Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yargıda Saflar Sıklaşırken...

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yargıda Saflar Sıklaşırken...

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Eki 2011, 00:42

YARGIDA SAFLAR SIKLAŞIRKEN..

Ana muhalefet partisi CHP, anayasa değişikliği paketinin iptali için 14 Mayıs 2010 tarihinde Anayasa Mahkemesi'ne başvurur. 97 sayfalık dilekçede, "reform" olarak nitelenen anayasa değişikliğinin AKP'nin "dayatma metni" olduğu vurgusu yapılır.

Dilekçede, çok sayıda yerli ve yabancı anayasa hukukçusunun görüşlerinden alıntılar yapılırken, anayasa hazırlama süreci uzmanı Prof. Andrew Arato'nun Türkiye'ye uyarıları ile AKP'nin gizli oy yerine "denetimli" oy kullandığına ilişkin Meclis'te çekilen fotoğraflara yer verilir.

Totaliter Rejim Tehlikesi

Dilekçede değişiklikler için "Teklif görünümü verilmiş bir kanun tasarısı" nitelemesi yapılırken, tasarının yaşama geçmesi halinde oluşacak "tehlike" şu tümcelerle anlatılır:

Yargının yargı organlarının üyelerinin seçiminde yasama veya yürütmeye tanınan yetkiler nedeniyle tarafsızlığını ve bağımsızlığını yitirip yandaş yargıya dönüşmesi; yasama-yürütme arasındaki fiili bütünleşmeye yargının da katılması sonucunu doğuracaktır. Böylesi bir bütünleşmenin ise, demokrasinin bir totaliter rejime dönüşmesi tehlikesine yol açacağı kuşkusuzdur.

Düzenlemelerle yargının, yürütme ve yasamanın güdümüne gireceği, yandaşlaşacağı anlatılan dilekçede, "Bu anayasa değişikliği, anayasayı anayasaya aykırı olarak değiştiren kanunların iptalini, getirdiği düzeneklerle imkânsız, denecek kadar güçleştirdiği için, Cumhuriyet yönetim biçiminin kendisini değiştirecek, başka anayasa değişikliklerinin de önünü açacaktır. Böylece Cumhuriyetin temel felsefesi ve bu felsefeye dayalı devlet yapısı, yapılacak yeni anayasa değişiklikleri ile rahatça başkalaştırılabilecektir" değerlendirmesi yapıldı.

Başkana 'Aşk Oyunu'

Her geçen gün yeni isimler, kurgular ortalığa dökülüyor, belli kesimdeki, "istenmeyen" insanlar hedef alınıyordu. Yargıçların izlenmesi, dinlenmesi, itibar kaybettirici operasyonların gerçekleştirilmesi, yetkisi olmayan hâkim ve savcıların yetkili gibi davranışları, yargıçlar ve istenilmeyen kişilerle ilgili ses kayıtlarının ortam dinlemeleri peş peşe ortaya çıkıyordu.

O günlerde Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Koksal Şengün'ün de adı "aşk oyununa" dahil ediliverdi. Haziranın ilk haftasında Şengün, Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde bulunan makamında gazetecilere açıklama yaptı.

Şengün kırgın ve kızgındı:

"Bunlar hoş şeyler değil. Asıl yönlendirme bu şekilde olur. Beni ailevi olarak bir süre etkiler belki, ama iş olarak beni etkilemez.. Bu saatten sonra biri gelecek bana 'Bunu al, bunu tut', olacak şeyler değil bunlar."

Telefonları da dinlenmişti Şengün'ün. Gazetelerden bunu öğrenmesi üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı ile görüştüğünü, "muhatabı olarak kabul etmediği" için soruşturmayı yürüten savcılarla görüşmediğini söylemekle yetindi.

Hesabını Sorarlar!

Yılların yargıcı, neredeyse ömrünü mahkeme dosyalan içinde geçirmiş Koksal Şengün'ün "birileri birilerine savaş açtı" tümcesinin altı kalın çizgilerle çizilmeliydi.

Koksal Şengün'ün hem isyanına, hem de uyarı niteliğindeki açıklamalarına kulak verelim:

Bir mahkemenin üzerine bu kadar gidilmez. Ne yaparlarsa yapsınlar bir şey alamazlar. Olmaz, olamaz. Bu saatten sonra hiç olmaz. Bizim eğilme şansımız yok, biz pat diye kırılırız. Çok ağır şeyler de söylerim. Yeri ve zamanı değil. Ayrıca terbiyem de müsaade etmez. Aslında kurt içimizde, dışarıda değil. Böyle yapılarak soruşturma yönlendiriliyor. Basına falan şey yapmaya gerek yok. Basına servis yapan belli gruplar var. Basın gidip de kasayı açıp da çıkarmıyor bunları. Yargıya bu kadar karışmak hiç kimsenin işine yaramaz. Hiçbir grubun yararına değil. Yarın eskaza iktidar değişirse bunun hesabını başkaları sorar. Daha kötü sorar. Bu hiç kimseye yaramaz. Kimse bundan kâr ummasın. {Cumhuriyet, 9 Haziran 2010)

Dava 30 Yılda Bitmeyecek!

Şengün'e, Kadir Özbek ile görüşüp görüşmediği de soruldu. Şengün, Özbek'in HSYK başkanvekili olduğunu anımsatarak, "Kadir Özbek benim başkanımdır. Yargıtay üyeliğine adaylığımı koymuştum. Kulis faaliyeti yaptım. Ama bu kulis faaliyeti normal bir şey. Onunla ilgili kendisiyle konuştum. Ama seçilemedim," diye konuştu. Kulis kapsamında görüştüğü Kadir Özbek, Koksal Şengün'e, "Belkide en sonda söylenecek şeyi en başta söylüyorum," diyerek söze başlar ve, "Bu aşamada Yargıtay'a üye seçilme şansın yok. Yapacağımız atama kamuoyunda sanki davaya müdahale ediyoruz gibi algılanabilir. Siz görevinize devam edin. Bir an önce davayı bitirin ve yargı üzerindeki gölge kalksın," diyerek, üyelik için çok da umutlanmamasını ister.

Koksal Şengün'ün, Özbek'e verdiği yanıt da bir o kadar umut kırıcıdır:

"Bu dava (Ergenekon) 30 yıl bitmez!"

Koksal Şengün, Yargıtay üyeliği için yürüttüğü kulis çalışması kapsamında Kurul'un diğer üyeleriyle de görüşür. Bir Kurul üyesi ise, Şengün'e baktığı davanın Yargıtay üyeliğinden de öncelikli ve önemli olduğunu söyler. Kurul'un yargıç üyesi, Koksal Şengün sanki Ergenekon davasının ardından Yargıtay üyeliğine aday olmuş gibi bir hava yaratılmasından rahatsızdır. Ona göre, Şengün ilk kez aday olmuyordu ve son beş yıldır hep Yargıtay üyeliğini istemişti.

Seyfi Oktay ile yemek yemelerinin, istihbaratçılar tarafından "görüştüler" şeklinde dosyaya not olarak konulduğunu belirten Şengün, Oktay ile görüşmelerinden birinin ramazan ayında iftar yemeğinde, diğerinin de Yargıtay üyeliği için olduğunu söyledi.

Hukukun ayaklar altına alındığının, bu durumun böyle gitmesinin mümkün olmadığının altını çizen Koksal Şengün, bir anlamda hukukun ve hukukçuların çaresizliğini haykırmaktaydı:

"Burada her şeyde sıkıntı var. Bu böyle yürümez.. Her şey birbirinden koptu. Bu hukuk böyle gitmez.. Güven kalmadı. Biz. bu işi böyle yapmadık. Çok hoş bir şey değil. Ayıp bir şey. Benim şahsımla ilgili değil, ailemle ilgili. Benim ailem var, yeni torunum oldu. Şimdi git ona anlat; ne anlatacaksınız? Çevremdeki herkese tek. tek nasıl anlatabilirim ki. Hepsi ayıp... " dedi.

Rejim Savaşı Başladı

Şengün'ün açıklamalarının ardından, HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, ortamı "allak bullak bir atmosfer" olarak nitelendirdi. Özbek'in dikkat çektiği ve en tehlikeli durum ise "Adil yargılanma kompozisyonunun gerçekleşemeyeceği bir ortam var" tümcesinde saklıydı. {Cumhuriyet, 10 Haziran 2010)
Koksal Şengün'ün başında bulunduğu heyetin görüştüğü Ergenekon davasını "Türkiye'nin kimyasını bozan, adeta bitmek tükenmek bilmeyen önemli bir dava" olarak nitelendiren Özbek, Şengün olayını "Eğer bu kişi feryatlarda bulunuyorsa, üzerinde durulması gereken noktaların son derece yoğun ve önemli olduğu ortaya çıkıyor. Bizim Kurul olarak başından beri söylediğimiz kırmızı çizgimiz yargı bağımsızlığıydı. Artık siyaset Türkiye'de yargının üzerine çökmüş durumda. Arkadaşımız, o noktaya getirilmemiş olsaydı. O derece incinip, sıkıntıya sokulmasaydı. Asıl olan iktidarların yargıdan, yargılama mekanizmasından hesap sorması değil yargının hesap sormasıdır," sözleriyle değerlendirdi.

Kadir Özbek, gelinen noktayı, "Bu savaş Türkiye'nin düzeninin, rejiminin savaşı. Ya mevcut rejim devam edecek... Bunları bir vatandaş olarak, kişisel olarak değerlendiriyorum. Çünkü bir hukuk devletini, kuvvetler ayrılığını siz zorluyorsanız; yaptığınız icraatla onun sınırlarını, ilkelerini zorluyorsanız; bunun sonunda rejim, sistem tehlikede demektir" sözleriyle özetledi.

Gizli Toplantıdan Açık Vize

Yargıyla hükümeti "kanlı bıçaklı" hale getiren, muhalefeti veryansın ettiren, toplumun geniş bir kesimini kaygılandıran anayasa değişiklik paketi için gözler Anayasa Mahkemesi'ndeydi. Çünkü yüksek mahkemenin vereceği karar, referandumun gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğini de ortaya koyacaktı.

Ankara'da yanıtı aranan soru, "Anayasa Mahkemesi dosyayı hangi gün gündemine alacaktı?"

7 Temmuz 2010 tarihinde, Ankara için gün "sakin" bitmiş sanılmaktaydı. Gazete ve televizyonların yargı muhabirlerine Anayasa Mahkemesi görevlilerinden saat 19.00 sıralarında gelen bir "çağrı", uzun olacak gecenin habercisiydi. Bilgiye göre, "Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, saat 20.00'de açıklama yapacak"tı.

Ancak Anadolu Ajansının teknik bir sorun yaşaması nedeniyle, Haşim Kılıç, yarım saat gecikmeli çıktı gazetecilerin karşısına.
Anayasa Mahkemesi heyeti o gün saat 09.3 0'da, CHP'nin anayasa değişiklik paketine ilişkin iptal istemini görüşmek üzere bir araya gelmişti. Kılıç, konunun önemini bildiklerini, bu nedenle, aralıksız çalışmaya karar verdiklerini ve yemek arası dahi vermeden çalıştıklarını söyledi. Görüşme maratonu yaklaşık 9.5 saat sürmüştü.

Haşim Kılıç, toplantının hangi gün yapılacağının duyurulmaması ve "gizli" yapılma gerekçesini şöyle savundu:

"Basının bugüne kadarki Anayasa Mahkemesine karşı yapmış olduğu yayınlar nedeniyle arkadaşlarımız, çok ciddi anlamda bundan rahatsız, olmuşlardır. Ben bu mahkemenin başkanı olarak, arkadaşlarımızın rahat bir ortam içinde bu görüşmeleri, bu müzakereleri sürdürme görevini, imkânını yaratmak zorundaydım. O nedenle bu konuda sizlere bugün görüşüleceğine ilişkin herhangi bir bilgi verilmedi."

Anayasa değişiklik paketine yüksek mahkeme öz itibariyle vize vererek, paketin 12 Eylül 2010 tarihinde referanduma sunulmasının yolunu açtı.
Anayasa Mahkemesinin kararı hukukçuları da ikiye böldü. Anayasa değişikliğinin biçimine ve hedefine ilişkin kaygılarını her fırsatta dile getiren; hedefteki HSYK’nın Başkanvekili Kadir Özbek, yüksek mahkeme kararını "Yürütmenin yargı üzerindeki örtülü, bağlantılı irtibat noktaları dikkate alınmamış. Anayasa ve kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olduğu gözetilmemiştir. Anayasa Mahkemesi'nin kuvvetler ayrılığı ve hukuk devleti ilkelerinin ihlali noktasında bir yaklaşımı olmadığını görüyoruz" sözleriyle değerlendirdi.

12 Eylül'de referanduma sunulacak anayasa değişiklik paketinin kısmen iptalini yorumlarken "yazık oldu" sözleriyle kaygısını dile getiren Kadir Özbek, "Kişisel düşüncemdir, iptal ediliyormuş gibi izlenim vererek iptal edilmemiş gibi bir karar ortaya çıkmıştır. Bu sebeple de 'yazık oldu' diyorum. 'Timsah gözyaşları' diye bir kavram var biliyorsunuz, ben onu izledim akşam. Hükümet kanadının saygıdeğer mensuplarının yüzleri gülüyordu. Gözlerinin içleri gülüyordu, farkında olmuş olmanız lazım."

Özbek, "işin esasına girilip öyle bir inceleme yapılmış olması açısından birtakım yakınmalarda bulunulduğunu" da hatırlattı.

Motor Sağlam, Kaporta Çizik

Adalet Bakanı Sadullah Ergin ise yüksek mahkemenin esasa girerek yanlış yaptığını savunurken, bir yandan da sürecin bittiğini ve referandum sürecinin başladığını haber vermekteydi.

En ilginç yorum ise, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya'dan geldi:

"Reform arabası motoru sağlam, benzini tam, tekerleklerinde hava boşalma olmaksızın yoluna devam edecektir. Kaporta çizikleri var. Süreç, bunu tasfiye eder."

Mahkemenin kararıyla birlikte anayasa değişikliğine ilişkin referandum için geri sayım başlamıştı. İktidar üyeleri açısından her söylemin sonu anayasa değişiklik paketine varıyordu. Kurulun kötü olduğunu, işe yaramazlığını, "haddini bilmezliği"ni anlatmak için herkes farklı bir yöntem deniyordu.

En vurucu yorum, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik'ten geldi:

"Gırtlağına kadar politize olmuş, ideolojiye bulaşmış hâkimler var. HSYK’nın yapısını değiş-tirmeye çalışıyoruz. Kendisine dokunduğun zaman eğer şu anki HSYK’nın başındaki insanlarda yetki olsaydı, başta başbakan olmak üzere bakanları teker teker içeri atacaklardı!"

Bir an için mümkün mü diye sorulabilir. Ama ne mümkün. Zaten mümkün olmadığı iddia sahibi Hüseyin Çelik'in sözlerinde de var:

"Yetkisi olması durumunda." Hani yetkisi olursa anlamında söylüyor!

2010 yılına gelindiğinde HSYK’nın gündeminin ilk sırasında yine kararname vardı. Yasa gereğince her yılın yaz ve güzünde iki dönem kararname çıkarılıyordu. Anımsatalım, 2009'un güz kararnamesi, bir sonraki yıla "devrolmuştu".

Adalet Bakanlığı, 1325 adli yargı hâkimi ve Cumhuriyet savcısının merakla beklediği kararname taslağını 6 Temmuz 2010'da HSYK'ye gönderdi. Ancak bakanlık bir türlü -devirlileri de kapsayan- unvanlılar kararnamesini Kurul'a göndermedi.

Tüm ısrarlara karşın kararname taslağının Kurul'a ulaştırılmamış olması, üyeler arasında ve yargı kulislerinde, "Bakanlık, referandumdan önce unvanlı ataması yaptırmak istemiyor" görüşü yoğunlaştı. O dönemde kulislerde konuşulan bir başka iddia ise, Adalet Bakanlığı'nın bir önceki yılda olduğu gibi Ergenekon savcı ve hâkimlerine ilişkin taşıdığı yeni bir yer değiştirme "önerge" kaygısıydı.

HSYK’nın Bakanlıktaki Minik Kuşu

Unvanlılar kararnamesinin bir türlü getirilmemesi nedeniyle gerilimli geçen bir toplantıda, HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, hem Adalet Bakanı Sadullah Ergin hem de Müsteşar Ahmet Kahraman'a dönerek, "Bizi gözden çıkarttınız galiba. Siz bu kararnameyi yaptırmayacaksınız," diyerek, Kurul'un rahatsızlığını dile getirir. Müsteşar Ahmet Kahraman ise "Çocuklar çalışıyor. Getirecekler. Yakında Kurul'a getireceğiz,," karşılığını verir. Üyelerden Ali Suat Ertosun ise "Ne bitmedik incelemeymiş. İncelediğiniz, kadarki bölümünü getirin," diyerek tepkisini ortaya koyar.

Aslında, Kurul üyelerinin Adalet Bakanlığında minik kuşları vardı. Kurul üyelerinin, bakanlıktaki minik kuşlardan aldıkları bir haber, söylenenin tam aksini aktarmıştı. Çalışma yapıldığı söylenen unvanlılar kararnamesinin hazırlanmasına ilişkin hiçbir bir çalışma yoktu! Anlaşılmıştı ki, Kurul oyalanıyordu...

1325 kişiyi kapsayan taslağın görüşmeleri sürerken, bir yandan da kulaklar ve gözler iktidar ile yargıyı karşı karşıya getiren unvanlı kararname taslağındaydı. Adalet Bakanlığı, 138 unvanlı yargıç ve savcıyı kapsayan kararname taslağını üç haftalık gecikmenin ardından, 30 Temmuz'da HSYK'ye gönderdi.

Hem Kurul'un doğal üyeleri, hem de seçilmiş üyeleri Dikmen hâkimevinde bir araya gelerek, yargıç ve savcı atamalarını masaya yatırdı. Bu toplantıların da odağında başsavcılar, başsavcı vekilleri ile özel yetkili savcı ve yargıçların durumlarının ne olacağı vardı. Kurul kısa bir süre içerisinde 1325 yargıç ve savcıdan 1274'ünün atamasını 16 Ağustos'ta tamamladı.

Başsavcıları, vekillerini, özel yetkili savcıları ve yargıçları da kapsayan unvanlılar kararnamesinden ise hâlâ ses yoktu!

Bir İlk Gerçekleşiyor

O ses iki gün sonra Adalet Bakanlığı'ndan duyuldu:


"Taslakların karara bağlanmayan -yani unvanlılar- bölümleri geri çekilmiştir."

Yani unvanlılar kararname taslağı yine görüşülememişti. Adalet Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, ana taslaktan kalan 67 hâkim ve savcı ile unvanlılar taslağındaki 79 hâkim ve savcının durumlarının görüşülmesi sürerken, HSYK üyelerince, 84 kişinin isimlerinin görüşülmeyi bekleyen kararnameye eklenmek üzere, 140 kişinin isimlerinin ise durumları değerlendirilerek gerekirse kararnameye eklenmek üzere teklif edildiği savlandı. Sav diyoruz, çünkü bu tezin ardında yatan gerekçe hayli ilginçti.

Bu konuyu irdeleyelim, ondan sonra bakanlığın açıklamasının izdüşümüne bakalım.

Olmayan Listelerle Savaş

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu toplantıları, Kurulun seçilmiş Yargıtay ve Danıştay'dan beş üyesi ile Adalet bakanı ve müsteşarının katılımıyla gerçekleştirilmekteydi. Kurul'un doğal üyeleri dışında Adalet Bakanlığı'nın personel genel müdürü, yardımcıları, tetkik hâkimlerinin de aralarında yer aldığı bürokratlar toplantıya katılmaktaydı. Kurul toplantılarında yaşanan "neredeyse her şeyi bilen, duyan, gören" belli bir basın çevresi vardı. Bu çevreler tam da bu görüşmelerin yapıldığı sırada, "HSYK’nın seçilmiş üyeleri 84 kişilik yeni bir korsan liste verdi. Seçilmiş üyelerden 140 kişilik yeni isim çıkartması" içerikli haberler vermekteydi.

Bu haberler Kurul'un yargıç üyelerini şaşırtır. Çünkü liste olarak adlandırılabilecek ve Kurul görüşmeleri sırasında Adalet Bakanlığı tarafından verilmiş bir çalışma ya da söylendiği gibi bir liste yoktur. Ancak her şeyi bilenler, yaptıkları haberlerde bu sayılar konusunda ısrarlıdırlar. Kurulun seçilmiş üyelerinden birisi merak eder bu sayıların nereden çıktığını. Öyle ya, toplantıda konuşulanların kimileri servis edilebilmektedir. Bu düşünceden hareketle bu sayıların izini sürer. Kurul toplantılarında da yer alan bir tetkik hâkimi, bu liste meselesinde görevlendirilir.

Çıkan sonuç hayli ilginçtir. O yıl içerisinde mazeret, sağlık, eş durumu gibi özel durumları olan onlarca yargıç ve savcının ismi görüşmelerde dile getirilir ki, bunların atamalar sırasında özel durumları gözetilsin. Kurulun üyeleri, kendilerine yapılan başvurulardan hareketle toplantıdaki tetkik hâkimlerine, isimleri belirterek, sırası ve konusu geldiğinde bu kişilerin hatırlatılması için notlar aldırırlar.

Kendi Referanslarıyla Vurulurlar

Mesela AKP'li Ülkü Güney'in bir ricası vardır bu konuda. Genç bir bayan hâkimin İzmir yakınına tayini için referans olur. Çünkü o genç hâkimenin annesi yatalak ve balama muhtaçtır. Ya da çocuğunun organları terste olması nedeniyle donanımlı hastane bulunan bir büyük kente gitme talebini Kurul üyelerine ileten yargıcın durumu. Tüm bunlar, aslında görüşmeler sırasında, tetkik hâkimine, "şu ismi not edin, mazereti var, unutmayalım mazeret müzakeresinde görüşülsün" notlarından derlenen ve kamuoyuna yeni bir mini kararname/korsan liste gibi yansıtılan konulardır. Hatta bazı isimler öyledir ki, öneriyi dile getiren Kurul üyeleri, söz konusu hâkim ve savcıyı tanıma-maktadırlar bile. Çünkü mazeretleri raporludur!

Yeniden Adalet Bakanlığı'nın açıklamasına dönelim. Bakanlık açıklamasına göre, Kurul üyelerinin bu teklifleri içerisinde başta İstanbul, Erzurum ve Diyarbakır olmak üzere, özel yetkili mahkemeler ve savcılıkların yapısının tamamen değiştirilmesine dönük öneriler de vardı.

Taslağımızı Geri Çekiyoruz

Bakanlık kararname taslağını görüşmeden geri çekti ve bunun gerekçesini şöyle açıkladı:


Bu önerilerin görülmekte olan davalar ile yürüyen soruşturmalara doğrudan müdahale etme sonucunu doğuracağı açıktır. Ayrıca, söz konusu önerilerin değerlendirilmesi ve kararnameye dahil edilmeleri halinde bunların boşalttıkları yerlere de yeni atamaların yapılması gerekecek ve bu şekilde çok sayıda hâkim ve savcıyı ilgilendiren yeni bir düzenleme yapılması ihtiyacı doğacaktır. Bu da ancak yeni bir taslak çalışmasıyla mümkün olabilecektir. Kanun, Yönetmelik ve Prensip Kararları çerçevesinde tüm bu önerileri değerlendirmek, yargı bağımsızlığı ve tabii hâkim ilkesini ihlal etmeyecek şekilde hazırlanacak yeni çalışmayı Kurul'un önüne getirmek üzere kararname taslaklarının karara bağlanmayan bölümleri geri çekilmiştir.

'Bakanlığın Çekme Yetkisi Yok'

Bakanlığın gerekçe ve değerlendirmelerinin ardından, şimdi de masanın diğer ucundaki seçilmiş üyelerin irdelemesine bakalım. Kurul da aynı gün bakanlığa karşılık verdi.

Seçilmiş üyeler, yaşanan bunalımın Adalet Bakanlığı'ndan kaynaklandığı görüşündeydi.

Artık iplerin koptuğu krizin nedenini, Kurul'un seçilmiş üyelerinin yaptığı yazılı açıklamadan okuyalım:

Adalet Bakanlığı kaynaklı bu kriz, Kurul'un tüm yapıcı çabalarına rağmen son yıllarda sistemli olarak yürütülen Kurulu yıpratma ve çalışamaz hale getirme uğraşının ürünü ve sonucudur. Kurul'da görüşülmeye başlanmış olan kararname taslaklarını Adalet Bakanlığı'nın geri çekme yetkisi bulunmamaktadır. Gündemin Adalet bakanı tarafından geri çekilmesi, HSYK’nın anayasa ve 2461 sayılı kanun ile belirlenen görev ve yetkilerinin dikkate alınmaması anlamına gelir.

Bu durumun kabulü hukuken mümkün değildir:

Kurul gündemine alman konular Kurul'ca incelenip görüşülüp değerlendirilip karara bağlanmak durumundadır. Bakanın Kurul gündemi tamamlanmadan veya Kurul tarafından erteleme ve ara verme gibi bir karar verilmeden gündem konusu taslağı geri çekme yetkisi yoktur. Kurul, kararnamenin geri kalan kısımlarının görüşülmesine devam edilmesini ve bir an önce sonuçlandırılmasını beklemektedir.

ilerleyen aşamalarda, Kurul'un her şeye rağmen 146 kişiyi kapsayan kararnameyi görüşmek beklentisi ve isteğinin boşa çıkacağı da görülecekti.

Küsen Çocuk Gibiler

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek ise, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun gündemine alınan bir konunun çıkarılmasının da ancak Kurul'un vereceği kararla mümkün olacağında ısrarlıydı.

Kararname taslağının ancak imzalandıktan sonra kararname adını alacağını vurgulayan Özbek, "taslağı geri çektim" yaklaşımını şu sözlerle yorumladı:

Taslak, Personel Genel Müdürlüğü tarafından -ki bu müdürlük HSYK’nın sekreteryasıdır- Kurul'a sunulmak üzere hazırlanan taslak, artık Kurul'un gündemine alındıktan sonra Kurul'un malıdır. Gündemden çıkarılması ancak Kurul'un vereceği kararla olur. Yoksa basit bir tabirle topu getirip kendisine pas verilmediği için veya gol atamadığı için küsüp giden, topu koltuğunun altına alıp 'ben eve gidiyorum, ben oynamıyorum' diyen çocuğun işine benzer.

Kurul görüşmelerinde kişilerin durumları ele alınırken, olaylar da irdeleniyordu. Geçtiğimiz bölümlerde anlattığımız Habur, Erzurum ve Ergenekon soruşturması gibi. Başkanvekilinin açıklama-sından Kurul'da bu konunun görüşülmesinin de rahatsızlık yarattığı anlaşılıyordu.

Özbek de haklı olarak kişilerin durumları ve konumları irdelenirken bunlara bakılmasının olağanlığına işaret ediyor ve şu soruyu yöneltiyordu:

"Bir Habur olayı yaşadık. Habur olaylarında yargının kullanıldığından bahsedildi. Ne oldu, ne bitti, neler yapıldı, bunun tartışılacağı, sonuca bağlanacağı yer Kuruldur. Bunlar konuşulmayacak, değerlendirilmeyecekse nerede konuşulacak?"

Kurul üyeleri çalışmaların sürdürülmesi konusunda ısrarcı olup yeniden toplanacaklarını duyurdukları saatlerde, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, "HSYK’nın önünde görüşülecek bir taslak bulunmamaktadır. Taslak olmadığına göre, yeni bir gündem de yapılmadığına göre, HSYK ancak gündem yapılmak suretiyle toplanabilir. Şu anda toplanmamasının hukuki anlamda sakıncası bulunmamaktadır" açıklamasıyla, Kurul'u yok saymıştı.

'Kadını Erkek Yapamazlar!'

Özbek, HSYK’nın çalıştırılmamasının hukuki sonuç doğurabileceği uyarısında bulunmuştu. Adalet Bakanı Sadullah Ergin ise bu uyarıyı, "Bu Kurul'dan kadını erkek, erkeği kadın yapmaktan başka her şeyi yapabilir gibi bir anlayışa sahip olan üyeler geçmiş. Bu arkadaşlarımız böyle bir şey düşünüyorlarsa herhalde bizi falanca ildeki mahkemedeki savcı, hâkim gibi görüp bizi de görevden alabilirler, bizim de yetkilerimizi kaldırabilirler. Bilemiyorum sonuç derken neyi kast etti sayın başkanvekili," sözleriyle yorumlamayı tercih etti.

Aslında, daha önce anlattığımız 2009 krizi bir "savcıma, hâkimime, mahkememe dokundurtmam" bunalımıydı. Yani 2009 krizi bir anlamda kişiler ve onların ilgili olduğu konulara hükümetin yaklaşımı üzerinde koparılan bir fırtınaydı.

Ancak 2010 krizi bundan epeyce farklıydı. Belki de en önemli ayrım isimlerin, belli kişilerin ve konuların bile tartışılamamasıydı. Bu krizi, Adalet Bakanlığı'nın bir anlamda Kurul'un mevcut üyelerine yönelik "sizi tanımıyoruz, kendi seçtirdiğimiz üyelere atama yaptıracağız" çıkışı olarak da yorumlamak mümkündü.

İlk krizde Adalet Bakanlığı istemediği toplantıya katılmayarak çalışmayı engelliyordu. Müzakereler sırasında görüşmelerin istenmeyen bir yöne kayması halinde, bakan ve müsteşarın toplantıdan ayrılmasıyla, toplantı, sonuç alınamayan ve kilitlenen bir görüşmeye dönüştürülebiliyordu. Ancak referandum için gün sayılmaya başlandığı ve Anayasa Mahkemesi'nin de torba oylamaya vize vermesiyle birlikte artık bırakınız görüşmelerdeki tartışmaları ya da yarım kalan toplantıları, bir masanın etrafında bile bir araya gelinemiyor, Kurul çalıştırılamıyordu bile. Seçilmiş üyelerin ısrarla görüşmeleri sürdürme çabalarının karşılığının olmadığı ve Adalet Bakanlığı'nın çoktan toplantılardan vazgeçtiği, hatta mevcut Kurul ve üyeleri gözden çıkardığı, yeni HSYK oluşumu hedefine kilitlendiği ise ancak haftalar sonra ortaya çıkacaktı.

Öyle ki, 12 Eylül'de yapılacak referandum hükümet açısından neredeyse var olma savaşımıydı. Bu savaşımın hedefine de HSYK oturtulmuştu. Kurul'a vuruldukça hükümetin hanesine artı puan yazıyormuş görüntüsü yaratılmaktaydı.

Halkoylamasına gidilen günlerde hani yolda yürürken ayağınıza taş değse hesabını HSYK ve üyelerinden sorabilirmişsiniz gibiydi! Kurul'un seçilmiş üyeleri de, hedef tahtasına kendilerinin konulduğunun farkındaydılar. 12 Eylül'de çıkacak bir "evet" sonucunun da kendilerince mücadelesini verdikleri yargı bağımsızlığı kavgasında sonun başlangıcı olacağının bilincindeydiler.

Kamuoyuna yapılan yazılı "resmi" açıklamalardaki tartışmaları bir kenara not ettikten sonra, bu açıklamalara yol açan, her iki tarafın da ipleri koparttığı o toplantıda yaşananların ardındaki sır perdesini aralayalım.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu toplantısındaki krizin başsavcılar ile özel yetkili savcı ve yargıçları kapsayan adli yargı kararnamesinde yaşandığı sanıldı. Oysa Kurul müzakeresinde ilk kavga adli yargıda değil, idari yargıda ortaya çıktı.

Ankara Bölge İdare Mahkemesi'nde iki başkanlık boştu. Kurul'un seçilmiş üyeleri bu görüşmeler sırasında Danıştay'dan bu mahkemelere başkanlar görevlendirilmek istenmişti. Taslak üzerinde epey tartışma yaşandı idare mahkemelerinin üye ve başkanları konusunda.

Bilinmesinde yarar var: İdari mahkemeler idarenin iş ve işlemlerinin muhakeme edildiği yer olması açısından hayli önemliydi. İdari yargı kararnamesinin mahkeme başkanlarının atanması ve görevlendirmeleri konusunda bir türlü anlaşmaya varılamaması ve taslak görüşmesinin sürüncemede kalması üzerine bu görüşme Kurul kararıyla askıya alınır ve yerine adli yargı kararnamesinin görüşmesine geçilir. Kurul müzakerelerinin biraz rahatlatılması hedeflenmiştir ama bu görüşme idari yargı kararnamesinden de beter tartışmaları beraberinde getirir.

Liste İsteriz Liste!

Bu görüşmelerin ilk başlarında anlamlandırılamayan, ancak sonradan nedeni anlaşılacak bir ısrar vardı. Israrcı olan bakanlık kanadıydı. Israrın nedeni ise Kurul'un seçilmiş üyelerinin kendilerine bir öneri "listesi" vermesiydi. Yani yerlerinin değiştirilmesini ya da terfi ettirilmesini istedikleri yargıç ve savcıların isimleri... O kadar çok dillendirilir ki bu istek, duruma pek bir anlam verilemez.

Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman art arda yapılan müzakerelerden birisinde "Liste vermiyor musunuz? Liste verin biz. de görelim, üzerinde çalışalım," çağrısında bulunur. HSYK üyesi Ali Suat Ertosun da birkaç ismi dillendirir. Bu isimler arasında İstanbul Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı ile Savcı Zekeriya Öz, Fikret Seçen ve Mehmet Ali Pekgüzel'in de adı vardır. "Liste verin liste verin" ısrarı üzerine, Ali Suat Ertosun elindeki kurşunkalemle yazılmış karalama notunu, hemen sol tarafında oturan Adalet Bakanı Sadullah Ergine uzatır. Daha evvelki irdelediğimiz bölümlerden anımsayalım, Ertosun önceki yıl kararname görüşmeleri sırasında da öneri listesi vermiş; kızılca kıyametler kopmuştu. İşte yine olanlar olur, bu listeyle.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, arkasından da Müsteşar Ahmet Kahraman hızla ayağa kalkarlar. Bakan Ergin, "Ben bu listeyi görüşmem. Böyle bir toplantıda bulunmam," der. Bunun üzerine Başkanvekili Kadir Özbek araya girerek, "Sayın bakan oturun. Gitmeyin. Konulalım hepsini, müzakere edelim," çağrısında bulunur. Görüşmelerin sürdürülmesi gerektiğinin altını çizen Özbek, "Hatta İstanbul 10. ve 14. Ağır Ceza Mahkemesi başkanlarının durumlarını da görülelim. Onları da masaya yatırabiliriz." der.

Hatırlamakta yarar var, tartışmalı bu toplantıların yapıldığı dönemde, eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay ile birlikte 10. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Zafer Başkurt ve 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Erkan Çanak Ankara'ya gelerek Özbek ile görüşürler. Özbek'in anlattığına göre, her iki yargıç da kendisine "Üzerlerine gelindiğini, soruşturma tehdidi altında olduklarını ve oradan (mahkemelerinden) kendilerinin alınması isteğini, ayrılma isteklerini" iletirler.

Listede Ergenekon soruşturma ve dava sürecinde yer alan beş kişinin ismi vardır. Listedeki isimler ise Kurul'da, soruşturmalardaki "hatalar", kamuoyunda oluşan rahatsızlık gözetilerek şekillendirilir. Ergenekon savcılarında "simgeleşen" ve bununla birlikte kendisine yasaların tanıdığından farklı bir anlam yükleme yoluna giden savcıların özel yetkilerini alıp yerlerine yeni savcıları devreye sokarak soruşturma üzerinde oluştuğu değerlendirilen gölgenin kaldırılması hedeflenir.

Kurul'da yapılan bir başka değerlendirme de, mevcut isimlerin artık yıprandığı ve sıkıntı yaratmaya başladığıydı. Bakanlık kanadı, savcı ve yargıçlar hakkındaki onlarca şikâyet ve suç duyurusunun "organize" olduğu, genel olarak şikâyetlerin çok az bir bölümünün gerçek çıktığı, eğer gelen şikâyetlerle yargıçlar hakkında tasarrufta bulunursa, bir süre sonra kürsüde çalışabilecek yargıç ve savcı kalmayacağı savunusundaydı.
İşte bu tartışmalar sürerken, Adalet bakanı "Biz taslağımızı geri çekiyoruz.. İncelememizi tamamlayınca yeniden getiririz," der.

Özbek ise bunun üzerine, kararname taslağının Kurul'un "malı" olduğunu, taslağın ancak Kurul kararıyla bakanlığa yeniden dönebileceğini anlatır ve ekler:

"Taslağı buradan götüremezsiniz." Bakanlığın oralı olmaması üzerine masanın çevresindeki birkaç yargıç üye de bakana, yapılanın doğru olmadığını söylerler. Ancak sonuç değişmez.

Adalet bakanının toplantıdan ayrılmakta ısrarcı davranması üzerine Kadir Özbek, "Giderseniz bunun hukuki sonuçları olur," diye son kez uyarır. Sadullah Ergin'in yanıtı ise gecikmez; "Yapmıyor musunuz, zaten. Tutanak tutuyorsunuz..." der ve müsteşarıyla toplantıyı terk eder.

Her Şey Planlıydı

Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Müsteşarı Ahmet Kahraman'ın toplantıyı terk etmelerinin ardından, Kurul'un seçilmiş yargıç üyeleri bir durum değerlendirmesi yaparlar. Kurul üyelerinde oluşan izlenim, bakanlığın bir vesile ile toplantı ve görüşmeleri sonlandırma çabasına girdiğidir. Bunun zeminini oluşturabilmek için de ısrarla liste talebi yinelenmiş ve sonra verilen karalama isim notları görüşmelerin bitirilişine bahane edilmiştir.
Burada en dikkat çekici olan ise, her zaman Kurul müzakerelerine katılan Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğünden tek bir kişinin bile gelmemesidir! Acaba toplantının yapılamayacağını öngörmüş olabilirler mü?

Adalet Bakanlığı neden her seferinde kendi hazırladığı taslakta yasa uyarınca ekleme ya da çıkarma yapılmak istendiğinde böylesine kestirip atıyordu? Peki Kurul üyeleri hiçbir öneride bulunamazlar mıydı? Bakanlık ne derse o mu olacaktı? Elbette hayır! Bunu Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in kendisi bizzat söylüyordu.

Kurul'un öneride bulunabileceğini kabul eden Ergin, itiraz noktasını şöyle açıkladı TRT'de katıldığı bir programda:

Kararname çalışmaları yapılıyor, görüşmeler bitiyor. En son gün imza atılıp kararname bağlanıp yayınlanacağı esnada, son anda Kurul üyelerinin cebinden, çantasından çıkarttığı talepler geli-yor. Şimdi 'Bu son derece doğal. Kurul üyelerinin her zaman böyle talepte bulunma hakkı var' deniyor. Evet Kurul üyeleri, kararname taslağına ilave taleplerde bulunabilirler, ama bunun mutat olan yolu, hazırlık esnasında bunların bildirilmesidir. Bence bunun sebebi şu. Gündeme getirilen talepler, mutat talepler, normal talepler değil. Kendi aldıkları ilke kararlarına aykırı talepler.

Adalet Bakanlığının açıklaması ve oluşan görüntüye göre, taslağın geri çekilmesinde İstanbul başta olmak üzere bazı özel yetkili mahkemelere atama önerileri belirleyici olmuştu. Bu önerilerin gerekçesi ise sonradan anlaşıldı. Kurul'a ulaşan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, İstanbul Adalet Komisyonu Başkanı Mehmet Şefik Mutlu ve İstanbul CMK 250. maddeyle yetkili (özel yetkili) 9, 10, 11, 12, 13, ve 14. ağır ceza mahkemeleri başkanlarının imzalarını taşıyan ve bu mahkemelere "1 veya mümkün olursa 2'şer üye hâkimin görevlendirilmesini" talep eden dilekçelerdi.

Anlaşıldı ki, Kurul üyeleri kendiliklerinden değil, alanda çalışma yapan yöneticilerin isteklerini de göz önünde bulundurarak, öneriler geliştirmişlerdi.

İstanbul'a ve diğer illere yapılmak istenen atamaların altında ne yatıyordu sorusuna Adalet Bakanı kendi penceresinden haklı olarak şu soruları yönelterek yanıt veriyordu:

Çünkü eğer ihtiyaç için veriliyor ise orada şu an çalışan hâkim ve savcıları niye alıyorsunuz? Madem 'ihtiyaç var' diyorsunuz, ama yaklaşık 12-13 tanesini geri çekiyorsunuz, hâkim ve savcıların yerine 20 küsur tane yeni hâkim, savcı veriyorsunuz. Burada CMK'nin 250. maddesiyle yetkili (özel yetkili) mahkemeleriyle (özel yetkili) savcılıkların mevcut yapısını dağıtarak, yeni bir kompozisyon oluşturmak, yeni bir dizayn yapmak ihtiyacı ortaya çıkmış gözüküyor.

Bakanın yaklaşımı bir yönüyle doğruydu. Ama yıprandıkları için, kamuoyunda -kabul edersiniz ya da etmezsiniz- bazı soruşturmacılara yönelik kuşku had safhaya ulaştığı için olamaz mı!?

Belki de soruyu şöyle sormalı: Neden alınamasınlar!?

Bu soruya verilebilecek gerçekçi bir yanıt, aslında tüm süreci de anlatabilirdi. Çünkü hiçbir yargıç ve savcı, dosyayla özdeşleştirilemezdi. Eğer her savcının başladığı soruşturmayı, her hâkimin de baktığı davayı bitirdikten sonra tayin ve terfilerini görüşecekseniz, o zaman da kararnameye gerek kalmaz! Türkiye'de en çok yakınılan uzun süren yargılamalara rağmen, çoğu kez hâkimlerin önlerine gelen davayı bitiremeden tayin olmaları olağandır!

HSYK üyesi Ali Suat Ertosun ise, savcı ve yargıç eklemesi yapılırken, mevcutları alma girişimini, 11 Aldığınız kadar hâkim verirsiniz, üzerine ilave yaparsınız. Bütün hâkim ya da savcılar elindeki dosyayı bitirmeden atama yapılıyor, zamanı gelen elindeki dosyayı bırakıp yeni yerinde görevine başlıyor. Gidenin yerine gelen hâkim ya da savcı oradaki dosyalara bakmaya devam ediyor" sözleriyle değerlendirdi.

Kırmızı Çizgi Ergenekon

Artık 12 Eylül'de yapılacak halkoylaması için sayılı günler vardır. Referandum sonucunda çıkacak "evet"le hükümet kanadının eli hayli rahatlayacak, hükümet, kimi savcı ve yargıçların yerlerinde kalmasını güvence altına alabilecek, istemediklerinin yerini de değiştirebilecekti.

Onun içindir ki, toplantılarda durumlarının incelenmesi, değerlendirilmesi istenen hiçbir isme sıcak bakılmadı. HSYK üyesi Ali Suat Ertosun bu durumu "Bazı kişiler için Ergenekon ve Balyoz, soruşturmaları kırmızı çizgi" sözleriyle değerlendirir.

2009 yılındaki görüşmelerde krize neden olan "korsan" öneride, İstanbul Özel Yetkili Başsavcıvekili Turan Çolakkadı, savcılar Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel, Nihat Taşkın, Ercan Şafak, Murat Yönder, Fikret Seçen ve Kasım İlimoğlu gibi isimler vardı. Liste, savcı ağırlıklıydı.

Korsan Kararname Genişledi

Ancak, 2010 yılında taslağın geri çekilmesine gerekçe yapılan listede, bu savcıların yanına yargıçlar da eklenmişti. Listenin kapsamı genişlemişti.
Kurul üyeleri tarafından durumlarının değerlendirilmesi istenen isimler arasında, Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Hasan Hüseyin Özese ile İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi Üyesi İdris Asan yer aldı. Asan'ın, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun evinin aranması kararı başta olmak üzere, Ergenekon soruşturması kapsamında pek çok arama ve gözaltı kararında imzası vardı.
Kurul, süreç içerisinde pek çok gözaltı, arama ve telefon dinleme kararını da mahkemelerinden getirtip inceler. Kimi kararlar, Kurul üyelerince "hukuka/hukukçulara yakışmayacak" nitelikte bulunur.

Durumlarının değerlendirilmesi önerilenler arasında İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Ali Efendi Peksak, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Resul Çakır ile Rüstem Eryılmaz, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Davut Bedir, İstanbul Özel Yetkili 12. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Mehmet Karababa da yer alır.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda kararname taslağının geri çekilmesiyle kopan onca kızılca kıyametin nedenini Başbakan Tayyip Erdoğan, kendine özgü yaklaşımıyla açıklar:

"Tezgâhları bozulacak diye telaştalar!"

Başbakan Kocaeli'nde düzenlediği mitingde, Kurul'un seçilmiş üyelerini hedef alırken, eski bir acısıyla başlar söze ve sıralar eleştirilerini:

Bize muhtar bile olamazsın diyenler şimdi nerede? Burası verecek o kararı. Millet, millet. Hâlâ kendilerini milletin üzerinde görüyorlar. Biz ise en büyük saygımızı milletimize duyarız. Biz bu çalışmayı yaparken muhalefet kapısını kapadı. Bunun üzerine parlamento dışında görüşmelerimiz oldu. Neticede bu taslağı hazırladık. 14 gün 14 gece TBMM'de çalıştık. O dönemde bana da laf söylediler, "Başbakanın işi gücü yok herhalde" diye. HSYK'de ideolojik yaklaşımlar devreye girdi. Bunlar kendi tezgâhlarını kurmuşlar. Şimdi tezgâh bozulacak diye telaşa kapıldılar.

Kurul'un İdeolojisi

"Onlar tezgâhlarını kurmuştu." Peki ya bozulacak tezgâhın yenisini kim kuracaktı? HSYK ve yargının ideolojik görüşe sahip olduğu eleştirileri hayli yoğundu. Peki Kurul'un ideolojisi olur muydu, olmalı mıydı?

Bu soruların yanıtı için Kurul'un başkanvekiline kulak verelim:

HSYK’nın hatta Türk yargısının ideolojik bir görüşü vardır. Bu görüş Anayasamızın ikinci maddesinde yazılı, Atatürk ilkelerine bağlı, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletinin gerekleridir. Bizim ideolojimiz bu. Ancak bunun dışında bir beklenti, duruş, taraf olma durumu varsa, elbette karşı ideoloji olarak değerlendirmek mümkün.

Başbakanın bu yaklaşımına yanıt MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'den gelir. Bahçeli, başbakanın "gizli gündemi" olduğundan emindir. Bunu da anayasa değişikliğinin referandumdan geçmesi halinde uygulamaya koyacağı görüşündedir.

Başbakanın amacım ise Bahçeli şu sözlerle açıklar:

Anayasa değişikliğinde gizli gündemini saklıyorsun. Anayasa Mahkemesi'ni AKP'lileştirip HSYK'yi yandaşlarla doldurma niyetinde olduğunu niye söylemiyorsun?

Hâkim ve savcı kararname taslağı, Kurul'dan Adalet bakanının girişimiyle geri çekilmiş, 12 Eylül'deki referandum sonuçları için nefesler tutulmuştu. İşte tam da o günlerde, her kararname krizinin hedefi olan, belli çevreler tarafından Kurul içinde en çok tartışılan, attığı her adımın izlendiği, söylediği her sözün "dinlendiği" anlaşılan HSYK üyesi Ali Suat Ertosun, 30 Ağustos 2010 günü kameraların karşısına geçti.

Ertosun, bakanlığın toplantıyı terk edip kararname taslağını geri çekmesini "referandumda evet çıkması halinde, hâkim ve savcıların kaderinin Adalet bakanının iki dudağı arasından çıkacak talimatlar ile şekillenecek" olmasına bağlar. Kurul'da görüşmeye başlanmış bir kararnamenin geri çekilemeyeceğine işaret eden Ertosun, bu durumun HSYK’nın anayasa ve ilgili mevzuat uyarınca belirlenen görev ve yetkilerinin, Adalet Bakanlığı tarafından yok sayılması anlamına geleceği vurgusunu yapar.

"Adalet bakanı, referandum sonucuna göre belirleme olasılığı bulunan göreceli olarak daha nitelikli atamaları HSYK'de görüşmek istememiş ve toplantıları engellemiştir," sözleriyle yaşananları değerlendiren Ertosun, hedefleneni kendi penceresinden şöyle açıklar:

Kurulun seçilmiş üyeleri, her zaman olduğu gibi bu kararname döneminde de her türlü önyargıdan uzak bir şekilde yetki ve sorumluluklarının bilinciyle hareket etmiştir. Kararnamenin tamamlanmayan bölümleri, Kurul'un anayasal görevlerini yapmasını engellemek için Anayasa ve yasa hükümleri ısrarla hiçe sayılıp çiğnenerek geri çekilmiştir. Aslında bakanlık toplantıları terk etmeyi geçmişten beri aynı kasıt ve kararlılıkla sürdürmekte, kriz çıkararak Kurul'u yıpratmak ve çalışamaz hale getirmek istemektedir.

Kurul Görüşmeleri Açıklansın

Ertosun, Kurul olarak hâkim ve savcıların hatalarını düzeltmek, sorunlarını çözmek gibi görevleri de bulunduğuna işaret ederken, kamuoyunu meşgul eden davalarda Türkiye'nin daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde tazminat ödemeye mahkûm olma durumuyla karşı karşıya kalabileceğine ve bu durumu engellemeye çalıştıklarına işaret etti.

Ergenekon davasına isim vermeden değinen Ertosun, hukuk ihlallerine dikkat çekti:

Kurul'un girişimleriyle yargıya dair bazı konularda iyileştirmeler oldu. Ancak bazı davalarda hukuk ihlal ediliyor, bunlarla biz ilgileniyoruz, ama bizim ilgilenmemiz yetmiyor çünkü bize görev yaptırmıyorlar. HSYK, hâkim ve savcıları korumakla görevli bir mekanizma değil. HSYK, Türk yargısının daha iyi çalışmasını hedefleyen bir Kurul. Biz, meslektaşlarımıza karşı daha haşin davranıyoruz, adalet duygusunun zarar görmemesi için.
Çok fazla konuşmamasıyla bilinen Ali Suat Ertosun, basın toplantısında, neredeyse içinde hiçbir şey kalmamasını ve bir yükten kurtulmayı ister gibiydi.

Ertosun, adaletin gerçekten zorda olduğunu söyleyip sözlerine şunları ekledi:

Bu kadar saldırılan bir yargı nerede var? Yargı, gözümüz gibidir. Korunması gereken en önemli organdır, ama bugün yargı, ayaklar altına alınmak isteniyor. Amaç ne, ne değiştirilmek isteniyor? HSYK değişince bütün sorunlar bitecek mi? HSYK’nın kararlarının şeffaf olmasını, incelenmesini en fazla isteyen benim. Bugüne kadar Bakanlık, Kurul üyeleri ne yapmış, her şey ortaya çıksın. Kim hangi olayda nasıl oy vermiş, görülsün.
Elbette Ertosun'un bu çağrısı karşılık bulmadı! Ertosun'un "Başta Ergenekon davası olmak üzere pek çok hâkim ya da savcıya gücünüz yetmiyor mu?

Denetlemeye ya da onun yerini değiştirmeye?" sorusuna verdiği yanıt hem anlamlıydı, hem de çaresizliğin ifadesiydi:

"Gücümüz yetmiyor. Çünkü kararnameyi alıp gidiyorlar..." "Gücün yettiği" döneme ilişkin de soru işaretleri vardı. Toplumun geniş bir kesimin yanıtını aradığı soru, belli düşünce sahibi hâkim ve savcıların yurt genelinde nasri "organize" olabildikleri ve bunların tartışmalı soruşturma ve davalara kadar neden hiç fark edilmediğiydi.

Öz'ün Dosyası İncelenir

Kurul üyeleri de, 2007 yılında ilk Ergenekon operasyonuna başlandığında olağanüstü bir soruşturma sürecinin başladığını fark etmediklerini kabul ediyorlar. Ancak, 2008 yılının Haziran'ından sonra, yani soruşturmanın bir yılı geride bıraktığı günlerde özel olarak izlemeye başlıyorlar. 2009 yılında ise artık soruşturmadaki her iş ve işlem büyüteç altına alınarak izleniyor. Gerekçe ise soruşturmanın artık "vahamet" arz etmesi... Ancak Ertosun'un da açıkça söylediği gibi, artık güç yetmeyecek bir tabloydu gelişen. Öyle ki, kamuoyunda tartışma yaratan Ergenekon soruşturması nedeniyle adı duyulmaya başlayan Zekeriya Öz'ün açık ve gizli sicil dosyası da Kurul'ca incelenir. Savcının mesleki geçmişi merak edilir. Öz'ün dosyaya yansıyan sicil notları "hiç de fena" değildir. Hatta ortalamanın üstünde bile sayılır.

Referandum haftasına dönersek, başbakanın öfkesi en üst noktaya çıkmıştı. Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin Sincan'da düzenlediği mitingde konuyu "dedelere" getirip, "Artık telefonla, 'fi-lancayı filanca yere atayalım mı' deme süreci bitiyor. Bunları okuyorsunuz değil mi gazetelerde?" diyordu. Başbakanın sözlerine kulak verildiği ilk anda, sanki Kurul içerisinde bir Alevi dayanışması var ve bunun bir uzantısı olarak da Alevi kültüründe saygın yeri olan dedelerin talimatıyla atamalar yapılıyormuş gibi bir görüntü oluşuyordu.

Aslında Başbakan Erdoğan, Alevi inancı açısından "dede" olarak kabul edilen Seyfi Oktay'ın, Kadir Özbek ile görüşmesine gönderme yapıyordu. Oktay'ın kimi hâkim ve savcılar için ricacı olmasını bir dayanışma gibi gösteren başbakan, Oktay'ın eski bir Adalet bakanı olduğunu ve Özbek ile mesaisinin bulunduğunu da yok sayıyordu.

Ancak başbakanın bu söyleminin ardından hiç beklenmedik bir açıklama gelir. Bunun ayrıntıları için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bahçesindeki adli yıl açılış resepsiyonuna gitmeliyiz.

Başkentin serin bir sonbahar akşamı. Upuzun masalarda pek çok soğuk, ara sıcak ve sıcak yiyecekler sıralanmış. Bir yandan da viyolonselden yükselen melodi...
Öbek öbek insanlar sohbet ediyor. Gazeteciler ise gündemdeki konuları taraflarına sormaya çalışıyor.

İktidar da Referans Oldu

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Kadir Özbek'in resepsiyonda belirmesiyle gazetecilerin çevresini sarması bir oldu. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "dedelerden talimat alma döneminin bittiğine ilişkin" açıklaması ile bazı hâkim ve savcıların atamasına ilişkin Kurul'a talimat verildiği iddiaları soruluyor.

Özbek, olanca sakinliğiyle bu tür söylemleri "çok çirkin" bulduğunu söyleyip sözlerini sürdürdü:

Bu iddiaların ilk gündeme geldiği gün, Kurul'un önünde bir açıklama yaptım; dedim ki 'Bu tür ilgililerin gelip bize başvurmaları, bazı hâkim ve savcılar için referans olmaları söz konusudur. Ancak, bunlar Kurul'da tartışılır, Kurul'un kararma göre bu işler yürütülür, kimsenin söylemesi ile bu işler olmaz' açıklamasında bulunmuştum.

Bu tür referansların Türkiye'nin gerçeği olduğunun altını çizen HSYK başkanvekili asıl çarpıcı açıklamasını şöyle dile getirdi:

Hükümet kanadından benim saygı duyduğum birçok kişinin şu anda bende referans olduğu notlar var. Ancak ben bugüne kadar kendilerine duyduğum, kişiliklerine duyduğum saygı sebebiyle de herhangi bir açıklamada bulunmadım... Söz konusu kişiler bana telefon ettiklerinde notlarını aldım.. Hatta bir beyefendi şu anda genel başkan yardımcısıdır, şu anda dört tane notu var bende.

Bir komisyon başkam, kıdemli bir milletvekili iki kez geldi. İktidar partisinden bir kıdemli milletvekili, hâkim ve savcıların atanmasıyla ilgili notlar.
Gazetecilerin bu isimlerin kim olduğuna ilişkin ısrarlı sorularına Özbek, bu kişiler arasında bazı komisyon başkanı, kıdemli milletvekilleri olduğunu söylemekle yetinip isimlerini açıklamadı. Özbek, bu kişilerin hâkim ve savcı atamalarına ilişkin kendilerine geldiğini dile getirerek, "Şunu demek istiyorum; birileri referans oldu diye onun gereğinin yapılması söz konusu olamaz, ancak gerçek, oradaki sicil durumuna uygun davranma ne ise, Kurul'da gerçekleşen olay odur," dedi.

Özbek'in bu açıklaması TBMM bahçesine bomba gibi düşer. Çünkü başbakanın talimatla iş yapmakla suçladığı Kurul'a kendi partisinin milletvekillerinin, komisyon başkanlarının, hatta Tayyip Erdoğan'ın yardımcılarının bile "ricacı" olduğu ortaya çıkmıştır!

HSYK başkanvekili, bu konuyu kararname krizi sırasında da gündeme getirmediğini anımsatarak, "Bu bana yakışmaz. Tekrarlıyorum bir genel başkan yardımcısı, bir kıdemli milletvekili ve komisyon başkanıdır bana notları gönderen," açıklamasında bulundu.

AKP'nin Not Gönderen Yöneticileri

Başbakanın baltayı taşa vurmasına neden olan ve isimleri sır gibi saklanan Adalet ve Kalkınma Partisi mensuplarını Kadir Özbek'in anlatımlarındaki şifreleri çözerek tanıyalım.

".. .Bir beyefendi şu anda genel başkan yardımcısıdır. Şu anda dört tane notu var bende" Sözü edilen AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdülkadir Aksu!
"Bir komisyon başkanı.."TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya.

"İktidar partisinden bir kıdemli milletvekili... "AKP Bayburt Milletvekili Ülkü Güney.

AKP milletvekili ve yöneticileri, çok sayıda üst düzey bürokrat, hatta gazeteciler de kararname dönemlerinde hâkim ve savcılar için Özbek'in deyimiyle "referans" olmuşlardı, Başbakan Erdoğan'ın deyimiyle ise "talimat" vermişlerdi. AKP'lilerin referans oldukları hâkim ve savcıların isimlerini burada özellikle yazmıyoruz. Ancak taleplerden yalnızca birisi Kurul'un müzakerelerinde yerinde görülmüş. O da bir bayan hâkimin annesinin raporlu sağlık sorunları nedeniyle İzmir ya da çevresindeki bir yere tayininin yapılması yönündeki talep. Onun dışındaki talepler Kurul'ca uygun görülmemiş.
Bir başka dikkat çekici konu ise taleplerin HSYK’nın seçilmiş üyeleri ile Adalet bakanı ve müsteşarının arasındaki gerilimli kararname dönemlerinde yoğunlaşmasıydı...

Kaynakça
Kitap: İlahi Adalet, Yargının Siyasallaşma Günlüğü
Yazar: İlhan Taşçı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir