgeyi ateş içinde bıraktınız. Cumhuriyet Hükümeti'nin azimli ve kesin hareketiyle ayaklanmanız, gericiliğiniz derhal yok edildi. Ve hepiniz yakalanarak hesap vermek üzere adalet huzuruna çıkarıldınız.
Herkes bilmelidir ki, Cumhuriyet Hükümeti, fesat ve irticaa her türlü lanetli faaliyetlere kesin suretle göz yummayacağı gibi hatta kesin önlemler ile eşkıya eylemlerine yer vermeyecektir. Yıllardan beri şeyhlerin, ağaların, beylerin baskısı altında sömürülen, eriyen, inleyen, can ve ırzları şeyhlerin, beylerin, ağaların keyfine kurban edilen bu bölgenin zavallı halkı sizin fesadınızdan ve kötülüğünüzden kurtularak cumhuriyetimizin feyizli ilerleme ve mutluluk vaad eden yollarda yürüyerek, refah ve mutluluk içinde yaşayacaktır.
Siz de döktüğünüz kanların, sömürdüğünüz ocakların cezasını adalet sehpasında hayatınızla ödeyerek hesap vereceksiniz.
İşte Cumhuriyetin sert fakat adil yasalarının hükmü budur."

Mustafa Kemal Paşa'nın kanaati şuydu:

"Tarih, gizli amaçlarla düzenlenmiş genel ve gerici doğu ayaklanmasının nedenlerini araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli nedenleri arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası'nın dinsel konularda verdiği sözleri ve doğuya gönderdiği sorumlu şahsın kurduğu örgütleri ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır."

3 Haziran 1925 günü Bakanlar Kurulu, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'nin kapatılmasına karar verdi. Mustafa Kemal, en yakın arkadaşlarına kurdurduğu, muhalefet yapsınlar, demokratik yaşam yolları gösterilsin diye düşündüğü bu partinin, dinsel düşünce ve inançlara saygı perdesi altında, dinsel gericilere yönelmesini hiçbir zaman bağışlamadı ve onları en ağır biçimde yerden yere vurdu.
Kararını vermişti: "Devrim yasaları yasaların üzerindedir."

Şeyh Said meselesi kapanırken İngiltere'nin İstanbul'daki Büyükelçisi Lindsay, Dışişleri Bakanı Charberlain'e gönderdiği raporun ilk cümlesi şöyle başlıyordu:

"Böylece başladığımız noktaya döndük!"

Türkiye Büyük Millet Meclisi gizli oturumunda Musul sorunu görüşülüyordu. Milletvekilleri sert tartışmalar yapıyorlardı:

" Musul'u satıyorlar... Bu memleketi daima satıyorlar... daima gidiyor."
" Milli mesele olarak satıyorlar."
" Bu sözü söyleyen namusun ne olduğunu bilmeyen aşağılık ve rezildir."
" Aşağılık sensin, rezil sensin, namussuz sensin, alçak."
" Arkadaşlar, bir insanı ikiye bölmek yahut herhangi bir parçasını ayırmak mümkün değilse Musul'u Türkiye'den ayırmak da mümkün değildir."
" Musul bizim için petrol değil, memleket sorunudur."

Konuşmaların daha da sertleşmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa kürsüye geldi. Musul sorununun önce İngilizlerle karşılıklı görüşüleceğini, sonuç alınamazsa savaşılacağını söyledi:

"Musul sorununu bir günde halledeceğiz, orduyu yürüteceğiz, bir gün içinde alacağız desek bu mümkündür. Fakat Musul'u aldıktan sonra savaşın hemen son bulacağına emin olamayız. Şüphesiz orada bir savaş cephesi açmış olacağız... "
Mustafa Kemal Paşa'nın Musul planı hazırdı. Komutanını bile seçmişti: Kazım Karabekir. İsmet Paşa'nın bundan bilgisi vardı. Bir gün, birdenbire Kazım Karabekir'e "Kazım, Musul boş... İşgal ediversene" dedi.

Karabekir kuşkulandı ve bu kuşkularını Mareşal Fevzi Çakmak'a anlattı. Karabekir şu görüştedir:

"Bugün yapılacak şey, İngilizlerle harbin önünü almaktır. Musul için girişilecek askeri harekatın felaket ile sonuçlanacağıdır."

Bu kanaat ve kuşkusuzunu M. Kemal Paşa'ya da anlatır. Ve ondan oldukça soğuk bir yanıt alır:

"Büyük Millet Meclisini acele topladık. Söz Milletindir."

Karabekir, Mustafa Kemal Paşa'dan aldığı bu yanıttan sonra yazgısını değiştiren kararı alır:

"Söz milletin ise ordudan ayrılıp, siyasete girecektir" Üniformasını çıkarır...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: PKK'nın Silahlı Gücü ve Siyasal Gelişimi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:59

Musul konusu konferanstan konferansa, toplantıdan toplantıya gitti. Türk Delegasyonu Musul konusundaki tezlerini hep yineledi.

Macaristan, Belçikalı ve İsveçli temsilcilerden oluşan üçlü komisyon, Bağdat ve Musul'da yaptığı çalışmalardan sonra kararını verdi:

"1928 yılında bitecek olan İngiliz manda yönetiminin 25 yıl daha uzatılması ve Kürtlere özerklik verilmesi."

Komisyon raporundan sonra sorun Milletler Meclisi tarafından Milletlerarası Adalet Divanı'na götürüldü. Türkiye Divan toplantılarına katılmadı.

Milletler Cemiyeti tarafından görevlendirilen Estonyalı General Laidoner de bu arada raporunu verdi:

"Türkler Hıristiyanlara kötü davranıyor."

Bu rapordan sonra da Milletler Cemiyeti Meclisi kararını verdi:

"Musul, İngiltere mandasındaki Irak'a bırakılmıştır."

Türkiye bu karara direndi. Ancak hükümetin başı dertteydi. Şeyh Said ayaklanmasını Reckotan ve Raman ayaklanmaları izledi. 1925'de Sason ayaklanması patlak verdi.
16 Mayıs 1926'da İnci Ağrı ayaklanması, 26 Mayıs 1927'de Mutki Ayaklanması baş gösterdi.
Türkiye bu koşullarda 5 Haziran 1926 günü İngiltere ile anlaşma yapmak ve Musul'u terk etmek zorunda kaldı.
Musul'u İngilizler kazanmıştı!...

4 Ocak 1927'de Ankara'daki İngiliz Büyükelçisi Sir D. Cleck, Dışişleri Bakanı Austes Chamberlain'e aşağıdaki raporu gönderdi:

"Tarihte yalnız İngiliz İmparatorluğu ayrılıkçı güçleri kendisine uydurarak kendi yapısını koruma hüneri gösterebilmiştir... Türkiye'nin doğusundakilerin kültür düzeyleri o kadar düşüktür ki, Türklerin bunları kolayca asimile etmelerine olanak yoktur. Ekselansları, bunları, Amerikan Hindularına benzetti. Sanıyorum Ekselans, Kızılderilileri kastediyorlardı. Kürtlerin, Türklerin ileri kültürleri ile yarışmalarına ekonomik bakımdan güçleri yetmeyenleri kaybolup gidecekler."

Molla Mustafa Barzani, 1946 yılında kısa ömürlü, İran'da Mehamad Kürt Devleti'nin Başkanlığını yaptı. Mehamad devletinin yıkılmasından sonra Barzani, 19471958 yılları arasında Sovyetler Birliği'nde yaşadı. 1954 yılında Kürdistan Demokrat Partisi'ni kurdu. Barzani 1975 yılına kadar ABD ve İran'ın desteği ile yürüttüğü ayaklanmanın başarısızlığa uğramasından sonra Amerika'ya yerleşti ve 1979'da orada öldü.

Kürdistan Demokrat Partisi lideri Molla Mustafa Barzani, 9 Şubat 1977 günü, ABD Devlet Başkanı Carter'e gönderdiği mektupta:

"Yarım asırdan fazla zamandan ki halkım bütün güvenini umudunu bana bağladı. Şimdi ben bu umudu size devrediyorum" diyerek Kürt sorununu Amerika'ya ihale etti.

Bugün, Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani ile Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesut Barzani de aynı geleneği sürdürüyorlar!...

7 aralık 1986'da, Ankara'da yapılan "Umumi Müfettişler Konferansı" ise, sonucu itibariyle, sanki bugünleri anlatıyordu:

"Bütün hadiseleri ele alışımızın maksadı, içeride ve dışarıda olan Kürtlük cereyanlarının Türkiye Cumhuriyeti için yapabileceği zararın önüne geçmek, çaresini aramak zamanının gelmiş, çatmış ve geçmekte olduğudur!..."

PKK'nın (Kürdistan İşçi Partisi) anlatımına geçmeden Nazım Hikmet'in şu dörtlüğü, biraz da olsa ülkede olup bitenleri anlatır:

"Herhal yolların sonu göründü.
Bu olan işler akıl almaz.
Toprak sabuna döndü
Kayar insanın elinden..."

PKK'nın ortaya çıkışı için kimse, bu da nereden çıktı? Ortada fol yok yumurta yok demeye kalkarsa, işte bu, bir önceki bölümde anlatılan, her zaman kanamaya hazır, kolayca tahrişe uygun, kül altında sine sine yanan, Türkiye içinde oynanabilecek en kolay oyun olduğundan habersiz olup, aymazlığa yakalanmaktan başka bir şey değildir.
Devlet ve milletlerin varlığı sürecinde 70-80 yıllar daha dündür. Dün'ün "Kürt Teali Cemiyeti", "Kürt İstiklal Cemiyeti" ne ise bugün de PKK Kuruluş ve siyasal hedefleri itibariyle aynı amaçlı örgütlerdir. Kuzey Irak'ta faaliyet gösteren ve ara ara zayıflamasına rağmen mücadeleyi kesintisiz sürdüren, "Kürdistan Demokrat Partisi" ile "Kürdistan Yurtseverler Birliği Partisi de" aynı hedefi, "Büyük ve tam Kürdistan'ı" kurmak için çalışmaktadırlar. Bu iki partinin Türkiye'nin sınırlarının altındaki Irak topraklarında bulunması hiçbir anlam taşımaz, amaç ve politik hedefler açısından. Çünkü onların arazisinin adı "Güney Kürdistan'dır."

Bu iki partinin liderinden biri halen yapay Irak yönetiminin Cumhurbaşkanı, diğeri ise kuzeydeki Kürt Özerk Bölgesinin başkanıdır.

Onların bugünkü ünvan ve siyasi sorumlulukları taşıyor hale gelmesi hiçbir zaman vazgeçmedikleri mücadelelerinde ne kadar sabırlı, diplomasi ve koşulları, kendi lehlerine kullanabildiklerini kanıtlar.
PKK'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne, tıpkı cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi, fakat mücadele tekniğini gün şartlarına uyarlayarak, silahlı mücadeleye karar vermesi, öyle sıradan sayılabilecek bir iş değildir. Böyle bir karar, dışarıdan siyasi ve mali destek, içeriden fikri himaye görmeden asla alınamaz. Tersi olsaydı bu örgüt, silah çektiği tarihten çok kısa bir süre sonra ortadan kalkardı. Hatta devletin böyle bir kalkışmaya hazırlığı en alt düzeyde olduğu zaman bile...
Filistin, Güney Lübnan ve Suriye'nin buralara bitişik bölgelerinde siyasi ve askeri eğitimini tamamlayan PKK'ya, Kuzey İrak'ta kendi bölgesinde ve Türk sınırlarının altındaki mıntıkalara yerleşmesini, 1983 yılı temmuzunda, hiç tereddüt etmeden veren Mesut Barzani'dir. Aralarında imzalanan protokol ve anlaşmaya göre: "İki taraf da birbirlerine zarar vermemek koşuluyla, PKK'nın Kuzey İrak topraklarını kullanmasına izin verilmiştir" hükmü getirilmiştir.

Peki, o zaman şu nereden çıkıyor:

"PKK ile mücadelede, Barzani, zaman zaman yapılan operasyonlara destek verdi veya kendi peşmergeleri ile de bazen PKK'lılarla çarpıştı". Kurnaz ve işbilir Barzani, sadece göz boyama ve göstermelik faaliyetlerle; "Beraber, bizimle mücadeleye katıldı" diyenleri uyuttu ve kandırdı. İşte, Barzani bugün orada ve söyledikleri yenilir yutulur gibi değil... Ne değişti. Barzani'de en küçük bir sapma ve değişiklik yok. Üstelik Barzani insanları hoş tutmayı da bilir! "Biz kandırıldık, saflığımıza doymayalım" diyemeyince, geriye de "Bir zamanlar bize yardım etti" demek kalır.

Fili iğnenin deliğinden nasıl geçireceğini iyi bilen Barzani'ye 20 yıla yakın, tonlarca para, sayısız silah ve mühimmat, peşmergelerine maaş, gene tonlarca malzeme, Türkiye tarafından verildi. Ama Barzani bu aldıklarının hepsini kendi aşireti ve onu destekleyen diğer aşiretlere dağıtmadı. Kendi yakın akrabaları ve mutemet adamlarına verdi. Şimdilerde, medyada ikide bir Barzani'nin yurt dışında kurduğu ve sahibi olduğu şirketlerden bahsediliyor. Peşmerge kıyafetini üstünden çıkarmayan Mesut Barzani'nin nereden bu kadar parası olsun. Olsa olsa babasından kalmıştır!...
Amerikalı yazar McDowall, 680 sayfalık "Modern Kürt Tarihi" kitabında, daha konuların başında 4 Kürdistan haritasıyla başlıyor, 2'de Güney Kürdistan haritası gösteriyor. Görünen odur ki, "Kürdistan bölünmez bir bütündür" onlar için. Amerikalı albay İtalya'daki toplantıda Kürdistan haritası göstermiş, Pentagon bağlantılı dergide Kürdistan haritası çıkmış; kınayalım, protesto edelim hezeyanları... Uçurtmanın kuyruğundaki kağıtlardan biriyle uğraşmaya benziyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: PKK'nın Silahlı Gücü ve Siyasal Gelişimi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 17:59

23 yıl geçti... Binlerce şehit ve ölü, on binlerce yaralı ve sakat kalan insan ve bunların milyonlarca acı çeken yakınları, göz yaşlan mezara kadar dinlemeyecek olan anneler. Üç yüz milyar dolar kadar gittiği hesaplanan para. Peki, ya kırılan milli gurur. Bu neyle? Nasıl geri getirilecek?
PKK'nın her zaman legal bir partisi oldu. Çeşitli adlarla kurulan bu siyasi partiler kapatıldıkça yenisi kuruldu. Şimdi de var ve meclisteler.

Bir komedya başladı:

"PKK'ya terör örgütü diyecek misiniz?", "Dağdakine terörist niye demiyorsunuz?.. " Karşı taraf da inadına söylemiyor. Diyelim ki söyledi. Ne değişecek? Fark edecek olan ne? Tam bir ciddiyetsizlik ve meseleyi hafife indirme aczinden başka bir şey değil.

Her iki Irak savaşı da PKK'ya yaradı. Onun silah, cephane ve malzeme ele geçirmesinden ziyade devlet ve otorite boşluğun sağladığı ortam atı istediği gibi oynatmasına olanak verdi. Gene bugünlerde bazı PKK'lılarda Amerikan silahlarının ele geçirildiği, mal bulmuş mağribi gibi ballandıra ballandıra haber yapılıyor. Yemi 23 yıl sonra bir şey keşfetmişler gibi... Bundan 12-13 yıl önce, eğer bir çatışmada PKK'nın sözde manga, takım, bölük veya tabur, komutanlarından biri öldürülmüşse bu teröristlerin iki silahı olduğu görülmüştür. Sadece bu unvanları olanların belinde tabancası vardır, tüfekleri de yüzde doksanının M. 16 Amerikan piyade tüfeğidir. Kaleşnikof kullanmazlar.
2007 yılının baharı ve yazı, Kuzey Irak'a askeri operasyon yapılsın mı? Yapılmasın mı? tartışma, yorum ve görüşleriyle geçti. Asker, sivil, iş adamı, partiler, toplum kuruluşları, medya, herkes bir şey söyledi. Halk da hepsini izledi ve kendince yorumladı. Ama tümünden az veya çok şey bilerek, rahatsız ve tedirgin oldu. Böyle bir hareketin sonunun ne getirip götüreceğini pek kestirmediği gibi, sonunda PKK yok olup gidecek, sanısına kapıldı.

Ama bunda halkın en küçük bir hatası olamazdı çünkü, bilen bilmeyen herkes, kendi kendine biraz da ideolojisine, siyasi çıkarına, bir kısmı da kapasitesine göre fikirler ileri sürdü.

Şunlar baştan aşağı yanlıştı:

• Böyle bir karar politikacınındır. Onların bir istekliği yoktu. Yapılması gerekiyor da yapılmadıysa ve bununla da millet kayıplara uğruyorsa, hesabını siyasetçi verir ve halk ona hesabını sormalıdır. Hükümet ve Ordu arasında dünyanın gözü önünde, başka bir ülkenin topraklarına girip girmeme meselesi aylarca tartışılamaz, bundan devlet zarar görür. Böyle bir harekatın başarısı baskın ve sürattir. Bu iki beceri olmadan, atılacak taş, ürkütülecek kurbağaya değmez. Baskın ve sürat ilk tartışmalarla ortadan kalkmıştır. Bir netice umuluyorsa, yapılacak operasyonda üzerine ilk çullanılacak bölgeler, PKK'nın Türkiye sınırı altındaki kamplarıdır. PKK çok hassas ve dikkatlidir. Her şeyden, kimsenin tahmin edemeyeceği sonuçlar çıkarır. Yani, kampları birkaç saatte boşaltır, dağlık alamda teşbih tanesinden farksız hale gelir. Türkiye'de, kendilerince iktidar olmaya hazır olduklarını beyan eden partiler! Bile Kuzey Irak'a yapılacak bir harekatın PKK'nın sonu olacakmış gibi görüş ve fikirler ileri sürdüler. Bu da onların ülkenin en ciddi, en hayati meselesinin içinde ne kadar yüzeysel olduklarının göstergesidir.

PKK'nın Kuzey Irak'taki, Türkiye sınırına yakın 7 ana kampına bile, gece, yarasa gibi bir anda saldırılsa, hatta, tencere kapağı gibi üzerlerine kapatılma imkanı olsa, gene de, coğrafyanın hayal edilemez özelliklerinden kamplardakilerin yarısından çoğu kaçacaktır. Ancak, sakladıkları yer altı gömüleri ve yüzlerce mağara da muhafaza edilen silah, mühimmat, malzeme ve erzak, bunlar da çok ustaca çalışma sonunda elde edilebilir. Son zamanlarda Kuzey Irak'a 24 kez operasyon yapıldı cima bunların sonuçları tam olmadı gibi basında yazılar ve yorumlar görülmektedir. Genelde bildikleri, 1992, 1995, 1997 yıllarında yapılan büyük operasyonlardır. O zaman, geri kalan 20 operasyonu ne zaman? Nerede? Kimler yapmış? Nasıl yapılmış? Sonuçları ne olmuş? 1993-1995 yılları arasında yayımlanan ulusal basının arşivlerine baktıklarında bütün soruların cevabını bulabilirler. Daha pratik bir yol da, çünkü bu arşiv içindedir; İnkılap Yayınları'ndan "Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok" kitabından öğrenmektir.

• PKK kışı Kuzey İrak'taki kamplarında siyasi ve askeri eğitim yaparak geçirir. Nisan başından itibaren de gruplar halinde Türkiye'ye geçerek, içerde kalem unsurların kılavuzluğunda eylem bölgeleri olarak kendilerine tahsis edilen arazilerdeki kamplarına yerleşirler. Yani, PKK'nın vurucu unsurları yaz döneminde büyük kısımlarıyla Kuzey Irak'ta değil bizim topraklarımızdadır. Ve hem Türkiye'de hem de Kuzey Irak'taki silahlı gruplarının ana kamp yerleri bellidir ve değiştirilemez. Çünkü başka araziler güvenli değildir, savunma ve aktif hareketlere imkan vermez. Ana kamplar dışında geçici bölgelerde kalsalar bile, tilki gibi sonunda esas yuvalarına dönerler. Şehit vermeler, yaralanmalar, mayınlamalar, karakol basmalar, tren yolu uçurmalar, yol kesmeler, silahlı propaganda faaliyetleri, canlı bomba işleri Kuzey Irak'ta mı yapılıyor? Bunların hepsi Türkiye'de değil mi? Bunlar yok edilebilmiş mi? Bölgedeki parti üyeleri, belediye başkanları, dağdakilerin moralini artırıcı konuşma ve beyanlarında pervasızlığı doruğa çıkarmışken, Kuzey Iraktakinin ne kıymeti var? Kuzey Irak'a bir şeyler yapmalı ama bu şekilde değil, artık başka türlü manevralarla; eski deşifre yöntemlerle değil...

• Atatürk daha 1925'lerde söylemiş:

"Kuzey Irak'a girilir, bu amaca bağlı, ama orada devamlı kalmadan iş halledilmez. Bu da yeni cephe açmak ve savaş demektir." Şayet, millet hazırsa ve evet diyorsa, mesele yoktur... Kaldı ki bölgedeki Kürt liderlerin "Türkler gelirse, çıkamazlar, karşılarında Peşmergeleri bulacaklardır" Amerika'nın "Sakın böyle bir şey yapmayın" iğneli öğütlerine rağmen...

PKK neden bitmiyor?

1997'den beri, Türkiye'nin dağlarından 1500-2000, Kuzey Irak kırsalında 4000-5000 silahlı dağ kadro dururken, 2003 yılma kadar hiçbir karşı hareket, sonuç alıcı işlem yapılmadan geçen ve harcanan 6 yıl nedeniyle; üstelik de terör bitti diye kendini ve halkı kandıranlar olduğu için bitmez!

Terörün yok edilmesi bürokratik kurallarda istişare edildiği, adı "Terörle Mücadele Kurul" olup, 1997'den, PKK'nın yeniden eylemlerine başladığı 2003 yılma kadar, sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranıldığı, örgütün neden eylem yapmadan beklediği kavranamadığından ve örgüt bekleyebilir ama, silahlı gücü tehlike teşkil etmeye devam ettiği ortada iken, devlet beklediği için bitmez!...

Örgütün esas niyeti ve neyi amaçladığı yer üstü ve yer altı tertip ve düzenlerinin nasıl? Ve hızla çözülmesi metodları, mücadele teknikleri, bölgenin sosyal ve kültürel yapısı, Kuzey Irak'taki Kürt parti ve Kürt aşiretleriyle olan bağları bir bütün halinde hedeflenilerek üzerine gidilemediği için bitmez!...

Türkiye içindekiler ve Kuzey Irak'tan Türk topraklarına giriş yapacaklar için zamanında doğru haber alınamadığı, halktan gelecek olan bilginin sağlanamamasından; çünkü özellikle kırsaldaki eylem ve mayınlama faaliyetlerinden o civardaki köy veya mezralarda oturanların bilmemesi kesinlikle mümkün değildir. Bu mekanizma işletilemediği için bitmez!...

Örgütün yurt içi kamplarının erzakı nereden temin edilir? Neyle taşınır? Her cins erzak başka başka noktalarda bulunduğuna göre, bunları toplamak da birçok noktada o kadar sayıda insanla teması gerektirir. Bu durum, bir bölgedeki kamp hakkında ister istemez çok sayıda insanın, PKK gizliliğe ne kadar özen gösterirse göstersin çabuklukla çözülebilinecek bir yumaktır. Erzaksız insan yaşayabilir mi? Bu sistemden istifade etmek en pratik yol değil mi? İşte bunun için bitmez!...

Kamu hizmeti yapan belediye başkanları ve partilileri hükümet, ordu ve devlete, işlerine geldiği gibi çıkıştığı, sanki başka bir ülkenin adamlarıymış tarzında verip veriştirdiği, haklarında soruşturmalar, o da bazen açıldığından bunların sonuçlan bir türlü alınmadığı için PKK bitmez!...

Devlet güç ve kudrettir. İçeriden ve dışarıdan hiç kimse, onun bu yeteneğinden şüphe etmemelidir. Tersi olursa devlet erir. "Saygısızlık ve tecavüzün büyüğü küçüğü olmaz" diyen Mustafa Kemal Atatürk'ün fevkalade doğal olan bu ilkesini işletme aczine düşüldüğü için PKK bitmez!...

Halkın şehit cenazelerinde 20 yıldır "PKK Kahrolsun!", "Devlet Bölünmez!" deyip, sonra da hem hükümetten hem de meclisten, meşru yollarla hak arayıp hesap sormayı bilmediği için, bu işin esas sorumlularının kendi oylarıyla meclise gönderdiği ve oradan da çıkan hükümet olduğunu anlamazlıkta direndiği için bitmez PKK!...

Devletin içerde işleyişinde uçtan merkeze doğru sorumluluk hiyerarşisi nedir? Muhtarlar, belde ve bucak müdürleri, kaymakamlar, valiler ve içişleri bakanlarıdır. Kaymakamlar nezdinde polis ve jandarma amirlikleri, valiler nezdinde polis müdürlükleri ile jandarma il komutanlıkları mevcuttur. Olağanüstü hal ve sıkıyönetim gibi anayasal kurumlar devrede değilse, bir vilayetin emniyet ve asayişinden birinci derece sorumlu olan kişi valinin bizzat kendisidir. Yurt içinde faaliyet gösteren PKK grup ve unsurları her halükarda bir ilin sınırları içinde değil mi? Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü güvenlik ve asayişten sorumlu içişleri Bakanına bağlı mı? Değil mi? Siz hiç, yıllardır süren mücadelede, dağda bayırda, meselenin üzerine giden, çareler üreten, zamanın büyük kısmını o bölgede geçiren, sorunu kökten halletmeye çalışan, halkı devletin yanma çekmek için çabalayan içişleri Bakanı gördünüz mü? Ben söyleyeyim, hayır! işte onun için bitmez!...

İç güvenlik meselesi devletlerde, içişleri bakanı, başbakan, hükümet ve nihayet meclise ait bir sorumluluktur. Öncelikle, jandarma ve polisle, var gücüyle mücadele eder. İl idaresi yasasına göre Vali'nin jandarma ve polisin imkanlarını aşan meselede garnizon komutanlıklarından kuvvet talep etme yetkisi vardır. Askerlerin de böyle bir görevi almada uyması gereken bazı kuralları, silah kullanma şartları vardır. PKK'nın uyguladığı teknikler, yer değiştirme hızı, halkın hiç değilse bir kısmından gördüğü, ama korkudan ama sempati duymasından; il idaresi yasası bir işe yaramaz, klasik ve eskidir. 0 zaman sormak lazım, bir vilayetin topraklarında yürütülen terörist faaliyetlerinden kim sorumlu? Ortada olağanüstü hal var mı? Yok. Sıkıyönetim var mı? Yok. Eğer, artık işler bir vilayet ve vilayetlerde valiliklerin gücü ve kontrolundan çıktı ise, hükümet karar verir, meclis yasayı onaylar ve ordu bu görevi üstlenir ve sorumluluğu üzerine alır. Ordu da gider ve işi bitirir. Bunun başka bir yolu ve yönetimi, bu tip mücadelelerde yoktur. Bizde böyle mi?... İşte bunun için PKK bitmez!...
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: PKK'nın Silahlı Gücü ve Siyasal Gelişimi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2010, 18:00

PKK'nın bir lideri vardır. O da Amerikalıların şartlı olarak Türkiye'ye teslim ettiği, bu şarta da zamanın hükümetinin tıpış tıpış uyduğu örgüt reisi Abdullah Öcalan'dır. İş bilmez birçok şahıs, bu şahıs yakalanınca her şeyin durulacağını, Onun örgüt üzerindeki etkisinin azalacağını, kurucular arasında liderlik meselesi çıkacağı gibi saf yorumlar yapmış yazılar yazmışlardır. Bu Zat'ın sanki dışarıda, özgürmüş gibi talimatlarını örgüte ulaştırması da akıl alır işlerden değildir. Avrupalılar ve Amerikalıların ikide bir PKK'yı terör örgütü listelerine alma veya almalarına da sevinen, bunu konu yapan, PKK isim değiştirdi, değiştirmedi diye matah işlerle uğraşan olduğu, bunun neticesinde de sorunun aslı ve temelinden uzaklaşanlar sayesinde PKK bitmeyecektir!...

"Avrupa Birliği yolu Diyarbakır'dan geçer", "Kürtlük sorunu vardır", "Türk yoktur, Türkiyelilik vardır", "Alt kimlik üst kimlik" diye avaz avaz bağıranlar olduğu sürece ve bunlara sessiz kalındığı müddetçe PKK niye ve nasıl bitsin ki!...

Ne yazık ki PKK'nın varlığı ve eylemlerini diplomatik laflarla yumuşatmaya çalışan, onun uzantısı siyasi kuruluş ve diğer teşkilatlara ortam hazırlayıp siyasi destek veren, PKK'nın kongre kararlarını uyum yasaları içersine alıp Türkiye'ye gönderen, İstanbul'a inmeleriyle soluğu Diyarbakır'da alan, terörle mücadele koordinatörlüğü diye işe yaramaz bir kurumla zaman kazanıp, meseleyi yaymaya çalışan NATO müttefikleri olduğu ve bunlara karşı, hak ettikleri tavır gösterilemediği sürece PKK bitmez!...

Bütün bunlar ortada ve daha neden bitmezler listesini uzatmak mümkün iken; "Tek terörist kalıncaya kadar mücadele devam edecektir" sözü, eşek dururken semere vurmaya benzer. İşte bunun için de, hiç bitmeyecektir!... Balık kuyruğundan yakalanmaz!...

Politik irade ve kararlılık olmadan, halkın hükümetleri denetlemediği ülkelerde bu meselelerin sonu getirilemez. Sağır bir iyimserlik ulusu zayıflatmaktadır. Denge aramaya kalkmak ise ağırlığını yitiren tarafın çabasıdır.
Makamlar ağlama duvarı değildir ve kimse acınacak mazeretlerin arkasına sığınamaz.
Gelecek ay, gelecek yıl diye bir şey yoktur. Kan şiddeti çağrıştırır, şiddet ise bütün canlılar gibi insanların da kontrollerini kaybetmesine sebebiyet verir. Kanın mutlaka ve bir an önce durdurulması zorunludur. 23 yıl kaybedilmiştir. Kötü oduncu gibi baltayla cebelleşmenin alemi yoktur...
Cesaretin ve aklın olmadığı yerde, güçlü birey ve güçlü toplum olmaz, büyük meseleler halledilmez ve bir devir yükseltilemez.
Türk Milleti, bu karanlık gökyüzünü, eninde sonunda aydınlığa kavuşturacaktır...

"Pek çok şafak vardır Henüz ışıldamamış olan!"
Friedrich Nietzche
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön PKK: PKK Amerikan Ordusunun Bir Parçasıdır, PKK Bir Kürt Hareketi Değildir, Türk ve Kürt Kardeştir ve Asıl Düşmanımız ABD ve Onun Emirkulu Olan AKP'dir!

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir