Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 2

Burada Turgut Özal'ın Faaliyetlerinin Arkasındakilerin Kim Olduğu hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 2

Mesajgönderen TurkmenCopur » 24 Eyl 2011, 02:18

Turgut Özal'a Güç Veren Yabancı Devlet Kimdir - Bölüm 2

Önce Turgut, sonra Korkut, sonra da Yusuf doğdular. Arada bir yerde Semra doğdu. Dünyamıza ve Türkiye'mize hoş geldiler, şeref verdiler. Aile sonra çoluk çocuğa karıştı, büyüdü ve genişledi. Bunlar Türkiye'yi fakirlikten kurtaracak insanlardı. Fakir aile çocuklarıydı. Yokluk içinde büyümüşlerdi. Aradan yıllar geçecek ve önce kendilerini fakirlikten kurtarmayı başaracaklardı. Doğrusu hepsi de, çok fedakar insanlardı.
Özal biraderler Malatya'lı. Babaları Mehmet Sadık bey, banka memuru. Medrese tahsili yapmış. Bugüne vurursak ortaokul mezunu gibi bir şey oluyor. Güçlü kuvvetli, siyah kıllı bir adam. İçki ile arası pek iyi. İçki içmeyi çok seviyor. Malatya'da o günlerde kendisini «Sıddık bey» diye tanıyorlar. Ayrıca pek çok insan onu «Cinli Hoca» adıyla biliyor. Bu ismin kendisine niçin takıldığını hatırlayan, şu anda yok. Acaba nefesi mi kuvvetliydi?.. Bazen okuyup üfler miydi?.. Geçmişin sisleri arasında bazı bilgiler de yok olup gitmiş.

Mehmet Sadık bey, banka memuru. Küçük bir memur. Ziraat Bankası'nda görev yapıyor. Gün geliyor belli yerlere atanıyor. Malatya'da, Mardin'de, Silifke'de görev yapıyor. Çocuklar da buralarda büyüyor. Turgut, Korkut ve Yusuf, hayatlarının en güzel günlerini Silifke'de geçiriyorlar. Pijamalarıyla deniz kıyısında oyun oynarken son derece mutlu oluyorlar.

Anne Hafize hanım. Cumhuriyet öncesinde var olan «İptidai Mektep» mezunu. Bunun bir adı da «Kızlar Mektebi», Annenin eğitimi, günümüzde ilkokul bitirmişliğe denk geliyor. Cumhuriyet ilan edilince Hafize hanım bir kursa katılıyor ve ilkokul öğretmeni yapılıyor. Genç Cumhuriyet yönetimi, o yıllarda büyük bir öğretmen sıkıntısı çekmektedir. Bu yüzden, çok sayıda insan kurstan geçirildikten sonra öğretmen yapılmaktadır. O günlerde hiç kimse, öğretmen olabilmek için gerekli eğitim düzeyini aramamaktadır.

Hafize hanım Tunceli'n... Alevi bir ailenin kızı. Mehmet Sadık beyle genç yaşta evleniyorlar. Evde kendisinin sözü geçiyor. Baba hep arka planda kalıyor. Hem Hafize hanım, hem de Mehmet Sadık bey, son derece fakir ailelerden geliyorlar. Örneğin Hafize hanımın erkek kardeşi, yani bugünkü «Yetim Hüsnü»nün babası, geçimini Malatya sokaklarından topladığı çerçöple sağlıyor.

Bankadan aldığı maaş, Mehmet Sadık beye ve ailesine yetmiyor. Hafize hanımın öğretmen maaşı, geçim şartlarını bir ölçüde düzeltiyor ama bu da yetmiyor. Aile, sürekli olarak geçim sıkıntısı içinde. Parasızlık, üç kardeşin de en büyük sorunu. Yıllar sonra bu ülkeye başbakan olan Turgut, öğrencilik yıllarında arkadaşlarının dolaplarından ekmek çalmak zorunda kalıyor. Bu öyküyü 1988 yılında gazetecilere kendisi açıklıyor.

Mehmet Sadık bey, çocukları henüz hayata atılmadan önce bu dünyadan göçüp gidiyor. Üç çocuk, ananın elinde kalıyor. Ana bunları okutmaya başlıyor. Evde babanın ölümünden sonra da ananın sözü geçiyor... Üç çocuk ta birbirine benziyor. En büyük Turgut, şişman ve kısa boylu. Kolları oldukça kısa. Boyunun kısalığı ve şişmanlığı nedeniyle, o yaşlarda bir insan olarak kompleks duyuyor. Ortanca Korkut, içlerinde en uyanık olanı. O biraz daha uzun ve Turgut kadar şişman değil. Küçük Yusuf, daha çok Korkut'a benziyor. Üç kardeş te akıllı. İyi okuyorlar ve bu yönden analarına sorun çıkarmıyorlar. Aslında üçü de aynı tipte. Fizik olarak, birbirlerine oldukça benziyorlar. Üçü de kıllı, siyah ve gür saçlı. Üçü de güçlü kuvvetli. Ama özellikle Korkut, büyük adale gücüne sahip.

Evde tek otorite, Hafize hanım. Çocuklar analarından Allah gibi korkuyorlar. Her şeyi ana yönetiyor ve kararları o veriyor. Çocukların gençlik yıllarında Hafize hanım son derece modern bir insan. Atatürk devrimlerine büyük inancı ve saygısı var. O dönem Türkiye'sinde Malatya gibi küçük bir yerde kısa kollu elbise giyiyor, başına şapka takıyor. Hatta o kadar ki, Atatürk'ü çok seviyor. Zaten Atatürk döneminin öğretmeni.

Biraderlerin üçü de iyi okuyor ve liseyi bitirdikten sonra sırası gelen İstanbul Teknik Üniversitesine giriyor. Fakir bir aileden geldikleri için, üniversiteyi devlet bursuyla okuyorlar. Onları okutan, Cumhuriyet hükümeti oluyor. Üniversite yıllarında Turgut ve Korkut, karşımıza «Milliyetçi genç» olarak çıkıyorlar. Allah'a inanan, ancak taassupla ilgisi olmayan iki kardeş hayatlarında ilk kez taşradan gelip İstanbul gibi büyük bir kenti görme fırsatını üniversite döneminde buluyorlar. İkisi de okulun yurdunda kalıyorlar. Fırsat buldukça, arkadaşlarıyla her türlü eğlence yerine gidiyorlar ve kendi kıt olanaklarıyla, kadınlarla birlikte oluyorlar. İyi de içki içiyorlar.

Üniversite yıllarında Turgut, sol görüşlü Tan gazetesinin yakılması olayına karışanlardan biri oluyor. Mareşal Fevzi Çakmak'ın olaylı cenazesinde de, ön sıralarda kendisi var. Aynı yıllarda İTÜ'de Turgut ve Korkut dışında Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel, Mehmet Turgut gibi öğrenciler de okuyor. Sülü, Turgut'tan üç sınıf büyük... Turgut, Sülü'nün kardeşi Şevket'le sınıf arkadaşı.

Üniversitede Korkut, Turgut'a göre çok daha sosyal bir insan. Sık sık bara pavyona gidiyor ve cebindeki az parayla hayatın tadını çıkarıyor. Vücudu içkiye karşı son derece dayanıklı. Ne kadar içse çarpılmıyor. Ancak bir gece, küçük bir aksilik oluyor. Yatakhanede Hasan Zaimoğlu adlı bir arkadaşları var. Sabahleyin uyanan öğrenciler Hasan'ın üzerine yorgan çekmiş vaziyette bir masanın üzerinde uyumakta olduğunu görüyorlar. Hasan'a niçin masada uyuduğunu soruyorlar. Gece yatakhaneye çok içkili •gelen Korkut, Hasan'ın yatağına kusmuş.

İTÜ'de öğrenciler arasında bilek güreşi modası var. Turgut'la Korkut'u, bilek güreşinde hiç kimse yenemiyor. Özellikle Korkut son derece kuvvetli. Turgut ta öyle. Kollarının çok kısa olmasının avantajını kullanıyor ve rakiplerini yeniyor. Ancak bu konuda en büyük Korkut, Kendim sinin okuldaki adı «Canavar». İki kardeşe aynı zamanda «Düb» diyorlar. Düb, «Ayı» demek... Ama bildiğimiz ayı değil. Turgut'un adı «Düb-bü Ekber», yani büyük ayı. Korkut ise «Dübbü Asgar», yani küçük ayı. Bu isimleri gökyüzündeki büyük ayı ve küçük ayı yıldızlar kümesinden geliyor... Küçük ayı Korkut öylesine güçlü ki, yaz tatilinde staj yaparken bir gün şantiye doktoru ile güreş tutuyor ve sonuçta doktorun bacağını çatır çutur kırıyor.

Bir gün geliyor ve Turgut, İTÜ'den elektrik yüksek mühendisi olarak mezun oluyor. Devletten burslu olduğu için, mecburi hizmeti vardır ve bu nedenle Ankara'da Elektrik İşleri Etüd İdaresine (EİEİ) giriyor. 1953 yılında Korkut ta inşaat yüksek mühendisi olarak okulu bitiriyor. Onun da mecburi hizmeti var ve bu nedenle Devlet Su İşleri'ne (DSİ) giriyor. Yıllar sonra bu kervana İTÜ'yü elektronik yüksek mühendisi olarak bitirecek olan küçük birader Yusuf ta katılacaktır.
Oğulları tek tek adam olmaya başlayan Hafize hanım, artık memnundur. Şimdi sıra, Turgut'un mürüvvetini görmeye gelmiştir. Hafize hanım, Malatya'da belediye muhasebecisi olan Hacı Hasan beyin kızı Ayhan'ı gözüne kestirmiştir. Ayhan ufak tefek, esmer kara kuru bir kızdır. Kızı bir kez Turgut'a gösterirler. Turgut annesinin isteğini kırmaz. Evde hep kadın sözü geçmiştir ve Turgut annesinin dediğinden dışarı hiç çıkmaz. 1952 yılında evlenirler. Ama daha ilk günden bir şeyler olur ve Ayhan babasının evine döner. Hafize hanım ve Turgut, araya yakın tanıdıkları ve komşuları koyarlar. Ayhan'ın eve dönmesi için Hacı Hasan beye çok ısrar edilir ve Ayhan bir gün Turgut'a döner. Ankara'ya yerleşirler. Turgut Maltepe dolaylarında bir ev tutar... Fakat bu evlilik birkaç ay daha sürer ve biter. Ayhan yine babasının evine dönmüştür. Turgut yine aracılara başvurur ama Ayhan bu kez dönmemekte kararlıdır. İlk evlilik, Turgut açısından böylece noktalanmış olur... Daha sonra eczacılık tahsili yapan Ayhan hanım, şimdi İstanbul’da Fenerbahçe eczanesinin sahibidir. Bu evlilikten çocukları yoktur.

Turgut şimdi, kendisine İTÜ yıllarından beri «Abi» diye hitap ettiği Süleyman Demirel'le birlikte EİEİ'de çalışmaktadır. Demirel de fakir bir aileden geldiği için üniversite eğitimini devlet bursuyla tamamlamış ve EİEİ'ye verilmiştir. Demirel bir süre sonra DSİ'ye geçecek, Turgut EİEİ'de kalacaktır.

EİEİ o günlerin Türkiye'sinde küçük, ancak etkili bir kuruluştur. Binası Ankara'da Ziya Gökalp caddesiyle Ada-kale sokağın kesiştiği köşededir. Kuruluş o kadar ufaktır ki, aynı binanın bazı katlarında aileler oturmaktadır. EİEİ'de o sırada, yine o günlerin Türkiye'sine göre oldukça fazla mühendis çalışmaktadır ve bunların çoğu gençtir. 1950'-li yılların başlarında, ülkemizde henüz mühendis enflasyonu yoktur. Mühendis olmak önemli bir olaydır ve her genç kızın rüyasını, bir mühendisle evlenmek süslemektedir. O günlerde EİEİ'ye çalışmak için giren çok sayıda genç kız, aynı yerde çalışan bir mühendis bulup evlenmiştir...

O dönemde EİEİ genel müdürü, İbrahim Deriner'dir. Deriner, personeli tarafından çok sevilir. Genç mühendisler ona «Abi» derler. Deriner'in bir özel kalem müdiresi, Nermin hanım vardır. Nermin hanım EİEİ'de çalışan genç kızlarla genç mühendisleri evlendirmek için büyük çaba harcar. Bu işleri çok sever ve büyük mutluluk duyar.

Günlerden bir gün, genel müdür yardımcısı Behçet Karaosmanoğlu'nun aracılık etmesiyle, daireye genç bir kız alınır. Kızın adı Semra Yeyinmen'dir. Genç kız, işe daktilo olarak başlar.
Ankara'ya, İstanbul'dan gelmiştir. Son derece ilginç bir insandır. O günlerde çok şişman değildir. Balık etinde olduğu bile söylenebilir. Kısa boylu, hareketli bir kızcağızdır. Çok konuşur.
Semra'nın ailesi İstanbul'dadır. Babası Ali bey, gemi kaynakçısıdır. Başka bir deyişle, kaynakçı ustasıdır. Deniz Yollan İşletmesi'nde çalışan kendi halinde bir adamcağızdır. Annesi Azize hanım, yine kendi halinde bir ev kadınıdır. Okumamıştır ama okuma yazma öğrenmiştir. (Emin Çölaşan'ın notu: Semra hayatının bundan sonraki aşamalarında babasının ve annesinin kimliklerini açıklamamak için çaba harcayacaktır. Kendisine soru soran gazeteci arkadaşlarımızın hiçbirinin aklına da nedense, ana babasının ne iş yaptıklarını sormak gelmeyecektir).

Semra'lar üç kardeştir. Diğer kızkardeş Selma da okumamıştır. Selma sonraki dönemlerde İstanbul'un ünlü terzilerinden Lütfiye Arıbal'ın yanında makastar olarak çalışacaktır. Küçük kardeş Mehmet Yeyinmen ise okumaktadır. Sonraki yıllarda Turgut'la birlikte çalışacaktır.

Semra'nın eğitim düzeyi konusunda söylentiler çoktur. Bazılarına göre Semra ilkokul mezunudur. Bazılarına göre ortaokul terktir... Bazılarına göre de, Semra ortaokulu bitirmiştir. Semra'nın diplomasını görmediğim için, bu konuyu belgelemek benim açımdan mümkün değildir. Diploması bir gün orijinal biçimiyle ortaya çıkarsa, hep birlikte öğrenme fırsatı buluruz.

O yıllarda bile Semra son derece ihtiraslı bir kızdır. O da fakir bir aileden gelmektedir. İstanbul'dan Ankara'ya ailesi tarafından «Belki hayırlı bir kısmet bulur» diye gönderilmiştir. Ailesi o yıllarda Beşiktaş'ta, Beşiktaş kulübü eski başkanlarından Abdülkadir Karamürsel'in konağında oturmaktadır. Abdülkadir bey aynı zamanda hukuk profesörüdür. Vişnezade parkının hemen köşesinde, o yıllarda büyük bir konak vardır. Şimdi yıkılmış olan bu konağın bahçesinde, küçük bir evcik daha vardır. Bu binada Ali bey, karısı Azize hanım ve üç çocuğu ile birlikte oturmaktadır. Azize hanım, Karamürsel ailesinin ev işlerine yardımcı olur. Baba Ali bey, ustabaşı olarak işine gidip gelir. Akşam eve döndüğünde, o da Karamürsel ailesine yardımcı olur. Yeyinmen ailesini yanında barındıran 'Karamürsel ailesi, soylu ve zengin bir kökten gelmektedir. O kadar ki, konağın bulunduğu sokak bile ismini Abdülkadir Karamürsel'den almıştır. Abdülkadir beye çevresi «Baba Efendi» der. Sokağın adı da Baba Efendi'dir.

Küçük Semra o yıllarda Karamürsel ailesinin çocuklarıyla birlikte konağın bahçesinde oynar. Karamürsel ailesi, kendi çocuklarıyla Semra'lar arasında hiç ayırım yapmaz. Semra'yı ve kardeşlerini, kendi öz çocukları gibi kollarlar. Semra, konağın bahçesinde Karamürsel ailesinin çocuklarıyla birlikte büyür. Bazen o da ailenin işlerine yardımcı olur. Bir yandan da okula gidip gelir. Karamürsel ailesinin kızı Arın Karamürsel sonraki yıllarda ünlü bir piyanist olacaktır. Arın Karamürsel, Semra'ya «Semra Abla» der.

Bütün bu çocukluk ve genç kızlık döneminde, Semra'nın da gözü hep yukarılardadır. İNŞALLAH bir gün büyüdüğü zaman fakirlikten kurtulacak, o da konaklarda oturacak ve bu kez kendisi hanımefendi olacaktır. Kafasında hep bunlar vardır.
Ve bir gün Ankara'ya gelip EİEİ'de daktilo olarak çalışmaya başlar. Kısa süre sonra, iş yerindeki çevresi genişler.

Bir gün Nermin abla şöyle der:

— Kız Semra, gel seni de evlendirelim. Bak bizim burada ne şeker mühendisler var...
Bu teklifleri alan Semra'nın önceleri yüzü kızarır. Ama sonra, doğal karşılamaya başlar... Bir gün Turgut'la tanışır. Bina zaten ufaktır ve herkes herkesi ister istemez tanımaktadır. Ankara'ya yakışıklı ve meslek sahibi birisiyle evlenmek için gelen Semra, aslında Turgut'un tipini beğenmemiştir. Bu kısa boylu, şişman, gözlüklü, kirpi gibi saçlı, bol kıllı adam, giyimine kuşamına da hiç dikkat etmemektedir. Saçları taralı değildir. Üzerinde hep boru gibi bir pantolon, yanaklarında sanki bir haftalıkmış gibi duran sert sakallar vardır. Kaldı ki, arada sırada namaz kıldığı söylenmektedir. Semra'nın bu gibi şeylerle hiç ilgisi yoktur.
Evet, Nermin abla Semra'ya Turgut'u önermektedir. Oysa Semra, biraz da yakışıklı birini ister... Bu arada Nermin abla, Turgut'a da Semra'yı önermektedir...

Nermin abla bir anlamda ikili oynamakta, bir yanda Turgut'un kafasına Semra'yı takmaya çalışırken, öbür yanda da Semra'yı kızıştırmaktadır:

— Haydi kız, bu çok iyi bir çocuk vallahi...
— Aman abla, bula bula bunu mu buldun bana?..
— Canımın içi, bu çok iyi çocuktur vallahi... Seni de beğeniyor. Başından bir evlilik geçmiş ama olsun...

Semra'nın da aklı bu işe yavaş yavaş yatmaya başlamıştır. Niçin Turgut olmasın ki?.. İkisi arasında böylece bir arkadaşlık ilişkisi başlar.

Nasıl evlendiklerini Semra 1983 yılında ANAP kurulurken, Tuzla'da bir balık lokantasında yanında bulunanlara anlatıyor:

— Turgut o yıllarda çok içki içerdi. İçince de, küfelik olurdu. Bir gece bizim daireden arkadaşlarla bir yere gitmiştik. Orada benim yanıma gelip dansa kaldırdı. Fakat bir baktım ki, yere yuvarlanacak kadar sarhoş durumda. Bana o durumda evlenme teklif etti. Ben de kendisine «Turgut bey, şimdi bu işin sırası değil. Daha sonra konuşuruz» dedim. Tabii ayık kafayla da evlenme teklif edip etmeyeceğini bilmiyordum. Sonra iki gün geçti ve karşıma bu sefer ayık geldi. Evlenme teklifini tekrar edince ben de kabul ettim.

Semra ile Turgut böylece 1954 yılında evlenmiş oldular. EİEİ'de böylesine tatlı ve böylesine mutluluk dolu olaylar olurken, bazen de tatsız olaylar ortaya çıkıyordu. Bu gibi tatsız olaylar, o günlerin küçük Ankara'sında büyük dedikodular yaratıyordu. Örneğin EİEİ genel müdürü rahmetli İbrahim Deriner, bir akşam saat 20 dolaylarında daireden çıkmadan hemen önce, bir odaya giriyordu... Ve orada ilginç bir sürprizle karşılaşıyordu. EİEİ'de çalışan bir erkekle bir genç kız, içeride sarmaş dolaş durumdaydı. Deriner istemeden yarattığı bu suçüstü durumuna tanık olduktan hemen sonra kapıyı kapatıp gidiyordu. Yakalanan mühendis ertesi gün genel müdüründen özür üzerine özür diliyor ve kıpkırmızı bir suratla ortalıkta dolaşıyordu. Genç mühendis defalarca özür diledi ve böyle bir şeyin bir daha asla olmayacağı konusunda güvence verdi. Çok ezilip büzüldü. Sonraki yıllarda İbrahim Deriner,. bu olayı yakın çevresine bütün ayrıntılarıyla anlattı.
Evet, Semra ve Turgut evlendiler. Hafize hanım, ilk günden başlayarak Semra'yı hiç sevmedi. Semra da kaynanasını hiç sevmedi. Birbirlerine hiç ısınamadılar, güler yüz göstermediler. Hafize hanımın aklı, Turgut'un ilk karısı Ayhan'da kalmıştı. Oğlunun, kendisinin bulduğu Ayhan'la evliliğinin sona ermek zorunda kalmasını doğrusu hiç içine sindirememişti.

Evlendikten hemen sonra Semra EİEİ'den ayrıldı. Bir daha da başka yerde hiç çalışmadı. Artık ona Turgut bakacaktı. Hemen hamile kaldı ve evliliğin yedinci ayında tosuncuk gibi bir kız dünyaya geldi. Bu bir erken doğumdu. Kızın adını Zeynep koydular. Nitekim Zeynep te yıllar sonra davulcu İle evlenecek ve onun çocuğu da erkenden doğacaktı. O da bir erken doğumdu. Ailede bazen erken doğumlar oluyordu.

Semra-Turgut çifti, Zeynep'in hemen ardından bir erkek çocuk sahibi oldular. Bu yavrunun adını da Ahmet koydular. Aradan yıllar geçtikten sonra, Ahmet babasının yanında vatan, millet ve aile için çok yararlı çalışmalar yapacaktı... Bir süre sonra da en küçük Efe doğdu. Bu iş burada noktalandı.

Ailede sözü geçen insan, daima Semra oldu. Turgut'u ilk günden başlayarak egemenliği altına aldı. Semra'nın hoşlanmadığı hiç kimse, örneğin kaynana, eve giremezdi. Semra, kaynana ile konuşmazdı. Semra, Korkut'u da hiç sevmezdi. Buna karşın, Yusuf'a daha iyi davranırdı. Semra'nın kaynanasına olan tavrı, Hafize hanımı giderek ortanca oğul Korkut'a yaklaştırmaya başladı. Anasının bütün sorunlarıyla Korkut ilgilenmeye başladı. Turgut ta anasını elbette çok severdi de, her zaman görmesi mümkün olmazdı. Belki de Semra'nın amacı, birçok kadın gibi kocasını ailesinden uzaklaştırmaktı. Turgut belki bir anlamda anasından uzaklaşacak, ancak Korkut'tan hiçbir zaman kopmayacaktı. Ama ne yazık ki ailenin bu iki bireyi de, Turgut'un evine kolaylıkla giremeyecekti.

Turgut ve Semra, evlendikten sonra uzun süre Kavaklıdere'de, Güniz sokakta Süleyman Demirel'le komşu oturdular. Bu komşuluk sırasında, Demirel ailesiyle ilişkileri gelişti. Birbirlerini İTÜ yıllarından tanıyan, ancak öğrencilik döneminde yakınlığı olmayan iki insan ilk kez iş hayatında, EİEİ'de birlikte olmuşlardı .İlk yakınlık o zaman başlamış ve komşuluk ilişkisiyle pekişmişti... Artık birbirlerinin evlerine gidip geliyorlar, gece ziyaretleri yapıyorlardı... Özal ailesi, bir süre sonra Çankaya'ya, Mesnevi sokağa taşındı.

Evlendikten bir süre sonra Turgut'u EİEİ'den Amerika'ya gönderdiler. Orada meslek bilgisini arttıracaktı. O yıllarda Türkiye'de birçok şey yoktu. Henüz bugünkü gibi kalkınmamıştık ve liberal ekonomiye geçmemiştik. Vitrinler ithal mallarıyla dolu değildi. Bugün olduğu gibi, bu ithal mallarını her Türk vatandaşı rahatça alamıyordu. O yılların Türkiye'sinde insanlar bazı şeylerin özlemini çekiyordu. Örneğin her kadın, o günlerde dünyada moda olan naylon sutyen, naylon kilot ve naylon giysiler giymek isterdi. Bunlar Türkiye'de yoktu. Oysa bazı hanımlarımızın birtakım naylon nesneler giydiği duyulur veya bilinirdi. Demek ki bunlar bir yerlerden gelebiliyordu.

Turgut Amerika'ya giderken, Semra kocasına bazı naylon giysiler sipariş etti. Beden ölçüsünü yazdırdı. Ama bir sorun vardı ve bunların Türkiye'ye gümrüksüz sokulması yasaktı. Turgut ilk kez yurt dışına çıktı, Amerika'ya hayran kaldı. Orada hem görgü ve bilgisini arttırdı, hem de karısının siparişlerini satın aldı. Dönüş günü yaklaşıyordu. Bunları Türkiye'ye nasıl sokacaktı? Gümrük ödemeye kalksa, dünyanın parasını cepten ödeyecekti. Oysa o kadar parası yoktu. Uzun uzun düşündükten sonra kararını verdi. Bunları üzerine giyecekti. Ne de olsa karısıyla ölçüleri tutuyordu. Bu, büyük bir avantajdı. Örneğin şişman bir koca, zayıf karısının eşyalarını üzerine giymeye kalmışsa onların içine sığmaz ve belki de patlatır. Ya da zayıf bir koca şişman karısının eşyalarını üzerine giyse, bir bolluk hisseder ve bunlar bedeninden aşağıya doğru kayar... Bu gibi durumlarda bedenlerin aynı şişmanlıkta olması büyük bir avantajdır.

Turgut işte bu avantajı kullandı ve Semra'nın siparişlerini tek tek üzerine geçirdi. Fakat naylon bu... Kat kat giyince, insanı fena halde ısıtıyor. Turgut uçakta terlemeye başladı ve büyük sıkıntılar çekti. Uçak Yeşilköy'e indi. Turgut üzerindeki birçok nesneyle birlikte gümrükten geçmeyi başardı. Sıcaktan bayılmak üzereydi ki kendini tuvalete attı ve kat katları çıkardı. Ohh Hem rahatlamış.

hem serinlemiş, hem de Semra'dan kocaman bir «Aferin» almayı hak etmişti. Ankara'ya gelince, bunları yurda nasıl soktuğunu ve nasıl işkence çektiğini anlattı. Pek güldüler... Eşe dosta da anlattılar. Herkes çok güldü. Ama-nin ne güzel bir olay olmuştu doğrusu... Ama daha önemlisi, Turgut Amerika'ya hayran kalmıştı. Bu çok önemliydi. Bu hayranlık, sonraki yıllarda onun bütün yaşamını etkileyecekti.

Yıl 1955... Türkiye'ye Amerikan yardımı yapılıyor. Bunun adına Marshall yardımı diyorlar. Ülkemizde bu amaçla Amerikalı uzmanlar gelmeye başlıyor. Marshall yardımından verilen paranın bir bölümü de, enerji sektörü için harcanıyor. O günlerde Türkiye'de enerji ile ilgili tek kuruluş, Turgut'un mühendis olarak çalışmakta olduğu EİEİ... Bir gün emir geliyor... İki Amerikalı uzman ve üç Türk görevli, inceleme yapmak üzere İzmir'e gidecekler. Bizimkiler,' EİEİ'de çalışan mühendisler. Aralarında Turgut ta var. Kapalı bir araçla yola çıkıyorlar. Gezinin ilk durağı Afyon oluyor. Sonra Kuşadasına geliyorlar. Orada bir gece konaklayıp, deniz kıyısında rakı içiliyor. Sonra İzmir'e gelip, Basmane'de bir otele yerleşiyorlar. Ekipteki Amerikalı uzmanlar da, anasının gözü adamlar. Bir tanesi, yanında kocaman bir galon viski taşıyor. Ekipteki herkes bu içkiden otlandığı için, damacana gibi viski kabının başına bir şey gelmesin diye büyük özen gösteriliyor. İzmir'de de bir miktar içiyorlar ve Amerikalı uzmanlar biraz sonra «Haydi gidip sosyal çalışma yapalım» diye tutturuyorlar. Turgut ve arkadaşı Amerikalılardan gelen bu umumi arzuya dayanamayıp, adamları geneleve götürüyorlar. Gençlik işte... Nereden bilsinler başlarına gelecek olayları...

Bizimkiler genelev pencerelerinden içeriye bakıp kadınları izlemeye başlıyorlar. Amerikalılardan birinin kıç pantolon cebinde, kocaman bir cüzdan var. Kadınların bazısı güzel, bazısı çirkin... Fakat adamlara kadın beğendirmek mümkün olmuyor. Kılavuzluk yapan Turgut'un ayaklarına karasular iniyor. Evden eve dolaşıp duruyorlar. Tam bu sırada beklenmeyen bir olay oluyor ve Amerikalılardan biri «Turgut, Turgut, cüzdanımı çaldılar» diye bağırmaya başlıyor. Gerçekten de, Amerikalı konuğumuzu çarpan yankesici o anda hızla kaçıyor... Ve Turgut, yankesicinin arkasından hamle edip adamı kovalamaya başlıyor. Yankesici koşuyor, arkasından Turgut koşuyor. Turgut nereye koşuyor?.. Turgut Amerikalının cüzdanının peşinden koşuyor. Kısa bir kovalamacadan sonra Turgut, adamı genelev duvarının dibinde sıkıştırıp yakalıyor ve kahramanca üzerine atlıyor. Fakat tam bu aşamada, yankesici son bir hamleyle cüzdanı yüksek duvarın üzerinden dışarıya fırlatıyor. Turgut adamı kıskıvrak yakalıyor ve gelen polislere teslim ediyor. Amerikalı şikayetçi oluyor ve cüzdanının bulunmasını istiyor. Karakola gidip ifade veriyorlar. O sırada polisler, genelev duvarının dışında buldukları cüzdanı getiriyorlar. Fakat cüzdan boş olarak geliyor. İçindeki paralar yürümüş. Turgut yankesiciyi «İnsan Amelikalı misafirimize böyle yapar mı hiç?» diye azarlıyor. Yankesici aynı gerekçeyle polislerden epey sopa yiyor. Amerikalı üzgün, Turgut ondan da üzgün...

İş o duruma geliyor ki, Amerikalı dostumuz, Turgut'u teselli etmeye başlıyor:

— Lütfen üzülme Turgut... Sen elinden geleni yaptın.

Turgut böylece, 1955 yılında ilk kez bir Amerikalı tarafından takdir edilmiş ve «Aferin» almış oluyor. Hayatının sonraki yıllarında Amerikalılardan ve batılı dostlarımızdan daha nice övgüler ve takdirler alacağını, o sırada elbette ki bilemiyor. Ancak iş o gece Turgut'un aldığı övgülerle bitmiyor.

Ertesi sabah, bizim ekibi tam kadro mahkemeye çıkarıyorlar. Turgut, diğer mühendis Teoman ve şoför Mehmet olayın tanığı olarak ifade veriyorlar. Cüzdanı çalınan Amerikalı şikayetçi. Mahkeme başlıyor ve tam o sırada bir gazeteci duruşma salonuna girip resim çekmeye başlıyor. Bizimkiler hep birlikte «Eyvah» diye bağırıp yüzlerini kapatmaya çalışıyorlar. Ancak şoför Mehmet, korkusuz bir biçimde poz veriyor. O günlerde Türkiye'de çok az Amerikalı var. Onlardan birinin başına bir iş gelmesi, gazeteler için çok önemli bir olay. Nitekim mahkemede çekilen resim, ertesi gün gazetede çıkıyor. Turgut gazeteyi görünce «Ben şimdi mahvoldum. Semra beni eve almaz» demeye başlıyor. Turgut'un bütün keyfi kaçıyor. Ekip birkaç gün sonra Ankara'ya dönüyor. Dönünceye kaklar da, bir daha «Sosyal çalışma» yapmıyorlar.

Ankara'ya geliyorlar, Turgut eve giriyor. Semra gazeteyi görmüş. Belki de birileri Turgut'a kazık olsun diye ^göstermişler. Sabaha kadar Semra'nın sesi evden dışarı taşıyor. Komşular «Eyvah, Semra yine bir şeylere bozuldu galiba» diye gürültünün bitmesini sabırla bekliyorlar. Turgut «Karıcığım, vallahi ben girmeyecektim zaten. Amerikalılar istedi de, ayıp olmasın diye onları mecburen götürdüm» diyorsa da, derdini anlatması mümkün olmuyor... Olay bir süre sonra ister istemez kapanıyor.

Az önce de belirttiğim gibi, evde hep Semra'nın sözü geçerdi. Turgut evde kadın sözü geçmesine kendi ana baba evinden de alışıktı. Onun için, bu konuda fazla bir direnmesi olmamıştı. Aslında Turgut yumuşak adamdı. Kolay sinirlenmezdi. Kimseye kötülük yapmazdı. Kendi halinde, mazbut bir aile babası olmuştu. Ayrıca rahat bir insandı. Semra da rahattı. Örneğin üzerlerine başlarına pek dikkat etmezlerdi. Turgut o yıllarda oldukça bakımsız bir görünüm arzederdi. Giyim kuşam, onun için hiç önemli değildi ve bu tavrını başbakan olduktan sonra zorunlu olarak değiştirecekti. Ütülü pantolon giymezdi. Kravat takmaktan hoşlanmaz, taktığı zaman da boynuna bir türlü oturtamazdı. Bu rahatlık, eve gelip giden konuklara da yansırdı. Eve gelen konuklar bazen pijama, sabahlık ve fanila ile karşılanır, eve her gelenin ayağına da terlik giydirilirdi.

Semra ev işlerini hiç sevmezdi. Hatta yemek yapmasını bile bilmezdi. Örneğin bir kocaman tencere mercimek pişirir ve bu yemek evde beş altı gün süreyle yenirdi. Paraları olmadığı için, hizmetçi de tutamazlardı... Turgut ve Semra, iştahlı insanlardı. Yemek yemeyi çok severlerdi. Turgut yemeğe bir yumuldu mu, tabağa höpür höpür dadar ve doymak bilmezdi.



Evleri genellikle dağınıktı. Ortaya gelen bir şey bir daha yerine kolay kaldırılmaz, ama karı-koca bu durumdan rahatsız olmazdı. Semra'nın anası Azize hanım eve sık sık gelip giderken, Hafize hanım Korkut'la birlikte olmayı tercih ederdi.
Arada bir arkadaşlarıyla birlikte olduklarında, Turgut içkisini içer ve sigarasını yakardı. Düzenli sigara içerdi. Semra da içkisini ve sigarasını içerdi. Aslında evde sözü geçen Semra olduğu için, belli yerlere Turgut'u o götürürdü. Açıkçası, her erkek gibi Turgut karısından çok korkardı.

Semra da giydiklerine dikkat edenlerden değildi. Bir yere gidileceği zaman bulup buluşturur ve bir şeyler giyer, onları çengelli iğne ile birbirine tutturur, başına bir taç oturtur ve işini bitirirdi. Bazen çengelli iğneler kopar, dikkatsizce tutturduğu fermuarlar patlardı. Turgut'un o yıllarda bir tek takım elbisesi vardı. İstedikleri şeyi almaları mümkün değildi. Turgut'un maaşı, geçimlerine ancak yetiyordu. Her ikisi de fakir ailelerin çocuğu oldukları için, bu durumdan bazen yakınırlardı... İNŞALLAH ileride zengin olurlarsa, o zaman kaloriferli evde oturacaklar, Semra soba yakmak zorunda kalmayacak, hizmetçileri, terzileri olacaktı...

Semra'nın sonraki yıllarda edineceği kolye, küpe, yüzük, bilezik, broş gibi takıların hiçbirine, o günlerde sahip değillerdi. Bunları sadece düşlemeleri mümkün olurdu. Her kadın gibi, Semra da bunların özlemini içinde duyardı... Aradan yıllar geçip te başbakan karısı olduğu zaman, güzel takılar takmaya başladı. Ancak ne yazık ki bazı gazeteler bunları yanlış değerlendirdiler ve Semra'nın üzerinde bir seferde bilmem kaç milyonluk ziynet eşyası olduğunu yazmaya başladılar. Örneğin Semra'nın elinin resmini, parmaklarında mevcut yüzüklerle gazeteye basıp «Bu parmaklarda kırk milyon var» gibi şeyler yazmaktan bile çekinmediler. Oysa onun parmaklarında takılı olan şeylerin çoğu gerçek değildi. Hepsi de çok ucuz şeylerdi. Belki de işportadan alınmıştı.

Bu kitabın bu bölümüne kadar size çok kısaca Turgut ve Semra'yı anlattım. Onları aldım, evlendirdim. Çocukları da oldu. Şu anda 1950'li yılların ortalarına geldik. Peki bu arada ortanca birader Korkut ne yapıyor?.. Çünkü size arada sırada Korkut'u da anlatmak zorundayım. Semra kendisini hiç sevmese, hatta hiç konuşmasa bile. Korkut son derece büyük adam. Özal ailesinde çok önemli bir yeri var.

1950'li yıllarda Korkut evleniyor. Karısı Müjgan hanım. Korkut'un o yıllarda dinle falan pek bir ilgisi yok. Hatta-tam tersine, son derece uygar bir insan. İTÜ'yü bitirdikten sonra DSİ'ye giriyor ve Elazığ'da çalışmaya başlıyor. Sık sık Malatya'ya gidip geliyor. Karısı sarı saçlı, mavi gözlü, son derece modern bir kadın. Korkut ve karısı, dans etmeyi çok seviyorlar. Tango, vals, bolero... Malatya'da bir baloda dans müsabakasına katılıyorlar ve birincilik kazanıyorlar. Müjgan hanım ö yılların Malatya'sında bile kısa kollu elbiselerle geziyor. Hatta tutucu çevrelerde «Bu Korkut'un karısı amma da açık geziyor» diye dedikodular yapılıyor. Ama ne Korkut, ne de karısı bunlara' aldırmıyor. Modern ve çağdaş yaşamları sürüp gidiyor. Geziyorlar, dans ediyorlar, içki içiyorlar. Korkut Elazığ'da-fırsat bulursa, Cuma namazına gidiyor.

Hafize hanım Korkut'un evine rahatça girip çıkıyor ve karısı Müjgan'ı çok seviyor. Ona Semra gibi bakmıyor... O evde, Turgut'un evinin tersine, Korkut'un sözü geçiyor... Hafize hanım ve Korkut'un karısı, Malatya'nın en şık ve modern kadınları...

1957 yılında, DSİ Korkut'u Amerika'ya gönderiyor. Daha önce giden abisi Turgut gibi, Korkut ta orada meslek bilgisini ve görgüsünü arttıracak. DSİ Elazığ bölge başmühendisi Korkut, uzunca bir süre kalmak üzere devlet tarafından Amerika'ya gönderiliyor... Ve ondan sonra çok değişiyor.

Gittiği yer Amerika'nın Utah eyaletinde, Salt Lake City'nin hemen yakınında. Orada Bureau of Reclemation (Havza Düzenleme Bürosu)'nda çalışmaya başlıyor. Salt Lake City, Amerika'da ilginç bir yer. Bu kentte Mormon'lar var ve bütün kent bunlardan oluşuyor. Aslında Mormonlar, bütün Utah eyaletinde çok yaygın.

Mormon dediklerimiz, aslında hristiyan. Ancak kendilerini hristiyanlardan daha üstün görüyorlar. Bir anlamda tarikat... Allah'a ve İsa'ya inanıyorlar. Kutsal kitapları, Joseph Smith adlı biri tarafından yazılmış olan «Book of Mormon». İncil okumuyorlar. Kendi tarikatlarına son derece bağlı olan Mormonlar arasında papaz sınıfı yok. Ayinleri kilisede yapıyorlar ve kendi aralarında yönetiyorlar.

Bunların ilk görevi, Mormon tarikatını yaymak ve herkesi Mormon yapmak. Her Mormon, aylık gelirinin yüzde 10'unu kiliseye vermek zorunda. Başkalarını da Mormon yapmak amacıyla büyük paralar ve çok büyük çaba harcıyorlar. Utah eyaletine gittiğiniz zaman size mutlaka yanaşıp, hangi dinden olursanız olun Mormon yapmak için büyük atraksiyon yapıyorlar. Paraları çok bol... Amerika'da çok büyük yatırımlar yapmışlar ve büyük servetler elde etmişler. Birbirlerine son derece bağlı insanlar. Amerika'da parasal yönden en güçlü din grubu.

Çok önemli bir sloganları var.

«Bağlı olduğun dinsel hareketin güçlenmesi ve yayılması için, mutlaka paraya ve siyasal güce sahip olacaksın. Aksi halde başarılı olamazsın».

Mormonlukla Müslümanlık arasında büyük benzerlikler de var. Örneğin dinimizde haram olan içki, mekruh olan sigara, bu tarikatta kesinlikle yasak. Uyuşturucu da yasak. Bunun da ötesinde, Mormonlar zararlı olduğu gerekçesiyle ağızlarına kahve ve kolalı içkiler de koymuyorlar. Çay da içmiyorlar.

Müslümanlıkla bir benzer yönleri daha var... Çok kadınla evlilik, bu tarikatta serbest. Ancak Amerika yasaları buna izin vermediği için, çok evlilik yapmaları mümkün olmuyor.
Her Mormonun temel görevlerinden biri de, aylık gelirinin yüzde 10'unu tarikata vermek yanında, iki yıl suareyle misyonerlik yapıp tarikata yeni Mormonlar kazandırabilmek. Milyonlarca Mormon, Amerika'da para gücü en yüksek düzeyde olan insanlar.

Korkut Amerika'da bunların arasına düşüyor... Çünkü gittiği yer, Mormonların en yoğun olduğu Salt Lake City'nin hemen yanıbaşı... Ve bu tarikatın adamları, ilk günden başlayarak Korkut'a da çengel atıyorlar. Ona hemen ev buluyorlar, dostluk ve yakınlık gösteriyorlar. Komşusu Mr. Nelly ve diğer Mormonlar, genç Türk mühendisine çok büyük yakınlık gösteriyorlar ve onu da kazanmak için çaba harcıyorlar.
Korkut Amerika'da yalnızdır. Mormonların ilgisinden son derece mutludur ama Mormon olacak değildir. Mormonlarla uzun tartışmalara girer. Onlardan bu tarikatın özelliklerini dinlerken, kendisi de Müslümanlığı anlatmak ister. Ancak bilgisinin yetmediğini görür. Türkiye'den din kitapları istetir. Kendisinden önce ve sonra yurt dışına giden binlerce Türk vatandaşının itildiği yalnızlık ortamını şimdi Korkut Amerika'da yaşamaktadır... Bir arada yanına Fehim Adak gelir. Onu da devlet yollamıştır... Fehim Adak o günlerde de dincidir... Ve Korkut, Amerika'da Müslümanlığı keşfetmeye başlar.
Türkiye'ye döndüğü zaman, gerçek bir Müslüman olmuştur! İlk iş olarak karısı Müjgan hanımı örter... Sonra da annesi Hafize hanımı. Artık karşımızda, bambaşka bir Korkut vardır. Gerçi o günlerde Özal biraderleri hiç kimse tanımaz ama olsun. Korkut değişmiştir.

Kulaklarında hep Mormonların bir öğüdü vardır ve bunu hiç unutmayacaktır:

«Bağlı olduğun dinsel hareketin güçlenmesi ve yayılması için, mutlaka paraya ve siyasal güce sahip olacaksın. Aksi halde başarılı olamazsın».

Bu görüşü, bu sözü Turgut'a da aktarır. Turgut ona hak verir. Korkut Amerika'ya gidinceye kadar, dincilikte Turgut daha ileridedir. Dönüşte Korkut. Turgut'u geçmiştir... Ve hidayete ermesinde, Mormonların çok büyük rolü olmuştur.
Ailenin din yönünden en önde gelen bireyi, artık Korkut olmuştu. 1950'li yılların sonlarında, Atatürkçü annesi Hafize hanımı örtmeyi başarmıştı. Örtmekle de kalmamış, Alevi kökenli olan annesini Sünni yapıp Nakşibendi tarikatına sokmuştu. Tarikata Korkut, karısı ve Hafize hanımla birlikte, Turgut ta girmişti. Korkut'un yolunu izlemeyen tek kişi Semra'ydı. Tarikata falan girmedi. Girmeyeceği o kadar açıktı ki, Turgut bile ona böyle bir öneride bulunamadı... Daha sonra küçük birader, Yusuf ortaya çıkacak ve tarikata o da girecektir.

1950'li yıllarda İstanbul'un Zeyrek Camii'nde Abdül-aziz efendi adlı bir şeyh vardır ve Nakşibendi tarikatının lideridir. Aslen Kazan Türkü olan Abdülaziz efendi, o yıllarda «Kutup» olarak bilinmektedir. Başka bir deyişle, din açısından en yüksek mertebeye ulaşmış insandır. Şeyh efendi öldüğü zaman, onun yerine Bursa'lı şeyhlerden Mehmet Zahit Kotku hazretleri geçer ve yeni şeyh, karargahını İstanbul'un Fatih semtinde bir camide kurar. Müritler ve tarikat üyeleri, artık Fatih'e taşınmaktadır. Turgut ve Korkut biraderler de sık sık şeyh hazretlerinin elini öpmeye ve konuşmalarını dinlemeye gelirler. Ondan ışık alırlar. Şeyh efendi indinde, bu iki okumuş mühendis biraderin özel bir yeri olur. Hatta sonraki yıllarda, Kotku hazretleri bazen biraderleri ziyarete gelir. Onlarla özel sohbetlerde bulunur.

Kotku hazretleri 1980 yılında ölünce, yerine damadı olan Esad Coşan hazretleri geçer. Coşan efendi bir yanda Nakşibendi tarikatının şeyhliğini yaparken, öte yandan da 12 Eylül Atatürkçüleri, kendisine yıllar boyunca İlahiyat fakültesinden maaş öderler. Coşan bu fakültede öğretim üyesidir.

Mehmet Zahit Kotku, şu anda Süleymaniye camiinde gömülü. Böyle yerlere ve özel türbelere gömülmek, ancak bakanlar kurulu kararnamesiyle olur. Acaba şeyh hazret-* leri hakkında böyle bir kararname var mıdır? Varsa bunu 12 Eylül öncesindeki Demirel hükümeti mi, yoksa Atatürkçü 12 Eylül yönetimi mi çıkarmıştır? Bu soruların cevabı, gün gelecek ve elbette ortaya çıkacak... Sonra 1987 yılında Hafize hanım öldü ve Süleymaniye camiinde şeyhinin ayak ucuna gömüldü. Bu sırada oğlu Turgut, bu ülkenin başbakanı olmuştu. Turgut, anasının türbeye gömülmesi için gerekli bakanlar kurulu kararnamesini hazırladı. Ancak kararnamenin, cumhurbaşkanı tarafından imzalanması gerekiyordu. Atatürkçü cumhurbaşkanımız Evren, acaba bu konuda ne gibi bir tepki gösterirdi? Acaba Turgut'a kızar ve «Ne münasebet?.. Burası lâik bir ülkedir ve ben bu ülkenin cumhurbaşkanıyım. Sizin anneniz bile olsa, ben böyle bir kararnameye imza atmam. Osmanlı döneminde değiliz sayın başbakan. Rahmetli anneniz normal bir vatandaş gibi gömülsün» der miydi?.. Belki derdi ama demedi... Ve önüne gelen kararnameyi, hiçbir sorun çıkarmadan imzaladı. Hafize hanım, şimdi şeyhinin ayak ucunda yatıyor. Allah rahmet eylesin.

Ben burada bir şeyi merak ediyorum. Acaba bundan sonra da türbelere gömülmek isteyen vatandaşlar olursa, devlet onlara ne cevap verecek?

Turgut 1983 yılında başbakan oluncaya kadar, tarikatla sıcak ilişkisini her zaman sürdürdü. Ancak bundan sonra ilişkisini zorunlu olarak kesti. Resmen kesilen bu ilişki, şimdi herhalde inanç düzeyinde devam ediyor.
Burada bir noktayı daha belirteyim. Kaynanasını hiç sevmeyen Semra, Hafize hanım öldüğü zaman papatyaları ile birlikte Çin gezisindeydi. Cenazeye yetişmesi ne yazık ki mümkün olmadı. Galiba uçak bulamamıştı. Yoksa geziyi yarıda keser ve cenazeye mutlaka yetişirdi. Kısmet değilmiş.

Söz tarikattan ve Hafize hanımdan açılmışken, size bir şey daha iletmek istiyorum. Alevi kökenli olan Hafize hanım, Turgut ve Korkut biraderlerin etkisiyle 1950'li yılların sonunda Sünni mezhebini kabul etti ve Nakşibendi oldu. O dönemden sonra, eskinin modern kadını Hafize hanım artık yoktu. Bambaşka bir insan olmuştu.

Evet, 1950'li yılların sonunda Turgut EİEİ'deki görevine devam ediyor. Dönemin başbakanı Adnan Menderes, genç mühendis Süleyman Demirel'i DSİ genel müdürü yapmış. Demirel o günlerin Türkiye'sinde görülmemiş bir biçimde, otuz yaşında genel müdürlük koltuğuna oturmuş. O sırada Korkut, Elazığ'da DSİ'de çalışmaya devam ediyor. İki birader de Amerika'ya gidip gelmişler. Korkut iyice dinci olmuş. Turgut ta öyle...
Bu arada bir olay oluyor ve yaptığı bir hatadan ötürü, Korkut Ankara'ya atanıyor. Bu işlemi yapan, Demirel... Korkut kendisine yapılan bu davranışı hazmedemiyor ve ciddi bir bunalıma giriyor. Artık sürekli olarak Kur'an-ı Kerim okumaktadır. İçkiyi tümüyle bırakmıştır.

1959 yılında Turgut yedeksubay olur. Yedeksubaylığını Ankara'da, şimdi Etlik yolu kavşağında bulunan eski Ordonat okulunda yapmaktadır. Burada üniforma giyer. Ancak üniforması uzun gelmiştir. Kollan ve paçaları iyice kısaltılır. Bir süre sonra 27 Mayıs 1960 ihtilâli olur ve Demokrat Parti iktidarı sona erer. O günlerde Turgut, Korkut ve Demirel Demokrat Partilidir. Turgut ihtilâle ve partisinin başına gelenlere çok üzülür.

Yedeksubay öğrencisi Turgut, Ordonat okulunda genellikle mühendislerin ve torpillilerin yer aldığı özel sınıfa verilir. Diğer öğrencilerle birlikte sık sık okuldan kaçmakta ve eve gitmektedir. Bir gün yine tel örgülerden kaçarken, tabur komutanı durumdan haberdar olur. Aksilik bu ya, Turgut o sırada tellerin arasına sıkışmıştır. Tabur komutanı iyi adamdır. Kendisini kurtarır ve bir uyarıda bulunur... «Oğlum galiba yine günleri şaşırdın. Bugün Çarşamba... Öğleden sonra zaten izinlisin. Ne diye tel örgülerden kaçmaya kalkışırsın?» diye sorar... Tel örgülerden kurtulan Turgut, nizamiyeden çıkıp gider.

İhtilal yönetimi, asker kaçağı durumuna düşmüş olan DSİ gene! müdürü Demirel'i, Turgut'tan bir dönem sonra askere alır. Onu da Ordonat okuluna verirler. Okul dönemini bitiren Turgut, Genelkurmay Araştırma, Geliştirme Dairesi Başkanlığı emrine verilmiştir. Aynı zamanda, Ordonat okulunda kendinden sonraki döneme matematik dersi verecektir. Ders verdiği yedeksubay öğrencilerden biri de Demirci'dir. Turgut askerlik görevini yaparken aynı zamanda ODTÜ'de de matematik dersleri verecek, orada bendenizin de matematik hocası olacak ve Emin Çölaşan adlı matematik dehasını bu vatana kazandırmakta önemli bir rol oynayacaktır!

Asteğmen Turgut ciddi bir askerdir. Yedeksubay öğrencilerin sınıfına girmeden önce «Dikkat» komutu verilir. Bütün öğrenciler, Turgut'a ayağa kalkar. Demirel de kalkar. Turgut kürsüye doğru yürür ve sert bir sesle «Merhaba arkadaşlar» diye seslenir. Bütün sınıf hep bir ağızdan «Sağol» diye cevap verir. Turgut «Siz de sağolun» der ve sınıfı oturtur. Tabii bütün bunlar olup biterken/Turgut ve Sülü, içten içe gülerler. Çünkü o güne kadar hep Turgut, Demirel'e ayağa kalkmıştır. Demirel onun abisi ve büyük saygı duyduğu bir insandır. Oysa şimdi ayağa kalkma sırası Demirel'e gelmiştir. Ah bu askerlik, ah bu üniforma!

Turgut'un Ordonat okulunda yedek subay öğrenci olduğu 1960 yılında, okulun kurmay başkanı olan bir kurmay albay vardır. Bu kurmay albay, yedeksubay öğrencilerle sohbet etmeyi ve fırsat buldukça onlara uzun nutuklar atmayı çok sever. Onları sık sık toplar ve sıkı bir «Esas Duruş» çektikten sonra konuşmaya başlar. Turgut, böyle uzun konuşmalardan hiç hoşlanmaz. Sonraki yıllarda bu kurmay albay ile çok yakın ilişkilere gireceğini o günlerde elbette ki bilmemektedir. Kurmay albayın adı, Kenan Evren'dir.

Askerlikteki bütün formaliteler ve disiplin Turgut'u çok sıkar. «Bütün bunlara ne lüzum var?» diye konuşup durur. Gerçekten de gerek olmadığını, başbakan olduktan sonra kanıtlayacaktır. Üzerinde kısa kollu, yakası açık gömleklerle askeri kıtaları başbakan sıfatıyla denetleyecek ve dünyanın yıkılmadığını gördükten başka, bir tabuyu; kendince yıkacaktır. Turgut her zaman rahat adamdır ve> kuralları sevmez. Hele devletin kurallarını hiç sevmez. Birtakım kuralları yıkmaya daha o yıllardan kararlıdır ama elinde yetki ve güç yoktur ki... Kafasına taktığı şeyleri, başbakan olunca gerçekleştirmeye başlayacak ve birçok kavramı allak bullak etmeyi becerecektir.

27 Mayıs ihtilalinden hemen sonra, 1960 yılı sonlarında Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu. Yapımı yeni biten bugünkü TBMM binasının bir bölümü, bu kuruluşa verildi. Türkiye'de ilk kez planlama deneyimi başlıyordu. Elde yeterince yetişmiş eleman yoktu. Bazı teknik adamları buraya toplamaya başladılar. Asteğmen Turgut ta, burada görevlendirildi. Yedeksubay okulunu Turgut'tan bir sonraki dönemde bitiren Demirel de, Genelkurmay tarafından bu yeni kuruluşa verildi. Bunlar askerliklerini, Planlama'da yapacaklardı...

Turgut, Sülü ve Saim Evizi adlı bir mühendis, Planlama'da «Özel Birim» adlı yerde çalışmaya başladılar. Üçü aynı odada oturuyordu. Ayın ilk günü maaş almak için Genelkurmay'a giderken üniforma giyiyorlar, onun dışında sivil geziyorlardı. Bu aşamada Sülü ve Turgut, TBMM'nin hemen yanında bulunan ODTÜ'de ders vermeye başladılar. O yılların ODTÜ'sü, TBMM bahçesine kurulmuş barakalardan oluşurdu ve öğrencilerden biri de bendenizdim. Matematik hocam Turgut'la ilk kez bu barakalarda tanıştım ve geliştirdiğim yeni kopya yöntemleriyle kendisini illet etmeye 1960 yılında başladım.

Doğrusunu isterseniz, matematik hocamın böylesine yetenekli bir insan olduğunu o günlerde hiç anlamamıştım. Sonradan gösterdiği üstün performans, hayatımın her aşamasında beni son derece mutlu etti ve onunla gurur duydum. Her şeyden önce, kendisinin o günlerde hiç parası pulu yoktu. Mal mülk sahibi de değildi. Hastalandığı zaman, Amerika'da tedaviye gidemezdi. Elinde devletin örtülü ödeneği yoktu. Fazladan üç beş kuruş kazanıp ta Semra'ya verebilmek için, ODTÜ'de bizim gibi tiplerle uğraşmayı bile göze almıştı... Evet, hocam son derece yetenekli bir insandı. Biz kendisindeki büyük yeteneği o günlerde hiç anlamamıştık. Örneğin Türk ekonomisinin nasıl kurtarılacağını, enflasyonun nasıl düşürüleceğini çok iyi bilirdi. Biz bunları o günlerde düşünemezdik ki...

O günlerin ODTÜ'sü, gerçekten ilginç bir yerdi. 1989 Türkiye'sinin üç büyük partisinin genel başkanı, o günlerde bizim hocamızdı. Turgut Özal, Erdal İnönü ve Süleyman Demirel... Korkut ta ODTÜ'de ders vermeye başlamıştı. Öğrencilerimiz arasında çok yetenekli gençler vardı. Özal biraderlerin dayıoğlu yetim Hüsnü, Ekrem Pakdemirli ve Ahmet Kurtcebe Alptemuçin gibi büyük devlet adamları, hep o günlerde bizim aramızdan fışkıran değerlerdir. Gerçi bunlar öğrencilik döneminde hiç ortalıkta olmayan silik tiplerdi ama olsun varsın... Özellikle yetim Hüsnü ve Ekrem, fakir aile çocuklarıydı. Ekrem, geçimini sağlamak için Ankara Koleji'nde belletmenlik yapar, geceleri orada yatar, yemeklerini orada beleş yer ve gece küçük çocukların başında durup onlara nezaret ederdi. Ayrıca Kolej bebelerine saati on liradan matematik dersi verip yolunu bulurdu.

Sonra Allah bunlara «Yürü ya kulum» dedi ve bunlar hızla yürüdüler. Ekrem, Kurtcebe Ahmet ve yetim Hüsnü, bütün ANAP'lılar gibi yürüdüler. Dediğim gibi, hepsi de yetenekli çocuklarmış. Para kazanmayı çok iyi bilirlermiş. Biz bu değerleri, ANAP kuruluncaya, kadar keşfetme yeteneğinden ne yazık ki yoksun kaldık.

1960'lı yılların başında Özal biraderler, sadece devlet memurudur ve ay sonunu güçlükle getiren insanlardır. Çocukları olmuştur. Turgut'un Zeynep ve Ahmet adlı tosunları büyümektedir. Efe henüz yoktur. Karıları da çalışmamaktadır. Semra, EİEİ'deki daktiloluk görevinden çoktan ayrılmıştır. Biraderler, her ayın sonunda ister istemez para hesapları yaparlar. O günlerde enflasyon falan da yoktur ama, yine de ay sonunu rahat getirmeleri mümkün olmaz. Bu durumda önce Allah'a, sonra tarikatlarına sığınırlar ve İslam dininin onlara verdiği inançlarla yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Kanaat etmesini bilirler. Ama kafalarında hep bir şey vardır... Bir gün siyasal güç sahibi olmak ve bol para kazanmak... İNŞALLAH gün gelecek, her ikisine de kavuşacaklardır. Güce ve paraya...

1961 yılında Turgut askerlik görevini bitirir ve yeniden EİEİ'ye döner. Ondan altı ay sonra terhis olan Demirel, artık devlet görevi yapmayacaktır. Hem serbest ' çalışacak, hem de yeni kurulan Adalet Partisi'ne girip siyaset yapacaktır. Demirel bu dönemde müteahhitlik yapmaya başlar. Bazı kasabaların elektrik ve su işlerinin müteahhitliğini üstlenir. Ereğli Demir-Çelik lojmanlarını yapıp iyi para kazanır. Ayrıca Amerikan Morrison firmasının temsilcisi olur.

Kaynakça
Kitap: Turgut Nereden Koşuyor?
Yazar: Emin Çölaşan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Turgut Özal Nereden Koşuyordu?

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir