Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

HALAÇ (KALAÇ)

Burada Gazneli İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

HALAÇ (KALAÇ)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:04

HALAÇ (KALAÇ)

Eski bir Türk kabilesinin adıdır. X. asırdan beri İslam kaynaklarında ismi geçen bu kabile hakkındaki tetkikleri güçleştiren başlıca sebep, eski yazma metinlerde, çok defa noktasız olarak, şeklinde yazılan bu kelime ile, yine eski bir Türk kabilesinin adı olan Karluk kelimesinin Arap alfabesi ile yazılmış şekli olan Halluh kelimesi arasındaki benzeyiştir.

1. Milli menkıbelere göre.

Muhtelif kabile adlarının halk etimolojisi ile izahını ihtiva eden jenealojik Türk menkıbelerinde Halaç (Kalaç) adına tesadüf ediliyor.

Mahmud Kaşgari, Oğuzlara Türkmen denilmesinin sebebini izah için, zikrettiği bir menkıbede şu malumatı vermektedir:

İskender istilası karşısında Türk hakanı Şu, ordusu ile beraber, şarka doğru çekildiği zaman, bütün tebaası da onu takip etmiş; yalnız 22 kişi ve bunların aileleri, yük hayvanı bulamadıkları için, yaya gitmek veya kalmak hususunda tereddüde düşmüşler; bu sırada, aileleri ile beraber, iki kişi daha gelmiş.

Bu 24 kişi aralarında meşveret etmişler; gelenler İskender'in, ordusu ile geçip gideceğini ve kendilerinin pekala burada kalabileceklerini söylemişler; diğerleri de bunlara:

"Kalaç" diye cevap vermişler; bundan dolayı bu iki adamın ailelerinden türeyenlere "Kalaç" denilmiş. İskender gelip, bunları ve hayvanlarındaki Türk damgalarını görünce, Farsça "Türke benziyorlar" manasına "Türk manend" demiş ve Türkmen adı bundan kalmış. Mahmud Kaşgari'nin verdiği malumata göre, onun 22 kabile olarak gösterdiği Oğuzların dedeleri, işte bu 22 kişidir. Bu Türkmenler esasen 24 kabile oldukları halde, Kalaç (Halac) ismini alan bu iki kabile diğerlerinden ayrıldıkları için, 22 kalmışlar. Bu menkıbeden istidlal edilebilecek en mühim netice, Mahmud'un Halaçları Oğuzlar ile çok yakın akraba sayması ve fakat daha XI. asırda bile bunları birbirinden ayrılmış göstermesidir ki, biraz aşağıda izah edeceğimiz gibi, tarihi vakıalara tamamiyle uygundur. Muhtelif Türk şubelerinin coğrafi sahaları ve lehçe hususiyetleri hakkında yer yer malumat veren Mahmud Kaşgari'nin Halaçlardan hemen hiç bahsetmemesi de, onların XI. asırda artık çoktan beri diğer Oğuz ve Türk şubelerinden ayrılmış olduklarına bir delildir. Türk kabilelerine ait malumatı ve birtakım menkıbeleri ihtiva eden Gardizi'nin Zeynül- ahbar'ındaki Ma'arif-i Turkan bahsinde Halaçların adı geçmez.

Halaç (Kalaç) kabile adının etimolojisi hakkında Mahmud Kaşgari'nin verdiği malumata hemen hemen muvazi sayabileceğimiz bazı rivayetlere Oğuzların efsanevi ceddi Oğuz Han hakkındaki meşhur destanda da tesadüf ediliyor. Uygur alfabesi il yazılı bir şekli iptida Radloff ve sonra da Bang-Rahmeti tarafından neşrolunan bu destana göre, Oğuz ordusu ile yürürken, yolda duvarı altından, pencereleri gümüşten ve çatısı demirden büyük bir eve tesadüf eder; bu kapısı kapalı evi açmak üzere, maiyetinden birini bırakarak, ona:

"Kal, aç" emrini verir. Yine bu destanın az çok değişik ve İslami bir şeklini tespit eden vezir Reşidüddin'in Camiü't-tevarih (XIV. asır başlarında) ile ondan iktibaslarda bulunan muahhar eserlerde ise, bu ismin etimolojisi başka suretle izah olunmaktadır.

Oğuz Han İsfahan seferinden döndüğü sırada, yeni doğuran zevcesine gıda temini için, geride kalan ve orduya sonradan katılan bir adama kızarak, ona:

"Kal, aç" demiş. Oğuz Han destanının Uygur alfabesi ile yazılmış şekli ile Reşidüddin'deki İslami şekil arasındaki başlıca fark, ilkinde "Kanğlı, Kıpçak, Karluk, Kalaç ve Uygur" isimlerinin iştikakı ile alakalı menkıbelerden bahsolunduğu halde, ikinci şekilde bunlara ilave olarak, "Ağaçeriler'"den de bahsedilmesidir. Dikkate şayan olan diğer bir nokta da, Reşidüddin rivayetinde Kalaç isminin Oğuz Han'ın İsfahan seferinden, Karluk isminin de Gur ve Garşistan seferinden dönüşünde verilmiş olmasıdır. Bu kitabın telifi sıralarında, aşağıda göstereceğimiz gibi, Fars sahasında Halaçların; Gur ve Garşistan'da da Karluklar.

XVII. asırda yazdığı Şecere-i Türk'ünde esas itibarı ile Reşidüddin'deki şekli iktibas eden Ebu'l-Gazi Bahadur Han [b. bk.], Halaçlar hakkındaki parçaya küçük bir ilave yaptığı gibi, Türkmen an'ane-lerine ait olarak (1071/1660-1661'de) vücuda getirdiği Şecere-i terakime'de bunu tekrarlamış ve buna Hindistan'daki Halaç hükümdarları hakkında bazı şeyler ilave etmiştir. Gaffari ve Müneccimbaşı gibi, Acem ve Türk müverrihlerinin, emir Hüsrev Dihlevi'nin Miftahu'l-fütuh adlı eserine dayanarak, verdikleri malumata uygun bir surette Hindistan'daki Halaçlan Bengile fatihi Muhammed Bahtyar (1202-1205) ile başlatan ve bu hakimiyetin 54 sene sürdüğünü kaydeden Ebu'l-Gazi, öyle görünüyor ki. Gaffari'den istifade etmiş, fakat Dehli ve Malva'daki Halaç sülalelerinden habersiz kalmıştır. Fakat XVII. asırda Halaçların Maveraünnehr'de bulunup, Aymaklara iltihak ettikleri, Horasan ve İran'da da Çağatay kabilelerine katıldıkları hakkındaki ifadesi ehemmiyetsiz değildir.

II. Tarihi kaynaklara göre.

Daha ilk İslam coğrafyacılarının eserlerinde v.b. bazı İslami kaynaklarda, eski bir Türk kabilesi olarak, Halaç ismine rastlanır. Ebu Abdullah Muhammed el-Harizmi, X. asrın ikinci yarısında yazdığı Mefatihıı'l-'ulum'unda, Hayatila (yani Eftalitler)'den bahsederken, "Tuharistan'daki Halaç ve Kencine'lerin bunların bakiyelerinden olduğunu". İstahri, yine o asrın ilk yarısına ait olan eserinde, bugünkü Afganistan'ın cenubunda Hindistan ile Sicistan arasında, Halaçların eskiden beri yaşamakta olduğunu ve bunların, şekil ve şemail, kıyafet ve lisan bakımlarından, Türk olduklarını söyler. Z. V. Togan, İstahri'nin Farsça bir tercümesine istinaden "Kuhistan vilayetinde Tabasin, Kayin ve Nişapur şehirleri arasındaki çöllerde, Kürt, Halaç v.b. koyun besleyen kavimlerin yaşadığını" zikrederse de, bunun mütercim tarafından, kendi devrindeki vaziyet göz önünde tutularak, yapılmış bir ilave olması hiç de uzak bir ihtimal değildir. İbn Hurdadbih'in Halaçlar hakkında verdiği malumat Halaçların Ceyhan nehrinin garp tarafında yaşadıklarını gösterebilir. Nitekim X. asrın ilk kısmına ait diğer bir kaynakta Oğuzlar ile -yani bir kısım Oğuzlar ile pJ>'lann Garş, Büst ve Sicistan'da bulundukları zikredilir ki, bunların Karluklar ve yahut Kalaçlar olduğu meydandadır, X. asır sonlarında yazılan Hududu'l-'alem adlı coğrafi eserde, Gazne ve havalisinde, Belh, Tuharistan, Büst ve Güzkanan'da zengin koyun sürülerine malik birçok Halaç aşiretlerinin yaşadıkları zikredilir. Metinde jJLi. şeklinde yazılan bu ismin, Halaç olarak kabul edilmesi lazımdır ki, Minorsky de tercümesinde pek haklı olarak aynı surette hareket etmiştir.

Her ne olursa olsun, bütün bunlardan şu neticeyi çıkarmak mümkündür ki, Halaçların mühim bir kütlesi, X. asırdan çok daha evvel, Ceyhun nehrinin garbına ve cenubuna geçerek, bugünkü İran'ın şark ve Afganistan'ın cenup kısımlarında yaşamışlardır. Z. V. Togan'ın, Gerdizi'deki bir kayda dayanarak, bunlann Samaniler zamanında Merv civarında yaşadıklarını söylemesi, metnin sarahati karşısında kabul olunamaz ; çünkü Gerdizi'de sadece Merv civarındaki büyük bir köy adı olarak rtjL kelimesine tesadüf olunmakta ve buraya mensup bir İran dehkanının Yazdgird ailesine mensubiyeti zikredilmektedir. Mamafih Sasanilerin son zamanlarında onlar ile münasebette bulunan Türkler arasında ve Eftalitler siyasi heyeti içinde bilhassa Halaçların mevcudiyeti muhakkaktır. Bunu göz önünde tutan Marquart VI. asra ait Süryani ve Bizans kaynaklarında adı geçen Hvls ve Haliataiların Holas yani Holaclar olduğunu iddia etmekte ve bazı yazmalarda Halac isminin harekeli olarak Holac şeklinde gösterilmesini ileri sürerek, bu kabile adının eski şeklini Holac gibi kabul etmek istemektedir. Burada Eftalitler devleti içinde Türk unsurları bulunup bulunmadığı ve Halaçların da bu siyasi heyete dahil olup olmadıkları hakkında tafsilata girişmemekle beraber, Marquart tarafından ileri sürülen bu faraziyenin büsbütün esassız ve hayali olmadığını da belirtmek isteriz .

İslam orduları İran içlerine ve şimali Hindistan'a doğru ilerledikçe, daha Emeviler zamanından başlayarak, Halaç Türkleri ile karşılaştılar. Emevi hükümdarı Mervan zamanında Sistan valiliğine tayin edilen Abdulaziz b. Abdullah, Büst ve Kabil'in yerli hükümdarına karşı yaptığı seferde (64/683-684), onun ordusunda Türklere tesadüf etmişti. Bu hükümdarın Abbasiler devrinde onların Sistan valisine, harac olarak, develer ve Türk çadırları gönderdiğini biliyoruz. Harun el-Reşid zamanında onun Sistan emiri Osman'ın gönderdiği bir kuvvet, Ruhhad (Ruhhac)'da toplanan Türkler ile harp ederek, onları mağlup etmişti). Bundan yedi sene sonra, Yezid b. Carir'in valiliği esnasında İslam ordusu Ruhhad'da tekrar Türkler ile harp ederek, zafer kazanmıştı (ayn. esr., s. 154). 256 (870)'da Saffariler müessisi Yakub'un yine bu sahalarda Kabil yerli hükümdarına karşı bir seferinde, Ruhhad'dan Sistan'a dönerken yolda birçok Halaçlar ve Türkleri öldürerek, sürülerini zaptettiğini biliyoruz. Yakub'un kendilerine karşı zafer kazandığı Türklerin Halaçlar olduğunu gösteren bu kayıt, İbn el-Esir'in de onun Halatlara karşı zaferinden bahsetmesi ile tamamiyle teeyyüt etmekte ve hicretin ilk asrından beri İslam ordularının bu sahada karşılaştıkları Türklerin başlıca Halaçlar olduğunu anlatarak, yukarıdaki izahatımızı kuvvetlendirmektedir. Yakub'un kölesi olup, sonradan Saffarilere ihanet eden Sübkeri (kelimenin okunuş tarzı şüphelidir) Halaçlardan idi.

Cenubi Afganistan'daki bu Türk-Halaçlara Samaniler zamanında da tesadüf ediyoruz. Curcan'daki Ferigunlar ailesinin askeri kuvvetleri arasında Halaçlar bulunduğu gibi, Büst'te de oradaki Türklerin yani Halaçların reisi olarak Kara-Tigin, Baytuz ve Togan gibi şahsiyetler de malumdur.

Nizamülmülk'ün ifadesine göre, Alp Tigin'in Horasan sipehsalarlığı esnasında ona vergi veren Halaç ve Türkmenlerin cenubi Afganistan Halaçları mı yoksa Horasan'daki diğer bir Halaç zümresi mi olduğu hakkında kati bir şey söylemek kabil değildir.

Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s. 145) daha İshak b. Alp-Tigin zamanında onların bir isyanını bastırmış, Gazne'de idareyi eline aldıktan sonra da, Halaçlar onun idaresine geçmişler ve orduda mühim bir unsur olmuşlardı. 385 (995)'te onun ve oğlu Mahmud'un Samani emirlerine karşı mücadelelerinde, Gazneliler ordusuna katılmak için, Halaç Türklerine de haber gönderdiklerini biliyoruz

Türkleri, Nasır'in tahmin ettiği gibi, A yani Karluklar değil, Halaçlardır; nitekim bu hadiseyi hikaye eden müverrih Beyhaki de ordudaki Hindlilerden ve Halaçlardan bahseder. Utbi, ilk Hindistan fütuhatından sonra, cenubi Afganistan sahralarında yaşayan Afgan ve Halaçların Gazneliler ordusunun iki mühim unsurunu teşkil ettiğini yazar. Mahmud Gaznevi'nin İlek Han ve Kadir Han'a karşı harplerinde Gazne havalisindeki Halaçlardan asker topladığını ve Gazneliler ordusunun Türk, Halaç, Hind, Afgan ve Oğuz unsurlarından olduğunu, Utbi'nin asıl Arapça metninin matbu nüshasında, Guz yerine, Gazne yazarsa da bunun yanlışlık olduğu tahmin olunabilir) biliyoruz. Sultan Mesud Selçuklulara karşı muvaffakiyetsizliklere uğradığı sıralarda, Halaçlar da isyan etmişlerdi; sultan 19 Muharrem 432'de Bu Ali Kotval'i Gazne'den bir ordu ile gönderip, bu meseleyi kolayca halle muvaffak oldu. Bu askerin Rebiyülevvel başlarında Gazne'ye dönmesi, isyanın kolaylıkla ve galiba sulhan bastırıldığını ve Halaçların da Gazne'ye pek uzak olmayan yerlerde yaşadıklarını anlatmaktadır.

Gazneliler devrinde Hindistan seferlerine iştirak ederek, orada iktalar (askeri timarlar) elde edip, mühim kütleler halinde yerleşen Halaçlar sonradan Gurlular sülalesine mensup sultanların hizmetine girdiler. Sultan Sancar'ın Gurlu hükümdarı Alaeddin'i esir etmesi ile biten harpte, Alaeddin'in ordusunda Halaçların bulunduğunu bildiğimiz gibi. XII. asrın sonlarında tahta çıkan Gür hükümdarlarının Halaçlara ve büyük Halaç emirlerine istinat ettikleri de malumdur, bunlar bilhassa Germsir sahasında büyük bir nüfuz ve kuvvete sahip idiler. Bangale fatihi Bahtyar Halaci ile halefleri, bu Germsir Halaç beylerinden olduklarından, yanlarında mühim Halaç kuvvetleri toplanmıştı. Gurlulann inkırazından ve Dehli-Türk sultanlığının kuruluşundan sonra bile, Bengale'de Halaçların ehemmiyeti azalmamıştı; 616'da burada Bilge Melik Halaci'nin isyan hareketi, ertesi yıl bastırılabilmişti. Mamafih Dehli-Türk sultanlığı zamanında Halaç meliklerinin -yani büyük emirlerinin- nüfuz ve ehemmiyeti daima artmış, devletin büyük mevkileri ellerine geçmiştir.

Daha Kutbeddin Aybeg Gurlu sultanlarına tabi iken, Hindistan'daki ordusunda, Türkler, Gurlular, Horasanlılar, Hindliler ile birlikte, Halaçlar da mevcut idi. Onun muasır müverrihi Fahreddin Mübarekşah'ın ordudaki unsurlar arasında bunları ayrıca sayması, ehemmiyetlerine bir delil sayılabilir. Cengiz istilası, cenubi Afganistan'da kalan Halaçların da Hindistan'a geçmeleri hususunda şüphesiz büyük bir amil olmuştur. Firuzşah Halaci ile başlayıp, Alaeddin Halaci ile son haddine yükselen Halaçlar devri, pek uzun sürmemekle beraber, Dehli sultanlığının parlak bir safhasıdır; bir asır kadar süren Malva'daki Halaçlar sülalesi de (1436-1531) unutulmamalıdır. Mamafih Dehli tahtına Halaçların geçmesi, diğer Türk emirleri ve umumiyetle halk arasında büyük infiallere sebep olmuştu. Halaç emirleri arasında, bilge ve yuğruş gibi, İslamiyetten evvelki devirlere ait Türk unvanlarının muhafaza edilmiş olması çok dikkate şayandır.

Hindistan sahasındaki Halaçlar hakkındaki bu izahattan sonra Afganistanda kalan Halaçlar hakkındaki bilgilerimizi hulasa edelim:

Gurlular devleti Harizmşah Muhammed tarafından yıkılarak, Harizmşahlar imparatorluğu'na katıldıktan sonra, Halaçlar da onun hakimiyeti altına girdiler. Melik Nasırüddin Kabaca zamanında, 1217'de Harizmşahlara tabi bir Halaç kuvveti, Melik Han Halaç kumandasında olarak Sind'e girmiş ise de, Nasırüddin onları mağlup ve kumandanlarını da katletmişti. Muhammed Harizmşah'ın, Moğollara karşı koymak için, topladığı kuvvetler arasında Halaçların da mevcudiyetini, Semerkand'daki kıt'alar arasında Türk, Gurlu, Tacik ve Kartuklardan başka, Halaçların da bulunduğunu söyleyen Cüzcani'nin ifadesinden öğreniyoruz. Moğollar Merv şehrini zaptettikleri zaman, orada da Gaznevi Halaçları yani Gazne havalisinde yaşayan Halaçlar ile Eftalitler bulunuyordu. İlk Moğol muzafferiyetlerini ve Sultan Muhammed'in firarını takip eden buhranlı zamanlarda, Horasan ve Maveraünnehr'den kaçıp gelen Halaç ve Türkmenler, Peşaver'de Melik Seyfeddin Uğrak maiyetinde toplanmışlardı. Harizmşahların Gazne'deki vali ve kumandanı ve Kanklı kabilesinin reisi Emin Melik de, ordusu ile birlikte, Hindistan'a doğru çekilmişti. Sultan Celaleddin Harizmşah bu sırada Gazne'ye gelince, sair Gurlu emirler gibi, onlar da Gazne'ye geldiler.

İşte Celaleddin, başına toplanan bu kuvvet ile 1221'de Parvan'da Moğol ordusunu mağlup etti. Kanklı reisi sağ kolu ve Halaç reisi de sol kolu kumanda ediyordu ve harbin kazanılmasında başlıca amil Halaçlar olmuştu. Fakat ganimet olarak alınan bir at yüzünden, bu iki kumandan arasında bir ihtilaf çıktı ve haksız yere tecavüze uğrayan Seyfeddin Uğrak, o gece askerini alarak, Celaleddin ordusundan ayrıldı; onunla beraber diğer melikler de "Halaç, Gur ve Türkmenlerden" mürekkep maiyetleri ile çekilip, Peşaver'e gittiler. Lakin 5-6 bin hanelik bir Halaç aşiretinin reisi olan Nuh Candar ile Seyfeddin Uğrak arasındaki eski bir münaferetten dolayı, bunlar arasında kanlı bir mücadele oldu. Bu sırada bir Moğol kuvvetinin de hücumuna uğrayan bu Halaçlar, Parvan zaferini takip eden iki üç ay içinde, tamamiyle imha edildiler. Nesevi'nin, yanlış olarak, Bagrak şeklinde yazmakla beraber, Halaçlardan olduğunu kaydettiği Seyfeddin Uğrak, herhalde Halaçların bir kabilesi olan Uğraklardan olmalıdır; Barthold'un Agrak ve Minorsky'nin Igrak şekillerinde tesbit ettikleri bu Yuğrak veya Uğrak kabilesinin cengaver bir kabile olduğu, Cuzcani ve Cüveyni'nin ifadelerinden anlaşılıyor. Mahmud Kaşgari'nin "Kara-Yıgaç sakinlerinden bir Türk taifesi" diye gösterdiği bu kabilenin XII. asırda Halaç kabileleri arasında bulunduğu anlaşılıyor.

Halaçların cenubi Afganistan ve Hindistan'daki tarihi faaliyetlerini bu suretle belirttikten sonra, şimdi de Horasan ve İran'a gelen diğer Halaç zümreleri hakkında elde edebildiğimiz dağınık malumatı tespite çalışalım. İbn el-Esir 396-397(1005-1006)'de İlek Han'ın Horasan'a yürüyüşünü anlatırken, Merv civarındaki Halaç ve Oğuzların Mahmud Gaznevi'ye taraftarlık ettiklerini söyler. Bunların herhalde Samaniler zamanında buralarda bulunmuş oldukları tahvil olunabilir. Büyük Selçuklular zamanında 577 (1181)'de Fars hakimi atabey Muhammed'in Kirman'a Turan Şah üzerine hareketinde atabey Zengi'nin onun maiyetine verdiği ordunun kumandanı Taceddin, Halaçlardan idi. Mamafih bu adamın" aslen Halaçlara mensup bir saray kölesi mi, yoksa o havalide yaşayan bir Halaç kabilesinin reisi mi olduğunu kestirmek kabil delildir. Daha Abbasiler zamanında, Türk kölelerden müteşekkil askeri kıtalar arasında, Halaçlara ve onlardan yetişmiş emirlere tesadüf olunduğu malumdur; mamafih İbn el-Esir'in yukarıdaki kaydı gibi, bazı nadir kayıtlar bir tarafa bırakılırsa, şimdilik Gazneliler ve hatta Selçuklular zamanında Horasan ve İran içlerinde Halaçların yerleştiğine dair sarih tarihi vesikalar yok gibidir. Dikkate şa-yan olan diğer bir nokta, Gaznelilerin ve Selçukluların ordularında Türk kölelerinden mürekkep hassa kuvvetleri arasında Halaçların bulunduğuna ait hemen hiç bir kayda tesadüf edilmemesidir; halbuki tarihi ve bilhassa edebi kaynaklar sayesinde, bu hususta oldukça sarih malumatımız vardır. İşte bütün bunlara dayanarak, cenubi Afganistan ve şimali Hindistan'da olduğu gibi, İran sahasında da Halaçların göçebe kabile heyetleri halinde yaşadıklarını ve kendi reislerinin maiyetinde hususi kıt'alar halinde, tabi oldukları devletin ordularında hizmet ettiklerini söyleyebiliriz ki, yukarıda verdiğimiz izahat da bunu teyit eder.

Tarihi kaynakların XI.-XIII. asırlarda bir kısım Halaçların İran'a yerleşip-yerleşmedikleri hakkındaki bu sükutuna rağmen, aşağıda göstereceğimiz gibi, gerek yer adları tetkikleri ve gerek XIV. asırdan başlayarak, tesadüf ettiğimiz kayıtlar, bazı Halaç zümrelerinin orta ve garbi İran'a, şimali Azerbaycan (Arran)'a ve hatta Anadolu'ya gelip, yerleştiklerini, kati olarak göstermektedir. Umumiyetle Türk kabilelerinin XI. asırdan başlayarak, XIV. asra kadar garba doğru göçme ve yerleşme hareketlerini bu devirlerin umumi tarihi şartları içinde tetkik edince, bu Halaç zümrelerinin daha ilk Selçuklular devrinde Anadolu'ya geldiklerini kabul edebiliriz. Bugün İran'da gördüğümüz Halaç bakiyeleri ise, Moğol istilasının doğurduğu muhaceret hareketlerinin bir neticesi olarak, cenubi Afganistan ve Horasan'dan gelmiş olsa gerektir. Msl. 706 (1306/1307)'da İlhanlı kumandanı emir Bucay'ın Herat muhasarasında, şehri muhafaza eden kuvvetler arasında Gurlular ve Senceriler ile beraber, Halaçları gördüğümüz gibi, Bucay'ın maiyetine gelen ve iktaları Merv, Sarahs ve Badgis civarlarında bulunan melik unvanlı büyük kabile reislerinin de, daha Gazneliler ve Selçuklular devrinde oralarda yaşayan Türkmen ve Halaç reisleri olduğu kuvvetle tahmin olunabilir. 717 (1317)'de şehzade Yasavur'un Sultan Ebu Sa'id'e karşı isyanında, sultana sadık kalan Herat meliki Gıyaseddin Kert'in ordusunda da Halaçlar bulunuyordu. 777 (1375)'de, sultan Hüsayn b. Üveys Celayiri devrinde, maiyetinde kuvvetli bir askeri kıt'a bulunan emir Ahmed Halaç da, bu esnada garbi İran'a hicret etmiş bir Halaç kabilesinin reisi idi. Bunların Timur devrinde Sava, Kumm ve Kaşan havalisinde yaşadığını bildiğimiz Halaçlar olması kuvvetle muhtemeldir. XIV. asrın ilk yarısında Şiraz'da büyük bir şöhret kazanmış olan Ubeyd Zakani'nin, Kürtler ve Türkmenler ile beraber, Halaçları "çöllerde ve dağlarda yaşayan insan şeklinde vahşi hayvanlar" olarak tasvir etmesi, bunların iptidai bir göçebe hayatı sürmelerinden ve cengaverliklerinden dolayıdır ve bu Halaçlar, hiç şüphesiz, Sava, Kumm ve Kaşan civarındaki Halaçlardır (Zakani'nin bunlar hakkındaki telakkisinin İran'da hala devam ettiğini, "eşek dilini Halaç anlar" manasında, bir darb-ı meselin mevcudiyeti göstermektedir; Dihhuda, Emşal u hikem, II, 892).

1636-1638'de İran'a seyahat ederek, çok mühim bir de seyahatname yazmış olan Olearius, Mogan'daki Türk aşiretleri arasında Halaçların da bulunduğu zikreder. Bunlar, büyük bir ihtimal ile bu bahsettiğimiz Sava havalisi Halaçlarından ayrılıp, Mogan'a gelmiş bir Halaç zümresi olsa gerektir. Fakat bunlar hakkında, ne daha evvelki ve ne de daha sonraki kaynaklarda, hiçbir malumata tesadüf etmiyoruz. Yalnız XVIII. asrın ikinci yarısında, 1161 (1748)'de, "Halaç cemaati sergerdelerinden ve 1198'de de "Sava'daki Halaç illeri"nden bahsolunmaktadır ki, bu suretle XIV. asırdan beri bunların Sava ve havalisinde yaşamakta devam ettikleri anlaşılıyor.

III. Bugünkü İran Halaçları.

Bugün İran'da toplu bir halde Kumm eyaletinde, Kumm şehrinin cenub-i garbisinde yaşayan ve hala Türkçe konuşan Halaçlar, idari bakımdan, 77 kariyeye ayrılmış olup, nüfusları 17.500'dür; bu eyaletin altı bölüğünden birini teşkil eden bu sahaya Halacistan derler. Eskiden beri büyük Kaska'i ilinin bir parçasını teşkil eden bu Halaçlar hakkında son yıllarda çıkan İran coğrafya kitaplarında biraz malumat vardır. Farsname-i Nasıri'de Fars eyaletinde yaşayan muhtelif illerden bahsolunurken, bu Halaçların reisleri hakkında da malumat verilmektedir. Buna göre bundan bir buçuk asır kadar evvel, Halaçlar iki ayrı ailenin idaresi altında bulunuyor imiş; birinci zümrenin reisleri, sırası ile Hacı Ali Kuli Beg, Musa Beg, Hacı İsmail Beg Veli ikinci zümrenin reisleri ise, Mehdi Beg, Mirza Kasım Han (ölm. 1280/1863), Hacı Abbas Kuli Han, Muhammed Cafer Han, Muhammed Hadi Han'dır. Bu hususta Abbot ve H. Schindler ve en sonra da V. Minorsky, etraflı malumat vermişlerse de Farsname-i Nasıri'den istifade etmemişlerdir. Zeynelabidin Şirvani Halaçların Fars, Irak (Irak-ı Acem), Horasan, Kabil ve Turan (Orta Asya)'da yaşadıklarını, ekseriyetin Şii ve bir kısmının da hanefi olduğunu söyleyerek, menşe'lerine dair, Reşidüddin ve Ebu'l-Gazi'den naklen, biraz malumat verir.

IV. Diğer Halaç bakiyeleri.

Uzun asırlar esnasında türlü maceralar geçiren sair birçok Türk kabileleri gibi, Halaçlar da muhtelif zümrelere bölünerek, kah yabancı muhitlerde kesif yerli halk arasında erimişler ve ana dillerini unutarak, temessül etmişler, kah oturdukları yerlere isimlerini vererek, kabile hatıralarını ve adlarını unutmuşlar, bazen daha kuvvetli ve kalabalık kabile heyetleri içine, isimlerini muhafaza ederek, katılmışlardır. Özbek heyeti içindeki Galaçi (Halaci, Halaç)'ler ile (G. Jarring, On the distribution of Turk tribes in Afganistan, Lund, 1939, s. 53) Hazer ötesi Türkmenleri arasındaki Afşarlara katılmış olan Halaçları (Tumanskiy, Ot Kaspiyskago morya, Petersburg, 1896, s. 120), bu dağılıp parçalanma hadisesine bir misal olarak, zikredebiliriz.

V. Halaç yer adları.

Bugün Türklerin yaşadıkları sahalarda hala tesadüf olunan Halaç isimli köyler, şair Türk kabile adlarım taşıyan köyler gibi, zamanını kati surette tespit kabil olmayan bir devirde, buralara Halaçların iskan edilmiş olduğunu göstermek bakımından çok ehemmiyetlidir. Urmiye gölü civarında Halaç adını taşıyan bazı köylerin mevcudiyetini biliyoruz ki, Brugsch vaktiyle buralarda topladığı birtakım lisani malzeme ile şimali Suriye Abdallarına ait bazı kelimeler arasında mukayeseler yapmaya kalkışmış, hatta von le Coq da buna dayanarak, Halaç isminin "Azerbaycan'da çingenelere verilen karacı kelimesinden bozulmuş olması ihtimalini" ileri sürmüştü (hiçbir esasa dayanmayan bu iddianın tenkidi için bk. Fuad Köprülü, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, s. 45). Şimali Azerbaycan'ın Gök-Çay, Cevad ve Zengezur kazalarında Halaç Halac, Kalaç, Halaç-Hanisli adlarını taşıyan beş köy vardır (Bk. Mehmed Hasan Baharlı, Azerbaycan, Baku, 1921, s. 62).

Anadolu da Halaç, Halaçlar ve Halaçlı adını taşıyan 16 köy vardır ve bunlar Antalya (Finike kazası), Afyon, Niğde (Bor kazası), Kütahya (Uşak kazası), Bolu (Gerede kazası), Balıkesir (Edremit kazası), Aydın (Çine kazası), Kastamonu, Çankırı, Zonguldak (Ereğli kazası), Yozgat, Ankara (Haymana kazası), Tokat (Reşadiye kazası), Giresun (Tirebolu kazası), Kırşehir (Çiçek-Dağı kazası), İstanbul (Çatalca kazası)'dadır (bk. Köylerimiz, İstanbul, 1932). 1132'de Hamid sancağı mutasarrıfına yazılan bir hükümde Halaçlu kariyesinin adı geçmektedir (Ahmed Refik, Anadolu'da Türk aşiretleri, s. 130). Bu son vesika, bu yer adlarının eskiden beri mevcut olduğunu göstermek bakımından, mühimdir. Msl. Afşar gibi, büyük Oğuz şubelerinin adım taşıyan köyler ile mukayese edilince, Halaçların Anadolu'ya daha mahdut miktarda geldikleri anlaşılıyor ise de, bu 16 köyün 16 vilayete dağılmış olması dikkate değer mahiyettedir. Çatalca civarındaki köyün belki de Timur istilasından sonra buraya geçen bir Halaç zümresi tarafından kurulmuş olduğu düşünülebilir. Fakat umumiyetle bu Halaçların Moğolların Anadolu'da hakimiyetlerinden evvel gelmiş olduklarını kabul edebiliriz. Bütün bu köy adlarının Kalaç değil, Halaç adını taşımaları, bu son şeklin daha doğru olduğunu ve Kalaç şeklinin kal + aç iştikakını uyduran müellifler tarafından tercih edildiğini göstermektedir. Kırım'da tesadüf olunan Kalaç adlı bir köyün (Akçokraklı, Kırım damgaları, 1926, s. 7) bu son şekli taşıması, eğer bu tespit tarzında bir yanlışlık yok ise, dikkate şayandır ve belki de kelime başlarında h sesini k'ye tebdil eden Kırım şivesinin bu hususiyetinden ileri gelmiştir.

VI. Halaçlar ve Gılzaylar. Afganistan da bugün bir Afgan kabilesi olarak Tarnak nehrinin yukarı vadilerinde yaşayan ve tamamiyle Peştu dili ile konuşan Gılzay (Galzay, Gılzey)'lar ile Halaçların etnik münasebeti Meselesi eskiden beri çok alimleri işgal etmiştir. Halaçların bu sahada daha Eftalitler zamanından beri yaşadığını göz önünde tutan bazı alimler halaç kelimesinin hilac ve hile şekillerinde telaffuz olunarak, Hindistan'daki Halaç sülale isminin, mahalli telaffuza göre, Hilci şekline girdiğini ve gılzay kelimesinin de hilç + zay yani Kalaç-zadeler, Halaç-oğulları manasına geldiğini ileri sürmüşlerdir. H. G. Raverty ve Longworth Dames bu mütalaayı şiddetle reddediyorlar. Bu ikincisi, Gılzayların mühim nispette Türk kanı taşıdıklarını kabul etmekle beraber, yine bu fikre muhalif kalıyor. Halbuki T. W. Haig'in haklı mütalaası veçhile bir taraftan Gırzayların Türk aslından oldukları an'anesini muhafaza etmeleri, diğer taraftan Halaçların eski tarihi yurtlarında şimdi bunların yaşaması ve nihayet Halaç Türk isminin Gılzay şeklinde Afganlaşmış olmasının, lisanı bakımdan, kolaylıkla kabul edilebilecek bir mahiyet arzetmesi, bu faraziyeyi tamamiyle kuvvetlendirmektedir. Eğer bu nokta-i nazar kabul edilmeyecek olursa, XIV. asırda dahi bu sahalarda yaşadıklarını bildiğimiz Halaçların, (bunların başka bir sahaya muhaceretlerine veya bir katliama uğradıklarına dair elde hiç bir malumat bulunmamasına göre) nasıl ortadan kaybol-dukları tam bir muamma halini alır, Ancak bu hususta şunu da ilave edelim ki, T. W. Haig'in "Afganistan'da uzun asırlarca yaşayan Halaçların, XIII. asır sonlarından başlayarak, Afganlı bir kavim gibi telakki olunduğu" iddiası tamamiyle yanlıştır ve tarihi vesikaların şehadeti bunun tam zıddını göstermektedir. Eski vekayinamelerde Halaçlar ile diğer Türklerin -Türkmen ve Oğuzların- ayırt edilmesi, Halaçların Afganlı telakki edilmesinden değil, birbirinden ayrı birer ietimai-siyasi uzviyet olan muhtelif Türk kabilelerini kendi hususi adları ile zikretmek ihtiyacından ileri gelmiştir. Yukarıda Halaçların tarihi hakkında verdiğimiz izahat ve Gılzayların ancak son asırlarda bu isim altında meydana çıktıkları düşünülürse, mesele daha kolay anlaşılabilir. Eserini 1200-1220 (m. s.) yıllarında yazan Muhammed b. Necib Bakran'ın Halaçlar hakkında verdiği müphem malumat, gerek muasır ve gerek muahhar kaynakların verdikleri malumat ile telif edilebilmek için, uzun tevillere ve tashihe muhtaçtır.

Hindistan'daki Halaç sülalelerinden bahseden Ischvvari Prasad, V. Smith'in bunları Afganlı addetmesini doğru bulmamakla beraber, Elliot'un Ziyaeddin Barani'nin metnini layıkı ile anlamayarak, Firuzşah Halaci'yi Türk saymamasındaki büyük hatayı tebarüz ettirememiş ve Halaçların "halis Türk aslından sayılamayacaklarını" iddia etmiştir. Tabakat-ı Ekberi ve Tarih-i Firişta gibi, çok muahhar iltikat eserlerinin kıymetsiz malumatı dışında, Halaçlar hakkında hiçbir bilgisi olmayan bu müellifin bu husustaki şüpheli mütalaalarına ehemmiyet atfedilemeyeceği pek tabiidir.

Bibliyografya

Halaçların ilk devirleri hakkında Marquart tarafından yapılan ve makale içinde zikredilen tetkikler bir tarafa bırakılırsa, V. Minorsky'nin 1940'ta neşrettiği The Turkish Dialect of the Khalaj adlı güzel makalenin neşrine kadar, bu hususta umumi bir tetkik yapılmış değildir. Bu son tetkik, müellifin İran Halaçları arasında topladığı bazı dil malzemesinin neşri mahiyetinde olmakla beraber, mevzua ait o zamana kadar yapılan tetkiklerden istifade edilmiş ve ayrıca elde edilen yeni malzemeden de faydalanılmıştır. Müellif burada 1937'de neşrettiği Hududü'l-'alem tercüme ve şerhinde Halaçlara ait verdiği malumatı mühim nispette zenginleştirmiştir. Barthold'un EVın Avrupa tab'ında neşredilen HALAÇ ve TÜRK maddelerinde, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler'inde, Türkmen tarihinde ve daha şair bazı eserlerde bu hususta verdiği malumat çok sathi ve basittir. Reinaud'nun Memoire sur 1'inde'de verdiği malumatın hiçbir kıymeti olmadığı gibi, E. Blochet'nin İbn Ebi'l-faza'il'deki izahatı da baştanbaşa indi ve manasızdır. Yukarıdaki makale mevcut tetkiklerin bir hulasasından ibaret olmayıp, mevzua ait bir takım yanlış ve eksik noktaları tamamlayıcı mahiyette olduğundan, kolayca kontrole imkan vermek için, bütün kaynaklar yerli yerinde gösterilmiştir.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Gazneli İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir