Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Firuz-Şah Tuğluk (1309-1388)

Burada Gazneli İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Firuz-Şah Tuğluk (1309-1388)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:30

FİRUZ-ŞAH TUĞLUK (1309-1388)

Halaçlılar Sülalesinden sonra, Dehli-Türk Sultanlığı'nın başına geçerek, bir asra yakın bir müddet hüküm süren Tuğluklular hanedanının üçüncü hükümdarıdır. Sultan Giyaseddin Tuğluk'un kardeşi sipehsalar Melik Recep'in oğlu olup, annesi Racpüt reislerinden Rana Mal Bhatti'nin kızıdır. Firüz Şah, amcazadesi Sultan Muhammed Tuğluk tarafından himaye edilerek, sırası ile devletin en büyük mevkilerine yükseltilmiş ve onun sevgi ve itimadını kazanmıştır. Sultanın giriştiği bir sefer esnasında, Thatta civarında ölüvermesi üzerine (20 Mart 1351), orduda bulunan ricalin, din adamlarının ve büyük kumandanların rica ve ısrarlarına dayanamayarak, saltanatı kabul etti (24 Muharrem 752/24 Mart 1351). Vaziyet hakikaten çok ciddi ve buhranlı idi; erkek çocuğu olmayan hükümdarın ani ölümü, kumandanlar ve askerler arasında büyük bir tereddüt ve telaş uyandırmış, sefere iştirak için yardımcı bir kuvvet halinde gelmiş olan Moğol kuvvetlerinin, fırsattan istifade ederek, ordugahta yağmaya ve çapulculuğa koyulmaları vaziyeti büsbütün ağırlaştırmıştı. Saltanata kimin geçirileceği hakkında kumandanlar arasında çıkabilecek bir ihtilaf, düşman muhitinde bulunan bir ordu için, büyük tehlikeleri mucip olabilirdi. Biyle ağır şartlar içinde umumi efkarın, hemen istisnasız olarak, Firüz Şah üzerinde toplanıvermesinin sebepleri kolayca anlaşılır. Hiçbir siyasi ihtirası olmayıp, hayatını, bir zahid gibi inziva aleminde geçirmek isteyen ve bu seferden dinüşte hacca gitmeği de düşünen Firüz Şah, yalnız ölen amcazadesinin değil, bütün o devir ricalinin ve askeri aristokrasisinin muhabbetini kazanmıştı. Tarihçi Barani'nin rivayetine bakılırsa, erkek evladı olmayan hükümdar, kendi yerine, onun geçirilmesini vasiyet etmişti. Müverrih Şems-i Sirac 'Afif'in de teyit ettiği bu rivayet umümi Hind tarihi müellifi Firişta tarafından da tekrar edilmekte ise de, yine onun hükümdarın bir oğlu olduğı hakkındaki rivayeti, bu iki muasır vakanüvisin ifadeleri karşısında,-asla kabul olunamaz. T. W. Haig'in, bu muahhar rivayeti tercih ederek, Firüz Şah'ı bir gasıp sayması (JRAS, 1922, s. 365-372) hiç bir ciddi delile dayanmamaktadır. Esasen Muhammed Tuğluk'un hatırasına çok bağlı bulunan ve mizacı itibarı ile saltanatı kabulde o kadar istiğna giste-ren Firüz Şah'ın, meşru bir veliahd mevcut olduğu takdirde, biyle bir harekette bulunmasına hiç imkan yok idi.

Saltanatı kabul ile orduda derhal nizam ve sükünu temine muvaffak olan Firüz Şah, bütün kuvveti ile ve yavaş yavaş Dehli'ye dinmek üzere, hareket etti. Lakin bu sırada Dehli'de kanşık bir vaziyet hadis olmuştu. Mehmed Tuğluk'un sefere çıkarken, payitaht muhafazasına memür etmiş olduğu Hoca Gihan Ahmed Ayaz, hükümdarın öldüğü ve ordunun iki büyük kumandanı olan Firüz Şah ile Tatar Han'ın Moğollar ile yapılan bir müsademede ortadan kayboldukları hakkında, Dehli'ye gelen yanlış bir habere inanarak, Muhammed Tuğluk'un gayrimeşru oğlu olduğu iddia edilen 5-6 yaşında bir çocuğu tahta çıkarmıştı. Sonradan hakiki vaziyeti ve Firüz Şah'ın sultan seçildiğini öğrenince, bu ihtiyar devlet adamı büyük bir endişeye düştü. Bu sırada kendisi ile beraber olduklarını sandığı bazı büyük kumandanların ordusu ile Dehli'ye yaklaşan yeni sultana iltihak etmeleri, Ahmed Ayaz'ı büsbütün ümitsizliğe düşürdü ve kusurunu itiraf edip, günahını affettirmek ümidi ile ona dehalet mecburiyetinde kaldı. Firüz Şah bu eski dostunu affetmek, hatta eski vazifesinde bırakmak niyetinde idi. Ahmed Ayaz da, yaptığı hareketin bir isyan mahiyetinde olmayıp, aldığı yanlış haberler üzerine, merkezde nizam ve sükünu muhafaza ve devletin varlığını koruma maksadı ile yapılmış olduğunu iddia etmekte idi. Lakin Firüz Şah'ın adamları, Ahmed Ayaz'ın cezalandırılması hususunda ısrar ettiler. İradesiz hükümdar onu, Samana ıktaını vererek, Dehli'den uzaklaştırmaya mecbur oldu ve Tuğlukluların bu emektar devlet adamı yolda, Şir Han'ın emri ile öldürüldü.

Muhammed Tuğluk'un ölümünden sonraki karışıklıklar esnasında, Bengale'de hakim olan İlyas Haci istiklalini ilan ederek, Şemseddin unvanını almıştı. Büyük bir ordunun başında buraya yürüyen sultan, memleketin büyüklerine ve ileri gelenlerine bir beyanname neşrederek, İlyas Haci'nın halka karşı yaptığı zulümleri cezalandırmak maksadı ile geldiğini ilan etti ve kendisine sadakat gisterecekler hakkında birçok vaatlerde bulundu. Kuvvetlerini İgdala kalesinde toplayan İlyas Haci, hükümdarın sahte bir ricat hareketine inanarak, kaleden çıktı ve onu takibe koyuldu. Müsait bir yerde cephe alarak, harbi kabul eden Dehli ordusu, şiddetli bir çarpışmadan sonra, galip geldi ve İlyas Haci'yi tekrar kaleye sığınmağa mecbur etti. Lakin Firüz Şah, kaleyi muhasara ederek, sıkı hücumlar ile kati bir netice elde edecek yerde, Dehli'ye dinmeği tercih etti (1353/1354). Başkumandan Tatar Han, Ben-gale'nin Dehli sultanlığına ilhakı lüzumunda ısrar etmişse de, hükümdar, bu bataklık memleketin hiçbir işe yaramayacağını ileri sürerek, bunu kabul etmemiştir.

Mamafih aradan beş yıl geçer geçmez, buraya ikinci bir sefer daha yapıldı. Şarki Bengale'nin ilk müstakil hükümdarı Fahreddin'in damadı Zafer Han, Şemseddin İlyas'tan şikayet ve kendisinin himayesini talep maksadı ile Dehli'ye gelmiş ve çok iyi karşılanmıştı. Onun ricasını kabul eden Firüz Şah, 70.000 süvari ve 470 fil ile birçok piyadeden ve iyi hazırlanmış bir hafif donanmadan mürekkep bir kuvvet ile Bengale üzerine yürüdü. Bu sıralarda Şemseddin ölmüş ve yerine oğlu İskender geçmiş bulunuyordu (1358). Bu hücumu haber alan İskender, hediyeler ve ricalar ile sultanı harpten vazgeçirmeye çalıştı ise de, muvaffak olamadı ve ordusu ile beraber, İgdala kalesine sığınmak zorunda kaldı. Uzun ve zahmetli bir muhasaradan sonra, İskender bir anlaşma sulhu elde etmeye muvaffak olda. Lakin harbin başlıca sebebi olan Zafer Han, kendisine iade edilen Samargaon'a gitmektense, Delhi'ye dinüp orada yaşamayı tercih etti. Firüz Şah, ikinci defa olarak, hiç bir netice almadan, payitahtına dinmek zorunda kalmış ve Bengale'den kat'i surette vazgeçmişti (1359/1360). Bu ikinci Bengale dinüşünde Gavnpür'den Gacangar (bugünkü Crissa) üzerine yürüyüp, buranın racasını yıllık bir vergiye bağladıktan sonra, yol üstündeki diğer bazı yerli reisleri de itaate mecbur eden hükümdar Dehli'de çok fazla dinlenemedi. 1337'de Muhammed Tuğluk tarafından zaptedilmiş olan Nagarkot kalesi, onun son zamanlarında tekrar istiklalini kazanan bu memleket racasının eline geçmişti. Her sene binlerce Hindlinin ziyaret ettiği meşhur bir mabedi ihtiva ettiğinden dolayı, dindar hükümdarın hüsümetini çeken bu kale, sultanlık ordusu tarafından 6 ay muhasara edildi. Fakat muhasaranın uzaması ve racanın gelip, dehalet etmesi üzerine, muhasara kaldırıldı ve hükümdar Dehli'ye dindü (1360/1361).

Hiçbir müsbet netice vermeyen bu hareketlerden 10 yıl sonra, teşebbüs edilen Thatta seferi (1371/1372), Firüz devrinin, askeri bakımdan, en mühim ve en son hadisesidir. Thattalıların Muhammed Tuğluk zamanında Dehli sultanlığına karşı büyük zorluklar çıkarmış olmaları, Firüz Şah'ın bu te'dip ve intikam seferine girişmesinin başlıca amili oldu. 90.000 süvari, 480 fil ve büyük sayıda piyadeden teşekkül eden ve içinde birçok ginüllü-ler de bulunan ordu, yeni yapılmış 5.000 gemiden mürekkep bir hafif filo tarafından da yardım girmekte idi. Sind hükümdarı Gam Babiniya, bu hücumu karşılamak üzere, 20.000 süvari ve 400.000 piyadeden mürekkep bir kuvvet hazırlamıştı. Fakat ordular karşılaştığı zaman, Firüz Şah ordu-su, açlık ve salgın hastalıklar yüzünden, çok zayıflamış ve atların ölümü sebebi ile süvari kuvvetinin dirtte üçünü kaybetmiş bulunuyordu. Buna rağmen, ilk büyük karşılaşmada, Hind kuvvetleri gerileyip, müstahkem mevkilerine sığınmağa mecbur oldular. Bu vaziyette yeni bir hücuma cesaret edemeyen Firüz Şah, bir taraftan ordusunu tensik ve tanzim edip, din

lendirmek ve diğer taraftan da yeni kuvvetlerin kendisine iltihakını temin etmek üzere, Gucarat'a çekilmeye karar verdi. Fakat Hindli kılavuzların ihaneti yüzünden, yolunu şaşıran ordu, yiyecek ve içecek temini hususunda bütün imkanlardan mahrum olan Rann sahasına düşerek, bin müşkilat ile ve çok büyük zayiat vererek, Gucarat'a varabildi. Burada, büyük mali fedakarlıklar ile ordu yeniden teçhiz ve takviye edildi ve altı aydan beri ordudan hiç- bir haber alamamış olan Dehli'de, bu münasebetle, büyük şenlikler yapıldı. Gucarat'tan tekrar Thatta'ya doğru ilerleyen ordunun Zafer Han ve İmadülmülk kumandalarındaki bir cüz'ü Sind şehrini Bhakkar altından geçerek, Hindliler ile harbe girişmek istedi ise de, Firüz Şah buna mani oldu ve kurulan bir harp meclisinin kararı ile İmadülmülk Dehli'ye gönderilerek, oradan taze takviye kuvvetleri getirildi. Sefere çıkılırken, Dehli muhafazasına bırakılmış olan Han-i Cihan Makbül'ün bu husustaki hizmeti çok büyüktür. Ordu ve hükümdar ile irtibatın kesilmiş olduğu en buhranlı zamanlarda işleri büyük bir basiret ve muvaffakiyetle idare etmiş olan bu değerli devlet adamı, sultanlığın muhtelif sahalarından büyük bir kuvvet toplayıp, Sind'deki orduyu takviye etti. Vaziyetin ümitsizliğini gören Cam Babiniya, bu ezici kuvvetle mücadeleye girişmekten ise, teslim olmayı daha doğru buldu. Ona karşı büyük lütuflar ve iltifatlar göstermekle beraber, kendisi ile birlikte onu Dehli'ye getiren Firüz Şah, Babiniya'nın kardeşini onun yerine cam'lığa tayin etti. Bazı tarihçiler, bu Hind prensinin sonradan eski mevkiine iade edildiğini ve daha 15 yıl hükümet sürdüğünü kaydederler.

Bu tehlikeli sefer, Firüz Şah'in girişmiş olduğu son askeri harekettir. Kumandanları bir aralık Dekken'deki Bahmani sülalesini Dehli sultanlığının hakimiyetini tanımaya mecbur etmek için, Devletabad'a karşı bir hareket yapılmasını ona teklif ettilerse de, Müslümanlara karşı harp açmamağa kati surette niyet etmiş olduğunu bildiren hükümdarın bu kararı karşısında hiçbir şey yapamadılar. Fakat o, yalnız Müslümanlara değil, Hindlilere karşı da herhangi bir askeri harekete girişmekten çekiniyordu. Firüz Şah'ın uzun saltanatı zamanında, onun aczi ve iradesizliği neticesi olarak, Dehli Sultanlığı eski azametini kaybetmiş ve nüfuz sahası çok daralmıştı. Lakin o, dahili işler ile meşgül olmayı yeni askeri maceralara atılmaya tercih ediyor ve saltanat yıllarını sükun içinde geçirmeye çalışıyordu.

Cnun bu arzusuna rağmen, son yıllarında dahili işlerde büyük karışıklıklar baş gösterdiğini ve ihtiyar hükümdarın bunlardan çok ıstırap çektiğini görüyoruz. Firüz Şah, gerek mizacının zaafı, gerek ihtiyarlığı sebebi ile bütün devlet işlerini Han-i Cihan Makbül'ün eline bırakmıştı. Bu suretle bütün devlet nüfuzunu adeta kendi elinde toplayan Han-i Cihan'ın bazı hareketleri ve bilhassa gurur re azameti, askeri aristokrasi arasında, büyük infialler uyandırdı ve büyük rekabetler yarattı. Han-i Cihan, hem kendi muhaliflerini, hem de onları himaye eden şehzade Muhammed'i ortadan kaldırmak için, bunların kendi aleyhine bir suikast hazırladıklarına sultanı inandırdı ve tevkifleri için emir aldı. Lakin bu hareket, şehzadenin kurnazca ve cüretli bir oyunu ile neticesiz bırakıldı; mahirane bir tertiple babasının huzuruna müsellah olarak çıkmaya muvaffak olan şehzade, onun ayaklanan kapanarak, Han-i Cihan'ın kendi aleyhindeki tertiplerini anlatmağa ve tevkifi hakkında emir almaya muvaffak oldu. Fakat bunu vaktinde haber alan Han-i Cihan, Dehli'den kaçabilmişti. Resmen veliaht ilan edilerek, devlet işlerini tam bir istiklal ile eline alan genç şehzade, kendini zevk ve sefahate kaptırarak, birtakım bendelerini en yüksek mevkilere çıkardı; etrafını alan birtakım dalkavukların telkini ile fena hareketlerde bulunmaya, kendisine sadık eski ve tecrübeli askeri ricale kıymet vermemeğe başladı. Bu vaziyet neticesinde, birbirine düşman zümreler türeyerek, devletin iç bünyesinde birtakım huzursuzluklar, hatta ordu içinde silahlı mücadeleler baş gösterdi. Nihayet bu korkunç vaziyeti düzeltmesi için, eski kumandanların ihtiyar sultana müracaatları ve onun müdahalesi üzerine, orduda sükün ve nizam avdet etti; lakin genç şehzade de Dehli'den kaçmaya mecbur oldu. Yaşı ve sıhhi vaziyeti devlet yükünü taşımasına imkan vermeyen Firüz Şah, diğer oğlu Feth Han'ın çocuğu Tuğluk Şah'ı tahta çıkarmak suretiyle, son vazifesini yaptı ve bundan biraz sonra da vefat etti (Ramazan TgCA'eşrin I. 1388). İhtiyar hükümdarın ölümü, rakip şehzadeler ve askeri fırkalar arasındaki büyük mücadelelerin şiddetle başlamasına ve daha Timur istilasından evvel, esasen Firüz Şah devrinde küçülmüş ve zayıflamış olan Dehli Sultanlığının büsbütün perişan bir hale gelmesine sebep olmuştu. Daha doğru bir ifade ile devletin bünyesinde esasen mevcut olan hastalık, onun ölümü ile daha çabuk tezahür etmiştir.

Gerek o devir vakanüvisleri, gerek hükümlerinde onlara tabi olan sonraki Müslüman-Hind tarihçileri, Firüz Şah'ı "adil bir hükümdar örneği" ve onun saltanat yıllarını da "emsalsiz bir refah, saadet ve adalet devri" olarak göstermekte ittifak ederler.

Halbuki hadiselerin bitaraf bir tahlili, bize, tarihi hakikatin büsbütün başka bir mahiyette olduğunu anlatıyor:

amcazadesinin himayesi altında yetişen Firüz Şah, bilhassa o devir Dehli Sultanlığının muhtaç olduğu kudretli ve iradeli bir hükümdar olabilmek vasıflarından tamamiyle mahrum, orta kabiliyette bir adamdı. Mühim ve buhranlı vaziyetlerde doğru bir karar vermek, hadiseleri geniş bir görüş ve sarsılmaz bir irade ile karşılayabilmek, onun mahrum olduğu meziyetlerdi. Aciz, iradesiz, kararsız ve hatta korkak idi. Askeri kabiliyetten tamamiyle mahrum olduğu, giriştiği seferlerin muvaffakiyetsizliğinden kolaylıkla istidlal olunabilir. Mamafih daha tahta çıktığı zaman, Dehli Sultanlığının iç bünyesinde, birtakım derin bozuklukların hüküm sürdüğü düşünülürse, bu hususta bütün mesuliyeti onun sırtına yükletmenin doğru olamayacağı da anlaşılır. C bunları düzeltebilecek kudrette bir hükümdar değildi.

C devir müverrihlerinin Firüz Şah hakkında bu kadar mübalağalı medihlerde bulunmalarının mühim bir sebebini, onun adeta taassup derecesine varan dindarlığında aramak yanlış olmaz. Her hareketini din alimlerinin ve şeyhlerin tesir ve nüfuzu altında yapan, vergileri koyup-kaldırmaya, İslam hükümdarlarında emsaline pek nadir tesadüf edilen bir dindarlıkla, şeriat hükümlerine riayetten ayrılmayan, belki de annesinin Hindli olmasının yarattığı ruhi bir isyanla putperest Hindlilere karşı kin ve nefret besleyen ve onları Müslüman etmek için büyük gayretler sarf ederek, mühtedileri cizyeden muaf tutan, bütün dini müesseselere, mescidlere, tekkelere, medreselere, büyük şeyhlerin türbelerine ve vakıflara çok hürmetkar olan ve bu hususta büyük maddi fedakarlıklardan çekinmeyen Firüz Şah, Müslümanlar arasında, pek tabii olarak, büyük bir nüfuz ve şöhret kazanmıştı. Mısır'daki Abbasi halifesine karşı derin bir hürmet besliyordu. Dini taassubu o kadar kuvvetli idi ki, Müslümanlığı kabul eden Hindlileri irtidat ettirmekle itham edilen bir brehmeni diri diri yaktırmış, Hindlilerin dini müesseselerine ve bilhassa putlarına karşı ağır hakaretlerde bulunmuştu. Yaşı ilerledikçe, şeriat hükümlerine riayet hususundaki hassasiyeti de artmış, hatta ağır ipekli elbiseleri, her türlü ziynetleri ve sarayda altın ve gümüş avani kullanılmasını menetmiş; saray duvarlarında ve bayraklarda bulunan canlı resimlerini, heykelcikleri tamamiyle kaldırtmıştı. Şeyhlere karşı büyük hürmet ve itikadı vardı; kendisi de, daha 40 yaşlarında iken, meşhur Şeyh Feridüddin'in torunu Alaeddin vasıtası ile tarikate intisap etmişti. İhtiyarlık yıllarında (776/1374-1375) gördüğü bir rüya üzerine, bazı tarikatlerde adet olduğu gibi, sakalını ve saçlarını kestirmiş, hatta birçok devlet ricali de, onu taklit etmek suretiyle, hulüskarlıktan geri kalmamışlardı. Bütün bu gibi zaaflarına ve kusurlarına rağmen, Firüz Şah'ın insani meziyetlerini de belirtmek lazımdır. Bilhassa bir Crta Çağ hükümdarı için, tasavvuru çok müşkül birçok ahlaki hasletlere malik idi. Yalnız dostlarına değil, düşmanlarına karşı da ekseriyetle alicenap, tebaasına karşı merhametli ve şefkatli idi. Dini hislerinin kuvveti ve samimiliği onu bir taraftan taassuba sevk etmekle beraber, diğer taraftan İslam dininin geniş ahlaki esaslarına riayete ve ideal "İslam hükümdarına" yüklettiği vazifeleri yapmağa mecbur ediyordu. İşte bu sebeple, işkenceyi ve hafiyeliği kaldırmış, adalet sistemini, halkın menfaatine olarak, kolay ve iyi işler bir şekle sokmuştu. Kurduğu muhtelif hayır müesseselerinden, hastanelerden başka, fakir Müslüman kızlarını cihazlandırıp, evlendirmek maksadı ile bir müessese vücuda getirmiş, işsizlere iş ve geçim vasıtası bulmak için de çalışmıştır. Devlet idaresinde yaptığı birtakım esaslı ıslahat ve aldığı tedbirler, mali ve iktisadi sahalarda, Muhammed Tuğluk devrine nisbetle, çok büyük bir inkişaf vücuda getirmiş, Müslüman ve mecüsi bütün halkın refah ve saadetine hizmet eylemişti. Devlet idaresinin halk ihtiyaçlarını karşılayacak bir şekilde ve o gaye ile hareket etmesi, Firüz Şah devrinin başlıca idari prensibi idi; esasını hükümdarın teokratik zihniyetinden, diğer bir ifade ile İslam hukuk nazariyecilerinin ideal "İslami devlet" telakkisinden alıyordu. Halkın refahını beytülmalin zenginliğine tercih eden hükümdar, en dindar ve mutaassıp İslam padişahlarının bile çok defa yapamadıkları bir şeyi gerçekleştirmeye, yani vergiler meselesinde dini hükümlere sadık kalmaya muvaffak oldu. Şer'i mahiyeti olmayan birçok örfi vergileri kaldırdı. "Haraç, cizye, zekat, hums-i şer'i" gibi dini mahiyetteki vergilerin dışında kalan bu örfi vergiler hakkında, o devir vakanüvisleri uzun tafsilat vermektedirler. Yalnız devletçe girişilen büyük sulama işlerinin masrafını karşılamak üzere, bundan istifade eden toprak sahiplerinden hasılatın %10 nispetinde bir hisse alınıyordu ki, bu da fakihlerin fetvası ile yapılmıştır. Muhammed Tuğluk devrinin ağır vergileri ve kahredici idaresi altında adeta felce uğramış bulunan ziraat ve ticaret, Firüz Şah'in idari ve mali ıslahatından sonra, büyük bir inkişafa mazhar olmuş, bolluk ve ucuzluk halkın yüzünü güldürmüş, emniyet ve asayiş başlamış devlet varidatı da, azalacak yerde, çoğalmıştır. Bu devirde yapılan para ıslahatı meselesi de, iktisadi hayat üzerinde müsbet tesirler bırakmıştır. Devlet hazinesinden beslenen birçok memur ve askerin bol maaşlar alabilmeleri, artık hizmet yaşını geçirmiş olan emeklilerin bile ölünceye kadar maaşlarından mahrum edilmemeleri, ancak bu sayede kabil olmuş ve bütün bunların dışında Firüz Şah'ın birçok yeni müesseseler kurması, dini ve insani tesisleri ihya etmesi, birçok binalar ve hatta yeni kasabalar vücuda getirmesi, büyük nafıa işlerine girişilmesi de, yine devlet gelirinin çoğalması ile temin edilmiştir.

Firüz Şah toprak ve askeri iktalar meselelerini de, yine şer'i hükümler dairesinde, tanzim etti. Daha Tuğluklulardan evvelki sülaleler zamanında Dehli Türk Sultanlığında göze çarpan ve Alaeddin Halaci devrinde ehemmiyetini kaybeden askeri ikta sistemi bu devirde tekrar ehemmiyet kazandı. Şehirlerde vazifeleri bulunan ikta sahiplerine, ayrıca aylık da verilmek suretiyle, refahları temin olunuyordu. Firüz Şah, bazı harplere iştirak etmemek suretiyle, vazifeden kaçan ikta sahiplerini bile cezalandırmaktan çekinmiştir ki, bu hareketinde başlıca amil, bu suçluların ailelerini sefalete düşürmemek gibi, insani bir düşüncedir. İkta sahibi olunca, bu ikta onun ailesi efradından birine (oğul, damad v.b.) bırakılmıyordu. Mamafih bunların köylülerden muayyen miktardan fazla vergi alamamaları ve buna cesaret edenlerin cezalandırılmaları hakkında, sıkı hükümler konulmuştu. Bu sistemin yeni baştan tanzimi sırasında, eski istihkak sahiplerinin haklarına, şer'i ahkam dairesinde, tamamiyle riayet olunmuştur. Nehir mecralarının ıslah ve tanzimi ve yeni kanallar açılması suretiyle, sulama işlerine büyük ehemmiyet verilmesi, zirai istihsali mühim nisbette arttırarak, halkın hayat seviyesini ikta sahiplerinin gelirlerini yükseltmişti. Bütün bu meseleler hakkında, o devre ait tarihi vesikalarda, oldukça geniş malümata tesadüf olunmaktadır.

Bu devrin mümeyyiz vasıflarından biri de, Orta Çağ İslam devletlerinde büyük ehemmiyeti olan gulam sisteminin Firüz Şah zamanındaki büyük inkişafıdır. Memleketin dört bucağından merkeze gönderilen köleler, dini ve mesleki muntazam bir terbiye ve tahsile tabi tutulduktan sonra, kabiliyetlerine göre, muhtelif işlerde kullanılıyorlardı. Bu devirde merkezde ve vilayetlerde devlet hazinesinden para alan kölelerin sayısı 180.000'i bulmuştu. Nafıa işlerine, binalar (köşkler, ribatlar, han-kahlar, bendler, köprüler v.b.) yaptırmaya, bağlar ve bahçeler tesisine çok meraklı olan hükümdar, eski abidelerin tamir ve ihyasına, eski Hind eserlerini toplayıp, onlardan tercümeler yaptırmaya, hulasa ilim ve sanat işlerine karşı da büyük alaka göstermekte idi. Tarih tetkiklerini ve tarihçileri bil-hassa himaye ediyor, birçok İslam hükümdarları gibi, tarihi eserlerden istifade eyliyordu. Barani ile Şems-i Sirac 'Afif bu himayenin şükranını eserleri ile ödemekte kusur etmemişlerdir. Din alimleri fakihler, hafızlar, dervişler, şairler ve musikişinaslar da onun bu himayesinden geniş nispette istifade eylemişlerdir.

Devlet teşkilatı ve teşrifat kaideleri, Firüz Şah devrinde, eski zamanlara nispetle, büyük bir değişiklik göstermemiş, yalnız bazı memuriyetlerin vazife ve salahiyetlerinde birtakım değişiklikler yapılmış ve bazı yeni tesisleri idare etmek üzere, birtakım yeni memuriyetler ihdas olunmuştur. Bütün Türk hükümdarları gibi, av alemlerinden ve umumi ziyafetlerden hoşlanan, meclisinde musikişinaslar, kıssa-hanlar ve pehlivanlar bulunduran Firüz Şah, yalnız maiyetindekilere değil, Müslüman ve Mecusi bütün tebaasına karşı gösterdiği şefkat ve adalet bakımından, Orta Çağ İslam tarihinde hususi bir mevki işgal edebilir. Buna rağmen, onu, devlet adamı ve kumandan olarak, Dehli sultanları msl. Balaban ve Alaeddin Halaci gibi, büyük şahsiyetleri ile hatta uzaktan, mukayeseye imkan yoktur.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Gazneli İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir