Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

D. Gezmiş Savunmasında Atatürk'ün Lozan Zaferini Anlatıyor

Burada Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın İdam Gecesindeki Anıları ve Kararları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

D. Gezmiş Savunmasında Atatürk'ün Lozan Zaferini Anlatıyor

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Eyl 2011, 00:16

D. Gezmiş Savunmasında Atatürk'ün Lozan Zaferini Anlatıyor

O «ACILI gece»den bu yana 16 yıl geçti. Belleğimi yokluyorum. Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan ve arkadaşları hakkındaki davayı baştan sona kadar izleyen, olayı benimle birlikte yaşayan, çocukların aile ve yakınlarının acılarını paylaşan eşim Şekibe Çelenk ile birlikte düşünüyoruz. Anılarımız birbirini kovalıyor.

Bunların daha önce yazılmamış olanlarından kimilerini aşağıya alıyorum:

1 — Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının davaları sürüyor. Deniz mahkemede ortak savunmanın bir bölümünü okuyor.

Lozan Barış Andlaşması'nı anlatıyor ve elindeki yazılı metinden şunları okuyor:

«... Andlaşmaya karşı tepki (Amerika'nın tepkisi) o kadar büyüktü ki, Andlaşma metni Amerikan senatosuna bir yıl sonra getirilebilmiştir.

18 Ocak 1927 tarihinde Amerikalı Senatör Upshow şöyle diyordu:

"... Andlaşma, Timurlenk kadar hunhar. Müthiş İvan kadar sefih ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik andlaşma kabul ettirmiştir. Buna her yerde bir Türk zaferi dediler. Ve eski dünya parlamentolarını bunu kabule ikna ettikten sonra, büyük sermaye gurupları, soğukkanlı ticaret erbabı ve giderek güya bazı din temsilcileri bile, Türkiye'yi uygar uluslar masasında, uluslararası bir konuk durumuna yücelterek, Amerika'yı yüksek ülkülerinden uzaklaştırmada birleştiler.' Amerikan senatörünün Hunhar Timurlenk, Sefih Müthiş İvan ve kafatası piramidi üzerinde oturan Cengiz Han'a benzettiği kişi, emperyalizme karşı Türkiye halkının ulusal kurtuluş savaşına önderlik eden Mustafa Kemal'dir.»

Gezmiş, yazılı savunmasını böylece okumayı sürdürürken elindeki kâğıtları masanın üzerine bırakmış ve başını kaldırarak mahkeme kuruluna şunları söylemişti:

«İşte tam kaçırılacak bir Amerikalı!»


2 — Hüseyin İnan mahkemede savunmasını sözlü olarak yapıyor, toprak reformu, toprak işgalleri, ulusçuluk konularını anlatıyor ve bunların değerlendirmesini yapıyordu. İçten ve özlü konuşuyordu.

Savunmasının bir bölümünü bitirdikten sonra mahkeme kuruluna bakarak şunları söylemişti:

«Biz de silâhlı 25 kişiyle devrim yapılamayacağının bi-lincindeyiz. Bunu çok iyi biliyoruz. Ama bu işe yaşamımızı ortaya koyarak öncülük etmek istedik. Nasılsa arkamızdan gelinir diye düşündük.»

3 — Ölüm cezalarının İnfazından önce Mamak Askerî Cezaevi'nde Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan ve arkadaşlarıyla sık sık görüşüyorduk. Bu görüşmelerimizde kendilerine dışarıda yaptığımız hukuksal başvuruları, girişimleri, çalışmaları anlatıyor ve bilgi veriyorduk.
Anımsadığıma göre infazlardan iki ya da üç önceki görüşmemizde Deniz Gezmiş'e yine bu konularda bilgiler vermiştim. Görüşmemiz sona ermişti.

Ayrılıyordum. Gözlerime bakarak şunları söylemişti:

«Ağabey, faşizmin eline bir kerre düşmeyeceksin.»

4 — Ölüm cezaları kesinleşmiş, karar düzeltme istemlerimiz reddedilmişti. Yasa yolları kapanmıştı. Hüküm Büyük Millet Meclisi'nce onaylanmıştı.
İsmet İnönü imzası ile CHP tarafından, ölüm cezalarının yerine getirilmesine ilişkin yasanın iptali için Anayasa Mahkemesinde gerek usul ve gerekse esas yönlerinden iptal davası açılmıştı.

Anayasa Mahkemesi, bu yasanın usul yönünden iptaline karar vermiş ve yargılama usulü gereğince, esas hakkında hüküm oluşturmamıştı. Bu iptal kararından sonra Büyük Millet Meclisi'nce usul eksiklikleri giderilerek ölüm cezalarının yerine getirilmesine yeniden karar verilmişti. Yasa niteliğindeki bu karar karşısında CHP'nin Anayasa Mahkemesine yeniden dava açması ve yasanın esas yönünden incelenmesini ve iptal edilmesini istemesi gere-kiyordu. Çünkü CHP davayı açarken yasanın esas yönünden haksız, yanlış olduğuna ve ölüm cezalarının yerine getirilmemesinin toplumsal çıkarlara uygun olduğuna inandığını dava dilekçesinde dile getirmişti.

Buna rağmen CHP ölüm cezalarının yerine getirilmesine ilişkin yasanın iptali için yeniden dava açmamış ve görevini yerine getirmemişti. Bu tutarsızlığın ve geriye dönüşün tarihsel sorumluluğunu üstünde taşıyordu. Bu durum karşısında yürürlükteki Anayasa hükümlerine göre Cumhuriyet Senatosu üye tam sayısının altıda birinin dava açma hakkı bulunduğundan bu yola başvurmaktan başka çıkar yol kalmamıştı. Bunun için de 31 imza gerekmekteydi. Millî Birlik Komitesi üyelerinin tamamı yani 22 kişi imza vermeyi kabul etmişlerdi. CHP Genel Sekreteri Kâmil Kırıkoğlu'nun girişimleri ve çabalarıyla CHP'den altı senatörün imzası sağlanabilmiş, geri kalan CHP senatörleri imza vermekten kaçınmışlardı. İmzalar 28'de kalmış ve 3 imza eksikliği nedeniyle Anayasa Mahkemesine dava açılamamıştı.

Elimiz böğrümüzde kalmıştı. Biçimsel Adalet'in acısını bir kez daha ama yaşamsal biçimde iliklerimize kadar duymuştuk.

Adam öldürmemişlerdi. Kimseyi yaralamamışlardı. Kaçırdıkları Amerikalılara insanca davranmışlardı. Bunu Amerikalılar mahkemede açıklamışlardı. Olağan, yansız, adil bir mahkemede yargılanmaydılar bugün yaşayacaklardı.

Bugün demokrasiyi ve İnsan Hakları'nı dilinden düşürmeyen ve meydanlarda nutuklar veren Süleyman Demirel ve ekibinin, o günlerde, Büyük Millet Meclisi'nde infazların yapılması için kendilerinden geçercesine ne büyük çabalar gösterdiğini gözlerimin önüne getiriyor ve geçmişi ibretle anımsıyorum.

Deniz'in de söylediği gibi: «Faşizmin eline bir kerre düşmeyeceksin.»

28 Nisan 1988
T. B. M. Meclisine Başvuru


Cumhuriyet gazetesi bana, eski başbakanlardan Adnan Menderes, eski bakanlardan Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın itibarlarının iade edilmesi ve mezarlarının «anıt mezar»lara nakli konularında ne düşünüyorsunuz diye soruyor.

Bu soru 12 Mart döneminde ölüm cezasına çarptırılan ve cezaları infaz edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ı da ilgilendirdiği için verdiğim kısa yanıt, buraya aktarmakta yarar görüyorum. Soruyu şöyle yanıtladım:

— Ben siyasal suç - adi suç ayrımı yapmadan tüm ölüm cezalarına karşıyım. Yani siyasal suç - adi suç ayırımı yapan hukukçuların görüşlerine katılmıyor ve insanlığın yüzkarası olan, bu ilkel ceza anlayışına karşı çıkıyor ve ölüm cezasının kaldırılmasını istiyorum. Bu nedenle 27 Mayıs döneminde açılan davaların hukuksal tartışmasına girmeden eski Başbakan Adnan Menderes, eski bakanlardan Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın ölüm cezasına çarptırılmalarını ve bu cezaların infaz edilmesini yanlış buluyorum. Çünkü ölüm cezası insanın yaşam hakkını ortadan kaldıran, caydırıcı niteliği olmayan ceza hukuku açısından bir «ceza» niteliği de taşımayan bir yaptırımdır.

Bu nedenle ölüm cezasının yasalarımızdan çıkarılması gerektiğine inanıyorum. Ancak bugün cenazelerin nakli olayı, devlet töreni yapılarak, demeçler verilerek, yayınlar yapılarak ANAP ve DYP ve bir kısım basın tarafından siyasal amaçlarla kullanılmaktadır. Temelinde doğal bir hak olan cenaze nakli olayını siyasal amaçlara araç olarak kullanmak içtenlikle bağdaştırılamaz.

Eğer bu olay insanlara, ölüm cezasının (özellikle siyasal suçlarda. Çünkü bazı çevreler bu konuda siyasal suç - adi suç ayırımı yapıyorlar) ne kadar yanlış olduğunu göstermişse bunu olumlu bir gelişme olarak karşılamak gerektiğini düşünüyorum. Ve yine eğer ölüm cezasına karşı isek, bu konuda içten isek, insanlar arasında hiç bir ayırım yapmadan 12 Mart - 12 Eylül dönemlerinde verilen ölüm cezalarına da karşı çıkmak tutarlı elmanın önkoşuludur. Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan ve 12 Ey-lül döneminde idam edilen gençler de yine siyasal suçlardan, yani Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan' Polatkan gibi, 146. maddeden ölüm cezasına çarptırılmışlardı. Yani suçlamalar aynı idi. Bugün 27 Mayıs döneminde verilen ölüm cezalarından üzüntü duyanların tüm ölüm cezalarına karşı çikmaları sağduyu ve objektif olmanın bir gereğidir.

Bizler, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Ankara'da bulunan avukatları olarak, TBMM'ne başvurduk. Bu gençler hakkında Meclisçe verilen «infazın yerine getirilmesi»ne ilişkin kararın kaldırılmasını istedik. Bu başvurumuzda «itibar iadesi» gibi bir istemimiz olmadı. Çünkü siyasal iktidara bağımlı bir kurul (mahkeme değil) tarafından verilen böylesine haksız, adaletsiz ve siyasal nitelikli bir cezanın, müvekkillerimizin itibarlarına gölge düşürebileceğine inanmıyorduk. Bu istemimiz hakkında bugüne kadar bize bir yanıt da verilmedi.

TBMM'ne verdiğimiz dilekçede şu düşüncelere yer vermiştik:

Ankara, 11.5.1990
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, Ankara
Dilekçe sunanlar Cemil Gezmiş, Hıdır İnan, Beşir Aslan
Vekilleri Av. Halit Çelenk, A. Orhan İzzet Kök,
Av. Refik Ergün - Ankara Barosu
Selanik Cad. 23/12 Yenişehir - Ankara

D. konusu: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf

Arslan haklarında verilen ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair 1586 Sayılı Yasanın kaldırılması isteğidir.
Ekde sunulan vekâletnameler uyarınca, 1972 yılında sıkıyönetim mahkemesi kararı ve TBMM onayı ile idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan varislerinin vekili bulunuyoruz.

Bilindiği gibi bu üç genç insan, TCK'nın 146/1. maddesine aykırı eylem iddiasıyla, 12 Mart döneminde sıkıyönetim askerî mahkemesince yargılanıp ölüm cezasına mahkûm edilmişlerdir. Kararın Askerî Yargıtay'ca onanmasından sonra cezaların yerine getirilmesine ilişkin 1576 sayılı ilk yasa, zamanın muhalefet partisi tarafından dava konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. İptalden sonra yeniden bir infaz yasası çıkarılmış, Resmî Gazete'nin 5.5.1972 tarih ve 14178 sayılı nüshasında ya-yımlanan 1586 sayılı bu yasa, Anayasa Mahkemesine yeniden bir başvuru yapılmadığından, bir gün sonra uygulamasına geçilmiştir. Bunun sonucunda, o dönemde savunmalarını da üstlendiğimiz bu üç genç insan, 6 Mayıs 1972 tarihinde idam edilmişlerdir.

Adalet tarihimizin en haksız ve bu anlamda en talihsiz olaylarından birini oluşturan bu karar ve infazına ilişkin yasa, ülkemizde ve kamu vicdanında hiçbir zaman kabul görmemiş, haksız ve yersiz bulunmuştur. Aradan geçen 18 yıl, bu gerçeği nesnel biçimde ortaya koymuştur.

Kuşkusuz, ölüm cezası yaşadığımız çağa ve insanlığa terstir. Yurdumuz, ölüm cezasının halen geçerli bulunduğu ender ülkelerden biridir. Kime yönelirse yönelsin, ölüm cezasına hoşgörüyle bakmak mümkün değildir.

Kaldı ki, dilekçeye konu olan üç genç insan bu cezayı kesinlikle haketmemişlerdi. Dava, siyasal iktidarı yoğun bir hiddet ve gerilimin kapladığı bir ortamda açılmıştı. Bu hiddet, davayı gören mahkeme heyetine de yansımıştı. Hiddetli adaletin her zaman intikamcı bir adalete dönüştüğü görülmüştür. İntikam duygusu ise sonuçta şiddete götürür, bu da adalette tehlikeli bir durum yaratır.

O davada mahkeme başkanı olan bir generalin, daha sonra bir siyasal partiye girmesi, bu partiden milletvekili seçilmesi ve yaptığı seçim gezilerinde komünistleri astırdığını söyleyerek propagandalar yapması da onun ne kadar yanlı olduğunu ortaya koymuştur.

Başkanı bu kadar yanlı, kendisi siyasal iktidara bağımlı bir sıkıyönetim mahkemesinden, âdil bir kararın çıkması olanaksızdır. İnfaz gecesi, yazılan infaz tutanağını alıp cebine koyarak Ali Elverdi'nin Av. Halit Çelenk'e yaklaşarak «siz görevinizi fazlasıyla yaptınız ama bu'iş başka» demesi de, kararın hukukdışı etkenlerle verildiğini ve adaletle ilgisinin olmadığını göstermiştir.

İnanıyoruz ki yargılama daha sonraki bir dönemde, hattta 12 Eylül süreci içinde yapılmış olsaydı, en zorlama bir olasılıkla TCK'nın 168. maddesinin uygulanmasıyla sonuçlanacaktı ve kendileri 10-15 yıl hapis cezası alacaklardı. Siyasal ve hukuksal anlamda yakın tarihimizin en bunalımlı dönemi olan 12 Eylül yargılamaları dahi bunun emsalleriyle doludur.

Olayla ilgili dava dosyası, 146/1. maddenin uygulanma koşulu olan elverişli vasıta öğesinden kesinlikle yoksundu. Nitekim Askerî Yargıtay incelemesindeki muhalefet oyları bu durumu açıklıkla dile getiriyordu.

Olağanüstü bir mahkemenin hukukdışı kararlarıyla ölüme gönderilen bu insanların eylemleri arasında bir tek öldürme yoktu, kaçırdıkları insanlara son derece iyi davranmışlar ve sonunda serbest bırakmışlardı. Görünürdeki tek olay, bir bankanın Emek Şubesi'nin soyulmasından ibaretti. Ayrıca kendileri, amaçlarının anayasayı ihlâl olmadığını, tam tersine 1961 Anayasasını savunduklarını, savaştıkları şeyin emperyalizm olduğunu, mahkemede açık-seçik anlatmışlardı. Buna ve yapılan talebe rağmen mahkeme, TCK'nın 59. maddesinin uygulanmasına dahi gerek duymamıştı.

Öte yandan hatırlamak gerekir ki, 12 Mart döneminin hukukdışı uygulamaları toplumda yoğun tepki görmüş ve bunun sonucunda TBMM 1974 yılında durumu kısmen de olsa hafifletmek gereğini duymuştur. 1803 sayılı Genel Af Yasası bu toplumsal ihtiyacın sonucudur. Yani, eğer infazlar yapılmasaydı ya da bir süre geciktirilseydi, üç genç insan bugün yaşıyor olacaktı.

Görülüyor ki ne yandan bakılırsa bakılsın, üç gencin asılması ülkemiz için, insanımız için bir büyük kayıptır. Hukuk tarihimiz açısından ise büyük acıyla hatırlanan bir talihsizliktir, son derece ağır bir adlî hatadır. Ne var ki olayın geri dönüşü yoktur ve ölüm cezasını çağdışı kılan en temel özellik de buradadır.

11 Nisan 1990 tarihinde, 3623 sayılı Yasa ile 1961'de Yüksek Adalet Divanı kararıyla idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın «itibarları iade edilmiş»tir. 17 Nisan 1990 tarihli 20495 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan bu yasa ile sözkonusu üç siyaset adamına, başka bazı onurlandırmalar da getirilmektedir. Yasa gerekçesinde, adı geçenlerin esasen kamu vicdanında aklandıkları, halkın arzu ve isteğinin de bunu gerek-tirdiği belirtilmekte, ayrıca kendilerinin, tüm sonuçları da dahil olmak üzere 1966 tarihinde çıkarılan 780 sayılı Yasa ile affedildikleri anlatılmaktadır.

Yukarıda bir biçimde değinildiği gibi bu gerekçelerin tümü Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan için de geçerlidir. Halk vicdanı onların idamını hiçbir zaman kabul etmemiş, buna yolaçan kararı doğru bulmamıştır. Aynı dönemde yargılanıp mahkûm olanlar için. infazdan iki yıl sonra, sonuçlarını da kapsamak üzere genel af yasası çıkarılmıştır. Ne var ki geç kalınmış ve bundan, toplumumuz ve yargı sistemimiz büyük yara almıştır.

Olaydan şu kadar zaman sonra, hukukdışı bir dönemin kurbanı olan bu üç insan için ne yapılabilir? İnsan ve hukukçu kimliğimizle biz, bunları düşünmeye çalıştık. Haksızlığa uğrayan insanlarımız için çok geç de olsa pratik değeri sınırlı da kalsa, yapılabilecek şeyler olması gerektiğine inanıyoruz. Haksızlığa uğrayan insanlara toplum olarak sahip çıkmak zorunda olduğumuzu düşünüyoruz. Çünkü onlar bizim insanlarımızdır.
Eğer bir haksızlık yapılmışsa bunu kabul etmek ve bir biçimde açıklamak, kurumları ve yönetimleri sağlıklı ve onurlu kılar, onları yüceltir. Tam tersine bundan kaçınmak, sadece o kurum ve yönetimleri değil, bizzat toplumu da zayıflığa ve kendine güvensizliğe iter.

Yanlışın açıklanması ve olabildiğince düzeltilmesi, aynı hataların yinelenmesini de önler ve bu konuda kalıcı bir alışkanlık kazandırır.
Hemen .belirtelim ki biz, bir itibar isteği peşinde değiliz. Çünkü emperyalizmle mücadeleyi ve bağımsızlığı hedefleyen üç gençle ilgili haksız, adaletsiz ve siyasal nitelikli bu karar ve sonucu, onların itibarlarına, onurlarına ve siyasal kişiliklerine bir gölge düşürememiştir. Onlar bugün sağ olsalardı, itibarlarının iadesi yolunda bir istemde bulunmayacakları, inancımıza göre kuşkusuzdur.

Ancak, ölüm cezalarının yerine getirilmesine ilişkin yasa kamu vicdanına, hukuka ve yasa hükümlerine aykırıdır ve bu gerçek, üçüncü bin yıla girmeye hazırlandığımız şu dönemde daha belirgin olarak açıktır. Öyleyse bu yanlışlığı açıklamak ve olabildiğince düzeltmek gerekir. Böyle bir davranış, yurdumuzun' ve insanımızın yüzlerce yıllık geleneğine, demokrasi özlem ve tutkusuna, adalet duygusuna, açıklık ve cesaret ihtiyacına görkemli bir cevap oluşturacak ve gelecek kuşaklar, geçmişleriyle övüneceklerdir. Buna içtenlikle inanıyoruz ve talebimiz bu inançtan kaynaklanmaktadır.
Adı geçen yasanın TBMM'ce kaldırılmasını saygıyla diliyoruz.

AT. Halit Çelenk Av. Orhan İzzet Kök Av. Refik Ergun

ÇİÇEĞE DURAN ÜÇ DAL

Değerli ozan Tahsin Saraç'ın diliyle «Deniz gülü, Yusuf gülü, Hüseyin gülü»nün sonsuzluğa yol alışlarından bu yana yirmi yıl gerilerde kaldı. O uzun gece bugün gibi gözlerimin önünde. İşte idam sehpasının kurulduğu avlu şurada, Ankara Merkez Kapalı Cezaevinin hemen girişinde. Deniz'in sonsuz yolculuk için bekletildiği başgardiyanın odasından idam sehpasının kurulduğu bu avlu görülüyor. Deniz, sakin, rahat sehpayı seyrediyor. Avlunun ortasında gökyüzüne yükselen bir kara kavak. Bugün de ayakta, yaşıyor, ölümsüz bir tanık gibi. Yirmi yıldır her gidişimde ben ona bakarım, o bana bakar ağlamaklı. Yirmi yıl öncesi, o karanlık gece gözlerimizin önüne serilir. O ağlar, ben ağlarım için için, «yan yana çiçeğe duran üç dal için...»

12 Mart öncesinde sıksık «kilimimize ayak basan» bu genç insanlarla eşim Şekibe ile birlikte konuşuyor, sohbet ediyoruz. Kültürlü, kişilikli, onurlu, namuslu ve yurtsever insanlar... Tam bağımsızlık, anti emperyalizm, anti faşizm en belirgin özellikleri. Bu ilkeleri adeta bir yaşam felsefesi olarak benimsemişler. Kendilerini Türkiye halkının (kendi deyimleriyle Türk ve Kürt halklarının) hizmetine vermişler. Özlemleri, Bağımsız Türkiye ve hakça toplumsal bir düzen. Onlarda, yurt ve Türkiye insanı için özveri öyle bir düzeye ulaşmış ki yaşamlarını verdikleri idam sehpasında inançlarını haykırmışlar... Gencecik, yemyeşil, umut dolu, heyecan dolu çağlarında.

Ankara Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nde yargılanmaları sürüyor, «yarın yanağından gayrı» her şeyleri gibi, savunmaları da ortak. Sırayla savunmalarını okuyorlar, açıklıyorlar, anlatıyorlar. Siyasal iktidara bağımlı bir mahkemede yargılanmalarına, savunma üzerindeki baskılara karşın kendinden emin, rahat bir tutum içindeler. Sıra Deniz Gezmiş'te. Deniz, kimi espriler de yapıyor. Lozan Antlaşması'nı anlatıyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nin bu antlaşmaya karşı çıktığını, 1927 yılına kadar onu onaylamadığını açıklıyor ve savunmasını şöyle sürdürüyor:

"... Andlaşmaya karşı tepki (Amerika'nın tepkisi) o kadar büyüktü ki, Andlaşma metni Amerikan Senatosuna bir yıl sonra getirilebilmiştir.

18 Ocak 1927 tarihinde Amerikalı Senatör Upshow şöyle diyordu:

'Andlaşma, Timurlenk kadar hunhar, Müthiş İvan kadar sefih ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik antlaşma kabul ettirmiştir. Buna her yerde bir Türk zaferi dediler ve eski dünya parlamentolarını bunu kabule ikna ettikten sonra, büyük sermaye grupları, soğukkanlı ticaret erbabı ve giderek güya bazı din temsilcileri bile Türkiye'yi uygar uluslar masasında, uluslararası bir konuk durumuna yücelterek Amerika'yı yüksek ülkülerinden uzaklaştırmada birleştiler.

"Amerikalı senatörün Hunhar Timurlenk, sefih müthiş İvan ve kafatası piramidi üzerinde oturan Cengiz Han'a benzettiği kişi emperyalizme karşı Türkiye halkının ulusal Kurtuluş Savaşı'na önderlik eden Mustafa Kemal'dir."

Gezmiş, yazılı savunmasını okumayı böylece sürdürürken elindeki kâğıtları masanın üzerine bırakıyor ve başını kaldırarak mahkeme kuruluna şunları söylüyor:

«İşte tam kaçırılacak bir Amerikalı!»

O güne kadar yüzü gülmeyen mahkeme başkanı Ali Elverdi de gülümsüyor.

O Ali Elverdi ki mahkemede ölüm cezasına imza koyduktan, idam gecesi idam sehpası karşısında, bir eli arkada, bir elinde sigara "mağrurane" infazı seyrettikten sonra müdür odasında bana:

«Siz görevinizi fazlasıyla yaptınız, ama bu iş başka iş,» diyecek ve AP'den katıldığı milletvekili seçim propagandalarında «Deniz Gezmişleri, komünistleri ben astım, » diyerek onurlu ve yurtsever genç insanların cesetlerini oya çevirme çabasına girecektir.

* * *

İnfazlardan bir süre önce, onlara cezaevine harçlık götürüyordum. «Şurada birkaç günümüz kaldı, harçlığa ihtiyacımız kalmadı, » diyorlar. İnfaz gecesi Yusuf Arslan'ın cebinden 17 lira 25 kuruş, Hüseyin İnan'ın cebinden 21 lira 95 kuruş çıkıyor.
Gezmiş sehpaya gitmeden beş on dakika önce uçlu (filtreli) bir sigara içiyor. Elleri arkasından bağlı olduğu için bir görevli sigarayı ağzına götürüyor, getiriyor.

Deniz bana ve avukat Mükerrem Erdoğan'a dönüyor:

«Biz hep birinci içiyorduk, infazın yapılacağını anlayınca 2-3 gün uçlu sigara içelim dedik,» diye açıklama yaparak sanki bu lüksü (!) bağışlamamızı istiyor.

Aradan yirmi yıl geçti. Onlar kimseyi öldürmediler, cana kıymadılar, vatanı satmadılar, hazineyi soymadılar, hayali ihracat yapmadılar. Hedefleri bağımsız bir Türkiye, hakça toplumsal bir düzen ve Türkiye insanının mutluluğuydu. Bunun için asıldılar.
Tarih, onları asanları affetmeyecek ve bu öldürümü unutmayacaktır.

Kaynakça
Kitap: IDAM GECESI ANILARI VE KARARLAR. GEZMIS, ARSLAN, INAN
Yazar: Halit Çelenk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Deniz Gezmiş, Arslan ve İnan'ın İdam Gecesindeki Anıları ve Kararları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir