Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Cüzcani (1193-1262)

Burada Gazneli İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Cüzcani (1193-1262)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:24

CÜZCANİ (1193-1262)

XIII. asrın ilk yarısında Dehli Türk sultanlığında en yüksek dini-kazai mevkilere kadar yükselmiş ve Tabakat-ı Nasıri adlı eseri ile Hind-İran tarihçileri arasında mühim yer tutmuş meşhur bir alim ve ediptir. 658'de tamamlanmış olan bu eser, bilhassa Gurlular ve Dehli sultanları hakkında değerli bir kaynak olduğu gibi, Cengiz'in garp seferleri ve Moğol istilası hakkında da -birtakım muasır şehadetleri ihtiva etmesi bakımından- ilk mühim kaynaklardan sayılır.

Esasen Cuzcanlı olan bu aile, büyük dedeleri İmam Abdülhalik'in Gazne'ye gelip yerleşmesinden sonra bir daha Cüzcan'a dönmemişlerse de bu lakabı muhafaza etmişlerdir. Gaznevi sultan İbrahim b. Mesud'un (ölm. 492) kırk kızından birini alarak Gazne'de yerleşen bu imamın İbrahim adlı bir oğlu olmuştur ki, bunun oğlu MinHaceddin Osman, müellifimizin büyük babasıdır. Hacdan dönüşünde, Sistan'da yerleşmişti; bunun oğlu Siraceddin Muhammed'in, ilim ve sanat adamı olarak devrinde büyük bir şöhret kazanmış olduğu, müellifimizin onun hakkında kullandığı "efsahü'l-acem, u'cubatü'z-zaman" sıfatlarından anlaşılıyor.

Gazneliler sülalesi zamanında mümtaz bir mevki sahibi olan bu ailenin, Orta Çağ Şark dünyasının umumi an'anesine göre, Gurlular devrinde de ikbalden düşmediğini, Siraceddin'in hayatı hakkında müellifimizin verdiği malumattan öğreniyoruz:

Muizzeddin Muhammed b. Sam, Lahur'u zaptederek, Gaznelilerin Hind hakimiyetine son verdiği sırada, onu Hindistan kadi-ı leşker'Yığme tayin ediyor (582). Sonradan Firuzkuh'a dönerek, Giyaseddin Muhammed'in hizmetinde bulunduğu sırada, kendisini vaktiyle tanımış ve çok takdir etmiş olan sultan Bahaeddin Sam b. Muhammed, 587 (1191)'de Bamiyan tahtına geçince, onu kendi yanına çağırtıyor. Sultanın vaadlerine ve ısrarlarına dayanamayan Siraceddin, Gıvaseddir'den izin almadan, kalkıp Bamiyan'a geliyor; memleketin baş kadılığı, ordu kadılığı, hatiplik, intisap işleri ve iki medrese, bu vazifelere ait zengin ıkta'lar ile birlikte, kendisine veriliyor. Müellifimiz bu sırada üç yaşında bulunduğuna göre, bu hadisenin 592'de olduğu anlaşılmaktadır.

Siraceddin'in sonradan Sultan Gıyaseddin'in tekrar teveccühünü kazandığını ve hizmetine girdiğini görüyoruz:

Abbasi halifesi el-Nasır Lidinillah tarafından sefaretle gönderilen İbn el-Hatib ile birlikte Bağdad'a Gıyaseddin'in elçisi sıfatı ile izamı bunu gösteriyor. Bu seyahat esnasında yolda haydutlar tarafından öldürüldüğü hakkında Tabakat'ın basılmamış kısmında mevcut olan- rivayete göre, bu ölümün Gıyaseddin'in vefat tarihi olan 599 (1202/1203)'dan evvel olması icap eder. Onun daha evvel, Sistan Memlüklerinden Taceddin Harb tarafından yine aynı halifeye sefaretle gönderildiği de kitabın Sistan meliklerine ait basılmamış kısmında mevcuttur. Siraceddin, Gurlular sarayındaki mühim mevkii sayesinde, yine bu hanedan etrafında toplanmış aristokrat bir ailenin kızını almıştı ki, esasen Tulekli olan bu kız, Sultan Gıyaseddin'in kızı Mah-ı Mülk Hatun'un süt kardeşi ve mektep arkadaşı idi. İşte, gerek müellifimiz gerek kardeşleri bu anadan doğmuşlardır.
589'da Lahur'da doğan MinHaceddin daha 7 yaşında iken, muallim İmam Ali Gaznevi'den Kur'an okuyup hıfza çalışıyordu.

Kendisi, daha çocukluğundan beri Mah-i Mülk Hatun'un sarayında, onun lütufları ile yetiştiğini, büluğ yaşına kadar gece gündüz haremde onun terbiyesini gördüğünü söylüyor ki, bundan, çocukluk yıllarından bir kısmının Firuzkuh'ta geçtiğini anlayabiliriz:

602 (1205/ 1206)'de 13 yaşında iken bu hatunun huzurunda Fahreddin Mübarekşah'ın bir eserini gördüğünü anlatan müellifimiz, 607'de yani 18 yaşında hala Firuzkuh'ta bulunduğunu ifade eylemektedir. Melik Alaeddin'in nikahında bulunan bu kadının 607-611 yılları arasındaki karışık hadiseler tesiri ile Harizm'e gittiğini ve 612'de Harizm'de yaşamakta olduğunu biliyoruz (Tabakat, s. 100). Onun himayesinden mahrum kalan MinHaceddin'i 613 (1216)'te Sistan'da, 617 (1220) senesinde de Tulek kalesinde görüyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, Firuzkuh'u belki de Mah-ı Mülk ile beraber terk eden anneleri, çocuklarını alarak, ailesinin vatanı olan bu kaleye gelmiştir. Gur ile Garşistan arasındaki bu kuvvetli kalede yaşayan MinHaceddin, 618 (1221)'deki bir seyahati esnasında Gurlu prenslerinden Melik Nasırüddin Ebü Bekr'in hizmetinde bulunup, lütuflarını gördüğünü ve onun akrabasından bir kızla evlendiğini söylemektedir. 617'de Ceyhun'u geçerek Gur ve Gazne taraflarını da yağma eden Moğol istilacılarına karşı Tulek kalesini şiddetle müdafaa eden gaziler arasında müellifimiz de mevcut idi. Bu kalede cereyan eden bir takım dahili hadiseler hakkında etraflı malumat veren Min Haceddin, 617-620 (1220-1223) seneleri arasında yani dört yıl kalenin Moğol hücumlarına mukavemet ettiğini ve kendisinin de bütün bu harplere iştirak eylediğini anlatıyor. Melik Taceddin Hasan tarafından Min Haceddin, 621 ve 622 yıllarında iki defa Gurlular tarafından Kuhistan'a sefaretle gönderildi; memur edildiği ilk sefaretinde Kuhistan Batınilerinin muhteşem yani reisi Ebu'l-Feth Şihab ile mülakatını ve onun Müslümanlara karşı gösterdiği yardımları anlatmaktadır.

622'de Melik Rukneddin Muhammed onu tekrar Kuhistan muhteşem'ine sefaretle yolladı ki, bu sırada bu mevkide Şemseddin bulunuyordu. Bu vazifeyi yaptıktan sonra, MinHaceddin Hindistan'a hicret etmeğe karar verdi. Moğolların mütemadi artan tehditleri karşısında dahili vaziyetleri her gün daha karışan bu sahalara nispetle, Hindistan, şüphesiz daha emniyetli bir saha idi. Bu maksatla hazırlıklarda bulunduğu sırada, o aralık Sistan'da hükümet süren Harizmşahlar ailesine mensup Melik Taceddin İnal Tigin tarafından çağırtılarak, kendisi ile muhteşem Şemseddin arasında bir musalaha akdi için sefaretle üçüncü defa gönderilerek, bu vazifeyi de yaptı (623/1226). İnal Tigin onu dördüncü defa tekrar göndermek istedi ise de, Hindistan'a gitmek için acele eden Min Haceddin bu teklifi kabul etmedi. Hiddetlenen hükümdar onu 43 gün bir kalede hapsettirdi; lakin Melik Rukneddin'in iltiması ile salıverdi.

MinHaceddin, Horasan'dan Gazne yolu ile Hindistan'a hareket ederek, 26 Cemaziyelevvel 624'te Uca'ya geldi ve Zilhicce'de buradaki Medrese-i Firuzi Müderrisliğine tayin edildi. 17 Cemaziyelevvel 625'te Sultan Şemseddin İltutmış burayı zaptedince, daha muhasara esnasında hükümdarın karargahına gelmiş olan müellifimiz o senenin Ramazanında hükümdar ile beraber Dehli'ye geldi.

629 (1232) Şabanında Gvalyor'u muhasara etmekte olan İltutmuş'un ordusuna gelen müellif, ordu vaizliğine tayin edilerek, haftada üç defa ve Ramazan esnasında her gün vaazlarda bulundu. 26 Safer 630'da kale fethedilince buranın "kadılık, hatiplik, imamlık, muhtesiplik" gibi bütün şer'i işleri ona verilerek hil'atler ve atıyeler ile taltif olundu (Tabakat, s. 174, 175, 249). Müellif bu vazifede 6 yıl kaldı; 631'de Kıpçak'tan gelen ve hepsi de Müslüman olan Moğol elçilerinin yıllarca burada tevkif edildiklerini yine ondan öğreniyoruz. 635'te, İltutmış'ın kızı Sultan Raziyye zamanında, bazı dahili işlerin tanzimi için, bir heyetle beraber, Dehli'ye gelen müellifimize, ilave olarak Nasıriye medresesi müderrisliği de verildi. Bu seyahat esnasında büyük emirlerden Melik Taceddin Sancar Kutluğ'un lütuflarını gördüğünü minnetle zikretmektedir.

Yeni vazifesi sebebiyle Dehli'de kalan müellif, 637'de Muizzeddin Behramşah'ın cülusu münasebetiyle bir kaside yazarak, biat merasiminden sonra yeni hükümdara takdim etti. 10 Cemaziyelevvel 639 (1241)'da Dehli kadılığı ile birlikte bütün memleket baş kadılığı vazifesi kendisine verildi; 16 Cemaziyelahırda Lahur'un Moğollar tarafından zaptı haberi gelince, hükümdarın emri ile Kasr-i Safid'de toplanan Dehli halkına vaaz ve nasihatte bulundu. Lakin dahili vaziyet çok karışıktı ve tecrübesiz hükümdarı nihayet tahttan indirecek türlü entrikalar çevriliyordu. Türk emirlerinin isyan teşebbüslerini yatıştırmak için çalışanlar arasında bulunan müellifimiz, Dehli'nin asiler tarafından muhasarası esnasında, bir gün büyük camide bazı fesatçıların hücumuna uğradı ise de, canını kurtarabildi. Lakin şehrin zaptı ve hükümdarın katli ile tahta Sultan Alaeddin Mesud'un geçmesi üzerine, bu hadiseden dört gün sonra istifaya mecbur oldu (11 Zilkade 639). Bu hadisede büyük bir rol oynamış olan vezir Mühezzebeddin'in Türk emirleri tarafından öldürülmesi üzerine, MinHaceddin artık Dehli'de oturmayarak, Luknov'a gitmek kararını verdi.

9 recep 640 (1242)'ta Dehli'den çıkan müellifimiz, kendi hareketinden beş ay evvel Bedavun'a göndermiş olduğu çocukları ile buluşmak üzere oraya gitti. Bedavun'da hükümet süren Melik Taceddin Sancar Kutluğ'un, evvelce olduğu gibi bu defa da, kendisine büyük lütuflarda bulunduğunu, orada kalması için ısrarlarda ve vaadlerde bulunduğunu şükranla anlatıyor. Beda'un'dan ud'a gelen müellifimiz, o sırada askeri hareketler icabı o civara gelmiş olan Luknov meliki Toğan Han Tuğrul'a iltihak ederek, 7 Zilhicce 640'ta buraya geldi ve ud'da bırakmış olduğu çocuklarını ve adamlarını buraya getirtti. Burada kaldığı iki yıl zarfında ondan gördüğü lütuf ve inayetleri, müellifimiz, adeti üzere, şükranla kaydetmektedir. 642 Şevvalinde Moğol ordularının Luknov kapılarına kadar gelmesi ve Hindlilerin isyan hareketleri üzerine, Sultan Alaeddin, ud meliki Temir Han Kıran'ı mühim bir askeri kuvvetle buraya gönderdi; Toğan Han, mağlubiyetle neticelenen bir mücadeleden sonra, müellifimizin vesateti ile şehri ona teslim ederek, Dehli'ye gitmek üzere, yola çıktı; MinHaceddin de onunla beraber bulunuyordu; son zamanlarda hükümdarın yanında büyük bir nüfuz kazanmış olan Uluğ Han -sonradan sultan olan Balaban [b. bk.]-onun Dehli'ye gelmesi için hükümdardan emir almıştı.

14 safer 643 (1245)'te tekrar Dehli'ye gelen MinHaceddin, Uluğ Han'ın kudretli himayesi sayesinde tekrar Medrese-i Nasıriye müderris ve mütevelliliği ile Gvalyor kadılığına ve Dehli büyük camiinin müzekkirliğine (yani vaizliğine) tayin ve taltif edildi ve Uca'yi muhasara etmekte olan Moğol ordusuna karşı Uluğ Han'ın yaptığı muvaffakiyetli harekette onun maiyetinde bulundu. 23 muharrem 643'te Nasırüddin Mahmüd'un tahta geçmesi üzerine ona birtakım kasideler takdim eden müellifimizin mevkii, hamisi Uluğ Han'ın mütemadi artan nüfuzu sayesinde, gittikçe kuvvetleniyordu. 644'te Kurban Bayramında kıymetli hil'at ve hediyeler ile taltif edildi.

645'te Talsanda kalesinin Uluğ Han Balaban tarafından fethi münasebeti ile Nasıri-name adlı manzum bir eser yazarak, hükümdarın ve Balaban'ın büyük ihsanlarına mazhar oldu. 647'de hükümdar ile Uluğ Han arasında sıhriyet teessüsü ve Uluğ Han'a bu unvan ile birlikte saltanat naipliği ve ordu başkumandanlığı gibi en büyük vazifeler verilmesi MinHaceddin'in mevkiini de kuvvetlendirdi. Balaban yine 647 Şabanında sefere çıktığı sırada, müellifimiz, Horasan'daki hemşiresinin müşkil bir vaziyette bulunduğunu haber aldı ve derhal Balaban'ın karargahına giderek, yardım istedi. Balaban, birçok ihsanlarda bulunduktan başka, vaziyeti hükümdara da arzederek, onun da bir takım ihsanlarda bulunmasını temin etti. Min Haceddin, Horasan'a göndereceği şeylerin irsali çaresini temin maksadı ile 9 Zilhiccede karargahtan ayrılarak Multan'a hareket etti; 6 Rebiülevvel 648'de oraya vararak işlerini tanzim için iki ay kaldıktan sonra, tekrar hükümdarın yanına döndü ve yine Bala-ban'ın lütfü sayesinde 10 Cemaziyelevvel 649'da, ikinci defa kadiü'l-kuzat oldu.
Sultan Nasırüddin 650'de Uca ve Multan seferine çıktığı esnada onu teşyi eden MinHaceddin, veda esnasında hükümdarın iltifat ve ihsanına mazhar oldu.

Lakin Balaban'ın düşmanları ve bilhassa Hindli İmadüddin Reyhan, bu büyük kumandan aleyhinde türlütürlü tezvirlerde ve iftiralarda bulunarak hükümdarı kandırdılar:

651 (1253) muharreminde, Sivalik ve Hansi'deki ıkta'larına gidip orada oturması emredildi ve merkezi idarede bulunan bütün taraftarları azledilerek, muhalifleri iş başına getirildi. Şimdi hükümdarla yanında en çok nüfuz sahibi, Reyhan'dı. Bu şartlar içinde, Balaban'ın en yakın adamlarından olan MinHaceddin de 651 Recebinde azledildi. Hindli bir dönme olan Reyhan'ın kazandığı bu nüfuz, bir kısım Müslümanları ve Türk emirlerini fena halde hiddetlendiriyordu. Mütemadi entrikalar ve propagandalar, Balaban'ın iş başından çekilmesi ile esasen çok zayıflamış olan idare makinesini günden-güne daha bozuk bir vaziyete soktu. Her tarafta yüz gösteren anarşiden, sultanlığın başşehri olan Dehli de kurtulamadı. Min Haceddin, bu anarşi sebebiyle altı ay cuma namazları için camiye gidemediğini kaydediyor. Sultan Nasırüddin 652 (1254) Rebi-yülevvelinde ona sadr-ı cihan lakabını vermek suretiyle iltifatta bulundu ise de, Reyhan'ın ve taraftarlarının tahakkümü altında Dehli'de oturmak MinHaceddin'e çok ağır geliyordu. Nihayet, Balaban başta olmak üzere, bir çok nüfuzlu Türk emirleri birleştiler ve Reyhan'ın tahakkümüne son vermek üzere, orduları ile Dehli üzerine yürüdüler. Reyhan'ın teşviki ile mukavemete karar veren sultan, ordusu ile Balaban'a karşı çıktı ise de, Tabarhinda civarındaki karşılaşmada, bu ordu, daha mağlubiyete uğramadan bir bozgun şeklinde Hansi'ye doğru ricat etti; çünkü sultanın ordu-sundaki Türk emirleri, Reyhan hesabına arkadaşları ile bir harbe girişmek istemiyorlardı. Nihayet, iki taraf emirleri arasında yapılan bir anlaşma neticesinde, vazifesinden azledilen Reyhan Beda'un'a gönderildi; bu müzakereler esnasında, Reyhan'ın Balaban'a muhalif birkaç Türk emiri ile birleşerek, işi bozmak için, bazı hazırlıklarda bulunduğunu, lakin bunu tatbike muvaffak olamadığını müellifimiz anlatmakta ve bu anlaşmada kendisinin bir rolü olduğunu ihsas etmektedir. 9 Zilhicce 652 (1254)'de Dehli'ye muzafferane giren ve bütün idareyi kuvvetli eline alan Balaban'ın himayesi sayesinde, Min Haceddin 7 Rebiülevvel 653'te üçüncü defa olarak kadiü'l-kuzat oldu.

MinHaceddin, eserini tamamladığı 658 Recebine kadar, bu vazifede kaldı; Balaban'ın her gün artan nüfuzu, onun mevkiini de sağlamlaştın-yordu. Yalnız kendisi değil, çocukları ve adamları da hükümdarın, Bala-ban'ın ve bütün devlet ricalinin lütuflarından istifade ediyorlardı ki, müellif bunu her vesile ile tekrarlamaktan geri durmamıştır. Bu beş yıllık zaman zarfında, Moğolların Sind kıtasına hücumlarına karşı Dehli dışında büyük bir ordu hazırlandığı sırada, müellifimizin Müslümanları gaza ve cihada teşvik maksadı ile büyük bir hitabede bulunduğunu ve bundan iki yıl sonra Hulagu tarafından gönderilen sefirlerin kabulü münasebetiyle sultanın huzuru ile yapılan büyük ve haşmetli merasim esnasında ona bir kaside takdim ettiğini biliyoruz.

Müellifimizin bundan sonra neler yaptığı, hatta ne zaman öldüğü hakkında hiçbir malumatımız yoktur. H. A. R. Gibb onun 664'ten sonra öldüğünü tasrih ediyorsa da, bu hususta hiçbir mehaz göstermiyor. Onun ölümünü 660'ta gösteren Katib Çelebi'nin de nasıl bir vesikaya dayandığı malum değildir.

Hususi ve resmi hayatı hakkında yalnız kendi eserine dayanarak verdiğimiz bu malumattan sonra, MinHaceddin'in şahsiyeti ve bilhassa Tabakat-ı Nasıri'siııin mahiyet ve kıymetini izaha çalışalım. Nesillerden beri ilim ve edebiyatla meşgul aristokrat bir aileye mensup olan ve çocukluğunu saraylarda geçiren MinHaceddin, aile an'anesinin de tesiri ile kuvvetli bir tahsil görmüş, İslami ilimlerden başka Arap ve bilhassa Acem edebiyatı ile de ciddi surette uğraşmıştır. Tabakat'ta, fırsat düştükçe zikrettiği bir takım manzumeleri bunu açıkça gösterdiği gibi, bugün elde bulunmayan Nasıri-name adlı mesnevisi de, buna ayrıca bir delildir. Kendi ifadesine göre babasının da büyük bir edip olduğunu göz önüne alırsak, bu hususta verasetin de tesirini kabul edebiliriz. Mamafih onun İran edebiyatındaki asıl ehemmiyeti, Tabakat-ı Nasıri'si sayesindedir. MinHaceddin'in, ömrünün sonlarına doğru yazdığı bu eser, güzel ve sağlam bir üslup ile yazılmıştır ki, bu bakımdan XIII. asır İran tarihi eserleri arasında mümtaz bir yer tutar. Üslup ve tasvir kudreti, mesela Beyhaki ile mukayese edilebilecek bir seviyede olmamakla beraber, lisanı oldukça külfetsiz ve temizdir.

Tarihi kaynak olarak ehemmiyet ve kıymeti meselesine gelince, bunu doğru olarak tesbit edebilmek için, eserin ayrılmış olduğu bölümleri ayrı ayrı gözden geçirmek icap eder. Bir mukaddime ve 23 tabaka (yani bö-lüm)'dan mürekkep olan bu eser, İslam edebiyatlarında emsaline çok tesadüf edilen umumi bir İslam tarihidir. Müellif, mukaddimesinde, bu eseri nasıl ve ne maksatla yazdığını kısaca anlatmaktadır; bir gün mezalim divanında baş kadılık vazifesini gördüğü sırada, Gazneliler zamanında yazılmış -galiba sadece ensab cedvellerinden mürekkep- bir eser eline geçmiş; yalnız peygamberler ile Emevi ve Abbasileri ve Acem hükümdarları ile Gaznelilerin cedvellerini ihtiva eden bu eseri tamamlamak arzusuna düşmüş; bu maksatla Yemen hükümdarlarını Büveyhileri, Tahirileri, Saffarileri, Samanileri, Selçukluları Şensebanileri (yani Gur, Gazne ve Hind hükümdarlarını), Harizmşahları, Eyyubileri, Gazne ve Dehli'deki Gurlu ve Türk sultanlarını da buna ilave etmiş ve böylece eserine Nasırüddin Mahmud devri vak'alarını da koyarak, ona ithaf ettiği cihetle Tabakat-i Nasıri ismini vermiş.

Eserin muhteviyatı, şu suretle hulasa olunabilir:

Gaznelilere kadar İslam tarihini ihtiva eden 10 tabakadan sonra, sırasiyle, XI. Gazneliler, XII. Selçuklular, XIII. Sancariler, XIV. Nimruz ve Sicistan melikleri, XV. Eyyubiler, XVI. Harizmşahlar, XVII. Şensebaniler ve Gur melikleri, XVIII. Tuharistan Şensebanileri, XIX. Gazne sultanları, XX. Hindistan'da Mu'izzi sultanları, XXI. Hindistan'daki Şemsi sultanları (yani Şemseddin İltutmış ve halefleri), XXII. bu sultanlık devrindeki melikler (büyük emirler), XXIII. İslam vakaları ve kafirlerin (Kara-Hıtaylar ve Moğollar) hurucu.

Tabakat-ı Nasıri metninin 1864'te Kalküte'de Nassau Lees tarafından yapılan neşrinde ilk 10 tabaka ile XII.-XVII. tabakalar, Hind tarihi ile alakalı olmadığı bahanesi ile metne alınmadığından, bu eserin kıymeti hakkında yürüteceğimiz mütalaaların, sadece, basılmış kısma inhisar edeceğini söylemek mecburiyetindeyiz.

Eser, mahiyeti itibariyle, başlıca iki kısma ayrılabilir:

1. Müellifin, başka kaynaklardan istifade ederek vücuda getirdiği kendisinden evvelki zamanlara ait kısım; 2. Doğrudan doğruya kendisinin şahit olduğu veya başkalarından duyup işittiği muasır zamanlara ait kısım. Birinci kısmı, yani müellifin doğmasından evvelki asırlara ait tabakaları tetkik edince görürüz ki, bunlar arasında en ehemmiyetlisi, şüphesiz Şensebanilere yani Gurlulara ait olanlardır. Bunun başlıca iki sebebi vardır; biri, müellifin bunlara muhtelif amiller dolayısiyle fazla ehemmiyet vermesi, ikincisi de, bu hususta -sonraları ortadan kaybolmuş- muhtelif kıymetli kaynaklara malik bulunmasıdır.

Müellifimiz Gurlular hakkında başlıca şu kaynakları zikrediyor:

1. Fahreddin Mubarekşah'ın Gıyaseddin Muhammed Sam zamanında tamamladığı Neseb-name adlı manzum Gurlular tarihi ki, müellif bunun bir nüshasını 602'de Mah-ı Mülk sultanın yanında görmüşse de, eserini yazarken bu nüshanın elinde olmadığı anlaşılıyor.

2. Müellifin bir zamanlar Gur memleketlerinde gördüğü ve müellifinin adını zikretmediği diğer bir tarih. Tabakat yazılırken, Moğol istilası Hindistan'ın bu sahaları ile alakasını kestiğinden, bu esere müracaat etmek, müellif için, kabil olmamıştır.

3. Gazne büyüklerinden birinin Sultan Muizzeddin Muhammed Sam namına yazdığı Müntehab-i Tarih-i Nasıri adlı eser.

4. Tarih Ebul-Hasan Haysam b. Muhammed. Bu eserin muhtelif cildleri olduğu, müellifimizin bir yerde bunun dördüncü cildinden nakilde bulunmasından anlaşılıyor ki, bu nakle göre, bu eser, Mahmud Gaznevi devrinden sonra, XI. veya XII. asırda yazılmış olmalıdır. Müellifimiz, bu kaynaklardan başka, bazı ihtiyarların şifahi rivayetlerinden de istifade ettiğini zikrediyor. W. Barthold'un Tabakat-ı Nasıriyi, "Gurlular hakkında en mühim kaynak" olarak göstermesi, bu bakımdan tamamiyle doğrudur. Halbuki peygamberler tarihinden başlayarak, XIII. asra kadar diğer İslam devletlerine ait kı-sımlar, hem çok muhtasar, hem de -pek mahdut kaynaklardan alındığı için- kıymetsizdir. Basılmış olan metinde adı geçen sair kaynaklar Beyhaki'nin Tarih-i Nasıri'si ile Mukaddesi'nin Kitab el-bad' ve'l-tarih'inden ve bir de Ebu Abdullah b. Abdurrahman el-Şeybani'nin Ahdas el-zaman adlı eserinden ibarettir. Mukaddimede bahsedilen cedvelli İslam tarihinin de İmam Muhammed Ali Ebu'l-Kasım Hammadi adlı bir müellife ait olduğu, Gaznelilere ait kısmın baş tarafında zikrolunmaktadır. Yine XII. asra ait olan Kara-Hıtaylar hakkındaki fasla gelince, çok kısa ve yanlışlar ile dolu bulunan bu fasıl, şifahi rivayetlere dayanmakta olup, ehemmiyetsizdir. Selçuklular Harizmşahlar ve Eyyubilere ait tabakalar hem muhtasar, hem de yanlışlıklarla dolu olup, yalnız Sistan ve Nimruz meliklerine ait kısım oldukça ehemmiyetlidir.

Tabakat-ı Nasıri'nin, tarihi kaynak olmak bakımından, en orijinal kısmı, müellifin içinde yaşadığı devire, yani XIII. asrın ilk yarısına ve bilhassa şimali Hind ve Afganistan sahalarına ait bulanan fasıllardır. Dehli Memluk sultanlığının tarihi için bunun birinci derecede mühim bir kaynak olduğu söylenebilir, içtimai mevkii itibariyle bir çok hadiseleri yakından bilen, devrinin en büyük şahsiyetleri ile sıkı temasları olan müellifimiz, böyle bir eser vücuda getirmek için, çok müsait bir vaziyette idi. Ancak, bir çok sahifeleri kendi hayatına ait bir nevi hatırat mahiyetinde olan bu eseri yazarken, müellifin asla tarafsız kalmadığını, iyiliklerini gördüğü bir çok emirler ve mesela hamisi Balaban hakkında adeta bir medhiye, bir müdafaaname yazdığını unutmamalıdır. Mamafih bu mahiyeti gözden kaçırılmayarak, tenkitli bir surette kullanılmak şartı ile ehemmiyeti asla inkar olunamaz. Eser dikkatle okunduğu zaman, bütün o medihler ve dualar arasında, Dehli Türk sultanlığının iç hayatını, kuvvet ve zaaf amillerini, hükümdarların ve büyük emirlerin psikolojilerini anlatan parçalara sıksık tesadüf olunmaktadır.

Fahreddin Mübarekşah ile Tacü'l-me'asir sahibi Hasan Nizami'den sonra hind Müslümanları tarihçiliğinin en mühim mümessili olan MinHaceddin'in eseri, onlarınkinden çok daha geniş ve devamlı bir şöhret kazandı. Bunun başlıca sebebi, Tabakat'ın yalnız Gurlulara ve Dehli Türk sultanlarına ait mahalli bir vekayiname mahiyetinde kalmayarak, Moğol istilası gibi bütün İslam dünyasını, hatta cihan tarihini alakalandıran bir hadiseye de bu eserde geniş bir yer verilmiş olmasıdır. Hakikaten, eserin en büyük faslını teşkil eden XXIII. tabaka, Kara-Hıtaylara ait birkaç sahifeden sonra, umumiyetle Moğol istilasına aittir. Dini an'anelere şiddetle bağlı bulunan müellifimiz, kıyamete yakın, şark tarafından Türklerin zuhur edeceği hakkındaki bir takım hadisleri muhtelif kaynaklardan naklettikten sonra, bunların Moğollar olduğunu söylüyor ve Kara-Hıtayları da bunların habercisi gibi gösteriyor. Cengiz'in zuhuru, Moğol kervanının Otrar'da haksız yere zaptı üzerine çıkan ihtilaf ve harp, Cengiz ordularının Maveraünnehr ve Horasan'a hücumları, Celaleddin Harizmşah'ın Gazne'ye gelişi, Moğolların Tuharistan ve Bamiyan'a, Gur memleketlerine hücumları, Cengiz'in ölümü, onun halefleri zamanındaki hadiseler, Moğolların Gazne ve Lahur'u istilaları, Alamut ve Kuhistan batınilerinin imhası, Bağdad'ın zaptı, Berke Han'ın Müslümanlığı kabulü gibi vakalardan oldukça etraflı bir şekilde bahseden müellifimiz, bu hususta en ziyade şifahi rivayetlere dayanmaktadır. Çok defa nerede ve kimden duyduğunu da tasrih ettiği bu rivayetlerden bir kısmı az çok bir masal mahiyetinde olmakla beraber, o devrin psikolojisini göstermek bakımından, faydasız değildir; lakin bazı rivayetler, mesela Muhammed Harizmşah'ın şark memleketleri ve Cengiz hakkında malumat edinmek maksadı ile yolladığı Seyyid Bahaeddin'den naklen Taceddin Cami'den ve daha bu gibi muteber şahitlerden nakledilen hadiselerin ehemmiyeti ve doğruluğu, hiç şüphe götürmeyecek bir mahiyettedir. Bu rivayetçilerden birçoğu, söyledikleri vakıaya ya doğrudan-doğruya şahit olmuşlar yahut şahit olanlardan nakillerde bulunmuşlardır. Moğol istilasının bazı safhalarına şahit olmuş ve onlar ile daha gençliğinde harp etmiş olan MinHaceddin, bu istilanın Afganistan ve şimali Hindistan'daki safhaları hakkında geniş malumat sahibi olduğu cihetle, eserinin başka yerlerinde de, münasebet düştükçe, malumat vermekten geri durmamıştır. Moğolların adetleri ve an'aneleri hakkında az-çok bilgisi olduğu anlaşılan müellifimizin, Cengiz ve haleflerinin mizaç ve tabiatları hakkında verdiği malumat, umumi çizgileri ile diğer kaynaklardan edindiğimiz fikirlere çok defa yabancı düşmemektedir. Bilhassa Berke ve Hulagu taraflarından Dehli sultanlarına gönderilen sefaret heyetleri hakkındaki malumat ile Moğolların Afganistan ve Şimali Hindistan'daki askeri hareketleri hakkındaki tafsilatı, tarihi bakımdan büyük ehemmiyeti haizdir. Hulasa, Tabakat-ı Nasıri'nin, Moğol devri ile uğraşan bir tarihçi için, birinci derecede mühim bir kaynak olduğunu söylemek hiç de yanlış değildir; bu eseri sadece bir mahalli vekayiname addeden H. A. R. Gibb tamamiyle aldanmıştır. Bu eserdeki bazı rivayetlerin, Moğol tarihi bakımından, çok ehemmiyetli ve itimada layık olduğunu söyleyen Barthold bu mütalaasında çok haklı olduğu gibi, "üslubunun selaset ve metaneti ve muhte-viyatının ehemmiyeti itibarı ile devrinin edebi şaheseri sayılabileceği" hakkında İranlı alim Abbas İkbal'in mütalaası da fazla mübalağalı addedilemez.

İşte bütün bu meziyetlerinden dolayı, MinHaceddin'in eseri Hind ve İran tarihçileri arasında ehemmiyet ve kıymetini daima muhafaza etti. XIV. asır Hind müverrihi Barani, Dehli sultanlarına ait Tarih-i Firuzşahi'sini doğrudan doğruya ona bir zeyl olarak yazdığı gibi, XV. asırda Hindistan'da yazılan Tarih-i Muhammedi adlı umumi İslam tarihinin mehazları arasında da bu esere tesadüf edilmektedir. Daha sonra, Ravzatü's-safa', Habibü's-siyer, Devletşah tezkiresi, Nigaristan-ı Gaffari gibi birtakım eserlerde de ondan iktibaslarda bulunduğunu görüyoruz. Mirhond Nimruz ve Sistan meliklerine ait kısmında da ondan istifade etmiştir ki, bunu bir yerde sarih olarak da söylüyor. 1864'te V. Nassau Lees tarafından, Bibi. Indica külliyatı arasında, bazı kısımları terk edilerek bozuk ve tenkitsiz bir tarzda neşredilen bu eser 1873-1876'da Raverty tarafından, hiçbir tabaka terk edilmeyerek, İngilizceye tercüme olunmuştur. Elliot-Dowson'da da geniş bir hulasa mevcuttur. Mamafih, bu iki tercüme arasında bazı farklar olup, muhtelif yazma nüshalara dayanan Raverty tercümesinin daha itimada layık olduğunu Ishwari Prasad söylemektedir . Eski Osmanlı tarihçileri arasında Müneccimbaşı'nın Hind-Müslüman devletleri hakkında bu eserden istifade etmiş olduğunu görüyoruz.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Gazneli İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir