Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 16

Burada Turgut Özal'ın Faaliyetlerinin Arkasındakilerin Kim Olduğu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 16

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Eyl 2011, 04:13

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 16

Gerek ANAP'lı bazı politikacılar ve gerekse bazı iş adamları ve bürokratlar, karılarını Semra'nın «Yakını» yapabilmek için büyük çaba harcadılar. Kadınlar hanımefendiye sokulabilmek ve kendilerini beğendirmek için sıraya girdiler.
Turgut'un eski özel kalem müdürü Mehmet Perçin'-in karısı, Semra'nın yakını oldu. Mehmet 1987 seçimlerinde ANAP'tan milletvekili seçildi ve sonra adı hayali ihracat olaylarına karıştı... Bülent Öztürkmen'in karısı da Semra'nın yakın çevresine girdi... Öztürkmen'in adı da hayali ihracata karıştı. Bütün.bunları ben söylemiyorum. Gazeteler defalarca yazdı, Bilal Çetin «Soygun» adlı kitabında anlattı.

Semra en büyük başarısızlığı, Adnan Kahveci olayında yaşadı ve Adnan'ı kocasından ayıramadı. İddialara göre Turgut bu konuda karısına «Onu lütfen bana bırak» dedi... Çünkü Turgut devlet işi yapıyordu ve Adnan'ı sağ kolu olarak benimsemişti. Adnan konusunda Semra bir olayda ağırlığını koydu... 1985 yılında Turgut büyük heyetlerle iki adet uzakdoğu gezisi yaptı... Bu gezide olup «bitenleri ben açıkladım ve ortalık yerinden oynadı... Bu olaylardan sonra Adnan «Her işte bir hayır var... iyi ki ben gitmemişim. Yoksa benim de adım karışacaktı» dedi.

Turgut bütün yaşamı boyunca karısının etkisinde kalmış... Onu çok sevdiği ve saygı duyduğu için, karısının sözünden çıkmamış... Turgut'un babası onlar daha küçükken ölmüş ve evinde hep anasının sözü geçmiş. Bir kadın otoritesi altında büyümüş... Ve evlendiği zaman .6a, aynı kadın otoritesinin etkisi altında kalmış.

Oysa Korkut böyle değil... Aynı ortamda büyümüş olmasına rağmen, abisinden bu konuda oldukça farklı. Evinde kendi düzenini kurmuş ve sözünü geçirmiş.
Semra ve Turgut, sevdikleri ve sevmedikleri insanlar konusunda genellikle müşterek davranıyorlar. Bunun çok az istisnası var... Ancak belli konularda, Turgut elbette ki daha dikkatli davranmak ve duygularını belli etmemek zorunda kalıyor. Ne de olsa devlet adamı... Örneğin her ikisi de, Necdet Üruğ'u hiç sevmiyorlar. Üruğ da onları sevmiyor...

Genelkurmay Başkanı Üruğ, bir gün görevle yurt dışına gidecektir. Başbakan Turgut kendisine bir jest yapıyor ve devletin en üst düzeyde memuru ile kendisine bir zarf gönderiyor...
— Sayın Paşam, bunu size Sayın Başbakanım gönderdiler. İçinde 3.000 dolar var. Örtülü ödenekten gönderdiler. Yurt dışında size gerekli olabilir diye düşündüler.

Üruğ kibarca teşekkür ediyor ve Turgut'un gönderdiği zarfı almıyor... «Devletin verdiği harcırah bana yetiyor» -diyor... Böyle zarflar başka üst düzeylerde görevlilere de zaman zaman gönderiliyor. Alan alıyor, almayan almıyor.
Turgut ve Semra o dönemde Orgeneral Recep Ergun'u da çok seviyorlar. Zeynep, Recep bey'e «Recep amca» diye hitap ediyor. Orgeneral Recep Ergun fırsat buldukça Turgut'la bir araya geliyor... Bilgi alışverişinde bulunuyor. Recep beyin yardım ve katkıları, Turgut'u çok duygulandırıyor ve onu 1987 seçimlerinde ANAP milletvekili yapıyor. Semra da Recep beyin karısıyla çok yakın arkadaş oluyor... İki taraflı dost olmak, bu gibi işlerde çok önemli.

Aslında Semra çok içten ve içinden geldiği gibi davranmayı seven bir insan. Rahat olmaya alışmış... Her yerde ve her zaman sözünün geçmesini istiyor, hep ön planda olmayı arzu ediyor... Her zaman ve her konuda kendisi söz sahibi olacak... Kocası Başbakan olmadan önce de böyle, olduktan sonra da böyle...

1983 yaz ayları... ANAP kuruluyor... Turgut ve Semra, Side'de... Turgut o gün iki parti binasının açılışını yapacak. Biri Antalya, öbürü de Burdur... Semra da onunla gelecek... Turgut «Haydi hanım, hazırlan da gidelim» diye ısrar ettikçe, Semra gelmiyor... Önce Antalya'yı, sonra Burdur binasını açacaklar... Semra «Sen git Antalya'yı aç, sonra gel buraya beni al... Buradan Burdur'a gideriz» di-, yor... Oysa Side'den çıkınca Antalya yol üzeri... Oradan Burdur'a gidiliyor. Semra gelmeyince, Turgut Antalya'ya gidiyor, açılışı yapıyor ve tekrar Side'ye gelip karısını aldıktan sonra yola çıkıyor... Tekrar Antalya üzerinden Burdur'a gidiliyor. Turgut, Semra denize girecek diye o gün fazladan 150 kilometre yol yapıyor. O günlerde Semra hiç tanınmıyor. Hiç kimse mayolu resimlerinin peşinde değil!

Birinci ANAP kongresi yapılıyor. Konya delegeleri, Turgut ve Semra için özel bir halı yaptırmışlar. Keçeciler bir ara Turgut'un yanına gelip bu durumu iletiyor ve «İzin verirseniz yanınıza gelip size takdim etmek istiyorlar» diyor... Turgut ta gelmelerini söylüyor...

Fakat o anda Semra atılıyor:

— Hayır Turgut, gelmesinler...

Sonra, seslendirme tesisatçısı Erkal Zenger'e sesleniyor:

— Zenger, söyle onlara da gelmesinler. Konya delegeleri gelemiyor.

Erkal Zenger bir ara sakal bırakıyor... Semra onu yanına çağırıyor ve herkesin içinde «Derhal kes şu sakalımı... Korkut'a benzemişsin» diyor. Zenger sakalı kesiyor.
Başbakan karısı olmak, Semra gibi özgür yaradılışlı bir insanın yaşamını son derece, kısıtlıyor. Gerçi fırsat buldukça eğleniyor ama bazı şeyleri de yapamıyor, örneğin çarşıya pazara çıkamıyor, insanların arasına giremiyor. Giyinmeyi, takınmayı çok seviyor... Güzel bir kadın olduğu için, ne giyse zaten yakışıyor.

Bazen korumalar ve Konut görevlileri, büyük mağazalara gidip hanımefendi için bir şeyler alıyorlar. Elbiseler, çantalar, ayakkabılar ve takılar, siparişe göre topluca araçlara yüklenip Konut' götürülüyor. Semra hepsine tek tek bakıp beğendiklerini alıyor. Bazı mağazalar, reklâm olsun diye Semra'ya indirim uyguluyor... Yurt dışına her gidişinde, giyim kuşamını oralardan da sağlıyor. Tabii bu arada hediyeler geliyor. Özellikle papatyalar, Semra'ya hediye verince öylesine mutlu oluyorlar ki!..

Semra'nın büyük yükselişi iki temel olayla başlıyor... İlki, kocasının Başbakan olması... İkincisi de, Türk Kadın Vakfı'nı kurması...
Büyük yükseliş öncesinde Semra, kendi halinde yaşayan bir insan... Hatta 1980-1982 döneminde kocası Başbakan yardımcısı iken bile öyle... Toplumda bir ağırlığı, 1984 yılına kadar hiçbir zaman olmamış... Uzun yıllar ev kadınlığı yapmış, Zeynep kızının Kadıköy'deki butiğinde oturmuş bir insan... Süleyman Demirel kocasını devlet görevlerine getirdikçe, makam sahibinin karısı olarak arada sırada hanımlara evde çay veriyor, pasta ikram ediyor... Ve mümkün olursa, toplumda kendisi için bir yer edinmek amacıyla çaba harcıyor...

Örneğin Turgut'un Başbakan yardımcılığı döneminde Semra'nın en yakın arkadaşı olan Gülten Berk, sık sık Hafta Sonu gazetesi yazarı Erdal İpekeşen'e telefon ediyor:

— Erdal'cığım, senden yine bir ricamız olacak. Semra bugün bazı hanımlara evde çay veriyor. Eğer bir resim çektirip de gazetede yayınlarsan bizi çok sevindirirsin.

Erdal İpekeşen, zamanı varsa oraya gidiyor. Hanımlar poz veriyorlar. Bu resimler Hafta Sonu gazetesinin sosyete haberleri bölümünde çıkarsa, Semra son derece mutlu oluyor... Çünkü bazen de gazete yönetimi, resimleri kullanmıyor.
Kocası Başbakan oluncaya kadar herkes onu «Turgut bey'in karısı» olarak göüyor. Hep kocasının gölgesinde yaşıyor. Ama Semra, hırslı insandır... Hiç kimsenin gölgesi altında ömür boyu yaşamaya razı değildir. Kaynakçı ustası Ali bey'in ve Azize hanım'ın kızının gözü, çoğumuzda olduğu gibi hep yükseklerdedir... Fakir aile yaşamı yıllar sonra bitmiş ve kocası özellikle ticaret yaptığı dönemde aileyi rahat ettirmiştir... Artık ellerinde siyasal güç te vardır... Ve Semra, hayatının en büyük çıkışını yapmayı düşlemektedir... Şimdi «Kadın» olayına el atacaktır.

Bu düşüncesini ilk kez 1984 yılında Maliye Bakanı Vural Arıkan'a açıklayacak ve şöyle diyecektir:

— Bir kadın derneği kuralım ve kadınları bu çatı altında toplayalım. Esas oy potansiyeli kadınlarda... Bunu bir Vakıf olarak ta kurabiliriz ve ANAP'ın kadın kolu gibi çalıştırırız... Sen vakıf senedini hazırlatabilir misin?
— Hanımefendi, çok iyi olur da, anayasamızda açık hüküm var. Vakıflar siyasetle uğraşamaz.

Kısa süre sonra Semra, Vural Arıkan'a bu kez değişik bir öneri götürecektir:

— Şimdi biz Türk Kadınlar Birliği'ni ele geçirelim. Buranın başında yıllardan beri Günseli Özkaya var. Bu kadını devirip orayı alalım ve kadınlara yönelik çalışmalarımızı Türk Kadınlar Birliği'nden sürdürelim. Fakat bu kadını devirmek için, olağanüstü kongreye gitmek lâzım... Sen bunların hesaplarını incelet ve yolsuzluk yakalamaya bak..

Vural Ankan, Türk Kadınlar Birliği'nin hesaplarını incelemek amacıyla iki hesap uzmanı. görevlendirir... Ancak onlara önceden «Hesaplan siyasi bir amaçla kontrol etmeyin» diye uyarıda bulunur... Sonuçta hesaplar temiz çıkar... Ancak Semra karar verir... Türk Kadınlar Birliği yönetimini devirecek ve yeni yönetime kendi adamlarını getirecektir... Burada ayrıntısına girmeyeceğimiz yöntemlerle, Türk Kadınlar Birliği, olağanüstü kongreye çağrılır. Semra'nın o günlerde yakın dostu olan konsolos Bilge Erol Ankara'dadır. Semra, Bilge Erol'un kongre başkanlığı yapması için Dışişleri Bakanlığından izin alır. Olağanüstü kongre toplanır. Toplantıya Semra ekibi de katılır. Bilge Erol, kürsüye çıkıp tek başına istiklal marşı okur ve katılanları coşturur... Sonuçta Türk Kadınlar Birliği Başkam Günseli Özkaya görevden uzaklaştırılır... Yerine, onun yardımcısı Ayseli Göksoy getirilir...
Ancak kısa sürede anlaşılır ki, Ayseli hanım, Semra'nın sözlerini pek dinlememektedir. Semra bu konuda umduğunu bulamaz... Hatta Göksoy daha ileride, Semra hakkında birtakım demeçler vermeye ve onu sinirlendirmeye başlayacaktır.

Örneğin bir gün Tempo dergisine şöyle diyecektir:

— Hanımefendi resim çektirirken başını hep geride tutuyor... Çünkü böyle yapmazsa gıdısı çok sarkıyor.

Vakfın kuruluş aşamasında Semra'nın en büyük dostu ve yardımcısı, sonradan mahkemelik olduğu konsolos Bilge Erol'dur. Bilge Erol o günlerde İrlanda'da görevlidir. Sık sık Türkiye'ye gelmekte, Vakıf için yapılan çalışmalara katkıda bulunmaktadır. Bilge Erol İrlanda'da görevli olduğu iki yıl içerisinde 11 kez Türkiye'ye Semra ile görüşmeye geldiğini belirtiyor ve «Bu gidiş gelişlerimden dokuz tanesinin uçak bileti, örtülü ödenekten alındı» diyor. Biletleri kendisine Semra'nın gönderdiğini öne sürüyor.

Vakıf çalışmaları hızla başladı... Vakıf kuruldu ve üye kayıtlarına başlandı. Ama isteyen herkes üye olamıyordu. Zengin karıları, Semra ile birlikte çalışmak için sıraya girdiler. Böylesine büyük rağbet gören ve büyük işler yapması beklenen bir kuruluşa, ister istemez yağcılar ve çıkarcılar da sızdı. Vakfın amblemi «Papatya» idi... Bu zengin karılarına kamuoyunda «Papatya» adı verildi... «Pamuk eller cebe» komutuyla, papatyalar ve kocaları bağış yarışına girdiler. Milyarlar yağmaya başladı.

ANAP'ın arıları, bundan sonra peteklerinde papatyalar ve kocaları için de bal üreteceklerdi. Papatyalar bu güzelim balın tadına bakacaklar, o peteklerde gelişip büyüyecekler ve tohumlarını da peteklerin içine bırakacaklardı. ANAP'ın petek balı fakir fukaraya çok yaradığı gibi, papatyalara da yarayacaktı.

Semra kısa süre sonra, gazetecilik mesleğine de soyundu... «Türk Kadını» adlı bir gazete çıkarmaya ve bu gazetede başyazı yazmaya başladı. Hatta gazete ilgi görsün diye, kocasıyla röportaj bile yaptı... Ancak ne yazık ki, gazete tutmadı. Halkımız, gazeteyi benimsemedi... Buna karşın sözkonusu gazeteye devlet kuruluşları ve özellikle devlet bankaları, çok büyük boyutlara varan ilanlar verdiler. Tanınmayan, bilinmeyen ve tutmayan bir gazeteye nasıl olduysa devletin yüz milyonlarca lirasını reklâm karşılığında ödediler. Aynı kamu kuruluşları, ANAP ve Hanedan aleyhine yazı yazan gazetelere ilan ambargosu uyguladılar.
Türk Kadını gazetesine bu paralar nasıl ödendi?.. Birileri mi istedi, yoksa kamu kuruluşlarının ve bankaların yöneticileri mi işgüzarlık etti?.. Bilmiyorum.
Kısa sürede Semra'nın vakfına milyarlar yağmaya başladı. Özellikle zengin karıları, bağış yarışına giriştiler.

Bu aşamada yoğun söylentiler çıktı ,ve iddialar ortaya atıldı:

1 — Papatyalar vakfa büyük paralar veriyorlar. Buna karşın devlet te, onların kocalarına büyük işler ve ihaleler veriyor.
2 — Papatyalar Semra'ya hediye verme yarışına girişiyorlar. Hepsi zengin olduğu için iyi hediyeler getiriyorlar.

Bu söylentilerin ne ölçüde doğru olduğunu da ben bilemem. Bilen bilir.
Semra vakıf çalışmalarında son derece yararlı işler yapmaya başlar. Atatürkçü olduğunu bir kez daha kanıtlar ve imam nikahlı kadınları medeni nikah masasına oturtur... Ayrıca sağlık araçları alır ve kadınlarımızı muayene ettirmeye, onların sağlık sorunlarını çözmeye başlar. Devletin bazı görevlerini, Vakıf üstlenir...

Sağlık araçlarında çalışacak doktorlar gereklidir. Doktorlar seçilir. Devletin valileri, illerindeki doktorlara belli dönemlerde Semra'nın vakfı için çalışmaları amacıyla rica etmeye başlarlar.
Ancak burada da bazı sorunlar çıkar. Vakıfta çalışacak doktorların arasına bazı kötü niyetli bozguncu kişilerin sızma ihtimali gündeme gelir. Böyle durumları önlemek için, özellikle hassas bölgede bulunan Güneydoğu illerimizde MİT devreye girer... Vakıfta çalışacak doktorlar için çok haklı olarak MİT soruşturması yapılır. Bu uygulama özellikle Diyarbakır, Mardin, Malatya gibi illerde yapılır ve bu yöntemle zararlı bazı unsurların Vakıf bünyesine sızması önlenir. Gerçi MİT'in görevleri bellidir ve yasada «Türk Kadın Vakfı'nda çalışacak doktorlar için soruşturma yapmak» gibi bir hüküm yoktur ama olsun... Devletin ve milletin güvenliği bazen yasa sınırlarını çok doğal olarak zorlayabilir!

Vakıf Başkanı Semra, yanına papatya hanımefendileri de alarak yurt gezilerine çıkar... Bu geziler, adeta bir devlet büyüğünün, örneğin Cumhurbaşkanı veya Başbakan'ın gezileri gibi olur. Devletin istihbaratı, özel koruma birimleri, vali ve kaymakamları, Semra ve papatyalar için seferber edilirler... Gündelikçi terzi Müberra, artist Hülya, Cerrahoğlu, Sadıkoğlu, Taciroğlu gibi nice değerli ve seçkin ailemizin hanımefendileri, gittikleri yerlerde devlet protokolü ile karşılanırlar, ağırlanıp uğurlanırlar... Valiler tarafından verilen ziyafetlerde Semra'nın sağına oturan hanımefendi onurlandırılmış olur.

Papatyalar kendi aralarında da toplantılar düzenlerler... Aralarında eğlenip göbek atarlar, şarkılar türküler söylerler. Hanendeler ve sazendeler eşliğinde hep birlikte güzelce vakit geçirirler. Bu arada Vakıf için bağışta bulunurlar, para verme yarışma girerler... Vakıf milyarlarla oynamaya başlar.
SHP Ankara milletvekili Ömer Çiftçi, 1988 yılında TBMM başkanlığına verdiği bir soru önergesinde, bazı sorular sorar.

Önerge şöyledir:

«Semra Özal'ın başkanı bulunduğu Türk Kadınını Güçlendirme Vakfı, bir yıl içerisinde 1 milyar 323 milyon lira kârı nasıl sağladı?
Vakfın 1986 yılı bilançosunda net gelir 132 milyon lira olarak belirtilmiştir. 1987 yılındaki net gelir ise 1 milyar 191 milyon lira olmuştur. Bu farkın bir yılda sağlanabilmesi için Vakıf ne gibi kâr getirici işlemlerde bulunmuştur?
1986 yılından bu yana vakfa yapılan bağışlar ne kadardır ve kimler tarafından ne miktar bağış yapılmıştır?
Gelirleri böyle hızlı artış gösteren bir başka vakıf, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde var mıdır?

Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı'nın net geliri bile Türk Kadınını Güçlendirme Vakfı'nın net gelirine ulaşamamıştır. Bu dengesizliğin sebebi nedir?»....
Bu sorunların cevabı kamuoyuna açıklanırsa, hep birlikte öğrenme fırsatını buluruz.

Bu arada şunu belirteyim ki, Semra çevresinde büyük bir çekicilik yaratmıştır. Papatyalar, kendisindeki büyük yeteneklere hayrandır. Onun güçlü kişiliği, atılganlığı ve yaptığı büyük işler, özellikle İstanbul sosyetesinin zengin karılarını büyük etki altında bırakmıştır. Ancak nedense Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi eski ve köklü zengin ailelerin hanımları Semra'ya rağbet etmemişler ve papatya olmamışlardır... Onun çevresinde daha çok, yeni zenginlerin karıları yer almıştır... Onlar papatya olmuştur.

Papatyalar vefalı kadınlardır. Turgut ve Semra'nın doğum günlerini de unutmazlar. Her ikisinin de doğum günleri, görkemli törenlerle kutlanır. Doğum günü kutlamalarından bir bölümünü Turgut ve Semra örgütlerken, bir bölümünü de papatyalar sürpriz olarak hazırlar!.. Onlara «Çam sakızı çoban armağanı» doğum günü armağanları verirler!..
Turgut ve Semra, doğum günlerini kutlamayı çok seviyorlar. Doğum günü partileri ertesi gün gazetelerde de resimleriyle birlikte yer alıyor ve bu konuda ayrıntılı haberler okuyoruz. Onların her doğum günü partisinden sonra Atatürk aklıma geliyor ve «Allah sana rahmet eylesin Atatürk. Nur içinde yat» diyorum.

Tarihçi Cemal Kutay, «Ardında Kalanlar» adlı kitabının 130. sayfasında Atatürk'le ilgili olarak aynen şu olayı anlatıyor:

«...(Atatürk) Doğduğu günü tesbit etmeye çalışan devrin kıymetli tetkikçisi Maarif Vekaleti Talim Terbiye Reisi İhsan Sungu hocaya «Sene belli... Gününü de tesbit ederseniz kutlamaya kalkarlar. Padişahlara benzemek istemem» (dedi)»..
Har toplulukta olduğu gibi, papatyalar arasına da bazı kötü niyetli ve çıkarcı hanımefendilerimizin sızmış olması çok doğaldır. Bunlardan bazısının kocası iş adamıdır. Kocalarının işleri olsun, onlara yeni ihaleler ve yen*f krediler verilsin diye bir şeyler yapmaya kalkışırlar. Bazısının kocası devlet memurudur. Onlar da kocaları için daha yüksek bir makam beklemektedir. Ancak hiçbiri, bu emellerinde başarıya ulaşamaz. Yağcılar ve çıkarcılar papatya örgütüne ister istemez sızmış olsalar bile, hiçbiri Semra'ya bu gibi konularda söz geçiremez, ondan kocaları adına bir iş rica edemez. Hevesleri bugüne kadar kursaklarında kalmıştır, bundan sonra da kalmaya mahkumdur.

Papatyaların yurt içi seferleri olduğu gibi, yurt dışı seferleri de olur... Amerika ve Almanya seferleri, özellikle ilginç geçer... Örneğin Amerika'da ünlü bir antikacı dükkanında, gümüşten yapılmış bir çeşme vardır... Çok güzel bir şeydir. Papatyalar, bunu Semra'ya hediye olarak almak isterler. Ancak gümüş çeşme, ne yazık ki satılmıştır... Dükkancı, kendisine her gün gelip giden ve çeşmeyi kendilerine satması için ısrar eden papatyalardan bıkmıştır. Sürekli olarak başkasına sattığını söylemesine rağmen, kadınlar oraya gelip ısrar etmeye devam etmektedirler... Ve dükkana en son olarak, ANAP milletvekili ve papatya Leyla Yeniay Köseoğlu gidip, dükkancıya kendisini «Törkiş parlamenter» olarak takdim edince adam fıttırır ve ağır konuşmaya başlar... Leyla hanım oradan uzaklaşır.

Papatya gezilerinin dönüşü özellikle alem olur... Bavullar, bavullar ve yine bavullar... Bir gün de Almanya seferi düzenlerler... Papatya heyeti kalabalıktır. Daha önceden, Almanya'da para toplama olayları başlatılır. Almanya'da ANAP'ın temsilcisi gibi çalışan iş adamı Erdem Karaismail, bağış toplamaya başlar. «Semra nikah kıyacak» gerekçesiyle, Türk konsolosluklarında^ evlendirme işlemleri aylar öncesinden durdurulur... Bu durum, orada yaşayan vatandaşlarımız arasında büyük tepki yaratır.

Almanya gezisinden hemen önce Semra, yakın arkadaşı ve dostu konsolos Bilge Erol'u Ankara'ya çağırır....

Gerisini Bilge Erol'dan dinleyelim:

— Bana bir teklifte bulundular. Türkiye'den oraya birkaç bavul dolusu kol saati götürüp satacaklarmış. Kiloyla satın aldıkları saatlerin üzerine «Papatya» amblemi işletmişler. Bunları Almanya'da işçilerimize ve Türk iş adamlarına satıp vakıf için gelir sağlayacaklarmış. Bu saatleri Almanya'ya benim götürmemi istediler. Kendisine dedim, ki «Hanımefendi, ben devletin bir diplomatıyım. Bu saatler Alman gümrüğünde yakalanırsa önce devlet rezil olur, sonra ben... Ben bu işi yapamam. Benden böbreğimi isteyin size vereyim, ama bunu yapmamı istemeyin»... Çok ısrar ettiler, reddettim... Ve saatleri götürmedim. Sonra bu olay basına yansıdı, aramız bozuldu ve mahkemelik olduk.

Gerçekten de Bilge Erol olayı, Türkiye'de büyük sansasyon yaratacak ve patladığı Mayıs 1987'den başlayarak epeyce gürültü koparacaktır... Semra bu olay nedeniyle Almanya'da tedirgindir... Kendisine karşı ilk kez ciddi bir çıkış yapılmış ve Bilge Erol kendisini suçlamaya başlamıştır... Semra bu konuda yıllarca yanında bulunan en yakın arkadaşı için «Bilge delidir» demekle yetinir...

Papatya örgütünün Almanya seferi, doğrusu pek te iyi geçmez. Zengin karıları yine alışverişe dalarlar. Bu arada, Türkiye'den getirilen papatya amblemli saatler, oradaki vatandaşlarımıza bağış karşılığı satılır... Rahmetli Orsan Öymen, Mayıs 1987'de Milliyet gazetesinde yazdığı bir yazısına «Almanya'daki Papatya Tarlasının İçinden» başlığını koyar ve papatyalardan «Soframızdaki yeri önde gelen kadınlarımız» diye söz edip «Papatya Turizmin her yurt dışı gezisi olaylı geçiyor» der ve daha sonra Semra ile Bilge Erol arasındaki kavgayı anlatır... Bir başka yazısında da «25 Mark'Iık saatleri ben de 200 Mark'a aldım ve papatya saatli oldum» der...

Semra'nın ve papatyaların yurt dışı ve yurt içi gezileri, ayrıca bir kitap konusu olabilir. Onun için burada kesiyorum... Ancak şunu da belirteyim ki, Semra'nın sinirleri bu olaylı Almanya gezisinde çok bozulur... Doktorlara gidip kendini gösterir... Sonra aniden, Fransa'ya gitmeye karar verir... Semra'yı «Vizesi olmadığı» gerekçesiyle içeri almazlar... Devreye Türk büyükelçiliği girer ve havaalanında saatlerce bekledikten sonra Fransa'ya kabul edilir.

Türk Kadın Vakfı'nın başkanı Semra, artık Türkiye'de büyük isim olmuştur. 1986 yılından başlayarak, gazeteler her gün Semra ile dolup taşacak ve o ne yapsa, haber olacaktır. Doğum günü kutlanır, haberdir... Ziyafetler verir, ziyafetlere gider, haberdir... Açılış yapar, haberdir... Siyaset yapar, haberdir... Demeç verir, haberdir... Sanatçılarla küsüp barışır, haberdir... Kocasıyla el ele tutuşur, haberdir... Bazı insanları afaroz eder, haberdir... Şarkı söyler, haberdir... Geziye çıkar, haberdir... Semra artık her gün gazetelerdedir... Türkiye'nin «First Lady»si olmuştur... Artık yerini bulmuştur... Son derece güçlü bir kadındır... O kadar ki, bazı papatyalar Atatürk'ten esinlenerek kendisine «Anatürk» adını yakıştırırlar... Sonra bu isim tutmaz... Belki de «Tepki yaratır» gerekçesiyle kendisi istemez...

Bu arada Semra'ya haksızlıklar da yapılır. Örneğin, günlerden bir gün Kanuni Sultan Süleyman sergisini açmak için Londra'ya gitmiştir. Açılış, görkemli bir törenle yapılacaktır. İngiliz kraliyet ailesinin bazı mensupları da salona gelmişlerdir. İngiltere gibi protokol kurallarının son derece geçerli olduğu bir ülkede, kraliyet ailesinin böyle bir törene gelmiş olması büyük olaydır... Tören başlar... Semra, seçkin konuklara hitaben, İngilizce olarak açış konuşması yapacaktır... Elindeki yazılı metni, bildiği ingilizcesiyle okumaya başlar...
Fakat o da ne?..

Başta Kraliçe Elizabeth'in gelini Lady Di olmak üzere, Kraliyet ailesinin bazı mensupları protokol kurallarını tamamen hiçe sayıyorlar ve Semra konuşma yaparken kıkır kıkır gülmeye başlıyorlar... İngiltere'de olacak şey değil bu... Bu olayı televizyon kameraları saptıyor ve ertesi gün Hürriyet gazetesinde manşetten yer alıyor... İddialara göre Lady Di, Semra'nın kağıttan okuduğu İngilizceye gülmektedir... Güya Semra İngilizce bilmiyormuş ta, yok efendim Kanuni için metinde yer alan «Law maker» (Kanun yapıcı) kelimelerini «Love maker» (Aşk yapıcı) diye okumuş ta... Kraliyet ailesi ve diğer bazı izleyiciler onun için gülmüşler... Bu ayıpları bunun içinmiş...

Oysa gerçek böyle değildir... Semra ertesi gün bir açıklama yapar ve gerçeği kamuoyuna anlatır:

— Lady Di, benim yaptığım esprilere gülmüştür.

Semra ile bazen konuşmuşluğum oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse, geçmişteki bütün konuşmalarımızı Türkçe yaptık. Onun için, İngilizcesinin nasıl olduğu konusunda bir fikrim yok. Herhalde bu dili çok iyi biliyor ki, İngiltere kraliyet ailesini bile yaptığı esprilerle güldürmeyi başarıyor.

Sonuç ne olursa olsun, Semra cesur kadındır. Oralara çıkıp ta İngilizce nutuk atmak, her babayiğidin harcı değildir... Semra ayrıca işini bilen kadındır... İstanbul sosyetesinden Üzeyir ve Lili Garih'in kızlarının düğününde davetlilerden vakıf için bir çırpıda 150 milyon lira toplatmak da kolay iş değildir. Sosyete bağış yapacaksa, gidip te ne idüğü belirsiz grevci işçilere, fakir fukaraya yapacak değil ya... Elbette ki Semra'nın vakfına yapacak...
Size burada 10 Kasım 1988 günü olup bitenleri özellikle anlatmak istiyorum. O gün Atatürk ilk kez matemsiz anılacak... Sabah, anma töreni var. Bütün devlet erkânı orada... Turgut kürsüye çıkıyor ve çok sevdiği Atatürk'ten söz etmeye başlıyor... Atatürk'ün getirdiği devletçi politikaları dolaylı bir biçimde eleştiriyor, yine geçmişi kötülüyor ve «Devletçi politikalar 1970'li yıllarda Türkiye'de iflas etmiştir» diyor... Sonra Evren kürsüye çıkıyor... İrtica olaylarına ve özellikle Nakşibendi tarikatına bindirdikçe bindiriyor... 1930 yılında Nakşibendi tarikatı mensuplarının Menemen'de ayaklandığını, Derviş Mehmet adlı bir yobaz ve hempalarının Kubilay'ın başını kestiklerini, şeriat isteriz diye bağırdıklarını anlatıyor... Daha sonra sözü, Nakşibendi şeyhi Halife getiriyor. Mehdilik iddiaları ile ortaya çıkan bu adamın, 1935 yılında Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin başına açtığı işlerden söz ediyor.
Turgut, oturduğu yerden Evren'i dinliyor...

Acaba Evren niçin bunları söylüyor?.. Vermek istediği-bir mesaj mı var? Birilerine bir mesaj mı veriyor?.. Niçin bu tarikata değiniyor?
Aynı gün Ankara'da ilginç bir olay daha yaşanıyor. Başbakan Turgut, karısını ve papatyaları resmen kabul* edecek... Evet, Başbakan sıfatıyla karısını kabul edecek... Kabul töreni Konut'ta değil, Başbakanlık binasında yapılıyor. Turgut belki aylardan beri ilk kez buraya gelip makamına oturuyor... Törene TRT kameraları ve gazeteciler de çağrılıyor...

Ve tören başlıyor... Semra önde, papatyalar arkada», Başbakan'ın yanına giriyorlar. Herkesin gözünün önünde», son derece verimli ve ciddi bir konuşma başlıyor. Bu kabul törenindeki konuşmaları şimdi teypten aynen veriyorum :
«Semra — (Turgut'a hitaben) ...Böyle önemli ve anlamlı bir günde bizi kabul etmeniz çok güzel bir şey.
Bir gazeteci — Hanımefendi, ne zaman randevu aldınız? Çok beklediniz mi?

Semra — Ben almadım. Mehlike hanım aldı.
Mehlika hanım — Çok kısa sürede... Söyler söylemez, eksik olmasınlar kabul ettiler.
Semra — Aslında iki üç yıldır fırsat bekliyoruz ama fırsat bulamadık.
Turgut — Aslında ben o vakit dedim ki «Önce kendinizi ispat edin»...
Semra — Kabul etmediler bizi.
Turgut — Şimdi Semra hanım anlatın bakalım... Kaç; kişiye nikah kıydınız?
Semra — 12 bin'in üzerinde devam ediyor ama gittikçe rakamlar düşüyor. Yalnız Mardin'de beş bin oldu. Rize'de şartlar gereği, bir tane bile imam nikahlı bulamadık.
Bir papatya — Rizeliler Rize dışında nikahsız yaşar ama Rize'de bir tane evde nikahlı hanımları bulunur.
Turgut — O zaman dışarıdaki nikahsız oluyor... (Gülüşmeler).
Bir papatya — Şu gruba bütün Anadolu'yu karış ka-<rış gezdirdik. Ben çoğu yeri bilmezdim. Çamurlara girip çıktık.
Turgut — Başka bir şey yapalım. Sizi önümüzdeki yıl GAP'a gönderelim.
Papatyalar — (Hep bir ağızdan) ...Aaa, çok iyi olur, çok seviniriz.
Turgut — Büyükelçileri, sanayicileri götürüyoruz.
Semra — Şimdi hemen olmaz mı diyor hanımlar?
Turgut — Şimdi de gidilebilir. Geç olmadı... Orası o kadar soğuk değildir.
Semra — Ama baharda daha güzel olur.
Turgut — Ben de gelirim hanımlarla... (Gülüşmeler)...
Semra — Beraber olursa, organize edebilirsek gideriz. Aslında biz kurmak istediğimiz bütün tesisleri tamamladık. Şimdi işletmeye geldi sıra. İyi çalışmasını takip etmemiz lâzım.
Turgut — Eğitime girseniz?
Semra — Eğitime girdik. Kurslar var.
Bir papatya — Benim Rize'de arsam var. Oraya okul kuralım.
Semra — Para getirmesi için, İstanbul'da yapılması lâzım. Ben yuvadan üniversiteye kadar komple bir şey yapmak istiyorum. Parça parça değil.
Turgut — Adana, İstanbul, Ankara ve İzmir'de çok rahat yapılır... Çünkü burada rahat öğretmen bulabilirsiniz.
Semra — Yurt dışından öğretmen getirilmesi lâzım. Bir de bu enjektör fabrikası meselemiz var.
Turgut — Yüzde on hisseniz var galiba...
Semra — Gücümüz o kadar, ne yapalım?.. İyi para getirecek ama...
Turgut — O gibi işlerden iyi para gelmez. Gelemez.
Semra — Gelir, çok gelir... Çok gelir oradan»...

Burada hafif bir tartışma başlamak üzeredir. Gazeteciler ve TRT kameraları kabul töreninden o anda dışarı çıkarırlar... Semra, papatyalar ve Turgut, içeride yalnız kalırlar.
10 Kasım 1988 günü bununla da bitmez... Atatürkçü Semra o gün Anıtkabir'e gidip papatyaları ile birlikte saygı duruşunda bulunur. Yanında en büyük papatyalardan), artist Hülya da vardır... Hülya ANAP felsefesini benimsemiş, 1987 seçimlerinde bu partiden aday olmuştur... Ancak İzmir halkı 1977 yılında MSP adayı Turgut'u seçmediği gibi, bu kez Hülya'yı da seçmemiştir... Hemen her-fırsatta televizyona çıkarılan ve evimizi şenlendiren papatya Hülya, 10 Kasım günü de film çevirmektedir... Vakıf adına çevrilen bu filmin bazı çekimleri o gün Anıtkabir'de yapılmıştır...

10 Kasım 1988 gününe devam ediyoruz... Gece saat 24 dolaylarında Turgut, Semra, Güneş Taner ve karısı Karpiç bar'a geldiler... Gazeteciler içeriye alınmadı... Korumalar çevreyi sarmıştı... Ancak ne yazık ki, Cumhuriyet gazetesinden iki gazeteci oraya daha önce gidip oturmuştu...
Başbakan, karısı ve yanlarındaki ekip o gece iyice eğlendiler. Pop caz dinlediler, İspanyolca parçalara tempo tuttular...

Ahmet Tan, bu olayı Cumhuriyet gazetesinde 13 Kasım 1988 günü şöyle yazıyor:

«Alpay... şarkılarını Özal'lar tarafından coşkuyla alkışlanan bir parçayla noktaladı.

Bu parçayı Alpay şöyle açıkladı:

— Kızılordu korosunun ünlü parçası Kalinka...

Alpay daha sonra Özal'ların masasına gitti. Şampanyalar patlamaya başladı. Kadehler kalktı. Herkes neşe içindeydi.
Kadehler yaşsız 10 Kasım'lar için mi kalkıyordu?.. Yoksa gelecek yıl bugünlerde Atatürk'ün Çankaya'sında olmak için mi?»...
Ahmet Tan bu soruları soruyordu.

O gün merakımı yenemedim ve Karpiç Bar'da olaya tanık olan Cumhuriyet gazetesi muhabiri Tayfun Gönüllü'ye sordum:

— Turgut içki içti mi?
— İçti abi...
— Gözlerinle gördün mü?
— Tam yanlarında oturuyordum, görmez miyim?.. Masalarında kaç şişe şampanya patlattılar... O da içti.

Özellikle 1988 yılından başlayarak, Semra TV'ye de> sık sık çıkmaya başlıyor. Ekranda evlerimize konuk oluyor, görüşlerini açıklıyor... Haberlerde çıkıyor, kendisiyle* röportajlar yapılıyor.
Semrü Türkiye'nin en önemli insanlarından biri oluyor. Gelecekte ANAP'ın başına geçip geçmeyeceği, başbakan olup olmayacağı gazetelerde tartışılıyor. Bir yerde kocasını bile gölgede bırakıyor...
TV'de gösterilen ve çok sevilen «Emret Başbakanım» dizisinin aktörü Paul Eddington Türkiye'ye geliyor. 1988'i 1989'a bağlayan yılbaşı gecesi televizyona çıkıyor... Dizisinde İngiltere'de olup biten siyasi olayları nefis bir mizahla anlatan Eddington TRT ekranlarına çıkıyor... Ancak bizim TRT'de «Makas» var.

Olayı Yalçın Pekşen, 3 Ocak 1989 tarihli Güneş gazetesinde şöyle anlatıyor:

«...Allah'tan ki bu konuşmada yapılan sayısız makaslamadan Eddington'un haberi olmamıştı... Çünkü makaslama işlemleri, çekimden sonra bant üzerinden yapılmıştı.
Ne var ki bir başka kesintiden, çekim sırasında yapıldığı için haberi oldu ve çok üzüldü.

Eddington'a soruyorlardı:

— Türkiye'yi beğendiniz mi?

— Çok beğendim. Özellikle başbakanınızı çok sevdim. Kocası da tonton bir insan»...
Eddington bu espriyi yaparken, Semra'nın başbakanlığı Türkiye gündeminde... Kasım 1988'de TBMM'de bütçe görüşmeleri yapılırken, Semra tartışılıyor.

15 Kasım 1988 tarihli Günaydın gazetesi bu haberi aynen şöyle veriyor:

«Bütçede Semra Özal Tartışıldı.
SHP milletvekili Turan Beyazıt «Semra Özal Türkiye'yi çok iyi tanıtıyor. Hanımefendi'nin girişimlerini medeni buluyor ve takdir ediyoruz. Tek hatası, protokolde bakanlardan önde durması» dedi.

Bu sözler üzerine DYP'liler «O Başbakan birinci yardımcısıdır. Olacak o kadar» diye lâf attılar»...

Aynı gün Bekir Coşkun, Sabah gazetesinde şöyle yazıyor:

«ANAP'ın kurucularından ve önde gelenlerinden Rıfat Diker ile konuşuyoruz. «Bizim liderimiz Sayın Semra Özal hanfendidir. Valla aynen erkek gibi kadın. Ben şahsen bir dediğini iki etmem. Onun dediğinin hilafına hareket etmem de mümkün değildir. İnsan güven duyuyor. İnsan karşısına geçtiği zaman şöyle manevi olarak bir şeyler oluyor» diyor.

— Peki Turgut bey ne oluyor?
— Ona bir şey olmuyor. Ama Semra Özal hanfendi, gerçek bir liderdir.

ANAP yöneticilerinden Alaattin Fırat'ın «Semra hanım Başbakan olsun» demesinden sonra Rıfat Diker'in de «Bizim liderimiz Semra! Özal hanfendidir» demesinin, herhalde nedenleri var»...
Ancak 1988 sonlarında bir gün, Semra bütün bu istek ve söylentilere cevap veriyor... Başbakan olmayacağını açıklıyor ve siyasete girmeyeceğini belirterek «Hiç kimse yerinden endişe etmesin» diyor.
Ben bu sözlerin doğru olmamasını bütün kalbimle diliyorum ve kendisini en kısa zamanda ülkemizin başbakanı olarak görmek istediğimi burada açıkça belirtiyorum. Vakıf başkanlığı, hanımefendi gibi gerçek bir yetenek için az gelir... O çok daha yüksek makamlara layıktır. Böyle olduğunu bugüne kadarki davranışlarıyla çoktan kanıtlamıştır.
Semra'nın devlet yönetimine katkısı oluyor mu?.. Kocasına bu konuda söz geçiriyor mu?.. Konut'ta bazı devlet işlerine müdahale ediyor mu?.. Devlet ve hükümet yetkililerine direktifler veriyor mu?..
Bu gibi konularda yoğun iddialar var...
1988 Aralık ayında. Milli Savunma Bakanı Ercan Vuralhan ile Hürriyet gazetesinde bir röportaj yapmıştım. Özal ailesinin en yakınlarından biri olan Vuralhan'a, bu konuları sordum... Vuralhan da görüşlerini dürüstçe açıkladı.

Size röportajımın bu bölümünü aktarıyorum:

— «Sayın Vuralhan, sizin siyasete girmenizde ve bakan olmanızda Semra hanımefendinin de katkısı oldu mu efendim?.. Çünkü kendisi sizi çok seviyor ve bizim bildiğimiz kadarıyla bakan olmanızda katkısı olmuş...
— ...Tabii sağolsunlar. Takdirleri her zaman bana büyük cesaret verdi Mutlaka olumlu bir referans vermiştir ama gerisini kesin bilmiyorum...
— Sayın Vuralhan, çok açık bir soru sorayım. Turgut bey sizi isteseydi ve buna rağmen hanımefendi istemeseydi, acaba yine bakan olur muydunuz?
—Hayır. Bence mertçe ve doğru yaklaşım, her ikisinin de tam anlamıyla güvenine layık olmaktır. Bu çok önemli.
— Efendim, Semra hanımefendi gerçekten son derece değerli bir insan. Acaba başbakanımızla birlikte kendileri de devlet yönetimine bazı katkılarda bulunuyorlar mı?
— Semra hanım bütün büyük liderlerde olduğu gibi, eşinin en büyük yardımcısıdır. Sayın Başbakanımızın en iyi ve en yakın danışmanıdır... Her zaman en doğru ve en dürüst bilgiyi ona veren danışmanıdır.
— Bu danışmanlık acaba devlet hizmetlerini de kapsıyor mu?
— Gerektiğinde tabii...»
Ben Konut'a girip çıkmadığım için bilemem... Ama Vuralhan, Semra'nın devlet işlerine karıştığını belirtiyor.

Semra gerçekten çok önemli insan. Bunu bizim gibi sıradan vatandaşlar yanında, oğlu Ahmet te biliyor ve bir gün şöyle diyor:

— «Annem olmasaydı, babam olmazdı». Semra'nın üstün yeteneklerini çekemeyen ve kötüye kullanan insanlar da aramızda maalesef var. Bunlardan bazıları gazeteci... Sol amigolardan Melih Aşık, herhalde Kösem Sultan'dan esinlenerek Semra'ya «Kösemra Sultan» diyor. Aşık, «Turgutlu İmparatorluğu» ile «Kösemra Sultan»ı özdeşleştiriyor...

Kaynakça
Kitap: Turgut Nereden Koşuyor?
Yazar: Emin Çölaşan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Turgut Özal Nereden Koşuyordu?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir