Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 5

Burada Turgut Özal'ın Faaliyetlerinin Arkasındakilerin Kim Olduğu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 5

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Eyl 2011, 03:11

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 5

Turgut güçlü adamdı. Bakanlar bile ondan çekinirdi. Bir gün odasında, bir devlet bakanı ve birkaç kişi daha kebap yiyorlardı. Bakan yemeğe başlamadan önce «Bismillahirrahmanirrahim» dedi... Ancak bu sözü Turgut duymamıştı. Bakan, Turgut'un gözünün içine baka baka ve daha yüksek sesle besmeleyi tekrarladı.

Namaz kılınan, mevlid dinlenen Planlama'da Turgut'un forsu iyiydi. Yabancılarla iyi ilişkiler kurmuştu. Başbakan kendisine karışmıyordu... Bütün dünyayı ya davetli olarak, ya da devlet parasıyla gezmişti. Özel sektör, genel müdürler, müsteşarlar, hatta bakanlar hep onun peşindeydi. Planlama'nın büyük yetkileri vardı... Herkesi tanıma fırsatını bulmuştu. Keyifli ve mutluydu.

Kendi açısından keyifli ve mutluydu ama, canını sıkan olaylar da oluyordu. Planlama'da olup bitenler, kamuoyunda büyük tepki yaratmaya başlamıştı. Örgüt içerisinde de huzursuzluk son aşamaya gelmişti. Turgut yüzünden, AP içerisinde de ciddi sorunlar ortaya çıkmıştı. Bir grup AP milletvekili, Demirel'e rağmen Turgut'un peşindeydi.

Bunlardan Aydın Yalçın, Planlama uzmanlarından bir rapor istedi. Kendisine sunulan raporda, aynen şunlar anlatılıyordu:

«...Bu genel müdürlerin yerine bugün tayin edilmiş bulunanlar, gerici grubun liderleri sayılan kimselerdir. Bunlar hükümet içerisinde üç bakan ile işbirliği yapan Turgut Özal'dan talimat alarak hareket etmektedirler. Bunların arasında Planlama müsteşarı ile en yakın teması olan TPAO Genel Müdürü Korkut Özal ve Sümerbank Genel Müdürü Hulusi Çetinoğlu'dur... Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Korkut Özal ve ismi bilinmeyen çember sakallı biri, Maltepe camimin yanındaki odada yapılan bir toplantıda, bu yeni tayinlerin isabet derecesini görüşmüşlerdir. Bundan bir ay önce Bahri Dağdaş'ın katıldığı bir gece toplantısında da, Türk İslam devleti kurulmasına ait tasarının esasları görüşülmüştür.

Devlet Planlama Teşkilatı'nda durum daha açık ve acıklıdır. Ayrıca Turgut Özal'ın Planlama müsteşarlığına atandığı 1 Mart 1967 günü yaptığı konuşma gariptir. «Operasyon yapacak mısınız?» sorusunu «Sert viraj almayacağım» şeklinde cevaplamış ve örgütün yönetim kademesine gerici grubun elemanlarından tayinler yapmıştır... Bu listede yer alanlar başta müsteşar olmak üzere örgütte abdest alır, namaz kılar ve toplu olarak namaza giderler. Tayinleri ile birlikte, adet olmamış derecede en yüksek ücretleri almışlardır... Şükrü Tüzün adlı elektrik mühendisi, öğle tatillerinde ses bandından yüksek sesle mevlid dinlemeyi huy edinmiştir. Gerici gruba dahil şahıslara ödenen çok yüksek ücretler Planlama'nın temel uzmanları arasında infial uyandırmış, 30 kişilik bir grup sözleşmelerini imza etmeyerek basın toplantısı yapmaya karar vermiştir. Durum Özal'a intikal edince, olağanüstü zamlar yapmış ve mesele kapatılmıştır... Şube müdürü olarak getirilen Yahya Oğuz'un temsil kabiliyeti olmayışı, düşüncelerini açıklayacak konuşma disiplininden yoksun bulunuşu ve Plan hakkında en basit bilgilere bile sahip olmayışı yadırganmaktadır. Yahya Oğuz'un tayininin üçüncü günü, TPAO Genel Müdürü Korkut Özal kendisini tebrike gelmiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı'ndaki bir zata aynı odadan telefon ederek «Müjde vermek için telefon ediyorum. Bizden birini daha, en önemli yere tayin ettirdik» demiştir... Yatırımları ve İhracatı Geliştirme bürosunun başına, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan Ahmet Remzi Hatip, İzmir belediyesi muhasebeciliğinden getirilmiştir.

Turgut Özal başta olmak üzere diğer bazı görevlilerin Teşkilât'ta odalarının kapısı açık olduğu halde namaz kılmaları, din ile hizmet işinin birbirine ne kadar karıştırıldığını göstermektedir. Üst kademenin bu hareketi aşağı kademelere de hızla intikal etmiştir. Saat 15.30'a kadar, sofu uzmanları görev başında bulmak artık mümkün değildir...

Tuvaletlerden tuvalet kağıtlarının kaldırıldığı da bir gerçektir. Ancak suların sık sık kesilmesi yüzünden, Müsteşarlık katındaki tuvalete tuvalet kağıdı konulması, son on günlük gelişmenin sonucu olmuştur.
İmam-Hatip Okulu mezunlarının üniversitelere devam etmesini öngören bir hüküm, Plan'da mevcut değildi. Yüksek Planlama Kurulu'nun onayından geçen nüshalarda böyle bir madde yoktur. Plan'ın (Hazırlanırken) teksir edilen nüshalarının 81. sayfaları kesilmiş ve İmam-Hatip mezunlarına istisnai hak tanıyan maddeyi kapsayan yeni sayfalar teksir olunarak selefon kağıtla gizlice Müsteşarlık odasında (Plan metnine) yapıştırılmıştır. Bakanlar kurulu üyeleri ile Bütçe Komisyonu üyelerine gönderilen bütün nüshaların 81. sayfaları incelendiği takdirde, sonradan yapıştırılan sayfalar olduğu görülür. Bu maddenin TBMM'de görüşülmesi sırasında cereyan eden hadiselerden önce, Planlama Müsteşarı Turgut Özal'ın Plan'da yapmayı göze aldığı değişiklik, tahrifat niteliğindedir.

...Plan uygulama raporlarında kullanılan «Yaratılan katma değer» tabiri, «Yaratmak Allah'a mahsustur» gerekçesiyle kaldırılmıştır»...
Evet, Turgut döneminin Planlama'sı bu duruma gelmişti. Hazırlanan bu raporlar, Başbakan Demirel'e de iletiliyordu. Bunları Demirel'e verip bu soruna çözüm bulmasını isteyenler, AP milletvekilleriydi. Ancak Demirel, Turgut'u bir kez koruması altına almıştı. Hiç tepki vermiyordu. 1967-1971 yılları arasında basın, Planlama'da olup bitenlerle doluydu. Meclis'te önergeler veriliyor, araştırma komisyonları kuruluyor, sonuç alınamıyordu.

25 Temmuz 1970 tarihli bütün gazetelerin manşetinde. Planlama uzmanlarının yayınladığı bir bildiri yer alıyordu:

«DPT ülkenin kalkınması için yapması gereken bilimsel çalışmaları tamamen bir tarafa bırakmıştır. Plan, ilkeleri ve kanunlarımız her konuda açıkça çiğnenmekte özel sektör ve şeriatçılar zengin edilmektedir. Planlama kadrosu devamlı olarak yöneticilerin akrabaları (Turgut'un biraderi, dayıoğlu, kayınbiraderi gibi) ve torpillileri ile doldurulmaktadır... Devlet hazinesinin milyarlarca lirası haksız ve kanunsuz olarak torpilli özel sektöre ve şeriatçı çevrelere akıtılmaktadır. Teşkilata doldurulmuş olan ekip, devamlı olarak lâiklik ilkesine aykırı davranmaktadır. Çalışma saatlerinde Planlama mescidinde toplu namazlar kılınmakta, dini toplantılar yapılmaktadır. Bugüne kadar bu ciddi konulara eğilmeyen tüm yetkilileri, bu kuruluşta sıkı bir soruşturma yapmaya ve onu ıslah etmeye davet etmek, DPT görevlileri olarak bizim için vatan ve vicdan borcudur. Türkiye'nin ve Türk toplumunun, ülkemizi doğrudan etkileyen bu yolsuzluklara tahammülü kalmamıştır».

Olay böylesine sürüp gidiyordu. Müsteşar Turgut bir yandan keyifliydi, bir yandan da böyle olaylar nedeniyle kulağına kar suyu kaçıyordu. Ama abisi Sülü'nün desteği ve güveni, onun için yeterliydi... Planlama günleri böyle geçiyordu. Turgut bir ayağı Türkiye'de, öbür ayağı yurt dışında İş bitiriyordu. Böyle yolsuzluk iddiaları, şeriatçılık suçlamaları, umurunda bile değildi... Ya da öyle görünüyordu.
Ama her şey, her zaman İstendiği gibi olmuyor.

Ve bir gün, 12 Mart 1971 günü, Türkiye radyolarının 13 haber bülteninde bir haber okunuyor. Ordu, Demirel hükümetine bir muhtıra vermiş ve Atatürkçülüğün elden gittiğini savunmuştur. Aynı akşam, Demirel hükümeti istifa eder. Demirel artık başbakan değil, sadece Isparta milletvekilidir. Askerler iyice devreye girer ve Nihat Erim hükümeti kurulur. Bu hükümete, Adalet Partisi de bakan verir...

Turgut, Demirel'e sorar:

— Abi, ben de istifa edeyim mi müsteşarlıktan?
— Hayır, kal sen...

Yeni hükümetin başbakanı Nihat Erim'in, iki yardımcısı vardır. Ekonomik konulara Atilla Karaosmanoğlu, diğer konulara emekli (Ve güçlü) Albay Sadi Koçaş bakacaktır. Atilla Karaosmanoğlu, Washington'da Dünya Bankası'nda çok üst düzeyde görev almış bir insandır. Ekonomi profesörüdür. Erim'in çağrısı üzerine Türkiye'ye gelir ve başbakan yardımcısı olarak göreve başlar. Planlama ve Turgut, artık Karaosmanoğlu'na bağlı olacaktır. Karaosmanoğlu daha önce Planlama'da İktisadi Planlama Dairesi başkanı olarak çalışmıştır... Turgut'u da iyi tanır ve biç sevmez. Turgut ta onu sevmez... Şimdi Turgut ne yapacaktır?.. Demirel kendisine görevde kalmasını söylemiştir, istifa edip te «Abi» dediği eski başbakanının sözünden çıkması mümkün değildir. Bunu yaparsa, çok ayıp olacağını bilir. O günlerde Demirel'in siyasi rakibi değildir ki kendisine veryansın etsin... Kaldı ki bu göreve onu Sülü getirmiştir. Turgut'u yoktan var eden ve hayatta önemli bir fonksiyon sahibi olmasını sağlayan odur...

12 Mart muhtırasından birkaç gün sonraydı... Nevzad Yalçıntaş, Turgut'a bir öneride bulundu...

— Demirel artık Türkiye'de sağ'ı götüremez... Yeni bir parti kurmak için çalışma yapalım mı?.. Çünkü Demirel çok yıprandı...

Yalçıntaş'ın bu önerisine ilk tepki, Semra'dan geldi:

— Ne münasebet ayol... Bizim ne işimiz var politikada?.. Turgut anlamaz o işlerden...

Bu durumda Turgut ta olumsuz yanıt vermek zorundaydı... Konu kapandı.
Şimdi Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş'ın makamındayız... Mart 1971 sonları... Planlama Müsteşarı Turgut, Koçaş'tan randevu istemiştir. Ancak doğrudan bu istekte bulunmamış, araya bir tanıdığını, Koçaş'ın çok sevdiği emekli deniz Albay Fethi Güven'i koymuştur. Koçaş, yakın arkadaşı Fethi Güven'i kırmaz ve aynı binadaki Turgut'a randevu verir. Turgut Planlama'dan iki merdiven inip, Başbakanlık binasına geçer. Sıkıntılı olduğu bellidir. Bir süreden beri yeni hükümetle diyalog kurması mümkün olmamıştır. Ayrıca hakkında birçok dedikodular, söylentiler vardır... Planlama'da bazı yaptıkları kamuoyunda büyük tepki görmüş, ancak Demirel'in arka çıkması nedeniyle yasal bir işlem yapılamamıştır... O günlerde Türk kamuoyu, bugün olduğu gibi duyarsız ve üzerine ölü toprağı serpilmiş değildir. Turgut'un yaptıkları yüzünden Meclis'te Demirel hakkında soruşturma komisyonları kurulmuştur. Planlama'ya doldurulan takunyalılar, orada kılınan toplu namazlar, zengin edilen firma ve kişiler, birtakım büyük rüşvet ve yolsuzluk söylentileri, Turgut'u son derece tedirgin etmektedir... Şimdi bu askerlerin şakası olmayabilir. Yo bir soruşturma açarlarsa?.. O zaman ne yapacaktır?.. Koçaş'la el sıkışırlar...

Gösterilen yere uysal bir çocuk gibi oturur:

— Turgut bey, niçin benim yanıma gelmek için başkalarını araya koyuyorsunuz? Ben devletin başbakan yardımcısıyım, siz müsteşarısınız. Randevu için bana doğrudan başvurabilirdiniz. Sizi yine kabul ederdim.
— Efendim, çok meşgulsünüz diye düşündüm. İşleriniz çok yoğun olduğu için cesaret edemedim.
— Buyurun şimdi, nedir arzunuz?
— Sayın Koçaş, ben 12 Mart muhtırasından sonra doğrusu sizin başbakan olmanızı bekliyordum. Size her zaman büyük saygı duydum. Ayrıca sizinle rahat çalışabilirdim. Ancak şimdi Atilla Karaosmanoğlu'na bağlı çalışmak, benim için çok zor olacak. Beni hiç sevmez. Size samimi görüşümü söyleyeyim ki, Türkiye'yi kurtaracak iki kişi vardır. Biri Sayın Demirel'dir, diğeri sizsiniz...
— Çok teşekkür ederim... Buyurun şimdi, benden ne istiyorsunuz?
— Benim sizden istirhamım, beni durumuma uygun bir yere verin. Beni çoluk çocuğun (Karaosmanoğlu'nun) eline bırakıp ta harcatmayın. Başbakanlıkta size bağlı bir yerde çalışayım...
Sadi Koçaş, Turgut konusunu birkaç gün önce Başbakan Nihat Erim'le konuşmuştu. Erim, Turgut'u Planlama'nın başında tutmalarının sözkonusu olmayacağını Koçaş'a açıkça söylemişti.

Koçaş'a şöyle demişti:

— Sen bu işi Atilla'ya bırakmadan, uygun bir şekilde hallediver. Şimdi Atilla bunu paldır kültür görevden alınca, üstüne bir de Danıştay'a falan gidip başımızı ağrıtmasın...

Sadi Koçaş, Turgut'a sordu:

— Başbakanlık müşaviri olmayı kabul eder misiniz?:. Size verecek başka bir görev yok...
— Ederim ama lütfen size bağlı çalışayım...
— Valla kime bağlı olacağınızı ben bilemem... Onu ancak başbakan bilir...
— Nasıl tensip buyurursanız Sayın Koçaş... Size iltica ediyorum.
Turgut, makamına çıktı... Aradan birkaç gün geçti,, hükümet kesiminden kendisiyle ilgili ses seda yok... Bir gün kendisine Atilla Karaosmanoğlu'nun özel kalem müdüründen bir haber geldi...
— Uzmanlarınızdan Güngör Uras, bir süre bizimle çalışacaktır. Kendisine durumu bildirin...
Turgut, Güngör Uras'ı çağırdı ve kendisine gelen tebligatı iletti...

Ve bir şey daha söyledi:

— Atilla beye söyle, ben devlet memuruyum. Eğer isterlerse, onlarla da çalışırım. Onlara beni biraz anlat lütfen... Ben herkesle çalışırım.

Turgut'un bu isteği ne yazık ki gerçekleşmedi. Yeni hükümet müsteşarlık sözleşmesini yenilemedi ve Turgut 1966 yılında olduğu gibi, yine başbakanlık müşavirliğine getirildi. 1966 yılından beri sürdürdüğü Planlama müsteşarlığı görevinden, Nisan 1971'de böylece alınmış oldu. Artık başbakanlık müşaviri idi... Devlette hiçbir fonksiyonu olmayan «Müşavir» sınıfına bir kez daha katılmıştı... Duruma Semra da çok üzüldü... Doğrusu kocasını harcamışlardı... Ama gün gelir, bunu yapanların burnundan, fitil fitil çıkardı her şey...

Turgut bu arada boş durmuyordu... Kafasına Amerika'ya gitmeyi koymuştu. Rodney Wagner devreye girdi... Ahmet'in Rodney amcası, durumu Dünya Bankası ile konuştu. Ayrıca Turgut'un IMF'de Sturc adlı çok etkili bir adamı vardı. Turgut kendini Sturc'e de müsteşarlık döneminde sevdirmişti... Dünya Bankası'nda ayrıca Münir Benjenk adlı, İstanbul'lu bir musevi vardı. Bu adam da bu kuruluşun üst düzey görevlisiydi... Amerika, Turgut için devreye girdi ve Washington'da mekanizma çalışmaya başladı... Turgut'u çok severlerdi. Kafasına sonsuz güvenleri vardı. Özel sektörcü, liberal ekonomiden yana, onların istediği her şeyle uyum içerisinde bir adamdı... Turgut'a çok değer veriyorlardı. Bugüne kadar yaptığı müsteşarlık görevinde IMF ve Dünya Bankası ile bir kez olsun ters düşmemişti... Ve Turgut'a haber geldi... Dünya Bankası'nda işi hazırdı. Ne zaman isterse gelebilirdi. Turgut önce iki haftalığına Washington'a gitmeye karar verdi... Başbakanlık binasına gidip izin dilekçesini verdi... Dilekçe, birkaç dakika sonra Erim'in önündeydi...

Başbakan emir verdi:

— Gidin bulun onu da, şimdi izin almasın. Onunla konuşacaklarım var...

Biraz sonra bir haber daha geldi... Turgut yurt dışına gidiyordu ve şu anda uçağa biniyordu... Erim, emir verdi...

Emir telsizle havaalanına bildirildi:

— Derhal uçaktan indirilsin...
Turgut, uçaktan indirildi. Son derece korkmuştu. Yüzü sapsarıydı, eli ayağı titriyordu... Acaba kendisinden hesap sormaya mı karar vermişlerdi?.. Bazı icraatının hesabını mı soracaklardı?..
Evine geldi... Ancak korktuğu başına gelmemişti... Kimse hesap sormadı. Uçaktan indirme dışında bir şey olmadı. Ertesi gün, yine Sadi Koçaş'ın makamına gitti...

Ancak Koçaş bu kez iyice sinirlenmişti:

— Turgut bey, diplomatik kırmızı pasaportla yurt dışına çıkıyormuşsunuz. Nasıl yaparsınız siz bunu?.. O pasaport size Planlama müsteşarı olduğunuz için verildi. Şimdi müsteşar mısınız?.. Diplomatik pasaportu nasıl kullanırsınız? Eğer dışarı çıkacaksanız, normal vatandaş gibi başvurup, yeni bir pasaport alırsınız...

Ama böyle şeyler, Turgut için hiç önemli değildi:

— Sayın Koçaş, bu önemli bir şey mi?.. Böyle ayrıntılarla uğraşılıyor.
— Ne demek ayrıntı efendim? Devletin kuralları vardır. Onları sizin hatırınız için çiğneyecek miyiz?.. Siz kimsiniz de devletin kurallarına karşı çıkıyorsunuz? Kaldı ki bir izin dilekçesi veriyorsunuz. Dilekçeniz onaylanmadan ve bu durum size bildirilmeden, nasıl çekip gidersiniz?

— Efendim ben dilekçemi vermiştim...

— Verdiniz ama onaylandı mı?.. Bugüne kadar Planlama'da emrinizde yüzlerce adam çalıştırdınız. Bu işin nasıl yürüdüğünü hiç öğrenmediniz mi?

Turgut feci halde bozulmuştu...

Koçaş'tan izin isterken son bir ricada bulundu:

— Beni lütfen başbakana karşı koruyun. Size iltica ettiğimi daha önce de söylemiştim. Sadece size güveniyorum.

Aynı gün Demirel'e de telefon edip yeni hükümeti şikayet etti:

— Abii, dün beni uçaktan indirdiler...

Olayı anlattı. Demirel, yakın adamına yapılan bu davranışa son derece sinirlenmişti.

Hemen Erim hükümetine verdiği üç bakana, Erol Yılmaz Akçal, Haydar Özalp ve Cahit Karakaş'a telefon etti:

— Bu Turgut'a yapılan fevkalade ayıptır. Onlara söyleyin, bu işin sorumlusu her kimse, burnundan getiririm sonra. Haberleri ossun!..
Aradan yaklaşık bir hafta geçti. Bu kez başbakanlığa, Turgut'un istifa dilekçesi geldi. Başbakanlık müşavirliği görevinden istifa ediyordu. Dünya Bankası işi olmuştu... «Sen gel bizim yanımıza» demişlerdi. Oraya gidecekti.

Sadi Koçaş, Başbakan yardımcılığı görevine Dünya Bankası'ndan gelen Atilla Karaosmanoğlu'na sordu:

— Bu nasıl iş buldu orada yahu?.. Böyle her isteyeni oraya alırlar mı?

— Valla ben de anlayamadım. Oraya girmek için bin-bir tane formalite ve ciddi referans gerekir. Benim de aklım ermedi. Herhalde işini üst düzeyde Amerikalılarla ayarlamış.

Evet, Turgut durumu ayarlamıştı. Planlama müsteşarı olduğu dönemde Amerika, IMF ve Dünya Bankası ile kurduğu iyi ilişkilerin sonucunu işte şimdi görüyordu. Amerika ve Dünya Bankası, en sıkıştığı anda kendisine kucak açmıştı.
Başı her sıkıştığında sığındığı ikinci bir yer daha vardı... Süleyman Demirel... Abisi ona her zaman yol göstermiş, elinden tutmuş, koruması altına almıştı. Turgut hep onun kanatları altında büyüyüp gelişmişti. Onun sözünden çıkmazdı, çıkamazdı. O günlerde henüz politikacı olmamıştı... «Türkiye'yi eski politikacılar mahvetti» diye başlayan nutuklar atıp ta Demirel'e veryansın etmek aklının ucundan bile geçmezdi. 1971 yılında Demirel'e karşı çıktığını rüyasında görse, herhalde terleyerek uyanır ve ertesi gün abisine gidip, gördüğü bu rüyadan ötürü ondan özür dilerdi.

Nisan 1971'de, veda mesajı yayınladı:

«Muhterem arkadaşlarım, DPT'deki görevimden ayrılmam münasebetiyle sizlerin her biri ile ayrı ayrı vedalaşma imkanı göremediğimden, bu veda mesajını yayınlamış-bulunuyorum.
Planlama'da dört sene iki ay'ı geçen müsteşarlık görevimi siz değerli arkadaşlarımın yardımı ile tam bir vicdan huzuru içinde yaptığıma inanıyorum. Bu süre içinde üzülen herhangi bir arkadaşım var ise, bundan dolayı bu anda kendilerinden özür diler ve haklarını helâl etmelerini rica ederim»...

(Emin Çölaşan'ın notu: Turgut beni de gencecik bir insan olarak Planlama'dan kovmuştu ve hiçbir gerekçe gösterememişti. Mahkeme, bu işlemi yasalara aykırı bularak iptal etmiş, ancak Turgut hiçbir mahkeme kararım uygulamamıştı. Bana yaptığı o büyük haksızlığa, o günlerde çok üzülmüştüm. Beni çok üzmüştü. Ben kendisine hakkımı helâl ediyorum. Ama haksızlık yaptığı başka insanlar da ederler mi, doğrusu bilemiyorum).

Turgut, mesajının son bölümünde de aynen şunu söylüyordu:

«Ben şahsen Türkiye'de yeni meselelerin de elbirliği ile çözüleceğine inanıyorum. Bunun için Anayasamızın öngördüğü milletin kayıtsız şartsız egemenliği ve kalkınmanın demokratik yollarla karma ekonomi düzeninde yapılmasına sıkı sıkıya sarılmanın esas olduğu görüşündeyim»...
Turgut 1971 yılında «Karma Ekonomiden söz ediyor.

Sonra ne oluryorsa oluyor, bu görüşünü unutuyor ve «Liberal Ekonomi» diye tutturuyor. Karma ekonominin unsurları olan devlet kuruluşlarını, Amerika'dan ithal ettiği çift pasaportlu prensler eliyle satışa çıkarmaya başlıyor. O günlerin Turgut'u öyle diyor, günümüzün Turgut'u böyle diyor. Aradaki çelişkileri de kaynayıp gidiyor.

Planlama dönemi böyle bitmişti. Yaptıkları geride kalmıştı... Nisan 1971'de Semra'yı, Zeynep'i, Ahmet'i ve küçük Efe'yi alıp Amerika'ya doğru yola çıktı. Orada işi hazırdı. Onu çok seven Amerika, işini bulmuştu.
Aynı günlerde Ankara'da, Planlama'dan Turgut tarafından kovulmuş, Danıştay kararlarına rağmen geri alınmamış ve bu durumda kapağı - Maliye Bakanlığı'na atmış olan küçük bir memur vardı. Emin Çölaşan adlı bu memuru Maliye, birkaç kişiyle birlikte üç ay için Amerika'ya gönderiyordu. Ancak Ankara'daki Amerikan büyükelçiliği, bu memuru «Sakıncalı» gördüğü için vize vermiyordu. O günlerde Hazine genel müdürü olan Mahir Ablum bu durumu yazı ile sorduğu zaman Amerikan devleti yine yazılı bir cevap veriyor ve «Kendisine zaman yokluğu nedeniyle vize verilememiştir» diye yalan söylüyordu. Evet, koskoca Amerikan devleti resmen yalan söylüyordu.
Bir an düşünün ki Amerika Emin Çölaşan'a vize veriyor, buna karşın Turgut ve ailesine vermiyor. İşte o zaman biliniz ki, kıyamet günü gelmiştir.

Turgut Washington'da ev tuttu. Yerleştiler. Dünya Bankası, kendisine iyi para veriyordu. Ancak orada fazla bir çalışma yapamadı. Kendisine bağlı olarak çalışan birileri yoktu. Kime bağlı olduğu belli değildi. Ama rahattı... Her ay başı, maaşını yeşil Amerikan dolarları cinsinden tıkır tıkır veriyorlardı. Bol bol televizyon izledi, çevreyi gezdi. Amerikan futbolunu ve beyzbolu çok severdi. Amerika'nın her şeyine hayrandı. Pekos Bili, Tommiks ve Zagor gibi yayınları okudu. Bazen Demirel'e mektuplar yazıp, emirlerini beklediğini bildirdi.

12 Mart 1971 muhtırasından sonra, ortanca birader Korkut'ün da TPAO'daki görevine son verildi. Yapılan araştırma sonucunda, Korkut'ün da yurt dışı gezi tutkusunda abisinden geri kalmadığı ve genel müdür olarak görev yaptığı sürece zamanının büyük bir bölümünü yurt dışında geçirdiği ortaya çıktı. Bu durum Cumhuriyet Senatosu'nda tartışma konusu oldu, zabıtlara geçti.
Küçük Yusuf'u soracak olursanız, ailenin üçüncü dahisi olan bu şahıs, abisi gittikten bir süre sonra Planlama'dan ayrılmak durumunda kaldı. Oradaki hayat tarlası, abisi gidince kurumaya başlamıştı... Sonra o da Dünya Bankası'na gitti. Abisi ona da orada bir iş ayarladı. Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlar, Özal ailesine (Her nedense) büyük hayranlık duyarlardı.

Bu duygularını sonraki yıllarda bir kez daha kanıtladılar. Eğitimini Amerika'da yapan Ahmet te bir süre sonra kervana katıldı. 12 Eylül 1980'den sonra başbakan yardımcısı olan Turgut, Ahmet'e de IMF'de iş ayarladı. Ahmet IMF'ye girdi ve bir süre orada çalıştı. Ancak onun da IMF'de hiçbir fonksiyonu yoktu. Aybaşında maaşını aldı.

Bu kitabın yayınlandığı 1989 yılı başlarında, ülkemizi bir aile yönetiyor ve bu ailede devlet yönetimine katkıda bulunan dört önemli isim var. Turgut, Yusuf, Ahmet ve Semra... Turgut bu ülkenin başbakanı ve Dünya Bankası'ndan geliyor. Birader Yusuf ekonomiden sorumlu Devlet bakanı ve o da Dünya Bankası'ndan geliyor. Babasının Konut'taki en yakın danışmanı Ahmet ise, IMF'den geliyor. Semra, herhalde eğitim düzeyi tutmadığı için olsa gerek, bu iki kuruluşta görev almamış.

Günümüz Türkiye'sini Dünya Bankası ve IMF öğretiminden geçmiş bir aile yönetiyor. Ne mutlu bize... Oralarda öğrendiklerini bizde uyguluyorlar.
Burada benim merak ettiğim bir konu daha var. Devlet yönetiminde anasıyla birlikte babasının en yakın danışmanı olan Ahmet, American Express Bank'ın İstanbul şubesinde çalışıyor. Aynı zamanda, babasının Ankara'da danışmanlığını yapıyor. Hemen her zaman Ankara'da, ailenin yanında. Siyaseti ve babasının kararlarını, anasıyla birlikte yönlendiriyor.

Benim bildiğim Amerikalılar, işinin başında oturup ta çalışmayan adama para vermezler. Bir adamı işe aldılarsa, suyunu çıkarana kadar, çalıştırırlar. Örneğin Türkiye'deki Amerikan iş yerlerinde çalışan binlerce işçimize, yapmadıklarını bırakmazlar... Hatta o kadar ki, iki saat izin alıp doktora bile gitseniz, çalışmadığınız o iki saatin parasını sizin maaşınızdan keserler.

Şimdi burada, kafamı kurcalayan bazı sorunları Ahmet'e huzurlarınızda sormak istiyorum:

«Kardeşim Ahmet, önce selam eder ve memleket için yaptığın hayırlı çalışmalarında sana başarılar dilerim. Senden çok önemli bir ricamı da bu arada iletmek isterim. Baban önümüzdeki dönemlerde bir daha televizyona çıkıp ta «İstediğim oy miktarını olamazsam istifa ederim haa» demeye kalkışırsa, ona lütfen engel ol. Siz ailece bize lâzımsınız. Türkiye siz olmadan olamaz... Çünkü senin de çok iyi bildiğin gibi, başka alternatif yok.
Sevgili kardeşim, sen American Express Bank'ta çalışıyorsun. Maaşını da dolar olarak alıyorsun. Onda gözümüz yok. İyi ama, bütün gün Ankara'da, babanın yanında siyaset yapıyorsun. Amerikalı patronların sana hiç «Oğlum Ahmet, artık gel de işinin başına dön. Biz sana her ay para veriyoruz. Biraz da bize çalış» falan demiyorlar mı? Diyorlarsa, niçin işinin başına dönmüyorsun?.. Ya gözünün yaşına bakmayıp ta seni işten atarlarsa?.. Demiyorlarsa, niçin demiyorlar?.. Yoksa torpilli misin?.. Ya da başbakan oğlu olduğun için, Amerikalıların gözünde bir miktar ayrıcalığın mı var? Acaba beni de senin şartlarında o bankaya alırlar mı? Beni de alsalar, her ay maaşımı dolar olarak ödeseler, vallahi ben babana danışmanlık falan da yapmaya kalkışmam. Ankara'da oturup kitap yazarım. Ne hoş olur değil mi?

Kısacası kardeşim, bu adamlar sana babana yol gösteresin diye mi para veriyorlar, yoksa Turgut'un oğlu olman nedeniyle torpilli misin?.. Hazır elim değmişken, bir şey daha sorayım Ahmet'ciğim... Sen bu arada başka işler de yapıyor musun bakayım?

Cevap verirsen sevinirim. Gözlerinden öperim. Bütün ailene saygılar sunarım».

Bakalım Ahmet'ten cevap gelecek mi?.. Şimdi Ahmet 'kardeşimize yazdığım mektup ta bittiğine göre, biz yine dönelim 1971 yılına ve Washington'a...
Turgut Washington'a yerleşti. Evleri çok güzel... Gezip tozuyorlar, Rodney Wagner'lerle ve diğer Amerikalı dostlarıyla buluşuyorlar. Bir keresinde Korkut ta onları ziyarete geliyor. Gurbet elde oldukları için, Semra Korkut'u evde kabul ediyor... Korkut dönüşte Washington havaalanının tam ortasında seccadeyi yayıp namaza duruyor.

Turgut'ların evine bazen Türk konuklar da geliyor. Semra onlara çok sevdiği Türk sanat müziğinden parçalar söylüyor. O yıllarda arabesk henüz yok... İbo yok, Emrah yok... O yüzden Semra ve Turgut'un arabesk sevmeleri mümkün değil. Olmayan bir şey sevilmez ki... Semra'nın sesi çok güzel... Washington'daki Türkler, Semra söyledikçe coşuyorlar... Semra'ya «Hamiyet Semra» diyorlar... Hem sesinin güzelliği, hem de kısa boylu ve şişman oluşu nedeniyle onu Hamiyet Yüceses'e benzetiyorlar. Semra nihaventten girip hicaz makamından çıkıyor... Evde konuklara içki ikramı var... Semra zaten içiyor da, Turgut pek öyle açıktan içmek istemiyor... Ne de olsa Müslüman adam... Hacı bile olmuş... Bazen «Hanım, bir portakal suyu ver ama bu sefer votkası az olsun» diye sesleniyor.

Bu arada Turgut'un, Sakıp ağanın Amerika'daki bazı işlerini takip ettiği söylentileri yayılıyor... Kesinlikle doğru değil...
Uzun lâfın kısası, Washington'da günler iyi geçiyor... Ancak Semra'nın kafası bazen bozuluveriyor. Örneğin bir gün evlerine, aralarında İsmet Sezgin'in de bulunduğu bir grup milletvekili geliyor. Amerika gezisine çıkan AP milletvekilleri, Turgut'u görmeden geçmiyorlar. Semra, Demirel'e son derece kızgındır... «Askerler muhtırayı verince şapkasını alıp kaçtı, bizi de ortada bıraktı» diye konuşuyor. Turgut konukların önünde Semra'yı susturmak için çaba harcıyor. Çok sevdiği ve saygı duyduğu Demirel'e, -karısı bile olsa birisinin böyle şeyler söylemesinden hiç hoşlanmıyor. En azından, Semra'nın bu sözlerinin Demirel'in kulağına gideceğinden ve kendisinin yara alacağından endişe ediyor. Ancak Semra, kafasını bu konuya takmıştır.

Döne dolaşa, hep aynı şeyi söylemektedir:

— Ben onu bunu bilmem. Askerleri memleketin başına Demirel getirdi.

Aradan yıllar geçtikten sonra kendilerinin 12 Eylül askerleri sayesinde ikbal dönemine gireceğini Semra o günlerde elbette bilemiyordu. Bilseydi, 12 Mart askerlerine o kadar kızmazdı. Kaldı ki, Semra'nın Demirel hakkındaki bu olumsuz duyguları da geçiciydi. Demire! 1975 yılında yeniden başbakan olunca, Semra onu sevmeye yeniden başlayacaktı. Hele 1979 yılında Demirel, Turgut'u Başbakanlık müsteşarı yapınca, Semra'nın Demirel ailesine karşı sevgi ve saygısı çok büyük ölçüde artış gösterecek, Nazmiye hanıma yaptığı ev ziyaretlerine yeniden başlayacaktı.

Turgut ve Semra'nın bir huyu vardı... Örneğin 12 Mart döneminde askerleri sevmezlerdi... Çünkü kendilerine iyi davranamamıştı... Oysa 12 Eylül askerlerinden, bir kişi hariç hoşnut kaldılar... Çünkü 12 Eylül, kendilerine ikbal getirdi. Turgut Başbakan yardımcısı yapıldı. Sevmedikleri ve hiç ısınamadıkları bir asker olmuştu. 12 Eylül döneminde... Necdet Üruğ... Üruğ sert ve ödün vermeyen bir adamdı. 12 Eylül döneminde bazen Özal'a da sert davranmıştı. Buna karşın karı-koca, Konsey'in ilk genel sekreteri Haydar Saltık'tan çok hoşnuttular. Gazetecilere bile «Haydar Paşa bize iyi davrandı. Üruğ çok sertti. Onu hiç sevmedik, o da bizi hiç sevmedi» derlerdi... Turgut başbakan olunca, çok sevdiği Haydar Saltık'ı, Bern büyükelçisi yaptı... Necdet Üruğ ise, yine Turgut döneminde hazırlanan MİT raporunda, en çirkin bir biçimde yer aldı... Herhalde rastlantı olsa gerek...

Evet, Washington'da günler geçiyordu. Turgut, Demirel'le ilişkisini kesmemişti. Ona arada sırada mektuplar yazıyor, «Sevgili Ağabey» diye başladığı bu mektuplarında Demirel'e kendisinden bir emri olup olmadığını soruyor, Demirel de yazdığı mektuplarda onun gözlerinden öpüyor. Turgut'un o dönemde Demirel'e yazdığı mektuplar, herhalde bir gün açıklanacaktır.

1973 Ekim ayında, Türkiye'de genel seçimler yapılacaktır. Demirel bir ara, Turgut'u Ankara'ya, siyasete çağırmayı düşünür. Onu ^milletvekili veya senatör yapacaktır. Ancak araya başka konular girer ve «Gözden uzak olan, gönülden de uzak düşer»... Onca aday arasında, Turgut çağrılmaz... Unutulur.

Ancak Korkut siyasete girmiştir ve 1973 seçimlerinde MSP'den milletvekili seçilir. Aile bundan sonra, siyasetteki yerini yavaş yavaş bulacaktır. Artık dinci bir parti vardır.
1973 sonlarında bir gün, Sakıp Sabancı Amerika'ya gelip Turgut'u bulur ve ona iş teklif eder...

Henüz hiçbir şey konuşulmadan, Semra lâfa girer:

— Bak Sakıp bey, haberin olsun... İlk şart, Turgut dünyanın neresine giderse, ben de onunla giderim. Tamam mı?

Turgut ve Semra için dış gezi çok önemlidir. Semra önce kendini garantiye alır. Ondan sonra da Turgut dünyanın neresine giderse gitsin, yanında Semra da olacaktır. Paralar Sakıp ağadan çıkacaktır. Semra ilk iş olarak, bu güvenceyi sağlar... Çünkü aile gezmeden, hele hele yurt dışına çıkmadan duramaz. Türkiye'de iki hafta otur-dun mu, mutlaka dışarıya bir atacaksın kendini...
Sabancı ile Turgut anlaşırlar. Sabancı holdingin başına geçecektir Turgut... Tam yetkili olacak, bütün firmalar ona bağlı çalışacaktır. İyi bir para alacaktır. Sabancı, Turgut'a beleş bir ev de verecektir.
1973 yılında Turgut, Sabancı'da işe başlar... Bu sırada Korkut CHP-MSP koalisyonunda Tarım bakanı olmuştur. İlk kez aileden biri devletin böylesine yüksek bir makamına oturmaktadır. Ailenin bir kolu, artık hükümettedir. Bundan sonra sırtları yere gelmeyecektir.

İki birader kolları sıvarlar... Korkut bütün hacıları ve hocaları Tarım Bakanlığına doldururken, Turgut ta büyük holdingin başındadır. Turgut'un ismi Türkiye'de çoktan unutulmuştur. Planlama'dan «Takunyalı» ünüyle bir rüzgar gibi gelip geçmiş ve olay o kadarla kalmıştır. Şimdi Korkut parlamaktadır.

Turgut şimdi İstanbul'a yerleşmiştir. Planlama müsteşarı olduğu dönemde özel sektör patronlarıyla kurduğu iyi ilişkilerin, onlara devlet kesesinden sağladığı olanakların meyvesini yemeye başlamıştır. Ankara'ya her geldiğinde Demirel'e uğrar, ona saygılarını sunar. Memleketin gidişini konuşurlar. Şimdi Demirel, CHP-MSP koalisyonu nedeniyle muhalefet lideridir. Başbakan Ecevit'e son derece bozuktur. Ecevit'ten «Hükümetin başı» diye söz etmektedir. Turgut ta Ecevit'e son derece bozuktur. Ama koalisyonun öbür ortağı MSP'ye büyük sevgisi vardır. Turgut hızlı bir sol düşmanı olmuştur. Bu düşmanlık şimdi doruk noktasındadır... Semra da Washington'daki Demirel aleyhtarlığından artık kurtulmuştur. Ankara'ya yolu düştükçe Nazmiye hanıma gidip saygılarını sunmaktan mutlu olur.

Turgut, Sabancı'nın yanında rahattır. Her şeyden önce, kravat takma zorunluğu yoktur. Sık sık yurt dışı geziler ayarlayıp gider. Ne de olsa Sakıp ağada para boldur. Parasını genel koordinatörü Turgut'tan elbette ki esirgemeyecektir. Semra ve Turgut, tam istedikleri gibi bir hayat yaşamaya başlarlar. Dünyanın her yerinde en lüks otellerde kalırlar, en iyi sofralarda yemek yerler. Damak tadları ve iştahları, son derece iyidir. İyi yemeğe bayılırlar.

Kaynakça
Kitap: Turgut Nereden Koşuyor?
Yazar: Emin Çölaşan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Turgut Özal Nereden Koşuyordu?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir