Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Bürokrasi Cephesi

Seçim, Bürokrasi ve Kurtlarla Dans – Bölüm 1

Burada Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi'nin Nasıl Siyasallaştırıldığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Bürokrasi Cephesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 11 Eki 2011, 00:19

Bürokrasi Cephesi
Seçim, Bürokrasi ve Kurtlarla Dans – Bölüm 1

GENEL OLARAK


HSYK seçim sürecinin ön hazırlıkları 12 Eylül 2010 Referandumundan önce tamamlanmıştı. Bağımsız adaylar böyle bir ön hazırlık yapma fırsatını kaçırmışlardı. Bununla beraber YSK'nın Anayasa'nın geçici maddesine aykırı olan "propaganda yasağı", onların sadece "ön hazırlık" değil, seçim çalışma yapmasını dahi mümkün olmaktan çıkardı. Zaten ön hazırlık yapan derneklerin çalışmaları da, aynı nedenle kendi seçim çalışmalarının neredeyse tümünü ifade edecekti. Çünkü Yüksek Seçim Kurulu seçim çalışması yapılmasını yasaklamıştı.

Böylece, mevcut yasağın işlevsel olmadığı bir tek aktör öne çıkıyordu. O da seçim çalışmalarını kendi günlük siyasî ve idarî faaliyetinin bir parçasına dönüştürme kapasitesine sahip olan Adalet Bakanlığı bürokrasisiydi. Yüksek yargının böyle bir "şebeke" kurma potansiyeli yoktu. Bakanlık bürokrasisi, yerele yayılan, her gün yenilenen gündelik bağlantılarla güçlenen, bu bağlantıları idarî faaliyet içinde saklayabilen ve seçim çalışmalarını bir "görünmez devlet" etkinliğine dönüştürme imkânına sahip olan tek yargısal aktördü. Diğer yandan, söz konusu propaganda yasağı Adalet Bakanlığı bürokratlarının sıkıntısız ve sakin biçimde çalışmasının asgarî şartlarını hazırlamaktaydı. Seçim, böylece bir yarış olmaktan çıktığı gibi, medyanın da sessiz kalmasını sağlamıştır. İdarî mekanizmanın yarattığı güç ve kontrol imkânı, seçim çalışmalarının legal sorunlarını kolaylıkla aşabilecek bir paralel çalışma alanına dönüştürülüyordu ki, bunun temel aracı da yargı bürokrasisiydi. Adalet Bakanlığı teşkilâtını uzun süreden beri yöneten üç bürokrat zaten adaydı. Bakanlık teşkilâtı ve teşkilâtın unsurlarını bakanlık listesinin ilişki ağına dönüştürmek ve bu ağın teşkilât boyutuna paralel yaygın gücünü her hâkim ve savcıya ispatlamak ve yeniden ispatlamak ise güçlü bir zekâdan ziyade sıradan bir mesaiyi gerektirmekteydi. Bu mekanizma, başından sonuna kadar otoriter bir yapıyı temsil ediyordu. Seçim çalışmasının örgütlenmesi "idarî" bir mesai dolayısıyla gelişiyor, ilişki ve iletişim bu idarî kanallardan ve yukarıdan aşağıya doğru dağılıyordu. Böylece bürokrat adayların seçim sonrası zaferlerinin etkisini, günlük ve somut egzersizler biçiminde göz önündeki her yere yayabilmelerini mümkün kılıyordu. Muzaffer olacak olanın zaferden önce herkese tanıtılmasının, benimsetilmesinin ve hattâ gizli propaganda faaliyetinin ve en nihayetinde Ba-kanlık listesinin kabul ettirilmesinin bundan daha somut ve "sağlıklı" bir yolu olabilir mi? Hem yargı bürokrasisi ile yargı demokrasisi arasındaki ilişkinin kısa devre yapmaksızın çalışmasının ilk zemini hem de Adalet Bakanlığı teşkilâtına ilişkin zemin burada saklıydı. Ayrıntılarını anlatacağız.

Bu durum, HSYK seçiminin demokratik bir ortamda yürütülmesinin yargısal ve siyasî imkânlarının kalmadığını açıklıkla ortaya koyuyordu. Seçim sürecinin "sivil" olmak yerine "bürokratik" merkezde geliştirilmesi kararının siyasî maliyetine dair uyarılarımızdan hiçbirinin hükümet tarafından ciddîye alınmadığı anlaşılıyordu.

Sivil ve demokratik dinamiklerin harekete geçirilmesine yönelik atılımlarda "kürsü hâkim-savcılarına güvenilemeyeceği", tabanın hareket imkânlarının kısıtlılığı, hâkim-savcıların muhtemel öz yönetiminin de kontrol edilemeyeceği gerçeği karşısındaki politik tedirginlikleri, Adalet Bakanlığını geleneksel bürokratik araçlara hızla sarılmaya yöneltti.

Kuşkusuz bu sürecin gelişimi, yargı, bürokrasi ve siyaset bahisleri açısından ciddî derslerle doludur. Yargıda 17 Ekim 2010'da sonuçlanan ilk geniş kapsamlı demokrasi denemesine dair derslerin incelenmesinin başlı başına bir laboratuvar vazifesi gördüğü/göreceği de aşikârdır.

BÜROKRASİ CEPHESİ Bürokrasinin Operasyonları

Bugünden geriye bakıldığında, HSYK seçimlerine giden yolun referandum sonrası aldığı biçimler ve araçlar incelendiğinde ortaya çıkan tablonun Adalet Bakanlığı bürokratları dışında kalan siyasal ve yargısal aktörler tarafından öngörülmeyen şekilde ilerlediğini söylemek mümkündür. Bu siyasal aktörler arasında AK Parti de bulunmaktadır. Kuşkusuz seçim sürecinin "siyasal" niteliği, hem AK Parti hem de diğer siyasal ve yargısal aktörler tarafından kabul edilmiş ve taraflar buna uygun siyasî pozisyonlar almak gerektiği hususunda farklı algılara kapılmamışlardır. Seçim sürecinin mantığı siyasal bir değerlendirmeyi, siyasal partilerin ve yargı içindeki aktörlerin uygun siyasal araç ve yöntemler geliştirmesini; seçim sürecindeki aktörlerin hangi araçlardan yararlanacaklarını, nasıl bir seçim üslubu ve yöntemi uygulayacaklarını ve özgün seçim stratejisine uygun düşen kendi taktikleri belirginleştirmelerini gerektiriyordu.

Bu çerçevede, yargı seçimleri sürecinin negatif aktörlerinden olan AKP'nin rasyonel stratejisinde bürokratların adaylığı görünmediği gibi, CHP ve Yarsav çevresinde de bu bürokratik stratejiye destek taşıyacak karşılıkların bulunacağı öngörülebilir gibi değildi. Çünkü AKP'nin anayasa değişikliği lehine toplumsal rıza üretilmesi girişiminde yaptığı ana siyasal vurgu, "vesayet ve bürokrasi" başlığını işaret ediyordu. Bu noktada hükümet, devlet kurumlarının hükümetlerden ayrı olarak siyasal meselelere nezaret ettiği, dolayısıyla da, halka ait kararların 100 yıllık bürokrasi geleneğine emanet edildiği tespitini yaygın biçimlerde kullanmıştı. Söz konusu siyasal geleneğin ve onun bürokratik araçlarının dönüştürülmesine talip olduğunu ilân etmiş olan hükümet, kendi eylemlerini de bu noktada meşrulaştırma yoluna gitmişti. Bu çerçevede, ne kadar gizli ve özel gündem ile çalışırsa çalışsın, herhangi bir siyasî partinin bu kadar hızlı ve âni bir dönüşümle, eski ve bildik siyaset üslubuna ve bürokratik usullere temayül etmesi rakipleri tarafından bile beklenmiyordu. En azından mevcut siyasî taraflardan hiçbiri bunu öngörmüyordu. Hattâ, bu durum en uç AKP karşıtları açısından da öngörülmemişti. Nitekim seçim sonrasında, medya alanında "görevli" birkaç gazeteci dışındaki kesimler arasından bu bürokratik-otoriter süreci içine sindirebilecek kimse çıkmadı.

Öte yandan Yarsav da, seçim sürecinde hayret verici bir tavır sergiledi. Ya da şu söylenebilir:

Gerçekte bürokratik-otoriter geleneğin üstlenildiği ana merkezlerden birisi olması itibariyle Yar-sav, Adalet Bakanlığı'nın hazırlığını yaptığı HSYK seçim yöntemine demokratik tepki üretebilecek olgunluğa sahip değildi. Daha da kötüsü Yarsav, Adalet Bakanlığı listesine meşruiyet kazandırırcasına, bakanlık bürokratları arasından aday göstermişti. Böylece Yarsav ve Adalet Bakanlığı gibi iki gücün, farklı ve sivil taban dinamiklerine talip olacak ve bu dinamikleri harekete geçirecek eğilimleri taşımadıkları, fakat aynı bürokratik dilden güç aldıkları tastamam anlaşılıyordu.

Bakanlık bürokratlarının, HSYK seçimine yedeklerindeki bir devlet dairesi ile birlikte dâhil olmalarının, gerçekte herhangi bir siyasal partinin Genelkurmay Başkanlığı ile birlikte seçime girmesinden hiçbir farkı yoktu. Fakat Yarsav tarafının, Adalet Bakanlığı listesini demokratik sürecin açığına düşürecek bir algıya sahip olmadığı da iyice anlaşılmaya başlanmıştı. Süreç içinde, her iki tarafın çatışmalarının bürokratik merkeze yansıdığı ve bürokratik merkezde çözüldüğü gerçeği artık netleşmişti. Dolayısıyla taraflar arasındaki çatışmanın siyasal bağlamının tamamen "kurumsal" olduğu görülse de HSYK seçim sürecinin, bürokratik-otoriter tercihlere emanet edilmesi, gerçekte bu sürecin siyasi yol ve yöntemlerinden sadece birisiydi. Farklı ve demokratik yol ve yöntemler de mevcut idi. Bu durum özellikle Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı bürokratları veya hükümet ile Adalet Bakanlığı bürokratları arasında bir mesafe olduğu algısını güçlendirecek bir gözlem sağlıyordu. Adalet Bakanı ve hükümet, en azından kendi geçmiş sözleri nezdinde arayışlara açık olduğunu gösteriyor, kazanmanın ötesinde, kazanmanın koşullarını müzakere edebilecek bir diyaloga açık olduklarını sıkça dile getiriyorlardı. Nitekim Adalet Bakanı, bu hususta Demokrat Yargı'yla görüşmesinde makul girişimlere hazırlanılması, bu hazırlığın sivil ve demokratik olması gerektiği kanaatini paylaştığını beyan etmekte bir sakınca görmüyordu. Kuşkusuz bu durum, yakın seçimler ve yeni anayasa yapımına hazırlanan bir parti içinde rasyonel bir politik strateji olarak beliriyordu. Ya da en azından toplum, muhtemel anayasayı, içinden henüz çıktığımız bir anayasa değişikliği mücadelesinin aslî aktörü olan AKP'nin söylem ve uygulamalarındaki samimiyet üzerinden tartışacaktı. Dolayısıyla böyle bir tutum alış, toplumsal algıda son derece rasyonel bir karşılık oluşturabilirdi.

Buna karşılık, Referandumun hemen arkasından Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı bürokratları arasındaki politik mesafe giderek kaybolmaya başladı. Farkın kaybolmasıyla birlikte, neredeyse hiç kimse tarafından öngörülmeyen bürokratik-otoriter seçim yönetimi ve bürokrat adayların öncülüğündeki bir devlet listesi -aynen 100 yıllık vesayetçi-bürokratik gelenekten imbik imbik damıtılmışçasına -, 2010 HSYK seçim sürecinde ortaya çıktı. Adalet Bakanı ile Bakanlık arasındaki olağan siyasî-idarî bağın tersine döndüğünü gösteren bir durumdur bu. Fakat bu sürecin siyaseten Adalet Bakanı'nda nihayetlenmesi mümkün görünmüyordu. Gerçekte Bakanın, bakanlık bürokrasisi ile hükümet arasındaki geçici bir bağlantı noktası olduğu anlaşılıyordu. Kuşkusuz bu durum, Adalet Bakanı'nın siyasî inisiyatifi ve somut gözlemlerinin hem hükümet ve hem de bürokrasideki kıymetini azaltıyordu. Aynı zamanda, sahanın asıl gücü olarak bürokrasiyi belirleyici kılıyor ve kaçınılmaz olarak da hükümetin etkisi ve belirleyici gücünü nispî hale getiriyordu. Diğer yandan, Adalet Bakanlığı, bir politik ufuk ve vizyon alanı olarak sunulagelmekle beraber, gerçekte bir bürokratik iktidar alanıydı. Sonuçta hükümet, aylar ve hattâ yıllar boyunca yüzünü topluma dönerek kendi iktidar eleştirisini geliştirmişti. Hükümetin iktidar eleştirisindeki ana unsurları "vesayet ve bürokrasi tehdidi" söylemi oluşturuyordu. Ama hükümet, ağzından çıkan iktidar eleştirisinin somut karşılıklarını arayabilecek durumda olmadığını ve hattâ geleneksel bürokratik otoriter seçim yöntemi ve araçlarını tercih ettiğim, geçmişin tüm kurum ve güçlerini dönüştürmek yönündeki tarihsel şansını ölçüsüzce teperek göstermiş oldu. Kuşkusuz terk ettiği şey, sadece yargıda demokrasi iddiası değildi, aynı zamanda ülkedeki demokrasi söylemini de terk ediyordu.

Ortaya çıkan görüntünün bir başka yanı ise, AKP muhaliflerinin (AKP'nin) yöntem ve araçlarına karşı ciddî bir muhalefet oluşturabilecek politik olgunluğa sahip olmadıklarının anlaşılmasıydı. Muhalifler, bırakın mevcut anti-demokratik süreç karşısında muhalefet geliştirmeyi, oluşturulmuş muhalif gündemlere ek-lemlenmeyi de akıllarından geçirmediler. Sonuçta, bürokrasiye yönelik muhalefeti yükselten ve bu sorunu ülkenin demokrasi gündemine taşımaya çalışan tek örgüt Demokrat Yargı oldu.

Peki, Demokrat Yargı Niye Karşı Çıktı?

Demokrat Yargı'nın, HSYK seçim sürecindeki duruşu ve geliştirdiği muhalefet, bürokrasinin Türkiye'deki siyasî iktidar nezdindeki geleneksel taşıyıcı rolü nazara alındığında, tarihî bir girişim niteliği taşıyordu. O güne kadar yargı bürokrasisine yönelik herhangi bir muhalefet ortaya çıkmadığı gibi buna dair bir siyasî bahis de açılmamıştı.

Bu noktada aşağıda ayrıntılı biçimde açıklanan, bütünlüklü ve tutarlı itirazlar dizisi, yargıdaki birçok grup ve kesim açısından yeni sayılabilecek bir tartışmayı başlatmanın sorumluluğunu üstlenmektedir.

• Yargı, Bürokrasi Olarak İnşa Edilmiştir

Adalet Bakanlığı bürokratlarına karşı duruşumuzun biri tarihsel, diğeri ise siyasal olan iki temel nedeni vardı. Bunlardan birincisi, Türkiye'de yargının idarî aygıtın bir parçası olarak, yani bir devlet dairesi biçiminde yapılandırılması geleneğiydi, ki bu durum, bizzat yargının kendisini bir bürokrasi haline dönüştürmekteydi. Elbette devleti ve devlet aygıtlarını, adalet ve hukuk yönünden sorgulamayı dışlayan geleneksel adlî perspektif bu yapıdan kaynaklanıyordu. Adlî yapıyı teşkilât olarak sorunlu hale getiren en önemli nokta, Türkiye'de adliyelerin, devlet iktidarı içinden ve yukarıdan aşağıya doğru örgütlendirilen bir idarî birim halini almasıydı. Türkiye'de "yargı kültürü"nün gerçekte "idarî kültürdün bir parçası haline gelmesinin en önemli sebebi bu noktaydı. Böylece yargı uygulamaları yukarıdan aşağıya dağılan bir görevler dizisi yoluyla kolaylıkla üretiliyor, bağımsız olduğu sanılan mahkemeler Ankara'ya idarî bir yolla bağlanan bir "şebeke"nin parçasına dönüşüyordu. Kuşkusuz, bu örgütlenme yapısı Cumhuriyet dönemi öncesine kadar uzanmaktadır. Konunun uzmanlarından Ekrem Buğra Ekinci, "Tanzimat ve Sonrası Osmanlı Mahkemeleri" adlı eserinde bu yapıyı özetlemektedir:

Avrupa devletlerinin baskısı ve ıslahat fermanlarının gereği olan yeni kanunların uygulanması için yeni yargı mercilerine ihtiyaç duyulmuş, bu yolda nizamiye mahkemeleri adı verilen mahkemeler kurulmuştur. Hükümet böylece merkezî otoriteyi güçlendirmeyi de düşünmüştür. O zamana kadar idare ile adliye bir arada olduğu için idarenin merkezileştirilmesi ister istemez adliyeyi de etkilemiştir. Gerçekten ülkede çok nüfuzlu bir konuma sahip bulunan ve yargı otoritesini elinde tutan ulamanın gücü bu reformlarla giderek azalmıştır. Böylece yargı yetkisi, kısa zaman içinde, doğrudan merkeze bağlı ve ilmiye sınıfı gibi bir sınıfa mensup bulunmadıkları için siyasî ve sosyal nüfuzdan mahrum yeni memur-hâkimlere intikal etmiştir. Oysa doğrudan merkez bağlı bulundukları halde kadılarda güçlü bir sınıf mensubiyeti duygusu vardı. Bu sebeple lam bir yargı bağımsızlığı içinde görev yaparlar, merkezden bunlara direktif verilmesi diye bir şey söz konusu bile olamazdı. Kadılar azledilseler bile ulemadan oldukları için müderrislik, müftülük gibi başla işlerle de uğraşabilirler, böylece geçim endişesi çekmezlerdi. İşte adlî reformlarda önemli bir saik olan merkezileşme endişesi, yargı bağımsızlığının zayıflaması sonucuna varmıştır.

Hak ve özgürlükleri bir devlet etkinliği olmaktan çıkartarak sivil ve demokratik bir inisiyatif alanına dönüştürecek bir Adliyenin tarihsel imkânları tamamen kapanıyordu böylece. Doğal olarak, bugüne kadar gelen tarihsel süreçte, yargı ile idare, yargıç ile bürokrat arasındaki mesafe tamamen kapanıyor ve yargıdan beklenen toplumsal işlev ve misyon sürekli olarak erteleniyordu. Türkiye'de yargının devletçilik vasfının - toplumun güç ve iktidarlara karşı bir aracı değil de -, güç ve iktidarların topluma karşı bir aracı olmasının temel zemininde de böyle bir kurumsal DNA yapısına sahip olması geliyordu. Bu yapı, yargının ve yargıcın kendini topluma dayanarak üretmesine engel olmakta, bürokratik iktidarın topluma ve yargı özelinde de hâkim ve savcılara dayattığı çarpık yargı ve yargıç anlamlarının devamını sağlamaktaydı.

Doğrudan yargıya mahsus biçimde açıklamak gerekirse, Adalet Bakanlığı bürokratları yargının hem kurumsal ve hem de ideolojik olarak devlete bağlanarak üretilmesinin aracını oluşturmakta, bu nedenle de toplumun ve toplumun tüm farklılıklarına, onların kültürel değerlerine, varlıklarının tüm meşruiyet yapılarını özgürce taşımaları taleplerine karşı, gerçek ve somut bir siyasal tehlike haline gelmekteydi. Türkiye'deki iktidarın, bu tarihsel geleneğine karşı çıkmak her şeyden önce, halen yargıda güçlü şekilde takip edilen ve bir yönüyle hâkim ile bürokrat arasındaki meslekî ve kurumsal mesafeyi anlamsızlaştıran, önemsizleştiren bakış açısına karşı koymayı gerektiriyordu. Yeni bir yargı kültürünün inşası peşinde koşanlar açısından, yargı kültürü içindeki idarî kültürün tüm uzantılarına karşı mücadele edilmesi gerekiyordu. Nitekim geçmiş HSYK üyelerinin önemli sayılabilecek bir kısmı da Adalet Bakanlığı çalışanı olarak tecrübe kazanmış isimlerdi. Aynı sürecin - ve hattâ dehşet verici biçimde geçmiş örnek gösterilerek bu kez - bir başka siyasal iktidar tarafından tekrarlanması ise "yeni bir dönem başlıyor" söylemlerinin sadece yüzeyde kalan dayanıksız sözler olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Sonuçta Demokrat Yargı, daha en başından Türk Yargısının tarihsel geleneğini yorumlayarak bir bürokratik tehlike tespitinde bulunmuştur. Bürokratik tehlike tespitinin ilk somut kanıtı, yeni gelenlerin de kendilerine eskiyi örnek göstermeleridir. Yargının yeni bir geleneğe taşınması ihtimali, geleneksel bürokrasinin bu kez de yeni dönemdeki temsilcilerinin çıkarlarıyla kesişmesi ne-ticesinde engellenmiş ve Türk devletinin bürokratik geleneği bir kez daha ve yeni dönemde de yeniden üretilmiştir.

• Yargı Bürokratik Hiyerarşiye Tâbidir

HSYK seçimlerinde bürokrasinin müdahil olmasını gayrimeşru ve kabul edilemez bularak karşı çıkılmasının ikinci nedeni ise, siyasal boyutla ve bürokrasinin yargıya karşı oluşturduğu hiyerarşik yetkilerin eşit konuşma ve eşit yarışma ortamını ihlâl etmesiyle ilgilidir. Böyle bir siyasal hiyerarşinin yargıya ve yargı seçimlerine yansıması ise, herhangi bir seçimi, seçim olmaktan çıkaracak kadar yıkıcıdır. Dolayısıyla, yargıda olağan ve sağlıklı bir seçimin ilk önemli koşulu, bürokratları bu seçim alanının dışında tutmaktı. Çünkü bürokrasi, bir güç eşitsizliği yaratarak seçimi formel bir seviyede sınırlandırma sonucunu yaratmaktaydı. Başka deyişle, yargıdaki gerçek bir demokrasinin şartı, sadece oy verme(k) davranışı olamazdı. Bu durum, ancak biçimsel demokrasinin varlığı anlamına gelebilir.

Yargıda oy verme davranışının iktidar ve güç ilişkilerinin dışına çıkartılması, var olan hiyerarşik gücün alaşağı edilmesi, en azından sınırlandırılması zarureti üzerinde durulmalıydı. Yargı bürokrasisinin adaylığını gayrimeşru hale getiren şey, seçimlerin eşit koşullarda yapılmasının bir şart olarak demokratik ölçülerden en önemli ve esaslı unsuru oluşturmasıdır. Dolayısıyla, Adalet Bakanlığı bürokrasisinin de, Türk yargısı içindeki geleneksel gayrimeşru güçlerden birisi olması itibariyle ve aynen yüksek yargının yarattığı gayrimeşru güç gibi, yargı içindeki demokrasi mücadelesinin muhatabı haline getirilmesi gerektiği aşikârdır. Bu kişilerin, hukuksal statü olarak aynı zamanda "hâkim" statüsüne sahip olmaları, sonraki başlıklarda tartışılacağı üzere bir Türkiye garabetidir.

Hem hâkim, hem de bürokrat olmalarının Türk yargısında yarattığı kültürel tahribat ve itibar kaybının toplumun adalet taleplerine herhangi bir yansımasının olmayacağını düşünmek ise tam bir körlüktür. Yargının kendisini hiyerarşik bir güç olarak üretmesi geleneği, ondan beklenen eşitlik ve adalet üretimini de kendi dünya tasarımı ile sınırlandırmasına yol açacak, ayrıca toplum, yargı yoluyla kendi siyasal iktidarına karşı inşa edilmiş ikinci bir bürokratik güç tehdidi ile karşı karşıya kalacaktır.

• Yargıç mı Bürokrattan, Bürokrat mı Yargıçtan Çıkar?

Türkiye'de yargı, maalesef bürokrat ile yargıç arasındaki meslekî ve zihinsel mesafeyi fark etme sürecine girebilmiş değil. Bakanlık bürokratları, hukuksal mevzuat bakımından hâkim sınıfına dâhil olduklarından veya bir başka biçimde söylenirse bürokratların hâkim ve savcılardan teşekkül etmesi nedeniyle Türkiye'deki yargı kültürünün mevzuat içinden görünümü gerçek anlamda bir garabet oluşturmaktadır. Hâkimlik mesleğinin sadece mevzuat düzeyinde algılanması, meslekî kimliğin asıl unsurunu oluşturan toplumsal işlev, zihniyet ve geleneklerin hâkimliğin tanınmasında ikinci plana atılmasını ve yargının yargıçlığın temel unsurları yerine idarî bir uygulamalar alanına dönüşmesine yol açmıştır.

Lâkin Türkiye'de yargının idarî kültür aleyhine kendi kültürel ve zihinsel kodlarını aramaya ve geliştirmeye başlaması, daha somut olarak, yargıçların bürokrasiye ve bürokratlara karşı mücadele verebilmesi için yeterli bir tarihî geleneğe sahip olmadığını tespit etmek elzemdir. Bu noktada Türkiye'de yargının tarihsel olarak bir bürokrasi özelliğini gösterdiği, yargıdan beklenen ta-rihsel kimliğin, devlet ve kurumlar dışı besleyici-destekleyici toplumsal imkânlarından yoksun kaldığı ve yargının esasında bir "devlet dairesi" olarak Türk idarî yapısının aslî unsurlarından sadece birisi olarak zuhur ettiğinin tarihsel plandaki tespiti gereklidir. Bu durum, yargının adalet ve hakkaniyet arayışlarını besleyecek ve güçlendirecek toplumsal bir zeminden uzak olmasına, zihniyetini devlet idaresinin hiyerarşik yapılarından süzülerek gelen bir ideoloji üzerinden kurmasına, uygulama ve geleneklerini de devlet rutininin içinde dağıtıp yaygınlaştırmaya başlamasına yol açmış, nihayet bir bütün olarak yargının devlet örgütlenmesi nezdinde bürokrasi biçiminde varlık kazanmasını sağlamıştır. Böyle bir siyasal kültür yapısının ve yargı kültürünün Adalet Bakanlığı bürokrasisi ile arasında siyasî, meslekî ve zihinsel mesafe kurabilmesi, idarî kültür ve teşkilât yapısının yargıda yarattığı tahribatı teşhis edebilmesi, tabiî ki mümkün görünmemektedir.

Bunun yerine, bürokratların da HSYK seçimlerinde aday olmalarının onlara tanınan bireysel hakka saygı göstermenin bir sonucu olduğu iddia edilegelmiştir. Yargı içindeki birçok hâkim ve savcı, medyanın önemli bir kısmı, yazarlar ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin de bu minvalde değerlendirmeler yapmıştır. Ve dahası, savunularını bireysel hak iddiasına dayandırmışlardır. Oysa durum bunun tam tersidir ve Bakanlık bürokratlarının HSYK seçiminde aday olmalarının bireysel hak ile doğrudan hiçbir ilgisi yoktur. Yargıdaki demokratik süreçlerin hiyerarşik özelliği büyüten bürokratik otoriter eğilim ve araçlara teslim edilmesini "bireysel hak" bağlamı üzerinden geliştirmeye çalışmak, sadece de-mokratik bir seçim sürecini tehlikeye atmakla kalmaz, aynı zamanda siyasî irade ile bürokrasi arasındaki geleneksel ilişkiyi de aynı biçimde devam ettirmek anlamına gelir. Başka deyişle, bürokrasiye karşı "hükümetiz ama muktedir değiliz" denilmiş olunur. Oysa Adalet Bakanı'nın bürokrasi üzerindeki siyasî inisiyatifi, öncelikle siyasî ve idarî niteliklidir ve bir hakkın kullanımını engellemek üzere biçimlenmez, aksine bir siyasî programın yürürlüğe sokulmasını öngerektirir.

• Genelkurmay-Milletvekili ve Bürokrat-Yargıç

İlk noktadan başlarsak, Adalet Bakanlığı bürokratlarının hukuken hâkim olarak tescil ettirilmesi, Genelkurmay Başkanlığındaki bir subayın milletvekili sayılması ile aynı anlama gelir. Veya bir subayı belediye başkanı saymaktan da bir farkı yoktur.

Hukuken bir askerin aynı zamanda milletvekili sayılması mümkündür. Her ikisi farklı kavram ve kurumlardır.-Fakat hukuken bu iki farklı mefhum ve müessesenin özdeşleştirilmesinin önündeki tek engel, sadece olgun bir demokrasi algısına sahip olmaktır. Özellikle de Türk siyasal kültüründe bu durumun normalleştirilmesinin çok zor olduğunu söylemek, sadece güzel bir espri olarak değer görür. Hepsi o kadar!

En azından, bugünlerde bir askerin aynı zamanda milletvekili, belediye başkanı, kaymakam olmasının yadırganacak bir durum olduğunu fark edebilecek bir aşamaya geldiysek, muhtemelen bu husus, askerî alanın diğer sivil alanları kendisine bağlamasının demokrasiyi yerinden eden bir güç eşitsizliği doğurduğunu idrak etmemizden kaynaklanmaktadır. Fakat bu alanda olgunlaşan demokrasi bilgimizin, yargıdaki bürokrat ve yargıç arasındaki ilişkiyi demokratik bir çözüme kavuşturacak olgunluğa ulaşamamasını garip bulmak lâzımdır. Çünkü aynen asker-siyaset ilişkisinde olduğu gibi, Türk iktidar geleneğini an ti-demokratik hale getiren eşitsizlik, Adalet bakanlığı bürokratı ile yargıç arasında da bulunmaktadır. Meslek dışı bir hiyerarşik güç olarak bürokrasi, askerin siyasette yaptığı etkiyi, yani sivil, demokratik ve eşit-likçi bir yargı kültürünü de işgal etmekte, yargının ve yargıcın, kendi adalet, özgürlük ve hak tecrübeleri üzerinden ilerlemesini, olgunlaşmasını engellemektedir. Bu nedenle de, hukuken bürokratlara hâkimlik statüsü tanınması, tam da Türkiye garabetinin olağan demokrasi geleneklerine karşı ileri sürülmesi anlamına gelmektedir.

• Adalet Bakanı Bürokrasinin Tuzağına Düşüyor

İkinci noktaya gelince, bu da Adalet Bakanlığı bürokratlarının HSYK seçimlerindeki adaylıklarına Adalet Bakanı tarafından müdahale edilmesinin-karışılmasının, hak ve özgürlüklere riayet ve saygı kuralının ihlâli olacağı iddiasının, gerçekte siyasî irade ile bürokrasi arasındaki demokratik ilişkinin ihlâlini içermesiyle bağlantılıdır. Bu husus, bürokrasinin bizatihi kendi yerini, siyasî iktidarlar aleyhine nasıl genişlettiğiyle de ilgilidir. Türkiye'deki yakın dönem iktidar analizlerindeki hâkim vurgunun "vesayet" kavramı üzerinde yoğunlaşması, mevcut sorunun algılanmasını kolaylaştırıcı bir etkide bulunmaktadır. Bu analizlere göre, Türkiye'de bürokrasi özellikle de 1960 darbesinden itibaren, kendi yerini siyasî irade karşısında genişletmiş, siyasî kararları üstlenmiş ve siyasî hükümetlere çok sınırlı bir iktidar alanı bırakmıştır. Hükümetlerin kendi siyasî vizyon ve ufuklarını siyasî iktidarın perspektifine dönüştürme eğilimi ise, bürokrasi duvarlarına çarpmış, en azından bürokrasiye müdahale etme imkânları olağanüstü sınırlanmıştır.
Kuşkusuz Adalet bakanının kendi emri altında bulunan ve kendi idarî örgütlenmesinin bir unsuru olarak yerleştirdiği bürokratlar vardır. Adalet bakanının bu bürokratlara kendi iradesini dayatamayacağını savunan anlayış, gerçekte yıllardır eleştirdikleri bürokrasinin rolüne kilit bir rol vererek desteklemek veya en azından bürokrasiye karşı mücadele edememek anlamına gelir. Bürokratlara Adalet bakanının irade dayatamayacağını iddia edenler açısından, ikna edici bir temel bulmak çok zordur. Olağan demokrasideki bir Adalet Bakanı, bürokrasiye ve onların çıkar ve iradelerine karşı, kendi hükümetinin siyasî vizyon ve perspektifini devreye sokmakla yükümlüdür. Eğer bürokrat, kendi hukuksal haklarında ısrarlı ise de bu durumda onunla olan idarî bağını kesmek de bürokratın bireysel adaylık hakkını çiğnemek değil, tam tersine yaratılan eşitsizliği engelleyerek binlerce hâkim ve savcının seçim haklarını garantiye almak demektir.

Kaynakça
Kitap: Yargı Meselesi Hallolundu! Yargıçların "Eşekli Demokrasi" ile İmtihanı
Yazar: Orhan Gazi Ertekin
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türk Yargısı ve Demokratik Sistemi Nasıl Siyasallaştırıldı?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir