Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İnfaz gecesi, Kahramanların Mektupları ve Fotoğrafları

Burada Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın İdam Gecesindeki Anıları ve Kararları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

İnfaz gecesi, Kahramanların Mektupları ve Fotoğrafları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 30 Eyl 2011, 00:14

İnfaz gecesi, Kahramanların Mektupları ve Fotoğrafları

İnfaz Gecesi


Olağanüstü güvenlik tedbirlerinin alındığı Merkez Cezaevine giden yollardan yıldırım hızı ile geçerek cezaevinin bahçe kapısına geliyoruz. Cezaevi, etrafındaki yol ve alanlardan başlayarak asker ve zırhlı araçlarla kordon altında. Projektörlerle aydınlatılan cezaevi, kuşatılan bir kaleyi andırıyor.
Avukat Mükerrem Erdoğan'la karşılaşıyoruz. O da başka bir resmî araba ile alınarak kapıya getirilmiş, birbirimizi orada görüyoruz.

Arabadan inerek, bizleri getiren görevlilerle birlikte bahçeye doğru birkaç adım ilerliyoruz. Bahçede üstümüzü-başımızı arıyorlar. Bu sırada iç kapıdan koşarak yanımıza gelen bir yüzbaşı bize kim olduğumuzu soruyor. Yanımızdaki görevliler idam hükümlülerinin avukatları olduğumuzu, Ankara Savcısı Fazıl Bey'in emri ile getirildiğimizi söylüyorlar. Yüzbaşı beklememizi emrediyor ve koşar adımlarla içeri gidiyor ve bir-iki dakika içinde geri geliyor. Bahçe kapısından geçerek cezaevinin kapısına giriyoruz.

Her zaman durmadan geçtiğimiz bu geniş giriş yerinin sağ tarafında on-onbeş kadar albay, bir de üsteğmen bekliyor. Sol tarafta üç gardiyan duruyor. Üstümüzde ve ceplerimizde ne varsa çıkarıp, kenarda duran masanın üzerine bırakmamızı söylüyorlar. Avukat Mükerrem Erdoğan'la birlikte cüzdanlarımızı, mendillerimizi, sigara paketlerimizi, kibrit ve dolmakalemlerimizi vb. masanın üzerine bırakıyoruz. Cebimdeki Bellergal şişesini de masanın üzerine bırakıyorum. Subaylardan birisi şişede ne olduğunu soruyor. Şişede Bellergal bulunduğunu, bunun herkes tarafından kullanılan sinir yatıştırıcı bir hap olduğunu söylüyorum. «Şişe burada kalsın» diyor.

Bir görevli bütün giysilerimizi, çorap ve ayakkabımıza varıncaya kadar inceden inceye arıyor. Vücudumuzun en kuytu yerlerini eliyle yokluyor. Ayakkabılarımız çıkartılıyor, ökçelerinden yere vurularak silkeleniyor. Sigara paketinden sigaralar çıkarılarak tek tek inceleniyor. Para cüzdanlarının içi aranıyor. Çakmak ve kibrit kutuları kontrol ediliyor. Arama tamamlandıktan sonra ceplerimizden çıkardığımız şeyleri veriyorlar. Bellergal şişesi kalıyor.

Bizi cezaevine girmek üzere bir üsteğmene teslim ediyorlar. İçeri girerken, silâhlı olan üsteğmenden silâhını bırakmasını istiyorlar. Üsteğmen tabancasının şarjörünü bırakıyor ama üstleri direniyorlar. Üsteğmen tabancasını da teslim ediyor, içeri silâh bırakmıyorlar.

Kapıdan küçük avluya giriyoruz. Daha önce çok kez gördüğüm bu avluyu ilk kez görüyormuş gibi bakıyorum. Ortadaki karakavağın sol tarafına bir demir sehpa kurulmuş. Tepesinde ip ve ilmik. Altında orta boyda bir masa. Masanın üstünde de bir tabure var.
Sağdaki birkaç ayak merdiveni atlayarak başgardiyanın odasının önündeki koridora çıkıyoruz.

Ankara İnfaz Savcısı Sami Uğur bizi karşılıyor:

— Sizi müvekkillerinizle görüştüreceğiz, biliyorsunuz tashihi karar talebiniz Askerî Yargıtayca reddedildi.
— Tashihi karar isteğimizin reddedildiğinden bilgimiz yoktur. Bize bu konuda bir tebligat yapılmadı.
— Bugün reddedildi.
— ?!... Red kararını görmek istiyoruz.

İnfaz savcısı ile bu konuşma sürerken, üst kat merdivenlerinden Ankara Savcısı Fazıl Alp iniyor. Elinde bir resmî gazete var. Bize dönüyor:

— İnfaz için bütün hukukî gerekler yerine getirildi.
— Tashihi karar talebinde bulunmuştuk. Sonuç hakkında bizlere herhangi bir tebligat yapılmadı.
— Kararlar yanımdadır, size göstereceğim.

— Biz, davanın diğer sanıkları hakkındaki bozma kararına göre, 353 sayılı yasanın, 226. maddesine dayanarak infazın ertelenmesini istedik. Bu başvurmamıza da bir cevap alamadık.

— Savcılığımızca infazın yapılmasında herhangi bir tereddüt yoktur. Dilekçenizde ileri sürülen itirazları infazın ertelenmesini gerektirir nitelikte görmedik. Buyurun sizi Deniz'le görüştüreyim.
Başgardiyanın odasına giriyoruz.

Yaklaşık 3-4 metrekare genişliğindeki bu odanın sağ tarafında ve sehpanın bulunduğu avluya bakan pencerenin karşısında bir koltukta Deniz Gezmiş oturuyor. Sırtında parka, üstünde boğazlı sarı-yeşil yün bir kazak, ayağında limon küfü kadife bir pantolon ve postallar içinde dimdik bir görüntüsü var. Elleri arkadan kelepçeli. Birkaç görevli kol ve omuzlarından tutuyor. Ayaklarında kalın demirden yapılmış, bilek kalınlığında zincirler. Bu zincirler iki ayağından ayrı ayrı iki asma kilitle kilitlenmiş. Tunç renkli zincirler Yeni ve ilk kez kullanıldığı besbelli.

Odada 25 kadar yüksek rütbeli subay, emniyet memuru ve cezaevi görevlisi. Çoğu ayakta. Tevfik Türing ve Ali Elverdi de bunlar arasında.
Gezmiş odada beni ve Mükerrem Erdoğan'ı görünce gülümsüyor ve bize «hoşgeldiniz» diyor. Yüzünde inançlı ve yürekli bir ifade okunuyor. Bir görevlinin, ağzına verdiği uçlu bir sigarayı içiyor. Yanındaki masanın üzerinde bir «Samsun» paketi var. Bizleri görmekten memnun olduğu bakışlarından anlaşılıyor.

Gözlerimize bakarak:

— İki gün öncesine kadar «Birinci» içiyorduk. İki günden beri sonucu bildiğimizden, hiç olmazsa iki gün uçlu sigara içelim dedik, diyor ve ekliyor:
— Geldiğinize sevindim. Ölüme nasıl gittiğimi gözlerinizle görüp, yarınki kuşaklara doğru olarak anlatasınız diye, sizlerin olaya tanık olmanızı istedik. Daha önce de söylemiştim. Bizleri Cebeci Mezarlığı'nda Taylan'ın yanına gömün.

Bu sırada infaz savcısı söze karışarak Deniz'e soruyor:

— Deniz, kendini nasıl hissediyorsun?

Bu sözlerde zoraki bir ilgi çabası seziliyor. Deniz başını infaz savcısına doğru kaldırıyor ve gülerek:

— Çok mutluyum ve rahatım, diyor.
— Avukatlarına bir şey söyleyecek misin?
— Söyleyeceklerimi söyledim, diyor.

İnfaz savcısı ile birlikte Yusuf Arslan'la görüşmek üzere odadan çıkarak bitişik odaya giriyoruz. Küçük bir oda. İçerde birkaç albay ile gardiyanlar var. Yusuf'un da elleri Deniz gibi arkadan kelepçeli, ayaklarında prangalar, bir sandalyede oturuyor. İki yanında ikişer gardiyan Yusuf'un omuzlarından tutuyorlar.

Yusuf da bizi görünce, «hoşgeldiniz» diyor.

Yüzünde o her zamanki rahat ve sakin görüntü ile gözlerimize bakarak:

— Bu saatte bizim için sizler de yoruldunuz. Bizim için çok çalıştınız. Hepsi için teşekkür ederiz, diyor.

Sonra, eşi Hacettepe Hastanesi'nde doktor olan avukat Mükerrem Erdoğan'a dönerek:

— Biliyorsun, kardeşim Yücel rahatsızdır. Onun rahatsızlığı benim yüzümdendir. Benim durumuma bağlı olarak hastalığı da ya geçmiş ya da kötüleşmiştir. Hastalığı ile ilgilenir, tedavisi için çalışırsanız sevinirim, diyor.

— O bakımdan hiç kaygın olmasın Yusuf. Senin tahmininden daha çok ilgileneceğim Yücel'le. Zaten son zamanlarda çok iyileşti.

Yusuf bu kez her ikimize tekrar soruyor:

— Babam nasıl?
— Çok metin. Kendisini buna hazırladı zaten.
— İnfazdan haberi var mı?
— Var, diyoruz.

Babasının infazdan haberi olup olmadığını bilmiyoruz. Ama o anda sorusunu böyle yanıtlamayı uygun buluyoruz.
Bütün bu konuşmalar yapılırken Yusuf son derece sakin görünüyor, her zamanki gibi gülerek konuşuyor.

Yusuf'a başka bir arzusu olup olmadığını soruyoruz. Son bir defa Deniz'i görmek istiyorum, diyor. Bu sözleri yanımızda duran infaz savcısı Sami Uğur da işitiyor. Yüzüne bakıyoruz. Yusuf'un isteğini olumsuz karşılıyor ve «buna ne lüzum var» diyor.

Avukat Mükerrem Erdoğan'la birlikte kendisine:

— «İdam hükümlülerinin son arzularını yerine getirmek bir gelenektir ve bunda bir sakınca da yoktur. Her üç hükümlünün birbirleriyle görüştürülmeleri gerekir.» diyoruz.

Bizim bu tutumumuz karşısında savcı:

«Merak etmeyin, bir şey yaparız.» diyor.
Yusuf Arslan'ın odasından ayrılarak, Hüseyin İnan'ın odasına gitmek üzere koridora çıkıyoruz.

İnan'ın bulunduğu avukatlar görüşme odasına giderken koridorda bulunan bir albay yanımıza yaklaşarak:

— İmamı ve dinî merasimi reddettiler, Müslüman değillermiş, diyor.

Ben de albaya dönerek:

— Bu onların bileceği bir şey, diyorum.
— Yok yok, bunu siz de bilirsiniz, diyor imalı bir tarzda. Konuşmayı uzatmadan Hüseyin İnan'ın odasına giriyoruz.
İnan, avukat-tutuklu görüşme odasının sol tarafında bir sandalyede oturuyor. Elleri arkasından kelepçeli. Ayaklarında zincirler. Sağında ve solunda iki gardiyan omuzlarından tutuyorlar. Kapıda iki albay ayakta duruyor. Cezaevi müdürü ile bir astsubay da odada bekliyorlar. İnan bizi görünce «hoşgeldiniz» diyor ve gülümsüyor.

Daha sonra «size çok teşekkür ederim» diyor ve soruyor:

— Babam Ankara'da mı?
— Ankara'da.
— İnfazı biliyor mu?
— Biliyor.
— Nasıl babam?
— İyi. Çok metin.
— Biz inanıyoruz ki, bu mücadele bizimle bitmeyecektir.

İnfaz savcısı, İnan'a dönerek:

— Avukatlarına söyleyeceğin bir şey var mı? diye soruyor.

İnan:

— Son sözümü sehpada söyleyeceğim, diye yanıt veriyor.

Odadan çıkıyoruz. Koridorda bekleyen imamla gözgöze geliyoruz. İmam ağlayacak kadar üzgün görünüyor. Deniz'in odasına giriyoruz.
Deniz babasına son mektubunu yazdırıyor. Bir gardiyan masanın üzerindeki yazı makinesinde onun söylediklerini yazıyor. Bekliyoruz. Mektup bitiyor. Kelepçesini çözüyorlar, eline verdikleri bir kalemle mektubu imza ediyor. Ellerini yeniden kelepçeliyorlar.

Deniz mektubunda babasına şöyle diyor:

Merkez Cezaevi
Baba


Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu me-tanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım, hiç bir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye'de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara'da 1969'da ölen arkadaşım Taylan Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul'a götürmeye kalkma, annemi teselli etmek sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et: Onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi, abimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.

Oğlun Deniz Gezmiş

Son Görüşme


Yusuf Arslan'ın isteği ve bizim direnmemiz üzerine infaz savcısı görüşmeye izin veriyor. Yusuf bir grup görevli tarafından odasından alınarak Deniz'in bulunduğu odaya götürülüyor. Yürürken, beton döşeme üzerinde sürüklenen prangaların çıkardığı korkunç gürültü geçenin sessizliğinde yankılanıyor. Koridordaki subaylar odaya doluşuyorlar. Deniz'le Yusuf son kez, ayakta konuşuyor ve öpüşüyorlar. Ne konuştuklarını anlayamıyoruz.
Yusuf'u odasına götürüyorlar. Hüseyin İnan da odasından alınarak Deniz'in odasına getiriliyor. Betona çarpan pranga sesleri kulaklarda çınlarken inan ile Gezmiş konuşuyor ve öpüşüyorlar. Sözlerini duyamıyoruz.
Hüseyin de odasına götürülüyor.

Elleri arkadan kelepçeli, ayakları prangalı, dost üç ölüm yolcusu sehpaya gitmek üzere vedalaşıyor ve birbirlerini son kez selâmlıyorlar.
Deniz'i ayağa kaldırıyorlar. Ceplerini boşaltıyorlar. Cebinden 11,50 lira çıkıyor. Babasına verilmek üzere emanet hesabına alıyorlar. İnfaz savcısı mahkemenin kararını okuyor.

Bitirdikten sonra Deniz'e soruyor:

— Bu karar sana mı ait? Bir diyeceğin yar mı?
— Evet bana ait. Bir dikeceğim yoktur.
İki sivil doktor geliyor. İnfaz savcısı, doktorlara, Deniz Gezmiş'in infaza engel herhangi bir hastalığı yada rahatsızlığı olup olmadığını soruyor.

Doktorlar uzaktan, oldukları yerden Deniz'e bakıyorlar:

— Hayır yok, diyorlar.
— Şuuru yerinde mi? diye soruyor savcı.
— Yerinde, diyor doktorlar.

Savcı ile doktorlar arasında bu konuşmalar olurken Deniz onlara ve etrafındakilere bakarak gülüyor.
İnfaz savcısının işareti üzerine, masanın üzerinde duran bir kâğıt paket açılıyor. Paketten çıkan, patiskadan yapılmış, dar, kolsuz ve ayak topuklarına kadar uzanan beyaz bir ölüm gömleği, başından geçirilerek Deniz'e giydiriliyor. Arkadan bağlı kolları ölüm gömleğinin içinde kalıyor.
.İnfaz savcısı, Deniz'in prangalarının çözülmesini emrediyor. Eldeki anahtarlar Deniz'in ayak bileklerindeki asma kilitleri açmıyor Başgardiyan, masanın çekmecesinden birkaç, anahtar daha çıkararak görevli gardiyana veriyor. Bunlar da kilitleri açmıyor. Görevlilerde bir telâş başlıyor Deniz sessiz ve sakin bakışlarla kilitleri açmaya çalışan görevlileri seyrediyor.

Orada bulunan bir albay:

— Prangayı çözmeden yapalım şu işi, diyor, infaz savcısı:


— Yok canım. Bunlar uslu çocuklar, çözelim, kilitleri kim kilitlediyse onu çağırın, diyor.

Hüseyin İnan'ın odasında bekleyen bir astsubayı çağırıyorlar Mamak Askerî Cezaevi'nde görevli olan ve elinde bir deste anahtar bulunan astsubay anahtarları gardiyana uzatıyor. Gardiyan birkaç denemeden sonra kilitleri açıyor. Deniz'in ayağından çıkardığı bilek kalınlığındaki prangayı odanın köşesine, beton üzerine atarcasına bırakıyor Kalın zincirin beton üzerinde çıkardığı ses kulaklarda çınlıyor.

Deniz, ayağındaki bağları çözük postallarını bize göstererek, görevliye sesleniyor:

— Postallarımın bağlarını bile bağlamaya vakit bırakmadan beni apar-topar buraya getirdiler. Postallar bu hali ile sehpada ayağımdan düşecek. Düşmelerini istemiyorum. Onları bağla da düşmesinler.

Görevli, postallarını bağlıyor

Ayağa kalkıyor İdam sehpasına doğru yürürken bize dönerek:


— Allahaısmarladık. Cezaevlerindeki bütün devrimcilere selâm. Onları benim için tek tek öpün, diyor ve metin adımlarla avluya doğru yürüyor.
Sehpanın önüne geliyor. Sehpanın altında normal yükseklikte bir masa ve üstünde bir tabure var. Elleri arkasından bağlı, topuklarına kadar inen ve ayaklarına hareket olanağı vermeyen dar gömlek giydirilmiş bir insanın kendi başına masanın üzerine çıkması olanaksız. Gardiyanların yardımı ile masanın üzerine çıkıyor Masanın üzerinde bulunan tabureye kendi kendine çıkarak, tepesinde duran ilmiği başına geçirmek istiyor. İlmik iki kattır, dar-dır ve sıkılmıştır Kafası girmiyor Bir gardiyan ilmiği açıyor, genişletiyor, Deniz'in kafasına takıyor Çift ilmik Deniz'in boğazına asılıyor.

Bu esnada Deniz, gecenin derinliklerine dalga dalga yayılan gür sesiyle, şunları söylüyor:

«Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın ... Yaşasın ...
Yaşasın işçiler, köylüler. Kahrolsun Emperyalizm».

Emperyalizm kelimesinin «izin»ini bitiremeden infaz savcısı:

— Çek, çek! diye bağırıyor.

Bu esnada Deniz, ayağının altındaki tabureyi tekmelemek isterken, cellât arkadan tabureye vuruyor. Tabure yere düşüyor. Deniz'in ayaklarının uçları masaya kadar uzanıyor. Deniz'in boyunun sehpaya göre hesaplanmamasından doğan bu durum, görevlilerde bir şaşkınlık, bir heyecan yaratıyor.

Bu sırada infaz savcısı:

— Masayı da çek! diye bağırıyor. Masayı da çekiyorlar. Saat 01.25.

Deniz karşımızda, uzun beyaz gömleği içinde asılı duruyor. Yüzü bize dönük. İpte ağır ağır dönmeye başlıyor. Sadece başı ve postalları görünüyor. İki kez dönüyor ve duruyor. Sonra gözkapakları iniyor. Alt dudağı aşağıya sarkıyor. Kasılmalar başlıyor. Belden aşağısını üç kez, aralıklarla silkiyor. Sanki arkasına bağlı ellerini kelepçeden kurtarmak istiyor.

Göğsüne karar özetini gösteren beyaz bir karton asıyorlar.

İnfazın yapıldığı küçük ovlu subaylarla dolu. Avluya haki renk egemen. Ortada bir karakavak. Avlunun karşı kenarında yanyana leylâk ağaçlan. Merkez Komutanı Tevfik Türüng, elleri parkasının cebinde, bir leylâk ağacının kenarına yaslanmış, kısık gözleri ve anlamsız bakıştan ile infazı izliyor. Ali Elverdi, sehpanın karşısında, ağzında sigara, arkaya doğru kaykılmış, ellerini arkasına bağlamış, kahraman bir eda takınma çabası içinde, donuk ve duygusuz bir bakışla ipte sallanan Deniz'i seyrediyor. Gardiyanlar, doktorlar, tutanak kâtipleri ve imam ise, üzgün ve saygılı görünüyorlar.

Deniz Gezmiş'in idam sehpası altında söylediği bu sözleri yayınlayanlar hakkında TCK'nın 141-142. maddelerine dayanılarak İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 977/585 esas sa-yılı dosyası ile dava açılmıştır, dava sürmektedir.

Ortada derin bir sessizlik var. Bir pire kanadını oynatsa işitilecek. Birden sehpaya yakın avlu duvarından, önce ne olduğu anlaşılamayan bir ses kulaklara çarpıyor/ Bu sesin doğurduğu ani korku ve heyecanla, komut almış gibi, bütün başlar sesin geldiği duvara dönüyor.
Duvarın çıkıntısında bir güvercin kanat çırpınıştır.
Başlar bir rahatlık içinde sessiz ve ağır yerlerine dönüyor.

İdamdan 10 dakika sonra doktorlar Deniz'e yaklaşıyor ve gömleğini sıyırarak nabzını yokluyorlar:

— Nabız atıyor, diyorlar.

İçimiz burkuluyor. Ve bir şey yapamamanın üzüntüsü yüreğimi yakıyor.
İnfaz savcısına ve savcıya bu gecikmenin «çift ilmik»ten doğduğunu, bunun bir. işkence olduğunu söylüyor ve ilmiğin tek'e indirilmesini istiyoruz.

Doktor bana doğru eğilerek:
.
— Üzülmeyin, sandalye çekilip düşme meydana gelince boyun kırılır, beyinle bağlantı kesilir ve artık acı duyulmaz, diyor.

İnfaz savcısı kelepçelerin çözülmesini emrediyor. Kelepçeler çözülüyor. Deniz'in kolları ölüm gömleğinin altında, aşağıya doğru sarkıyor.
15 dakika sonra doktorlar yine nabzı yokluyorlar.

— Nabız yine atıyor, diyorlar.

Saat 02.15'e kadar bekleniyor. Son bir muayeneden sonra Gezmiş ipten indiriliyor.
Böylece Deniz 50 dakika ipte kalıyor. İpi bir bıçakla kesiyorlar. Ölüyü, boynunda kesilmiş ilmikle, yere serili bir bezin üzerine koyarak götürüyorlar.
Başgardiyanın odasına dönüyoruz. Deniz'in asılmadan önce oturduğu sandalyede Yusuf oturuyor. Deniz asılırken Yusuf'u buraya getirmişler.

Bizi görünce:

— Duydum Deniz'in sesini, diyor Yusuf.

Bu sözleri söylerken, Deniz'in tutumundan kıvanç duyduğunu anlatmak ister gibi gülüyor.
Babasına yazdığı bir mektupla, köy halkına ve akrabalarına yazdığı bir mektubu bize uzatıyor.

Mektupları infaz savcısı alıyor:

Yusuf, infaz savcısına:


— Mektuplarımı babama verirsiniz değil mi?
— Elbette veririz. Bize güvenin yok mu?
— Yok tabiî, size güvenim yoktur. Mektubumu vermezsiniz.
— Merak etme, vereceğim.
İnfaz savcısı daha sonra sözünde durmuyor ve Yusuf'un köyüne yazdığı mektubu suç içerdiği gerekçesiyle Babasına vermiyor.

Yusuf, savcıya:

— Tuvalete gitmek istiyorum, diyor.
— Peki.

Yusuf'u prangaları ile tuvalete götürüyorlar.

Odada bulunan bir albay, Yusuf'u tuvalete götüren görevlilere sesleniyor:

— Dikkat edin, intihar edebilir, diyor. Yusuf bu sözleri duymuyor.

Biz albaya dönüyoruz:

— Onlar böyle şeyler yapmazlar, müsterih olun, diyoruz.
— Belli olmaz, diyor albay.

Yusuf geliyor. Kendisine sigara içmek ister misin, diye soruyoruz. Son olarak bir sigara içeyim, diyor.
Avukat Mükerrem Erdoğan kendisine uzun bir «Maltepe» veriyor. Gardiyanlar içiriyorlar.

Bu sırada tam karşısında oturan ve sonradan Emniyet Birinci Şube Müdürü olduğu anlaşılan bir kişiyi tanıyor ve ona soruyor:

— Yine işkencelere devam ediyor musunuz?
— Bizde öyle usuller yoktur.
— Yine elektrik cereyanı ile işkence yapıyor musunuz?
— Sizin çocuklarınız var mı?
— Bir kızım var.
— Nerede okuyor?
— Daha küçük, okula gitmiyor.

İnfaz savcısı, doktorları çağırıyor:

— Yusuf'un infaza engel bir rahatsızlığı var mı? diye soruyor.

Doktorlar yanıt vermeden Yusuf yanıt veriyor:

— Hiç bir şeyim yok. Sanki komada olsam asmayacak mısınız?

İnfaz savcısı kararı okuyor ve soruyor:

— Bu karar size mi ait?
— Bana ait.
— Bir diyeceğin var mı?
— Yok.

Savcı, «Yusuf'u bekletmeyelim» diyor. Ceplerini boşaltıyorlar. Cebinden 17,25 lira çıkıyor. Emanet hesabına alınıyor.
İkinci kâğıt paket açılıyor. Hazırlanmış beyaz ölüm gömleğini başından geçirerek giydiriyorlar.

Yusuf infaz savcısına:

— Bu gömleği giydirmeden asamaz mısınız? diye soruyor.
— Usul böyle, diyor savcı. Ayağındaki prangaları çözüyorlar.
«Hadi» diyor savcı. Yusuf ayağa kalkıyor.

Sehpanın bulunduğu avluya doğru yürüyor ve bize dönerek:

«Hoşça kalın, Şekibe ablaya selâm» diyor. Hep birlikte avluya çıkıyoruz.

Yusuf sehpanın altında, yüksek ve yürekli bir sesle şunları söylüyor:

«Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar, ... Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika'nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler, Kahrolsun Faşizm».

Yusuf sözlerini tamamlarken infaz savcısı:

— Çek, çek! diye bağırıyor ve eliyle, koluyla cellâdın tabureyi çekmesini işaret ediyor.

Yusuf tabureyi tekmelemek isterken cellât tabureyi hızla çekiyor. Yusuf ipin ucunda sallanıyor. Saat 02.25.
O da Deniz gibi dönüyor, üç kez silkiniyor. Göz kapakları kapanıyor, alt dudağı sarkıyor.

Beş dakika sonra Yusuf'un kelepçelerini çözüyorlar. Kolları yanlara sarkıyor. Göğsüne karar özetini gösteren yaftayı asıyorlar.
Doktorlar nabzına bakıyorlar.

— Biraz daha bekleyelim, diyorlar.

Saat 02.50'ye kadar bekliyoruz. İpi kesiyorlar. Yere serili bir bezin üzerine yatırıyor ve götürüyorlar Yusuf'u. Yine başgardiyanın odasına dönüyoruz.

Orada bulunan bir emniyet görevlisi:

— Yusuf'u çok şedit, çok hırçın diye tanıtmışlardı, hiç de öyle değilmiş, diyor.

Odada masanın başında oturan bir albay söze karışıyor:

— Bu çocukların günahı yok. Bunlar suçlu bile olsalar yüzde-elli suçludurlar. Yüzde-elli suçlu olanlar da onlara bu ortamı hazırlayan yöneticilerdir, diyor.

Yusuf babasına yazdığı mektupta şunları söylüyor:

2.5.1972 Salı
Sevgili Babacığım.

Bu mektubu aldığın zaman ben ebediyen bu dünyadan göç etmiş olacağım. Ne kadar sarsılacağını tahmin ediyorum. Birbuçuk seneden beri benim yüzümden nasıl üzüntü içinde olduğunuz malûm. Bu son olayı da metanetle karşılamanızı sadece dileyebiliyorum.

Babacığım, bu olayda da annemin ve Yücelin senin tesellilerine ve desteklerine ihtiyaçları çok. Bunun için ne kadar metin olursan, hem senin sağlığın için hem de onlar için o kadar iyi olur. Elbette ki, yıllarca emek. verip yetiştirdiğin bir oğulun, bir günde öldürülmesi kolay göğüslenecek bir olay değildir. Fakat siz benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi biliyorsunuz. Ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum. Sizlerin de bu bakımdan rahat ve huzur içinde olduğunuzu ve olacağınızı biliyorum.

Babacığım, annemin ve Yücel'in senin desteklerine muhtaç olduklarını yukarıda söylemiştim. Onları rahat ettirmek için bütün gücünü kullanacağından zaten eminim. Babacığım, burada şunu ilâve edeyim ki, Yücel'in hastalığından kendimi sorumlu hissediyorum. Yücel için her şeyinizi ortaya koyacağınız konusunda da kuşkum yok. Ablamlar için söyleyeceğim? fazla üzülmesinler, olayın sarsıntıları geçtikten sonra normal hayatlarını devam ettirsinler. Mehtap'a ne diyeyim... Benim için her zaman bol bol öpün.

Babacığım, cezaevinde kalan arkadaşları arasıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. Herbirisi oğlun sayılır. Dışarıda bizler için uğraşan dostlarımı ve dostlarını unutmayacağını biliyorum.

Mektubum burada biterken sizi, annemi, Yücel'i, ablamı, Aziz abiyi, Mehtap'ı hasretle kucaklarım, babacığım... Sağlıcakla kalın.

Hoşçakalın. T. Yusuf ARSLAN

Not: Akrabalara da bir mektup yazdım. Fakat belki vermeyebilirler.

Yusuf Arslan'ın, köyü halkına ve köyündeki akrabalarına yazdığı mektup da şöyledir:

2 Mayıs 1972 Mamak-Askeri Cezaevi


Bütün Akrabalara,

Bu mektubumu okuduğunuz zaman artık aranızda olmayacağım. Mektubumu Senatonun idamlarımızı tasdik ettiğini öğrendiğim anda yazıyorum. Şundan emin olmalısınız ki, bugüne kadar davama olan inancim sarsılmamıştır. Sehpaya gidene kadar da en ufak bir sarsılma olmayacaktır.
Ben, halkımın kurtuluşu, Türkiye'nin tam bağımsızlığı için savaştım. Sizler beni tanıyorsunuz. Bir yıldan beri bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler ellerindeki bütün imkânlarla bizi dışardan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışardan emir alan, bölücü, anarşist diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar. Bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancılarla işbirliği yapmak, NATO'yu, Amerika'yı savunmak, 6. Filo'yu ağırlamak, milyonlarca köylünü geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak, işçinin grev hakkını engellemek, Amerika'ya ve emperyalizme hizmet etmektir.

Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için biz vatan haini, onlar vatansever oldular.
Bizi bu mücadelemizden dolayı, güya âdil mahkemelerinde yargılayan ve yine âdil kurumları eli ile asacak olanlar bilmelidirler ki; biz halkımızın kurtuluşu ve Türkiye'nin bağımsızlık mücadelesi uğruna şerefimizle bir defa öleceğiz. Bizi asanlar, ...

Son sözüm; Yaşasın İşçiler, Köylüler! Yaşasın Devrimciler! Yaşasın Halkımın Kurtuluşu ve Bağımsızlığı İçin Savaşanlar! Yaşasın Tam Demokratik Türkiye'nin Kurulmasından Yana Olanlar!
Kahrolsun Emperyalizm! Kahrolsun ... Faşist Koalisyonu!

T. Yusuf ARSLAN

Hüseyin İnan bulunduğu odadan getiriliyor. Aynı sandalyeye oturtuluyor. Sigara içer misin diye soruyoruz Hüseyin'e.

— İçmeyeyim, diyor.

Sonra da ayağındaki lâstik spor ayakkabıları bize göstererek ve gülerek:

— Babam yarın ayağımdaki bu lâstik ayakkabıları görünce, oğlumun doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş diye üzülecek. Ayakkabımı bile giyemeden beni apar-topar buraya getirdiler. Babama söyleyin, ayakkabım yoktur diye üzülmesin. Ayakkabılarım cezaevinde kaldı. Onlara hediyem olsun, diyor.

Resim

Resim

Resim

Resim
Bir duruşmaya gelirken, Metin, Deniz, Yalçıner, Yusuf.

Resim

Resim
1968 Temmuz. İlk üniversite işgalinin sonuçlandığını bildiren devrimci öğrenciler Merkez binanın kapılarını açıyor.

Resim

Resim

Resim

Resim

Resim
Gemerek'te yakalandıktan sonra Ankara'ya getirilmiş ve devrin İçişleri Bakanı'nın karşısına çıkarılmıştı. Orada yapılacak konuşmalarla kamuoyunda küçük düşürüleceği tasarlanıyordu... Yanıldılar...

Resim

Resim
Deniz, Kayseri'den getirilip eski bir suçtan tutuklandığı gün...

Resim
Cemil Gezmiş oğlunun idamının istendiği davanın duruşmalarından birinden çıkarken, (sağdan 4.)

Resim

Resim
Halit Çelenk, Ankara Karşıyaka Mezarlığında Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın mezarlarında.

Resim
(Gezmiş, Arslan, İnan'ın yarı yana gömülmesine izin verilmemiş, mezarlar, üçer mezar ara ile birbirinden ayrılmıştır.)

Resim

Resim

Resim

Resim
Adı: Deniz, Soyadı: Gezmiş. 1. THKO sanıklarından. İdama hüküm giymiş. Hüküm infaz edilecek. Yüzünde inceden bir gülümseyiş...

Resim

Resim

İnan babasına yazdığı bir mektubu savcıya veriyor.

İnfaz savcısı yine doktorlara soruyor:

— İnfaza engel bir hastalığı var mı?
— Yoktur, diyorlar.

Hüseyin bütün bu konuşmalara ve olup bitenlere karşı hiç bir tepki göstermiyor, sakin bakışlarla bunları izliyor.

İnfaz savcısı kararı okuyor, ve İnan'a soruyor:

— Bu karar sana mı aittir? İnan gülüyor ve yanıt vermiyor. «Bekletmeyelim Hüseyin'i» diyor savcı. Hüseyin ayağa
kalkıyor. Ceplerini boşaltıyorlar. 21,95 lira çıkıyor. Üçüncü kâğıt paketi açıyorlar. Beyaz ölü gömleğini İnan'a giydiriyorlar. İnan avluya doğru yürüyor.

Gülerek bize dönüyor:

— Hadi eyvallah, Şekibe ablaya selâm, diyor. Sehpanın önüne geliyor. Masanın üzerine çıkıyor ve duruyor.

— Tabureye çık! diye bağırıyor savcı.

İnan savcıya dönerek:

— Sabırlı ol, çıkacağım, diyor.

Tabureye çıkmadan, masanın üzerinde yürekli ve yüksek sesle son sözlerini söylüyor:

«Ben şahsî hiç bir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ona kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm.»

Sözlerini bitirdikten sonra tabureye çıkıyor. İlmiği boynuna takıyorlar. İnan tabureye bir tekme sallıyor. Düşü-remiyor. Bir tekme daha vuruyor ve deviriyor tabureyi. İnfazı kendi kendine yapıyor. Saat: 03.00. İpte bir kez dönüyor. Göz kapakları iniyor. Dudakları sarkıyor.

Doktorlar nabzına bakıyorlar:

— Bekleyelim, diyorlar.

Saat 03.25'e kadar bekliyoruz. İpi kesiyorlar ve Hüseyin'i de götürüyorlar.

Hüseyin İnan. ailesine ve akrabalarına yazdığı mektupta şöyle diyor:

Babama, Anneme, Kardeşlerime ve Yakın Akrabalarıma,
Söyleyecek fazla söz bulamıyorum.

Bir insanın sonunda karşılaşacağı tabii sonuç, bildiğiniz sebeplerden dolayı erken karşıma çıktı.
Üzüntü ve acınızı tahmin ediyorum.

İleride durumumu çok daha iyi anlayacağınız inancındayım.
Metin olunuz.

Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız. Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selâmlar, sevgiler!...
Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil... Candan selâmlar...

Hüseyin İnan

İnfaz sona erdikten sonra cezaevinin ikinci katındaki müdür odasına çıkıyoruz. İnfaz savcısı burada bize tashihi karar isteminin reddedildiğine ilişkin Yargıtay kararını okuyor.

İnfaz savcısı tutanak yazıcısına infazı yazdırıyor.

Gezmiş'in, Arslan'ın ve İnan'ın sehpa altında söylediği sözlere sıra gelince:

— Ne demişlerdi? diye soruyor ve anımsamaya çalışıyor.

Mükerrem Erdoğan'la birlikte savcıya konuşmaları dikkatle izlediğimizi, belleğimizde tuttuğumuzu, eğer bu sözler tutanağa yazılacaksa olduğu gibi yazılması gerektiğini söylüyoruz. Sözleri yineliyoruz. Orada bulunanlar doğruluyorlar. Sözler tutanağa olduğu gibi yazılıyor.

İnfaz savcısının, Yusuf'un sözlerinde geçen «halkımın» sözünü «milletimin» biçiminde yazdırmaya kalkışması üzerine biz müdahale ediyor ve Yusuf'un «halkımın» sözünü kullandığını söyleyerek böyle yazılmasını istiyor.

Orada bulunan Ali Elverdi söze karışıyor:

— Bunlar «millet» demez, «halk» derler. Halkımın demiştir, doğrudur, diyor.

Ali Elverdi tutanağın bir örneğini alıyor, bükerek cebine koyuyor. Odada bulunanlara Allahaısmarladık diyor.

Önümden geçerken yüzüme bakarak:

— Siz avukat olarak vazifenizi fazlasıyla yaptınız. Ama bu iş başka iş, diyor.

İnfaz savcısı, örneğini istediğimiz infaz tutanağının ertesi gün harçlandırılarak bizlere verileceğini söylüyor.
Tutanağın konuşmaları içeren örneği bizlere verilmiyor. Sürekli başvurmalar sonunda infaz savcılığı, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idam sehpası altında söyledikleri sözleri çıkararak tutanak örneğini veriyor.

Bu tutanakta infaz gecesi şöyle anlatılıyor:

Ölüm İnfaz Tutanağı


Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını kısmen veya tamamen tebdil ve tağyir etmek ve bu Anayasa ile kurulmuş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni ıskata cebren teşebbüs etmek suçlarından sanık olup Askerî Yargıtay 2. Ceza Dairesinin 10/1/1972 gün, 1971/157-1972/1 esas, 1972/1 karar sayılı ilâmı ile kesinleşen ve Yargıtay Askerî Başsavcılığının 3/2/1972 tarih, 1972/ 187-98 sayılı kararı ile tashihi karar talepleri reddedilen Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No'lu Askerî Mahkemesinin 9/10/1971 tarih, 1971/13 esas, 1971/23 karar sayılı hükmü ile TCK'nın 146/1. maddesi ile ölüm cezasına mahkûm edilmiş bulunan Erzurum Ilıca Nahiyesi özlük köyünden Cemil oğlu Mukaddes'ten doğma 1947 doğumlu Deniz Gezmiş ile, Yozgat iline bağlı Çekerek ilçesi Kuşsaray köyünden Beşir oğlu Nebiha'dan doğma 1947 doğumlu Yusuf Arslan hakkında ve Sarız ilçesi Bahçe mahallesinden Hıdır oğlu Selver'den doğma 1947 doğumlu Hüseyin İnan hakkında ölüm cezalarının yerine getirilmesi Resmî Gazete'nin 5/5/1972 günlü nüshasında neşredilen 1586 sayılı kanunla kabul edilmiş olmakla bugün sanıklar saat 01'de bulundukları askerî cezaevinden kapalı cezaevimize getirilmişlerdir.

Bunlardan Deniz Gezmiş ilk olarak gardiyanlar odasına alınmış, cezaevi müdürü Selâhattin Eren bu hükümlünün daha evvelce kapalı cezaevinde bulunduğunu, hükmün buna ait olduğunu bildirdiği gibi, mahkeme heyetinden Başkan Tuğgeneral Ali Elverdi ile mahkeme zabıt kâtibi İsmet Ok dahil, mahkûm edilen Deniz Gezmiş'in bu şahıs olduğunu beyan etti. Deniz Gezmiş de mahkûmiyet hükmünün kendisine ait olduğunu beyan etmesi üzerine kendisine dini telkinat yapılmayı arzu edip etmediği soruldukta dinî telkinatı istemediğini bildirdi, müteakiben adlî tabip Dr. Sait Altay ile cezaevi tabibi Cahit Ünlü-soy tarafından bu sanığın muayenesi yapıldı, şuurunun yerinde olduğunu, infaza mani herhangi bir hastalıkları bulunmadığını beyan etmeleri üzerine hüküm fıkrası kendilerine okundu. Hiç bir diyeceği olmadığım bildirmesi ve başkaca söyleyecek bir sözü de olmadığını, sadece yaptığı bu işten nadim olmadığını, pişmanlık duymadığını beyan etmesi üzerine beyaz gömlek giydirildi ve son söz olarak da bir şey söylemeyerek bilâhare saat 01.25'de sehpaya çıkarken de (suç unsuru bulunduğundan 16 kelime yazılmadı) dedi ve ip boynuna geçirildi, müteakiben de ipi boynuna geçiren cellât tarafından da altındaki sehpa çekildi, böylece doktorların arada sırada muayeneleri ile hükümlü Deniz Gezmiş 2.15'e kadar askıda kaldı, bu arada hüküm fıkrasını ihtiva eden yazılı levha da boynuna takıldı, 2.15'te sehpadan indirildi, daha sonra diğer odada beklemekte bulunan Yusuf Arslan başgardiyanlar odasına alındı ve Deniz Gezmiş'in 2.15'te tamamen ölmüş, hayatiyetini kaybetmiş olduğunu doktorlar beyan ettiler. Bu arada Deniz Gezmiş babasına sehpaya çıkmadan evvel bir mektup yazarak bunda ölümünün nedametle karşılanmasını istemediğini, kendisinin Taylan Özgür'ün yanına gömülmesini istediğini, kitaplarının küçük kardeşine verilmesini istediğini, annesini, ağabeysini, kardeşini devrimciliğinin ateşi ile karşıladığını beyan eder bir mektup da bıraktı.

Daha sonra başgardiyan odasına alınan Yusuf Arslan. cezaevi müdürü Selâhattin Eren'e sorulduğunda, Yusuf Arslan'ın daha önce cezaevimizde yattığını, kendisinin bu şahıs olduğunu beyan etti, mahkeme başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi ile zabıt kâtibi İsmet Ok'tan sorulduğunda, mahkemece ölüm cezasına hükmedilen şahsın bu kişi olduğunu beyan ettiler. Yusuf Arslan tarafından daha önce babasına ve bütün akrabalarına hitaben yazdığı iki adet mektup Savcı Yardımcısı Sami Uğur'a verildi ve bunların her ikisinin de babasına teslimi istendi. Kendisine dinî telkinatta bulunulması istenip istenmediği sorulduğunda dinî telkinat istemediğini beyan etti. Adlî Tabip Dr. Sait Altay ile cezaevi tabibi Cahit Ünlüsoy tarafından yapılan muayenesinde kendisinde İnfaza mani bir hastalık olmadığını, şuurunun yerinde olduğunu beyan ettiler. Hükümlü dahi şuurunun yerinde olduğunu, infaza mani hali bulunmadığını beyan etmesi üzerine beyaz gömlek giydirildi. Rigi marka bir kol saati ile üzerinde bulunan 17 lira 25 kuruşu Savcı Yardımcısı Sami Uğur'a teslim etti. bilâhare hüküm özeti kendisine okundu, bir diyeceği olmadığını, hükmün de kendisine ait bulunduğunu beyan etti, bilâhare sehpaya çıkarken (suç unsuru bulunduğundan 26 kelime yazılmadı) dedi. Bilâhare daha önceden temin edilen cellât tarafından saat 2.25'te ip boynuna geçirildi, altındaki masa ve sandalye çekildi, sanık boşlukta kaldı, saat 2.50'ye kadar askıda kaldı, 2.50'de cesedi muayene eden tabipler, ölümün vukua geldiğini beyan etmeleri üzerine sehpadan indirildi.

Daha sonra diğer odada bulunan Hüseyin İnan gardiyanlar odasına alındı, kapalı cezaevi müdürü Selâhattin Eren'den sorulduğunda bu hükümlünün de daha evvelden kapalı cezaevinde kaldığını, kendisinin Hüseyin İnan olduğunu beyan etmesi üzerine kararı veren Mahkeme Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi ile Mahkeme Zabıt Kâtibi İsmet Ok'tan soruldukta hükmün bu şahsa ait olduğunu bildirdiler, son arzuları soruldukta bir diyeceği olmadığını, daha evvelden babası Hıdır İnan'a yazdığı, baba, anne, kardeşlerime, yakın akrabalarıma, başlıklı bir mektubu Savcı Yardımcısı Sami Uğur'a 21 lira 95 kuruş parası ile teslim etti, hükümlüyü muayene eden Adlî Tabip Dr. Sait Altay ile cezaevi tabibi' Cahit Ünlüsoy, sanığın infaza mani hiç bir hastalığı olmadığını, infazın yapılabileceğini beyan etmeleri üzerine beyaz gömlek giydirildi, hüküm özeti kendisine okundu, bu mahkûmiyet hükmünün kendisine ait olduğunu beyan etmesi üzerine sehpa yerine getirildi ve saat 3.00'te daha evvelden temin edilen cellâtlar tarafından ip boynuna geçirilmeden evvel hiç bir menfaat gözetmeden halkımın mutluluğu için çalıştım ve bu bayrağı taşıdım, bundan sonra bunu Türk halkına emanet ediyorum, yaşasın Türkiye'nin bağım­sızlığı, yaşasın devrimciler, kahrolsun faşistler, dedi ve ip daha evvelden temin edilen cellâtlar tarafından saat 3.00'te boynuna geçirildi, 3.25'e kadar askıda kaldı, hükümlüyü muayene eden yukarıda isimleri yazılı tabipler ölümün vukua geldiğini beyan etmeleri üzerine 3.25'te sehpadan indirildi, cesetler bilâhare Ankara Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü'ne teslim edildi. 353 sa­yılı Askerî Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun 244, 647 sayılı cezaların infazı hakkındaki kanunun 2. ceza infaz kurulları ile tevkif evlerinin yönetimine ve cezaların
infazına dair tüzüğün 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, ve TCK'nı n 43. maddesi gereğince, usulü dairesinde infazın tamamen yapıldığı anlaşılmış olmakla, cesetlerin Belediye Mezarlık­lar İşleri Müdürlüğüne yazılan bir müzekkere ile aileleri kabul ettikleri takdirde cenazelerinin merasim yapılmadan kendileri­ne verilmesi, kabul etmedikleri takdirde defnedilmesi için Emniyet Müdürlüğüne teslim edilerek Mezarlıklar Müdürlüğüne
gönderildi, bu zabıt usulü dairesinde cezaevi müdürünün oda­sında aşağıdaki imzaları yazılı şahıslar huzurunda tekrar oku­narak imza edildi. 6/5/1972.

Resim

Saat 5. Ankara Savcısı Fazıl Alp, gece dışarı çıkma yasağı olduğu için bize:

«Sizi arabamla götüreyim» diyor. Mükerrem Erdoğan'la birlikte Beşevler'deki evimize geliyoruz.
Cebeci Mezarlığı'na gömülmesine izin verilmeyen cenazeler, cezaevi idaresince Yenimahalle-Karşıyaka MezarIığı'na gönderiliyor. Cenazelerin yanyana gömülmesine izin verilmiyor ve cenazeler üçer mezar ara ile gömülüyor.

İnfazlardan sonra mezarlar aylarca emniyet görevlilerinin denetimi altında tutuluyor. Gençlerin mezarına gül koyan genç kızlar gözaltına alınıyor ve haklarında kovuşturma açılıyor.

KARŞIYAKANIN ÜÇ GÜLÜ

Asılmış bir al umuttan Karagücün korku dalında Şu can topraktaki üç fidan ölü. Ve artık ölmezliğin son boyutundan Göverir yeşil bahar yağmurlarında Denizgülü, Yusufgülü, Hüseyingülü.
Ölümdür kimileyin kavganın tek ödülü
Kançiçeği sökünü arkalarından... Açmış böğrünü hepsine ana sıcaklığında Devrimin kankalesi Karşıyaka gömütlüğü. Ve gençlik günlerine doymamışlık dağından Bakar, alınlar mavide ve göğüs hep namluda Gezmişgülü. Arslangülü. İnangülü.
İnanç bir deliçay ki yeşertir bir gün çölü.
Karşıyakanın üç gülü Yürek dalıma gömülü Karşıyakanın üç gülü Tüm kançiçekleriyle

Tahsin Saraç

ÇİÇEĞE DURMAK


Halit Çelenk'e saygılarla
Eski ağacımızın civan üç dalıydılar Toprağımızın yüreğinden yeşeren Gecemizden yıldız gibi kaydılar
Yudum yudum içtik acılarını
Bir aşamanın daha. bedenlerinden
Dindirdik doğum sancılarım
Üçayaklıları kurdular
Bir şafağa doğru erken erken
Üç dal, yan yana, çiçeğe durdular

Subutay Hikmet

YUNUS TÜRÜ

BİLİNENİ BİLMEZ MİSİN


Kâğgir duvar, demir kapı Bilmez ise bilmez misin İçeri dolmuşlar hepsi Bilmezliği bilmez misin
Aşağıda hücreleri Gündüz gibi geceleri Koldan ağar zincirleri Bilmesen de bilmez misin
Surda bir an eylenmişler Uykuyu kan eylemişler İpte bir can eğlemişler Bilinmese bilmez misin
Soluk biter solar yüzü Çekilir bedenden özü Dilden dile akar sızı Bilinmezi bilmez misin
Hey analar, hey bacılar Derinde yüzer acılar Gülüşür can alıcılar Bilmeyeni bilmez misin
Bu candır uçar kaybolur Köhne deftere kaydolur Kaybolunur kaydolunur Bilineni bilmez misin

Muzaffer İlhan Erdost 1974, Ankara Merkez Cezaevi

Kaynakça
Kitap: IDAM GECESI ANILARI VE KARARLAR. GEZMIS, ARSLAN, INAN
Yazar: Halit Çelenk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Deniz Gezmiş, Arslan ve İnan'ın İdam Gecesindeki Anıları ve Kararları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir