Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Celaleddin Firuz-Şah Halaci (1220 7-1296)

Burada Gazneli İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Celaleddin Firuz-Şah Halaci (1220 7-1296)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:29

CELALEDDİN FİRUZ-ŞAH HALACİ (1220 7-1296)

Dehli'deki Türk Memlük Sultanlığının son büyük hükümdarı olan Balaban ailesinin hakimiyetine son vererek, 1290'da Halaçlar Sülalesini kuran ilk hükümdardır.
1320'de Tugluk Sülalesinin tahta çıkmasına kadar, Dehli Sultanlığının başında bulunan bu Halaç ailesinin, eski bir Türk kabilesi olan ve daha Eftaletler zamanında Afganistan'da ve Hindistan'ın şimal hududlarında yerleşmiş bulanan Halaç Türklerine mensup olduğu muhakkaktır. Daha ilk İslam fütuhatı sıralarında buralarda yaşamakta olup, Saffariler ve Samaniler zamanında ve sonra Gazneliler devrinde de mevcudiyetlerini bildiğimiz Halaçlar (tarihi ve etnolojik tafsilat için bk. mad. HALAÇLAR) hakkında ciddi bir bilgileri olmayan, Elliot ve T. W. Haig gibi, eski ve yeni bir takım İngiliz tarihçilerinin, bu devrin tanınmış müverrihi Barani'deki bir kayda dayanarak, bu kabileyi bir Afgan kabilesi addetmeleri tamamiyle yanlıştır. Onun meşhur vekayinamesinde Halaçların Türk olmadığı veyahut Afgan aslından geldiği hakkında ne bir kayıt ve hatta ne de böyle bir istidale imkan bırakacak bir işaret vardır. O sadece Dehli Sultanlığının askeri aristokrasisini teşkil eden Türk ve Halaç ricalinden bahsederken, muhtelif Türk kabilelerine mensup şubelerden veya onların çocuklarından mürekkep olup, umümi surette Türk diye zikredilen rical ile kabile asabiyetini muhafaza eden ve maiyetlerinde Halaçlara mensup askeri kıt'alar bulunduran Halaç ricali arasındaki ayrılıktan ve rekabetten bahseder. Eski tarihi ve coğrafi kaynaklarda, yurtlarında yaşayan Türk kabileleri arasındaki şiddetli mücadeleleri anlatan bir çok kayıtlara tesadüf edildiğini, büyük ve kuvvetli bir Türk şubesi olan Oğuzların daima bu isim ile zikredildiği halde, etnik bakımdan, onlardan biraz farklı olan Karluk-Çiğil-Yağmaların umumiyetle Türk diye adlandırıldığını, daha ilk Gazneliler devrinde bir Acem şairinin Oğuzca ile Türkçeyi birbirinden ayrı iki lehçe olarak gösterdiğini göz önüne alırsak, mesele daha kolay anlaşılır. Mamafih bu gibi tefrikler, eski müellifleri bile hepsini birden Türk ismi altında toplamaktan menetmemiştir.

Yeni Hind tarihçilerinden Ishwari Prasad, Halaçların etnolojisi hakkında hiçbir esaslı malümata sahip olmadığı ve hatta bu husustaki mahdut garp tetkiklerinden bile habersiz kaldığı halde, Firişta ve İbn Havkal'ın ifadelerine dayanarak, Halaçların Türk aslından geldiklerini kabul etmekte ve V. Smith'in aksi iddiasını esassız bulmaktadır. Esasen Halaç maddesinde izah edildiği vecihle, bunların Türklüğü hakkında en küçük bir tereddüde bile yer yoktur. Dehli Sultanlığındaki büyük Türk emirleri ile Halaç emirleri arasındaki rekabetin başlıca sebebini, kısmen birincilerin Balaban devrinde çok daha mümtaz bir mevkide bulunmalarında ve kısmen de Memlük gulam sisteminin doğurduğu psikolojik hususiyetlerde aramak lazımdır.

Celaleddin Firüz Şah, Sultan Balaban devrinin ileri gelen emirlerinden idi. Kardeşi Melik Şihabeddin de, kendisi de Balaban'ın büyük lütufla-rını görmüşler ve şair Halaç melikleri arasında, mühim bir mevki kazanmışlardır. Babalarının yuğruş lakabını taşımasına (bu eski Türk unvanı hakkında bk. F. Fuad Köprülü, Eski Türk Unvanlarına Ait Notlar, THİTM, II, 1939), Dehli'deki köşkünün dedesinden kalma olmasına bakılırsa, ailenin ehemmiyeti anlaşılır. Celaleddin Moğollar ile yapılan harplerde yararlıklar göstermiş, ser-candarlık ve nihayet Samana naipliği gibi, mühim mevkilere yükselmişti. Balaban'ın ölümünde yerine geçen genç ve akılsız torunu Keykubad zamanında, onun tahta geçmesinde ve asıl veliahd Keyhüsrev'in öldürülmesinde mühim rolü olmak dolayısı ile hükümdar üzerinde büyük nüfuz tesisine ve devlet işlerini ele geçirmeye muvaffak olan Nizameddin Keykubad ile babası Nasırüddin Buğra Han arasındaki mülakatı müteakip, hükümdar tarafından Multan işlerinin tanzimi bahanesi ile merkezden uzaklaştırılmak istenildiği bir sırada, zehirlenip, öldürülmüştü. Merkezde tecrübeli ve nüfuzlu devlet adamlarına ihtiyaç vardı. İşte bu gibi zarüretler ile büyük memuriyetlerde mühim değişiklikler yapıldığı bu sırada, o aralık ehemmiyetleri artmış bulunan ve Nizameddin'e karşı da derin bir husümet besleyen Halaç emirlerinin tesiri ile onlar arasında büyük nüfuzu olan Celaleddin Firüz Şah da Samana'den merkeze getirildi ve en büyük askeri mevki olan ariz-i memaliklik vazifesi, Baran ıktaı ile beraber, uhdesine verildi.

Bu sırada Mu'izzeddin Keykubad, geçirdiği sefahat hayatının neticesi olarak, felce uğramış ve sıhhati günden güne daha fenalaşmaya başlamıştı. Vekil-i dar ve bar beg gibi, iki büyük saray memüriyetini işgal eden iki Türk emiri, şair emirler ile birleşerek, Balaban sülalesinin saltanatını kendi nüfuzları altında devam ettirmek için, Keykubad'ın Kayümars adlı küçük oğlunu, Sultan Şemseddin unvanı ile tahta geçirdiler ve kendilerine de türlü türlü unvanlar, vazifeler ve iktalar te'min ettiler. Lakin o sırada Baharpür'da orduyu teftiş ile meşgul olan Celaleddin Firüz Şah'ın bu işlerde muvafakati yoktu; bütün Halaç emirleri ve son değişmeden pek istifade edemeyen bazı Türk emirleri onun etrafında birleşmişlerdi. Yeni hükümdarı tahta çıkaran zümrenin başında bulunan ve ikisi de Ay-Timur adını taşıyan bar beg ve vekil-i dar, bu şüpheli vaziyeti düzeltmek için, Celaleddin başta olmak üzere, Halaç emirlerine karşı bir suikast hazırladılar. Bu teşebbüsü haber alan Celaleddin'in çocukları ve taraftarları, her iki Ay-Timur'u öldürdükleri gibi, Kilughari'de hasta yatan Mu'izzeddin ile oğlunu da ortadan kaldırdılar. Bunun üzerine Celaleddin Firüz Şah sultan ilan edilerek, Kilughari'de Mu'izzeddin tarafından yaptırılmış olan Kasr-ı Mu'izzi'de saltanat tahtına oturdu. Müverrih Barani bunu 688 (1289)'de gösterirse de, Emir Hüsrev, Miftahu'l-fütüh'unda, 3 Cemaziyelahır 986 (1290) tarihini verir.

Bir asra yakın bir zamandan beri Türk-Memlük emirlerinin elinde bulunan Dehli Sultanlığının, hiç umulmaz bir şekilde, Halaç beylerinin eline geçmesi ve bilhassa Balaban sülalesinin hazin akıbeti, Dehli halkı üzerinde çok fena tesir etmişti. 70 yaşında tahta geçen iyi kalpli halim ve dindar Celaleddin, birdenbire Dehli'ye gitmektense, bir müddet Kilughari'de kalmayı tercih etti. Dehli'nin ileri gelenleri ve birçok halk, buraya gelerek, yeni hükümdara biat ettiler. Kasr-ı Mu'izzi ikmal ve tezyin edildiği gibi, karşısında da güzel bir bahçe vücuda getirildi. Başlıca devlet adamlarının burada yeni-yeni ikametgahlar yaptırmaları ve birtakım esnaf ve tacirlerin de gelip, yerleşmeleri kasabayı şereflendirdi. Bütün rical ve ümeranın maddi yardımları ile etrafına kuvvetli bir sur çekilerek, burçlar ile de tahkim edilen kasabaya Şehr-i Nev adı verildi. Bu sırada, devletin bütün büyük mevkilerinde esaslı değişiklikler yapılarak, merkezi idarede Halaç beyleri iş başına getirildi; hükümdarın çocuklarına erkli han ve kadir han, kardeşine yuğruş han ve bir yeğenine uluğ han gibi, Türk unvanları ile birlikte, büyük memuriyetler ve mühim iktalar verildi. Mamafih gerek devlet teşkilatında, gerek unvanlarda eski an'anelere riayet edildiği ve hiçbir değişiklik yapılmadığı görülüyor. Yalnız Balaban sülalesinin kırmızı çetri yerine, Celaleddin'in beyaz çetr kullandığı malümdur. İktidar bu suretle Halaçların eline geçtikten ve halk efkarı yavaş yavaş bu değişikliğe alıştıktan sonra, Celaleddin, bütün maiyeti erkanı ile beraber, Dehli'ye gelerek, ailesinin mülkü olan eski ikametgahına indi ve mütad olan merasim ile Dehli sultanlığı tahtına oturdu.
İktidarın Balaban devri Türk emirlerinin elinden çıkarak, Halaçlara geçmesi, emirlerin (beylerin) malik, meliklerin han unvanını alarak, mühim mevkiler ve zengin iktalar sahibi olmaları, pek tabii olarak, sultanlık memleketlerinde bir aksülamel yaratacaktı. Balaban sülalesine son verildiği sırada, Kara valiliğine tayin suretiyle, merkezden yaklaştırılan Balaban'ın yeğeni Melik Çahcu Küşlü Han, Celaleddin'in ikinci saltanat yılında, Dehli tahtının meşru varisi olduğunu iddia ederek, Sultan Muğiseddin unvanını aldı; hutbe ve sikkeyi kendi adına çevirdi. Balaban devri emirlerinden ve yeni vaziyet aleyhtarlarından bir kısmı da ona iltihak ettiler. Celaleddin'in ortanca oğlu Erkli Han kumandasındaki sultan ordusu Dehli üzerine yürüyen asi kuvvetleri, Badavün'da karşılayarak, kolaylıkla mağlup etti. Esir edilip, boyunlarına lale geçirilmiş olduğu halde huzuruna getirilen eski büyük emirleri böyle sefil ve zelil bir vaziyette gören Celaleddin, büyük bir tesire kapılarak, hepsini affetti. Çünkü onlar ile kendi arasında çok eski dostluk hatıraları vardı. Bu hareketin doğru olmadığı ve bu gibi isyanların çok şiddetli cezalar ile karşılanması icap edeceği hakkında mahremleri tarafından tenkit ve telkinleri kabul etmeyerek, bu yaştan sonra Müslüman kanı dökemeyeceğini ve eğer kan dökmek şartı ile saltanatta kalmak icap ediyorsa, bu türlü saltanatı istemediğini söyledi. asiler umumiyetle affedildi. Kara valiliğine Celaleddin'in yeğeni ve damadı Alaeddin tayin olundu.

Celaleddin Firüz Şah'ın Hindli prenslere karsı giriştiği bir takım askeri hareketler muvaffakiyetli neticeler vermemiştir. Jhain ve Malva sahaları yağma edilmekle beraber, Ranthambor kalesine karşı yapılan hücum neticesiz kalmış ve hücumda ısrar ederek, fazla kan dökülmesine meydan vermek istemeyen hükümdar Dehli'ye dönmüştür. Bu devrin başlıca askeri muvaffakiyeti, 691 (1292)'de bir Moğol ordusu tarafından girişilen istila teşebbüsünün önlenmesidir. Moğollar, öncü kuvvetlerinin fena bir bozguna uğraması ve bir çok esir vermesi üzerine, sulhu kabule mecbur oldular; Moğol esirlerinin büyük bir kısmı, Müslüman olarak, Dehli civarında yerleştiler. Dindar Celaleddin tarafından kendilerine maaşlar ve iktalar tahsis edilen bu Moğollardan bir kısmı buradaki yeni hayat şartlan ile uyuşamayarak, memleketlerine döndülerse de, mühim kısmı Hindistan'da kaldı. "Yeni Müslümanlar" diye anılan bu Moğol mültecileri arasında, müverrih Barani'nin Cengiz ailesine mensup olarak gösterdiği Algu da bulunuyordu ki, Celaleddin bunu kendine damat edinmiştir. Mamafih bu Moğolların, sonradan, Dehli sultanlığına büyük zorluklar çıkardıkları unutulmamalı.

Celaleddin devrinin en büyük askeri muvaffakiyeti, kendisine Kara ve Oudh ıktalarmı vermiş olduğu yeğeni ve damadı Alaeddin'in Devagir seferidir. 1294'te başlayıp, muhtelif safhalar geçirdikten sonra, hiç umulmayacak muazzam bir zaferle neticelenen ve Alaeddin'e çok büyük ganimetler temin eden bu çok cüretli askeri muvaffakiyeti, daha ziyade, Alaeddin'in hesabına kabul etmek lazımdır. Çünkü daha Kara valiliğine tayin edildiğinden beri Dehli tahtını ele geçirmek arzusunu beslemeye başlayan ve Çahcu isyanına iştirak etmiş bütün unsurları etrafına toplayan bu muhteris ve azimkar prens, amcasının iznini almadan giriştiği Devagir seferi tasavvurundan çok daha büyük bir zafer ile sona erince, onun temin ettiği maddi vasıtalardan ve manevi nüfuzdan faydalanarak, bu emelini gerçekleştirmeğe muvaffak olmuştur.

Bu hususta onun ve kardeşinin hilekarlıkları kadar, hatta bundan ziyade, Celaleddin'in safveti de büyük bir amil oldu. Yeğeninin bu tehlikeli macera sonundaki emsalsiz zaferini Gwalior (Guvaliyar)'da haber alan iyi kalpli hükümdar çok memnun oldu ve bunu izhar etmek üzere, birçok ziyafetler verdi. Mamafih tutulacak hareket hattını tayin için, en emniyet ettiği adamlarından mürekkep bir küçük meclis toplamayı da ihmal etmedi. Hükümdarın genç ve ateşli torunu Ahmed Çap, karısı ve kayın anası ile de arası çok bozuk olan muhteris ve ahlaksız Alaeddin'e hiç inanmıyordu; bu sebeple hükümdarın bütün ordusu ile beraber hemen Çandari'ye doğru yola çıkarak, seferden dönen Alaeddin kuvvetini karşılamasını teklif etti ve ancak böyle bir hareket sayesinde Alaeddin tarafından elde edilen sonsuz servetleri ve harp malzemesini ele geçirmek kabil olacağını, bu fırsat kaçırıldığı takdirde, onun muvaffakiyetli bir isyan teşebbüsünde bulanacağını iddia etti. Lakin iyi kalpli ve kararsız hükümdar, çok yerinde olan bu makul teklifi kabul etmeyerek, Dehli'ye döndü. Böyle bir karşılamanın belki de Alaeddin'i ürküterek, yeis ve ümitsizlikle fena karar vermesine sebep olacağı ve böylece elde edilen ganimetlerin de tehlikeye düşeceği hakkında istişare meclisinde ileri sürülen bazı fikirler de Celaleddin'in bu yanlış kararında müessir olmuştur. Esasen o yeğeninin böyle bir ihanette bulunacağına asla ihtimal vermediği gibi, onun kendisini devirebilecek bir kudrette olduğunu kabul etmiyordu. Binaenaleyh meclisteki diğer mahremlerinin de kendi mütalaalarına iştirak etmeleri üzerine, Ahmed Çap'ın şiddetli itiraz ve ısrarlarına hiç kıymet vermeyerek, Dehli'ye dönmüştü.

Bir müddet sonra, selametle Kara'ya dönmüş olan hilekar Alaeddin'den amcasına bir ariza geldi; aldığı ganimetleri takdim için gelmek istediğini, lakin bir yıldan beri çok meşgul olduğu cihetle ariza takdimine fırsat bulamadığı gibi, hükümdardan da bir ferman almamış olduğunu, son askeri hareketi bu hususta izin almadan yapmak zorunda kaldığını, düşmanlarının bu vesileden de istifade ederek, kendi aleyhinde bir takım tezvir ve isnatlarda bulunmalarından korktuğunu bildiriyor ve kendisi ile maiyetindeki emirlerin emin ve müsterih olmaları ve payitahta emniyetle gelmeleri için, hükümdarın el yazısı ile tevkiini rica ediyordu. Halbuki bir taraftan hükümdarı aldatmak ve oyalamak için, bu hareketlerde bulu-nurken diğer taraftan da, saltanatı ele geçirmek için askeri hazırlıklarını tamamlamakta idi. Dehli'deki umumi efkar da bu kanaatte idi. Lakin Celaleddin bütün bunlara inanmayarak, Alaeddin'in istediği teminatı muhtevi hususi mektubunu iki mahrem adamı ile Kara'ya yolladı. Bunlar, Ka-ra'ya gelir gelmez hakiki vaziyeti pekiyi kavradılarsa da, hükümdara bildirmek imkanını bulamadılar. Bu sırada sultanın diğer damadı ve Alaeddin'in kardeşi Almaş Bey de, onu aldatmak için, bütün gayretini sarfediyordu. Alaeddin'in ye'sinden, hicap ve korkusundan bir türlü Dehli'ye gelmeye cesaret edemediğini ve sultan bizzat Kara'ya gelip, kendisini bu vaziyetten kurtarmadıkça, ya intihar etmek yahut Devagir ganimetlerini ve fillerini beraberinde alıp, emin bir köşeye çekilip gitmek zorunda kalacağını anlattı ve onun bu mealdeki bir mektubunu da gösterdi. Saf kalpli Celaleddin, biraz da bu ganimetleri elden çıkarmamak hırsı ile Almaş Bey'i, en süratli vasıta ile, ulak vasıtası ile Kara'ya yolladı ve kendisinin de pek yakında oraya geleceğini bildirdi. Yapılan bütün nasihatlere ve telkinlere ehemmiyet vermeden, maiyetine birkaç mahrem adamını alarak, 1.000 kişilik bir süvari kuvveti ile Kilughari'den ayrılan Celaleddin, şiddetli yağmurlara ve sellere rağmen, Kara'ya geldi.

Orada kendisini karşılamaya gelen Almaş Bey'in hilesine aldanarak, askerinden ayrıldı; onunla bir gemiye binerek, Ganj'ı geçti ve Alaeddin'in harbe müheyya ordusunun başında kendisini beklemekte olduğu sahile çıkarak, yeğenini şefkatle kucaklayıp, öptüğü sırada, bir adam kılıçla saldırıp kendisini yaraladı; ikinci bir adam da bedbaht hükümdarı yere düşürüp, başını kesti. Bu sırada sultanın maiyetindekiler de kılıçtan geçiriliyordu (17 Ramazan 695/19 Haziran 1296). Bir mızrak ucuna takılarak, askerler arasında getirilen Celaleddin'in başı, Kara'da ve Oudh'ta teşhir edilmek suretiyle, herkes hükümdarın ölümüne inandırıldı. Celaleddin'in beyaz çetri altında sultanlığı ilan edilen Alaeddin, alçakça planını çok kolaylıkla tatbik etmişti.

Celaleddin'in daha Kara'ya hareketinden evvel vermiş olduğu emir üzerine, ordunun kumandasını ele alarak, Kara'ya doğru yola çıkmış olan Ahmed Çap, bu haberi alır almaz, ordusu ile beraber Dehli'ye döndü. Hükümdarın akılsız zevcesi, Melike-i Cihan, Celaleddin'in ikinci oğlu ve veliahdı olup, ordu ve halk arasında şöhreti olan ve o sırada Multan'da bulunan Erkli Han'ı çağırıp, saltanatı ona teslim edecek yerde, emirlerin de hoş görmemesine rağmen, küçük oğlu Rukneddin İbrahim'i Kilughari'den Dehli'ye getirip, "Köşk-i Sebz"de tahta çıkarmıştı. Erkli Han'ın, annesinin bu fena ve zararlı hareketi yüzünden, Dehli'ye gelmemesi Alaeddin'i çok sevindirdi ve elindeki büyük servetler sayesinde, Celaleddin'in emirlerinden birçoğunu kendi lehine kazanmağa muvaffak oldu. Bu müşkül vaziyet karşısında kalan Melike-i Cihan, Erkli Han'ı derhal Dehli'ye davete mecbur kaldı ise de, onun istinkafı üzerine, küçük oğlunu ve Celaleddin ailesine sadık bazı emirleri yanma alarak, Erkli Han ile buluşmak üzere, Multan'a gitti. Alaeddin de amcasının katlinden beş ay sonra Dehli'ye gelip, yerleşti. Bir müddet sonra Multan'a gönderdiği bir ordunun muvaffakiyetli hareketleri neticesinde, Celaleddin'in iki oğlu, damadı Algu ve torunu Ahmed Çap esir edilerek, gözlerine mil çekildi. İbrahim Hansi kalesinde hapsolundu; Erkli Han'ın bütün çocukları öldürüldü. Böylece Celaleddin ailesi, bütün servetleri ellerinden alındıktan sonra imha edilmiş oldu. Alaeddin'in ve ona iltihak eden Celaleddin devri ricalinin alçaklıklarını şiddetle tenkit eden müverrih Barani, velinimetlerine hıyanet eden bütün bu Celali emirlerinden hiçbirinin meydanda kalmadığını, yalnız efendilerine hıyanet etmemiş ve kötü işlere karışmamış üç emirin, Alaeddin'in ölümüne kadar, mevkilerini muhafaza ettiklerini kaydeder.

Dehli sultanlığında Halaçların hakimiyetini kurmuş ilk hükümdar olan Celaleddin Firüz Şah, Balaban ile Alaeddin gibi, iki büyük şahsiyet arasında çok sönük kalmış bir simadır. Mamafih insanlık meziyetleri itibarı ile her ikisine de faik olduğu söylenebilir. Çok dindardı; beş vakit namaz kılar, her gün bir cüz Kur'an okur, bütün hareketlerinde şeriat bükümlerinden dışarı çıkmamaya dikkat ederdi. Putperest Hindlilerin ve Moğolların şiddetli düşmanı idi; bilhassa Moğollara karşı yaptığı muvaffakiyetli harpleri daima zevkle hatırlardı. Hükümdar olduğu zaman, bir aralık, hutbede kendi adının mücahid fisebilillah diye zikredilmesini istemiş ve kendisine böyle bir teklifte bulunmaları için, o devir din adamlarına husüsi telkinler yaptırmıştı. Lakin böyle bir teklif karşısında kalınca, kendisinin bütün o mücadeleleri daha ziyade şan ve şöhret kazanmak maksadı ile yaptığını düşünerek, bunu reddetti. Ara sıra şiirler yazacak kadar edebi kültür sahibi idi. Meşhur şair Amir Hüsrev'i, daha ariz-i memalik vazifesinde bulunurken, himaye ederek, babasının mevacibini ona tahsis etmiş ve hükümdar olduktan sonra da onu nedimleri arasında bulundurmuştu. Tarih ile de alakası vardı ve siyasete ait kitapları da iyi bilirdi. Mahmüd Gaznevi ile Sultan Sencer hakkında çok büyük bir hürmet besler, kendisini, onlara nispetle çok küçük gördüğünü daima tekrarlar; payitahtında binlerce putperest Hindli servet ve refah içinde yaşarken, sınırlarda isminin hami-i İslam diye zikredilmesinin yalandan ibaret olduğunu söylerdi. Büyük lütuflarını gördüğü Sultan Balaban'ın hatırasına hürmeti bir vazife bilirdi; Dehli tahtına cülus etmesine rağmen, onun husüsi emlakine taarruzdan çekinmiş ve onun köşküne, Balaban'ın sağlığındaki gibi, yaya olarak girmiş ve eski hatıraları, samimi bir teessürle yad etmişti. Çok halim ve şefik idi. Muasırlarından Mevla Siraceddin kendi aleyhine, Halaci-name adlı, bir hicviye yazdığı halde, hiç muğber olmamıştı. Herhangi bir vazifede bulunanları azletmekten hoşlanmaz, mal ve mülklerini zaptetmekten nefret ederdi. Şarap ve musiki meclislerinden hoşlanırdı. Lakin meclisleri sade ve külfetsizdi. 70 yaşında tahta çıktığı cihetle, ömrünün son yıllarında kan dökmekten şiddetle çekiniyordu.

Kendisine karşı yapılan isyan ve suikast teşebbüslerinde bile suçlulara karşı daima af ile lütuf ve atıfetle muamele ediyordu. Çahcu isyanına iştirak eden emirleri, velinimetleri olan Balaban ailesine sadakat gösterdiklerinden dolayı takdir etmişti. Bunun tek istisnasını, Şeydi Mevla adlı bir dervişe karşı yaptığı harekette görüyoruz. Balaban'ın ilk saltanat yıllarında Dehli'ye gelip yerleşen bu derviş, muhteşem bir hankah yaptırmıştı; buraya zengin, fakir her sınıf halk geliyordu. Balaban devrinin birçok ileri gelenleri, hatta Celaleddin'in babasından evvel ölen büyük oğlu bu hankaha devam etmekte idiler. Celaleddin tahta çıktıktan sonra, Halaçların tahak-kümü karşısında maddi menfaatleri ve manevi nüfuzları sarsılmış olan bir takım eski rical, Seydi Mevla'nın da iştiraki ile ona karşı bir suikast hazırlamak teşebbüsünde bulundular. Bunu haber alan hükümdar suçluları yanına çağırtarak, isticvap etti; hepsi inkar etti. Müverrih Barani, maznunları dayak ve işkence ile itirafa mecbur etmek usulünün o sıralarda mevcut olmadığını söylüyor. Meseleyi mutlaka anlamak isteyen Celaleddin, Baharpür'da geniş bir meydanda büyük bir ateş yaktırarak, maznunları bu ateşten geçirmek suretiyle, suçlu olup olmadıklarını meydana çıkarmak istedi. Lakin evvelce bir tek adamın şehadetine dayanılarak, bir hüküm verilemeyeceğini ileri sürmüş olan din alimleri, bu ateş tecrübesinin de meşru olmadığını söylediler. Mamafih bu işte alakalı olanları sürgün cezasına çarptıran hükümdar, suikastı doğrudan doğruya yapmak vazifesini üzerlerine alan iki kişiyi idam ettirdi. Bağlı olarak karşısına getirilen Seydi Mevla'yı, hükümdarın etrafında toplanmış olan Şeyh Ebu Bakr Tüsi'ye mensup Hayderi dervişlerinden biri ustura ile yaraladı; Erkli Han'ın verdiği emir üzerine, yaralı derviş bir filin ayakları altında çiğnetildi. Müverrih Barani, Firüzşah ve ailesinin uğradığı feci akıbeti, Seydi Mevla'ya karşı reva görülen bu haksız muamelenin ilahi bir cezası olarak göstermek ister. Bu münferit hadise bir tarafa bırakılacak olursa, asilere, hatta yol kesen haydutlara karşı bile daima af ile muamele eden Celaleddin'in, bizzat kendi adamlarının da tenkit ettikleri gibi, aciz ve iradesiz bir hükümdar olduğunu ve Dehli Sultanlığının o sıradaki buhranlı vaziyetini düzeltmek için, icap eden meziyetlerden mahrum bulunduğunu kabul etmek zaruridir.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Gazneli İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir