Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yargı Kimin Arka Bahçesidir?

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yargı Kimin Arka Bahçesidir?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Eki 2011, 00:43

YARGI KİMLERİN ARKA BAHÇESİDİR

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu toplantıları ve onunla ilgili yaşananları şimdilik bir kenara bırakıp Türkiye'nin yaşadıklarına bakalım.
AKP'lilerin de referans olduğunun açıklanmasından yalnızca altı gün sonra anayasa değişiklik paketi halkoylamasına sunulacaktı. Başbakan kendine özgü söylemiyle, HSYK’nın yeniden yapılandırıldığını, buna ilişkin eleştirileri yersiz bulduğunu söyleyip nedenlerini sıralıyordu kendince.

İlk önce "HSYKde benim atamam yok" diyor. Tamam. "Parlamentonun ataması yok." Ona da şimdilik tamam. Derseniz ki "Hem Türkiye'deki deneyimli hukukçular hem de Avrupa yıllardır Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan Adalet bakanı ile müsteşarı çıksın diyor... "

Onun da yanıtı hazır:

"Sadece Adalet bakanı ne zamandan beri var. Bizim yaptığımız bir şey değil."

Öteden beri hem yargının hem de Avrupa'nın Kurul'dan çıkmasını istediği müsteşar? Başbakana kulak verelim:

"Adalet Bakanlığı müsteşarı zaten olayın içinde, doğal olarak olacak. Bu bizden önce de vardı. Bundan sonra da hangi iktidar gelirse orada yerini alacak. Yani bir siyasi partiye münhasır bir olay değil."

Başbakan açısından her şeyin bir açıklaması vardı. Bunun adı da "katılımcı demokrasiydi. Öteden beri var olan yapı korunacaksa, 12 Eylül Anayasası ile hesaplaşma bunun neresinde? Kocaman bir soru işareti. Ama o katılımcı demokrasinin nimetlerini, külfetlerini, HSYK'ye kimlerin nasıl seçildiğini, onların hikmetlerini ilerleyen sayfalarda ayrıntılı olarak irdeleyeceğiz.

Başbakan HSYK'ye "kürsüden yargıçların" seçilecek olmasına özel bir önem veriyor ve her fırsatta altını çiziyordu.

Erdoğan, bu durumu şu sözlerle anlatır:

Taslağımızda HSYK üyelerinin seçiminde kürsüye atıf yapıyoruz. Kim bu kürsü? Meclis mi, hükümet mi, AKP mi? Hayır. Ya kim? Birinci derecede mahkemelerin hâkim ve savcıları. Yani HSKY üyelerinin seçiminde hâkim ve savcılara seçme hakkı verilmesini eleş-tirmek nasıl bir mantıktır. Doğrusu ben bunu anlamakta zorlanıyorum, ama yüce milletimizin bunu gayet iyi anlayacağını biliyorum. (A.A, 23 Mart 2010)

Başbakana bakarsınız bunun adı "katılımcı demokrasiydi"; bütün hâkim ve savcılar bu işe katılacaklardı. Bu işin mantığı sonradan anlaşılacaktı.
Başbakan Tayyip Erdoğan, toplamda 11 bin civarında hâkim ve savcının yapacağı oylamayla HSYK'ye üye seçileceğini ama bunu yargının istemediğini savunmaktaydı.

Nedenini de kendisi açıkladı:

"Çünkü bu, mevcut arka bahçelerini bozuyor."

Erdoğan'a yanıt Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'den geldi:

Yargı kimsenin ne arka bahçesi, ne ön bahçesi, ne de yan bahçesidir. Olmamıştır, olmayacaktır da. Buna, her türlü olanaksızlığa karşın, onuru ile, özveri ile meslek saygınlığını her şeyin üzerinde tutarak görev yapan, Türk yargıçları, Cumhuriyet savcıları, hiçbir zaman izin vermeyecektir.
Anayasa değişikliği paketinin içeriğine ilişkin tartışmaları burada uzun uzun irdelemeyeceğiz. Ancak paketin oylanma biçimini değerlendirmekte yarar var. Ana muhalefet partisi CHP başta olmak üzere tüm muhalefet partileri, anayasa değişiklik paketinin bir bütün olarak oylanması yerine, her maddenin ayrı ayrı oylanmasının demokratik bir yöntem olacağında ısrarlıydı.

Çünkü pozitif ayrımcılık düzenlemesine olumlu bakan bir seçmen, yargıdaki yeni yapılanmaya karşı çıktığında zor bir tercih yapmak zorunda kalacaktı. Tek madde biçiminde oylama, seçmeni, onaylamadığı bir düzenlemeye de "evet" demek zorunda bırakacaktı. Ya da olumlu bulduğu düzenlemeleri de içermesine karşın, olumsuz buldukları nedeniyle tümüne "hayır" diyebilecekti.

Hap Gibi Yutturmaca

Ancak, hükümet tüm bu çağrılara ısrarla ve inatla kulaklarını kapadı.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın bu duruma yaklaşımı demokrasimizin geldiği nokta açısından hayli anlamlıydı:

Birisi diyor ki, 'Getirin görelim, seçimden sonra yapalım', bir diğeri, 'Hayır bunları tek tek oylayalım' diyor. Bir defa referandum mantığına ters, böyle bir şey olmaz. Milletin vekilleri zaten bunu tek tek oyluyor, parlamentoda bütün değerlendirmesini yapıyor, milletin huzuruna bunu hazır olarak getiriyor, ön çalışma bu parlamentoda bitiyor, bittikten sonra da bunu âdeta bir hap gibi, tablet gibi sunuyor. Yani, 'Biz bunu görüştük, bitirdik, size sunuyoruz ey milletim' diyor. Ama ne diyorlar, 'Hayır olmaz, bu AK Parti'nin kendi kendine hazırladığı... ' Kardeşim sen benimle beraber çalışmazsan ne yapacağım, senin keyfini mi bekleyeceğiz...

Bertaraf Olanlar

Başbakan Tayyip Erdoğan, anayasa değişikliğini her kesimin, hiçbir eleştiri sunmadan kabul etmesini bekler gibiydi. Erdoğan'ın bir söylemi, Türkiye'yi yepyeni bir tartışmanın kucağına atıverdi. Başbakan katıldığı bir programda, TUSlAD'a "Anayasayı beğenmiyorsa çıksın açıkça 'hayır' desin, gerekçelerini de söylesin. Diyemiyorsa da çıksın açıkça 'ben bu değişikliği destekliyorum' desin" diyerek çağrıda bulundu.

Ardından da neden bunu istediğini açıkladı:

"bitaraf olan bertaraf olur çünkü!"

Başbakanın bu söylemi tehdit olarak nitelendirildi.

TÜSİAD'dan da yanıt gecikmedi:

Türkiye'nin demokrasi içinde gelişmesi ve refahı vazgeçilmez hedefimizdir. Durum böyle iken, bir sivil toplum örgütüne 'bitaraf olan bertaraf olur' şeklindeki bir uyarı, talihsiz bir yaklaşım olmuştur ve çağdaş demokrasilerde sivil toplumun rolünü güçlendirici bir görev görmeyecektir. Türkiye'de sivil toplum örgütlerinin, çağdaş sivil toplum anlayışının gereğini yerine getirerek, ancak bertaraf olma endişesi duymadan daha müreffeh bir Türkiye'ye katkı sağlayacağından şüphemiz yoktur. Referandum, seçmenlerin hür iradeleri ile tercihlerini ortaya koyacakları bir halkoylamasıdır. TÜSİAD Yönetim Kurulu bir referandum veya seçimden önce oy tercihi açıklamaz. Kaldı ki, hiçbir kurum veya kişi, herhangi bir konuda, tercihte bulunmaya veya bu tercihini açıklamaya zorlanamaz.

Başbakan her fırsatta AB normlarını, özellikle de Adalet ve Kalkınma Partisine yönelik kapatma davası sırasında, Venedik Komisyonu'nun her önerisini neredeyse emir saymıştı.

Venedik Komisyonu, Avrupa Konseyi'nin anayasa hukuku konularındaki danışma organı konumundaydı. Konseyde, Türkiye'nin de içinde bulunduğu 51 devletin temsilcisi bulunuyordu.

Hayatımızda, parti kapatma davasıyla birlikte daha çok yer kaplayan, hükümet yetkililerinin her zaman referans aldıkları Venedik Komisyonu, başbakanın referandum mantığını nasıl yorumluyordu?

Venedik Komisyonu'nun 13-14 Ekim 2006 tarihinde 68. Genel Kurulu'nda kabul edilen ve 21 Aralık 2006 tarihinde yürürlüğe giren "Referandumlarda iyi Uygulamalar Kılavuzu'nun 30. maddesi, hem hükümetin bu kararına karşı, hem de demokrasinin geleceği açısından önemli bir uyarı niteliğindeydi.

Maddeyi birlikte okuyalım:

• İçerik birliği özgür oy iradesinin daha da önemli bir gerekliliğidir. Seçmenler, aralarında bir bağ olmayan farklı sorulara aynı anda oy vermek zorunda bırakılmamalıdır.
• Seçmenin sorulardan birini desteklerken bir başkasına karşı olabileceği dikkate alınmalıdır.
• Bir metinde yapılacak değişiklik, çok sayıda farklı unsuru kapsıyorsa, halka bir dizi soru sorulmalıdır. Ancak, özellikle anayasa gibi bir metnin tümden değiştirilmesi, tabiidir ki, sadece birbiriyle bağlantılı unsurlarla ilişkili olamaz. Dolayısıyla bu durumda, içerik birliği gerekliliği geçerli olmaz.
• Bir metnin, bir dizi bölümünü içeren, kökten değişikliği tümden değiştirmeye eş sayılabilir; ama bu, farklı bölümlerin ayrı ayrı halkoyuna sunulamayacağı anlamına gelmez.

Venedik Komisyonu, maddeden de anlaşılacağı üzere, özellikle de anayasa değişikliklerine ilişkin halkoylamalarının, başbakanın deyimiyle "hap" gibi yutturulmasını yerinde bulmuyordu.

Yüzde 58 mi Büyük, 42 mi?

Tüm bu tartışmaların gölgesinde, anayasa değişiklik paketi, tek bir madde olarak 12 Eylül 2010'da oylamaya sunuldu. Yüksek Seçim Kurulu, halkoylamasının kesin sonuçlarını seçimden 10 gün sonra açıkladı. Gümrük kapıları hariç Yurt İçi Seçmen Kütüğü'nde kayıtlı olan 49 milyon 495 bin 493 seçmenden 38 milyon 172 bin 800 u oy kullandı. Bu oylardan 37 milyon 449 bin 300'ü geçerli, 723 bin 500'ü geçersiz sayıldı.
25 gümrük kapısında ise 196 bin 299 seçmen oy kullanırken, 194 bin 737 oy geçerli, 1562'si geçersiz sayıldı. Yurtiçi ve yurtdışından kayıtlı 52 milyon 51 bin 828 kayıtlı seçmenden 38 milyon 369 bin

99'u oy kullandı. Halkoylamasına katılım oranı yüzde 73.71 olarak hesaplandı.
Kullanılan geçerli oylardan 21 milyon 787 bin 244'ü "evet" oyu, 15 milyon 856 bin 793 oy ise "hayır' oldu. "Evet" oylarının geçerli oylara oranının yüzde 57.88; "Hayır" oylarının geçerli oylara oranının %42.12 olduğu karara bağlandı.

Biz Yalan Söylemedik!

13 Eylül sabahı, Türkiye'de bir şaşkınlık yaşanmaktaydı. Gazeteciler neredeyse halkoylamasının en önemli tarafı olarak değerlendirilen HSYK’nın önündeydi. Başkanvekili Kadir Özbek, yüzde 58'lik bir oranla "evet" sonucu çıkmasını beklemediklerini söyleyerek, bir anlamda çabalarının boşa gidişinin hayal kırıklığını dile getirdi. Düzenlemenin kendilerini ve hukuk devletini ilgilendirmesi nedeniyle taraf olma durumunda kaldıklarını vurgulayan Özbek, aylarca süren savaşımı, "bu zaman diliminde çok ağır, zaman zaman çok acımasız bir kampanya dönemi yaşadık" sözleriyle değerlendirdi. Kendilerinin de bu dönemde yapılması gereken neyse onu yapmaya çalıştıklarına işaret eden Özbek, "Bundan sonra halkımızın çoğunluğunun tercihi bu yönde olduğuna göre fazla söyleyebilecek bir şeyimiz de kalmadı demektir" derken, kırgınlığı ve kaygısı sesine yansıyordu.

HSYK Başkanvekili Özbek, övünç duydukları bir konuyu da gazetecilerle paylaştı:

"Referandum sürecinde ne halka ne de basına gerçekdışı bir şey söyledik." Sanki tersine bir durum için üstü örtülü mesaj verir gibiydi.

Dünden Gerideyiz

Özbek'in aylarca süren tartışmalar, krizler, hatta belden aşağı vuruşlara kadar uzanan gerilimli günlerin ardından "Türkiye'yi nasıl günlerin beklediği" sorusuna verdiği yanıt da hayli ilginçti:

İsterdik ki, hukuk devleti ilkesi zedelenmesin, yargı daha bağımsız olsun ama bundan sonra bulunduğumuz bugünkü nokta dünden daha geride bir noktadır.

Özbek'e göre "ileri demokrasi" ülkeyi, 12 Eylül darbe anayasasından bile geri götürmüştü.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya ise, demokrasi ve hukuk devletinin en önemli unsurlarından birinin yargı bağımsızlığı olduğuna işaret ederken, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı birlikte ele alındığında, yargının bağımsızlığı için adalet sisteminin iyi işletilmesi, aynı zamanda toplumun gelişmesi ve çağdaşlaşması için de hukuk devletinin korunması gerektiğini söyledi.

Anayasaya Rağmen Koruruz

Soğukkanlılığı bilinen, genelde görüşlerini yazılı açıklama ile kamuoyuyla paylaşmayı tercih eden ve kameralar önünde konuşmaktan pek hoşlanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın, anayasa değişikliğine rağmen yapacaklarını anlattığı tümceler hayli dikkat çekiciydi:
Yargıçlar olarak hukuk devletini ve yargıçların bağımsızlığını anayasa değişse dahi, yasalar değişse dahi korumak azmindeyiz. Bunu engellemek mümkün değildir. Çünkü yargı organı halkın temsilcisidir. Halkı temsilen bu görevini yapmaktadır. Halkımız müsterih olsun. Biz, hukuk devletini gerçekleştireceğiz. Yargıçların bağımsız ve tarafsız olmasını da sağlayacağız.

Referandumdan "evet" sonucunun çıkacağını beklemiş miydi? Başsavcı Yalçınkaya, her zamanki ketumluğuyla bu konuda düşüncesini açıklamak istemezken, gerekçe olarak da bunun siyasete girmek olacağı kanaatinde bulunduğunu söyledi.

Siyasetçi olan Başbakan Tayyip Erdoğan ise milletin ferasetini ve hakemliğini çok net ortaya koyduğunu söylerken, "12 Eylül'de de son sözü millet söylemiştir. Biz. milletin kararına nasıl uymak zorundaysak, nasıl boynumuz kıldan inceyse, yürütme yargı erki de aynı şekilde bu karara uymak, milletin takdirini içine sindirmek zorunda," diye kendince noktayı koyar, sanki kararın tersi yönünde düşünceler ifade edilmiş gibi.

Seçim İçin Geri Sayım

Anayasa değişikliğinin kabulüyle birlikte HSYK üyelikleri için kulis çalışmaları da hızlandı. Kurul için 22 asil ve 12 yedek üye belirlenecekti.
Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) seçim takvimine göre, seçim 17 Ekim 2010 Pazar günü yapılacaktı. Referandumun kesin sonuçlarının açıklanmasının ardından HSYK üyeliği için geri sayım başlarken, Adalet Bakanlığı'nın "destekleyeceği" listedeki isimler de netleşti.

iddiaya göre, bakanlık, HSYK üyelikleri için; personel genel müdürü ve müsteşar yardımcısının da aralarında bulunduğu 7'si adli yargı, 4'ü de idari yargıdan olmak üzere 11 isimle yarışacaktı. Bu haberin Cumhuriyet gazetesinde yayınlandığı tarih çok önemli; 24 Eylül! Henüz resmi olarak adaylıklar bile başlamamış, kesinleşmemiş ve daha seçimlere 3 üç haftadan bile fazla bir süre var.
YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan da, Adalet Bakanlığı'nın HSYK için "gizli liste" hazırladığını söylemiş, bakanlık da bu iddiayı yalanlamıştı.

Adli yargı için listedeki isimler şöyle sıralandı:

Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı İbrahim Okur, Adalet Bakanlığı Eğitim Merkezi Müdürü Ahmet Kaya, Ankara Hakimi Abdullah Yıldız, Aydın Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Er, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Nesibe Ersöz, Sincan Hâkimi Abdullah Yarar, Üsküdar Cumhuriyet Savcısı Celal Avar.
Şimdilik bu listeyi burada sonlandıralım. Listeye, seçimden sonra yeniden döneceğiz!

Adliye Adliye Geziyorlar

Demokrat Yargı Derneği, 27 Ağustos 2010 tarihinde yaptığı bir açıklamayla, bakanlık bürokrasisinin "kıpırtısını" kamuoyuyla paylaştı. Açıklamada, Adalet Bakanlığı bürokrasisinin adliye adliye dolaşarak adaylık propagandası yürüttüklerine dikkat çekilirken, "Yargı ve bakanlık bürokrasinin iktidar mücadelesinden vazgeçerek, her hâkim ve savcının en az kendileri kadar temsil etme ehliyet ve liyakatine sahip olduklarını kabul etmeleri, 'Türk yargısının ve ülkemizin mutlu ve müreffeh geleceği için kaçınılmazdır" değerlendirmesi yapıldı.

Bu eleştiri ve çağrılara karşın, bakanlık bürokratları da adaylık için deyim yerindeyse sıraya girmişlerdi sanki. Oysa Başbakan Tayyip Erdoğan, halkoylamasında yapılacak olanları meydanlarda farklı bir dille anlatıyordu.

İsterseniz o sözlerine kulak verelim:

Van'daki hâkim, savcı oy kullanacak. Hakkâri'deki, Erzurum'daki, Edirne'deki, Sinop'taki, Hatay'daki hâkim, savcı oy kullanacak, 10 tane HSYK'ye üye seçecek. Bunları çıldırtan bu. Bunlar diyorlar ki 'bunlar çocuk, bunlar seçemez'. Niye? Sen de oradan geldin. Niye şimdi bunları hazmedemiyorsun. İşte biz, katılımcı demokrasi diyoruz ve bunun gereği olarak da biz ilk derece mahkemelerdeki hâkim ve savcılara, bu yolu açıyoruz. Yetki sizde, söz sizde, karar sizde, mühür sizde...

Küçük bir bilgi notunu ekleyip burayı şimdilik geçelim. Zaten başbakanın kürsüdeki hesabı HSYK'deki hesaba da uymadı. Başbakanın deyimiyle kürsüdeki hâkim ve savcı da oy kullandı ama kürsüdeki değil, Adalet Bakanlığı bürokrasisi kazandı.
Yargıcın İyisine Şeref Madalyası

HSYK üyeliği için adaylık duyuruları ve açıklamalar birbirini izlemeye başladı. Kürsüdeki yargıç ve savcıların seslerini ve yapmak istediklerini duyurması doğaldı. Ancak YSK kararı uyarınca adaylar propaganda yapamayacaklardı. Adaylar, yalnızca hâkim ve savcıların üye olabildiği www.adalet.org sitesi üzerinden vaatlerde bulunuyorlardı. Ama yargıçlar da vaatlerde sınır tanımadılar.

İşte öne çıkanlardan bazıları:

• 24 saat açık cep telefonu ve e-posta ile 24 saat içinde mutlaka meslektaşlarıma geri döneceğim.
• Bütün meslektaşlar için bir ay yurtdışı tecrübesi.
• Standart dosya üzerinde dosyaya bakanlara 5-10 maaş ikramiye ve devlet üstün şeref madalyası.
• Meslektaşlar görev nedeniyle her türlü baskı, iftira ve haksızlığa karşı etkin bir şekilde korunacaktır.
• Hâkim ve savcılara askerde mıntıka temizliği yaptırılmaması için çaba harcamak.
• Sahil kenarında askerlik sözü.

Kariyerimi Gözden Geçiririm

Bakanlık bürokrasisi de adaylıklarını art arda açıklıyordu. HSYK üyeliği için aday olan Müsteşar Yardımcısı İbrahim Okur, 2 Ekim 2010 tarihinde Radikal gazetesinden Mesut Hasan Benli'nin sorularını yanıtlarken, kendilerine tanınan anayasal bir hakkı kullandıklarında ısrarcıydı.

Bakanlık bürokrasisinden Yargıtay ve Danıştay'a üye olarak giden arkadaşları olduğunu anlatan Okur'un, şu değerlendirmesine kulak verelim, sonra da bu konunun hukuksal tartışmasını irdeleyelim:

HSYK gibi idari bir kurumda görev almamalarını istemek doğru olmasa gerek. Eskiden bakanlıkta görev yapıp da ancak şu anda Kurul'a seçilen üyeler var. Bunların başında ise Ali Suat Ertosun bulunuyor. Şimdi Ertosun, hükümetin adamı mı diyeceğiz? Bakan ve müsteşar zaten Kurul'da ve bakanlığı temsil ediyorlar. HSYK, Yargıtay üye seçiminde her zaman bakanlık bürokratlarından bir iki ismi tercih eder. Bunun mantığı bakanlık bürokratlarının siyasi iradenin kontrolü altına girmesini önlemektir. Yani düzenli ve bir yerlere tabi olmadan çalışıldığı zaman onların Yargıtay üyeliği her zaman mümkündür.
İbrahim Okur, 15 yıl boyunca bakanlıkta hakkaniyet içinde görev yaptığından emindir.

Bunun da seçimlerde test edileceğini düşünür:

Eğer zaten ayrımcılık yaptıysam seçimlerde hâkim ve savcılar bu tepkilerini göstereceklerdir. Bir anlamda hesabımın görüleceği bir süreç. Eğer seçilmezsem zaten 15 yıllık kariyerimi gözden geçireceğim.

Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü Birol Erdem, Eğitim Müdürü Ahmet Kaya da seçimlerde adaydı.
Bir görüşe göre, referandumda kabul edilen 159. maddenin 3. fıkrasına göre, müsteşar yardımcısı dahil, hiçbir bakanlık bürokratının, HSYK üyeliğine aday olabilmesi ve seçilebilmesi mümkün değildi.

Bu görüşü savunanlardan Turgut Kazan'ın gerekçelerini birlikte okuyalım:

Çünkü, bu görevler bakanlığa bağlı idari görevlerdir. Değişen madde ise, birinci sınıfa ayrılmış olan, 'hâkim ve savcılar(ın)' HSYK üyeliğine seçilebileceğini öngörmüştür. Dolayısıyla, ancak kürsüde görev yapan hâkim ve savcılar seçilebilir. Bakanlık bürokratlarının hâkim sınıfından olmaları ve (güvenceli kılınmaları için) 2802 sayılı yasanın 3. maddesi ile hâkim sayılmaları durumu değiştirmez. Elbet hâkim sınıfındandırlar, ama yaptıkları görev hâkimlik değildir. Unutmayalım ki, getirilen kuralın temel gerekçesi, kürsüdeki hâkim ve savcıların temsil edilmesidir. Bakanlık bürokratları kürsüdeki hâkim olmadıkları için, zaten kürsüdeki hâkimleri temsil edemezler ve seçilemezler. Başta müsteşar yardımcısı İbrahim Okur olmak üzere, diğer bakanlık bürokratlarının cumhurbaşkanı tarafından Kurul'a seçilebilmeleri de mümkün değildir.

HSYK üye seçimleri neredeyse bakanlığın bürokratlarının seçimine dönüşmek üzereydi. Yüksek Seçim Kurulu'nun 24 Eylül 2010 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan HSYK Üyeliği Seçimlerinde Uygulanacak Genelgesi de tartışmalara noktayı koymadı. YSK, bakanlık bürokratlarının da adaylığına bu genelgeyle vize verdi. YSK; "başka bir kurumda görev yapan bakim ve savcılar(m) da" aday olabileceğine hükmedince, doğrudan doğruya bakanlık bürokrasisine de HSYK yolu açılmış oldu.

İstanbul Barosu avukatlarından Turgut Kazan, YSK'nin genelgesine dava açtı. YSK kararlan kesin nitelikteydi ve itirazı mümkün olmayan kararlardı.

Ancak avukat Kazan, hem geneldeki "hukuki hataya", hem de YSK kararına neye göre itiraz ettiğine dilekçede ayrıntılı olarak yer verdi:

Halkoylamasıyla yürürlüğe giren 159/3. maddeye göre, bakanlık bürokratları idari görevlerdeydiler; yaptıkları iş de yargıçlık ya da savcılık değildi.
Oysa halkoylamasında kabul edilen anayasa kuralı, kürsüde görev yapan hâkim ve savcıların temsilini öngörmüştü. Kazan'ın hukuki dayanağı ise iktidar tarafından hazırlanan ve kabul edilen maddenin gerekçesinde gizliydi. Orada, "İlk derece mahkemelerini yönetmekle görevli (olanların) HSYK’de temsilinin" amaçlandığı yazılıydı.

Bakanlık bürokratlarının da seçilmesi durumunda HSYK’nın bakanlık bürosuna dönüşeceği kaygısını dillendiren Kazan, yargı yolu kapalı olan YSK kararını neye göre dava ettiğini ise dilekçesinde şöyle anlattı:

Anayasanın 79/2. maddesindeki 'YSK kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz' kuralı öne sürülerek, böyle bir aykırılık korunamaz. Genelgenin karar metnine dahil edilmesi de, yargı denetimini kaldırmaz. Seçimlerin dürüstlük içinde yapılmasını sağlamakla görevli YSK'nin, anahtar liste ile baskı ve yönlendirme girişimlerine karşı önlem almayı bırakıp HSYK'yi bakanlık bürosuna dönüştürecek bir genelge hazırlaması esef vericidir, kabul edilemez.

Kimlerin aday olabileceği tartışmaları gölgesinde, Türkiye'nin tüm il ve ilçelerinden başvuru yağıyordu.
Hem Turgut Kazan'ın, hem de YARSAV Kurucu Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun "Bürokratlar aday olamasın" yönündeki başvurusu YSK tarafından reddedildi. Böylece Adalet Bakanlığı bürokrasisine "hukuki" olarak da adaylığın yolu açılmış oldu.

207 Üyelik Başvurusu

YSK'nin belirlediği seçim takvimine göre, adaylık başvuruları 28 Eylül'de başlayıp 1 Ekim'de sonuçlandı. HSYK üyeliği için, 173 adli, 34 idari olmak üzere toplam 207 birinci sınıf hâkim ve savcı başvurdu. En çok aday başvurusu 81 adayla Ankara'dan geldi. YSK yapılan başvurulardan yalnızca Fethiye 2. Sulh Ceza Mahkemesi hâkimi Hulusi Tahir İlgenli'nin başvurusunu, "Henüz, birinci sınıf olma incelemesine tabi tutulmadığı" gerekçesiyle kabul etmedi. Böylece 206 aday yarışa girdi. Adli yargıdan 7 asıl 4 yedek, idari yargıdan 3 asıl 2 yedek üye HSYK'ye seçilecekti.

Bakanlık Bürokratları Sırada

YSK'nin bakanlık bürokrasisine de vize vermesiyle birlikte, Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü Birol Erdem, Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Halil Okur, Adli Sicil Genel Müdür Yardımcısı Orhan Sungur (YARSAV listesinden), Adalet Bakanlığı Başmüfettişleri Abidin Çelik, Mehmet Yılmaz da başvuruda bulundular.

Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz, Ankara Savcısı Abbas Özden, Nuh Mete Yüksel, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nda yasadışı dinlemeler için araştırma yapan Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi hâkimi Hayri Keskin de adaylar arasındaydı.
Kesinleşen adaylara bakıldığında, seçimlerde, Adalet Bakanlığı, Yargıçlar ve Savcılar Birliği ile Demokrat Yargı Birliğinin listeleri yarışacaktı. YARSAV'ın derneklerle bağı olmayan hâkim ve savcıların oyunu alabilmek için "milliyetçi kanattan olduğu" iddia edilen adayları da destek listesine alması tartışma yarattı.

Bakanlığın üstü örtülü destek vereceği liste ile yargıç derneklerinin destekleyeceği adaylar şöyleydi:

Adalet Bakanlığı: Müsteşar Yardımcısı İbrahim Okur, Eğitim Merkezi Müdürü Ahmet Kaya, Ankara Halcimi Abdullah Yıldız, Aydın Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Er, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Nesibe Ersöz, Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü Birol Erdem, Ankara Bölge İdare Mahkemesi Hâkimi Halil Koç, İstanbul İdare Mahkemesi Hâkimi Resul Yıldırım.

Demokrat Yargı: Kazan Hâkimi Kemal Şahin, Ankara Savcısı İsmail Yalçın, Diyarbakır Hâkimi Faruk Özsu, Konya Hâkimi Mehmet Taştan, İzmir Hâkimi Mustafa Kurtaran ve Ankara İdare Mahkemesi hâkimi Cafer Ergen.

YARSAV: Kadıköy Hâkimi Tamer Akgökçe, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Güngör Tosunoğlu, Ankara Hâkimi Hayri Keskin, Adana Ticaret Mahkemesi Başkanı Sezai Kepek, Danıştay Tetkik Hâkimi Hüseyin Özgün, Başmüfettiş Abidin Çelik, Ankara 1. İdare Mahkemesi Başkanı Kemal Kırklar.

Seçim Yolunda Gelen İstifalar

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, aylar öncesinde Ankara Adliyesi'nde nisan ayında yapılan toplantıda, Pakistan'da darbeye karşı çıkan hâkim ve savcıların istifasını örnek gösterip Türk yargıçlarının da onurlu davranabileceğini söylemişti. Ancak, yargı çevreleri de hükümet kanadı da bunu gerçekçi bulmamıştı. Hatta Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bu söylemi "Pakistan'daki yüksek yargıçların soylu davranışlarını Türkiye'de biz geçmişte görmedik... Siz bunu yapacak cesarette de değilsiniz," diyerek, hafifsemişti.

Prensipte İstifa Tamam Ama...

Gelin biz Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun seçilmiş üyelerinin adım adım istifaya gittikleri olaylara ve istifadan hemen önceki saatlerde yaşananlara bakalım.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, 2009, ardından da 2010 kararnamelerinde yaşanan krizler sürecinde, üyelerin kendi açılarından çalışma çabalarının her seferinde dirençle karşılanması nedeniyle hayli yıpranmıştı. Yargıç üyelerin, Kurul toplantılarında ya da kendi aralarında gerçekleştirdikleri özel sohbetlerin odağını, yaşanan krizler ve "görev yaptırılmaması"nın nasıl aşılacağına ilişkin konuşmalar oluşturuyordu. Bu sohbetlerde istifa seçeneği de hep konuşuldu.

Kurul üyeleri bir ara, 12 Eylülde yapılacak halkoylaması öncesinde istifayı da masaya yatırır. Ancak, referandum öncesinde ya da hemen sonrasında istifa etmeleri durumunda "halka karşı eylem" propagandası yapılmasından çekinirler.

8 Ekim Cuma günü, HSYK’nın Danıştay ve Yargıtay kökenli yargıç üyeleri, Kurul müzakere salonunda bir araya gelirler.
Tüm üyelerin istifası tartışılır. Görev süreleri uzun olan asıl üyelerden Suna Türkoğlu ile Cem Erbük'ün kalmaları görüşü ortaya çıkar. Çünkü, Danıştay'dan seçilen Türkoğlu'nun görev süresi 17 Kasım 2012, Erbük'ün ise 18 Kasım 2012 tarihinde dolacaktır. Hatta eski sistemi bilenlerin kalmasının, gelecek yeni üyeler açısından da yararlı olacağı konuşulur.

Ancak, hem Suna Türkoğlu hem de Cem Erbük, kalmalarının "yanlış" olacağını söylerler. Kendilerinin hem yeni kompozisyon içerisinde çalışma koşullarının olmayacağı, hem de kalmalarının "şık" olmayacağı düşüncesiyle istifa etme düşüncelerini aktarırlar.

Üyelerden Ali Suat Ertosun ise, istifa etmenin sakıncalı olacağına, "Her ne oluna olsun sonuna kadar kalınması ve mücadelenin sürdürülmesi zorunluluğuna" işaret eder. Nedenini ise "Asıl şimdi mücadele edilmelidir, onun yeri de Kuruldur" diye açıklar. Çünkü, Kurul'u terk edilmemesi gereken bir mevzi olarak görmektedir.

istifa görüşünü savunanlar, anayasa değişikliğiyle birlikte "mücadele etmenin anlamının kalmadığı" görüşündedirler.
Üyelerden Musa Tekin ise, görev süresinin bitiminin çok yakın olduğunu söyleyerek -ki 13 Ekim 2010'da görev süresi doluyordu-istifasının toplumda karşılık bulmayacağı kaygısını taşıyordu. Öyle de oldu. Çünkü görev süresinin dolmasına yalnızca iki gün vardı.

İçerde Bölünmüşlük, Dışarıda Bütünlük

Kurul'un yedek üyeleri de anayasa değişikliğiyle birlikte Kurul'da kalmalarının bir anlam taşımayacağı, böylesi bir tarihi kararın dışında kalamayacakları düşüncesiyle istifa konusunda asıl üyelerle birlikte hareket etme görüşünü benimserler.

Burada bir ayraç açmakta yarar var. Kurul'un seçilmiş üyeleri, tüm tartışmalı, krizli, inişli çıkışlı dönemlerde dışarıya karşı hep bütünlük görüntüsü vermeyi başarmıştır. Oysa içerde düşünce ve yöntem konusunda bölünmüşlük vardır. Buna karşın kişisel duygu, düşünce ve davranışlar belli bir dengede götürülerek, birliktelik mesajları güçlü bir şekilde vurgulanır.

İstifa Gününün Bilinmeyenleri

Cuma günü yapılan bu değerlendirmelerde, Kurul üyelerinin istifasının çerçevesi şekillendirilmiştir. Ama hangi gün ve nasıl olacağı konuşulmamıştır. Pazartesi günü durumu yeniden gözden geçirmek üzere, hafta sonu tatiline başlanır. Hafta sonunda üyeler vicdanlarıyla baş başa kalırlar.

11 Ekim 2010 Pazartesi günü sabah saatlerinde üyeler Kurul toplantı salonunda yeniden bir araya gelirler. Kurul salonunda, Başkanvekili Kadir Özbek, asıl üyeler Ali Suat Ertosun, Musa Tekin, Suna Türkoğlu, Orhan Cem Erbük ile yedek üyeler, Ayşe Albayrak Doğan, Fatma Anıl Genç, Ceyda Kerman vardır. Toplantıya yedek üyelerden Coşkun Öztürk ile Feyzi Altınok katılmaz.

Üyelerde biraz gerginlik, biraz da alınan kararın yansımaları konusunda merak vardı. Ortak bir metin hazırlanır. Toplantı salonunda yaşanan son anları bir üye, "tüm üyeler üzerilerine düşen görevleri ellerinden geldiğince en iyi biçimde yaptıkları inanandaydılar" diye anlatır.
İstifaların açıklanacağı basın toplantısının saati 14.30 olarak kararlaştırılır. Anadolu Ajansı aranarak, Kurul üyelerinin düzenleyecekleri basın toplantısıyla istifalarını açıklayacağı bildirilir. O andan itibaren de televizyonlar ve tüm internet siteleri "HSYK depremini" duyurmaya başlarlar.

HSYK Başkanvekili Özbek, cep telefonuyla kendisine ulaşanlara hep o kısa yanıtı vermektedir:

"Açıklamayı saat 14.30'da yapacağız..." Telefonunun susmak bilmemesi üzerine Özbek cep telefonunu sekreterine vererek, "Kim ararsa açıklama saat 14.30'da yapılacak dersin," der.

HSYK’nın Konferans Salonu'nda gazeteciler yerlerini almış, televizyonların canlı yayın ekipleri son hazırlıklarını yapıyorlardı. 12 Eylül'de yapılan anayasa değişikliğiyle birlikte Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelikleri için yapılacak seçim haftasında akıllardaki soru tüm üyelerin mi, yoksa bir bölümünün mü istifa edeceğiydi? Salonun oturum düzenine göre sağ kapısında önce korumalar, ardından ise HSYK Başkanvekili Kadir Özbek ile Suna Türkoğlu, Musa Tekin, Orhan Cem Erbük, Fatma Anıl Genç, Hatice Ceyda Kerman ve Ayşe Albayrak Doğan belirdi. Kurul üyeleri kürsüdeki yerlerini aldılar.

Kurul adına açıklamayı HSYK Başkanvekili Kadir Özbek yaptı. Kurul'un sürekli olarak kamuoyunda tartışma konusu edilmesi ve bu yolla yıpratılmasının, topluma, hukuka ve hukuk kurumlarına verdiği zararı anlattı. HSYK’nın de hiçbir önyargı ve art niyeti olmadan anayasanın çizdiği sınırlar içerisinde ve yasaların kendilerine verdiği yetkilerine sahip çıkarak görev yapmak amacını ısrarla ortaya koymasına karşın, 17 Ağustos 2010 tarihinden itibaren fiilen çalıştırılamaz hale getirildiğini söyledi.
Kurul'u çalıştırmayan kimdi?

Sorunun yanıtı için başkanvekiline kulak verelim:

Üzüntüyle ifade edelim ki, bu husus Adalet Bakanlığı'na defalarca iletilmiş, sözlü ve yazılı başvurularla duruma resmiyet kazandırılmış, yapılamayan her toplantı için Kurul'un seçimle gelen üyeleri tarafından tutanak tutularak durum ilgili makamlara iletilmiş olmasına rağmen bugüne kadar hiçbir sonuç alınamamıştır. Adalet Bakanlığı son olarak Adalet bakanı imzasıyla göndermiş olduğu yazısında yeni oluşum tamamlanıncaya kadar mevcut HSYK'ye gündem yapılmayacağını, Kurul başkanvekilliğine resmen bildirmiş bulunmaktadır.

Özetlersek, Adalet Bakanlığı artık "bu Kurul üyelerini" ve onlarla çalışmayı istemiyordu. Ne zamana kadar derseniz, istenen, kurgulanan ve düşlenen yeni HSYK oluşturuluncaya kadar.

Tarihi İstifa Duyurusu

Kadir Özbek, Cumhuriyet tarihinde bir ilk olan istifayı "Gündemi belli olmayan, toplantı yaptırılmayan, karar verdirilmeyen, görüşlerini açıklaması dahi fiilen engellenen bir yapı içerisinde daha fazla kalmanın bir yarar sağlamayacağı görüşü ile ben ve arkadaşlarım Suna Türkoğlu, Musa Tekin, Orhan Cem Erbük, Fatma Anıl Genç, Hatice Ceyda Kerman ve Ayşe Albayrak Doğan, görevimizden ayrılma kararı almış bulunuyoruz' sözleriyle duyurdu.

Böylece iki yıldır atama kararnamesi nedeniyle hükümet kanadı ile yargıdan seçilmiş üyelerin karşı karşıya geldiği, anayasa değişikliği ile yapısı değişen HSYK'de, aralarında Başkanvekili Kadir Özbek'in de bulunduğu, 4'ü asıl, 3'ü yedek olmak üzere, toplam 7 üye istifa etti.

Fatma Anıl Genç, Hatice Ceyda Kerman, Ayşe Albayrak Doğan yedek üye, Kadir Özbek, Musa Tekin, Suna Türkoğlu, Cem Erbük ise asıl üyeydi. Asıl üyelerden Ali Suat Ertosun, yedek üyelerden Coşkun Öztürk ile Feyzi Altınok istifa etmedi.

Elbette bu istifa bir anda tartışmaları da beraberinde getirdi, ilk akla gelen soru şuydu:

Mademki 17 Ağustos'tan beri Kurul çalıştırılmıyordu, yaklaşık iki ay boyunca neden beklediler? Hatta YAR-SAV Başkanı Emine Ülker Tarhan istifayı yerinde bulurken, gecikmiş bir karar olarak değerlendirdi. Gecikme olarak nitelemesinin nedenini Tarhan, "Çünkü, biliyorsunuz Adalet bakanı ikinci bir emre kadar HSYK’nın çalışmalarına ara vermişti. Kurul en basit bir işi yapamaz hale getirildi" biçiminde açıkladı.

Unvanlılar kararnamesinin getirileceği görüşüyle beklediklerini, bunun için bakanlıkla yazışma yaptıklarını, ivedi işlerin tamamlanması için beklemeyi tercih ettiklerini anlatan HSYK Başkanvekili Özbek, kendileri açısından bunun nedenlerini şöyle açıkladı:

Bekleyip, 17 Ekim tarihinde gerçekleştirilecek seçimden sonra gelecek arkadaşlarımızın buraya gelmesinden veya isimlerinin belli olmasından sonra ayrılmanın da birtakım polemiklere sebep olacağı, yeni oluşacak kadronun beğenilmediği veya onlarla uyumlu bir şekilde çalışılamayacağı şeklinde birtakım değerlendirmeler yapılabilir endişesiyle seçim gününü beklemeden ayrılma kararı aldık.

Ucuz Kahramanlık (mı)

istifa eden üyeler arasında görev süresi dolmak üzere olanlar da vardı. Kadir Özbek'in görev süresi Aralık ayında, Musa Tekin'in görev süresi ise yalnızca 5 gün sonra, yani 16 Ekim tarihinde dolacaktı. Bir gazeteci haklı olarak bu durumu hatırlatıp, "İstifaların görev süresinin dolmasına az. bir süre kala gerçekleşmesi anlamlı değil mi?" diye sordu.

Soruya, HSYK başkanvekili ilginç bir yanıt verdi:

Günlük yaşamda konuşma imkânımız olsaydı biz buna 'ucuz kahramanlık mı yapıyorsunuz' biçiminde bir anlam verebilirdik. Sizin dediğiniz gibi değil. 17 Ağustos'tan beri biz bu konuları değerlendiriyorduk. Hatta bu sürecin başlangıcı 17 Ağustos değil, önceki kararname çalışmalarının başlangıcıdır. O süreden beri Kurul normal çalışmalarını yapamamıştır. Elimizde başka enstrüman kalmamıştır. Çünkü bugüne kadar kamuoyunda da çektiğimiz sıkıntıları bir hâkim ciddiyeti içinde kamuoyuyla paylaşmaya çalıştık. Bu aşamada yapabileceğimiz konu buydu. Eğer aksine bir davranış olsaydı, Sayın Musa Bey ve ben bu ekibin veya bu grubun dışında kalsaydık, 'niye onlar kaldı?' diye sorulabilirdi. Neresinden baktığınıza göre değişir.

Serbest İradeler Sakatlandı

Yargıya yönelik telekulak iddialarının gündeme geldiği dönemde "yargının savunmada" olduğunu ve yeni anayasanın çıkması halinde devletin çatısının çökeceği yorumlarını yapan Kadir Özbek'e "Sa-vunmaktan pes mi ettiniz?" sorusu yöneltildi.

Özbek'in bu soruya verdiği yanıtı birlikte okuyalım:

Biz anayasanın 159. maddesinde yer alan hâkim bağımsızlığı ve hâkim teminatı esaslarının korunmasıyla görevlendirilen bir Yüksek Kurul'un üyeleriyiz. 'Yargı savunma konumuna düşürülmüştür' dediğimiz zaman, yargıya karşı sistemli ve hissettiğimiz bir yıpratma kampanyasının başladığını görmüştük. Bu sebeple bu ifadeleri kullandık. Ancak aradan geçen zaman zarfında, bunu söylemekte beis görmüyorum, insanların iradelerinin fesada uğratıldığı biçimde yani serbest iradelerin sakatlandığı biçimde bir yıpratma kampanyası sonunda belli bir noktaya geldik. Ancak, artık bir anayasa değişikliği yapılmıştır, süreçten geçilmiştir. TBMM'nin bu konuda çıkardığı yasa vardır. Referandum sürecinde halkoyuyla kararlaştırılmış ve yürürlüğe konmuş bir anayasa olduğuna göre artık daha fazla bir şey söylemek gerekmez.

Salondaki Yalnız Adam

Kurul üyelerinin salondaki yerlerini aldığı sırada, üyelerden Ali Suat Ertosun, arkadaşlarını yalnız bırakmadı. Ancak, Ertosun izleyiciler bölümünün ilk sırasında yalnız başına oturdu. Kadir Özbek, buna ilişkin "Değerlendirmeleri herkes kendisi yaptı. Suat Bey yanımızda, bizi izliyor. Bizle birliktedir. Bu soruların yanıtını kendisi verecektir," demekle yetindi.
istifa günü Ertosun açıklama yapmaktan özellikle kaçındı. Gerekçesi ise arkadaşlarının tavrına gölge düşürmemekti.

Ertesi gün Ali Suat Ertosun, arkadaşlarının istifasını saygıyla karşıladığını söyledi; kendisinin bu yolu seçmemesinin nedenini şöyle anlattı:

Arkadaşlarımız bu konuyu uzun süredir düşünüyorlardı. Bu yeni bir şey değil. Sabahtan kalkıp da hadi bugün istifa edelim de yeni bir durum ortaya çıksın demediler. Biz bunu kendi aramızda da tartıştık. Ben ayrılmanın doğru olmadığını, edindiğimiz bilgi ve birikimlerin yeni gelecek olan arkadaşlara aktarılması gerektiğini söyledim. Yapmak istediğimiz bir ton husus var. Bunları gerçekleştirmek için mücadele etmek gerektiğini hep söyledim.

Kalarak bilgi ve birikimini yeni seçilecek üyelere aktarma isteğini anlatan Ertosun, tek başına girişeceği savaşımın zorluğunun da farkındaydı. Farkındalığını da "Bu (istifa etmemem) sonuna kadar da gideceğim anlamına gelmez" sözleriyle ortaya koydu. Arkadaşları için "keşke kakaydılar" diyen Ertosun, tek başına kalmaktan rahatsız da olsa yeni üyelere "doğruları" anlatacağını söyledi.

Ertosun, 2008 yılında üyeliğine seçildiği Kurul'daki kararları, tartışmaları, yaşananları, sıkıntıları her fırsatta HSYK’nın yeni üyelerine anlatır. Ertosun kimi zaman yeldeğirmenlerine savaş açan Don Kişot'a benzetilir. O ise bu benzetmeyi yapanlara "Belki tarih yazmıyorum, ama tarihe tanıklık ediyorum" karşılığını verir. Kendisine neden istifa etmediğini soranlara da hep "Tarihe tanıklık etmek için" yanıtını verir!
Ali Suat Ertosun'un tarihe tanıklığına toplumu ortak edip etmeyeceğini de zaman gösterecek...

Deneyimi Satın Alamazsınız

Kendisinin başkanvekili olmak için kaldığı iddialarını yanıtlayan Ertosun,

"Ben daima şunu söylüyorum: Belli noktalara gelmiş insanların, belli görevlere talip olmaları aslında onların sorumluluk duygularını gösteriyor. Dolayısıyla bu medeni ve yasal bir hak. Ama bunu başka yere çekmek doğru değil. Olayı biraz ucuzlatmak istiyorlar," dedi.

Ertosun, "Yeni oluşacak Kurul'da yaşananlara göre istifa etmeyi düşünür müsünüz?" sorusuna, biraz umutlu ama hayli temkinli bir karşılık verdi:

Yeni bir hukuki durum ortaya çıktı. Hemen her şeye olumsuz bakmamak lazım. Yeni arkadaşlar gelecek. Eski Kurul'un da kendine göre bazı handikapları vardı. Onları da kabul ettik. Ben bunu 1993'te söyledim. Bu Kurul'un yapısı değişmeli diye. Biz baştan bu anayasa değişikliğine karşı çıktık. Çünkü biz daha ideal bir Kurul oluşturulmasını istiyorduk. Yoksa Kurul'un değiştirilmesine karşı çıkan yok. Ama bakarsınız çok iyi Kurul olur. Çok iyi şeyler yaparız. Benim için de bu tarihi bir görev. Çünkü bilgiyi satın alabilirsiniz ama deneyimi satın alamıyorsunuz. Türk halkına karşı sorumluluğum var. (Cumhuriyet, 13 Ekim 2010)

Süre Çarpıtması

Şimdi de eleştirilerin en çok yoğunlaştığı "üyelerin zaten görev süresi bitiyordu" söyleminin gerçekleri yansıtıp yansıtmadığına bakalım.
Yargıtay kontenjanından asıl üye olan Kadir Özbek'in başkanvekilliği 13 Ekim'de, üyeliği ise 2 Aralık 2010 tarihinde dolacaktı. Yani istifasından 2 gün sonra başkanvekilliği, yaklaşık 2.5 ay sonra da üyeliği sona erecekti. Ancak yeniden başkanvekili seçilme olanağı vardı.
Yargıtay kontenjanından seçilen asıl üye Musa Tekin'in görev süresi de istifasından iki gün sonra dolacaktı. Özellikle eleştiriler yalnızca Tekin'e yöneltilse bu eleştiri yerinde görülebilirdi. Ancak diğer üyeler bakımından bu çok da gerçekçi bir yaklaşım değildi.
Danıştay'dan seçilen asıl üye Suna Türkoğlu'nun görev süresi 17 Kasım 2012 tarihinde dolacaktı! İstifa ettiği gün, süresinin dolmasına tam 2 yıl vardı. Yine Danıştay kontenjanından asıl üye olan Orhan Cem Erbük de görev süresini 18 Kasım 2012'de tamamlayacaktı. Yani Erbük'ün de 2 yılı aşkın bir süresi vardı.

Yedek üyelerin durumuna baktığımızda ise, Ayşe Albayrak Doğan 18 Mart 2013, Anıl Genç 3 Ağustos 2011, Ceyda Kerman ise 15 Ağustos 2012'de HSYK'deki görev sürelerini dolduracaklardı.
İstifa etmeyen asıl üye Ali Suat Ertosun'un görev süresi ise 6 Mayıs 2012'de dolacaktı.

Tarihe Düşülen Not

İstifaların siyasi yansımasına geçmeden önce, Türkiye'nin pek de alışık olmadığı bu davranışın yarar sağlayıp sağlamadığına, daha sonra Kurul üyeleri arasında nasıl değerlendirildiğine kısaca bakalım. İstifa eden üyelerden birisi, davranışlarının pratik bir sonuç yaratmadığı değerlendirmelerini, "Tayda sağlama izafi bir kavram. Gelinen noktada istifa etmemiz kişiliklerimize karşı bir görevdi" sözleriyle özetledi. Bir başka eski üye ise "Taşrada görev yapan, yargının bağımsız, olması gerektiğine inanan ve bunu savunan genç hâkim ve sava arkadaşlarımızın bu kararımızı olumlu bulduklarını görüyoruz," diye aktardı.

İstifa eden bir üyenin yorumu ise kısa ve özdü:

"İstifa bugün için değil, tarihe düşülen bir nottu!" Aslında ilginçti; istifa eden üyeler de, etmeyen üye de tarihe "not düştüklerini' belirtiyorlardı. Bakalım düşülen notları tarih nasıl kayda alacaktı!

Cepteki Harddisk

Kurul üyeleri şahsi kullanımlarına tahsis edilen dizüstü bilgisayarlarda çalışmalarını yapıyorlardı. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğinden istifa eden Kadir Özbek, Musa Tekin Yargıtay'da; Suna Türkoğlu ve Orhan Cem Erbük ise Danıştay'da görev yaptıkları dairelerine döneceklerdi. Herkesin odasını ve kişisel eşyalarını topladığı sırada, bilgisayar teknolojisini bilen bir uzman, Kadir Özbek'e dizüstü bilgisayarını ne yapacağını sordu. O ana kadar Özbek bilgisayarı Kurul'da bırakmayı düşünüyordu. Bu düşüncesini paylaştığı bilgisayar uzmanı, Özbek'e "Yanınıza almanız daha sağlıklı olur. Kurul'da kalması sonrası için risk yaratabilir" uyarısında bulundu. Bu uyarıyı yerinde bulan Kadir Özbek, dizüstü bilgisayarın hard-diskini alıp kılıfına yerleştirip cebine koydu ve Kurul'dan ayrıldı.

Aradan kısa bir süre geçtikten sonra Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'ndan bir ulak gelir eski Başkanvekili Kadir Özbek'e. Kurul'daki bir tetkik hâkiminden haber getirmiştir. "Dizüstü bilgisayarın harddiskini ya göndersin ya da 62 TL ücret ödesin!"

Şahsi kullanımına tahsis edilmiş olduğu için istese harddiskin de ötesinde tüm bilgisayarı yanında götürebilecek durumda olan Özbek, bu bilgiyi getirenle Kurul'a haber gönderir:

"Resmi yazısını yazın harddiski göndereyim." Ama Kurul'dan, sözlü olarak istenen harddisk için resmi yazı gelmez. Harddisk de Kadir Özbek tarafından muhafaza altına alınır.

Hükümeti Hiç İlgilendirmez!

Şimdi de, hükümet ile yargı arasındaki ipin kopuşu anlamını da taşıyan istifalar konusunda, başbakanın bakış açısını irdeleyelim. Tayyip Erdoğan, HSYK üyelerinin basın toplantısıyla istifa edeceklerine ilişkin son dakika haberleri üzerine, Suriye'ye hareketinden önce Esenboğa Havaalanı'nda düzenlediği basın toplantısında ilk değerlendirmesini yapar. Başbakan, HSYK ile ilgili konunun kendileriyle ilgisinin olmadığını açıklar!

Sonra da ekler:

Açıklanmamış bir şey üzerinde konuşmam doğru değil. Ben sadece bir ilke tespitini sizlerle paylaşmış oluyorum. Atamalar noktasında, kimin, nereye, nasıl atandığı hususunda da polemiğe girmeme gerek yok. Bu konuda da muhatabımız değiller.

İstifa Etmediler, Şov Yaptılar!

Başbakan Tayyip Erdoğan, HSYK üyelerinin istifasını, hemen ertesi günü, partisinin TBMM'deki grup toplantısında ayrıntılı olarak değerlendirir.

Erdoğan, suçlayıcı bir dili tercih ederek, istifaları şöyle yorumlar:

Rahat durmadınız, hep siyaset yaptınız. Makamlarınızı, koltuklarınızı, rütbelerinizi siyaset yapma aracı olarak kullandınız. Şimdi HSYK'de istifalar olmuş, hayırlısı olsun. Yani sizin elinizi tutan yok fakat geç de kaldınız. Bunun adı aslında dört dörtlük bir şovdur arkadaşlar. Bu öyle hani 'çalıştırılmıyor, şudur budur', bunların hepsi bahane. Bugüne kadar çalıştırılıyordunuz da 14 Ağustos'tan sonra mı bu iş bitti? Zaten 12 Eylül'den sonra millet kararını verdi. Otomatikman toplantı yeter sayısından uzaksınız.
Başbakana göre, iktidarın yargıya yönelik girişimlerini eleştirmek "rahat durmamak/siyaset yapmaktı..."

Başbakan Erdoğan'ın istifa konusundaki en ilginç çıkışı, "Gerçekçi olun, deyin ki 'Bizim Yargıtay'da Danıştay'da işimiz var. Orada adaylıklarımız var ona hazırlanacağız, onun için ayrılıyoruz' deyin. Zaten sayın başkanvekilinin 53 günü kalmış, bir diğerinin üç beş günü kalmış, diğerleri yedek üye. Bir diğeri de istifa etmedi, bekliyor. Yaşanan gelişmeler, hem HSYK seçimlerini etkilemeye yöneliktir hem de Yargıtay ve Danıştay'da geleceğe dönük birtakım hesapların neticesidir" tümcelerinde gizliydi. O dönemde belli gazete ve televizyonlar Kadir Özbek'in Yargıtay başkanlığı için hazırlandığı savma ilişkin haberler veriyordu. Başbakan da buna gönderme yapıyordu. Başbakanın "Diğeri de istifa etmedi, bekliyor" dediği isim ise asıl üyelerden Ali Suat Ertosun idi. Anlaşılan oydu ki, başbakanı bu istifalar kesmemişti. Tüm HSYK’nın boşalmasını istiyordu... Daha önce açıkladığımız gibi aslında Özbek ve Tekin dışında, istifa eden 5 üyeden en erken görev süresini tamamlayacak olanın 2 yılı vardı!
Başbakan, 17 Ekim'de yapılacak HSYK üyelik seçimlerine işaret ediyor, boşlukların dolacağını söylüyordu.

Başbakanın bir sözünün altını çizmekte yarar var:

"Her geçen gün daha iyi olacaktır. HSYK’nın yapısındaki değişikliğin ne kadar isabetli olduğu bir kez. daha ortaya konuldu."
Tayyip Erdoğan'ın değerlendirmesinin yerindeliği, kurulacak yeni HSYK üye seçiminden başlayıp, yapacağı iş ve işlemlere kadar kendisini ortaya koyacaktı. Onları da ayrıca mercek altına alacağız.

Düşen Uçağın Pilotları

istifa kararının toz dumanı kalktıktan sonra, HSYK Başkanvekili Kadir Özbek ile konuştuk. Kendilerinin yargı bağımsızlığı adına yürüttükleri mücadele sürecindeki birtakım değerlendirme ve girişimlerini hiçbir zaman kişisel beklentiler açısından yapmadıkları konusunda ısrarcıydı.

Yapmaya çalıştıklarını şu sözlerle özetledi:

Altını çizerek söylüyorum, bu vaziyette herkes bulunduğu mevkide üzerine düşenin azamisini yapmak zorundadır. Bulunduğum nokta itibarıyla nasıl bir pilot düşmekte olan uçağı kurtarabilmek için azami gayreti sarf edecekse, yapması gereken her şeyi yapacaksa, ben ve arkadaşlarım da onu yapmaya çalıştık. Çünkü kurtarılması gereken bir yargı sistemi ve hâkim bağımsızlığı vardı. Onu sağlamaya çalıştık. (Cumhuriyet, 13 Ekim 2010)

Sistemin Kavgası

Kadir Özbek, yargı ile hükümet arasında aylarca süren "kavganın" görünmeyen nedenini ve vardırılmak istediği yeri şöyle ayrıntılandırdı:


Bu büyük bir projenin ve sistem değişikliğinin bir parçasıydı. Oluşturulması gereken sisteme uymayan birtakım yerler vardı. Bunların değiştirilmesi ve yeni oluşumların gündeme gelmesi gerekiyordu. Bunların en önemlilerinden biri de yargıydı. Aslında yargı ile yürütme arasındaki uyumsuzluk zaman zaman yürütme tarafından gizlenmeden açık açık ifade edildi. Kimi zaman öyle noktalara getirildi ki yargı yuhalatıldı. Sistem değişikliği nedeniyle yargıya yönelik saldırı noktalarına geldi. Buna karşı da ayakta kalmak, bir hâkim titizliğinde karşı koymak gerekiyordu. Biz bunu yapmaya çalıştık.

Boşuna Örnek Vermedik

HSYK başkanvekilinin Pakistan'daki istifa örneği, aslında başbakan başta olmak üzere o günkü hükümet yetkililerinin değerlendirmelerine yanıt niteliğindeydi:


Aylar önce, Ankara Adliyesi'nde yapılan sempozyumda, Pakistan'daki yargıçların, 1981'deki darbeden sonra hazırlanan anayasa üzerine yemin etmemek için istifa ettiğini anımsatıp Türk yargıçlarının da bu kadar onurlu olabileceğini söyledim. Bunu boşuna söylemedim. O örneği verdiğimiz günden bu yana gündemimizde istifa vardı. (Milliyet, 13 Ekim 2010)

AKP Yargı Kolları

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun grup toplantısının gündeminde de HSYK üyelerinin istifası vardı. Kılıçdaroğlu, Erdoğan'ın istifalara ilişkin değerlendirmesini "demokrasiden nasibini almamış bir başbakanın hukuk bilmezliğinin" söylemi olarak nitelendirdi.

"Hem hukuku, hem yasayı bilmeyeceksin, hem de dilin uzun olacak, halkı aldatacaksın. Hukuk bilmiyorsan, yasa bilmiyorsan, konuşma. Hâkimlerin arkasında 'Adalet Mülkün Temelidir' diyor. Oradaki mülk devlettir.

Oysa öyle anlaşılıyor ki sayın başbakan o mülkü kendi mülkü sanıyor" diyen Kılıçdaroğlu, yargıdaki eksen kaymasını şöyle anlattı:

Nasıl bir demokrasidir ki, savcıların, yargıçların telefonları dinlenir? Nasıl bir hukuk sistemidir ki, yasadışı dinlenen telefonları sayın başbakan kürsüye çıkıp kendine siyaset malzemesi yapar? Nasıl bir demokrasidir ki, konuşmaları yapanlar ertesi gün kendisini Silivri'de bulur? Eğer Türkiye'de eksen kayması tartışması başlayacaksa, bu tartışma yargı süreciyle başlayacaktır. Anayasa değişikliğinden sonra, herhalde AKP'nin gençlik ve kadın kolları dışında bir de yargı kolları olacak!

MHP lideri Devlet Bahçeli ise, HSYK üyelerinin istifasını, "hükümetin yandaş yargısını oluşturma girişimlerinin meyvesi" olarak nitelendirdi.

Hükümete Meydan Okudular

Başbakan Erdoğan'ın 'bizim konumuz değil" diyerek yok saymaya çalıştığı istifalar, Türkiye'nin sınırlarının ötesinde de yankılandı. İngiliz Financial Times gazetesi, "hükümete meydan okudular" başlığıyla olanları duyuruyordu okurlarına. Delphine Strauss imzasıyla yayınlanan haberde "Üst düzey yargı atamalarını kararlaştırdığı için etkin olan HSYK’nın reformu, referandumda onaylanan anayasa değişikliklerinin en tartışmalı unsurları arasındaydı. Türkiye'nin yüksek mahkemeleri, İslamcı kökleri nedeniyle laikler arasında kuşku yaratan iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin girişimlerini sık sık bloke etti," denildi.

Kaynakça
Kitap: İlahi Adalet, Yargının Siyasallaşma Günlüğü
Yazar: İlhan Taşçı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir