Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Fırtına Öncesi 'Sessiz' Günler

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Fırtına Öncesi 'Sessiz' Günler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Eki 2011, 00:38

FIRTINA ÖNCESİ 'SESSİZ' GÜNLER

Türkiye 2009 yılma bir önceki yıldan daha sert ve tartışmalı girer. 7 Ocak 2009 sabahı TRT 2 televizyonunun duyurduğu son dakika haberi, bütün gazete ve televizyon merkezlerini harekete geçirir.

Habere göre, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu gözaltına alınmıştır. Bu haber üzerine telefonla ulaştığım Kanadoğlu'nun şaşkınlığı, ses tonuna da yansıyordu. Yalnızca "beklediğini" söylemekle yetinir. İlk aşamada haberin doğru olmadığı sanılır. Ancak aradan geçen dört saatin sonunda polis ve jandarma, Kanadoğlu'nun evinde arama yapmaya başlar! TRT 2'nin dört saat öncesinde emekli başsavcının gözaltına alınacağını iddia eden haberi yayınlaması, haklarında arama ve gözaltı kararı çıkartılanların listesinin önceden TRT'ye ulaştırılıp ulaştırılmadığı sorusunu gündeme getirir. Bu nedenle eleştirilerin odağına yerleşen TRT ise, haberini "atlatma haber" olarak savunur. Hani "adatma haber"in iletişim fakültelerinde öğretilen teorisi ve gazetecilikteki pratik anlamı bilinmese inanılacaktır buna!

Rencide Eden Suçlamalar

Sabih Kanadoğlu, evindeki beş saatlik aramanın ardından gazetecilere açıklama yaptı. Hukukun üstünlüğü, hukuk devleti ilkelerinin ülkede egemen olması için 50 yıldır çaba sarf ettiğini belirten Kanadoğlu, "Hayatım bununla geçti. Ama hiçbir zaman akıldan çıkarılmasın, hiçbir korkuya, yılgınlığa kapılmadan ömrüm boyunca Mustafa Kemal Atatürk milliyetçiliği ve onun yanında ülkesi ve milletiyle bölünmez, bütünlüğünün yanında olacağım. Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak kalacaktır" değerlendirmesini yaptı.

Kanadoğlu, aramaya gerekçe olarak neyin gösterildiğinin sorulması üzerine "Cumhuriyet gazetesini bombalamak, Danıştay saldırısını planlamak," diye sıraladıktan sonra ekledi:

Tabii insanı rencide eden, üzen, kıran bu suçlamadır, ama inanıyorum yargı bir başına bırakıldığı sürece bu sorunu çözecektir. Dışarıdan müdahale edilmezse, yargı kendine yardım edecek. Kendisinin bir silahı olarak kullanılacak bir organ olarak görülüyorsa, böyle düşünenler şunu bilmelidir ki, Türkiye hiçbir zaman bir dinci diktanın veyahut akla gelebilecek her türlü diktanın yerleşemeyeceği özgür bir ülke olarak kalacaktır. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve hukuk devleti olarak kalmalıdır. Hukuk devletine her yönden yapılan bu saldırıların önüne geçilmelidir. Çünkü adaletsiz bir ülkenin yaşaması mümkün değildir. Bu ülke bu şekilde davrananların gayretleri içerisinde çöker. Türkiye Cumhuriyeti'ni ayakta tutacak olan, mutlaka inanılmalıdır ki, sadece ve sadece yargıdır, adalettir.

Kurulda Ergenekon Zirvesi

Neredeyse tüm Türkiye'nin dikkatle izlediği bu olayı, HSYK’nın seçilmiş üyeleri de izlemekteydi. Kurul'dan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin aranır. Yargıtay Onursal Başsavcısı Kanadoğlu'nun evindeki aramanın nedeni sorulur. Bu bir hesap sormaktan çok, merak ve şaşkınlık sorusudur.

Operasyonun yürütüldüğü savcılığın başındaki Aykut Cengiz Engin, telefonda pek fazla bir şey söylemez, ama bir bilgiyi paylaşır:

"Ben ve Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı Ankara'ya geleceğiz.. Tüm ayrıntıları o zaman görüşelim."

Bir süre sonra da İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin ile Özel Yetkili Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı Ankara'ya gelirler. Havaalanından doğruca, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na geçerler.

Kurul'un asıl üyelerinin tamamı HSYK'dedir. Başsavcı Engin ile Başsavcı Vekili Çolakkadı ve üyeler "gündem ve güncel" konulara ilişkin sohbet ederler bir süre. Daha sonra sohbete başkanvekilliğinin yemek odasında devam edilir. Gündemin odağında -adı konulmaz ama- İstanbul'daki Ergenekon soruşturmasındaki "aksaklıklar ve sorunlar" vardır.

Kurul'un asıl üyelerinin tamamı da toplantıda hazırdırlar. Herkesin merak ettiği nasıl olup da yürütülmekte olan bir soruşturmada bu kadar sorun ve sıkıntı yaşandığıdır? Kamuoyunda kimi zaman tepki kimi zaman ise tartışmalara neden olan "aksaklıklar" nasıl olup da giderilememektedir? Yaşanan tüm olumsuzlukların kaynağı nedir ve nasıl çözülecektir?

Hatırlamakta yarar var. O dönemde en çok yakınılan konuların başında soruşturmanın uzaması, gözaltına alınma biçimleri ve iddianamenin düzenlenmemesi geliyordu. Hem İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, hem de Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı, "olayın kapsamı, sanık ve zanlı sayısındaki fazlalık" gibi nedenlerden dolayı gecikmelerin yaşandığını, "bir şeyler yapılmaya çalışıldığı" gibi genel geçer ifadelerle süreci anlatırlar. Her ne kadar bunu söyleseler de iki başsavcı da rahatsızlıklarını Kurul üyeleriyle paylaşırlar. Engin ve Çolakkadı, kendilerine haber verilmeden "operasyon yapılmasından" rahatsızdırlar. Kurul'un kimi üyelerinde başsavcı ve başsavcı vekilinin olaya ve sürece hâkim olmadıkları izlenimi doğar. Adliyedeki asıl hâkimin bir başka savcı olduğunu düşünürler. Bu nedenle bir üye, İstanbul'dan gelen konuğa "Soruşturmanın patronu başsavcıdır. Her şeyi o kontrol eder. Patron sensin. Sorunu çözün," der.

Yargı Bu Kadar Organize Değil

Kurul'un yargıç üyelerinden biri, İstanbul soruşturmalarında yapılanların planlı, projeli ve organize olduğundan hiç kuşku duymamaktadır. Nedenini ise diğer meslektaşlarına, "Bizim savalar komplike olaylarda ne zaman organize olabildiler ki. Savcılar bu kadar iyi organize olamazlar. Ama burada işler tıkır tıkır yürüyor. Ergenekon 'da da, Balyoz'da da, Habur'da da durum böyle. Siz meslek yaşamınızda bu kadar iyi çalışabilen ve organize olabilen bir dönem gördünüz, mü?" sözleriyle anlatmaya çalışır.

Başsavcılar: Savcılar Bizi Dinlemiyor

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Engin ile Başsavcı Vekili Ço-lakkadı'nın yakındığı ortak nokta ise, "Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların kendilerini dinlememeleridir."

İstanbul'dan gelenler, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların "kimseyi dinlemediklerinin" altını çizdikten sonra, bir izlenimlerini de paylaşırlar; "Servis yapan ekiplere çalışıyorlar."

Bunların kim olduğu ise ifade edilmez. Savcıların bir anlamda idari âmirleri konumundaki başsavcı ve vekilini dinlemiyor olmaları, Kurul üyelerinde rahatsızlık yaratır. Bunun üzerine kendileri yerine "daha dirayetli" kişilerin verilmesi önerisi dile getirilir. Ancak bu söylem sözde kalır; Engin ile Çolakkadı'nın yerlerine atama yapıl(a)maz.

Yemek de yenen o günkü toplantıda, çok sert olmasa da Kurul üyeleri, İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin ile Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı'yı "aktif görev üstlenmeleri, tartışmaları sonlandırmaları ve soruşturmaya gölge düşürülmemesi için gerekli çabayı göstermeleri" konusunda uyarırlar!
Yaklaşık 1.5 sat süren toplantıda sorunlar kadar, bunların çözümüne ilişkin atılacak adımlar da konuşulur. Ardından da Adalet Bakanlığı'na gideceklerini söyleyerek izin alıp Kurul'dan ayrılırlar.

Kurul üyelerinin neredeyse tamamında ortak bir izlenim oluşur. Kamuoyunun yakından izlediği soruşturmaların içeriğine ilişkin bilgi sahibi olan İstanbul başsavcısı ile vekilinden, Kurul üyelerine bu konularda bilgi verilmemesi istenmiştir. Bunu isteyen ise Adalet Bakanlığı'dır...

Takviye Savcı Takiyyesi

Kurul'da yapılan toplantıda, Kurul üyeleri tarafından sürecin hızlandırılması ve yakınmaların ortadan kaldırılmasına yönelik Ergenekon soruşturması için "takviye savcı" önerisi de dile getirilmiştir. Engin ve Çolakkadı bu formülün "olabileceğini" söylerler.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda, Ergenekon soruşturmasına katılmak üzere üç savcının daha görevlendirilmesi düşünülür. Ancak "beklenmedik" bir gelişme yaşanır.

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Fikret Seçen, Ergenekon soruşturmasında görevlendirilir. Görevlendirmeyi yapan ise İstanbul Başsavcılığı ve Başsavcı Vekilliğidir!

Ergenekon'a temel oluşturan soruşturmayı Zekeriya Öz başlatmıştı. Ardından Savcı Mehmet Ali Pekgüzel, Nihat Taşkın, Ercan Şafak ve Mehmet Murat Yönder de soruşturmaya dahil olmuşlardı. Seçen'in atanmasıyla soruşturmadaki savcı sayısı da altıya yükselir.

Fikret Seçen'in atanmasıyla, İstanbul, HSYK’nın yapacağı atamaya karşı "ön almış" olur. Bu görevlendirme önemli bir kırılma olarak süreçteki yerini alır. Çünkü önceden konuşulup ilkesel olarak uzlaşılmış bir konuda, Kurul üyelerinin görüşünün alınmadan görevlendirme yapılması rahatsızlık yaratır. Bu durum "Kurul'un önünün kesilme" girişimi olarak yorumlanır. Aslında bu basit gibi görünen görevlendirme ve yaklaşım bile, yol ayrılığının ve süreçte yaşanacakların habercisi gibidir...

Günlerce Sürecek Kriz

Türkiye'de yaklaşık 11 bin hâkim ve savcı görev yapıyordu. Yasa uyarınca Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, yaz ve güz olmak üzere iki ayrı kararname tamamlayarak, tayin, terfi ve görevlendirmeleri belirliyordu.

Yargı organizasyonunda önemli, etkili, belirleyici nitelikteki Kurul'un önüne, 15 Haziran 2009 tarihinde "Adli Yargı Hâkim ve Cumhuriyet Savcıları Hakkındaki Kararname Taslağı"; 6 Temmuz 2009'da ise "İdari Hâkim ve Savcılarına Ait Kararname Taslağı" geldi.

Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü'nün hazırladığı taslaktaki teklif ve öneriler; yargıçların açık-gizli sicilleri, mesleki beceri ve başarıları, gereksinimler de gözetilerek Kurul üyelerince gerekli görülen/önerilen değişiklikler ışığında karara bağlanarak yayınlanıyordu. Dikkat edilirse, Adalet Bakanlığından kararname değil, kararnamenin taslağı çıkıyor. Bu notu şimdilik buraya düşelim, çünkü ilerleyen aşamalarda aradaki nüansın/inceliğin ne şekilde kullanılabildiğini ve nerelere vardırıldığını değerlendireceğiz.

Kurul'da İlk Kriz

HSYK, Adalet Bakanı Sadullah Ergin başkanlığında toplanıyor, Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman, Başkanvekili Kadir Özbek, üyeler Ali Suat Ertosun, Musa Tekin, Suna Türkoğlu, Orhan Cem Erbük, Dikmen'deki hâkimevinde bir araya geliyorlardı.

Hâkimevinin resepsiyon katının altındaki toplantı salonunda Kurul görüşmeleri yapılıyordu. Dikdörtgen bir masa çevresinde, tüm üyelerin önlerinde defterler, kayıtlar, kararname taslağı ve kendi aldıkları özel notları dağıtılmış vaziyette duruyordu.

O günün Türkiye'sinde gündem Ergenekon soruşturmasıydı. Toplantıda ilk olarak bu soruşturmayla ilgili olarak hakkında şikâyet olan hâkimler ile savcıların durumu gündeme geldi. Kurul'un yargıç üyeleri, bu şikâyetlerin işleme alınarak, sonuca bağlanması isteğini dile getirdiler. İlk tartışma da bu noktada çıktı.

Çünkü Kurul, kamuoyunun yakından bildiği isimlerin bazılarının rotasyon kapsamına alınmasını istemişti. Bu kapsamda, değişik bölgelerde görev yapan 10 Cumhuriyet başsavcısı vardı.

"Haklarında şikâyet" denilince, kamuoyunda doğrudan doğruya belli soruşturmaların başındaki isimler akla geliyordu. Ancak bu yalnızca bir yönüyle doğruydu; bir yönüyle ise gerçeği tam yansıtmıyordu.

Doğruydu; çünkü rotasyona tabi tutulması gerektiği konuşulan kişiler arasında Bursa Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Er, Ergenekon soruşturmasının koordinasyonundaki İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı ile Özel Yetkili İstanbul Savcısı Zekeriya Öz, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak gibi isimler vardı.

İmralı'ya Fren mi?

Ahmet Er'in başında bulunduğu Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına, aynı zamanda Abdullah Öcalan'ın hapis yattığı İmralı'daki cezaevi de bağlıydı. Kurul'da Ahmet Er bu nedenle de incelendi, ama "özel" olarak değil. Nedeni ise hükümet tarafından gündeme getirilen demokratik açılım süreciyle birlikte İmralı ziyaretlerinde -ki artıştı. Fakat Kurul üyeleri arasında yapılan değerlendirmede, izin verme dışında başsavcının bir formül geliştiremeyeceği belirtilmekle birlikte, hükümetin icraatı doğrultusunda isteyen herkesin görüşmesine olur vermesi de rahatsızlık yarattı.
Bursa başsavcısının rotasyona tabi tutulması eğilimi, Adalet Bakanlığında İmralı için bir fren mekanizması olarak yorumlandı.

Oysa Ahmet Er ile ilgili dosya bir önceki Kurul'dan devirle gelmişti. Görev yaptığı yerdeki kimi konuşmalarının birlikte çalıştığı savcı ve yargıçlar arasında rahatsızlık yaratması ve bunu Kurul'a iletmeleri, Ahmet Er'in rotasyona tabii tutulacaklar listesine alınmasında etkili olmuştu.
Turan Çolakkadı ile Zekeriya Öz'ün rotasyon gerekçesi ise, soruşturma sürecini iyi yönetememeleri, kamuoyunda soruşturmaya ilişkin kuşku yaratan tartışmalara neden olmaları ve adil yargılanma ilkesini zedelendikleri savlarına dayandırıldı.

Kapsamın bu iki isimle sınırlı tutulmasında, kamuoyunda Ergenekon soruşturması ile bu isimlerin "sembolleşmesi" belirleyici oldu.
Kurul açısından, savcı ve başsavcıların rotasyona tabi tutulması istediğinde etkili olan kıstas ise, "yargıçlıktan ve yargı görevinden çok Adalet Bakanlığının güdümünde hareket ediyorlarmış görüntüsü"ydü!

Google'dan Bakılan Dosya

Adalet Bakanlığı ise "12 hin hâkim ve savcı için yılda 5 hin şikâyet geliyor. Bunların sadece yüzde üçü soruşturmaya değer bulunuyor. İnceleme ve soruşturma olmadan değişiklik yapılamaz.. Aksi takdirde iki yıl içinde kürsüde hâkim ve savcı kalmaz" gerekçesiyle buna karşı çıkıyordu. (Sabah, 25 Temmuz 2009)

Kararname görüşmeleri sırasında, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak'ın "PKK'nin şehir yapılanması olarak" nitelendirilen KCK soruşturması nedeniyle alınacağı söylentisi yaygındı. Ancak Kurul toplantılarında KCK'den tek kelime dahi edilmemişti. Hatta kimi Kurul üyeleri, gazetelerde bu yönde yer alan iddialar üzerine KCK dosyasının ne olduğunu Google'dan öğrenmişti! Bu nedenledir ki, kendileri ile KCK dosyası arasında özellikle bağ kurul-maya çalışılması Kurul üyeleri tarafından "anlamlı" bulunmuştu!

Buraya kadar yazdığımız bölümdeki isimler bir şekilde kamuoyunun az-çok aşina olduğu kişilerdi.

Kâtibeyle İlişkisi Olan Başsavcı

Bir de kamuoyunun tanımadığı, adını sanını duymadığı isimler vardı, rotasyona tabii tutulmak istenen. Bu kişiler bu çalışmanın konusu olmadığı ve haklarındaki suçlamalar da gözetildiğinde isimlerini yazmaya gerek yok. Ama yerlerinin değiştirilmesi zorunluluğu dile getirilen başsavcılardan kiminin, emrindeki kâtibeyle ilişkisi vardı. Bir başsavcının yerinin değiştirilmek istenmesinin altında yatan neden ise "eşini dövmesi"ydi.

Fakat krizin sürdüğü dönemde gelişen tablo şuydu:

Kişisel suçları nedeniyle yerleri değiştirilmek istenenlere dahi dokunulmasına, Adalet Bakanlığı izin vermemişti...

HSYK, bu yaşanan krizin gölgesinde, üzerinde tartışma olmayan 1332 hâkim ve savcı ile ilgili adli yargı kararnamesine ilişkin çalışmalarını 21 Temmuz 2009 tarihinde tamamlayarak açıkladı. Asıl kıyametler kopartan kararname "unvanlılar" olarak nitelendirilen, mahkeme başkanları, başsavcılar, başsavcı vekilleri ve özel yetkili hâkim ve savcıların durumlarıyla ilgiliydi. Bu konuda günlerce süren tartışmaların ayrıntılarına girmezden önce, Kurul'un karara bağladığı 87 kişilik idari yargı atamasını inceleyelim.

İdari yargı atamasında, hükümetin "hoşlanmadığı" kararlarda imzası bulunanların ağırlıklı olarak Doğu illerine gönderilmesi göze çarpıyordu.

Gül'e Karşı Çıktı, Gitti

Kararnamede en çok dikkat çeken isim Cengiz Aydemir'di. Aydemir, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, Dokuz Eylül Üniversitesi rektörlüğüne 564 oy alan Prof. Dr. Sedef Gidener yerine, 181 oy alan Prof. Dr. Mehmet Füzün'ü ataması işlemini durduran Ankara 15. İdare Mahkemesi'nin başkanıydı! Aydemir, kararnameyle Erzurum Bölge İdare Mahkemesi'ne başkan olarak da değil, üye olarak atandı.

Aydemir'in Erzurum'a atanmasında etkili olduğu değerlendirilen rektör atamasıyla ilgili karar, Cumhurbaşkanlığı tarafından Ankara Bölge İdare Mahkemesi'ne yapılan itiraz üzerine kaldırılmıştı.

Kararnamede öne çıkan bir başka isim ise, Ankara 4. İdare Mahkemesi Başkanı Kasım Davas oldu. Davas'ın başkanı olduğu mahkeme, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz başta olmak üzere, savcılar hakkında Adalet Bakanlığı'nın "soruşturmaya yer olmadığına" ilişkin işlemine karşı açılan davaları karara bağlayacaktı. Ergenekon savcıları hakkında davaların sayısının hızla artması üzerine, Adalet Bakanlığı ilk davanın açıldığı yerin Davas'ın başında bulunduğu Ankara 4. İdare Mahkemesi olduğu gerekçesiyle tüm dosyaların bu mahkemede birleştirilmesi yönünde görüş oluşturdu. Soruşturma ve dava açılıp açılmayacağı konusunda belirleyici kararı verecek olan ve Kasım Davas'ın başkanlığını yaptığı 4. İdare Mahkemesi, 1 yıl boyunca bekleyen dosyalara ilişkin hiçbir karar vermedi! Davas, idari kararnameyle, Kırıkkale Bölge İdare Mahkemesi'ne üye olarak gönderildi.

İçki Kararıyla Diyarbakır'a

Ankara Anakent Belediyesi'ne bağlı park ve bahçelerde alkollü içki içilmesini yasaklayan kararın iptalinde imzası bulunan hâkim İsmail Uğur ise, Ankara 9. İdare Mahkemesi'nden Diyarbakır İdare Mahkemesi'ne atandı.

İdari yargıda yaşananlar, aslında buzdağının görünen kısmı ya da yaranın ilk uç vermesi sayılabilirdi. Elbette yargı temsilcileri ile iktidarı karşı karşıya getiren ilk Kurul toplantısı değildi bu. Ancak o tarihe kadar yaşanan Kurul toplantılarının en serti olduğu her kesimce kabul edilen bir gerçekti.
İşte seslerin yükseltildiği, kimi zaman üyelerin toplantı salonunu bile terk ettiği, hatta Adalet bakanının, "kararnameyi görüştürtmem" diyerek Kurul'dan ayrıldığı en tarihsel kararname görüşmesinde yaşanıyordu bu olaylar.

Basın ne olup bittiğini her gün, an be an gazete ve televizyonlar aracılığıyla aktarmaya çalışıyor, toplantıda ise yüzler asılıyor, kaşlar çatılıyordu...

Hukuk Hukukçusunu Arıyor

En gergin anlar yaşanırken, masanın çevresinde sıralanan hukukçu üyelerden birisi, önündeki not defterine değişik figürler çizip karakalem çalışırken, "Hukuk sistemi en başta hukukçuların kendisine inanacağını ve uyacağını düşünmüş. Hukukçuların hukuka uymayacağını öngörmemiş. Hukukçular hukuka uymayınca ne olacak..." düşünceleri hızla aklından geçiyordu.

Kurul toplantılarına katılmayan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, hâkimevindeki 20 Temmuz 2009 tarihli toplantıya, öğlen saatlerinde geldi. Bu kez de Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman toplantıda yer almadı. Müsteşarın olmaması o gün de kararnamenin çıkmayacağı şeklinde yorumlandı. Bakan saat 14.00 sularında toplantıdan ayrıldı. Bu durum artık iplerin tamamen koptuğu yorumlarını beraberinde getirdi. O güne kadar Kurul çalışmaları, deyim yerindeyse bir küs bir barışık sürdürülebiliyordu. Ancak, Adalet Bakanı Sadullah Ergin saat 17.20 sıralarında Kahramanla birlikte toplantıya katılmak için yeniden hâkimevine gelince, kararnamenin çıkışının kesinleştiği yorumları yapılmaya başlandı.

Akşam saatlerinde, tartışmalı isimlerin yer almadığı, Kurul'un üzerinde uzlaşma sağladığı, 1332 hâkim ve savcının atama kararnamesi imzalandı. Kurul'un, üzerinde uzlaşamadığı 300 hâkim ve savcının durumu ise ertesi güne bırakıldı. Zaten en büyük tartışmaların yaşandığı bölüm de buydu. Yani unvanlıların, başsavcılar, başsavcı vekilleri ve özel yetkili savcılar ile mahkeme başkanlarının durumu. Bunlar arasında Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar, başsavcı, başsavcı vekili, özel yetkili savcı ve hâkimler de yer alıyordu.

Ergenekon'a Yeni Savcılar

HSYK’nın açıkladığı 1332 kişilik adli yargı hâkim ve savcı yaz kararnamesinde, daha önce geçici görevle İstanbul'a atanan savcılar Kasım Ilimoğlu ve Mehmet Çavuşoğlu, Ergenekon soruşturmasına destek olmak için asaleten atandı.

Emeldi Orgeneral Hurşit Tolon'un tahliyesine karar verdikten sonra Prof. Dr. Mehmet Haberal'ı da tahliye edeceği haberleri üzerine görevden çekilme isteminde bulunan İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Necat Ede de, kendi talebi doğrultusunda, eşi Çiğdem Ede ile birlikte Bakırköy'e hâkim olarak atandı. Necat Ede konusunda bir parantez açmakta yarar var.

O dönemde en sık başvurulan yöntemlerin başında şu geliyordu:

Belli gazete, televizyon ve internet siteleri üzerinde "istenmeyen" kişiler hakkında bir iddia ortaya atılıyor, ardından da bu iddialar ihbar kabul edilip soruşturmaya geçiliyordu. Bu kimi zaman ortam dinlemesiyle elde edilen bir konuşmanın "cımbızlanmış" hali, kimi zaman ise özel hayata ilişkin bir iddia olabiliyordu.

Bu iddialardan biri de "Prof. Mehmet Haber al ile ilgili yapılan tahliye talebinin Hurşit Tolon'u tahliye eden hâkim Necat Ede tarafından değerlendirileceği ve tahliye kararı çıkacağı"ydı.

Haberleri ihbar (!) kabul eden Adalet Bakanlığı müfettişleri, hâkim Necat Ede hakkında soruşturma başlattı. Bunun üzerine Ede, 4 sayfalık bir dilekçeyle, görev aldığı Ergenekon davasından çekilmek istedi.

Tarafsızım Ama...

Yargıç Necat Ede, 12. Ağır Ceza Mahkemesi'ne verdiği dilekçede, "hâkimlerin verdiği kararların eleştiriye açık olduğunu, iyi niyetle yapılan objektif eleştirilerin, hukuki sürecin ve hukuk devletinin yerleşmesine katkı yapacağını" vurgularken, bu tür eleştiriler ve basında yer alan haberlerin tek başına herhangi bir hâkimin davadan çekilmesini gerektirecek nedenler olmadığına da işaret etti.

Ancak, Edenin dilekçesinde dikkat çektiği ve o güne kadar dile getirilmeyen, ama ondan sonra hep dillendirilecek işaret fişeği niteliğinde bir değerlendirme vardı:

"Kurumsal olarak baskı altına alındığı!"

Necat Ede elbette hangi kurumun baskısı altında olduğunu açık açık söylemiyor.

Ama bir yargıcı Ede'nin deyimiyle "kurumsal olarak baskı altına" alabilecek kurum hangisi olabilir diye düşünüldüğünde, akla ilk gelecek olan adres belliydi:

Adalet Bakanlığı.

Tarafsızlığı konusunda en ufak bir tereddüdünün olmadığının altını kalın kalemle çizen yargıç Necat Ede'ye göre, kamuoyuna mal olmuş bir davada, yargılanan kişilerin de yargının yansız ve adil olduğuna inanması şarttı.

Bir anlamda kendisinden çok, yargıladığı kişilerin adalete bakışına gölge düşmesinden kaygı duyan yargıç Necat Ede'nin neden çekilmek istediğini dilekçesinden okuyalım:

AHİM'in bir kısım kararlarında geçtiği gibi, mahkeme adil bir yargılama yapmış olsa bile, yargılamanın toplum üzerinde kimi ters tepkilere neden olması durumunda davadan çekilme koşulları oluşabilir. CMK 30. maddesi gereği Ergenekon terör örgütü faaliyeti kapsamında yürütülen soruşturmalara karar veremeyeceğim için davadan çekilmem gerektiği kanaati oluşmuştur.

Yargıç, adalete ve vicdana uygun kararlar verdiğini ama toplumda oluşan etki nedeniyle davadan çekildiğini belirtiyordu. Oysa, kimi davalarda sanıklarla mahkemelik olan savcılar ve yargıçlardan hiçbiri -hatta reddi hâkim taleplerine rağmen- bu yola gitmemişti nedense...

Kararnamenin sorunsuz olanı tamamlanmıştı. Asıl mesele baş-savcılar, başsavcı vekilleri, özel yetkili mahkemelerin başkan ve üyeleri ile Ergenekon soruşturmasında yer alan savcılardı.

"Unvanlı kararnamesi"ni masaya yatırmak üzere Kurul üyeleri yeniden bir araya geldi. Adalet Bakanlığının hazırladığı taslak, Kurul'un seçilmiş yargıç üyeleri tarafından hiç sıcak karşılanmadı.

Kurul üyeleri taslağı evlerinde ve kendi aralarında çalıştıkları dönemde, kişilerden bağımsız bir bütün olarak irdelediklerinde vardıkları sonuç şuydu:

Bu, yargının siyasi dizaynıdır... Biraz da bu dizaynın dengesini bozmak, onlarca insan içerisinde birkaç "kilit" ismin bakanlık kanadındaki yerini çözmek için mi yapıldı bilinmez ama HSYK’nın öne çıkan üyesi Ali Suat Ertosun, heyet müzakereleri açısından olağan sayılan kimi önerilerde bulundu. İşte zaten her ne olduysa ondan sonra oldu...

Kurul'un seçilmiş üyeleri, kamuoyunda tartışma yaratan uygulamalarıyla dikkat çeken Ergenekon soruşturmasını ve kararlarda etkili olan savcıları izliyorlardı. Kurul üyelerinin kendi aralarında en çok tartıştıkları konuların başında ise, savcıların kendi görev yaptıkları kentin dışında arama yaptırıp yaptıramayacaklarıydı. Soruşturma ve savcılar İstanbul'daydı, ama Kars'tan Edirne'ye, Antalya'dan Trabzon'a, ülkenin her yerinde istedikleri aramaları yaptırıyorlardı. Oysa ifadesi alınacak ya da gözaltı yapılacak kişinin bulunduğu kentin savcılığına bir talimat yazılması yeterli olabilirdi; ancak nedense bu yola başvurulmuyordu.

Savcıların pek çok uygulaması sanıkların, avukatların şikâyetlerine konu oluyordu. Artık savcılar hakkındaki şikâyetlerin sayısı yüzlerle ifade edilmekteydi. İşin ilginciyse, bu şikâyetlerle ilgili hiçbir işlem yapılmamasıydı.

Çok sayıda telefon dinleme, gözaltı ve tutuklama kararlarındaki farklılıklar da tartışmalara neden oluyordu. Kimi gözaltılar öğlen saatlerinde yapılırken, kimileri sabah namazından bile önce yapılabiliyordu.

Bu olayların gölgesinde yapılan Hâkimler ve Savcılar Yüksek

Kurulu'nun "unvanlı kararnamesi"ni görüştüğü toplantı salonuna dönelim biz yeniden. Üyelerden Ali Suat Ertosun, daha sonraki dönemlerde "korsan kararname" olarak adlandırılacak önerisini gündeme getirdi. "2009 yılı CMK 250 Kararname Taslağı Hâkim-Savcı" başlığını taşıyan öneride, ağırlıklı olarak savcılar olmak üzere değerlendirilmeye alınması istenen isimler yazılıydı. Ancak Ertosun, bunu önce sözlü olarak dillendirdi. Dillendirilenler arasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'den Özel Yetkili Baş-savcıvekili Turan Çolakkadı'ya, savcı Zekeriya Öz'den Diyarbakır Başsavcısı Durdu Kavak'a, pek çok isim yer alıyordu.

Adalet bakanı ve müsteşarı ise ısrarla "Listenizi verin inceleyelim" dediler. Bakanlık kanadı çok ısrarcıydı yazılı bir liste verilmesi konusunda. Ama Ertosun listeyi bu toplantıda vermedi.

Adalet Bakanlığı'nın o günkü toplantıda yaşananlara ilişkin yaptığı yazılı açıklamaya göre, taslakta yazılanlar şöyleydi:

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bazı üyeleri, taslağın karara bağlanacağı yeni bir taslağı Kurul başkanı olan bakanımız ve Kurul üyesi olan müsteşarımıza vermişler ve ek taslağın Bakanlıkça hazırlanan taslağın devamında görüşülmesini istemişlerdir. Bu taslakta önerilen isimler arasında davaya bakan mahkemenin başkan ve üyelerinin bulunmadığı, ancak devam eden soruşturmayı yürüten Cumhuriyet başsavcısı, Cumhuriyet başsavcı vekili ve üç Cumhuriyet savcısı ile aynı soruşturmanın değişik aşamalarında tutuklama, arama, el koyma, iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması gibi koruma tedbirleriyle ilgili kararları veren üç hâkiminin olduğu, ayrıca önerilen üç hâkimden ikisinin yargılamayı yapan mahkemenin itiraza tabi kararlarını inceleyen mahkeme üyeleri olduğu görülmüştür. Yine faili meçhullerle ilgili soruşturmayı yürüten bir Cumhuriyet başsavcısı ve aynı yerde görevli bir mahkeme başkanı da ek taslakta yer almıştır.

'Korsan' Birlikte Hazırlandı

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun toplantı salonunda seçilmiş üyeler, bakan ve bürokrasisinin de katılımıyla yapılacak kararname görüşmesine hazırlık yaparlar. Üyeler, kararname için önerecekleri isimler üzerinde çalışırlar. Daha sonra korsan olarak nitelendirilecek kararname taslağında yer alacak isimleri birlikte kararlaştırırlar. Listeye alınacak ve yerleri değiştirilecek kişilerin isimleri başarı, disiplin, yer değişikliği, sicilleri, haklarındaki şikâyetler/duyumlar da gözetilerek belirlenir.

Kurul toplantı salonundaki üyeler çalışma sonunda ortak bir listeyi benimserler. Ortaya çıkan isimler, kurşunkalemle bir karalama kâğıdına dökülür. Bilgisayarda temize çekme işlemi ise kâtip tarafından değil, bizzat üye Ali Suat Ertosun tarafından, Kurul toplantı salonundaki bilgisayarda metne dökülür. Ardından da alınan liste çıktısının birer kopyası toplantıdaki üyelere dağıtılır.

Aslında bu liste Kurul'un ilk ama son olmayacak "korsan" listesidir. Çünkü 2010 yılındaki kararname görüşmeleri sırasında, bu liste yargıçları da kapsayarak, genişlemiş olarak gündeme gelecektir.

Kâtip Değil Üye Yazdı

Listenin kâtip yerine Ali Suat Ertosun tarafından yazılmasının altında yatan neden ise, kâtibe yazdırılması durumunda isimlerin dışarı sızabileceği ve duyulacağı kaygısıdır.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in de katılımıyla Kurul toplantısına geçilir. Dikdörtgen şeklindeki bir masa etrafında tüm üyeler yerlerini alırlar. Toplantıya Adalet Bakanlığı personel genel müdürü ve yardımcıları da katılmaktadır. Bakanın en yakınındaki yargıç üye Ali Suat Ertosun'dur. Bakanın tam karşısında HSYK Başkanvekili Kadir Özbek ve seçilmiş üyeler vardır.

Daha önce sözlü olarak ifade edilen yer değişikliğine ilişkin bir liste olup olmadığı sorulur. Oturma düzeni açsından bakana en yakın Kurul üyesi olan Ertosun, önündeki listeyi Adalet bakanına uzatır. Listeyi eline alan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, hızla ayağa kalkar ve "Ben bu listeyi görüşmem. Bunlar olmaz," diyerek, toplantıdan ayrılmak ister. Bunun üzerine Başkanvekili Kadir Özbek, "Oturun konuşalım hepsini," der. Ertosun ise "Bu ülke için bu mahkemeler önemli hale geldi. Her türlü kuşku ve gölgenin mahkemeler üzerinden kalkması gerek. Hepimizin üzerinde birleşebileceği isimler getirilebilir. On bir bin hâkim ve savcı var. İtirazınız,, başkaca öneriniz. varsa getirin, değerlendirelim. Yoksa da oylamaya geçelim," değerlendirmesini yapar. Ancak toplantı biter. Toplantıdakilerin anlatımına göre, listeyi Ertosun'un uzatmasının tek nedeni, o günkü toplantıda kendisinin Sadullah Ergin ve müsteşara en yakın Kurul üyesi olmasıdır!

Toplantıdaki bu gelişmenin ardından Ali Suat Ertosun hedef tahtasına yerleştirilir. Ertosun'un Adalet bakanına uzattığı öneri listesinin adı kamuoyunda artık "korsan kararname"dir!

O günlerde HSYK Başkanvekili Kadir Özbek ve diğer üyelerin "öneri, teklif ve benzeri şeylerin" Ertosun'a mal edilmesinden neden rahatsız oldukları da böylece anlaşılır. Çünkü liste birlikte hazırlanmıştır.
Ali Suat Ertosun ise, "korsan kararname"yi, kendisine yönelik iddia ve suçlamaları ancak Kurul çalışmalarının tamamlanmasının ardından yanıtlar.

Ertosun'un cevabını birlikte okuyalım:

Korsan olarak nitelendirilebilecek bir anlayış veya davranış varsa, bu korsanlık anayasal teminat altındaki HSYK üyelerinin anayasa ve kanunlar çerçevesinde görüşlerini serbestçe ifade etmelerinde değil, bazı basın ve yayın organlarının tek elden ve organize bir şekilde anayasal kurumları ve kurumlarda görev alanları hedef göstererek insaf ölçülerini aşan ve hakarete varan saldırılarında aranmalıdır.

Ertosun'a göre, yaptığı, Kurul'un bir üyesi olarak düşüncesini açıkça ifade etmesiydi. Ancak, kendisine yönelik saldırıların organize olduğunun altını çizerek, üstü örtülü bir mesaj da vermişti.

İşte 'Korsan Kararname'deki İsimler

Kurul üyelerinin birlikte hazırladığı, ama Ertosun'a mal edilen o kararnamedeki isimlere bakalım. İlk sırada, soruşturmalarda aktif olmadığı ve ağırlığını koymadığı gerekçesiyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin yer alır. İstanbul Özel Yetkili Başsavcıvekili Turan Çolakkadı da listedeki isimlerdendir.

Özel yetkili savcılardan Zekeriya Öz de listede yer alıyordu. Zekeriya Öz, 12 Haziran 2007 tarihinde Ümraniye'de bir gecekonduda bulunan el bombaları soruşturmasıyla başlayıp dalga dalga tüm ülkeye yayılan ve "korku imparatorluğu" söyleminin dayanağını oluşturan soruşturmada en aktif rol alan savcıydı. Listede, soruşturma savcılarından yalnızca Zekeriya Öz yoktu. Ekip arkadaşlarından Mehmet Ali Pekgüzel, Nihat Taşkın, Ercan Şafak, Murat Yönder, Fikret Seçen, Kasım İlimoğlu da vardı. Bu isimlerin tamamı İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcıları idi. Hepsinin Ergenekon iddianamelerinde imzası bulunuyordu. Savcı Mehmet Ali Pekgüzel, aynı zamanda Silivri'de spor salonundan dönüştürülen bir mahkemede görülen Ergenekon davasında kürsü savcılığı da yapıyordu.

Kurul'un "yerlerini değiştirelim "den çok, "durumlarını değerlendirelim" dediği bu isimler listesinde, hâkimler yoktu. Hâkimler sonraki yıldaki "korsan kararname"ye eklenecekti. Onları da yeri geldiğinde değerlendireceğiz.

Bir yandan resmi, öte yandan Adalet bakanı ve müsteşarının katılmadığı gayri resmi değerlendirme toplantılarıyla saatler saatleri, günler günleri, hatta haftalar birbirini kovalamayı sürdürüyordu. Artık tüm Türkiye'nin gözü HSYK'den çıkacak karardaydı.

Başkaca gözlerin de HSYK üyelerinin üzerinde olduğu ortaya çıktı. Kurul toplantıları sürerken, Star gazetesinde Kurul'un Yargıtay'dan seçilen üyesi Ali Suat Ertosun'un fotoğrafı yayınlandı. Gündüz vakti gizlice çekildiği anlaşılan fotoğrafta, Ertosun hukukçu dostlarıyla görülüyordu.

Ancak bu fotoğraf, gizli bir toplantı öncesinin fotoğrafları gibi yansıtıldı. Ali Suat Ertosun, kararnameyi karara bağladıktan sonra, 30 Temmuz 2009 tarihinde gazetecilerin karşısına çıktı. İzleyenler arasında HSYK Başkanvekili Kadir Özbek ile birlikte, Kurul'un seçilmiş 6 yargıç üyesi de vardı.

Ertosun 17 Temmuz günü Star gazetesinde yer alan fotoğrafa ilişkin soruları da yanıtladı. Ergenekon davası kapsamında hakkında dava açılan, ancak aylarca sorgusu bile yapılmadan yaşamını yitiren Engin Aydın ile 2.5 yıl birlikte Adalet Bakanlığı'nda çalıştığını söyleyen Ertosun, çekilen fotoğrafları için, "Ahlaki değil ve cezai sorumluluk gerektiriyor. Ailecek görüşürüm. Görüşmemiz, insani ilişkinin ötesine geçmedi" yorumunu yaptı.

Ertosun asıl, fotoğrafın neden ve kim tarafından çekildiğinin üzerinde durulması gerektiğini söylerken, herkesin yaşadığı benzer bir kaygıyı dile getiriyordu:

"Devlet görevlilerince çekilmişse daha da vahimi"

Fotoğrafların çekildiği yerin gizli saklı bir yer olmadığını, Kızılay'ın orta yeri olduğunu söylerken, o günü, "Yanımda Danıştay başkanvekili ve eskiden hâkim olan bir avukat arkadaşım vardı. Dört arkadaş, düşüncelerimizi konuştuk, davalara müdahaleyi değil. Gizlice ve illegal izlenmişsek de çok vahim. Biz HSYK olarak son bir yıldır bunun üzerinde duruyoruz," sözleriyle anlattı.

Fotoğrafta yer alan ve ismi üzerinden kızılca kıyametler kopandan Engin Aydın, uzun yıllar Hikmet Sami Türk'ün Adalet bakanlığı döneminde danışmanlığını yapmıştı. O dönemde Ali Suat Ertosun da Ceza ve Tevkifevleri genel müdürü idi.

İşin belki en ilginç yanlarından biri de hükümet ve taraftarlarıyla hiçbir zaman yıldızı barışmayan Ali Suat Ertosun'u HSYK üyeliğine kimin atadığıydı. Ertosun, 5 Mayıs 2008'de Yargıtay Genel Kurulu'nun gösterdiği üç aday arasından HSYK üyeliğine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından seçildi! Öyle ki Cumhurbaşkanı Gül kendisine yönelik "kadrolaşma" iddialarına Ertosun örneğiyle yanıt verme yoluna gitmişti.
Bu uzun ayracımızı kapattıktan sonra yeniden, Ali Suat Ertosun'un yer değişikliği önerilerine dönersek, Kurul'un neden bu savcıların yerini değiştirmek istediğinin gerekçelerine de bakmamız gerekir.

Kaynakça
Kitap: İlahi Adalet, Yargının Siyasallaşma Günlüğü
Yazar: İlhan Taşçı
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fırtına Öncesi 'Sessiz' Günler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Eki 2011, 00:39

Neden Alınmalılar?

Kurul'un seçilmiş yargıç üyeleri, Ergenekon olarak adlandırılan soruşturmada yer alan savcıların görev yerlerinin değiştirilme önerisine ilişkin gerekçelerini şöyle sıraladılar:

• Soruşturmanın her noktasında basın ve bir kısım siyasetçilerin ölçüsüzce her noktada yargıyı etkileyecek şekilde yer almalarına fırsat verilmiş olması.
• Gizlilik kurallarına uyulmasının sağlanamaması.
• Özellikle soruşturmaya konu olan bir kısım hususların kişi haklarını ihlal edecek şekilde önceden yayınlanması.
• Soruşturmaya diskin bazı hususların soruşturmanın değişik evrelerinde karar verme durumunda bulunan hâkimleri etkileyebilecek şekilde önceden yayınlanması.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile Müsteşar Ahmet Kahraman, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar hakkında hiçbir soruşturmanın bulunmaması gerekçesiyle yerlerinin değiştirilmesine sıcak bakmadıklarını dile getirdiler. Ancak burada bir parantez açmakta yarar var. Bu savcılar hakkında soruşturma yapılabilmesi için, Adalet bakanının önce soruşturma izni vermesi gerekiyordu. Bu soruşturma izinleri verilmediği için, savcılar hakkında da herhangi bir soruşturma başlamamış oluyordu! Toparlarsak, bakanlığın en önemli argümanı, savcılar hakkında soruşturma olmaması, en büyük açmazı ise bu soruşturmalara bakanlığın izin vermemesiydi...

Bakanlık, savcıların değişmesinin yanlış anlaşılmalara yol açabileceğini de düşünüyordu. Bu değerlendirmesini ise "şikâyet sayısına göre hareket edilmesi halinde soruşturma yürütecek savcı bulunamayacağı" gerekçesiyle temellendirmeye çalışıyordu.

Bakan ve müsteşar, hâkim ve savcılarla ilgili taslağı hazırlama yetkisinin bakanlığa ait olduğunu söylüyorlardı. "Burada önerilen isimler, yürütülmekte olan bir soruşturmanın ve davanın (Ergenekon) hâkim ve cumhuriyet savcıları arasında bulunduğu, haklarında herhangi bir disiplin tedbiri ve cezası olmadığı, görev yerlerindeki en az süre olan yedi yılın dolmadığı ve adı geçenlerin atanma yolunda bir taleplerinin de bulunmadığı" gerekçesiyle yer değişildiğinin yapılmaması gerektiği görüşündeydiler. Savcıların rotasyona tabi tutulmalarının "yargılamaya doğrudan müdahale" anlamına geleceği görüşünü de savundular.

Bakanlık, Ertosun'un gündeme getirdiği isimlerin hiçbirinin görev yerlerindeki süreyi (7 yıl) doldurmadığını belirtiyor, süreyi aşmayan 1. Bölge savcı/hâkimleri hakkında başlatılan bir disiplin işlemi yoksa, kendisi atama talebinde bulunmadıkça görev yerinin değiştirilemeyeceği ilkesini savunuyordu.

Artık İstanbul'da yürütülen Ergenekon soruşturmasında dosyalardaki belge ve bilgilerin ertesi günü, hatta kimi zaman aynı saatlerde ortalığa dökülmesi olağanlaşmış, hatta ve hatta kanıksanmıştı. Öyle ki, 10 Haziran 2010 tarihinde Silivri'deki 13. Ağır Ceza Mahkemesi duruşmaları sırasında yaşananlar, gelinen noktayı, hepsinden de önemlisi kanıksanmayı ortaya koyan türdendi.

Şimdi, basketbol sahasından bozma görünümlü duruşma salonuna gidip diyaloglara kulak verelim. Ergenekon davasının 151. oturumu yapılmakta. Mahkeme Başkanı Koksal Şengün, sanık Fuat Turgut'u çapraz sorgusu yapılmak üzere kürsüye çağırır. Sorgu sırasında, Turgut, "Ergenekon uydurmasından yargılanmaktan utanmıyorum. Niye utanayım? Yargılayanlar utansın," dedikten sonra, bir hayretini "Hani soruşturma gizliydi? Savcılık ifadem bir saat sonra basının elindeydi," sözleriyle dile getirir.

Mahkeme Başkanı Koksal Şengün'ün verdiği karşılık şaşırtıcıdır:

"(İfadenin sızması) Bir saat sürmüş mü!?"

Duruşmanın orta yerinde mahkemenin başkanı tarafından bile kabul edilen "sızdırma" gerçeği, Kurul'daki tartışmada gündeme gelir. Yargıç üyelerden birisi, savcıların aldıkları ifadeleri basına sızdırmalarını eleştirir ve bunun soruşturmaya gölge düşürdüğünü vurgular. Ancak Adalet bakanı ve müsteşar, bunun kanıtı olmadığı gerekçesiyle bu görüşe katılmazlar.

Kurul'daki tartışmaya dönecek olursak:

Seçilmiş üyeler, bakanlığın savcıların yerlerinin değiştirilmemesi için ileri sürdüğü gerekçeleri yerinde bulmuyorlardı. Kurul'un yargıç üyelerinin en çok karşı çıktığı ise, bazı savcıların, yürüttükleri soruşturmalarla özdeşleştirilmesiydi. Neredeyse bazı savcılar yürüttükleri soruşturmalarla anılır olmuş, hatta kimi savcıların isimleri, yaptıkları işlerin de önüne geçerek, sanki o savcı olmadan soruşturma yapılamayacakmış gibi bir izlenim oluşturuldu. Zaten derleyen süreçte de, bir savcının yeri değiştirildi diye, belli çevrelerde "soruşturma artık bitti" yorumları bile yapılacaktı.

AKP ile HSYK Karşı Karşıya

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bir türlü karara bağlayamadığı "unvanlılar kararnamesi" tartışmaları sürerken, bu kez de Kurul'un seçilmiş üyeleri, AKP temsilcileriyle karşı karşıya geldi.

Kurul'un seçilmiş üyeleri, Ergenekon savcısı Zekeriya Öz de İstanbul Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı'nın görev yerinin değiştirilerek, İstanbul başsavcılığına kaydırılması görüşündeydi. Yani, özel yetkileri alınacaktı. Adalet bakanı ile müsteşarı buna karşı çıktı. Oylama önerisi de kabul görmedi.

AKP İsyanı: Tuz Koktu!

HSYK'deki krizin doruğa çıktığı saatlerde Habertürk televizyonuna konuşan AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, Ergenekon savcılarının yerinin değiştirilmek istendiği iddialarına ilişkin "Suçluluğu ortada olan, yargılanan sanıklar ile ilgili uygun hâkim ve savcı arayışı yapıldığı yorumlarına HSYK’nın imkân ve zemin vermemesi lazım. Bu kilitlenme neyse açıklayın. Adalet hakanı da açıklasın. Maalesef millette tuzun koktuğu gibi bir anlayışa neden oluyor," değerlendirmesiyle, Kurul toplantısına müdahil olmuş oldu. Görüşmeleri gizli olan Kurul toplantısında bu önerinin tartışıldığını AKP yöneticilerinin nasıl "öğrendiği" konusuna burada hiç girmesek de olur!

Kurul Ekran Başında

AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ'ın canlı yayında yaptığı açıklamaları Kurul üyeleri de hep birlikte izlemekteydi. Bozdağ'ın "tuz koktu" sözü, Kurul üyelerinde şaşkınlıkla karışık kızgınlık etkisi yaratmıştı. Bir anda HSYK Başkanvekili Kadir Özbek yerinden kalkınca, diğer üyeler kendisini durdurmak istedi. Tansiyonu çıkan Özbek, elini yüzünü yıkadıktan sonra üyelerin yanma dönmek yerine, HSYK binası önünde bekleyen gazetecilere yöneldi. Merdivenlerden hızlı adımlarla inerken, bir yandan da öfkesini dizginlemeye çalışıyordu.

Özbek, soluğu kameraların karşısında aldı. Duyduğu rahatsızlık ve kızgınlık sesine de yansıyan Kadir Özbek, "Çok üzgünüz.. Üzüntümüzün büyük olduğunu söylemek istiyorum. Yargıyı yargıya bırakmalarını, özellikle yargının Kurul içindeki muhatabının Kurul'un başkanı sıfatıyla Adalet bakanı olduğunu bilmelerini istiyorum. Lütfen 'tuzun bile koktuğundan' bahsedebilecek derecede ağır ithamlarda bulunmasınlar. Özellikle bu, kamuoyunda ileri derecelere varmış bulunan bölünmelere, birtakım yanlış değerlendirmelere sebep olacaktır. Hak etmediğimiz, isnatlara maruz, bırakılıyoruz.."

Özbek, açıklamasından sonra yeniden Kurul üyelerinin bulunduğu salona döner. Kimi üyeler, Özbek'in açıklamalarından pek hoşnut olmamıştır. Ali Suat Ertosun ise, Kadir Özbek'i kutlar ve "İyi oldu başkan," diyerek, destekler.

Kararname taslağının görüşmelerinin başlamasının üzerinden on gün geçmiştir. Ancak, HSYK’nın asıl beklenen ve ipleri koparma noktasına getiren adli yaz kararnamesi hâlâ açıklanamamıştır. Oysa yasada da belirtilen yaz kararnamesi o güne değin genelde temmuz ayı başında açıklanır, tayinleri çıkanlar da yeni adli yıl başlangıcına kadar yeni yaşamlarını kurarlardı.

HSYK, geçmiş yıllarda, adli yargıdaki hâkim ve savcıların atama ve yer değiştirme kararnamelerini haziran ayının son günlerinde bitiriyordu.
Kararnamenin bir türlü çıkmaması, pek çok tartışmayı da beraberinde getiriyordu. Kulislerde dillendirilen iddia ise "pazarlık yapılıyor" şeklindeydi. Neyin pazarlığıydı bu!? Kimine göre, "üstünlerin hukukuna son vermenin", kimilerine göre ise "hukukun üstün kılınmasının... " Siz hangisine inanırsanız...

Müzakereler sürerken, bir yerden düğmeye basılmış gibi, Kurul hedef alınıp, gazeteler, televizyonlar, gazeteciler, emekli hukuk mezunları ve akademisyenlerin de dahil edildiği bir psikolojik "operasyonla" anlamsızlaştırılmaya çalışılmaktaydı.

Artık her türlü iddia ve suçlamanın olağan sayıldığı dönemde Kadir Özbek, 18 Temmuz 2009 tarihli bir yazılı açıklamayla yaşananları kendi pencerelerinden değerlendirdi. En çok rahatsızlık duyulup yalçından konu, Kurul üyelerini hedef gösterir nitelikte yayınlar yapılmasıydı.

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, hâkim ve savcı kararname taslağının görüşmeleri sırasında üyelerin değişiklik teklifi vermelerinin, yeni öneri getirmelerinin mümkün olduğunda ısrarcıydı. Üyelerin rahatsızlığı ise yazılı açıklamaya "Çalışmalar devam ederken hır kısım hasında, yasa gereği gizli olması gereken işlemler ve görüşmelerle ilgiliyorum yapılması ve Kurul üyelerini suçlayıcı ve hedefgösterir nitelikteki yayınlara yer verilmesi üzüntüyle izlenmektedir. Kurul'un yüksek yargıdan seçimle gelen üyeleri, yargı bağımsızlığının ko-runması, hâkim ve savcılarla ailelerinin mağdur olmaması için her türlü gayreti göstermektedir" biçiminde yansıdı.

Kararname taslaklarına diskin görüşmeler elbette ilanihaye sürdürülemezdi. Kadir Özbek de mevzuat uyarınca kararnamenin bir ay içerisinde tamamlanıp karara bağlanması gerektiğine işaret etti. 15 Haziran 2009 tarihinde taslak Kurul'a gönderilmesine ve yasadaki "ilgililerin gizli ve açık sicilleri ve diğer evrakı ile birlikte Kurul tarafından en geç bir ay içinde incelenir, aynen veya gerekli görülen değişiklikler yapılarak karara bağlanır ve Adalet Bakanlığı na tevdi edilir" hükmüne rağmen görüşmeler tamamlanamamış ve bir aylık süre koşulu da aşılmıştı.

Oysa bilinirdi ki, Kurul toplantılarında gerek görülmesi durumunda üyeler öneride bulunabilirdi. Her dönemde böyle olmuştu. Aksi takdirde, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun müzakeresinin anlamı kalmazdı. Bir başka ifadeyle, Adalet Bakanlığı kararnameyi kendisi hazırlar, kendisi yayınlardı. Böylesi bir durum hem işin doğasına, hem de yasasına uygun olmayacaktı kuşkusuz...

Yalınlaştırırsak, kararname taslağını Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü hazırlayacak, Kurul da yasa uyarınca "gerekli gördüğü" değişiklikleri yaparak karara bağlayacaktı. Olayın da, yasanın da özü buydu.

Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman da, HSYK Başkanvekili Özbek'in işaret ettiği 1 aylık süre aşımını kabul etti. Kararname taslağını 15 Haziran'da Kurul'a verdiklerini ve 1 ay içerisinde sonuçlanması gerektiğini dillendirdi.

Ancak, Kurul'da, hem kendisinin hem de Adalet bakanının katılmadığı toplantılar yapılıyordu. Kurul'un Yargıtay ve Danıştay kökenli seçilmiş üyeleri, Dikmen'deki hâkimevinde bir araya gelerek kararnameye ilişkin çalışmalarını sürdürüyorlardı.

Yandaş Basının 'Sızdırma'yla İmtihanı

Yargıç üyelerin kararname taslağı üzerindeki çalışmaları ve yer yer kendi aralarında tartıştıkları konular ya bakanlık kanadından bertaraf edici bir "hamleyle" karşılaşıyor, ya da toplantıyı izleyen günlerde gazete ve televizyonlarda "haber" oluyordu! Oluyordu olmasına da, nasıl oluyordu!
Dinlenme ve izlenmelerin ayyuka çıktığı günlerde, Kurul üyeleri kendi aralarında bu duruma ilk önce bir anlam veremediler. Ancak ilerleyen günlerde, rastlantıların artması üzerine, sınama yoluna da gittiler. Ne tesadüf ki kendi aralarında yaptıkları toplantıdaki düşünceleri, ertesi günkü gazetelerde HSYK’nın "önerisi" olarak haberleşmişti! Üyeler olup bitenlerin rastlantı olduğuna inanmak isteseler de, süreç onların inanmaması için elinden geleni ardına koymadı!

Müzakere Odasında Böcek!

Öyle ki, neredeyse Kurul üyelerinin aklından geçenler dışındaki her şey ortaya dökülmekteydi.

Müzakerelerden biri sırasında HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, dinleme konusunu açtı:

"Ya birileri Kurul salonunu dinliyorlar ya da olup biten her seyisiz söylüyorsunuz!" Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Özbek'in sözlerine karşı, "Olur mu hiç öyle şey," der demesine de, verilen bir örnek üzerine sessiz kalır. "Nasıl oluyor da sizin daha dünkü görüşmede söylediğiniz, yüzde 8'lik oran ifadesi bile bugünkü gazetede yer alabiliyor!"

Adalet bakam kendi penceresinden bunun mümkün olmadığını söyler ama Kurul'un yargıç üyeleri, "güvenlik" birimlerinin istihbarat şubelerinden böcek araması için bir ekip isterler. Elbette gayri resmi olarak. Gerçi daha çağırırken bde akıllardan "Ne olacak, ses kesildiğinde yenisi konulur" diye geçirilir. Neredeyse "emin" olunan bir konunun netleştirilmesi için yine de ekip istenir. Gelen ekip her yeri didik didik arar. Kutlamalar için gelen çiçek saksılarından tutun da masaların altına, odadaki televizyondan kalemliğe, kaloriferden şekerliğe kadar bakılır. Tam böcek yok denirken, üyelerden Ali Suat Ertosun'un makamında yapılan bir görüşmenin ortam dinleme kaydı internetten yayılır.

Ortam dinlemesiyle elde edilen kayıtlardaki kişinin kendisi olduğunu söyleyen Ali Suat Ertosun, şu değerlendirmeyi yapar:

YARSAV başkanı ve üyeleri ziyaretime geldiklerinde mesleki sorunları konuştuk. Bu görüşme HSYK binasında gerçekleşti. Benim bir daha onlarla böyle bir konuşmam da olmadı. İşte bu olay da gösteriyor ki HSYK her zaman dinleniyor. Biz orada her türlü ve hepsi de birbirinden önemli konuları görüşüyoruz. Soruşturmalar, yetkilendirilecek arkadaşlar, atamalar ve kısaca yargıyı konuşuyoruz. Ancak bu konuşmalarımızın dinlendiği belgelendi. Kimbilir ellerinde daha hangi konularla ilgili konuşmalar var. Bu olayı yargıya intikal ettireceğim. (Hürriyet, 3 Eylül 2010)

Bu ortam dinlemesi olayı her şeyin tuzu biberi olur. Artık kesinleşmiştir ki, Kurul'un seçilmiş üyelerinin hiçbir önerisine kulak verilmezken, başkaları dışarıdan ortama kulak kabartmıştır!

Öyle ki, Kurul'un yargıç üyelerinin kendi aralarında, sesli düşüncelerindeki ifadeleri her seferinde "karşı bir manevra" bulur. Ya önerilmesi düşünülen ismin karşısına bakanlık kanadından rastlantısal olarak başka bir hamle gelir; ya da yapılan resmi açıklamalara bu düşünce egzersizlerinin izdüşümü yansır!

Adalet bakanının başkanlığında yeniden toplanan Kurul'un seçilmiş üyeleri, değişiklik önerilerinin kapsamını biraz daraltmışlardı. Ancak, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, seçilmiş üyelerin Kurul'daki oysal fazlalığını (2'ye karşı 5 oy) da gözeterek, tartışmalı isimlere ilişkin görüşmeleri sonbaharda hazırlanacak güz kararnamesine bırakma eğilimindeydi.

Tartışmaların beraberinde getirdiği gecikme yalnızca Türkiye'de değil, dış dünyadan da merakla izleniyor ve ilginç değerlendirmelere neden oluyordu. Örneğin İngiliz The Financial Times gazetesi, genel olarak ele aldığı Ergenekon davasında, HSYK’nın hâkimler ve savcılar kararnamesini hâlâ açıklamadığını, bu hareketiyle örgütün AKP'ye karşı koymak için atağa geçtiğini yazıyordu!

Bakanlık Dokundurtmadı

21 Temmuz 2009 tarihinde saat 11.00'i gösterirken, Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in başkanlığında Kurul üyeleri bir araya geldi. Toplantının yapıldığı hâkimevine Devlet Bakanı Hayati Yazıcı'nın gelmesi bina önünde bekleyen gazetecileri hareketlendirdi. Başbakan yardımcısı olan Yazıcı'nın Kurul toplantısı sürerken gelmesi, "haber getirdiği" biçiminde yorumlandı. Öyle ki, bazı televizyon kanalları Yazıcı'nın HSYK toplantısına geldiğini iddia etti. Ancak, Yazıcının bir "tanıdığı" ile hâkimevinde yemek buluşması için geldiği duyuruldu!

Başkentte, özellikle de Kurul üyeleri arasındaki yaygın görüş, Kurul'da yapılan müzakerelerin içeriğinin doğrudan doğruya başbakana aktarıldığıydı. O gün için başbakan bir toplantıdaysa da, bir yardımcısına toplantının hemen ardından yaşananların iletildiğiydi... Elbette bunun bir belgesi yoktu ama söylentisi çoktu..

Hâkimevinde o gün yaklaşık 16 saat süren toplantıda, üç hafta boyunca gerginliğe neden olan konular çözülmüş gibiydi. Gibiydi diyoruz, çünkü iplerin kopacağını ve tartışmaların daha da sertleşeceğini ilerdeki günlerde anlayacaktık. Henüz her şey yeni başlıyordu...

On altı gün süren gerilimin ardından alman kararlara göre, Ergenekon soruşturmasını yürüten özel yetkili savcı Zekeriya Öz, Fikret Seçen, Mehmet Murat Yönder, Nihat Taşkın, Ercan Şafak ve Mehmet Ali Pekgüzel'in yeri değişmedi.

Ergenekon davasının yargılamalarını yapan 13. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti de itirazların görüşüldüğü 14. Ağır Ceza Mahkemesi heyetinde de hiçbir değişiklik olmadı. Denilebilir ki, değişmemiş olmasının anlamı var mı? Eğer tüm "kavga" bu isimler üzerinden yürümüş ise hiç kuşku yok ki bir anlamı vardır.

Böyle Koşul Görülmedi

Adalet Bakanlığı, haklarında "soruşturma olmayan" bu isimlerin görevden alınmaması için elinden geleni yapmakta kararlıydı. Hatırlamakta yarar var, bu isimler gündeme geldiğinde, Adalet bakanı ve müsteşarının toplantı salonunu terk etmişlikleri bile vardı! İşte bu kararlılığı ve savcıların nasıl görevde kaldıklarını öğrenebilmemiz için, Kurul üyeleri arasında müzakere salonunda olup bitenlere kulak kabartmalıyız.

Kurul'un Yargıtay ve Danıştay kökenli seçilmiş üyeleri, haklarında şikâyet olan savcıların soruşturma sürecinde yapılacak işlemlere ilişkin oylama yapılmasını önerdiler.

Bakanlığın bu öneriye karşı bir şartı vardı:

"(Savcılar) Görevden alınmamak koşuluyla!" Yani oylamaya katılırız, ama oylama bir görevden alma oylaması olmazsa...

Masaya sürülen koşul çok önemliydi. Kurul'un seçilmiş üyeleri o anda isteseler, bakanlığın getirdiği bu koşula sözlü olarak "evet" deyip oylamaya gelindiğinde hâkim ve savcıların yerlerini değiştirme oylamasına dönüştürebilirlerdi. Üyeler bu yola gitmediler. Fakat ilerleyen süreçte bakanlığın bu konuda nasıl bambaşka bir yola gittiğini göreceğiz.

Bakanlığın koşuluyla oylama yapıldı. Tartışmalı savcıların görevden alınması yoluna gidilmedi. Ama Başkanvekili Kadir Özbek, üyeler Ali Suat Ertosun, Musa Tekin, Danıştay üyeleri Suna Türkoğlu, Orhan Cem Erbük un çoğunluk oylarıyla bu savcılar hakkında Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu'nun etkin biçimde soruşturma yapması, somut bulguya rastlaması halinde de bunu rapora bağlayarak, HSYK’nın önüne getirmesi kararlaştırıldı. Ancak Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Müsteşarı Ahmet Kahraman bu karara muhalif kaldı. Adalet Bakanlığı yaptığı açıklama ile, bakanlığın çoğunlukla birlikte hareket ettiği ve Kurul üyelerince söylendiği gibi bu karara muhalefet şerhi konulmadığını savundu.

Bakanlık bir noktayı da kendi bakış açısıyla ortaya koyuyordu:

Bağımsız bir şekilde görev ifa etmesi gereken hâkim ve savalara yürütmekte oldukları bir soruşturma ve bu soruşturma sürecinde verdikleri kararlar sebebiyle, emir ve talimat vermenin de ötesine geçerek görev yeri değişikliği teklif edilmesi, mahkemelerin bağımsızlığı ile hâkimlik ve savcılık teminatının açıkça ihlali anlamına gelmektedir.

Aslında bakanlık işlem yapmayı doğru bulmuyor da, bunu söylemeye dili varmıyor...
Bu karar yaşama geçirilse, Adalet müfettişlerinin raporları lehte de, aleyhte de olsa Ergenekon savcılarının durumu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından değerlendirilecekti. Kimi çevrelerde bu karar kaygı ve rahatsızlık yaratmaktaydı. Bunun altında yatan neden ise Kurulun, Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya'da olduğu gibi, Ergenekon soruşturmasında görev alan savcıları meslekten ihraca kadar uzanan cezalar verebilecek yetkiye sahip olmasıydı.

Görüşmeler sırasında, savcılara ilişkin şikâyetleri işleme koyacağı görüşünü bildiren bakanlık, kararname taslağı bağlanınca görüş değiştirip "şikâyetler zaten işleme konuluyor" diyerek, Kurul'un görüşmelerde benimsenen beklentisini karşılamayacağını duyurdu.

Bu gelişme üzerine, HSYK yeni bir karar oluşturdu. Kurul'un yargı kökenli üyelerinin oylarıyla, Adalet Bakanlığı'nın, Ergenekon soruşturması sırasında alınan arama ve dinleme kararlarını kanun yararına bozma yöntemiyle Yargıtay'a taşıması kararlaştırıldı. Adalet Bakam Sadullah Ergin ve Müsteşarı Ahmet Kahraman, kararlara ilişkin oylamada karşı oy kullandı.

Kurul'un, Yargıtay denetiminden geçirilmesini istediği bazı karar başlıkları şöyleydi:

• Mahkemelerin, yasal koşullar oluşmadan telefon dinleme kararı vermesi.
• Yasal koşullar oluşmadan verilen ve yasanın aradığı şartlar karşılanmadan yapılan ev ve ofis aramaları.
• Hakkında sadece arama kararı bulunan kişinin, yakalama kararı olmadan, arama sonunda gözaltına alınması.
• Anayasa ve yasaların aradığı özen gösterilmeden özel hayatın gizliliğine diskin belge ve bilgilerin delil kabul edilmesi.
• Bir başka kentte yapılacak arama ya da gözaltı uygulaması için o kentteki mahkeme yerine, İstanbul'daki mahkemeden karar alınması.
• Soruşturma kapsamında alınması gereken mahkeme kararlarının işlemi başlatan ya da nöbet sırası nedeniyle başlatması gereken mahkeme yerine başka mahkemeden alınması. {Milliyet, 30.7.2009)

Bakanlık ise, HSYK’nın idari bir Kurul olduğunu söyleyerek, buna karşın üyelerin "Ergenekon soruşturması dosyasındaki bazı kararlara karşı kanun yararına bozma yoluna gidilmesi konusunda oy çokluğuyla karar alınmasını" sağlamalarına tepki gösteriyordu.

Bu yetkinin bakanlıkta olduğuna işaret edilen 29 Temmuz tarihli açıklamadaki sert tepkiler bunlarla da sınırlı değildi. Şimdi onlara bir göz atalım:

HSYK’nın görevleri içinde, kanun yararına bozma konusundaki başvuruları karara bağlama görevi bulunmamaktadır. Buna rağmen fonksiyon gaspı ile kanun yararına bozma yoluna gidilmesi hususunda HSYK’nın aldığı karara uyma zarureti olmamasına rağmen, bakanlığımız kararı ihbar kabul etmiş ve kanun yararına bozmaya gidilip gidilmeyeceğinin değerlendirilmesi için kararı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'ne göndermiştir.

HSYK üyesi Ali Suat Ertosun, bazı hâkim kararlarını, Emniyet ve MİT'in Türkiye genelindeki izleme kararlarını neden Yargıtay'a taşımak istediklerini, şöyle anlattı:

İstanbul, kendi yargı çevresi dışında bir yer için arama kararı verebdir mi? Müfettişler, dinleme yaptırabilir mi? Susma hakkını kullanan sanık neden dört gün emniyette tutulur? Bağlantısı olmayan olaylar neden aynı dosyada? Geçmişte PKK, DHKP-C'nin farklı eylemleri için her şehirde farklı dava açılmadı mı?

Savcılar başka şehirde ifade alabilir mi? Arama kararı ile yakalama yapılabilir mi?

Açılım yapıyoruz moda tabiriyle. Bilgiler sızdırılmasın, insanlar peşinen suçlanmasın demişsek, altında ne aranabilir? Bizim sanıklarla, davalarla ilgimiz yok. Yargının yönetiminden sorumlu, idari bir mekanizmayız.

Hata görmüşsek gidermek görevimiz. Maalesef yargı yönetiminin içinde biz yokuz veya dışarı itilmeye çalışılıyoruz. Bunun mücadelesini Kurul içinde veriyoruz. Yargının idareye bağlı olması isteniyor. Bunu istemiyoruz.

İşte tam o açıklamaları yaptığı günü izleyen günlerde, Ertosun'a ABD'nin Santa Cruz eyaletinden postalanan toz ve tehdit içeren notla bir zarf gelir.
Zarfın içinden çıkan tozla ilgili Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi'nde yapılan ilk incelemede, "insan sağlığına zararlı bir bulguya rastlanmadığı" sonucuna varılır.

İftiradan Korkuyorum

Ali Suat Ertosun, hem kendisine, hem de Kurul üyelerine yönelik tüm saldırıların "belli bir yerden planlanarak" uygulandığından neredeyse kuşku duymamaktaydı. Hatta görevlerini yapmalarının bile suç sayılmasından yakınan Ertosun, Ergenekon gibi davaların ismini vermeden "Belli davalara saldırmış vaziyetteler, 'Bu davalara dokundurtmayız' diyorlar. Olay bu. Asıl statüko orada var" sözleriyle gerilimin ana kaynağına işaret etti. Ali Suat Ertosun, "Her şeyi yapabilirler. Bütün meslek hayatımız, özel hayatımız didik didik edildi.

insan her şeyden korkuyor. Yarın başka şey uy durabilirler. Bir ifade aldırılabilir, içine bir şeyler sokturulabilir. Yarın bir gün gizli tanık bulup bir şey söyletebilir, iftira attırabilirler," diyerek açıkça iftiradan korktuğunu dile getirmekteydi. (Cumhuriyet, 28 Mart 2010)

Tüm bu tartışmaların nedeni ise Ergenekon soruşturmasında-ki gözaltı, telefon dinleme ve tutuklama kararlarındaki tutarsızlık ve farklı uygulamalardı. Kimi arama ve gözaltılar öğlen saatlerinde yapılırken, kimilerinin evlerine sabaha karşı gidilmekteydi. Örneğin Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi, 83 yaşındaki İlhan Selçuk'un evi 21 Mart sabahı, saat 04.30 sıralarında basıldı. Hem de resmi korumasının kapıda beklediği evi...

HSYK ile Bakanlık El Ele

Tedbir kararlarında uygulama birliğinin sağlanması için nöbetçi mahkeme uygulamasının kaldırılıp yerine özel yetkilendirilmiş heyetin bakması yönteminin getirilmesi öngörüldü. Hedef ise her bölgede tek elden verilecek kararlarla uygulama tekliğinin sağlanmasıydı.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda buna ilişkin yapılan oylamada ilginç bir dağılım yaşandı. Çünkü Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Müsteşar Ahmet Kahraman ve HSYK Başkanvekili Kadir Özbek de Ali Suat Ertosun birlikte hareket etmişlerdi. Bu formül 3'e karşı 4 üyenin oyuyla reddedildi.

Kadir Özbek bakanlıkla birlikte hareket etmiş ve bu uygulamayı yerinde görmemişti. Gerekçesi ise 2005 yılındaki yasa değişikliğiyle birlikte mevcut durumun 4 yıldan fazla süredir devam ettiği, yapılacak değişikliğin sisteme müdahale anlamına gelebileceğiydi.

Üye Ali Suat Ertosun ise, yalnızca tek hâkime çok geniş yetki verilmesinin sakınca doğurabileceği, tek hâkimin kontrolsüz bir güce dönüşebileceği görüşündeydi.

Eş Başsavcı Ataması

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu her ne kadar Adalet bakanı ve müsteşarı 2 doğal üye ve yargıdan seçilen 5 üye olmak üzere 7 kişiyle toplanıyor gözükse de, müzakere konularına göre Adalet Bakanlığı personel genel müdür ve yardımcıları de tetkik hâkimleri de toplantıya katılıyordu. Müzakerelere katılanların sayısı 15 kişiye kadar yükselebiliyordu. Kurul üyeleri arasındaki tartışmalar, kimi zaman bu bürokratların gözü önünde olmaktaydı. Hatta bu tartışmaların dışarı yansıyabileceği de düşünülmüş olmalı ki, kimse "alttan" almıyor, her söylenene mutlaka bir cevap veriliyordu.

Yoğun kriz, karşılıklı yazılı-sözlü atışmaların ardından, 21 Temmuz 2009 tarihinde, yüksek yargıç olan üyeler sabah saatlerinde hâkimevinde bir araya geldi. Saatler 11.50'yi gösterirken, Adalet Bakanı Ergin, toplantı için geldi. Ergin'in toplantıdan 2,5 saat sonra ayrılması, ilk anda günlerdir süren krizin bir benzerinin yaşandığı yorumlarına yol açtı. Ancak Ergin 17.30 gibi bu kez Müsteşar Ahmet Kahraman ile birlikte Dikmen'deki hâkimevine geldi. Saatler ilerledikçe bir yandan krizin derinleştiği değerlendirmeleri yapılırken, öte yandan da hâlâ "iplerin kopmadığı", dolayısıyla kararnamenin çıkabileceği görüşü öne çıkmaktaydı.

HSYK üyelerinin unvansız hâkim ve savcılarla ilgili kararnameyi imzaladıkları bilgisi gece yarısı yargı muhabirlerine telefonla bildirildi. Saatler 01.30'u gösterirken hâkimevinden ayrılan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, gazetecilerin ısrarlı soruları karşısında, 1332 hâkim ve cumhuriyet savcısının atama kararnamesinin imzalandığını açıkladı. "Unvanlılar kararnamesi"nin gelecek günlerde görüşüleceğini de ekledi! Yani kriz hâlâ aşılmamıştı!

Yargıda Bir İlk

Biz öncelikle kamuoyunun da yakından izlediği olaylar nedeniyle öne çıkan ve ataması yapılan hâkim ve savcıları irdeleyelim. Kurul'daki eğilim, İstanbul özel yetkili savcılarının âmiri ko-numundaki ve tüm işlemleri koordine eden Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı'yı başka bir yerde görevlendirmekti. Kurul'un seçilmiş üyeleri bunu gerçekleştiremeyince, bir ara formül geliştirilerek, Turan Çolakkadı ile aynı yetkilerle donatılan bir ismin görevlendirilmesi benimsendi. Bu isim, Olcay Seçkin'di. Üyelerden Ali Suat Ertosun, eşbaşsavcı vekilliğinin "cumhuriyet tarihinde örneği" olmadığı ve sorunların çözümüne katkı sağlamayacağı gerekçesiyle öneriye karşı çıkan isimler arasında yer aldı. Eşbaşsavcı vekilliği önerisi, Kurul'un hazırladığı listedeki isimlerin değerlendirilmesini de engelleyen bir etkene dönüşmüştü.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile Müsteşar Ahmet Kahraman, Çolakkadı'nın görevini yaptığından emindiler. Aynı göreve ikinci bir ismin atanmasının yetki kargaşasına yol açabileceğini söylediler. Ancak, yapılan oylama sonucunda, oyçokluğuyla Olcay Seçkin, Çolakkadı de aynı yetkilerle atandı. Yapılan işlem, cumhuriyet tarihinde bir ilkti. Bir başsavcı vekilliğine iki ayrı isim, bir anlamda eşbaşsavcı vekili şeklinde görevlendirilmiş oldu.

Olcay Seçkin'in tercih edilmesinin nedeni ise, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'ndaki en kıdemli başsavcı vekili olmasıydı! Öyle ki, Seçkin, Özel Yetkili Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı'dan da kıdemliydi. Ayrıca İstanbul Başsavcılığı içinden yapılacak bir atamanın kamuoyunda soruşturmaya müdahale gibi algılanmayacağı görüşü de etkin olmuştu.

Gönülsüzlük Ziyareti

Olcay Seçkin, bu göreve atandıktan bir süre sonra Kurulu ziyaret etti. Bu bir teşekkür ziyaretinden çok "gönülsüzlüğün" ifadesi ziyaretidir.
Üçlü mekanizmaya dahil edilen Olcay Seçkin'in adı bir daha hiç duyulmadı. Zaten bu göreve atanmasının henüz senesi bile dolmadan, Seçkin, "sağlık sorunları" nedeniyle emekliliğini istedi. Balyoz soruşturması kapsamında operasyonların başladığı 5 Nisan 2010 tarihinde beş günlük rapor alan Seçkin'in emeklilik talebi kabul edildi.

Başsavcının Kulak Misafiri

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, emrindeki savcıların işlemlerinden haberdar olmadığı gerekçesiyle sıkça eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Öyle ki, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar Engin'e bağlı olmalarına karşın aldıkları bir mahkeme kararıyla başsavcılarını bile dinleyebilmişlerdi. Aykut Cengiz Engin, Ankara'dan kendisini arayanlara kırgınlığını ve kızgınlığını "Bu savcıların ne yaptıkları belli değil" sözüyle aktarıyordu.

Bir parantez açalım. O dönemde HSYK’nın telekulak mağduru ziyaretçisi hayli fazladır. Bir başsavcı Kurul üyesinin odasında "beni bile dinlemişler" diyerek hüngür hüngür ağlar. Bir başka başsavcı ise telefonlarının dinlendiğini kızından öğrenir. Başsavcının kızı, gazete haberlerini okurken dinlenen hâkim ve savcılar arasında babasının da olduğunu görür. Babasını arayıp, "Baba senin telefonları da dinliyorlarmış," diyerek haberi paylaşır.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'e de "soruşturmaya aktif olarak katılma" talimatı verdi. Kurul'un geliştirdiği yönteme göre, Ergenekon soruşturması kapsamında yapılacak işlemler, İstanbul Özel Yetkili Başsavcı Vekilleri Turan Çolakkadı ve Olcay Seçkin'in imzalarını, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'in de "olur"unu taşıyacaktı.

Çünkü İstanbul Başsavcısı Engin'in bilgisi olmadan gözaltı kararları bile verilmişti. Bunun üzerine de Engin, emniyete yazı yazarak, savcılarca gönderilen ancak kendisinin onayının olmadığı arama ve gözaltı kararlarının gerçekleştirilmemesini istemişti.

Resim

Ergenekon'a Yeni Savcılar

Kurul ayrıca, İstanbul Savcıları Kasım İlimoğlu ile Mustafa Çavuşoğlu'nun CMK'nin 250. madde kapsamına giren suçların soruşturma ve kovuşturmasında çalışmak üzere görevlendirilmelerine karar verdi.

HSYK, Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun evinin aranması kararını veren İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi'ne daha önce atadığı Tuncay Aslan'ın, bu mahkemedeki görevleri dışında, Ergenekon soruşturması de ilgili taleplere bakan mahkemelerde görev yapmasını da kararlaştırdı.

Faili Meçhul Savcıları Kaldı

Yirmi altı ile yeni başsavcı atayan HSYK, Şemdinli'de on iki korucunun öldürülüp gömüldüğü iddiasıyla askeri bölgede yapılan kazıyı yöneten Van Başsavcı Vekili Bahadır Sakaoğlu'nu Uşak'a düz savcı olarak atadı.

AKP'nin 29 Mart yerel seçimlerinde beyaz eşya dağıtmasıyla dgdi soruşturmayı yürüten Tunceli Başsavcısı Zekeriya Beyazıt Gemlik başsavcılığına getirilirken, Ergenekon soruşturmasının kilit ismi Tuncay Güney'in yargılandığı davada zamanaşımı kararı veren heyette yer alan Recai Akgün, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığına atandı.

Haftalarca süren kriz döneminde, Kurul'un seçilmiş üyelerinin "süren soruşturma ve davalara müdahale" anlamına gelecek girişimleri olduğu iddiasına üyeler sessiz kalmışlardı. Kararnamenin karara bağlanmasının hemen ardından, 28 Temmuz 2009 tarihinde HSYK Başkanvekili Kadir Özbek'in yanı sıra asıl ve yedek üyeler Suna Türkoğlu, Ali Suat Ertosun, Musa Tekin, O. Cem Erbük, Coşkun Öztürk, F.And Genç, Feyzi Altınok, H. Ceyda Kerman ve Ayşe Albayrak Doğan'ın imzası ile iddialara yanıt verildi.

Dosya Gizleniyor

Kamuoyunda "Ergenekon" olarak adlandırılan soruşturma nedeniyle Kurul'a gelen başvuru ve şikâyet dilekçesinin, gereğinin yapılması için Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderildiği, ancak aşama ve sonuçları konusunda Kurul'a yanıt verilmediği belirtildi. Açıklamada en dikkat çeken vurgu ise, dosyaların Kurul'dan "gizlendiğiydi". Bu durum, açıklamaya "İlgili dosyalar incelenmek üzere istenildiği halde gönderilmemiştir" biçiminde yansıdı.

HSYK’nın Ergenekon davasına bakan mahkemenin başkan ve üyeleri ile ilgili herhangi bir düşünce, öneri ve tasarrufunun başından beri olmadığı anlatılan açıklamada, Ergenekon soruşturmasında gizlilik kurallarına uyulmasının sağlanması, hâkimler üzerinde baskı oluşturulmasının engellenmesi için ikinci bir Cumhuriyet başsavcı vekili görevlendirilmesine karar verildiği anımsatıldı. Açıklamada, "Yüksek Kurul ve Adalet Bakanlığına intikal eden şikâyet ve başvurular ile ilgili yasal işlemlerin başlatılıp tamamlanması ve Yüksek Kurula bilgi verilmesi, buna göre işlem yapılmasına oyçokluğuyla karar verilmiş bulunmaktadır," denildi.

Adalet Bakanlığı'nın Kurulla bilgi paylaşmaması eleştirilerek, bakanlığın, Kurul'un Ergenekon ile ilgili ilettiği suç duyurularının akıbetini bildirmediği gibi, Kurul'un soruşturma dosyalarını inceleme talebini de yanıtsız bıraktığına dikkat çekildi.

Ergenekon'a Denetim

HSYK'ye Ergenekon soruşturmasıyla ilgili verilen bazı şikâyet dilekçelerinin ekinde bazı kararların yer aldığı, bu kararların anayasa, CMK, AÎHS ve uluslararası sözleşmelere uygunluk bakımından yargı denetiminden geçirilmesi gerektiği, bu nedenle kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddialar nedeniyle Kurul'da oylama yapıldığı ve Adalet Bakanlığı'nın söz konusu kararların kanun yararına bozulması istemiyle Yargıtay'a taşımasına karar verildiği belirtildi.

Neden kararların Yargıtay'a taşınmasına karar verildiğini, açıklamadaki satırlardan izleyelim:

Yargı bağımsızlığını korumakla sorumlu ve görevli olan HSYK, kendisine intikal eden başvuru ve şikâyetlerde ileri sürülen ve dilekçelerin ekinde sunulan karar örneklerinde görülen birtakım usulü yanlışlıkların Anayasa, Ceza Muhakemesi Kanunu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve tarafı olduğumuz uluslararası anlaşmalarda yer alan, kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlali sonucunu doğurabilecek uygulamalardan kaçınılması, mağduriyetlere sebep olunmamasını teminen, bu hususların yargı denetiminden geçirilmesini sağlamak üzere gerekli hukuki çalışmaları yaparak, Adalet Bakanlığı'nca 'kanun yararına bozma' yoluna başvurulması için oyçokluğuyla karar almış olup buna ilişkin süreç devam etmektedir.
Bilinmesinde yarar vardır ki, HSYK’nın seçilmiş üyeleri, hiçbir şekilde soruşturmaların içeriği ve kişilerle ilgili olmaksızın, yukarıda belirtilen hukukun temel ilkeleri ihlal edilmeksizin kısa sürede sonuca ulaştırılmasını beklemektedirler. Bu, aynı zamanda insan hakları ve adil yargılanma hakkının ve yargının itibarının korunmasının ana unsurudur.

Bu sürecin kısa sürede sonuçlanmasının, yargının itibarının ve adil yargılanma hakkının korunması için zorunlu olduğu belirtilen açıklamada, kişilerle ilgisi olmayan ve hukukun temel ilkeleri ihlal edilmeden alınan karar için Adalet bakanı ve müsteşarının karşı oy kullandıkları kaydedildi.

"Ergenekon davasının savcısı benim," diyen Başbakan Tayyip Erdoğan'a, Kurul'dan, "Hiçbir ayrım yapılmaksızın bütün davaların sahibi Türk Milleti ve onun adına yargı yetkisini kullanan yargı organlarıdır. Bu konunun her türlü tartışmadan uzak tutulması zorunludur" sözleriyle yanıt verildi.

Yasa uyarınca, krizin günlerce sürdüğü toplantılarındaki görüşmeler gizliydi. Ancak, HSYK’nın açıklamasında buna uyulmamasından da yakınılırken, "sızdırılması suç teşkil eden ve somut gerçeklerle de bağdaşmayan bazı bilgiler sorumsuzca basına verildiğinden, kamuoyunda bilgi kirliliğine neden olmuştur" açıklamasıyla, Adalet bakanı ve müsteşarı bilgi sızdırmakla suçlandı. Çünkü müzakere salonunda her ne konuşulmuş, kim ne demişse neredeyse motomot not tutulmuşçasına belli çevreler hep haberdar edilmişti ki, bu da Kurul üyeleri arasında "servis" olarak nitelendirildi.

HSYK’nın seçilmiş üyeleri, Kurul üyelerinin hâkim ve savcı kararnamesine ilişkin öneride bulunmalarının doğal bir süreç olduğuna vurgu yaparken, Adalet Bakanlığı bu görüşü hiç paylaşmadı. Hemen ertesi gün açıklama yapan bakanlık, Kurul'un seçilmiş üyelerini "korsan kararname" hazırlamakla suçladı.

Kurul'un, Ergenekon soruşturmasındaki süreçte yaşananlarla ilgili kanun yararına bozma yoluna gitme isteğine Adalet Bakanlığı'nın bakış açısı hayli ilginçti. Bakanlık, 2008 yılında Yargıtay'a kanun yararına bozma talebi ile gönderilen dosyalardan yüzde 94'ünün bakanlığın görüşü doğrultusunda sonuçlandığını, sadece yüzde 6'sı-nın reddedildiğini açıklamıştı.

Bundan ne anlaşdması gerektiğini de bakanlığın resmi açıklamasından okuyalım:

"Bu sonuç bakanlığımızın bu konudaki hassasiyet ve isabetini göstermektedir. "

Şikâyet dilekçeleri konusunda Kurul'a bilgi verilmemesi eleştirilerine Adalet Bakanlığı'nın yanıtı ise; "HSYK, başvuru sahibi olmayıp kendisine intikal ettirilen şikâyet dilekçelerini ilgili birime havale eden konumundadır. Nitekim Kurul kendi görev alanına girmediğinden bahisle bir kısım şikâyetleri doğrudan ilgilisine iade etmiş, bir kısmını da gereğinin takdiri için bakanlığımıza göndermiştir. Bakanlığımıza intikal ettirilen her türlü şikâyet ve ihbar dilekçesinin sonucu, şikâyet eden veya ihbarcısına bildirilmektedir" şeklinde oldu. Bir anlamda Kurulun olayın tarafı olmadığı ve şikâyetlerin Kurul'u "ilgilendirmediği" resmi dide ifade edilmişti.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, bakanlığa yazı yazarak şu talepte bulundu:

HSYK nin gündemine alınması istenilen 'Arama, el koyma, dinleme, iletişimin tespiti, teknik izleme ve gözaltına alma işlemlerinin incelenmesi' konusunun Yüksek Kurul toplantısında etraflıca incelenmesi ve değerlendirilebilmesini teminen;

Kurulumuzca bakanlığa gönderilen ya da doğrudan bakanlıkça resen yapılan veya verilen şikâyet dilekçeleri üzerine açılan, biten ve devam eden tüm inceleme ve soruşturma dosyalarının ivedi olarak Kurul'a gönderilmesi rica olunur.

Adalet Bakanlığı'nın yanıtını yorumsuz okuyalım:

"Bu ifadelerden hangi dosyaların istenildiği anlaşılamamıştır!"

Ama sonra, bu yanıta bir cümle eklenme ihtiyacı duyuldu:

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu İç Yönetmeliğinin 28. maddesinin (c) fıkrasına göre Yüksek Kurul sadece görev alanına giren konularda gerekli belgeleri isteyip inceleyebilme yetkisine haiz olduğundan, gündeme alınması istenilen hususların da (arama, el koyma, dinleme, iletişimin tespiti, teknik izleme ve gözaltına alma) yargısal faaliyete ilişkin olması nedeniyle söz konusu yazıya cevap verilememiştir.

Şimdi, Adalet Bakanlığı Kurul'un hangi dosyayı istediğini bilmemesinden mi Kurul'un talebini karşılıksız bırakmış, yoksa talebin "yargısal" faaliyete ilişkin olmasından mı? Neresinden bakarsanız bakın, kendi içinde tutarsız bir gerekçe gibi görünüyor.

Adalet Bakanlığının deyimiyle "İstenilen konular yargısal faaliyete ilişkin!" Zaten sorun da tam bu ya... Yargısal faaliyet içerisinde yasaya uygun olmayan kararlar alınması şikâyet konusu ediliyordu. Yargısal faaliyetin bir başka boyutu olan kanun yararına bozma, yani yüksek yargı tarafından denetlenmesi aradan geçen iki yıla rağmen yapılmadı.

Adalet Bakanlığı'nın açıklamasında öne çıkan bir başka çelişki ise bir yandan "... HSYK, geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da kendilerine sunulan taslağı incelemiş ve aynen veya gerekli değişiklikler yaparak karara bağlamıştır. Adalet Bakanlığının taslağı değiştirtmemek veya taslağın aynen kabulü şeklinde bir talebi söz. konusu olamaz,, olmamıştır da," denilirken, öte yandan da, getirilen değişiklik önerisini de "korsan kararname" olarak nitelendirmekteydi.

HSYK Noter Değil

Korsan kararname suçlamasının odağında yer alan HSYK üyesi Ali Suat Ertosun ise, kendilerine yönelik karalama kampanyasının hedefinin HSYK’nın yapısını değiştirmek olduğunu söylerken, "korsanlığı" kararnameyle ilgili önerilerde bulunanların değil, tek elden ve organize biçimde anayasal kurumları hedef gösterenlerin yaptığını söyleyerek, bakanlık ve hükümete yöneltmişti eleştiri oklarını.

Ertosun, korsan kararname hazırladığı suçlamalarını tek tümceyle yanıtladı:

"Yüksek Kurul, Adalet Bakanlığından gelen atama kararlarını olduğu gibi onaylayan noterlik makamı değildir."

Ali Suat Ertosun, Kurul üyelerinin değişiklik önerileri ve yeni teklifler getirerek, ekleme ve çıkarma yapabileceklerini vurgularken, bunu yaparken dikkate alınacak esasları ise "belli verilere, inandırıcı gerekçelere ve nesnel ölçütlere dayanarak, mahkemelerin bağımsızlığı, hâkim teminatı ve yargının kurumsal kimliğini esas alma" olarak sıraladı.

Türkiye'nin Kara Lekesi

Yassıada yargılamalarına avukat olarak katılmış olan dönemin Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, partisinin 30 Temmuzdaki İzmir İl Başkanlığı'nın açılışı sırasında kararname görüşmelerinin sürdüğü 21 günde yaşanan tartışmaları basit mesele olmadığı şeklinde değerlendirirken, yaşanan 21 günü "Türk tarihinin kara lekesi olarak" gördüğünü söyledi.

"Benim savcım, senin savcın, benim mahkemem, senin mahkemen" gibi ikilikler yaratıldığını, konunun bir siyasi krize dönüştüğünü söyleyerek, "21 gün içinde sayın başbakanın oğlu askerliğini bitirdi. Beline Türk bayrağını dolayarak, Güneydoğu 'dan gelen gazi gibi kışladan çıktı. 21 gün az bir süre değil. Bizim savcılarımız 21 gün tayin kararnamesini tartıştı" değerlendirmesini yaptı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir