Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

12 Mart İnfazları Yirminci Yılında

Burada Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın İdam Gecesindeki Anıları ve Kararları hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

12 Mart İnfazları Yirminci Yılında

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Eyl 2011, 01:37

12 Mart İnfazları Yirminci Yılında

O «uzun gece»den bu yana yirmi yıl geçti. Gecenin acılı ve başdöndürücü saatleri bugün gibi gözlerimin önünde ve o gece, hukuksal değil ama siyasal amaçlı, adaletsiz bir kararla, yurtsever, inançlı ve erdemli üç genç insanın yaşamına son verildi. Ölüm cezası kimi hukuk uzmanları tarafından güçsüz bir iktidarın güç gösterisi olarak nitelenir. O günün iktidarı bu gösteri için üç cana kıydı.

Kamuoyu günümüze kadar bu cezayı benimsemedi, içine sindiremedi, haklı bulmadı. Toplantılarda, yürüyüşlerde, basında buna karşı çıktı. Ölüm cezası ile eylemler arasında orantı görmedi, o eylemlere ölüm cezası verilmesini adaletsiz buldu. Onlar hiç kimseyi öldürmemişlerdi. Ülkenin ve halkın yararına gördükleri kimi eylemlere girmişlerdi. İnsanlarımız bu inançlarını kimi kez konuşarak, kimi kez davranışlarıyla ortaya koydu.
Kamuoyunun, özellikle önemli toplumsal olaylarda bir sağduyusu vardır. Baskılı dönemlerde bile bu sağduyu kendini gösterir. Bu sağduyuda yanılgı bulmak çoğu kez olanaksızdır. Hukuksal ve teknik açıdan çetrefil konularda bu sağduyu gerçeği görebilir. Kamuoyunun Gezmiş - Arslan - İnan olayındaki tutumu bu olmuştur.

Adli Hata mı?

Adli Hata'da bir yanılgı vardır. Bu olayda bir yanılgıdan söz edilebilir mi? Siyasal iktidarın amaçları doğrultusunda oluşturulan bir hükümde yanılgı aramak olanaklı mıdır? Davayı gören sıkıyönetim askeri mahkemesinin başkanı Ali Elverdi gerek milletvekili adayı olarak yaptığı propaganda konuşmalarında ve gerekse yayınladığı anılarında kendi siyasal görüşlerini Deniz Gezmiş ve arkadaşları hakkındaki düşmanca düşüncelerini açık seçik ortaya koymuştur. Bu tür önyargıların egemen olduğu ve hukuk eğitimi görmemiş bir mahkeme başkanının hükmü ve verdiği oy, yansız, objektif ve yargı ilkelerine uygun kabul edilebilir mi?

Kin, hiddet ve önyargı Adalet'in düşmanıdır. Bu duygu ve tutumların hükme yansıması Adalet için en tehlikeli tuzaktır. Öfkeli adalet, adaletsizliktir. Ailesel kaynaklı bir öfke ve gerilimle hüküm verilmesini bile yanlış gören Yargılama Hukuku karşısında yukarıdaki değerlendirmelerin önemi ve özelliği anlaşılabilir. Bu nedenlerle olağandışı ve olağanüstü yargılamalar ve mahkemeler hukuka aykırıdır.

«Bir kaç kişiyi sallandıracaksın, ondan sonra ortalık nasıl durulur görürsünüz» zihniyeti, bu çağdışı zihniyet, ötedenberi benzer hükümlerin gerekçesi olagelmiştir.

Yargı'ya Müdahale

1971 yılında Askeri Yargıtay a incelenmek üzere bir dosya gönderilmiştir. Bu dosyada sanıklara, işledikleri kabul edilen gasp, tehdit ve öldürme suçlarından ötürü ayrı ayrı ağır hapis cezaları verilmiştir. Dosyayı inceleyen Askeri Yargıtay Başsavcılığı; Genel Kurmay Başkanlığına 3/7/1971 gün, 971/1285 U. No.lı ve 971/11-99 Tebliğname sayılı bir yazı yazarak «Marksist felsefe ışığında milli demokratik devrimi gerçekleştirmek üzere silahlı eylemlere girişmek ve bu suretle Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçilerini bertaraf ederek tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye'yi kurmak» amacına yönelik eylemlere ceza yasasının 146. maddesinin uygulanması gerektiğini bildirmiş, Sıkıyönetim komutanlıklarına ve askeri savcılıklara bu yolda emir verilmesini istemiştir.

Yazı şöyledir:

Genel Kurmay Başkanlığına

Yüksek makamlarının da bilgileri olduğu üzere, Askeri Yargıtay Başsavcılığının önemli bir görevi de askeri yargıda içtihat birliğini sağlamak üzere gerekli kanuni işlemleri yapmaktır. Askeri Yargıtay’a intikal eden dava dosyaları münasebetiyle, özellikle bu ilkenin gerçekleşmesine çalışılmakta gerek içtihatları birleştirme ve gerekse Daireler Kurulu Kararıyla belirli içtihatlar tesis olunmaktadır.

Bu kere, İstanbul 1 No'lu Sıkıyönetim mahkemesince çeşitli suçlardan dolayı haklarında hüküm verilmiş olan (Ömer Ayna) adındaki sivil kişiye ait dava dosyasının incelenmesinde;

Sanığın (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) adındaki kanunsuz örgüte bağlı olduğu, örgütün stratejisi «Marksist felsefe ışığında milli demokratik devrimi gerçekleştirmek üzere silahlı eylemlere girişmek ve bu suretle Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçilerini bertaraf ederek tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye'yi kurmak» olduğu, örgütün merkezi Ankara'da ve şefi Deniz Gezmiş olup hücre usulü ile faaliyette bulunduğu, Ömer Ayna'nın önce Cihan Alptekin ve sonra Nahit Töre ile çalışmaya başladığı, örgüt mensupları olarak Avni Gökoğlu, Sinan Cemgil, İbrahim Öztaş, Osman Bahadır, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan, Kor Kocalak, Ferruh Vakıf Ahmetoğlu, Rukiye Dülger ve soyadlarını bilmediği Ali, Atilla, Mehmet adındaki kişi-leri tanıdığı veya bildiği anlaşılmaktadır.

Bu durumda adları geçen ve bunlardan başka ör-güte mensup diğer kişilerin merkezden veya merkeze bağlı hücre şeflerinden aldıkları emir ve direktiflerle belli bir amacın gerçekleştirilmesi için silahlı eylemlere giriştikleri ve belirli bir amaca varmak için adam öldürme, soygun, gasp, tehdit ve sair suçları işledikleri kanısına varılması ve dolayısıyla Türk Ceza Kanununun 146. maddesinin unsurlarını teşkil eden bu eylemlerin ayrı fiiller olarak cezalandırılması kanunsuz görülmesi itibariyle, bu hususa değinen Sıkıyönetim Komutanının temyiz istemi kabul ve bir örneği ilişikte sunulan tebliğname ile, hükmün suç vasfı yönünden bozulmasına karar verilmesi istenilmiştir.

Ancak, örgüt arzolunduğu gibi Ömer Ayna'dan ibaret bulunmaması dolayısıyla yukarıda adları geçen ve başkaca örgüte mensup olan kişilerin Türkiye'nin neresinde suç işlemiş ve yakalanmış olurlarsa olsunlar bir yerde toplanarak ayni iddianame içinde yer almak suretiyle, bu askeri savcılığın nezdinde bulunduğu sıkıyönetim mahkemesinde yargılanmaları, gerek aralarındaki irtibatın sağlanması ve gerekse delillerin değerlen-dirilmesi bakımından faydalı ve lüzumlu sayılmaktadır.

Bu düşüncemiz uygun sayıldığı takdirde Sıkıyönetim Komutanlıkları ve Askeri Savcılıklarına gerekli emirlerinizi tensiplerinize arzederim.

Ek: 2/7/1971 tarih ve 971/1199 sayılı tebliğname

Dağıtım: Bilgi:
Gereği: M.S.B.lığına
Gnkur. Başk.lığına

Genel Kurmay Başkanlığı da Askeri Yargıtay Başsavcılığının bu yazısını ekleyerek 16/ 7/1971 gün ve Ad. Müş. 7130-71/1570 sayılı bir yazı ile Sıkıyönetim Komutanlıklarına ve askeri savcılıklara bu tür olaylarda T.C.Y. nın 146. maddesinin uygulanması gerektiğini bildirmiştir.

Bu yazı şöyledir:

İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına
İstanbul


Sanık Ömer Ayna hakkındaki suç dosyasının Askeri Yargıtaydaki incelenmesi sırasında, Askeri Yargıtay Başsavcılığınca düzenlenen 2/7/1971 tarih ve 1971/1199 sayılı tebliğname ile başsavcılığın mütalaa yazısının sureti ilişikte sunulmuştur.

Gerek mütalaa yazısında ve gerekse tebliğnamede (Marksist felsefe ışığında milli demokratik devrimi gerçekleştirmek için silahlı eylemlere girişmek ve bu suretle Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçilerini bertaraf ederek tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye'yi kurmak) amacına yönelik eylemlerin, TCK. nun 146. maddesinde ifadesini bulan tek suç olarak mütalaa edilmesi, tezahür eden eylemlerin adi birer suç olmayıp arı geçen maddenin, (Cebir) unsurunun türlü şekilleri olduğu, bu nedenle bu tür suçları Türkiye'nin neresinde işlemiş ve neresinde yakalanmış olurlarsa olsunlar faillerinin bir yerde toplanarak tek iddianame içinde mütalaa edilmesinin gerektiği bildirilmiştir.

Bir gerçeğin ifadesi olan bu görüşlerin Sıkıyönetim Komutanları ve Askeri Savcılıklarınca değerlendirilmesi yapılmak üzere bilgi edinilmesini arz ve rica ederim.
imza

Ekler- Kemal Taran

Ek: 1 (1. As. Yargıtay yazısı ve eki) Korgeneral


II. Başkan Vekili

Dağıtım: Gereği:

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığına İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına İzmir Sıkıyönetim Komutanlığına Adana Sıkıyönetim Komutanlığına Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığına Eskişehir Sıkıyönetim Komutanlığına

Gizli

Talimat niteliğindeki bu yazılardan sonra askeri savcılıklar benzer olaylarda T.C.Y. nın 146. maddesine göre davalar açmışlar ve sıkıyönetim askeri mahkemeleri de bu doğrultuda ölüm cezaları vermişlerdir.

Oysa Askeri Yargıtay yasasına göre İçtihadı Birleştirme; Askeri Yargıtay Daireler Kurulu ile daireler arasında ya da bir dairenin kendi kararları arasında hukuksal konularda görüş ayrılığı bulunması halinde başvurulan bir yoldur. (M. 30) Askeri Yargıtay Başsavcılığının ve Genel Kurmay Başkanlığının yazılarına konu olan olayda böyle bir durum yoktur. Ayrıca bu gibi hallerde İçtihadı Birleştirme için başvuru yetkisi Askeri Yargıtay Başkanına aittir. (M. 31) Yasaya göre Genelkurmay Başkanının da böyle bir yetkisi bulunmamaktadır. Bu açılardan Askeri Yargıtay Başsavcılığının yazısında yeralan içtihadı birleştirmeye ilişkin sözler yerinde olmayıp konuya yasal bir görünüm kazandırma çabasından başka türlü yorumlanamaz.

Anayasa ve Yasa Çiğnenmiştir

A — Olay tarihinde 1961 Anayasası yürürlüktedir. Bu Anayasanın 132. maddesinin ikinci fıkrası şöyle demektedir:

«Hiç bir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve ha-kimlere emir ve talimat veremez; genelge gönde-remez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.» Dönemin askeri iktidarı tarafından bu hüküm çiğnenmiş ve yargıya müdahale edilmiştir.

B — Askeri Yargıtay Başsavcılığının ve Genelkurmay Başkanlığının böyle bir talimat vermeye yasal açıdan yetkileri yoktur. 353 sayılı Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Yasa'ya göre askeri birlik komutanları, birliklerinde işlenen suçlardan ötürü askeri savcılara dava açılması için talimat verebilirler. Olayımızda böyle bir durum yoktur. Bununla beraber birlik komutanlarının da işlendiği ileri sürülen suçu nitelemeye yani suçun hukuksal nitelemesini yapmaya (suçun vasfını saptamaya) yetkisi yoktur. Bu yetki mahkemelere aittir.

Ancak mahkeme, bir eylem hakkında hangi yasa maddesinin uygulanacağını, bu eylemin gasp mı, soygun mu, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya kalkış-ma mı? olduğunu saptayabilir. Bu konuda yargıtaya talimat verilemez. Başka bir deyişle suçun nitelenmesini komutan değil mahkeme yapar.
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı gibi dönemin darbeci iktidarı anayasayı bir kenara bırakmış, yargıya kendi düşüncesini kabul ettirmek için çaba göstermiş, yargıyı yönlendirmiş ve bunun aksine hüküm oluşturan mahkemeleri ortadan kaldırmış ve hakimlerini de sürmüş yada emekliye ayırmıştır.

Hükümsüz İnfaz

Ölüm cezasını mahkeme değil, bir kurul vermiştir.
Bir kişiye «hakim», bir kurula «mahkeme» adını verebilmek için o kişinin (hukuk eğitimi görmüş hakimin) ve o kurulu oluşturan kişilerin bağımsız olmaları, yansız olmaları, hakim güvencesine sahip olmaları, doğal hakim niteliğinde bulunmaları zorunludur. Bu niteliklere sahip olmayan kişilerden oluşan bir kurula mahkeme adı verilemez. Ona bu adı verseniz bile o mahkeme olmaz. O bir kuruldur, il idare kurulu ya da herhangi yönetsel bir kurul gibi. Ama mahkeme değildir. Bu, anayasanın ve hukukun temel ilkesidir.

Sıkıyönetim askeri mahkemeleri yasaya göre siyasal iktidara bağımlıdır. Atama, yer değiştirme ve özlük hakları Yürütme organı tarafından düzenlenir. Bu mahkemeler, hakim güvencesine sahip değildirler. Her zaman siyasal iktidar tarafından görevden alınabilirler. Yerleri değiştirilebilir. Bu mahkemeler, suçlar işlendikten sonra kuruldukları için «doğal hakim» ilkesine de aykırıdırlar.

Bu dava ve yargılamada biz savunmanlar tarafından mahkemenin kuruluşuna karşı bütün bu haklı itirazlar yapılmış ve buna ilişkin yasanın iptali için Anayasa mahkemesine başvurulması istenmiştir. Ama bu savunmalar ve itirazlar red edilmiştir.

İşte Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan ve arkadaşları, mahkeme niteliği olmayan bir kurul tarafından ölüm cezasına mahkum edilmiştir. Yani ortada bir mahkeme kararı olmadan sehpaya gönderilmişlerdir.

Bir ülkede sivil ve bağımsız mahkemeler varken insanlar siyasal iktidara bağımlı askeri mahkemelerde yargılanıyorsa o ülke çağdışı bir düzeyde yaşıyor demektir.

Biraz Bilim, Biraz Hukuk

Yasaların «suç» olarak nitelediği eylemlerin, top-lumdaki ekonomik, siyasal ve sosyal yapının (düzenin) bir ürünü olduğu gerçeğini daha öğrenemedik. Toplumsal düzen suçu hazırlıyor ve kendi yarattığı suçlarla insanları cezalandırıyor, ölüme mahkûm ediyor. Bu dava ve daha sonraki benzerleri, sözünü ettiğimiz bu bilimsel gerçeğin tipik örnekleridir. Bir yandan haksız bir toplumsal düzeni oluşturacaksın, koruyacaksın, öte yandan bu düzene karşı çıkanları, onu eleştirenleri ve tüm toplum yararına hakça bir düzeni kurma girişimlerini ölüm cezası ile cezalandıracaksın.
Acaba suçlu kim? Bu haksız düzeni yaratanlar, koruyanlar mı, onu düzeltmek isteyenler mi?

Toplumların gerilimli dönemlerinde, sapla samanın birbirine karıştığı ortamlarda bu gerçekler büsbütün gözlerden uzaklaşıyor, değer yargıları yozlaşıyor. 12 Eylül dönemindeki çoğu yargılama ve hükümlerin altında da bu gerçek yatıyor.

Olağanüstü Dönemlerin Özelliği Hukuksuzluktur

Deniz Gezmiş ve arkadaşları davasında uygulanan TCY'nın 146/1. maddesinin yasal öğeleri ve özellikle «Anayasal düzeni ortadan kaldırma» amacı, elverişli vasıta koşulu ve suçu işlemeye kalkışma gerçekleşmemiştir.

Ölüm cezası ile cezalandırılan gençlerin de içinde bulunduğu devrimci gençlik, o günün koşullarında 19-61 Anayasasını savunmuşlar, bu anayasanın her alanda uygulanması için çaba göstermişlerdir. Bu anayasa, devrimci gençlik dışında ilerici, demokrat, sosyal demokrat, sosyalist kişi ve kuruluşlar tarafından da savunulmuştur. Deniz Gezmiş ve arkadaşları hakkında ölüm cezası veren sıkıyönetim askeri mahkemesinin kararında ise, anayasayı savunan ve uygulanmasını isteyen bu gençler anayasayı ortadan kaldırmak istemekle suçlanmışlardır. Böyle bir saptama ve uygulama, ölüm cezasına mahkûm edilen gençlerin amaçlarına ve düşüncelerine ters düşmektedir.

Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya kalkışma suçunun işlenebilmesi için girişimcilerin ellerindeki araçların yani silahların böyle bir amaca elverişli olması gerekir. Bu koşul oluşmadıkça böyle bir girişimi hukuk açısından suç saymak olanaksızdır. Makineli tabancalarla kimi eylemlere giren 20-25 kişinin, Türk silâhlı kuvvetleri, jandarma ve kolluk güçleri tarafından korunan anayasal düzeni ortadan kaldırabileceklerine inanmak, eylemlerde bunun «icra hareketlerini görmek hukukun kabul edemeyeceği bir değerlendirmedir.

Bunun dışında, yargılanan bu gençler, eylemlerini hiçbir şey gizlemeden, saklamadan açıkça anlatmışlar ve amaçlarını da ortaya koymuşlardır.
0 günkü siyasal ve toplumsal koşulların ve gelişmelerin her yurtsever insanda tepkiler yaratacak nitelikte olduğu da açıktır. Yüksek mahkemeler hakimleri, üniversite öğretim üyeleri ve barolar iktidarın tutum ve davranışlarını protesto etmek amacıyla yürüyüşler düzenlemişlerdi. Gençliğin de yönetime karşı tepki duyması ve bunu göstermesi doğal bir durumdu. Yargılama ve cezanın saptanmasında bütün bunlar gözönüne alınmak ve en azından cezanın hafifletilmesi yoluna gidilmek gerekirken mahkeme bu görevden kaçınmış, kendisine ait olan bu görevi, bu takdir hakkını Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne terk etmiştir.

Mahkeme kararında yeralan:

«Sanıkların ve müdafilerin bugünkü ortama gelinmesinin, olayların gerçek müsebbiblerinin politik iktidar ve emrindeki militanlar oldukları, bunlara karşı çıkanların, meşru müdafaa halinde bulundukları yolundaki beyanları ve hadisede, TCK'nın 51. maddesinin tatbikini talep eder istikametteki savunmaları, haksız tahrik müessesesindeki hukuki unsurlardan mahrum bulunduğundan, hukuki yönleri itibariyle kabule şayan görülmemiş bu detaylı eleştiri ve iddialar karşısında mahkememiz, kişisel görüşlerini mahfuz tutmuş, müessese olarak bunlar üzerinde hüküm vermeyi kamu vicdanına, tarihe ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin takdir ve yetkisine bırakmayı uygun görmüştür. TCK'nın 59. maddesinin tatbikine dair talepler, sanıkların mahkemedeki tutum ve davranışları itibariyle kabule şayan görülmemiştir.» sözleri, bir yargı organının kendisine ait olan bir görevi başka bir organa, siyasal bir organa terk etmesi, yargı görevini yapmaktan kaçınmasıdır ki böyle bir tutum Adalet tarihimizde görülmemiştir. (!)

Bu, yürürlükteki yasalara ve hukuka aykırı uygulama, askeri yargıtay aşamasında karara karşı çıkan hakim Tümgeneral Kemal Gökçen ve hakim Albay Nakit Saçlıoğlu'nun karşı oy yazılarında açıklanmıştır.

Bu adli hata, adalet tarihimizde daima ibretle anımsanacaktır. Mahkemenin, kendi görevini meclise terk etmesi de kararı oluştururken politikanın doğrultusuna girdiğini göstermektedir.

Türk Ceza Yasası'nın 146/1. maddesinin açıklanan yanlış uygulaması 12 Eylül döneminde de sürdürülmüş, verilen birçok ölüm cezası infaz edilmiştir.

Sözlerimizi değerli hukuk bilgini Prof. Faruk Erem'in şu değerlendirmesiyle bitirmek istiyoruz:

«Oranı ne olursa olsun yabancı unsur ile derhal bozulan biricik kavram Adalet'tir. % 90 altın, % 10 bakır karışımında yine % 90 altın mevcuttur. Ama % 1 dahi olsa yabancı unsurun karıştığı şey Adalet değildir.»

Bu davaya o kadar yabancı unsur karışmıştı ki Adalet'e yer kalmamıştı.

SUNUŞ

Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan haklarında verilen idam kararlarının infazından bu yana 6 yıl geçti. İdam kararları neden ve nasıl verildi? Yargılamalardı yapıldığı ortam nasıl bir ortamdı? 8u ortam nasıl oluşturuldu? Siyasal iktidarın tutumunu belirleyen etkenler nelerdi? Davaları gören mahkemelerin niteliği ne idi? Bu mahkemeler bağımsız mı, yoksa bağımlı mı idiler? Kuruluşları anayasal ilkelere uygun muydu, aykırı mıydı? Mahkemece hükümlülere uygulanan Türk Ceza Yasasının 146. maddesinin öğeleri, olayda oluşmuş muydu? Verilen idam cezalarını ağır hapis cezasına çevirmek için siyasal ve yasal açıdan haklı nedenler var mıydı? Varsa neden çevrilmedi?

Bütün bu ve benzeri soruların yanıtları, gerek sanıklar ve gerekse savunucu avukatları tarafından mahkemede ve Askerî Yargıtayda yapılan savunmalarda büyük bir oranda verilmiştir.

Bu idam kararlarını, 12 Mart faşizminden, onun ekonomik, sosyal ve siyasal nedenlerinden ayrı düşünmek, soyutlamak ve salt hukuksal bir olay olarak ele almak, kuşkusuz olanaksız ve yanlıştır. İdam kararlan, 12 Mart faşizmine sıkı sıkıya bağlı ve onun ayrılmaz bir parçasıdır. 12 Mart faşizminin ekonomik, siyasal ve sosyal nedenleri açıklığa kavuştukça, idam kararlarının da niteliği daha çok aydınlığa kavuşacaktır.

Biz burada, konunun ekonomik ve sosyal yönlerini bu alanda uzman araştırmacılara bırakarak, sorunun hukuksal ve bir oranda siyasal bazı yönlerine kısaca parmak basmakla yetinmek istiyoruz.

1. Günümüze kadar yapılan araştırmalar, 12 Mart öncesi yıllarda, özellikle 1970-1971 yıllarına doğru dışa bağımlı Türkiye kapitalizminin ağır bir ekonomik, sosyal ve siyasal bunalım içine girdiğini, burjuvazinin sürdürmekte olduğu sömürü sisteminin önemli güçlüklerle karşılaştığım göstermiştir.

Burjuvazi, önündeki önemli sorunları, kapitalist sistemin yapısı gereği, çözme olanağı bulamamıştır.
İşçi sınıfımızın gitgide bilinçlenmesi, artan talepleri, nitel yönden gelişerek siyasal yaşantımızda ağırlığını duyurmaya başlaması, 16 Haziran 1970 eylemlerine girişerek haklarına sahip çıkması ve bunun yanında, öteki emekçi sınıf ve tabakaların da uyanarak, hak taleplerinde bulunmaları, ekonomik alanda çıkmaza giren burjuvaziyi büsbütün tedirgin etmiştir. Emperyalizmin işbirlikçisi büyük burjuvazinin temsilcileri bu bunalımı görmüşler, girilen çıkmazdan kurtulmanın yollarını aramışlar, ama kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan bu bunalımdan kurtulmanın yolunu
bulamamışlardır. Uyanan işçi ve emekçi sınıfların artan taleplerinin sömürü sisteminde doğurduğu güçlükler ve bu ekonomik bunalım, işbirlikçi sermaye çevrelerini 12 Mart faşizmine, sıkıyönetim, Anayasa ve yasa değişikliklerine itmiştir.

Amerikan emperyalizminin Uzak Doğu'dan kovulması, Orta-Doğu'yu bir odak noktası olarak seçmesi, afyon sorunu, Türkiye'de öğrenci hareketleri. Amerikan aleyhtarı gösteriler, Kıbrıs'ın NATO'ya bağlanması planlan, 12 Mart'ın tezgâhlanmasında önemli rol oynamıştır.

2. 12 Mart faşizmi ve bu dönemde hukuk alanında alınacak önlemler çok önceden planlanmıştır. Sayın Haydar Tunçkanat tarafından yayınlanan ve Dikson raporu adı ile anılan raporda Türkiye'de nötralize edilecek kişilerin adları saptanmış, Anayasa değişikliği gereğine işaret edilmiştir. Dışa bağımlı büyük burjuvazinin temsilcileri, yayın organlarında Anayasanın ve yasaların değiştirilmesini, işçi ve emekçi sınıfların taleplerinin önlenmesini, sol partilerin kapatılmasını, 141-142. maddelerle öteki baskı yasalarının işletilmesini istemişlerdir.

3. 12 Mart uygulayıcıları, «egemen sınıfların yasalaşmış iradesi» olan «Hukuksu bir baskı aracı olarak ele almışlar ve onu bu yönde kullanarak faşizmi amacına ulaştırmaya çalışmışlardır.

A) 12 Mart muhtırası daha başlangıçta Anayasal düzeni ortadan kaldırmıştır. Bu muhtıra, açıkça Türk Ceza Yasası'nın 146. maddesinin ihlâlidir.

B) 12 Mart'ın siyasal iktidarı, 17 Mayıs 1971 gününde radyolarda okunan «Başbakanlık Bildirisi» ile hukuk düzenini inkâr etmiş, onu ortadan kaldırmış, iktidarın hukuktan ne anladığını, hukuku nasıl bir baskı aracı olarak kullanacağını, daha doğrusu hukuk tanımadığını ortaya koymuştur.

Bu bildiride şöyle denilmiştir:

«... Kaçırılan Başkonsolos, bu bildirinin yayınlanmasını takip eden en kısa süre içinde derhal serbest bırakılmadığı takdirde sözü geçen gizli örgütle uzak yakın ilişkisi bulunanlar ve masum gençlerimizi kışkırtıcı yayın ve sözleriyle kanunsuz hareketlere teşvik eden ve kimlikleri güvenlik kuvvetlerince öteden beri bilinen kimseler, sıkıyönetim bölgeleri dışında bulunsalar dahi sıkıyönetim kanunu gereğince derhal gözaltına alınarak en yakın Sıkıyönetim Komutanlığına teslim edileceklerdir.

«Ayrıca, her ne amaçla olursa olsun adam kaçıranlar, bunlara yataklık edenler ve saklandıkları yeri bildikleri halde resmî makamlara bildirmeyenler için idam cezası verilmesini öngören kanun tasarısı hemen Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulacaktır. Bu arada kaçırılan konsolosun hayatına kastedildiği takdirde sevkedilecek kanun, makabline de teşmil edilerek, gerek bu şeni' fiili işleyenler, gerekse aynı örgütün mensubu ve aynı suçtan sanık olarak tutuklu bulunanlar hakkında da aynı kanun uygulanacaktır.

* Daha geniş açıklama ve belgeler için bkz: Halit Çelenk, «12 Mart Hukuku», Yeni Ülke, no: 3, Nisan 1978.

«Bu bildiri bütün Sıkıyönetim Komutanlarıyla, Sıkıyönetim bölgesi dışındaki idare amirlerine ve emniyet makamlarına kesin emir niteliğindedir.»
Bu bildirinin «Hukuk Düzeni»ne aykırı olduğunu ve hukuk ilkelerini hiçe saydığını açıklamaya gerek yoktur sanıyoruz. Bu hukuk anlayışı bütün faşist yönetimlerin hukuk anlayışıdır. Sınıfsal çıkarları gerektirdiği takdirde kendi koyduğu kuralları çiğnemek, burjuvazinin ve faşizmin ayırıcı özelliklerinden biridir.

12 Mart döneminin bütün aşama ve alanlarında, birkaç istisna dışında tüm yöneticiler, Sıkıyönetim Mahkemelerinde görev alan çoğu hâkimler ve savcılar ve cezaevi personeli bu bildirinin etkisi altında hareket etmişler, yasa dışı, hukuk dışı bu tutumu paylaşmışlardır.

C) Sıkıyönetim Komutanları tarafından yayınlanan bildirilerle, Anayasanın 132/2. maddesi hiçe sayılmıştır.

Bu maddenin getirdiği:


«Hiç bir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.» hükmüne rağmen, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nca, Semih Sancar imzası ile, mahkemede savunmaların yapıldığı 27.9.1971 akşamı ve 2 Eylül 1971 günü sabah ve öğle ajanslarında okunan, sanıkları suçlu gösteren, kamuoyunun sanıkların biran önce cezalandırılmasını istediği söylenen ve mahkemelere açıkça telkin ve tavsiye niteliğinde bulunan bir bildiri yayınlanmıştır. Bu bildiri, zamanın başbakanı Nihat Erim'e bir telgraf çekilerek tarafımızdan protesto edilmiştir.

İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından, idam kararları henüz kesinleşmeden,, dava dosyası Askerî Yargıtay-da bulunduğu bir sırada, bir bildiri yayınlanmış, «infaz işlemlerinin başlamak üzere olduğu» söylenerek, Askerî Yargıtay üzerinde telkin ve tavsiye mahiyetinde bir tutum izlenmiştir.
4. öte yandan kimi Sıkıyönetim Askerî Mahkemeleri, kararlarında, yargı görevini bir kenara bırakmışlar, âdeta bağımlılıklarını ilân edercesine. Anayasanın «Güçler Ayrılığı» ilkesini çiğneyerek, hükümete, Yürütme Organına «Tedbirler» önermişler ve tavsiyelerde bulunmuşlardır.

Örneğin Diyarbakır Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi, DDKO davası ile ilgili mahkûmiyet kararının sonunda siyasal iktidara şu önerilerde bulunmuştur:

«İşte usul ve kanunlara uygunluğu inancına vardığı bu sebeplerden hareket eden mahkememiz, bakıp hükme bağladığı davaya konu olan suçlarla ilgili olarak, aşağıdaki önerileri ortaya koymak gereğini duymuştur.

«1. Devletin, bu tehlikeye karşı varlığını koruyabilmesi için. Anayasamızın tüm hükümlerinde ve özellikle ekonomik sorunlarla ilgili maddelerinde yer alan emir ve direktiflerin kısa sürede uygulanması yoluna gidilmeli.

«2. Bu teori ve uygulamasına ilişkin, her türlü yayının, yurt sathına dağılmadan kontrolü sağlanmalı,

«3. Vatan bütünlüğü, millet birlik ve beraberliğini bozmaya ve Türkiye Cumhuriyeti'ni temelden yıkmaya yönelik ırkçı-bölücü nitelikteki çabalar, güvenlik kuvvetleri ve daha çok Millî İstihbarat Teşkilâtı tarafından, en son teknik araçlar ve yetenekli personel kullanılmak suretiyle yakından izlenmeli ve fiillerin yargı merciine intikalinde zorunlu tüm delillerin toplanıp, tesbitlerin yapılmasına önem verilmelidir.

«Yukarda kaydedilen bu önerilerle, bu konuda akla gelebilecek diğer tedbirleri almak ve uygulamak, yasama ve idare organlarının görevi cümlesinden olmakla birlikte;

«Hükme bağlanan bu dava münasebetiyle muttali olunan ve yetersiz olduğu hissedilen tedbirlerin bu şekilde hükme dercedilmesinde, suçların 'Genel olarak önlenmesi' prensibinden hareket edilmiştir.» (s. 538-540.)

4. Siyasal iktidarın isteğine uygun karar vermeyen mahkemeler üzerinde ağır baskılar uygulanmıştır. Kimi hâkimler görevlerinden alınmış, başka görevlere atanmış, bazan da kararı beğenilmeyen mahkemeler toptan ortadan kaldırılmıştır.
Gerçekten İrfan Solmazer ve arkadaşları davasında, mahkeme, sanıklar hakkında Türk Ceza Yasası'nın 146. maddesinin uygulanamayacağına karar verdiği için bu mahkemenin görevine son verilmiş ve hâkimleri başka yerlere
atanmış, emekliye ayrılmış, bu mahkemede bakılmakta olan davalar başka mahkemelere gönderilmiştir.

5. Sıkıyönetim Askerî Mahkemelerine gelince:

Bu mahkemeler, yürütme organına bağımlı, hâkimlerinin atanmaları, yer değiştirmeleri, görevde yükselmeleri, tüm özlük işleri yürütme organı tarafından düzenlenen mahkemelerdir. Bu mahkemelerin bağımsızlıktan ve her türlü güvenceden yoksun oldukları, hâkimlerinin «tabiî hâkim» ilkesine aykırı olarak görevlendirildikleri, yapılan savunmalarda ileri sürülmüş ve bu Anayasaya aykırılık itirazının Anayasa Mahkemesine götürülmesi istenmiş ise de, bu haklı itirazlar Anayasa ve yasa hükümleri çiğnenerek reddedilmiştir*.

«Askerî yargı hâkimlerinin özlük haklarına ait 357 sayılı kanun ve değişik şekli (...) askerî hâkimleri biri idarî, diğeri meslekî iki koyu hiyerarşi içine sokmuştur. (...) Bütün askerî mahkeme hâkimleri, mahkemenin nezdinde kurulduğu komutanın emrindedir.

«Askerî Yargıtay da bu hiyerarşik müesseseye göre, Millî Savunma Bakanının idarî hiyerarşisine dahil edilmiştir. Hiyerarşide amir, astın sicil üstüdür, ve ast amirin idarî sicili ile yükselebilir, terfi ve terfihleri buna göre mümkündür.

«Hiyerarşik amirin malûm ve inkâr edilmez dört tür yetkisi vardır:

«1. Amir asta her türlü emir, talimat verir, telkin ve tavsiyede bulunur, genelge gönderir. En önemlisi, amir hizmetin şefi olduğu için, suç teşkil etmeyen emirlerinin yapılmasını aynen ister. Anayasaya göre, kanunların yorumu kendisine aittir. Ast aldığı emri yapmaya, hukuka ve vicdanına bağlı kalma yerine amirin emrini ifaya zorunludur.

«2. Amir, memuru dilediği zaman denetleme yetkisine sahiptir.

* Bu konuda bkz: THKO Davası, 1.

«3. Amir, maiyetinin yükselmesine sicil üstü sıfatıyla hâkimdir.

4. Amir, memurunu disiplin kudreti yetkisi ile cezalandırabilir.

«Bunlardan sonra bir hâkim. Anayasaya uygun teminat içine konulmuş ve mahkemelerin bağımsızlık ilkesine sadık kalınmış olur mu?
«Anayasanın yorumunu yapmıyoruz. Açık ve kesin hükümlerini aynen ifade ettik. Onlarla bu hükümlerin bağdaştırılabileceğini söyleyecek bir hukukçu herhalde bulunamaz»*.

Bu mahkemelerin kuruluşu. Devlet Güvenlik Mahkemelerinden çok daha fazla Anayasaya aykırı iken, bütün Sıkıyönetim Mahkemeleri bu konudaki itirazları reddetmede âdeta ittifak etmişler ve Anayasa Mahkemesinin bu itirazları incelemesine ve denetlemesine olanak vermemişlerdir.
Bu mahkemelerde MİT görevlisi askerî savcılar, savcılık görevi yapmışlar, soruşturmaları, sorgulamaları yönetmiş ve yönlendirmişlerdir**.

İşte idam kararları, böyle bir siyasal ve hukuksal ortam içinde, anayasal ilkeler bir kenara itilerek. Anayasaya aykırı bir yöntemle, siyasal iktidara bağımlı, emir ve kumanda zincirine bağlı olarak görev yapan mahkemelerce verilmiştir.

Dava görülürken, avukatların ve sanıkların savunma hakları kısıtlanmış, tutuklu-müdafi ilişkileri savunma hakkı ile bağdaşmayan sınırlamalara bağlanmış, tutukluların cezaevinde hazırladıkları savunmaları alarak incelemek, biz savunucular tarafından hazırlanan savunmaları tutuklulara okutmak ve bunu belli bir süreye sığdırmak mümkün olamamış, cezaevine verilen savunmaların, sıkıyönetim adlî müşavirlerinin incelemesinden geçirilmek istenmesi ve bu konuda direnilmesi, savunmanın dokunulmazlığını ihlâl ettiği gibi, süre yönünden de ortak bir savunma çalışmasını olanaksız hale getirmiştir.

Avukatlar üzerindeki baskılar o kadar ileri götürülmüştür ki, hazırlanan ve okunan 136 sayfalık yazılı savunmada geçen, savcılığın tutumu ile ilgili bir «ön yargı» sözü tısken savcıya hakaret sayılarak davayı izleyen avukatlar hakkında Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde kamu davası açılmış ve sanık avukatlar üçer ay hapis, beşeryüz lira ağır para cezasına mahkûm edilmiş ve verilen bu ceza ertelenmemiştir. (Ank. 3. S. H. Aş. Mah. 972/45 Esas, 972/ 119 K.)

Açılan bu davada yapılan sorguda, mahkemeye tarafımızdan şu ifade verilmiştir:

ANKARA SIKIYÖNETİM KOMUTANLIĞI 3 NO'LU ASKERİ MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

Dosya No: 972/45
Özeti: Yazılı İfadedir.
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nın emri ile Gezmiş davasının savunma kürsüsünden alınarak, kurulunuz karşısında sanık sandalyesine oturtulduk.
Gerçek suçumuz, kutsal savunma hakkını kullanmak. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını savunmaktır.

Zahiri suçumuz ise Gezmiş davasında görevli savcıya hakaret:

Ne Türkiye'nin ve ne de dünyanın adalet tarihinde eşine rastlanmayan bu ilginç davayı yarınki kuşaklar ibretle ve hayretle izleyeceklerdir ve bu davadan çok şeyler öğreneceklerdir.

Gerçekte bu davada bizler değil, kutsal savunma hakkı yargılanmaktadır. Sanık sandalyesinde bizler değil, «savunma hakkı» oturmaktadır, ve sizler bizleri değil, «savunma hakkını yargılamaktasınız.

Bu davada. «İddia - savunma - mahkeme» üçlüsünün biri. yani «savunma» yargılanıyor. «Yargı»nın üç unsurundan biri sanık sandalyesine oturtulmuştur. Bu dava ile yargı, onarılmaz ağır bir yara almıştır, adalet boğazlanmıştır.

Bizler, bizlerin yargılanması, beraatimiz veya mahkûmiyetimiz önemli değildir, önemli olan, bu davanın açılması, açılabilmesi, bu davanın anlamı ve onun yorumudur.

Bu tarihsel davada, savunma hakkı ile suçluluk birleşmiş, birbirine girmiştir. Artık bir «Yargımdan sözetmek olanaksız hale gelmiştir.
Bu günler, hiç kuşkusuz geçecektir. Şöyle geçecek veya böyle geçecektir. Ölümsüz olan yalnız tarihin yargısıdır.

Bir Galile, kürenin yuvarlak ve hareket halinde olduğunu söylediği için, bir Hallacı Mansur «Enelhak» dediği için, bir Sokrat gençliğin düşüncelerini ifsat ettiği iddiası ile yargılandılar. Bu ünlü kişilerin düşünceleri ilkokul kitaplarında hâlâ yaşıyor, değerlerini yitirmediler. Ama onları suçlayan güçler çoktan unutuldular.

«Hakka saygı»nın yüceliğini bizlere unutturmaya çalışan bu iddia, ne sonuç doğurursa doğursun, savunma hakkı yine kutsallığını koruyacak, sürdürecek, kuşaktan kuşağa yine saygı görecektir.

136 sayfalık savunmadan cımbızla çekilen ve zorlama bir yorumla savcıya hakaret anlamı çıkarılmak istenen bu iddia, bugüne kadar kıvanç duyarak yaptığımız göreve ve ak alnımıza gölge düşürmeyecektir.

Saygılarımla, Sanık Avukat Halit Çelenk

Bu dava açıldıktan sonra, tarafımdan Sayın Prof. Faruk Erem'e bir mektup yazılarak hakaret iddiası hakkında düşünceleri sorulmuş ve alınan cevap mahkemeye verilmiştir.

Sayın Erem'in cevabı şöyledir:

«Muhterem meslekdaşım,
«Hakkınızda açılan davaya ilişkin esas hakkında mütalâa ile suç konusu olduğu ileri sürülen savunmayı inceledim.

Mütalâamı aşağıda arzediyorum:

«Mahkemeye verilen 136 sayfalık yazılı savunmanın altıncı sayfasında geçen:


«'... Eğer birtakım şartlanma ve art niyetlerle peşin yargıları bir yana itersek, sayın savcının yanılgısının, sebep ve neticeyi birbirine karıştırmasında, gerçek nedenlere inmediği için de davamız dışında kalan yüzeysel doktrin tartışmalarına girerek, her çıkış noktasının doğal sonucu olarak ters sonuçlara varmasında ve bu yüzden de dayanaksız kalmasında olduğunu kabul etmemiz gerekir.'
«cümlesi ile müdafiler tarafından mahkemede görevli savcıya hakaret edildiği ve Türk Ceza Yasası'nın 266/3. maddesine göre cezalandırılmalarının istendiği anlaşılmaktadır.

«1 — Hakaret iddiasına dayanak olarak alınan cümlenin baş tarafında:

'Eğer birtakım şartlanma ve art niyetlerle peşin yargıları bir yana itersek' denilmiş olmasına göre, savcı bu ifadenin dışında bırakılmış olmaktadır. Art niyet ile yanılgı ayrı ayrı şeylerdir, anlamları da başka başkadır. Art niyetli olan kimse yanılgı içinde sayılamaz., yanılgı içinde olan kimse de art niyetli olamaz. Bu cümlede art niyet bir tarafa bırakılarak savcının yanılgısından bahsedilmektedir. Yanılgıdan sözedildiğine göre, savcıya art niyet izafe edilmiyor demektir.

«İstidlal yoluyla 'Matufiyet' sonucuna varmaya TCK’nın 266. maddesi olanak vermemektedir. Yukarda işaret edilen mülâhazalar matufiyeti teyit değil, reddetmektedir.

«Genel hakaret suçu ile 'memura hakaret' bazı farklarla birbirinden ayrılır:

ispat hakkının kabul edilmemesi, şikâyete lüzum olmaması gibi. Bu farklardan birisi de 484. maddeye benzer, matufiyetin geniş yorumlanmasına olanak sağlayan bir hükmün 266 VE onu takip eden maddelerde yer almamış olmasıdır. Bu farkın gerekçesi memur sıfatına haiz olanların hizmetlerinin kamu denetimine daha fazla tâbi tutulmaları lüzumudur. Bu konuda - hiç olmazsa -şüpheli kalan matufiyetin sanık lehine kabulü gereklidir.

«2 — Hakaret kasdının neye dayandığının iddianamede sarahatle gösterilmediği anlaşılmaktadır.

«a) Yazılı savunma 136 sayfadır. Bir hakaret kasdı ve amacı bulunup bulunmadığını tespit edebilmek için savunmadan bir cümleyi değil, savunmanın bütününü ele almak gerekir. Savunmanın bütünü ise usul hükümlerine ve saygılı hitap şekline uygundur. Müdafilerin hakaret kasdları olsaydı 136 sayfa içinde bunun yer yer tekerrür etmesi gerekirdi.

«b) Esas hakkındaki mütalâada:

'Şartlanmış, peşin yargılı tabirleri tek başlarına alındığında sözlük anlamları ile hakareti tezammun etmeyebilir. Ancak kelimelerin mücerret olarak alınmaları doğru olmayıp, ifade ettikleri anlamların sıhhatli şekilde tespiti için yer aldıkları metnin içinde, kullanıldıkları ortama ve kullanıldıkları yere göre değerlendirilmeleri gerekir.' denilmektedir.
«Bir kelimenin veya sözün hakaret niteliğinde kabul edilip edilmemesinin 'kullanılan ortam' ile ilgisi olamaz.

«3 — 'Savunma hakkı' Anayasadan gelen temel haklardandır. Bir hakkın kullanılmasının bazı istidlallerle suç sayılması, özellikle yaptıkları hizmetin 'kamu hizmeti' olduğu Avukatlık Kanununun birinci maddesinde zikredilen avukatlar açısından, bu hakkın kullanılmasında kuşku yaratabilir ve bundan Adalet zarar görür.

«Yukarıdaki mütalâamı saygı ile takdirlerinize arzederim. 7.6.1972».

Mahkeme Ne Diyor?

Mahkemenin savunucu avukatlar hakkında verdiği mahkûmiyet kararının bu mektupla ilgili gerekçe bölümünü, 12 Mart Sıkıyönetim Mahkemeleri hâkimlerinin yargılama anlayış ve yöntemlerini göstermesi bakımından aşağıya alıyoruz:

«... Bu arada; sanık Halit Çelenk, meslektaş olarak Prof. Faruk Eren’e bir mektup yazarak haklarındaki isnadı ve isnattaki cümleleri belirterek, bunda savcının iddia ettiği şekilde suç olup olmadığı hususunu sorduğu Faruk Erem:

Dosyada mevcut iki sayfalık mektubunda, muhterem meslektaşım başlığı altında sorulan hususların suç teşkil etmediğini izah eden mektubun kanunlarımız çerçevesinde bir bilirkişi beyanı veyahut şahadet zaptı mahiyetinde olmadığı, mahkemece bir kararın bu yola gidilmediği gerekçesi ile tetkikte hiç nazara alınmamıştır. Sadece iki meslektaş arasında yazılmış bir mektup olarak mütalâa edilmiş, davanın esası ile ilgili görülmemiştir. Zamanımızda saygıdeğer kişilikleri, belli fikir yapıları ve mesleki vasıfları ile rejime müteallik kesin kanaatları bilinenlerin dahi bu ortamda eyyamcılığa 'oportünist' kaymaları memleket menfaatleri bakımından esefle karşılanmış ve muhterem zevatın köklü kanaatlarını bir dava sebebiyle de olsa terkedip, tamamen tersini iddia eder duruma düşmeleri, memleket geleceği bakımından hazin görülmüş, güven duygusu ve inançları zayıflatır mahiyette kabul olunmuştur.» (Karar, s. 4.)

Faruk Erem Oportünistlikle Suçlanıyor

12 Mart Sıkıyönetim Askerî Mahkemeleri; kararlarında ve özellikle Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile ilgili mahkûmiyet kararlarında bile Sayın Prof. Faruk Erem'in yapıtlarını kaynak olarak gösterdikleri halde, bu askerî savcıya hakaret davasında, savunmada söylenen sözlerin savunma sınırları içinde kaldığını ve suç sayılamayacağını bildiren Sayın Erem'i eyyamcılıkla ve oportünistlikle suçlamaktan çekinmemişlerdir.

7. İdam kararları yasaya ve toplanan delillere aykırı olarak verilmiştir. Bu dava, bağımsız ve anayasal ilkelere uygun olarak kurulmuş bir mahkemede görülseydi, sanıklara idam kararı verilemeyeceği, olayda Türk Ceza Yasasının 146. maddesinin uygulanamayacağı, ancak adam kaçırma, silâh taşıma, gasp gibi eylemlerden ötürü adı geçen yasanın bu konulara ilişkin hükümlerine göre, ceza verilebileceği kuşkusuzdur.

Bu konuda 1972 yılında yani aynı yılda İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi'nce siyasal konjonktürün etkisinde kalınmadan verilen bir kararı anımsatmak istiyoruz.

Adı geçen mahkemenin 972/3 esas sayılı dosyasında görülen bu davada sanıklar Cihan Alptekin ve 18 arkadaşı yargılanmıştır.
Sanıkların, adam kaldırdıkları, banka soydukları, silâhlı tehdit, silâhlı yağma, özgürlüğü sınırlama, silâhlı çeteye girme suçlarını işledikleri iddia edilen davada, sanıkların TCY'nın 146. maddesine göre cezalandırılmaları istenilmiştir.

Tuöpeneral Kâzım Ti!. Hâkim Albay Remzi Şirin ve D?. Hâkim Binbaşı Saydam Erdok'tan oluşan mahkeme kurulu, yargılama sonunda, sanıkların eylemlerinin TCY'nın 146. maddesinin öğelerini taşımadığı, silâhlı çete, gasp gibi suçların oluşturduğu sonucuna ulaşmış ve 146. maddeden sanıkların beraatlerine ve diğer yasa maddelerine göre cezalandırılmalarına çoğunlukla karar vermiştir.

Mahkeme, özellikle olayda, 146. maddede kabul edilen «suçun elverişli vasıta ile işlenmesi» koşulunun' gerçekleşmediği sonucuna vararak:

«..Şaki Koçero ile Hamido güvenlik kuvvetlerini yıllarca peşlerinden koşturmasını bilmişlerdir. Sanıkların ve dahil oldukları teşkilâtın Anayasa nizamını tebdile kadir olduğunu ifade etmek, Türkiye Cumhuriyeti'ni bir Kuveyt emirliği ile veya bir orta Amerika devletçiliği ile bir tutmak demektir.» demiştir.

Mahkeme kararının gerekçe bölümünden kimi paragrafları buraya aktarmakta yarar görüyoruz:

«..Kanunlar tefsir edilirken kanun koyucunun o kanunu kabuldeki iradesine bakılmak gerekir.
Türk Ceza Kanunu'nun bazı maddelerinin değiştirilmesi ve bazı maddelerine fıkralar eklenmesine dair 1490 sayılı kanunun, Başbakan Prof. Dr. Nihat Erim imzasını taşıyan Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Dairesi'nin 29.6.1971 gün ve 71-1215/8491 sayılı Hükümet teklifi gerekçesi, Millet Meclisi Adalet Komisyonu ve Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu raporları ve her iki Meclisteki kabul gerekçelerinde mevcut sarahat (Dos. 8/sıra 42) Kanun koyucumuzun bu kabil fiillerinin TCK'nın 146. maddesiyle karşılanamamakta olduğu kanaatında bulunduğunu açıkça ve hiç bir aksi mülâhazaya yer verilmeyecek şekilde ortaya koymaktadır.

Bu gerekçelerde, açıkça son olaylara değinilerek bunları yapan gizli veya açık gruplardan sözedilmekte, Türk Ceza Kanunu'nun boşluklarından faydalanılmış olduğu, cezaların azlığından cesaret alınmış-bulunmuş olduğu ifade edilmekte ve bu sebeplerle bazı fıkralar ilâve edildiği ve bazı maddelerin de cezalarının arttırıldığı belirtilmektedir.

Hükümet tasarısının gerekçesinde bu kanun değişikliği ile ulaşılmak istenen hedef:

'Yurdumuzda huzur ve sükûnu, güvenlik ve asayişi bozan, geçici de olsa bir kısım amme hizmetlerinin aksamasına sebebiyet veren bu fiillerin önlenmesi ve acilen ikmali gerek diğer bazı noksanların giderilmesi için Türk Ceza Kanunu'nun bazı maddelerinin değiştirilmesi ve bazı maddelerine fıkralar ilâvesi zaruri görülmüştür.' şeklinde genel olarak izah edildikten sonra Türk Ceza Kanunu'nun 495, 496, 497 ve 498. maddelerinin tadili teklifinin gerekçesi olarak «Son zamanlarda Türk Ceza Kanunu'nun mal aley-hinde cürümleri muhtevi onuncu babın yağma ve yol kesme ve adam kaldırma başlığını taşıyan ikinci faslı içinde yeralan 'yağma' (M. 495), 'senedin yağması' (496), 'korkutarak faydalanma' (498), 'adam kaldırma' (499) ve 'muhabere nakletmek' (500) suçlarını işleyenlerin artmış olması ve bunların amme efkârında meydana getirdiği büyük endişe, toplumun temelini teşkil eden emniyet fikrinin sarsılması ve kamu düzeninin ağır bir şekilde ihlâli gözönünde tutularak bu suçlara ait kifayetsiz bulunan cezaların arttırılması uygun görülmüştür.' denilmektedir.

. ..Maddenin ikinci fıkrası, memlekette son gelişen olaylar dikkate alınarak, Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkmak ve yurt bütünlüğünü bölmek maksadiyle gizlice teşkilâtlanan bazı grupların girişmiş oldukları devletin temel nizamlarına müteveccih ve bir mânâda şeref ve haysiyetine yönelmiş bazı tedhiş olaylarından adam kaldırma cürümlerini müessir bir şekilde önlemek ve halen mer"i olan metnin bazı boşluklarını doldurmak maksadiyle sevkedilmiş bulunmaktadır.

Bu değişiklik tasarısı hakkında Millet Meclisi Adalet Komisyonunun 15.7.1971 tarih ve 95 No.'lu kararında da; tasarının gerekçesi, son senelerde memleketimizde... bankaların basılarak soyulması ve adam kaldırılması gibi ekseriyetle toplu bir halde silâh, dinamit, bomba, ateşli ecza ve benzerleri kullanılmak suretiyle işlenen fiillerdir.'., denilmektedir.

Kaynakça
Kitap: İDAM GECESİ ANILARI VE KARARLAR. GEZMİŞ, ARSLAN, İNAN
Yazar: Halit Çelenk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 12 Mart İnfazları Yirminci Yılında

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Eyl 2011, 01:37

Yağma, adam kaldırma, şuraya buraya patlayıcı madde atma şeklinde tecelli eden eylemler TCK'nın 146/1. maddesinin icraî hareketleri veya cebir unsuru cümlesinden mütalâa edilip, en sert ceza olan ölüm cezasını derpiş eden bu madde ile kaabili tecziye olsa idi, 1490 sayılı kanunun, ileride cereyan edebilecek olan gene bu kabil fiilleri önlemek için şevkine lüzum hasıl olmaz idi.»

«Elverişli vasıta» konusunda da mahkeme şu gerekçelere yer vermiştir:

«.. Türkiye Cumhuriyeti birkaç banka şubesi soymak ve adam kaldırıp fidye almakla tebdil edilebilecek kadar çürük bir Anayasa nizamına sahip değildir.

Bir devletin anayasa nizamını hukuk dışı cebrî yollarla ihlâl edecek güçlerin, en az bu nizamı korumak ve kollamakla görevli güçlere yakın kuvvette olmaları gerekir...

Amerikalıları dahi kovamayacak olan beş ilâ onar kişilik silâhlı hücrelerin ve bu arada sanıkların dahil bulunduğu hücrenin Türk Silâhlı Kuvvetleriyle aynı veya ona yaklaşık güçte olmadığı izahtan varestedir..»

A) Mahkeme; yıllardan beri 27 Mayış Anayasasını savunan, bu Anayasanın uygulanmasını isteyen, bu amaçla toplantılar ve yürüyüşler düzenleyen, bu yolda saldırıya uğrayan, coplanan, karakollarda işkence gören genç insanların Anayasayı ortadan kaldırmak suçunu işlediklerini kabul ederek, sanıkların amaçlarına tamamen aykırı bir değerlendirme yapmıştır. Böyle bir olayda Anayasal düzeni ortadan kaldırmak kastını varsaymak, hukuk ve sağduyu açısından inancımıza göre olanaksızdır.

B) Askerî Yargıtay Daireler Kurulu kararının ayrışık oyunda hâkim Albay Nahit Saçlıoğlu ve hâkim Tuğgeneral Kemal Gökçen şöyle demektedirler:

Hâkim Tuğgeneral Kemal Gökçen ve Hâkim Albay Nahit Saçlıoğlu'nun Karşı Oylan

«MUHALEFET ŞERHİ

«Anayasamızın 132. maddesi:


(Hâkimler Anayasa'ya, kanuna, hukuka ve vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.) demektedir.

«Bu ifadeye göre hâkim, hükümlerinde, sadece önündeki kanunu değil, gerektiğinde Anayasayı; veya çağın insanlık camiasına malettiği seviyesiyle, Anayasaları da bazı yerlerinde aşabilecek olan hukuku; hatta hüküm verme san'atı ile bu san'atın gayesi olan gerçek adaleti bulmada ve en yetkili bir ölçü olması sebebiyle hepsinin üstünde yeri bulunan VİCDAN'ını da nazara alacaktır.

«Bu itibarla biz de, vicdanımız dahil, bütün bu unsurları nazara alarak, Askerî Yargıtay Daireler Kurulunun, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını veya bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş, olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni ıskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs ve bu suça fer'an iştirak etmekten sanık Ahmet ERDOĞAN, Metin GÜNGÖRMÜŞ, Mustafa YALÇINER, Hacı TONAK, Mete ERTEKİN, Recep SAKIN, Atillâ KESKİN, Metin YILDIRIMTÜRK, Mehmet ASAL, Osman ARKIŞ, Ercan ÖZ-TÜRK, Semih ORCAN, Cengiz BALTACI, Mehmet NAKİPOĞLU, ve Mustafa ÇUBUK haklarındaki kararma aşağıdaki yönlerden ve aşağıdaki sebeplerle muhalifiz.

«I — SUÇUN VASFI (NİTELİĞİ) YÖNÜNDEN:

«As. Yargıtay Daireler Kurulunca, yukarda adları yazılı on-beş sanıktan ilk dördünün fiilleri TCK’nın 146. maddesinin 1. fıkrasına, geri kalan onbirinin fiilleri de aynı maddenin 3. fıkrasına uygun olarak nitelendirilmiştir. Bize göre bu -sanıkların fiilleri 146. maddeye değil esas itibariyle 168. maddeye uymaktadır. Ancak bir kısmının fiilleri, bu madde şümulünü aştığından bunlar hakkında 168. madde ile birlikte, fiillerinin te-mas ettiği maddelerin de ayrı ayrı uygulanması ve bunlardan herbirine göre tayin edilecek cezaların içtimai suretiyle de neticei cezanın tesbiti gerekmektedir.
«Sanıkların fiillerini niçin 146. maddeye uygun görmemekteyiz?

• Bunların fiillerinin 146. maddeye uygun görülebilmesi için suçun maddî, manevî ve kanunî unsurlarıyla birlikte bu un-surların oluşma ve belirmesinde etkisi bulunan şu üç şartın da mevcut ve tahakkuk etmiş olması lâzımdır:

«1 — Fiil, gelecekte değil, hal'de, yani işlendiği anda he-defini kendi tesir sahası içine alacak şekilde başlamalı veya diğer bir deyimle fiil, hedefin dışında ve onunla direkt alâkası olmayan zaman ve sahalarda değil bizzat onun üzerinde işlenmelidir. Meselâ, bir insan öldürmeye niyet edilmişse, öldürmeye teşebbüs fiili o insanın üzerinde ve o insana tesir edecek şekilde cereyan etmelidir.

«2 — Ceza Hukuku ilkelerine göre müstakil bir suç teşkil etmedikçe hazırlık hareketleri safhası cezalandırılamayacağından, failin fiili hazırlık hareketleri safhasını aşıp; teşebbüsün icrasına girmeli, yani fiilde ciddî bir (icra başlangıcı) bulunmalıdır.

«3 — İcra hareketlerine de mutlaka, kanunun vesaiti mahsusa dediği elverişli vasıtalar (yani, gayeyi elde etmeye yeterli olduğunda şüphe bulunmayan vasıtalar) temin edilmiş olarak ve bu elverişli vasıtalarla başlanılmalıdır.

«Sanıkların fiillerinin TCK'nın 146. maddesine uyduğu iddiasıyla dava açılmış ve mahkemece de bu iddiaya uygun şekilde hüküm tesis edilmiş olduğuna göre, evvel emirde sanıkların sübuta ermiş fiillerinin bu üç şart açısından gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ne var ki, olayların izah ve değerlendirilmesinde yardımcı olacağı düşüncesiyle önce 146. maddedeki suçun kaç şekilde inceleneceği hususu belirtilmeye çalışılacaktır.
«Bu suçlar biri yukarıdan aşağı, diğeri aşağıdan yukarı olmak üzere iki şekilde işlenebilirler. Bunları yukarıdan aşağıya işleyebilecek olanlar, siyasî iktidarlar; kamu kudretini elinde bulunduranlar, kısa deyimi ile idare edenler olabilir. Bunlar da bu suçu, biri icraî diğeri ihmali olmak üzere iki şekilde işleyebilirler.

«İcraî şekilde işlemleri genellikle, ya fiilî müdahaleler şeklinde; ya da Anayasaya rağmen yönetimi. Anayasaya aykırı şekilde yürütmek ve sürdürmek şeklinde olur. (1950-1960 yılları arasının siyasî iktidarı münfesih Demokrat Parti'nin yönetimi gibi.)

«İhmali şekilde işlemleri ise Anayasanın ilkelerini, öngördüğü hedeflerle devlete yüklediği görevleri ve verdiği direktifleri (meselâ, 1961 Anayasasındaki reformlar, lâiklik ve sosyal adalet ilkeleri vs. gibi) ortada ciddî bir engel yokken hiç nazara almamak ve onları yerine getirmemek veya diğer bir ifade ile otorite ve hâkimiyet gücüne dayanarak Anayasayı uygulamamak ve işletmemek şeklinde olabilir.
«Durumları icabı, dava sanıklarının Anayasayı yukarıdan aşağıya ihlâl edebilecekleri elbette düşünülemez.

«TCK’nın 146. maddesindeki suçun aşağıdan yukarıya doğru işlenmesine veya buna teşebbüs edilmesine gelince:

Suçu bu şekilde işleyecek failler genellikle idare edenlerin dışında olanlardır. Dava sanıkları, iddia ve kabule göre, bu türden kişilerdir. Ancak burada dikkat edilecek bir nokta, vardır. O da bu suçu aşağıdan yukarıya işleyecek olanların, Anayasaya ve onun kurduğu düzene bekçilik etmekle görevli olan devlet güçlerini karşılarında bulacakları ve hedefe ulaşabilmek için genellikle bu güçlerle mücadele etmek mecburiyetinde kalacaklarıdır. (Bu suçu aşağıdan yukarıya doğru işleme teşebbüsüne bizde, kısmen misal olarak 21 Mayıs 1963 tarihinde Albay Talât AYDEMİR tarafından girişilen silâhlı askerî Hareket gösterilebilir.)

«Suçun genel işlenme şekline böylece işaret ettikten sonra yukarıda koyduğumuz sistematiğe dönerek önce sanıkların sübuta ermiş fiillerine, sonra da, bunların, TCK'nın 146. maddesinde yazılı suçun işlenebilmesinin asgarî üç şartı açısından ele alınmasına geçelim.

«Sanıkların, dosya münderecatı ile de teyit edilen ikrar ve itiraflarına göre ideolojik durumları ve sübuta eren fiilleri şöyle özetlenebilir.

«Sanıklar verdikleri ifadelerde Marksist-Leninist olduklarını, Marksizmi ve Leninizmi eylemlerine kılavuz aldıklarını, Türkiye'de kurulmasını istedikleri düzenin sosyalist bir düzen olduğunu, kendilerinin bunu kurmak için çalışıp savaştıklarını, bu düzenin demokratik yoldan değil; ancak zor yoluyla kurulabileceğine inandıklarını, bunun için de uzlaşmaz silâhlı gerilla metodunu seçtiklerini, ihtilâlci anlamda devrimci olduklarım, devrimciliğin kendileri için bir meslek teşkil ettiğini, gayelerine etap etap ulaşabileceklerini bildiklerini ve hareketlerini ona göre planladıklarını, bu bilinç ve inancın gereği olarak önce ileride girişilecek büyük hareketin nüvesini teşkil edecek şekilde gizli çekirdek bir örgüt kurduklarını, bu örgüte güvenilir militanları aldıklarını, bunlarla ilk etapta şehir gerillasını başlatmayı, bunda başarı sağladıktan sonra kır. gerillasına geçmeyi tasarladıklarını, halkı, çekmekte olduğu sıkıntının sebebi üzerinde bilinçlendirip kır gerillası örgütünü tamamlayınca da bundan netice almaya elverişli bir halk kurtuluş cephesi ve onun içinden de bir Halk Kurtuluş Ordusu doğacağım umduklarını, böyle bir cephe ve ordu teşekkül etikten sonra devrimci faaliyetleri durdurmayacaklarını, fakat kesin neticeli harekete de hemen geçmeyeceklerini, böyle bir harekete memleket siyasî ve ekonomik buhrana sürüklendiği zaman başlayacaklarını, zira ancak böyle bir buhrana sürüklenmiş olan halkın kendilerine kurtarıcı gözüyle bakacağını ve hareketlerini destekleyeceğini, devrim stratejisinin de bunu gerektirdiğini, bütün bu etapları aşabilmek için ise, silâha, cephaneye, paraya, halkın dikkatinin kendi üzerlerine çekilmesine, tedirgin edilmesine, huzur arar hale getirilmesine ve hükümetin acz içine düşürülmesine ihtiyaç bulunduğunu, bunun için de banka soyduklarını, adam kaçırdıklarını, kaçırdıkları adamların bir kısmı için fidye istediklerini, polis kulübelerini kurşunladıklarını, kısaca etap etap geliştirilecek genel stratejilerinin ikinci safhasında, yani kır gerillasının hemen başlangıcında hükümet kuvvetleri tarafından yakalandıklarım söylemişler ve fiillerinin bulunduğu safha ve ellerindeki vasıta ve güçlerinin yetersizliği sebebiyle TCK'nın 146. maddesi ile tecziye edilmemeleri gerektiğini müdafaa olarak ileri sürmüşlerdir.

«Şimdi, sanıkların, doğruluğu dosya münderecatı ile de anlaşılan bu beyanlarına göre, sübuta eren fiillerini, yukarıda TCK'nın 146. maddesinin işlenmesi bakımından vazettiğimiz asgari üç şart açısından gözden geçirelim.

«1.— Sanıklar mevcut düzeni ihtilâlci ve zor yoluyla sosyalist düzene dönüştürmek için savaştıklarını açıkça ve hep birlikte söylediklerine göre, çabalarında başarıya ulaştıkları takdirde ihtilâlci sosyalizme kapalı olduğu için, bugünkü düzenin ve rejimin temelini teşkil eden yürürlükteki anayasayı değiştireceklerine ve nerede olursa olsun temelden bir düzen değişikliğine teşebbüs edilmesi halinde de hedefin, onun hukukî dayanağını teşkil eden anayasa olacağında asla şüphe yoktur. Bu sebeplerle, anayasa değiştirmek, sanıklar için vazgeçilmez bir gayedir. Bu itibarla suçları da bir hâl suçu değil ileride işlenmesi amaçlanan bir gaye suçudur.

«Halbuki birinci şart geleceği değil, hâl'i amaçlamakta ve fiilin hâl'de hedefi kendi tesir sahasına alacak şekilde cereyan etmesini öngörmektedir. Olayda bu durum yoktur. Sanıklar henüz 146. maddedeki suçun özünü teşkil eden anayasa ve parlamento ile meşgul değiller, hedefe kendilerini götüreceğine inandıkları yolun ilk istasyonlarındadırlar. Kısaca bütün bu sebeplerle sanıkların fiillerinde önce birinci şart mevcut değildir.

«2 — Birinci şartın mevcut olmayışı çok kere ikinci şartı da etkiler. Zira sanıkların işleyecekleri fiilin çok ötesinde bulunmaları demek, onların henüz hazırlık hareketleri safhasında bulunduklarını, müessir icra'ya başlamadıklarını ve her an (vazgeçme) durumuna geçebileceklerini gösterir. Halbuki ciddi icra başlangıcına teşebbüste fail hem artık (vazgeçme) haline dönmek imkânını kaybetmiş, hem de üzerinde netice almayı istediği hedefe çok yaklaşmış ve onu icra hareketlerinin tesir sahası içine almıştır. Davada ise sanıklar, şehir gerillasını birkaç şehirde denemişler, kıra intikal etmişler, kır gerillası hareketlerini başlatmak üzere iken yakalanmışlardır.

«Bu hâl 146. maddedeki fiilin icra başlangıcı (teşebbüs) olamaz. Ancak hazırlıkları olur ki onların da herbiri ayrı suçlar teşkil ettiklerinden, kanunlarda temas ettikleri maddelerle ce-zalandırılmaları gerekir.

«3 — İcra hareketlerine, elverişli vasıtalarla başlanması şartına gelince:

Ceza hukuku tatbikatında elverişli vasıtadan maksat, kendileriyle istenen neticeyi almada yeterli bulunduklarından şüphe edilemeyecek vasıtalardır.

«Bir an için sanıkların fiilinde icra başlangıcı bulunduğu farz edilse bile - ki bize göre yoktur - sanıkların anayasayı ihlâle veya Meclisi çalışamaz hale getirmeye yahut da ıskata yetecek güçte vasıtaları var mıdır varsa nedir?

«Dosya münderecatına göre sanıklar; militanlarının sayılan, maddi güçleri, silâh ve çeşitli mücadele vasıtaları, taktik, strateji ve şevki idareleri bakımından netice almayı sağlayacak (elverişli) vasıtalara sahip bir örgüt niteliğinde gözükmemektedirler.

«Zira, militanlarının adedi, açılmış diğer davalardakiler de dahil edilse, birkaç yüz kişiyi geçmemektedir.

«Dava dosyasında kır gerillasına katılanların sayısı ise sadece 22 kişidir.

«Silâh, cephane ve sair vasıtalarının toplamı bir komando taburununkine bile tekabül etmemektedir.

«Başlarında şevki idareden anlayan kurmayları ve kumandanları yoktur. Kendilerini Carlos'un 'liderleri eylemler yaratır' gibi bir safsatasına kaptırmışlardır.

«Taktik ve stratejilerine gelince; en eskisi Lenin'in 50 yıldan beri, en yenisi de Carlos Merighella'nın 1968'den beri bilinen metodlarına dayanmaktadır. Bu metodlardan hiç birisi, elverişli vasıtalar tedarik edilmeden, şartlan oluşturmadan, hele ülkenin coğrafî, sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı elvermeden sonuç alacak metod ve vasıtalar değildir. Ayrıca, dünyanın her yerinde anti-komünist devletler ve onların görevli örgütleri bu metodları bütün ayrıntıları ile bilmekte ve bunlara karşı uyanık tedbirli bulunmaktadır.

«Kısacası, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, memleketimizde TCK'nın 146/1. maddesindeki suçu işlemeyi niyet edenlerin hareketlerinin elverişli vasıtalarla vuku bulduğunu kabul edilebilmek için bunların, ya Anayasa ve onun kurduğu devlet düzeninin bekçiliğini yapmakta olan güçlerle az-çok mücadele edebilme yeteneğine sahip olduklarını düşündürecek bir kuvvetle; veyahut da bilinmeyen şaşırtıcı bir taktik, strateji ve şevki idareyle harekete geçmiş olmaları lâzımdır. Halbuki sanıkların ne vasıtaları elverişlidir, ne de taktik ve stratejilerinin bilinmeyen bir tarafı vardır. Günümüzde bunlar olsa olsa ancak uyanık ve tedbirli olmayan idareler için şaşırtıcı olur ve sürpriz teşkil ederler.

«Diğer taraftan; bize göre TCK'nın 146/1. maddesinin Anayasa ile ilgili idaresinin öngördüğü hal; gayesi, işleniş şekli, işlenebilmesinin günümüzde gerektirdiği güç ve vasıtalar itibariyle, ne Binbaşı Enver Bey'in küçük bir kadro ile Babıâli'yi basarak yaptığı (hükümet darbesi); ne Ermeni çetelerinin Van ve havalisinde yarattığı (iğtişaş = karışıklık); ne Şeyh Sait'in yönettiği (ÎSYAN) ve ne de fesat gruplarının çıkardığı fesat hareketleridir. Fesadı da, darbeyi de, iğtişaşı da, hatta klasik anlamdaki isyanı da aşan bir ihtilâl (Revodution = Dev-rim) hali veya ona yakın bir halin kendisi ya da teşebbüsüdür.

«Günümüzde, olaylara re eylemlere taktik, ve hatta zahiren karakter değiştirerek yürütülüp sürdürülmek suretiyle 146/ 1. madde ile Anayasayı ihlâl açısından istindaf edilen gayenin dışında bir görünüş kazandırılmaya çalışıldığı ileri sürülebilir. Ancak bu gibi durumlarda günah, unsur eksikliği sebebiyle maddeyi uygulamayan hâkimin değil, kanunları zamanında günün icap ve ihtiyaçlarına cevap verecek hale getirmeyenlerindir. Hâkimler yaptıkları uygulamada; topluma, dünyaya ve tarihe karşı sadece suç tarihinde yürürlükte olan kanunlar ve onların fiilleri neticeleyen unsurları ile bağlı ve sorumludurlar. Özellikle ceza tatbikatında ceza hâkimleri suç unsurlarım hiç bir mülâhaza ile zorlayamaz ve kendiliklerinden suç unsuru yaratamazlar. Buna asla mezun değildirler.

Hülâsa, sanıkların yukarıda işaret edilen güçleri, imkânları, bilinen taktik ve stratejileri ile, Türk Devletinin Atatürkçü ordu ve emniyet güçleri ve toplumun dinden ahlâkî telâkkilerine varıncaya kadar çeşitli sosyolojik barajları karşılaştırıldığında. Türkiye şartlarına göre, sanıkların TCK'nın 146. maddesindeki suçu işlemek için elverişli vasıtalara sahip oldukları ve icraya böyle vasıtalarla başladıkları şeklindeki bir düşünceye katılamamakta ve böyle bir düşünceyi gerçekçi ve inandırıcı bulamamaktayız.

«O halde sanıkların fiilleri hangi suçu teşkil etmektedir?

«Sanıkların fiilleri, yukarıda da işaret olunduğu üzere, esas itibariyle TCK’nın 168. maddesindeki suçu meydana getirmektedir. Bu madde ise (TCK'nın 146. maddesindeki suçu işlemek için silâhlı cemiyet ve çete teşkil etmek) suçunu tespit ve ona ceza tayin etmektedir. Bu maddedeki suçun temel unsurları, silâhlı çete ve cemiyet teşkil etmek ve bunları TCK'nın 146. maddesindeki suçu işlemek için meydana getirmektedir.

«Sanıklar, bu maddede bahsedilen çeteyi de, cemiyeti de meydana getirmişlerdir. Silâhlıdırlar. Gayeleri de yukarıda belirtildiği üzere, başarıya ulaştıkları zaman Anayasayı tebdil (değiştirmek) ederek yerine sosyalist bir düzenin anayasasını ikame ettirmektir. O halde sanıkların bütün fiil, hareket ve gayeleri 168. maddedeki suçun unsurlarını kapsamakta ve ona tamamen uymaktadır.

«Ancak, olay sanıklarının bir kısmının fiilleri, kişisel durumlarına göre bu maddenin 1., bir kısmınınki de. 2. fıkrasına uygundur. Keza, bazıları daha başka fiilleri ile bu madde şümulttnü de aşmıştır. Meselâ banka soymuşlar, adam kaçırmışlar, adam yaralamışlar, fidye istemişler, beyannamelerle halkı rejim aleyhine tahrik etmişler, komünist propagandası vs. yapmışlardır. Biz onların bu fiillerini, yukarıda işaret olunan üç şartın tahakkuk etmemiş olması sebebiyle, 146. maddedeki suçu işlemeye teşebbüs veya onu icra başlangıcı olarak kabul edememekte, ancak bu suçun hazırlık hareketlerinden olan ve herbiri müstakil birer suç teşkil eden aynı cürmi kast altında işlenmiş olarak görmekteyiz. Bu itibarla da bize göre sanıklar hakkında uygulanması gereken esas madde TCK'nın 168. maddesi, tayin edilecek neticei ceza da bu maddedeki durumlara uyan cezaya, diğer fiillerinin herbiri için ayrı ayrı tayin edilecek cezaların toplanarak eklenmesiyle meydana çıkacak olan ceza miktarı yahut sanıkların özel durumlarına göre TCK'nın 79 ve 80. maddelerinin tatbiki ile elde edilecek ceza miktarıdr.

«n — TAKDİRİ HAFİFLETİCİ SEBEP YÖNÜNDEN:

«Sıkıyönetim Mahkemesi ilk kararında sanıklardan hiç birisinin cezasını takdiren hafifletmek için sebep görmemiş ve haklarında TCK’nın 59. maddesini uygulamamıştır. As. Yargıtay 2. Dairesi ise ölüm cezasına mahkûm edilenlerden Deniz GEZMİŞ. Yusuf ARSLAN. Hüseyin İNAN dışında kalan 5 sanık hakkında TCK’nın 59. maddesinin uygulanmamasını yerinde bulmayarak hükmü bu cihetten de bozmuştur. Hüküm Mahkemesi 59. maddenin uygulanmasının kendisine verilmiş mutlak bir yetki olduğunu, yüksek mahkemenin buna müdahale hakkı bulunmadığı düşüncesinden hareketle eski hükmünde ısrar etmiştir. Ancak ısrar ederken de; ittihaz ettiği kararın 62. sayfasında, takdiri hafifletici sebebi varit görmemesiyle ilgili olarak, sanıkların mahkemedeki tutum ve davranışlarının yanısıra (...Mahkememiz kişisel görüşlerini mahfuz tutmuş, müessese olarak bunlar üzerinde hüküm vermeyi kamu vicdanına, tarihe ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin takdir ve yetkisine bırakmayı uygun görmüştür.) şeklinde ortaya bir düşünce koymuştur.

«Israr üzerine dosyayı inceleyen Daireler Kurulu, sebepleri mevcut olduğu zaman Yüksek Mahkemenin TCK'nın 59. maddesinin tatbiki ile ilgili olarak bozma yapabileceği ve sanıklardan suçları Daireler Kurulunca da 146/1. maddesine uygun görülen Ahmet ERDOĞAN, Metin GÜNGÖRMÜŞ, Mustafa YAL-
ÇINER ve Hacı TONAK haklarında TCK'nın 59. maddesinin uygulanması gerekeceği hususunu karar altına almıştır. Ancak Daireler Kurulu bu karan alırken sadece dairenin temas ettiği ve bizim de benimsediğimiz tek sebebe dayanmış, takdiri tahfif için geçerli olabilecek başka sebepler üzerinde durmamıştır. Kanaatimizce tek sebebe dayanılması yetersizdir. Nitekim hüküm mahkemesinin eski kararında ısrar etmesi bunun bir delilidir. Ve aslında da davada 59. maddenin uygulanması için tek değil, birkaç sebep mevcuttur.

«Bu itibarla takdiren hafifletmek için olayda aşağıdaki sebeplere dayanılması kanaatimizce daha yerinde olurdu. Bu yüzden muhalefet şerhimizde bu sebeplere de kısaca temas edeceğiz. Davamızda bu sebeplerin özünü, sanıklara TCK'nın 59. maddesinin uygulanmasının, cezada adalete daha yaklaştırıcı olduğuna muhatabın inandırılması teşkil etmektedir.

«Mahkemeler cezayı takdiren hafifletirlerken belli bir sebebe bağlı değildirler. Şahsa, ya da fiile bağlı bazı halleri takdiri hafifletici sebep telâkki edebildikleri gibi, bunların dışında kalan birçok halleri de, meselâ suçun sebep ve saiklerini de takdiri hafifletici sebep telâkki edebilirler.
«Davada gerçek adalete yaklaşmak için takdiri hafifletici sebepler olarak şu hususlar da kanaatimizce nazara alınabilir ve alınmalıdır.

«1 — Sanıkların çok genç ve büyük çoğunluğunun üniversite öğrencisi olması:

«Sanıklar, his, heyecan ve enerjilerinin en çok istismara müsait bulunduğu bir yaştadırlar. Üstelik iktidar da, bunları İstismar edeceklere, memleket yönetiminde sayısız kötü örnekler vererek istismarcıların işini kolaylaştırmıştır. Bu sanıklar memleketin dört köşesinden üniversitelere anadan doğma anarşist veya sosyalist militan olarak gelmemişlerdir. Yüksek tahsile geldikleri zaman memleketi yönetmekten, sorumlu olanlar onları her yönü ile başıboş, sahipsiz ve idealsiz bırakmış, meçhul eller de bu boşluktan faydalanarak onları bugünkü akıbetlerine sürüklemişlerdir. Nerede o meçhul eller, nerede bunları başıboş sahipsiz ve İdealsiz bırakanlar ve üstelik kötü misalleri ile bu sanıkların kafalarının çelinmesini kolaylaştıranlar?... Esas büyük sorumlu bunlarken, birer piyon durumunda olan ve onların tecrübelerine de sahip bulunmayan bu genç sanıkların hayatlarını daha ömürlerinin baharında ellerinden alıp onlara bir defâcık ve müebbet hapis şeklinde olsun yaşamak şansı tanımamak mevcut ortam sebebiyle, herhalde gerçek adalete yaklaşmak değil, ondan biraz uzaklaşmak olur.

«2 — Sanıkların suçu Daireler Kurulunca ekseriyetle de olsa, TCK'nın 146. maddesine uygun görülmüştür. Yargıtay Üyesi Dr. Jur. A. Pulat GÖZÜBÜYÜK'tin (TCK Şerhi adlı eserinin 2. cildinin 107. sayfasında da) belirtildiği üzere, TCK'nın 146. maddesindeki suç failleri hakkında .(geri verme) işlemi de cereyan edemeyecek olan siyasi suçlardandır.

«Fiillerin siyasî suç olarak kabul edilmesi ise takdiri hafifletici sebep bakımından bize göre şu üç düşünceyi ve hatta sonucu doğurabilir.

«a — Çağın ulaştığı uygarlık düzeyi, bilhassa, ideolojik mahiyeti bulunan siyasî suçlardan dolayı, ölüm cezası verilmesini artık benimsememektedir. Bu husus nazara alınarak takdiri hafifletici sebebe gidilebilir.

«b — Adi suçlarda, yerine göre sebep ve saikler, suçun işlenme şartları ve ortamı nasıl takdiri hafifletici sebep olarak nazara alınabiliyorsa, siyasî suçlarda da siyasî ortam, bu çeşit rucf»- tayin edilecek cezanın dozunu, hem meydana getireceği içtimaî fayda, hem de siyasî fayda bakımından tayinde mahkeme tarafından nazara alınabilir. Ve olaylarda siyasî ortamın etkisi bulunduğuna kanaat getirildiği zaman da siyasî ortam takdiri hafifletici sebep olarak kabul edilebilir. Böyle bir kabulü, vicdanî bir denge meselesi olan adalete daha yaklaştırıcı bulduğumuzdan mahkemenin, ortam hakkında hüküm vermeyi, (tarihe, kamu vicdanına ve parlamentoya) bırakmasında isabet görmemekteyiz. Zira sanıkların gizli cemiyet kurup eylemlere başladıkları ve sürdürdükleri tarihlerde iktidar; hukuk, idare ve siyaset açısından akılalmaz bir tutum içinde bulunuyordu. Bu tutum, vatanını ve milletini kişisel çıkarlarından daha çok seven ve bunun doğurabileceği sonuçlan idrak eden her Türkün iktidara karşı çeşitli duygularla dolup taşmasına yolaçıyordu. Nitekim ağırbaşlı ve sabırlı kimselerden meydana geldiğinde şüphe bulunmayan tüm yüksek mahkemelerimizin yaşlı-başlı hâkimleri bile iktidarı protesto için yürüyüşe geçmekten kendilerini alamamıştı. Nitekim iktidarın bundan da nasibini almadığını gören Türk Silâhlı Kuvvetleri haklı olarak 211 sayılı T. Si. Kuvv. İç Hizmet Kanunu'ndan aldığı yetkiye dayanarak verdiği 12 Mart 1971 tarihli muhtırasının 1. maddesinde (parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk'ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirmemiş olup Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır tehlike içine düşürülmüştür.) demek suretiyle hükümeti ve parlamentoyu suçlamış ve mevcut hükümetin yerini Atatürkçü ve reformcu bir kabinenin almasını istemek mecburiyetinde kalmıştır.

«İşte sanıkların suçlarını işledikleri ortam böyle bir idare.-siyaset ve ruh haleti ortamıydı. Sanıkların böyle bir ortamın etkisinde kalmadıklarını ve bu ortamın, onların hukuk sınırları dışına bu kadar çıkmalarına veya çıkarılmalarına yolaçmadığını iddia etmek herhalde çok güçtür.

«Şuna inanıyoruz ki. 1961 Anayasasından sonra işbaşına gelen iktidarlar onun öngördüğü reformları yapsalardı; komünizmin panzehirinden sayılan sosyal adaletle sosyal güvenliği, irticaın panzehiri olan çağdaş müsbet bilimin egemenliğini sağlasalardı:

Anayasanın özüne uygun bir yönetim kursalardı ve 12 Mart muhtırasında da temas edildiği gibi memleketin problemlerini çoğaltan dcgU her bakımdan çözebilecek güçte" parlamento vücuda getirmek için milletin en yetenekli evlâtla-rının parlamentoya girmesini mümkün kılacak bir seçim sistemini (Anayasanın 55. maddesindeki ilkelere uygun şekilde) vücuda getirselerdi, olaylar ve eylemler masum öğrenci hareketleri seviyesini, ya hiç ya da bu kadar aşmazdı. Bu sözlerle sanıklar mazurdurlar, suçsuzdurlar, iktidarın .yetersizliği onları haklı kılar demiyoruz. Sadece ve özellikle siyasî suçlarda adalet dengesini sağlamak bakımından siyasî ortamın da sanıklar için hafifletici sebep olarak nazara alınmasını mümkün gördüğümüzü ifade etmek istiyoruz. Bu düşüncemize karşılık olarak sanıkların sadece kanunların değil Anayasanın da müsaade etmediği bir tutumun içine girdikleri ileri sürülebilirse de buna karşı düşüncemiz şudur ki;, esasen sanıkların fiilleri -nihaî hedef olarak. Anayasanın cevaz vermediği bir ideoloji ve eylem tarzından hareketle rejimi ve Anayasayı değil de. Anayasaya sadık kalınarak, sırf Anayasaya aykırı tutumu sebebiyle siyasî iktidarı alsaydı, bize göre, böyle bir siyasî ortam içinde haklarında sadece takdiri hafifletici sebebin değil, Anayasanın önsözüne ve ilkelerine dayanılarak Tahrik'in de varsayılması mümkün görülebilirdi..

«c — Siyasî suç davalarının bir özelliği de, adi suçların davalarında hâkim; adalete yaklaşmak için ceza dozunu ayarlarken nasıl adalet duygusunun çerçevelediği bir içtimaî fayda mülâhazasını ön planda tutmak durumunda ise, siyasî suç davalarında da içtimaî fayda ile birlikte siyasî faydayı da aynı çerçevenin içine sokmak' durumundadır.

«Siyasî davaya bakan hâkim tâyin edeceği ceza miktarının meydana getireceği siyasî fayda veya mahzurun takdirini, başka yer ve organlara bırakmadan, suçun meydana geldiği bütün şartları enine-boyuna ve derinliğine tartarak önce kendisi yapacaktır. Her hükümde gaye gerçek adalete yaklaşmak olduğuna göre, siyasi suçlara tâyin edilecek cezada da bu yapılmadan gerçek adalete yaklaşılamaz. Bu itibarla işlenen siyasî suçun kanundaki cezası ölüm dahi olsa, şayet mahkeme sanığın ida-mında içtimai fayda ile birlikte siyasi fayda da görmüyorsa, başka sebep aramaksızın ve durumun takdirini başka yer v organlara bırakmaksızın sırf bu sebebe dayanarak hükmettiği ölüm cezasını TCK'nın 59. maddesini uygulamak suretiyle müebbet hapse çevirebilir. Hâkim buna hem yetkilidir hem de kendisini hukuk ve vicdanı açısından görevli sayabilir.

«Yasama organının takdirine gelince; esasen onun gerekli gördüğü zaman rahatça kullanabileceği affa kadar giden geniş bir yetkisi vardır. Bu itibarla mahkemenin bizzat kullanabileceği yetkiyi bu organa bırakmasına lüzum da yoktur.

«Yukarıda açıklanan görüş ve sebeplerle Daireler Kurulu Kararına suç vasfı ve TCK'nın 59. maddesinin uygulanmasında tek sebebe dayanılmasının yetersizliği yönlerinden muhalifiz. 24.4.1972».

Üye Üye
Hâk. Tuğg. Hâk. Alb.
Kemal GÖKÇEN Nahit SAÇLIOĞLU


C) 146. madde, Anayasayı ortadan kaldırmaya teşebbüs eylemini suç saymıştır.- Sanıkların bu yönde ve bu amaçla yapılmış bir teşebbüsleri saptanmamıştır. Mahkeme, «teşebbüs»ü, «icra başlangıcı» olarak nitelemiş ve ele almış, sanıkların adam kaçırmalarını, banka soymalarını,
Anayasayı ortadan kaldırma suçunun «teşebbüs eylemleri» ve «icra başlangıcı» olarak değerlendirmiştir. Bu değerlendirme, suç öğelerinin keyfî bir yönde zorlanmasından başka bir şey değildir. Bu eylemler, 146. maddede yazılı teşebbüsün öğeleri olmayıp, adam kaçırma, banka soyma gibi suçların öğeleridir. Bir suçu, başka bir suçun teşebbüs öğesi saymak yasanın kabul edemeyeceği bir uygulamadır.

146. maddeye dayanılarak açılan İrfan Solmazer ve arkadaşları davasında, olayda bu maddenin uygulanamayacağına karar verdiği için Millî Savunma Bakanlığınca görevine son verilen İstanbul Sıkıyönetim 1 numaralı Askerî Mahkemesi, teşebbüs konusunda şöyle demektedir:

«Teşebbüs fiilinin kendisi, yani netice olarak alınırsa, suçun tamamlanmasının mümkün olmadığı kabul olunmak icabeder. Halbuki, kanunda gösterilmiş tebdil, tağyir ve ilga neticelerinin tahakkuku mümkündür. Bu halde failin siyasî iktidara sahip olmasından dolayı cezalandırılamazlığı başka, suçun tamamlanması ve tekevvünü başka şeylerdir. Aynı fail böylece ele geçirdiği iktidardan şu veya bu sebeple uzaklaştırıldıkça, fiiline uyan 'TCK'nın 146. maddesi sadece teşebbüs edenleri tecrim etmekle tamamlanmış fiili ihtiva etmemekte' denilerek bu madde dışında mütalâa edilecek değildir. Bu sebeple maddedeki teşebbüs ke-limesi suçun neticesi olmayıp, teknik mânâda teşebbüsü, yani nakıs ve tam teşebbüsü ifade etmekte olup, bu suçun neticesi teşebbüs imişçesine bir 'tevessül' veya yeltenme yahut da 'teşebbüse teşebbüs' gibi mütalâa edilemez. Teşebbüse teşebbüs esasen hukukî durum ve terim değildir. Tevessül veya yeltenme ise kanun koyucumuzun meçhulü olan bir kavram değildir. Zira tehlike suçu olmalarından dolayı hazırlık hareketlerini cezalandırdığı istisnai hükümlerden birisi olan TCK'nın 141/1. maddesinde, teşebbüs derecesine varmamış, cemiyet kabul etmek suretiyle teşebbüs ile tevessülü ayırmıştır. Şayşt kanun va-zıı 146. maddenin ihlâline yeltenilnrasini dahi tecrim etmek istiyor olsaydı, aynı tarzda bir hüküm sevkederek 'cebren tevessül edenler' ibaresini kullanırdı.» (K. 1972/1, Esas 1972/13 K.)

Adı geçen mahkemeye göre; 12 Mart ve Sıkıyönetim dönemlerinde, 28.9.1971 tarihinde kabul edilen «1490 sayılı bir yasa ile yurdumuzda huzur ve sükûnu, güvenlik ve asayişi bozan, geçici de olsa, bir kısım kamu hizmetlerinin yerine getirilmesini engelleyen bazı eylemlerin önlenmesi ve en kısa zamanda tamamlanması gereken bazı eksikliklerin giderilmesini temin etmek üzere TCK'nın bazı maddeleri değiştirilmiş ve bazı maddelerine de yeni fıkralar eklenmiştir. 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe giren ve yarım yüzyıla yaklaşan uygulama sırasında çeşitli sebep ve ihtiyaçlarla 27 defa değişikliğe uğrayan TCK'nın bazı maddelerine yeni fıkralar eklenmiş ve bazı maddeleri de değiştirilerek anarşik eylemlerin önlenmesi bakımından (bazı şahısların, dağınık veya örgütlenmiş toplulukların, açık yahut gizli kuruluşların) bankaların basılarak so-yulması, adam kaçırılıp fidye alınması, silâh, dinamit, ateş^ li ecza ve benzerlerinin kullanılması suretiyle eylemlere girişilmesi ile ilgili maddeler yeni şekiller aldıkları halde. As. C. K.'da yeni durum ve şartlara uygun değişiklikler yapılmamıştır.» (Aynı karar.)

Yani yasakoyucu, adam kaçırma ve gasp ile olaylara ilişkin yasa maddelerinde 12 Mart Sıkıyönetim döneminde 1490 sayılı yasa ile değişiklikler yapmış ve cezaları artırmış olduğuna göre, sözü geçen eylemlerin bu maddelere göre cezalandırılmasını düşünmüş ve değişiklikleri bu nedenle yapmıştır. Bu açıdan bu tür eylemlerde TCK'nın 146. maddesini uygulamak yasakoyucunun amacına da aykırı düşer.

D) 146. maddeye göre, Anayasayı ortadan kaldırma suçunun oluşabilmesi için bu amacı gerçekleştirmeye elverişli vasıtaların kullanılması gerekir. Yani kullanılan araçların amaca ulaşılmasına elverişli olması zorunludur. Aksi halde hukukta «işlenmez suç» denilen eylem türü meydana gelmiş olur.

Bu konuda, ortadan kaldırılan İstanbul 1 numaralı Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi şöyle demektedir:

«Bir an için bu fiillerin icra başlangıcı sayılacağı, TCK'nın 146/1. maddeyi ihlâl için girişilmiş bir hareket teşkil ettiği farzımuhal olarak düşünülse bile fiilde aranacak olan elverişli bir vasıtanın bulunmayışı, suçun tekevvününü bu yönden de önler. Yukarıda açıklandığı gibi, bu suça teşebbüs halinde müteşebbisin sahip bulunması gereken elverişli vasıta, sanıklarda mevcut değildir. Yukarıda sayılan olaylarla Anayasa nizamının tebdil veya ilga edilebilmesi bu nizamın pek çürük, onu koruyan güçlerin de pek zayıf olması demektir. Oysa ki bu güçlerin başında Anayasal düzenin, demokratik cumhuriyetin en dinç ve zinde bekçisi Türk Silâhlı Kuvvetleri bulunmaktadır. Onun içinden çıksa bile bu mesabedeki bir grubun gerekli güçte sayılmasına imkân yoktur. O itibarla 146. maddenin ihlâlinden ve ihlâl için gerekli elverişli vasıtadan bahsolunurken, ölçü bu olacaktır. Yani, T.C. Anayasasının ilga. tağyir ve tebdil suçunu işleyecek olanlar için elverişli vasıta, bu güçlere yakın olmak gibi muhal sayılabilecek bir seviyede bulunacaktır.

«Sanıkların bu mecrada yalnız olmadıkları, bugün Türkiye'de mevcut birkaç sosyalist devrimci kuruluşun aynı hedefe doğru hareket içinde bulundukları, vasıta ve metodları konusuna da bu zaviyeden bakılması halinde elverişlilik neticesine varılacağı mütalâada sözkonusu edilmekte ise de, davamızda sanıkların sayılan TİP, TÖS, TKP, DDKO, THKO, THKC ile değil, daha yaygın bir örgüt olmasına rağmen. Dev-Genç ile dahi irtibatı ispatlanamamıştır. Bu irtibatın zımnî olduğu iddia olunabilirse de. suçun gerek sübut, gerekse tavsifi yönünden önem arzeden kastın tesbit ve teşhisinde bir mahkemenin dosyası ve delilleri kendisinde bulunmayan ve bu delilleri takdire yetkisi bulunmadığı davalardan edindiği intihalara binaen vardığı faraziyelere dayanarak hüküm vermesi hukukî anlayışa uygun düşmez. Mahkememiz bu itibarla dava dosyası ve dosyadaki delillerle bağlı bulunmuş, iddia veçhile suçlarını sabit gördüğü sanıkların DevGenç'le ve herhangi bir cunta ile ilişkisini sabit gösteren delile rastlamamış bulunduğundan elverişli vasıta konusunda bu yolda bir Zanaata varılmıştır. Bu düşünceden hareket ediliyor idiyse delillerin aynı mahkemenin takdirine tevdi olunabilmesi için davaların da müttehiden o mahkemede açılması gerekir veya bunların hepsinin aynı amaç için belirli bir metoda bağlı olarak icraî hareketlere başlamış oldukları delilleriyle ortaya konur. O zaman o bilgi ve delillere göre vasıtanın elverişliliği münakaşa olunurdu.

«Netice olarak 146/1. maddeyle tecziyeleri istenen sanıkların:

«— Fiilleri anayasal düzeni direkt olarak yıkmaya yönelik değildir.
«— Bu fiiller bu maksada yönelik olsalar bile icra hareketi teşkil eden vasıf ve mahiyette değildir.
«— Bu vasıfta bulunsalar bile, elverişli vasıtaya haiz değildirler..
«Bu sebeplerle davamızda 146/1. maddenin tatbik kabiliyeti yoktur. Hal böyle olur, 146/1. maddenin ihlâli mevzubahis olmaz ve ortada asil maddî fail bulunmazsa, bu suça azmettirme gibi aslî ve 3. 'fıkraya uygun bir fer'î iştirakten de bahsolunamaz.» (Es. 972/1, K: 972/13.)

E) Ceza Yasasının 146. maddesinde gösterilen Anayasayı ortadan kaldırma suçu ile ilgili tüm savunmaları reddeden Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi, verdiği idam kararlarında hafifletici herhangi bir neden görmemiş, böylece olayda Ceza Yasasının 59. maddesini de uygulamanı ıştır.

Bu konuda mahkeme, kararında şu ilginç gerekçeye yer vererek, sorumluluğu Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yüklemek istemiştir:

«Sanıkların ve müdafilerinin bugünkü ortama gelinmesinin, olayların gerçek müsebbiblerinin politik iktidar ve emrindeki militanlar oldukları, bunlara karşı çıkanların meşru müdafaa halinde bulundukları yolundaki beyanları ve hadisede TCK'nın 59. maddesinin tatbikini talep eder istikametteki savunmaları, haksız tahrik müessesesindeki hukukî unsurlardan mahrum bulunduğundan, hukukî yönleri itibariyle kabule şayan görülememiş, bu detaylı eleştiri ve iddialar hakkında mahkememiz kişisel görüşlerini mahfuz tutmuş, müessese olarak bunlar üzerinde hüküm vermeyi, kamu vicdanına, tarihe ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin takdir ve yetkisine bırakmayı uygun görmüştür.

«Türk Ceza Kanunu'nun 59. maddesinin tatbikine dair talepler, sanıkların mahkemedeki tutum ve davranışları itibariyle kabule şayan görülmemiştir.»
Oysa, gerek Askerî Yargıtay ve gerekse daha sonra, son kararda mahkeme, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan haklarında TCK'nın 59. maddesinin uygulanmasını reddederken, adı geçen sanıkların bütün eylemlere katıldıklarını, öteki sanıkların ise eylemlerin tamamına katılmayıp, bir kısım eylemlere katıldıklarını gerekçe olarak göstermiştir.

Bir suçun maddî öğelerini, 59. maddeyi uygulamak ve idam cezasını ömür boyu ağır hapse çevirmemek için ağırlaştırıcı neden olarak kabul etmek, hukukça olanaksızdır. Çünkü yasa, o suç işlendiği hallerde cezasını göstermiştir. Suçu oluşturan eylemleri, 59. maddenin uygulanmaması için ayrıca neden olarak göstermek, sanığı iki kez cezalandırmaktan başka bir anlam taşıyamaz.

Yukarıda özetlenen bu açıklamalar göstermektedir ki:

1 — Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan ve arkadaşları; kuruluşları Anayasanın temel ilkelerine aykırı, siyasal iktidara bağımlı, emir ve kumanda zincirine bağlı, bağımsızlıktan ve hâkimin güvencesinden yoksun bir mahkemede yargılanmışlar ve mahkûm edilmişlerdir. Anayasal ilkelerden ve «mahkeme» kavramını oluşturan öğelerden yoksun bulunan böyle bir kuruluşu, temelde, «mahkeme» olarak nitelemek olanaksızdır. Kararlar «mahkeme» niteliği olmayan bir kurul tarafından verilmiştir.

2 — Siyasal iktidar ve sıkıyönetim komutanlıkları, yayınladıkları bildirilerle. Anayasaya aykırı olarak, sıkıyönetim askerî mahkemelerine sürekli telkin ve tavsiyelerde bulunmuşlardır.

3 — Davayı savunan avukatlar üzerinde ağır baskılar uygulanmış, soruşturma ve davalar açılarak mahkûmiyet kararları verilmiştir.

4 — Sanıklar ve savunucularının savunma hakları kısıtlanmıştır.

5 — Verilen idam, ömür boyu ağır hapis ve ağır hapis cezaları, ceza yasasının uygulanan maddelerine aykırı olup, bu hükümler ceza hukukunda yeri olmayan keyfî ve dayanıksız yorum ve istidlallere (akıl yürütme) dayanılarak verilmiştir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Deniz Gezmiş, Arslan ve İnan'ın İdam Gecesindeki Anıları ve Kararları

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir