Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İnfazlarla İlgili Gerçekler Neydi?

Burada Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın İdam Gecesindeki Anıları ve Kararları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

İnfazlarla İlgili Gerçekler Neydi?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Eyl 2011, 01:40

İnfazlarla İlgili Gerçekler Neydi?

6 Mayıs 1972. Saat 0.30. Beşevler'deki evimin kapısr çalınıyor. Eşim Şekibe île birlikte kapıyı açıyoruz. Kapının önünde, sivil emniyet görevlisi oldukları her hallerinden, anlaşılan iki kişi duruyor.

Birisi telâşlı bir sesle soruyor:

— Avukat Halit Çelenk siz misiniz?
— Evet.
— Ankara Savcısı Fazıl Bey sizi bekliyor.
— Geliyorum.

İnfazda bulunmak üzere çağrıldığımı hemen anlıyorum. Şekibe ile bir an «beklenen son geldi» der gibi bakışıyoruz.
Bu, beklenen bir gündü. Daha önce idam kararları verilmiş. Askerî Yargıtayca onanarak kesinleşmiş, ilk tashihi karar istemi reddedilmiş. Büyük Millet Meclisi'nde ve Cumhuriyet Senatosu'nda yapılan gürültülü görüşmelerden sonra kararların yerine getirilmesi oy çokluğu ile kararlaştırılmıştır. İnfazlarda hazır bulunmak üzere Avukat Mükerrem Erdoğan'la birlikte Ankara İnfaz Savcılığı'na başvurulmuş ve gece dışarı çıkma yasağı nedeniyle infaz yerinde bulunmamızın sağlanması istenmiştir.

İnfazların yapılacağı gün gizli tutulmuş, avukatlara bir gün önceden bilgi verilmesi istendiği halde, bu yapılmamıştır.
2 Mayıs 1972 - 3 Mayıs 1972 günlerinde idam kararlarına, «tashihi karar» ve «infazın yerine getirilemeyeceği istemi» ile yeniden itirazlar yapılmış ve 4 Mayıs 1972 gününde de infazın geri bırakılması için Askerî Yargıtaya başvurulmuştur.

Yapılan itirazlara, yasal başvurmalara ve itirazların henüz karara bağlanmamış olmasına rağmen, içimde kuşkular var. Günlerdir, gecenin geç saatlerine kadar giysilerim üzerimde, evimde bekliyorum. Görevliler kapıya geldikleri zaman beni hazır buluyorlar. Eşimin uzattığı Bellergal'i yutuyor ve şişesini cebime koyuyorum. Hemen çıkıyoruz.

Ankara'da gece sokağa çıkma yasağı var. Sokaklar bomboş ve sessiz. Kapının önünde siyah, 06 AA 748 plaka sayılı resmî bir araba duruyor. Nemli gecenin sessizliğini yırtarak Beşevler, Emniyet Sarayı yolu ile Ankara Merkez Cezaevi'ne doğru yolalıyoruz. Emniyet Sarayı'nı izleyen kavşağı geçer geçmez yolun iki tarafında yaklaşık olarak onar adım aralıklarla tomsonlu askerler bekliyor. Merkez Cezaevi'ne kadar bu güvenlik önlemleri sürüyor.
Beş yıldan beri gözlerimin önünden gitmeyen, Ankara Merkez Cezaevi'nin küçük avlusundaki karakavak ve leylâk ağaçları, bu gece 23-24 yaşlarında üç devrimcinin; Yusuf Arslan, Hüseyin İnan ve Deniz Gezmiş'in idamını seyredecekler.

Evet bu üç genç adam, gözlerini kırpmadan, korku nedir bilmeden, yürekli adımlarla ölümü selâmlayacaklar, idam sehpası altında söylevler vererek, inançlarını ve davalarını savunacaklar ve hayatlarını verecekler.

Resmî arabadaki görevli, elinde telsiz, «404! 404! Neredesiniz?» sözlerini yineleyerek anonslar veriyor ve kentin öteki yörelerindeki emniyet görevlileriyle ilişki kurmaya çalışıyor.

Kısa bir süre önce, 13 Mart'ta Mamak Askerî Cezaevi'nde yaptığımız görüşmede, bu yürekli ölüm yolcularını bana söyledikleri sözler belleğimde canlanıyor:

— ... Mesele hukuk ve yasa meselesi değildir. Mesele tamamen siyasî bir meseledir. İnfazlar yapılacaktır. Bizler ölüme hiç korkmadan, en küçük bir endişe duymadan, seve seve gidiyoruz.

Aradan beş yıl geçti. 12 Mart faşizmi «tarih» sayfalarına geçmek üzere. Bu dönemin ekonomik, sosyal ve siyasal nedenleri üzerine yazılmaya, yayınlar yapılmaya başlandı bile. Devrimciler, toplum ve doğa olaylarına bilim açısından bakanlar, «12 Martsın teşhisini daha başında koydular. Bu dönemin meydana gelmesinde, hangi ekonomik ve sosyal etkenlerin rol oynadığını, olayların iç ve dış nedenlerini gördüler. Bugün bunun belgeleri yer yer açıklanıyor ve gözler önüne seriliyor.

Toplumumuz 12 Mart döneminde, geçmişinde rastlanmayan, geleneklerine yabancı uygulamalarla karşı karşıya kaldı. 20 bine yakın genç, asker, öğretmen, işçi, köylü, aydın, sanatçı, yazar, avukat, mühendis, doktor işkence ve «sorgulama»lardan geçti. Generaller, kurmay albay ve yarbaylar, ünlü yazarlar, sanatçılar, profesörler tutuklandı, maddî ve manevî işkenceye tâbi tutuldu. Kontr-gerilla denilen gayriresmî ve yetkisiz gizli örgütlerde, CIA merkezlerinde eğitilmiş görevliler tarafından «sorgulamalar» yapıl-dı. Sorguya çekilenlere elektro-şoka varıncaya kadar insanlık-dışı işkenceler uygulandı. Ölenler, hastalananlar, sakatlananlar binleri buldu. Kızlar ve kadınlar, ahlâk-dışı ve yüzkızartıcı davranışlarla karşı karşıya bırakıldılar.

Bu sorgulama yöntemleriyle alman ifadeler, açılan davalara ve verilen kararlara dayanak, yapıldı.
Siyasal iktidarın sözcüleri ve bu iktidarın dayandığı sınıfların çıkarlarını savunanlar; kamuoyunu belli bir yönde oluşturmak için büyük bir kampanya açtılar. «Son Türk devletinin ortadan kaldırılmak istendiği», Anayasanın «tebdil, tağyir ve ilga» edilmekte olduğu, Büyük Millet Meclisi'nin görevine engel olunmak için girişimler yapıldığı söylenip yayıldı. Radyolar ve bir kısım basın, kamuoyuna bu iddiaları yineleyip durdular. Aylar ve yıllarca kamuoyu bu gerçek-dışı iddialarla uyutulmaya çalışıldı.

Anayasa ve yasa hükümleri çiğnenerek, davaları gören mahkemelere telkinde bulunuldu. Zaten yasa açısından bağımlı ve hâkimleri hükümetçe görevlendirilen bu mahkemelerin, istenilen doğrultuda karar vermeleri için gereken bütün çabalar harcandı. Kararı beğenilmeyen mahkemeler kapatıldı, hâkimleri dağıtıldı ve sürüldü.

Gerçek Neydi?

Bu iddialar ve yayınlar doğru muydu? Bütün bunlar niçin yapılıyordu? Gerçek neydi?

Bu soruların yanıtını verebilmek için biraz gerilere gitmek, 12 Mart öncesi gelişmelerini anımsamak gerek.

«1968 yılı» Türkiye'de öğrenci hareketlerinin yoğunlaştığı yıldır. Bu ve bunu izleyen yıllarda yüksek öğrenim gençliği kendi sorunlarını ortaya koymuş ve bunlara çözüm bulunmasını istemişti. Üniversite gençliği eğitim ve öğretim konularında yeni düzenlemeler istiyordu, üniversite yönetiminde söz ve oy sahibi olmak istiyordu, yönetmeliklerde değişiklikler yapılmalıydı, doçent ve profesör ayırımı ve kürsü ağalığı kaldırılmalıydı. Eğitim, ulusal çıkarlara uygun yürütülmeli, özel teşebbüslere kazanç sağlayan kuruluşlara kiralanmamalıydı.

Gençler bu ve benzeri sorunların çözümü için çalıştılar, bu amaçla bildiriler yayınladılar, yürüyüşler yaptılar, ama bir sonuç alamadılar. Yol tıkanmıştı. Bir çıkmazla karşı karşıya kaldıklarını gördüler. Bu kez boykotlara ve daha sonra da işgallere başvurdular. Yine bir sonuç alamadılar. Aksine coplandılar, dövüldüler, karakollarda işkence gördüler.

Siyasal iktidar, dayandığı sınıfların çıkarlarına aykırı gördüğü bu isteklerin hiç birisine ilgi göstermedi. Halkın uyanmasından, haklarına sahip çıkmasından korkuyordu. Bindiği dalı kesemezdi.

Gençler, bu gelişmeler karşısında, üniversite ve eğitim sorunlarının bağımsız sorunlar olmadığını, bu sorunları toplumsal düzenden soyutlamanın olanaksız olduğunu, çözümün temelde «düzen sorunu»na bağlı bulunduğunu anladılar ve bunun bilincine vardılar.

Emperyalizmin etki alanında, bakanlıklarında yabancı uzmanlar, topraklarında yabancı üsler, 40.000'e yakın askerî personel, köylerinde barış gönüllüleri adı altında casuslar, yeraltı ve yerüstü servetlerinde sömürücü yabancı sermaye, yurdun bağımsızlığını tehlikeye düşüren ikili anlaşmaların hüküm sürdüğü yarı-bağımlı bir ülkede üniversite sorunu tek başına çözülemezdi. Yurt sorunlarının çözümü bir bütündü. Dava yalnızca, üniversite sorunu değil, bağımsızlık ve düzen sorunu idi. Bunlar birbirine bağlı sorunlardı. Bu bilinç aşamasına varan gençlik, eylemini anti-emperyalist bir yöne doğrulttu, artık hedef bağımsızlıktı, halktan yana bir devlet yönetimi, sömürüşüz, hakça bir toplum düzeniydi.

Böylece, gençliğin mücadelesi, üniversite ve eğitim sorunlarından yurt sorunlarına dönüştü, artık amaç tam bağımsızlık, halkın mutluluğu, iç ve dış sömürüye son vermekti.

Oysa iktidarda 27 Mayıs Anayasası'na düşman bir yönetim vardı. Anayasa rafa kaldırılmıştı. Reformlar askıdaydı. Yargı organlarının kararları hiçe sayılıyordu. Anti-demokratik yasalar kıyasıya uygulanıyordu.

Bu «manzara-i umumiye» karşısında yurtsever gençlik, yasal haklarını kullanarak direnişe geçti. Toplantılar, yürüyüşler düzenlendi, bildiriler yayınlandı. Demokratik ve yasal eylemler birbirini izledi. Ankara'da «Anayasaya Saygı» yürüyüşleri yapıldı. İstanbul'da «Anayasa ve Kanunlara Uyma» mitingleri düzenlendi. Miting alanları «Anayasaya Saygı, Bağımsız Türkiye, Kahrolsun Amerika, İç ve Dış Sömürüye Paydos» sloganlarıyla çınladı.
Gençlik yasal yollarla Anayasanın eksiksiz uygulanmasını, reformların yapılmasını, anti-demokratik yasaların değiştirilmesini istiyor, yurdu bağımlı hale getiren anlaşmaların ve uygulamaların kaldırılmasını talep ediyordu. Türkiye halkının mutluluğunu ve yurdun bağımsızlığını bu düzenlemelerin yapılmasında görüyordu.

Bunları istemek ve gerçekleştirmeye çalışmak, kuşkusuz öncelikle siyasal partilerin göreviydi. Gençlik örgütleri bu alanda ancak yan bir güç olarak görev alabilirdi. Ama günün sosyal ve siyasal koşulları ve bu koşulların oluşturduğu ortam gençliğe bu yönde daha önemli görevler yüklemişti.
Toplumun en bilinçli ve dinamik gücü olan gençliğin, bu istekleri kamuoyuna ve yöneticilere duyurabilmek için giriştiği yasal eylemler, siyasal iktidarın en acımasız baskısı ve terörü ile karşılaştı.

O dönemin görevli emniyet memurları, alanlarda, miting yerlerinde gençleri copladılar, dövdüler, onları kitle halinde karakollara ve emniyet binalarına götürerek işkence yaptılar. İşkencelerden sakatlanan ve hastalananların yanında, ölenler de oldu. Resmî açıklamalarda bunların «intihar ettikleri» söylendi.

Kanlı pazarlar düzenlendi. Camilerde vaizler tarafından kışkırtılan gruplar, toplu halde yasal toplantıları bastılar. Gençler öldürüldü. Olay yerindeki emniyet görevlileri olaylara seyirci kaldılar. Kimi kez de saldırganlara yardımcı oldular. Kışkırtıcı ajanlar bu saldırılarda etkin görev yapıyorlardı.
Siyasal Bilgiler ve Hacettepe öğrenci yurtları emniyet görevlilerince arama bahanesi ile basıldı. Kız ve erkek öğrenciler dövüldü, coplandı. 33 öğrencinin dayak sonucu aldığı yaralar, doktor raporları ile saptandı. Raporlar ve deliller soruşturma dosyalarına girdiği halde suçlular hakkında hiç bir yaptırım uygulanmadı.

Bu ve benzeri saldırılar ve "işkenceler sonunda:

Hıdır Altınay, Vedat Demircioğlu, Atalay Savaş, Ali Turgut Aytaç, Duran Erdoğan, Mehmet Doğan Kılan, Mehmet Can-tekin, Mustafa Taylan Özgür, Mehmet Büyüksevinç, Battal Mehetoğlu, Şeref Aygün, Doktor Necdet Güçlü, Yaşar Yıldırım, Mustafa Baylan, Necmettin Giritlioğlu, Hüseyin Çapkan, Hüseyin Aslantaş, Firuz Mehmedi, Nail Karaçam. İlker Mansuroğlu, Şerafettin Atalay adındaki gençler ve işçiler öldürüldü.
Cinayetlerin çoğunun failleri «meçhul» kaldı.

18.2.1969 gününde Alpaslan Türkeş, 34 ilde 34 komando kursu açılacağını ilân etti. 6.1.1969 gününde CKMP Genel Başkan Yardımcısı Yılanlıoğlu, «komando gençlerin motorize hale getirileceğini» söyledi. CHP Merkez Yönetim Kurulu «faşist komando tertipleriyle yasaların çiğnendiği»ni açıkladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrenci Derneği Başkanı, sürekli komando baskınları karşısında «bundan sonra biz bir hükümet kuvvetine inanmıyoruz, okulumuzu, yurdumuzu ve canımızı kendi bileğimizle koruyacağız» demek zorunda kaldı, ilerici basın yaratılan siyasal ortamın tehlikelerine dikkati çekti, görevlileri uyardı.

Bütün bu baskınlar, adam öldürmeler, işkenceler, komando tertipleri karşısında, yapılan uyarılara rağmen, siyasal iktidar hareketsiz kaldı. Bunları önlemek için gerekli önlemleri almak şöyle dursun, saldırganlara cesaret verdi, arka çıktı.

İşte bu zorlayıcı koşullar altında, hayatlarını her an tehlikede gören ve önlerindeki yasal mücadele yolları da kapatılan devrimci gençlik, kendini savunmayı silahlanmada buldu.

12 Mart muhtırasını verenler, devirdikleri hükümeti Anayasayı uygulamamakla, anayasal reformları gerçekleştirmemekle, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğini ağır tehlike içine düşürmekle, yurdumuzu kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmakla suçladı.

Oysa, uygulama, muhtıranın içeriğine ters düştü. Suçlular güçlü oldular.

«Muhtıra Suçluları»na, yani Anayasayı uygulamayanlara, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğini ağır tehlike içine düşürenlere, reformları gerçekleştirmeyenlere, ülkeyi kardeş kavgası ve sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine itenlere dokunulmadı. Bu suçluların suçları kâğıt üzerinde kaldı. Yıllardan beri Anayasayı ve reformları savunanlar, bağımsızlık mücadelesi verenler, bu amaçla yapılan toplantı ve yürüyüşlerde coplanan ve işkence görenler; Anayasayı «tebdil, yağyir ve ilga»ya girişmekle suçlandılar, tutuklandılar, ömürboyu ağır hapis ve ölüm cezalarına çarptırıldılar. Faşizm tırmanıyordu.

Bugün 12 Mart faşizminin Amerikan istihbarat örgütü CIA tarafından planlandığı, yerli ve yabancı öteki istihbarat örgütlerinin bu planın uygulanmasında yardımcı oldukları ve çaba gösterdikleri en yetkili ağızlarca açıklanmaktadır. Bu dönemde meydana gelen birçok olayların nasıl tertip ve tahrik edildiği, bu olaylarda görev alan kışkırtıcı ajanların ikrarlarıyla saptanmıştır.

Kaynakça
Kitap: İDAM GECESİ ANILARI VE KARARLAR. GEZMİŞ, ARSLAN, İNAN
Yazar: Halit Çelenk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Deniz Gezmiş, Arslan ve İnan'ın İdam Gecesindeki Anıları ve Kararları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir