Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Akeri Yargıtay 2ci Dairesinin Gezmiş-Arslan-İnan İdam Onayı

Burada Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın İdam Gecesindeki Anıları ve Kararları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Akeri Yargıtay 2ci Dairesinin Gezmiş-Arslan-İnan İdam Onayı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Eyl 2011, 00:22

ASKERÎ YARGITAY İKİNCİ DAİRESİNİN GEZMİŞ, ARSLAN VE İNAN'IN İDAMINI ONAYLAYAN KARARI

GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

I — USULE İLİŞKİN TEMYİZ SEBEPLERİ:

A — Anayasamızın 32. maddesi aynen:


«Hiç kimse, tabii hâkiminden başka bir merci önüne çıkarılamaz.

«Bir kimseyi tabiî hâkiminden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz.» hükmünü ihtiva etmektedir.

Maddenin gerekçesi:

«Herkesin, kanunun genel olarak koyduğu görev ve yetki esaslarıyla belli olan hâkim tarafından muhakeme edilmesi, şahıs güvenliğinin baş şartıdır. Kişilerin kanunî (yani tabii) hâkiminden başka mercilerce muhakeme edilmesi, bu alanda özel muameleye tâbi tutulması, hukuk devletinin asla kabul edemeyeceği bir tutum teşkil eder.» şeklindedir.

Gerek Anayasamızın anılan maddesinin açık ve mutlak ifadesi, gerekse gerekçesindeki, hükmü vuzuha kavuşturan düşünce ile kesinlikle anlaşıldığı üzere; hukuk devleti anlayışı ile bağdaşması mümkün olmayan; bir kimsenin, kanunun, suçtan evvel gösterdiği hâkim veya mahkeme önüne çıkarılması anlamını taşıyan tabii hâkirainden başka bir hâkim huzuruna çıkarılması ile; suç işlendikten ve bilhassa suçluları belli olduktan sonra, bu suç ve suçluları muhakeme etmek maksadı ile kurulan mahkemeyi ifade eden olağanüstü mahkeme kurulmasının kesin olarak yasaklandığı bir gerçektir.

Anayasamızın 138. maddesinin 3. fıkrası:

«Askerî mahkemelerin, savaş veya sıkıyönetim hallerinde hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili olduğu kanunla gösterilir.»

Mülga 3832 sayılı kanunun 8. ve 1402 sayılı kanunun 13. maddesi ise:

«Sıkıyönetimin ilânına sebep olan suçlan, sıkıyönetim ilânından evvel işlemiş olanlarla, sıkıyönetim askerî mahkemelerinin elkoyduğu herhangi bir suçla irtibatı bulunan suçları işleyenlerin davalarına, suç sıkıyönetim bölgesi dışında işlenmiş olsa dahi sıkıyönetim askeri mahkemelerinde bakılır.» hükümlerini ihtiva etmektedirler.

Anayasamızın 124. maddesi hangi hallerde sıkıyönetimin ilân edileceğini göstermiş olduğu cihetle, sıkıyönetimin ilânım gerektiren suçlar da belirlenmiş bulunmaktadır.

Bu hükümlerden anlaşıldığı üzere:

sıkıyönetimin ilânı halinde. Anayasanın 138. maddesinde işaret olunan; «Askerî kişilerin askerî olan suçları ile asker kişiler aleyhine veya askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davaların» dışında askeri mahkemelerin bazı suçlara bakacağı Anayasamız tarafından kabul edilmiş ve bu askerî mahkemelerin görev ve yetkilerinin kanunla tesbit olunacağı öngörülmüştür.

Gerek mülga 3332 sayılı kanunun 8., gerekse 1402 sayılı kanunun 13. maddesince, sıkıyönetimin ilânını gerektiren suçların, bu mahkemelerce bakılacağı kabul olunması muvacehesinde: sıkıyönetim mahkemelerinin hangi hallerde ve hangi suçlara bakacakları bilinen bir keyfiyettir.
Her ne kadar inceleme konusu olan davaya bakan Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 numaralı Askerî Mahkemesi, suçlar işlendikten sonra kurulmuş ise de: Sıkıyönetimin ne zaman ve nerede ilân edileceğinin daha evvelden kestirilmesi mümkün olmaması muvacehesinde, bütün yurtta evvelden bu maksatla işlemez bir durumda mahkeme kurulmasının çok pahalıya mal-olacak, adaletin tecellisi gibi tecviz edilmeyen ve gerçeklere uygun düşmeyen bir duruma sebebiyet vereceği de nazara alındığında; esasen mahkemelerin sonradan kurulması şeklî bir husus olup, yukarda açıklanan kanunî nedenler muvacehesinde görevleri daha evvelce kanunen saptanmış bulunması bakımından, tabii hâkim ilkesinin özüne aykırılık etmeyeceği gibi; 81fcıyönetimin ilânını gerektiren suçların mahkemesi, daha evvelce kanunla gösterilmiş olması bakımından da, suç ve suçluları belli olduktan sonra kurulmuş bir mahkeme hüviyetini taşımadığından hüküm mahkemesini, olağanüstü mahkeme olarak kabul mümkün değildir.

B — Anayasanın 132. maddesinin «Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna, hukuka ve vicdanî kanaatlarına göre hüküm verirler.

«Hiç bir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz...» şeklindeki hükmü ile mahkemelerin bağımsızlığı ilkesinin:

133. maddesinin:


«Hâkimler azlolunamazlar. Kendileri is-temedikçe, Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylıklarından yoksunkılınamaz.» şeklindeki hükmü ile de hâkim teminatı ilkesinin mânâ ve şümulü açıklanmıştır.

Gene Anayasamızın 138. maddesinin son fıkrasında da:

«Askeri yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, askerî hâkimlerin özlük işleri. mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı ve askerlik hizmetlerini gereklerine göre kanunla düzenlenir,» şeklindeki hükmü ile de; askeri hâkimlerin teminatları ve askeri mahkemelerin bağımsızlıklarının askerlik hizmetlerinin gereklerine göre özel bir kanunla düzenleneceği kabul edilmiştir. Burada bu ilkelerin askerlik hizmetinin gerekleri de gözönünde bulundurularak bağdaştırılması esas olarak benimsenmiştir. Örneğin, Anayasa, hâkimlerin yaş haddini 65 yaş olarak tespit etmiş olmasına rağmen, askerî hâkimlerin, subaylar misillu yaş haddine tâbi tutulmaları gibi.

Ne 357 sayılı kanunda, ne de başka kanunlarda askerî mahkemelerin. Anayasanın kabul ettiği anlama aykırı bir şekilde bağımsızlıklarında şüphe ve tereddüde mahal verecek nitelikte bir hükme tesadüf etmek mümkün değildir.

Diğer taraftan askeri hâkimlerin teminatları, Anayasanın tayin ve tespit etmiş bulunduğu hâkim teminatı ilkesine uygun olarak 357 sayılı kanunun mahsus maddelerinde teminat altına alınmış bulunmaktadır. Örneğin,, özel maddesinde tespit olunan hizmet ve görev süresi bitmeden başka bir görev ve mâhale tayin edilememeleri, görevli bulundukları mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle maaşlarından yoksun kılınamayacakları gibi.

Bu kanunî nedenler muvacehesinde, askerî hâkimlerin tayinlerinin şu veya bu makam yahut şahıs tarafından yapılması, bunların tasarruflarında diledikleri şekilde hareket etmek yetkileri bulunmadığı, kanunda gösterilen teminatla ilgili hükümlere uyma mecburiyetleri olduğu cihetle bu tasarruf, hâkimlik teminatı ilkesine aykırı olmaktan ziyade işin özüne etkisi olmayan şeklî bir keyfiyettir. Nitekim, hâkimlerin özlük hakları hakkında karar vermek maksadiyle Yüksek Hâkimler Kurulu'nun kurulmasını öngören aynı Anayasanın, hiç bir mâni yok iken askeri hâkimler için buna benzer bir kuruluşa lüzum ve zaruret mülâhaza etmemesi, aynı düşünüşü teyit eder.

Hüküm mahkemesine tayinleri yapılan hâkimlerin, tayin kararnamelerinde eski görevleri ile ilişkilerinin baki kalmak kaydının bulunması: yolluk almalarını temin maksadına matuf olarak tamamen özlük hakları ile ilgili olup, görev bitiminde daha kötü yerlere tayin edilme git! tedirgin edici ihtimalleri bertaraf eder niteliği ile teminatın bir ifadesidir.

357 sayılı kanunun 40. maddesinde açıklandığı gibi, geçici yetki, maddede sayılan zaruretler karşısında bir askerî hâkimin muvakkaten başka bir göreve verilmesi gibi tamamen Millî Savunma Bakanının yetkisine giren bir tasarruftan ibarettir. Askeri hâkimlerin Sıkıyönetim Mahkemelerine atanmalarının üçlü kararname ile yapılmış olması; görevin, mahiyet itibarıyla geçici yetki ile ilgi ve münasebeti bulunmaması muvacehesinde hâkimlik teminatı ile ilgili olarak temyiz konusu yapılan - bu cihetin dava konusu ile bir münasebeti bulunmadığı aşikârdır.

Bu hukuki nedenler muvacehesinde; hüküm mahkemesinin, sanıklar vekillerinin Anayasaya aykırılık iddiaları ciddi olmadığından, meselenin Anayasa Mahkemesine götürülmesi talebinin reddine ilişkin kararında bir yanılma müşahede edilmemiştir.

Sanıklar vekillerince duruşmada; bir siyasi parti tarafından, bu konuda Anayasa Mahkemesinde dava açıldığından, bunun ön mesele olarak kabul edilmesi istenilmiş ise de: Yargı -tayda hükmün muhakemesi yapıldığı, bu itibarla Anayasaya aykırılık konusunda mahkemenin, bu husustaki talebin ciddi olup olmadığına ilişkin kanaatinin kontrolü mümkün olduğu; her ne kadar Anayasanın 151. maddesi, Anayasa Mahkemesinin kararma kadar davanın geri bırakılacağına amir ise de; bunun ancak, bu husustaki talep mahkemece ciddî görülüp, konunun halli için Anayasa Mahkemesine müracaat etmesi haline münhasır olduğu; Anayasa Mahkemesinde dava açmaya yetkili bir makamın dava açmış olması, mahkemece talebi ciddî görmedikçe, davanın geri bırakılmasına sebep teşkil etmeyeceği; yukarda açıklandığı gibi mahkemenin, talebi ciddî görmediğine ilişkin kararında bir yanılma müşahede edilmemekle, bu cihetin ön mesele olarak kabulüne ilişkin talep yerinde görülmemiştir.

C — Her olayla ilgili olarak, olay mahallerinde keşif yapılmasına zaruret ve mecburiyet bulunmadığı; olayın açıklanmasına zaruret duyulduğu ve fayda umulduğu hallerde mahkemelerce re'sen yahut da tarafların talepleri üzerine bu yola müracaat olunabileceği; sanıklardan bazılarının polis kulübesinin, kurşunlanması olayı üzerine, ilgili sanıklar hakkında kasten adam öldürmeye tam teşebbüs iddiasıyla açılmış bir dava bulunmadığı, dava konusu olaylar tek tek ve şahsına münhasır olarak değil de tüm olarak değerlendirilip, o şekilde hükme varıldığı: bu itibarla keşif yapılmasına sebep olarak gösterilen sanıkların, polisleri öldürmek maksadıyla mı, korkutmak maksadıyla mı ateş etmiş olduklarının tespitinde, davanın mahiyeti ve fiillere verilen hukuki vasıf itibarıyla bir fayda mülâhaza edilemeyeceği cihetle: bu maksatla olay yerinde keşif yapılmamasında usule aykırı bir yön olmadığı izahtan varestedir.

D — 353 sayılı kanunun 137. maddesi, bakılmakta olan birden fazla dava arasında bağlılık görüldüğü takdirde, birlikte bakılmak ve hükmolunmak üzere davaların birleştirilmesine cevaz vermektedir. Anılan madde, birleştirme için bir zaman tayin etmediğine nazaran, hüküm verilinceye kadar davaların birleştirilmesinde kanunî bir sakınca düşünülemez.

Cengiz Baltacı hakkındaki dava ile diğer sanıklar hakkındaki dava arasında 353 sayılı kanunun 18. maddesindeki anlamda bir irtibat bulunduğundan her iki davanın birleştirilmesi usul hükümlerine uygundur. Muhakkak ki birleştirilen davalarda, dava dosyalarından birinde diğer dava sanıkları hakkında kullanılması muhtemel bir delil mevcut ise bundan haberi olmayan sanığın haberdar edilmesi, bu delil hakkında müdafaa imkânının tanınması, müdafaa hakkının en tabiî bir neticesidir. Ancak tetkik konusu olan davada, her iki dava dosyası ile ilgili deliller toplandıktan sonra birleştirme kararı verilmiş olması, bir dosyada mevcut delilin diğer sanık hakkındaki hükme esas alınması gibi bir durum mevcut bulunmadığı cihetle sanık Cengiz Baltacı'nın müdafaa hakkının kısıtlandığından bahsedilemez.

E — Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunları, vicdanî delil sistemini kabul etmişlerdir. Bunun anlamı, ikâme edilen delillerin olayın aydınlanmasına kâfi olup olmadığının hâkim tarafından serbestçe takdir edilebilmesidir.

İş Bankası Emek Şubesi"nin soyulması. Amerikan radar üssünün imhası teşebbüsü ve Gemerek olayları ile ilgili olarak ikâme edilmiş bulunan delillerin mahkemece, olayın aydınlanmasına yeterli olduğu kanaatına varıldığı, tesis olunan kararın gerekçesine ve olayların niteliğine göre dinlenecek şahidin olayın sübutunda bir rolü ve suç vasfında bir değişiklik ihtimali bahiskonusu olmadığından, yukarda sözü edilen olaylarla ilgili olarak dinlenmesi istenilen şahitlerin dinlenmesine lüzum olmadığına ilişkin mahkemenin takdirinde bir zaaf görülmemiştir.

F — Adlî tıp müessesesinin çalışma tarzına göre; adlî konularda, adli tıp müessesesinin ilgili şubesince verilen kanaat raporları kifayetsiz görüldüğü veya bu raporlar hakkında haklı ve mukni itirazlar vâki olduğu takdirde. Adlî Tıp Meclisinin kanaatına müracaat olunduğu: kira mukavelesindeki imzanın sanık İrfan Uçar'a ait olduğuna ilişkin ilgili şube raporuna, raporun okunması sırasında haklı bir itiraz vâki olmadığı gibi: raporun kifayetsizliği konusunda sanık vekillerinin mesnetsiz ve mücerret iddialarından başka bu hususta şüpheyi davet edici bir husus bulunmadığı cihetle konu hakkında bir defa da Adlî Tıp Meclisinin kanaatinin istihsaline lüzum ve zaruret bulunmadığı aşikârdır.

Bir sanığa işkence yapılıp yapılmaması ve bunun tahkiki:

işkence yapanlar hakkında takibata tevessül bakımından önem taşıdığı; bunun da, sanıkla ilgili dava ile bir münasebeti olmadığı; ancak bu dava ile ilgili olarak sanığın eski ifadelerinin, işkence ile temin edildiği iddia olunduğu ve bu eski ifadeler sanık aleyhine bir delil olarak kabul ile hükme mesnet ittihaz edildiği takdirde iddianın tahkikinde zaruret bulunduğu; sanık İrfan Uçar hakkındaki hükümde, böyle bir ifade esas olarak alınmadığına nazaran, bu cihetin tahkikine mahal olmadığına ilişkin ara kararında bir hata bahiskonusu edilemeyecektir.

G — Mahkemelerin, isnadın doğruluğu ve yanlışlığının tes-bitine müessir delilleri araştırmakla yükümlü bulunduğu:

tamamen siyasî bir nitelik taşıyan Ahlatlıbel Amerikan üssüne ait Türkiye ile Amerika arasında yapılmış olan ikili anlaşma metninin, isnadın doğruluğu veya yanlışlığının tesbitine yardımcı olacak nitelikte olamayacağı bedihi olup, savunma ile de bir münasebeti olmadığından; buna ilişkin talebin yerine getirilmemesinin noksan soruşturma ile itham edilemeyeceği her türlü şüpheden uzaktır.

İ — Askerî Savcının, esas hakkındaki mütalâasına ek olarak mahkemeye ibraz etmiş bulunduğa başka bir soruşturma ile ilgili ifade suretleri vesair belgelerin okunarak bunlara ne diyecekleri sanıklardan sorulması usul kanunları hükümleri iktizası olduğu kadar, müdafaa hakkının en tabii bir neticesi ise de: sadece sanıklardan Mehmet Nakipoğlu'nun. Hüseyin İnan'ı alarak dağ karargâhına götürmek maksadıyla Ankara'ya geldiğinin kabulü, "au eklerce mevcut Osman Bahadır'ın ifadesine istinat ettirilmiş olup, esasla ilgili tetkikat sırasında bu kabulle alâkalı kısım inceleneceğinden diğer sanıklar haklarındaki hükmün tesisinde bu ekler nazara alınmadığı, hükme mesnet olarak kabul olunmadığı cihetle bu usuli hata esasa müessir olmadığından, bozmayı gerektirir nitelikte görülmemiştir.

J — Sanıklardan bazıları hakkındaki davaya Ankara ve Kayseri Ağır Ceza Mahkemelerinde bakılmakta iken. Sıkıyönetimin ilânından sonra görevsizlik kararı ile dosyaların Sıkıyönetim Mahkemesine gönderildiği ve bu kararın itirazı kabil kararlardan olduğu varit ise de;

Ağır Ceza Mahkemelerinden verilen görevsizlik kararına itiraz; mahkemenin görevli olduğunu iddia ile görevsizlik kararının kaldırılması talebine ilişkin olabileceği: 353 sayılı kanunun 176. maddesinin ifadesine göre, duruşma sırasında sanığın veya suçun askerî yargıya tâbi olmadığı anlaşıldığında askerî mahkemenin her an görevsizlik kararı vermesi mümkün olduğu; sanıklar veya vekillerince, bu suça veya askeri mahkemenin bakmaya görevli olmayıp, Ağır Ceza Mahkemelerinin görevleri cümlesinden olduğu iddia edilmek suretiyle Ağır Ceza Mahkemelerinin görevsizlik kararlarına itirazdan beklenen faydanın temini mümkün olduğu: bu nedenledir ki. Ağır Ceza Mahkemesinden verilen görevsizlik kararının kesin hale gelmesi imkânları verilmeden ikinci davanın açılması esasa müessir bir hata olarak nitelendirilemeyeceğinden, sanık vekillerinin buna müteveccih itirazları yerinde görülmemiştir.
K — Sanık Mete Ertekin Hakkında, Amerikalı J. Finley'in kaçırılması olayına katılmasından dolayı ne açılmış bir dava, ne de bu fiilden ötürü verilen bir hüküm olmadığına göre; kendisine yüklenen bir suçtan dolayı sorgusunun yapılmaması gibi bir durum bahiskonusu olmadığından sanık vekilinin buna ilişkin itirazı varit görülmemiştir.

II — ESASA İLİŞKİN TEMYİZ SEBEPLERİ:

A — Maddi fiillerin sübutuna değinen temyiz sebepleri:

Dava konusu olan olaylardan:


sanıklardan Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan. Hüseyin İnan tarafından ika olunan 29.2.1970 tarihinde, ABD sefareti önündeki polis kulübesinin kurşunlanması ve olay mahallinde nöbet tutmakta olan polis memuru Abdulvahap Çınar ve Nuri Selçuk'un yaralanmaları:

11 Ocak 1971 günü. sanıklardan Deniz Gezmiş.

Yusuf Arslan ve davaya dahil olmayan şahıslar tarafından işlenen İş Bankası Emek Şubesi soygunu:

15.1.1971 günü, sanık Sevim Onursal'ın evinde Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan, Kor Kocalak ve davaya dahil edilmeyen diğer şahıslar tarafından görevli icra memuru ve diğer şahısların bağlanmaları ve polisin tabancasının alınması;

27.1.1971 günü, Hüseyin İnan ve davaya dahil edilmemiş olan Alpaslan Özdoğan tarafından, Nihat Çokyüce'nin bağlanarak otomobilinin gaspı;
15.2.1971 günü. Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Recep Sakın ve Hüseyin İnan ile davaya katılmamış olan diğer şahıslar tarafından Amerikalı J. Finley'in kaçırılması;

3.3.1971 günü. Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Meta Ertekin, Hüseyin İnan ve davaya dahil edilmemiş bulunan Sinan Cemgil tarafından 4 Amerikalının kaçırılması, şeklindeki iddia ve kabulde; maddi failin sübutu yönünden Mete Ertekin, Recep Sakın ve Kor Koçalak'tan başka sanıklar için herhangi bir itiraz vaki olmamıştır.

Keza Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan, Hacı Tonak, Metin Güngörmüş. Metin Yıldırımtürk, Mehmet Asal, Yusuf Arslan, Osman Arkış, Cengiz Baltacı, Mustafa Çubuk, Semih Orcan, Ercan öztürk, Recep Sakın, Atillâ Keskin ve Mehmet Nakipoğlu'nun, dağ gerillasına katılmış oldukları şeklindeki iddia ve kabule karşı da; sanık Mehmet Nakipoğlu ve Cengiz Baltacı'dan başkaları hakkında herhangi bir ihtilâf doğmamıştır.

Mahkemenin yukarıda itiraz konusu olan sanıklar haricinde kalan sanıklara yüklenen maddî eylemin sübutu yönündeki delillerin tahlil ve takdirinde ve keza aşağıda açıklanacağı üzere Mete Ertekin, İrfan Uçar ve Cengiz Baltacı haklarındaki kabulden, kurulumuzca da herhangi bir zaaf ve yanılma müşahade edilmemiştir.

Yüklenilen maddî fiilin sübutuna itiraz vaki olan sanıklara gelince:

a) Sanık Mete Ertekin:

Sanığın, 4 Amerikalının kaçırılması olayın katıldığı; diğer arkadaşları ile beraber yolun kapatılması için barikat kurduğu, Amerikalıların arabasını durdurup daha sonra şoförü tecrit eden ve dönüşte Amerikalılara ait arabayı kullananın kendisi olduğu; gerek ikrar veya kısmen tevil yollu ikrar niteliğindeki muhtelif ifadeleri ve diğer sanıkların bunu teyit eder mahiyetteki beyanları ile sübuta erdiği; bir an için sanığın, işin bidayetinde Amerikalıların kaçırılacağını bilmeyerek olaya katıldığı kabul olunsa bile, olay mahallinde diğer sanıkların fena niyetlerine muttali olmasını takiben olaya karışmaması gerekirken, aksi şekilde hareket etmesi, sanığın sonradan doğan kastı bakımından fiilin tekevvününde bir değişiklik husule gelmeyeceği; sanığın Finley'in kaçırılışına ka-rıştığı hususunda ne bir iddia ne de bir kabul olmadığına göre sanığın tetkik dışı bırakılan Finley'in kaçırılışına bir dahli olmadığına değinen temyiz sebebi haricinde kalan; 4 Amerikalının kaçırılmasına tesadüfen katıldığına ilişkin temyiz sebebiyle sanık vekili Avukat Leman Yetkin'in sanığın silâhsız olduğuna değinen temyiz sebebi;

b) İrfan Uçar:

Usule ilişkin temyiz sebeplerinin incelenmesi sırasında izah olunduğu gibi; muteber olarak kabul zorunluğu olan Amaç Apartmanındaki Hülagü Çan'a ait dairenin kiralanmasına ilişkin kira mukavelesindeki imzanın İrfan Uçar'a ait olduğuna dair Adli Tıp Müessesesi Fizik Şubesi raporundaki kanaatin ev sahibi Hülagü Çan'ın teşhis ve beyanı ile teyit olunduğu: leh ve aleyhe olan şahitleri kabul veya red, mahkemelerin takdirine mevdu bir keyfiyet olup, gösterilen inandırıcı ve mantıkî gerekçe muvacehesinde bu takdirde herhangi bir zaaf bahiskonusu edilemeyeceği cihetle, dairenin sanık tarafından kiralandığı hususundaki mahkeme kanaatinde isabet bulunduğu: bu itibarla sanık vekillerinin bu kabul tarzına ilişkin temyiz sebepleri:

Varit ve kabule değer görülmemiştir.

c) Duruşmada sanık Cengiz Baltacı vekili Avukat Kemal Yücel; samimi olduklarında şüphe olmayan sanıklar, beyanlarında aralarında bulunan bir şahsın balta taşıması sebebiyle kendisine (Baltacı) dediklerini.

Cengiz Baltacı'nın bu olmadığını ifade ettiklerine göre. sanığın dağ gerillasına katıldığının kabulünün hatalı olduğunu iddia etmiş ise de:

sanıklardan Recep Sakın ifadesine sarahaten «Cibo mağarasında gruplara ayrıldık, Cengiz Baltacı ikinci grupta idi» (klasör 4, dosya 1, sayfa 14); sanık Metin Yıldırımtürk ifadesinde «Cengiz Baltacı beni mağaraya götürdü» (klasör 4, dosya 7, sayfa 17) şeklinde beyanda bulundukları ve bu beyanlarında (Baltacı) değil, Cengiz 3altacı olmak üzere sanığı ismi ile ifade etmeleri muvacehesin-de sanık vekilinin bu iddiası varit ve kabule değer görülmemiştir.

d) Sanık Recep Sakın:


Askeri Savcıya verdiği ifadesindeki «Finley'in kaçırılışında bizzat bulundum» şeklindeki beyanı ile sanığın Amerikalı Finley'in kaçırılışı olayına katıldığı kabul edilmiş ise de;

Sanığın daha sonraki ifadelerinde bu ikrarından rücu etmesi, olaya katılan diğer sanıkların, sanığın olaya katılmadığını beyan etmeleri; diğer sanıkların olayı en ufak teferruatına kadar açıklamış olmalarına rağmen sanığın bir tek ifadesinde sadece «Finley'in kaçırılışında bizzat bulundum» demesi karşısında başka hiç bir delil ve karine ile takviye edilmeyen bu ikrarın hükme mesnet ittihazı hatalı görülmüş ve sanık vekillerinin bu kabule müteveccih itirazları kabule değer bulunmuş ise de, sanığın mahkûmiyeti sadece bu fiile istinat ettirilmemiş olması nazara alınarak hüküm, ileride işaret olunacağı veçhile sadece suç vasfını tayin bakımından hatah görülmüştür.

e) Sanık Mehmet Nakipoğlu:

Sanığın kır gerillasına katıldığı kabul edilmiş ise de, Filistin'deki Elfetih teşkilâtına gitmek üzere yakalandığı şeklindeki müdafaası aksine, kır gerillasına katıldığını teyit eden bir delil bulunmaması muvacehesinde sanığın kır gerillasına katıldığı şeklindeki kabulde isabet görülmemiştir. Ancak sanığın samimi olarak ifade ettiği fikirlerinin mahiyetinden, diğer sanıklarla olan münasebetinden ve nihayet gizli bir teşkilât olması bakımından ancak mensubu olanların bilebileceği THKO'nun kurulduğunu Metin Yıldırımtürk'e ifade etmiş bulunmasından sanığın THKO'na mensup olduğu anlaşılmaktadır. Sanığın mahkûmiyeti, sadece kır gerillasına katılmaya müstenit olmayıp, THKO mensubu olması da hükümlülüğüne esas alındığına nazaran fiillerin hukuki değerlendirilmesinde işaret olunacağı üzere, kır gerillasına katıldığı şeklindeki hatalı kabul, neticeye müessir görülmediğinden bozmaya gerekli sayılmamıştır.

f) Sanık Kor Kocalak:

Sanığın, Sevim Onursal'ın evinde cereyan eden görevlilerin bağlanması olayına katıldığı kabul edilmiş ise de; olayı teferruatı ile samimi olarak anlatan ve olay yerinde bulunan diğer sanıkların bu olaya Kor Koçalak'ın karışmadığına ilişkin beyanlarına karşılık, şahit Mustafa Yıldırım ile Mehmet Karaçalı'nın kesinlik ifade etmeyen ve diğer sanıklar için mühim yanılmalara sahne olan teşhisleri, hükme esas olacak nitelikte bir delil sayılamayacağından mahkemenin bu takdirinde zaaf görülmüştür. Ancak sanık hakkındaki mahkûmiyet hükmünün sadece bu fiile müstenit olmaması muvacehesinde: esasa müessir olmayan bu hata bozmayı gerektirir bulunmamıştır.

B — Fiillerin hukuki değerlendirilmesine ilişkin temyiz sebepleri:

Yukarıda sübutla ilgili temyiz sebepleri incelenirken işaret olunduğu gibi; sanıklara isnat olunan maddî fiillerin sübut bulduğu hususunda en ufak bir tereddüt bahiskonusu değildir. Aynı zamanda bu fiillerin, kanunî, maddî unsurlar ve hukuka aykırılık yönünden suç teşkil ettiklerinde de şüphe yoktur. Ancak bazı ahvalde, maddî fiillerin mücerret cereyan tarzı ve sübut şekline göre hukukî, vasfın tayininin mümkün olmadığı; kast, saik ve gayenin beraberce değerlendirilip, varılan kanaate göre vasıf tayini gerektiği de bir gerçektir.

Gerek sanıklar gerekse vekilleri, fiillerin işlenmesindeki maksadın; Anayasa nizamını ihlâl olmayıp, bilâkis Anayasanın öngördüğü reformların tahakkukunu temin etmek olduğunu beyan etmişlerdir.

Malûm olduğu üzere; kast, saik ve gaye insanın iç âlemine taallûk eden derimi bir keyfiyet olup, ancak faillerin fikirleri, tutum ve davranışları ile tezahüre çıkan fiillerin sureti cereyanından istihraç mümkün olur. Bu itibarla sanıkların maksatlarının ne olduğunun anlaşılması, benimsedikleri ideolojinin mahiyeti, tutum ve davranışları ile yaptıkları fiillerin sureti cereyanını ayrı ayrı tetkik etmekle mümkündür,

a) Sanıkların fiillerinin mahiyeti ve gayesi:

Sanıklar ve vekilleri. Anayasanın öngördüğü reformlarla sosyal adaletin tahakkuk ettirilmemesi nedeniyle, gençliğin, bu yönde üzerine düşen görevleri yaparken, siyasî iktidarca, kanunî yolların kapatılması sonucu silâha sarılmak zorunda kaldıklarını, bu itibarla. Anayasanın öngördüğü reformların tahakkuku için bazı eylemlere girişen sanıkların Anayasayı ihlâl kastı ile hareket ettiklerinin iddia edilemeyeceğini beyan etmişlerdir.

Sanıkların, görev yapan polisleri kurşunlamak, adam kaçırmak, banka soymak ve sağda solda patlayıcı madde patlatmak gibi anarşist davranışlarla, tahakkuk ettirilmediği iddia olunan toprak, eğitim reformları ve sosyal adaletin nasıl tahakkuk ettirileceğinin izahı mümkün değildir. Anayasamıza hâkim olan felsefe, temel hak ve hürriyetler anlayışı; başkalarının hak ve hürriyetlerine tecavüze cevaz vermediği tereddütsüz bir gerçek iken, tamamen başkalarının hak ve hürriyetine tecavüz şeklinde tezahür eden fiillerle, Anayasanın korunduğunu iddia; akıl ve mantığın kabul edemeyeceği bir muhakeme tarzıdır.

Her vesile ile Marx ve Lenin'in fikirlerini benimsediklerini ifade eden sanıkların, benimsedikleri bu ideoloji esaslarına uygun bir toprak reformu ile. Anayasamızın öngördüğü toprak reformunu bağdaştırmak mümkün olur mu? Gerekçeli kararın 17. sayfasında işaret olunan Marx ve Lenin ilkelerine uygun «en köklü bir toprak reformu bile, büyük toprak sahiplerinin tahakkümüne son veren en başarılı bir demokratik devrim uygulaması bile, geniş yoksul köylü yığınlarına ancak kısa vadede bir nefes alma olanağı sağlayabilir. Ama yoksul köylülüğün meselesine bir çözüm getirmez» şeklindeki bir toprak reformu özlemi içinde bulunan kimselerin, Anayasada öngörülen toprak reformunun tahakkuku için çaba sarfettikleri müdafaasında samimiyet sözkonusu olabilir mi? Kaldı ki Anayasanın öngördüğü reformların bir an evvel tahakkuk ettirilmesi maksadını taşıyan 12 Mart muhtırasından sonra kurulan 1. Erim hükümeti programında, 12 Mart muhtırasının gaye ve ifadesine uygun olarak Anayasanın öngördüğü reformların tahakkuk ettirileceğine yer verildiği halde, bu maksatla kurulan hükümetin bu yöndeki tutumu izlenilmeden. sanıklar ve aynı örgüte mensup İstanbul'daki arkadaşlarının eylemlerine devam etmiş olmaları, hatta faaliyetlerini daha da yoğunlaştırmaları bu şekildeki müdafaalarında samimi olmadıklarının en kesin bir delili değil midir? Şu hale göre bu hareket tarzı, geniş bir halk kitlesinin ilgilendiği bazı gerçekleri istismar ederek, onlar için çalıştıkları intibaını yaratmak suretiyle taraftarlarını çoğaltmak gayretinden başka türlü izah edilemez.

Gerekçeli kararda gelişimi teferruatı ile açıklandığı üzere, vatandaşları kendi emelleri istikametine saptırmak için, 1961 Anayasasının kabulünden sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin sosyal bir hukuk devleti olduğunu işaret eden 2. madde, istismar edilerek; çeşitli adlar altında kurulan kuruluşlar, benimsedikleri ideolojinin gerçekleşmesinde bu maddeyi paravana olarak kullanıp, maddenin lâfız ve ruhuna tamamen zıt bir anlam taşıyan ideolojilerini tahakkuk ettirmek amacıyla benimsenen bazı taktik ve usullerle eylemlere geçmişlerdir.

Gene gerekçeli kararda kuruluş ve gayesi açıklanmış bulunan ve sanıkların mesup oldukları anlaşılan. THK O adı altında kurulan gizil örgütün bütün sınıf ve zümrelerden meydana gelen işçi-köylü, küçük-burjuva öğrenci ve binnetice gayri-millî sınıf olarak kabul edilen; emperyalizm, işbirlikçi sermaye ve feodal kalıntılar dışında kalan halkın, silâh zoru ile iktidara gelmesini teminden ibaret olan milli demokratik devrimin tahakkuku için Lenin'in (iki aşama) sistemini kabul ile; bunu tatbik alanına koymak için silâhlı eylemlere geçtikleri anlaşılmaktadır.

Örgütün bu gayesi; gerek genel olarak gerekse eylemleri sebebiyle yayınladıkları ve kamuoyuna açıkladıkları bildirilerinden vuzuha kavuşmaktadır. Bu cümleden olarak; Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunun Bütün Dünya Halklarına ve Türkiye Halkına çağrısı başaklı bildirisindeki «Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, halkımızın kurtuluşu ve ülkemizin bağımsızlığının silâhlı mücadele ile kazanılacağına ve bu yolun tek yol olduğuna inanır», «Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu bütün yurtseverleri bu kutsal mücadelede saflarına çağırır ve hainlere karşı giriştiği kavgada en son savaşçısına kadar devam edeceğini bildirir.» «Daha şimdiden polisken devlet başkanına kadar hiçbirisi evinde rahat uyayamaz, çoğu ise evine rahat gidemez olmuştur. Onlar yarın ne olacağını çok iyi biliyorlar. Ve bugün bir avuç savaşçı olan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun yarın binler ve milyonlar olduğu zaman ne yapacaklarını düşünüyorlar. Tekrar ediyoruz, düşmanın sayısına, zenginliğine, dehşetine ve imkânlarına aldırmayınız. Onun elindeki silâh ve imkânı aldığımız zaman bizi durduracak hiç bir güç kalmayacaktır...»

ABD Büyükelçiliği önünde nöbet tutan toplum polislerinin kurşunlanması ve İş Bankası Emek Şubesi'nin soyulması üzerine yayınladıkları bildirideki; «20 Aralık 1970 gecesi, ABD Büyükelçiliği önünde nöbet tutan toplum polisleri kurşunlanmıştır. Bu olay devrimcilere ve halka güven vermiş ve hainler Türkiye'de ilk defa ciddi bir devrimci terörle karşılanmışlardır»;

«11 Ocak 1971 günü, Türkiye İş Bankası Şubesi'ndeki 124.000 liraya elkonmuştur. Amaç, bir taraftan sömürü çarkının devamını sağlayan bankaların iç mekanizmasını bozmak, diğer taraftan düşmanla daha iyi savaşabilmek için silahlanmaktır», şeklindeki ifadelerden: polisin kurşunlanmasındaki gayenin nöbet tutan polislerin şahıslarına karşı bir eylem olmayıp, devletin tüm polis kuvvetlerine tecavüz, onun halk nezdindeki itibarını zedelemek: bankanın soyulması ise, alelade bir gasp değil de sömürme çarkının devamını sağladığı kabul edilen bankaların iç mekanizmalarının bozulması olduğu, netice olarak, komünizm düzeninin kurulmasında hedef olarak seçilen, emperyalizm ve sermaye rahiplerine vaki tecavüzlerle, bunların yoksul halk için yapıldığı intibaını yaratıp, büyük bir kitlenin desteğini sağlayarak mevcut sosyal, politik ve.- ekonomik düzenin zor yolu ile yıkılmasının gaye edinildiği anlaşılmaktadır.

Her ne kadar sanıklar, genel nitelikteki bildiriden gayrisini kabul etmemekte iseler de, bildiride bahiskonusu eylemlerin kendileri tarafından yapıldığını ifade eden sanıkların, bu eylemlerin gayesini açıklayan bildirilerin kendilerine ait olmadığı yönündeki iddiaların ne kadar mesnetsiz ve mantıksız olduğunu izaha gerek yoktur.

Sanıklar hemen hemen bütün ifadelerinde. Marksist-Leninist ve devrimci olduklarını beyan etmişlerdir. Her ne kadar bu yönlerini izah ederken, yukarda temas edildiği gibi Anayasanın öngördüğü reformların tahakkuk ettirilmemesi, halkın çoğunluğunun işsiz ve yoksul olduğu gibi ortamın bazı aksaklıklarına temas ederek hakikî maksatlarını gizleme gayretinde bulunmuşsalar da; karar yerinde daha etraflıca açıklandığı üzere ideolojilerini açıklar ve destekler nitelikte olduklarında en ufak bir şüphe olmayan bazı yayın organlarınca yayınlanan kitap, broşür ve makalelerden gerçek maksatları vuzuha kavuşmaktadır.

Örneğin:

Kurtuluş Yayınları'ndan olan (Kesintisiz Devrim 1) adlı kitabın 15. sayfasında «Marksist Devrim anlayışı, sürekli ve kesintisiz bir ihtilâl süresi öngörmektedir.» şeklinde devrimin mânâ ve mahiyetini açıklayan ve dolayısıyla devrimcilerin görevlerini belirten anlayış; «Sosyal bilimin son sözü şu olacaktır; ya mücadele ya ölüm, ya kanlı savaş ya da yok olma» (sayfa 48), «Bütün gerçek halk devrimlerinin ilk şartı... hazır devlet makinasını kırmak, parçalamaktır...» (sayfa 71) ve nihayet «Devrim aşaması kısa oir dönemdir. Bu aşama, verili sosyal düzenin altüst olması aşamasıdır.

Kaynakça
Kitap: IDAM GECESI ANILARI VE KARARLAR. GEZMIS, ARSLAN, INAN
Yazar: Halit Çelenk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Akeri Yargıtay 2ci Dairesinin Gezmiş-Arslan-İnan İdam On

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Eyl 2011, 00:22

Bu kısa aşamada proletaryanın ve onun öncüsünün taktiği hücumdur; gündemde tek bir madde yazılıdır: AYAKLANMA...» (sayfa 27) şeklindeki düşünce ve prensipler: THKO'nun genel nitelikte olan bildirisindeki:

«Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, halkımızın kurtuluşu ve ülkemizin bağımsızlığının silâhlı mücadele ile kazanılacağına ve bu yolun tek yol olduğuna inanır...» şeklindeki ifadede mündemiçtir.

Ant Yayınları'ndan olup Marx-Lenin devrim hareketlerinin silâhlı mücadelesinin nasıl yapıldığına ilişkin olarak bazı usul ve taktikleri kaleme almış olan Carlos Marighella'nın Şehir Gerillası adlı kitabındaki «Devrimin objektif şartları, emperyalizmin ve büyük toprak sahiplerinin varlığı nedeni ile esasen mevcuttur.» (Sayfa 8); şehir gerillası açıklanırken Brezilya'dan örnek verilerek «1968 Eylülünden 1969 Ekimine dek SİYASAL NİTELİKTE yüz kadar banka soyuldu...» şeklinde ifade edilen fikirlerin benimsendiği; İş Bankası soyulduktan sonra sanıkların yayınladıkları bildirideki banka soymaktaki maksatlarının izah tarzı ve Amerikalı vatandaşlarla Amerikan tesislerine yönelen tecavüzden anlaşılmaktadır.

Sanıklar vekillerince, mahkemenin kararına mesnet ittihaz ettiği kitaplardan bazılarının daha matbaada iken toplatılmış olduğu, bazılarının ise, dava konusu olan fiillerin işlenmesinden sonra yayınlandığı; bu İtibarla bu kitaplardan istidlal yolu ile hükme varılmasının ceza hukukunun prensiplerine aykırı düştüğü iddia olunmuş ise de; kitapların matbaada iken toplatılması veya fiillerin işlenişinden sonra yayınlanması, bu eserlerin sanıklar tarafından bilinmeyeceğine bir karine teşkil etmeyeceği her türlü izahtan varestedir. İcra olunan eylemlerle, gerçekleştirilmediği iddia olunan Anayasa reformlarının en ufak bir ilgisi olmayacağı gerçeği muvacehesinde, her vesile ile Marksist-Leninist olduklarını ifade eden sanıkların bu eylemleri ile ne istediklerini tesbit için en basit bir mantık muhakemesi, eylemleri hukuk açısından değerlendirmekle yükümlü olan karar makamını, Marksist-Leninist ideolojisinin mahiyetini açıklayan teorisyenlerîn kitaplarını tetkike iteceğinin en tabiî bir netice olduğunda şüphe edilemez. Hele eylemlerin Marksist-Leninist düzenin tahakkukunda teorisyenlerîn tavsiye ettikleri usul ve taktiklerin aynısı olması karşısında istidlal yoluyla hükme varıldığını iddia, mesnetsiz ve hukuki dayanaktan uzaktır.

Gene sanık vekillerince, duruşmada; düşünce ve kanaatlerin cezalandırılmayacağını davaya ideolojik bir mahiyet verilmeye çalışıldığını; kanundan daha üstün bir bağlayıcı vasfı olup TBMM'ce kabul edilmiş olan İnsan Haklan ve Ana Hürriyetleri korumaya dair sözleşmenin Hak ve Hürriyetlerin korunmasında siyasî veya diğer kanaatler tefriki yapılmaması ilkesine riayet edilmediği iddia edilmiş ise de; Ceza kanunlarının uygulanmasında sözleşmelerin nazara alınması bahiskonusu edilemeyeceği gibi; böyle olmasa bile, ceza kanunumuz uygulamada siyasî veya sair kanaatlerin tefrikine müsait olmadığı kadar, istisnaî hükümler hariç olmak üzere fiile dönüş-meyen ve kanun hükmünü ihlâl etmeyen siyasi veya sair kanaatlerin cezalandırılmasına cevaz vermediği: esasen cezalandırılan sanıkların ideolojileri olmayıp bu ideolojilerinin gerektirdiği düzenin tahakkuku sadedinde ikâ ettikleri fiilleri olduğu da aşikâr bulunduğu cihetle bu itirazlar da varid ve kabule değer bulunmamıştır.

Gerekçeli kararda daha belirli örneklerle açıklandığı gibi bütün bunlardan şu neticeye ulaşılmaktadır ki; Marx ve Lenin'in fikirlerini teorik olarak benimseyen sanıklar örgütlenerek; kurmak istedikleri komünizm düzenini gerçekleştirmek için gerek milli demokratik devrim stratejisinin, gerekse Carlos Marighella'nın şehir ve kır gerillası için öngördüğü; saldırı, bir yerin basılması, bir yerin işgali, pusu kurma, sokak taktikleri, grev ya da boykot eylemleri; silâh, cephane ve patlayıcı madde depolarının boşaltılması, mahkûmlerin kurtarılması, idamlar, adam kaçırmalar, sabotajlar, terörizm, silâhlı propaganda ve sinir savaşı gibi taktiklerden memleketin bünye ve şartlarına uygun bulduklarını seçerek gene bünyemize uygun bir şekilde uygulamaya geçmişler, tamamen bunlara paralel eylemlerde bulunmuşlardır. Şu halde sanıkların fikir yapıları Marx-Lenin düzen anlayışı; eylemleri ise, düzeni kurmak için teorisyenlerinin taktiklerinin yerine getirilmesidir.

b) Türk Ceza Kanununun 146. maddesinin tartışılması:

Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesi aynen «Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye Kanunu'nun tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet Meclisi'ni ıskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs edenler...» hükmünü ihtiva etmektedir.

Maddenin «Cebren teşebbüs edenler» demekle iktifa edip, suçun tekevvünü için muayyen bir hareketi belirtmemiş olmasından dolayı maddede yazılı suçun muhtevasını tayin bakımından doktrinde çeşitli münakaşalar yapılmıştır. Malûm olduğu üzere, ceza kanunları, haricî alemde bir değişiklik husule getiren fiilleri cezalandırırlar. Bu itibarla kanunlarda suç olarak kabul edilen her fiille korunmak istenen bir menfaat, bir değer mevcuttur. Bu nedenledir ki, suçun hakikî bünyesini ortaya koymak, şümulünü tayin etmek, suçla korunmak istenen menfaat ve değerin tesbiti ile mümkün olur. Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesinde ifadesini bulan ve kısaca (Anayasayı ihlâl suçları) diye anılan suçla korunmak istenen menfaat nedir?
Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesi ile korunmak istenen menfaat; Yüksek Soruşturma Kurulunun, Yüksek Adalet Divanında son soruşturma açılmasına mütedair 26.9.1960 tarihli kararnamesinde «...TCK'nın 146. maddesi, Anayasa hükümlerini teminat altına almıştır. Mevzuatımızda tağyir,- tebdil ve ihlâl edilen hükümler vatandaşların temel hak ve hürriyetleridir-» şeklinde açıklanmıştır.

Manzini, Anayasa nizamı kavramı ve buna tecavüzü;

«146. madde (T.C. Teşkilâtı Esasiye Kanunu tebdil, tağyir ve ilga) edilmesinden bahsetmektedir. Bu tabiri dar mânâda, yani 1924 tarih ve 491 sayılı kanun anlamında kabul etmeyip, devletin çeşitli uzuvları vasıtasıyla hükümranlık hakkının ne suretle kullanıldığı, fertlere tanınan ve korunan temel hak ve hürriyetlerin, yani kamu haklarının bütününü gösteren kanun ve teammülleri mecmuu heyeti şeklinde tefsir etmek icap eder.» şeklinde kabul etmektedir. (Avukat Hasan Halis Sungur, Anayasayı thlâtt Suçları ve TCK'nın 146. maddesi Hükümleri, 1961-İstanbul, s. 177.)

Manjo, «Kanun, devletin siyasî teşkilâtına taallûk eden cü-rümleri'(Devlet aleyhine cürümler) unvanı altında toplamıştır. Devletin şahsiyet ve kuvvetlerine karşı işlenen cürümlerin, siyasi cürümlerden sayıldıklarında şüphe yoktur. Bu mahiyeti yalnız devletin teşkilâtına karşı vaki olan cürümlere hasretmemek icap eder. Ezcümle içtimaî ve iktisadî müesseselere karşı vaki olacak cürümlere de bu sıfatı teşmil etmek gerekir.» kanaatini izhar etmiştir. (Manjo, Ceza Kanunu Şerhi ve Türk-İtalyan Ceza Kanunları 1927 - Adliye Vekâleti Hâkimlere Mahsus Tercümesi, cilt 2, s. 4-5.)

Ceza Hukuku otoritelerinin yukarıda açıklanan ilmî görüş ve kanaatlarına göre:

TCK'nın 146. maddesi, ile korunmak istenen hukuki menfaat, devletin kuruluşunu teşkil eden siyasi, iktisadî ve içtimaî temel organları ile temel ve kamu haklarını düzenleyen hukuk kurallarını, hukuk dışı tecavüzlerden uzak tutmaktır.

Bu suçun, mânâ ve mahiyeti itibariyle toplum ve devletin yüksek menfaatları için tehlike yaratması ve doğrudan doğruya devletin hayatına kasteden tecavüz niteliğinde olmasını nazara alan kanun koyucu, sadece «cebren teşebbüs edenler» demek suretjyle fiil, teşebbüs derecesinde kalsa dahi tamamlanmış gibi kabul ile tam fiile tetabuk eden ceza ile cezalandırmaya cevaz vermiştir. Bu sebepledir ki, aynı maksada yönelmiş teşebbüs öncesi fiillerin dahi madde şümulünde bulunduğunu beyan eden hukukçular vardır. Örneğin, Garraund «... 146. maddedeki cürmün özelliği bakımından adî suçlardan ayrı -olarak üç safhada bahiskonusu olabilecektir.

1. Suçun işlenmesi,

2: Suçun işlenmesine teşebbüs edilmesi,

3. Suçun üşenmesine yönelinmesi; yani, suçun işlenmesine yönelme veya girişme niteliğinde fullerdir.» (Dr. Abdullah Gözübüyük, TCK Şerhi, cilt 2,. s. 10) şeklindeki düşünüşü ile, devletin kuruluşunu teşkil eden siyasi, iktisadi ve içtimaî nizam ve temel organları ile temel ve kamu haklarına karşı yönelmiş hukuk dışı tecavüzlerin, aynı madde ile tecziyesine yeterli olduğunu kabul etmiştir.

Kanunun, Ceza Hukukunun genel kurallarından ayrılarak fiilin tamamlanması halinde faillerin cezalandırılması mümkün olamayacağı düşüncesinden hareketle, suça teşebbüs halinde dahi aynı cezayı tayin etmiş olması; hatta devlet ve toplumun yüksek menfaatlarını korumak maksadı ile bu gaye için çete teşkil etmeyi müstakil bir suç sayarak çetenin hiç bir eylemi olmaksızın cezalandın İmayı kâfi görmesi nazara alındığında bu düşünüşü kabul, kanunun ruhuna ve bu suçla korunmak istenen menfaatin mahiyetine daha uygun düşecektir. Çünkü devlet ve toplumun yüksek menfaatları fiilin, hukukî anlamdaki teşebbüs derecesine kadar oluşumuna müsamahaya tahammülü yoktur.

Nasıl ki her tarafını kangren sarmış bir vücudu kurtarmak mümkün olmaz, mümkün olsa bile hastalığın tahribatı vücudu, vücut mefhumundan çıkarmış olması hali ile bu ana kadar beklenildikten soma yapılan tedaviden bir fayda umulmazca:

devletin kuruluşunu teşkil eden siyasî, iktisadî ve içtimaî nizam ve temel organları ile temel ve kamu haklarına hukuki anlamdaki teşebbüs derecesindeki tecavüzlerin mevcudiyeti, devletin temelini esastan sarsmış olacağından, ancak bun dan sonra, yani maksada ulaşılmasına ramak kalındığı zamanlarda ceza tayini tesirsiz olduğu kadar, bu gibi suçların tekerrürüne mani olmaktan uzaktır. Esasen kanun, bu gaye etrafında toplanıp, teşkilâtlanmayı, yani bu suçun hazırlık hareketlerini müstakil suç olarak kabul edip, mahsus maddeler tedvin etmiştir. Bu teşkilâtların kuruluşundan sonraki gayeye yönelmiş hareketleri hazırlık hareketleri olarak kabul mümkün olmayacağından bunları 146. madde şümulünde kabul, zaruret ifade eder.

Bu nedenlerledir ki:

devletin kuruluşunu teşkil eden siyasi ve içtimaî nizam ve temel organları ile temel ve kamu haklarına tecavüze yönelmiş fiiller, TCK'nın 146. maddesindeki suçun maddî unsurunu teşkil eder.

c) SUbut bulan fiillerin hukukî tavsifi:

Fiillerin gayesini açıklarken işaret olunduğu gibi:


sanıkların Marksist-Leninist bir düzenin, yani komünizm rejiminin gerçekleştirilmesi gayesi altında toplanarak, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu adı ile anılan gizli bir örgüt kurdukları bir vakıa olarak sübuta ermektedir.

Komünizm deyimi; kişilerin kabiliyetleri ölçüsünde topluma yararlı oldukları ve ihtiyaçları ölçüsünde toplumdan yararlandığı en son dönemdeki idare şeklini ifade eder (Siyasi Terimler Sözlüğü, derleyen Maurice Cranston, çeviren Candan Selek Ataöv). ekonomik yönü ile bu felsefeyi ihtiva eden bu düzen, siyasî yönü ile de proletarya diktatörlüğünü öngörmektedir. Bu itibarla bu düzende olan devletlerde, mülkiyet ve miras haklarından; millî hâkimiyetten ve bunun neticesi olan serbest seçme ve seçilme gibi hak ve hürriyetlerden bahsedilemez. Halbuki Anayasamız, bu haklara yer veren ideoloji esaslarını benimsemiş ve devletin bu ideolojik esaslarım birer müessese olarak şekillendirmiştir. Bu nedenle komünizm düzeninin getirilmesi, Anayasamızın kabul ettiği düzen yerine, sistem ve prensip olarak değişik bir düzenin getirilmesi olacağı; bunun da Anayasanın tadili anlamını taşıyacağında şüphe yoktur.

Komünizm düzenini gerçekleştirmek amacını güden Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun bu gayesi ile TCK'nın 146. maddesinde yazılı bir suçu işlemek üzere, teşekkül etmiş; icra ettiği fonksiyonu itibariyle Sinan Cemgil'in deruhte ettiği bir reisinin bulunması, gruplara veya hücrelere ayrılmak suretiyle bir disiplin altında çalışması ve hatta aralarında yargılama sistemi kabul edip. buna göre yargılamalar dahi yapılması ve bütün mensuplarının silâhlı olması gibi hüviyeti ile TCK'nın 168. maddesinde yazılı bir çete niteliğinde olduğu aşikârdır.

Marx-Lenin felsefesine uygun devrimlerin tahakkukunda, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra ve bilhassa günümüzde, eski tecrübelerden edinilen kanaatlara müstenid ve zamanımızın şartlarına uygun geliştirilmiş taktik ve usuller kullanıldığı, bütün dünyaca bilinen bir gerçektir. Devrimin, ancak işçilerin yapacağı bir ihtilâlle gerçekleştirilebileceği şeklindeki düşünce artık yerini; demokratik düzenin hâkim olduğu devletlerde yalnız işçilerin yapacağı bir ihtilâlin kâfi olamayacağı, gayri millî olarak kabul edilen; emperyalizm ve bunların işbirlikçileri ile feodal kalıntılar dışında kalan işçi-köylü,. aydın ve memuru ile tüm halkın iştiraki ile yapacağı bir ihtilâlin gerektiği düşüncesine terketmiştir. Bunun için de bütün sınıfları bu gayeye iten usul ve taktikleri kullanarak taraftar temin etme yoluna gidildiği takdirde ihtilâlin kendiliğinden oluşacağı bir öncü grubunun sürekli olarak bu usul ve taktikleri kusursuz sürdürmeleri gerektiği fikri benimsenmiştir. Sanıkların da bu tür mücaddelerinde, âdeta beynelmilel bir hüviyet iktisab etmiş bulunan ve teorisyenlerin tavsiye ettikleri usul ve taktikleri uyguladıkları, fiillerinin mahiyeti ve cereyan tarzı ile tereddütsüz bir .şekilde anlaşılmaktadır. Başlangıçta saldırı, bir yerin basılması, bir yerir işgali, grev ve boykot ve sokak hareketleri şeklinde başlayan; silâh ve cephane bulunması muhtemel yerlere tecavüz, banka soygunları ve adam kaçırma şeklinde kademe kademe şiddetlenen eylemlerin, şehir ve kır gerillacılığında tavsiye edilen taktiklerin Türkiye şartlarına uydurulmak suretiyle paralelinde olan hareketler olduğunda şüphe yoktur. Bu itibarla altında yatan siyasi sebepler ve ulaşılmak istenen gayenin mahiyeti gibi nitelikleri bir tarafa itilerek bu eylemleri alelade kamu düzenini bozan fiiller ve mücerret banka soygunu ve adam kaçırma şeklinde kabul ile o şekilde hukukî değerlendirme yapılması mümkün olamaz.

1 — Sanıkların yürüttükleri eylemler tek tek değil de, tüm olarak değerlendirildiğinde; banka soygunu, adam kaçırma, polislerin kurşunlanması ve Kürecik'teki Amerikan üssünün berhava edilmesine teşebbüse Hîşkin fiillerin, Anayasa nizamına tecavüze yönelmiş fiiller olarak kabul edilmesi gerektiği; Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesinin tartışılması sırasında temas edildiği gibi Anayasa nizamına tecavüze yönelmiş hareketlerin mevcudiyeti, anılan maddeye göre ceza tayini için kâfi bulunduğuna nazaran; bu fiillere katılmış bulunan sanıkların TCK'nın 146. maddesine göre cezalandırılmalarında bir yanılma düşünülemez. Bu nedenledir ki; sanık vekillerinin, yukarıda sayılan ve dava konusu olan olaylara katılan sanıkların fiillerinin TCK'nın 168-171. maddelerine uygun düştüğüne değinen temyiz sebeplerinde isabet görülmediği gibi; çetenin gayesine yönelmiş fiilleri ayrı ayrı müstakil suç saymak yahut da çete teşkili içinde mü'alâa etmek şeklindeki düşünüş. TCK'nın 146. maddesinde yazılı suçu işlemek için mücerret çete teşkil etmeyi müstakil suç sayan kanun koyucunun maksadına aykırı düşer.

Bir an için kanun koyucunun asıl maksadı ve 146. maddeye hâkim olan ruh bir yana bırakılarak sözü geçen maddede ya-sılı «cebren teşebbüs edenler» deyiminin mutlak anlamından hareketle, bu maddeye göre ceza tayini için; hukuki anlamda «teşebbüs» sayılabilecek bir fiilin mevcudiyetinin şart olduğu kabul olunsa bile, sanıkların fiillerinde bu şartlar da mevcut görülmüştür.

Şöyle ki:

TCK'nın 146. maddesi «cebren teşebbüs edenler» demekle iktifa etmiş, bu suretle nakıs ve tam teşebbüs tefriki yapmamıştır.
Anılan kanunun 61. maddesinin «Bir kimse işlemeyi kastettiği bir cürmü vesaiti mahsus ile icraya başlayıp da ihtiyarında olmayan esbabı maniadan o cürmün husulüne muktezi fiilleri ikmal edememiş ise...» hükmünü ihtiva etmektedir.

Şuna işaret etmek gerekir ki:

«teşebbüsün» hukuki mahiyetinin tayininde, kanunların genel olarak cezalandırmadıkları «hazırlık hareketleri» ile cezalandırdıkları «icra hareketlerinin» tefriki bakımından müşkülât doğmaktadır. Bu hususta doktrinde muhtelif görüşler belirmiş, neticede «icra hareketlerinin* tayininde hukukçuların birleştikleri ortak bir kıstas bulunamamıştır.

TCK'nın 61. maddesinin ifadesinden, teşebbüsün varolabilmesi için:

a — Kast
b — Elverişli vasıta
c — İcraya başlanması
d — Failin elinde olmayan sebeplerden dolayı icra hareketlerinin tamamlanmaması veya neticenin husule gelmemesi gibi başlıca dört «artın mevcudiyeti aranmaktadır.

Dava konusu olayda, sanıkların fiillerinde bu şartların mevcut olup olmadığını tetkik ettiğimizde:

a — Buradaki kastın, işlenmeye karar verilen bir cürmün tamamlanması iradesinden ibaret olduğunda şüphe yoktur. Sanıklar evvelâ, Marksist-Leninist bir düzen kurmayı tasarlamışlar, bu tasavvurlarını karar mevkiine koyarak, bu maksatla silâhlı çete teşkil edip, bundan sonra da gayeye doğru yolalarak; polislerin kurşunlanması, adam kaçırma, banka soygunu gibi bazı fiillerde bulunmuşlardır. İşlenilmesindeki siyasî sebepler nazara alındığında bu fiillerin, işleme kararında kaldıkları Anayasanın tebdili suçunun tamamlanmasına matuf olduğunda şüphe bahiskonusu değildir. Şu halde sanıkların fiillerinde kanunun, teşebbüste aradığı kast mevcuttur.

b — Elverişli vasıta:

Bir suçun işlenmesinde şu vasıtalar elverişlidir, şunlar elverişli değildir şeklinde peşinen kesin bir beyanda bulunmak mümkün değildir. Doktrinde buna verilen örnekte, olduğu gibi, şeker, adam öldürme için elverişli bir vasıta değildir; fakat şeker hastalığına müptelâ bir kimsenin öl^ dürülmesinde elverişli vasıta olabilir. Bu itibarla, suçta kullanılan vasıtaların elverişli olup olmadığının tayininde; suçun mahiyeti, suçu işleme tarzı ve suçun işlenmesi sırasındaki şartların beraberce mütalâa edilmesinde zaruret vardır.

Sanıkların işlemeyi kastettikleri suçun, Marksist-Leninist bir düzen kurmak suretiyle Anayasayı tebdilden ibaret olduğu yukarıda belirtilmiştir. Gene 1. Dünya Savaşı'ndan sonra, bu düzeni gerçekleştirebilmek için Lenin'in taktikleri zamanın şartlarına uydurularak, şehir ve kır gerillacılığı adı verilen. bazı usuller kullanıldığına, bunların da, baskınlar, işgaller, boykotlar, adam kaçırma ve banka soymak gibi hareketler olduğuna işaret edilmiş ve sanıkların da memleketin şartlarına uydurularak bu hareketleri aynen uyguladıkları açıklanmıştı.

Sanıkların aynen uygulamaya çalıştıkları Carlos Marighella'nın «Şehir Gerillası» adlı kitabında aynen şöyle denilmektedir:

«Bu sürekli siyasal buhranı, kentlerde ve kırda birtakım silâhlı hareketlere girişerek silâhlı çatışmaya dönüştürmek gerekir. Bu da, iktidarı elinde bulunduranların, siyasî durumu askeri duruma dönüştürmeye zorlayacaktır. Diktanın yaratacağı bir durum esasen bir sürü uygunsuzlukların sorumlusu olan rejimin polis ve ordusuna karşı kitlelerin başkaldırmasına sebep olacaktır. Kitle ve gerilla öncüsünün birliği, devletin bürokrat ve askerî mekanizmasını yoketmeye ve iktidarın ele geçirilmesine yönelecektir.» (Sayfa 40.)

«Devrimci savaş stratejimiz birbirini bütünleyen üç durumu gözönüne alır. Şehir gerillası, kır gerillası ve psikolojik savaş...» (Sayfa 46.)

«Gerilla, bence Brezilya devrimcilerini birleştirmek ve halkımızı iktidara getirmek için tek yoldur...» (Sayfa 60.)

«İktidarı ele geçirmenin ve emperyalizmi kovmanın •gerilla savaşı stratejisi ile gerçekleşebileceğini ileri sürüyoruz...», «Devrimci savaşın bütünleyicisi olan gerilla, kitleleri iktidara götüren yoldur...» (Sayfa 79.)

«Banka soygununu şehir gerillası bir propaganda aracı ola-, rak kullanabilmelidir. Soygun yapılır yapılmaz, derhal broşür, el ilânı gibi araçlarla şehir gerillasının emperyalizmi, egemen sınıfları ve diktayı soymanın amaçları ve ilkeleri halka açık seçik anlatılmalıdır...» (Sayfa 119.) (İş Bankası Emek Şubesi soygunundan sonra aynı usu! tatbik edilmiş, yayınlanan bildiri ile amaç kamuoyuna açıklanmıştır.)

«Adam kaçırma işine çok özel durumlarda ve halkın sempati ile karşılaması koşulu ile girişilmesidir...» (Sayfa 127.)

«Halk arasında her zaman, diktanın kötülüklerini açığa ka-vuşturan veya ajitasyonu artıran gizli gazete, duyuru ve bildiri dağıtmak gerekir. Bu yayının varlığı birçok kişinin davamıza katılmasına yararlı olur...» (Sayfa 129.)

«Bazı yöneticilerin yolsuzluk, hata ve kötülüklerini istismar ederek, bizzat kendilerinin sansür ettikleri haber araçlarında bu konuda açıklamalar yapmaya zorlamalıdır...» (Sayfa 130.)

«Şehir gerillası, desteğini elde etme amacıyla eylemini her zaman halkın çıkarları doğrultusunda sürdürecektir...», «Gerillanın halkın yararına işe karışmada gösterdiği inatçılık onun desteğini elde etmenin en iyi biçimidir. Vatandaşların oldukça büyük bir bölümü eylemi ciddiye aldığı andan itibaren, zafer garantilenmiştir. Dikta baskıyı artırmaktan başka hiç bir şey yapamayacaktır. Bu da vatandaşların hayatını daha da dayanılmaz hale sokacaktır... İşte böylelikle gerillalar kitlelerin desteğini kazanacaklar, diktayı devirecekler...» (Sayfa 134-135.)

Bu düşüncelerden sarahatle anlaşılmaktadır ki; gerilla, iktidara gelmenin yegâne yoludur. Bu savaşta kullanılan taktik ve usuller, siyasî iktidarın itibarını zedelemek suretiyle halkın sempatisini kazanmak ve böylece bir ihtilâl ortamı yaratılarak, bu konuda halka öncülük yapma gayesine matuf' bulunmaktadır. Şu hale nazaran, dava konusu bir ihtilâl teşebbüsü olarak değerlendirmek ve ona göre elverişli vasıtayı tayine çalışmak hatalı bir değerlendirme olacaktır. Sanıklar gayelerine ulaşmak için, bazı usul ve taktikler kullanmakta ve bu taktikleri yerine getirebilecek silâh ve cephaneye de sahip bulunmaktadırlar. Bu usul ve taktiklerle neticeye ulaşıldığı, örnekleri ile sabittir. (Küba'da olduğu gibi) baskın, boykot, adam kaçırma ve banka soyma gibi eylemler suçta kullanılan vasıtalardır. Bu eylemler kesintisiz olarak sürdürülecek ve bunların, halkın yararına yapıldığı intibaı yaratılarak halk kitlelerinin sempatisi kazanılıp, kısa bir dönemde fiiller ihtilâle dönüşecektir. Şu halde, suçun İşleniş tarzına göre vasıta olarak kullanılan bu eylemlerin elverişli vasıtalar olduğunda tereddüt edilemez.

c — İcraya başlama:


Kanunun genel olarak hazırlık hareketlerini cezalandırmamasının nedeni, bunların henüz ceza kanunlarının herhangi bir hükmünü ihlâl etmiş bulunmaması te failin suç işleme iradesini, yani kastım sarahate kavuşturmuş olmamasıdır. Şu hale nazaran, bunların dışında kalan hareketler yani failin, suç işleme hususundaki kastını belirten, tereddütsüz açıklığa kavuşturan fiiller, cezayı gerektiren icra hareketleridir. Kanunumuzun 61. maddesinin «Bir kimse işlemeyi kasteylediği bir cürmü...» şeklindeki ifadesiyle bu görüşün benimsendiği anlaşılmaktadır. Gene aynı maddede bahis-konusu edilen «Vesaiti mahsusa ile icraya başlayıp da» şeklindeki ifade de «icraya başlama» ile failin, işlemeyi kasteylediği cürümleri açıklığa kavuşturan fiiller ifade edilmek istenilmiştir. Yukarıda işaret olunduğu gibi sanıkların, polislerin kurşunlanması, adam kaçırma, banka soyma ve Amerikan üssünün berhava edilmek istenilmesi gibi fiilleri ile Anayasayı tebdil etmek kastını taşıdıkları tereddütsüz anlaşılmaktadır. Şu hale göre de bu fiiller icraî hareketlerdir. Bu gerçek muvacehesinde suçun ika tarzına göre sanık vekillerinin tipik bir ihtilâl teşebbüsünden ibaret olan 21 Mayıs olayları ile ilgili Askeri Yargıtay Kararlarının emsal gösterilmesindeki düşünce tarzında isabet düşünülemez.

d — Sanıklar, kır gerillacılığını başlatmak üzere Akçadağ yörelerindeki mağaralarda toplanarak bir süre eğitim yapmışlardır. Görev alabilecek duruma geldiklerine kanaat getirerek, gruplara ayrılıp ilk görevi, Sinan Cemgil başkanlığındaki grup almış, Kürecik'teki Amerikan Radar Üssünü imha etmek üzere diğer gruplardan ayrılmışlardır. Fakat 31.5.1971 günü Gölbaşı İnekli köyü civarında devlet kuvvetleri ile yapılan müsademede bazıları ölmüş, bazıları da yakalanmışlardır. Bu müsademeye muttali olan ve dağda görev almak üzere bekleyen diğer grup mensupları bu ortam içinde eylemlerine devamın faydasızlığına kani olarak dağılmışlardır. Hadisenin şu cereyan tarzından anlaşıldığı üzere, sanıkların maksatları, gayeye ulaşmak için kabul edilen usul ve taktiklere devam etmek ise de, Gölbaşı harekâtının başarısızlıkla neticelenmesi, devlet kuvvetlerince sıkı takip edilmeleri gibi ellerinde olmayan sebeplerle icra hareketlerini tamamlayamamışlardır.

Yukarıdaki izah tarzından anlaşıldığı gibi; polislerin kur-şunlanması, Amerikalı Finley ve dört Amerikalının kaçırılması ile İş Bankası Emek Şubesinin soygunu ve Gölbaşı harekâtı fiillerine katılan sanıklardan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan, Mete Ertektn, Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan, Hacı Tonak ve Metin Güngörmüş'ün işbu fiilleri, mahiyeti ve yöneliş gayesi itibariyle teşebbüsün şartları aranmaksızın Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesini ihlâl eder nitelikte olduğu gibi; anılan maddeye göre ceza tayin edilebilmesi için. teşebbüsün şartlarını'ihtiva eden bir fiilin mevcudiyetinin zaruri olduğu kabul olunsa dahi, yukarıda açıklandığı gibi sanıkların fiillerinde bu şartlarda mevcut olduğundan sanıklar vekillerinin, bu sanıkların fiillerinin, Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesinin unsurlarını ihtiva etmediğine ilişkin temyiz sebepleri varit ve kabule değer görülmemiştir.

2 — Sanıklardan Osman Arkış, Cengiz Baltacı, Mustafa Çubuk, Semih Orcan, Ercan Öztürk, Metin Yıldırımtürk, Mehmet Asal, Atilla- Keskin, Mehmet Nakipoğlu ve Recep Sakın'ın sübut bulan fiillerinin tavsifi.

Fiillerin sübutu incelenirken işaret olunduğu gibi sanık Recep Sakın'ın Amerikalı Finley'in kaçırılması olayına katıldığı hususunda inandırıcı bir delil mevcut olmadığından, sanığın bu, olaya katıldığını kabulde isabet görememiştir. Sanığın, sadece THKO mensubu olarak dağda toplananlar arasında bulunduğu anlaşılmaktadır.

Atilla Keskin'in Elfetih'de eğitime tâbi tutulmuş bir gerillacı olarak, kır ve şehir gerillacıları arasında irtibat sağlamış, bunlara para ve malzeme götürmüş olduğu anlaşılmakta ise de; bu fiiller, THKO'nun hayatiyetini devam ettirmesine ilişkin faaliyetler olup, Anayasa nizamı aleyhine yönelmiş fiiller olarak nitelendirilmesi mümkün olamaz. Ancak sanığın, Elfetih'te gerilla eğitimi görmesi ve diğer faaliyetleri ile THKO mensubu olduğu anlaşılmakta ve bu itibarla fiili, gizli olan bu örgüte girmiş olmaktan ibaret kalmaktadır.

Sübutla ilgili temyiz sebepleri tetkik olunurken işaret olunduğu gibi, sanık Mehmet Nakipoğlu'nun kır gerillasına iştirak ettiği hususunda, müdafaasını cerh edecek nitelikte kat'i bir delil bulunamamaktadır. Ancak düşüncelerinden ve diğer sanıklarla olan münasebetlerinden ve gizli bir örgüt olması bakımından ancak mensup olanların bilebileceği bu örgütün kurulduğunu sanık Metin Yıldırımtürk'e söylemesinden sanığın, bu örgüte katıldığı anlaşılmaktadır.

Sanıklardan Metin Yıldırımtürk ile Mehmet Asal ise; THKO mensubu olarak dağ gerillasına İştirak ettiği gibi. Gölbaşı ha-' rekâtından evvel Kürecik civarında yol keşfi yapmaları sebebiyle TCK'nın 146. maddesine tevfikan cezalandırılmışlarsa da; her iki sanığın da Gölbaşı harekâtına katılmamış olmaları muvacehesinde harekât başlamadan evvel yol keşfi yapmaları THKO'ya mensup olmaktan daha ileri giden bir fiil olmadığından bu sanıkların fiilleri de gizli örgüte girmiş olmaktan ibaret kalmaktadır.

Sanıkların fiillerinin mahiyeti bölümünde işaret olunduğu gibi; THKO'nun gayesi, komünist bir düzeni gerçekleştirmek olup, bu Anayasayı tebdil anlamını taşımaktadır. Şu hale nazaran bu gizli örgütün TCK'nın 146. maddesindeki suçu işlemek için kurulduğu şüphesizdir.

Bu örgütün mensubu oldukları anlaşılan sanıklardan Osman Arkış, Cengiz Baltacı, Mustafa Çubuk, Semih Orcan, Ercan Öztürk, Metin Yıldırımtürk, Mehmet Asal ve Recep Sakın'ın silâhlı olarak Akçadağ yörelerindeki mağaralarda toplanıp, ilerdeki eylemlerinde başarılı olabilmek için eğitimler yaptıkları tereddütsüz sabit olmaktadır. Ancak bu sanıkların, dağda toplanmalarından gayrı, gayeye yönelmiş hiç bir fiilleri tespit edilememişti. Dağda toplanmayı ise. gizli örgütün gayesine, yani Anayasa nizamını ihlâle yönelmiş bir fiil olarak nitelendirmek mümkün olamaz.

Bu itibarla esasen THKO'na mensup olup dağda toplanarak eğitim yapmış bulunan Osman Arkış. Cengiz Baltacı, Mustafa Çubuk. Semih Orcan. Ercan Öztürk, Metin Yıldırımtürk, Mehmet Asal ve Recep Sakın ile; THKO'na mensup oldukları anlaşılan Mehmet Nakipoğlu ve Atilla Keskin'in fiillerinin, TCK'nın 168. maddesine uygun olduğu teemmül edilmeden anılan kanunun 146. maddesine tevfikan cezalandırılmaları kanuna aykırı bulunmuş, sanık vekillerinin suç vasfına değinen tem-yiz sebepleri bu sanıklar için varit görülmüştür.

Sanık Mehmet Asal ve Semih Orcan vekili, Niyazi Ağırnaslı 19.11.1971 tarihli lâyihasında, bu iki sanığın tahliyesi talebinde bulunmuş ise de; bir tedbirden ibaret olan tutuklama kararlarına itiraz ve tutuklama müzekkeresinin geri alınması 353 sayılı kanunda ayrı kanun yollarına tâbi tutulmuş ve tutuklama kararlarına itiraza ve tutuklama müzekkeresinin geri alınmasına ilişkin talepler üzerine kanunun yetkili kıldığı mahkemelerin kararlarının kesinliği kabul edilmiştir. Anılan kanunun 77. maddesinin tutuklama müzekkeresinin geri alınması sebeplerinden kabul edilen «beraat veya kamu davasının düşmesi» kararlarının Yargıtayca re'sen verilmesi halinde aynı za-manda tahliye karan vermek mümkün olabilir. Bu itibarla tahliye talebi bir temyiz sebebi niteliğinde olmadığından sanıklar vekilinin, sanıkların tahliyelerine ilişkin temyiz sebebi tetkik dışı bırakılmıştır.

3 — Sanık Kor Kocalak ve Sevim Onursal'ın fiillerinin hukukî vasfı:

İş Bankası Emek .Şubesi soygununu yapan sanıkların giz-lenmeleri için sanık Kor Koçalak'ın, diğer sanık Sevim Onursal ile temas edip, adı geçenin evini temin ederek sanıkların burada gizlenmelerini sağladıkları sübuta ermektedir. Mahkemece sanıkların bu fiili, TCK'nın 146/3. maddesine uygun mütalâa edilerek o şekilde ceza tayin edilmiş ise de; bu hukukî değerlendirme hatalı görülmüştür.
TCK'nın 146. maddesinin 2 ve 3. fıkraları, aynı kanunun 64 ve 65. maddelerine istisnaî bir hüküm getirmiş olmakla beraber; bu istisnaî durum sadece ceza uygulamasına ilişkin olup; iştirak müessesesinin genel nitelikleri hilâfına bir hükmü ihtiva etmemektedir. Bu itibarla suça iştirak müessesesinin ana kuralı gereğince, suça iştirakin bahiskonusu edilebilmesi için failin, suçlularla önceden, yani suçun işlenmesinden evvel anlaşması ve işbirliği yapması şarttır. Sanıkların, İş Bankası Emek Şubesi soygunu failleri ile evvelden anlaştıklarını teyit eden hiç bir delil mevcut olmadığı gibi: aksine gerek diğer sanık-ların ifadelerinden, gerekse sanıkların samimi beyanlarından evvelâ Olca Altmay'ın evinde gizlenmekte olan soyguncuların burasının tehlikeli olduğuna kanaat getirmeleri üzerine, sanık Kor Koçalak'ı çağırarak gizlenmeleri için bir yer temin etmesini rica ettikleri, sanığın da bu teklifi kabul ederek durumu diğer sanık Sevim Onursal'a naklettiği, onun da muvafakati üzerine banka soyguncularının, Sevim Onursal'ın evine gelerek gizlenmeye başladıkları anlaşılmaktadır.

Sanıkların sübut bulan bu fiillerinin tezahür şekline göre TCK'nın 296. maddesinde yazılı suçlara yataklık etmek suçunu teşkil ettiği düşünülmeden TCK'nın 146/3. maddesine göre ceza tayini kanuna aykırı olduğundan; sanıklar vekilinin suç vasfına değinen temyiz sebepleri varid ve kabule değer görülmüştür.

4 — Sanık İrfan Uçar'ın fiilinin hukukî tavsifi sübuta ilişkin temyiz sebeplerinin incelenmesi bölümünde işaret olunduğu gibi; sanığın. Amaç apartmanındaki Hülagu Çan'a ait daireyi kiraladığı; eylemlere iştirak eden sanıkların bu daireyi karargâh olarak kullandıkları sübuta ermekle beraber sanığın başka bir fiili tesbit edilememiştir. Bazı eylemlerin yapılmasından evvel sözkonusu daireyi kiralaması, diğer sanıkların da kaçırdıkları şahısları bu evde saklamış olmalarından sanığın eylemlerden evvel müzahir olacağı hususunda diğer sanıklara vaad-de bulunduğu neticesine varıldığından sanığın fiili TCK'nın 146/3. maddesine uygun bulunduğu; mahkemenin de aynı ka-naatla karar verdiği, bu itibarla sanığın fiilinin hukukî değer-lendirilmesinde herhangi bir yanılma müşahade edilmediğinden sanık vekillerinin bu sanığa ilişkin temyiz sebepleri kabule değer görülmemiştir.
Ancak sanık hakkında, aynı gayeye müteveccih başka fiilinden dolayı İstanbul Sıkıyönetim Askerî Savcılığı'nca dava açılıp, yapılan duruşması sonunda TCK'nın 146/3. maddesine tevfikan mahkûmiyet kararı verildiği; keza başka bir fiilinden dolayı da Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı'nın 26.11.1971 gün ve 971/211-153 sayılı iddianamesi ile TCK'nın 146/1. maddesi gereğince tecziye talebiyle ayrı bir dava açıldığı anlaşılmaktadır.
Sanığın fiilleri ayrı ayrı değil de tüm olarak değerlendirilip ona göre hukuki tavsifi gerektiğinden .sanığın, aynı gayeye müteveccih olan muhtelif fiillerine ait davalar birleştirilerek karara varılması gerekirken bir tek bu fiili nazara alınarak hükme varılması hatalı bulunmuştur.

ni — UYGULAMAYA İLİŞKİN TEMYİZ SEBEPLERİ:

Sanıklardan Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan, Recep Sakın, Mustafa Yalçıner, Metin Yıldırımtürk, Mehmet. Nakipoğlu, Atilla Keskin, Ercan Öztürk, Osman Arkış, Metin Gün-görmüş, Semih Orcan, Mehmet Asal, Mustafa Çubuk, Hacı Tonak, Cengiz Baltacı, Ahmet Erdoğan ve İrfan Uçar vekilleri, sanıkların bütün eylemlerinde can kaybına sebep olmaktan dikkatle kaçınmış ve yargı organları önünde olayları doğrulukla anlatmış olmaları nazara alınmadan ve kişisel hiç bir çıkar gütmeden sadece yurdun bağımsızlığı ve anayasal reformların gerçekleşmesi yönünde eylemlere giren sanıkları, bu eylemlere iten sosyal nedenler üzerinde durulmadan genel bir ifade ile «TCK'nın 59. maddesinin tatbikine dair talepler, sanıkların mahke-medeki tutum ve davranışları itibariyle kabule şayan görülmemiştir» şeklinde, taleplerin reddolunması kanuna aykırı olduğunu iddia ve beyan etmişlerdir.

TCK'nın 59. maddesi ile (cezayı azaltıcı takdiri sebepler) müessesesi kabul edilmiş olmasına rağmen madde muhtevasında, nelerin veya ne gibi hallerin takdiri tahfif sebep konusu olabileceği gösterilmediği gibi takdiri tahfife konu olabilecek hususların genel karakteristik vasıflarından dahi bahiskonusu edilmemiştir. Bu nedenledir ki, bir davada takdiri tahfife konu olabilecek hallerin bulunup bulunmadığının tayin ve tespiti tamamen mahkemelerin mutlak takdir hakkına taallûk eden bir keyfiyet olduğu bunun da Yargıtayca kontrolü, müessesenin mahiyetine uygun düşmeyeceği şüphesiz ise de bu doktriner görüşe karşılık mahkemelerin bu takdir haklarının dahi Yargıtaylarca kontrol edildiği. Askerî Yargıtay Daireler Kurulunun bağlayıcı nitelikte olan aynı görüşteki kararlarının bulunduğu da bir gerçektir.

Bugüne dek uygulamadaki bu gerçek açısından sanık vekillerinin buna ilişkin temyiz sebeplerini tetkik ettiğimizde:

Türkiye'nin tam bağımsız olmadığı ve Anayasal reformların gerçekleştirilmediği iddiaları yıllardan beri sinsi sinsi fırsat bekleyen aşırı sol öncülerinin zamanın siyasi iktidarlarının tedbir alma gücünden yoksun olduğu bir ortamda halkın vatanseverlik duygularının ve siyasi yönü olmayan masumane isteklerinin istismarı ile; halk kitlelerini harekete geçirebilmek için kullanılan bir heyecan unsuru, bir slogan ve ihtilâl ortamının hazırlanması gayretinden, halka şirin görünme yollarından başka bir şey değildir. Çünkü sanıkların kabul ettikleri Marksizm; teori ile eylemin birleşmesini şart koşan bir anlayışın ifadesidir. Bu itibarla Anayasanın öngördüğü reformların gerçekleştirilmesinin Marksizm teorisinin eylemleri olduğunda şüphe olmayan fiillere sanıkları iten sebepler olarak kabul mümkün olamaz.

Silâhlı olan sanıkların can kaybına sebep olmamaları İse bir tesadüfün eseridir. Aynı gaye için çalışan ve İstanbul'da eylemler'de bulunan arkadaşlarının adam öldürmüş olmaları da bu düşünüşü teyit etmektedir.

Keza duruşmadaki itirafın samimiyetinin tayin ve teshitir sanıklara daha yakın olan ve bütün mahkeme süresince onları müşahade eden hâkimlerin tayin ve tesbit edebileceği bir hu-sustur. Bu nedenlerledir ki, bu hususların TCK'nın 59. madde-sinin tatbikinde nazara alınmadığına ilişkin temyiz sebepleri kabule şayan' görülmemiştir.

TCK'nın 59. maddesinin gayesinin; hâkime, olaya ve suçluya en uygun bir ceza tayin edebilmek imkânını bahşetmek olduğundan şüphe yoktur. Esasen maddede takdiri tahfife konu olabilecek hususların sayılmamasının nedeni de; suçların, namütenahi şekilde işlenişi ile; suçluların, çeşitli karakterli oluşundan takdiri tahfife konu olabilecek hususların evvelden gayeye uygun bir şekilde tesbit ve tahmin edilmemesinin imkânsız oluşudur.

Ceza kanunlarında umumiyetle suçların cezası 2 had arasında gösterilmiş olmasına rağmen, bazı suçların cezaları sabittir, yani ceza aşağı ve yukarı hadler arasında gösterilmemiştir. Kanundaki cezaların iki had arasında gösterilmiş olan suçlan işleyenlere ceza tayin ederken bu iki had arasında serbestçe uygun olan cezayı tayin etmek suretiyle hâkim, olaya ve suçluya en uygun cezayı tayin etme olanağına sahip ise de: sabit cezalı suçları işleyenler hakkında bu olanağa malik olmadığı şüphesizdir. Bu ahvalde ise TCK'nın 59. maddesi ile aynı ga-yeye ulaşılması zorunluğu vardır. Bilhassa sabit cezalı suçların toplu olarak işlenmesi halinde, aynı toplulukta bulunan şahısların fiillerine uygun olan cezanın tayininde ve şahıslara tertip olunacak cezalarda uygunluğun temininde bu zaruret kendini daha fazla hissettirir.

Dava konusu olaylarda sanıkların gayeleri aynı olmakla beraber fiillerinin aynı olmadığı aşikârdır. Sanıklardan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan dava konusu fiillerin hemen hemen hepsine katılmış oldukları gibi, eylemleri tertip edenlerden olmalarına rağmen, sanıklardan Mete Ertekin, sadece dört Amerikalı'nın kaçırılması eylemine katılmış, Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan, Hacı Tonak ve Metin Güngörmüş ise Kürecik'tek' Amerikan radarlarının tahribine yeltenmişlerdir.

Sanıkların fiillerine uyan TCK'nın 146. maddesi, sabit cezalı olması nedeniyle yukarıda adları geçen sanıkların tümüne ölüm cezası tayin edilmiştir. Eylemlerin hemen hemen hepsine katılmış ve eylemleri tertip etmiş olan sanıklarla; tek bir eyleme iştirak etmiş olanlara aynı cezanın tayini, TCK'nın 59. maddesinin tedvin gayesi olan hâkimin olaya ve suçluya uygun ceza tayin etmesi gerektiği kaidesine aykırı olduğu kadar, en adil ve mütenasip bir cezanın tayini prensibi ile de bağdaştırılamaz. Bu nedenlerledir ki, sanıklardan Mete Ertekin, Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan, Hacı Tonak ve Metin Güngörmüş haklarında TCK'nın 59. maddesinin uygulanmaması mad-denin tedvin maksadına aykırı görülmüştür.

IV — NETİCE:

İlgili bölümlerde sebepleri ayrı ayrı açıklanıp, kanunî ve hukukî müstenidatları gösterildiği üzere:

A) Sanıklar vekillerinin varit ve kabul değer görülmeyen usule ilişkin bilcümle temyiz sebeplerinin REDDİNE,

B) Sanıklardan Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'la ilgili olarak sanıklar vekillerince dermeyan olunan kasta, suç vasfına ve uygulamaya ilişkin bilcümle temyiz sebeplerinin reddi ile, bu sanıklar haklarındaki hükmün ONANMASINA,

C) Sanıklardan Mete Ertekin, Mustafa Yalçıner, Ahmet Erdoğan, Hacı Tonak ve Metin Güngörmüş ile ilgili olarak vekillerinin sübut, kast ve suç vasfına ilişkin bilcümle temyiz sebeplerinin REDDİNE,
Ancak sanıklar hakkında TCK'nın 59. maddesinin uygulanması kanuna aykırı görülmekle, Mete Ertekin hakkındaki hükmün bu yönde re'sen, diğer sanıklar haklarındaki hükmün aynı sebepten vekillerinin uygulamaya ilişkin temyiz sebeplerine atfen BOZULMASINA,

D) Sanıklardan Metin Yıldırımtürk, Mehmet Asal, Osman Arkış, Cengiz Baltacı, Mustafa Çubuk, Semih Orcan, Ercan Öztürk, Recep Sakın, Atilla Keskin ve Mehmet Nakipoğlu ile ilgili olarak vekillerince ileri sürülen sübut ve suç kastına ilişkin temyiz sebepleri varit ve kabule değer görülmediğinden REDDİNE,
Ancak sanıkların sübuta eren fiillerinin, TCK'nın 168. maddesine uyduğu teemmül olunmadan adı geçen kanunun 146. maddesine tevfikan cezalandırılmaları kanuna aykırı ye vekillerinin suç vasfına ilişkin temyiz sebepleri varit ve kabule şayan görülmekle bu sanıklar haklarındaki hükmün bu nedenle BOZULMASINA,
Bozma sebebine göre uygulamaya ilişkin temyiz sebeplerinin bu sanıklar için tetkikine mahal olmadığına.
Sanıklardan Mehmet Asal ve Semih Orcan vekili Av. Niyazi Ağırnaslı'nın, adı geçen sanıkların tahliyelerine İlişkin talebinin tetkikine mahal olmadığına,

E) Sanıklardan Kor Kocalak V-Î Sevim Onursal'ın sübuta eren fullerinin, TCK'nın 296. maddesine uyduğu düşünülmeden, aynı kanunun 146/3. maddesine göre cezalandırılmaları kanuna aykırı ve sanıklar vekillerinin suç vasfına değinen temyiz sebepleri varit ve kabule değer görülmekle bunlar haklarındaki hükmün bu sebeple BOZULMASINA,

F) Sanık İrfan Uçar'la ilgili olarak vekillerinin sübut ve suç kastına ilişkin temyiz sebepleri varit ve kabule değer görülmemiş ise de; aynı gayeye yönelmiş fiillerinden dolayı sanık hakkında ayrı ayrı dava açıldığı anlaşıldığıdan bu davaların birleştirilerek, tüm fiillerinin değerlendirilmesi neticesi suç vasfının tayin edilmesi zorunluğu karşısında, tetkik edilen dava konusu fiilinden dolayı neticeyi hükme varılması kanuna aykırı görülmekle sanık hakkındaki hükmün bu sebeple re'sen BOZULMASINA; kısmen tebliğnameye uygun olarak 10.1.1972 günü OYBİRLİĞİ ile karar verildi.

Başkan Üye Üye Üye Üye
Hâk. Alb. Hâk. Alb. Hâk. Alb. Hâk. Alb. Hâk. Alb. K. ERAN S. TAŞAR Y. YÜCEDAĞ Y. SARAÇ H. ERKAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Deniz Gezmiş, Arslan ve İnan'ın İdam Gecesindeki Anıları ve Kararları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron