Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

William "Bill" Jeffersan Clinton

Burada Dünyayı Yöneten Kişiler ve Gizli Örgütler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

William "Bill" Jeffersan Clinton

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Tem 2012, 14:43

William "Bill" Jeffersan Clinton

19 Ağustos 1946 Hope-Arkansas doğumlu olan William “Bill” Jeffersan Clinton, ABD’nin 42. başkanıdır.

1993-2001 yılları arasında ABD Başkanlığı görevini sürdürdü. Başkan seçilmeden önce Arkansas’ın 50. ve 52. valisi olarak 12 yıl kadar görev yaptı.

1968 yılında Rodos Bursu’yla Arkansas Üniversitesi Hukuk Bölümü’nden mezun oldu. Pek istekli olmaksızın yürüttüğü öğretim üyeliği sırasında, kısa süre politikaya ara verdi. Rodos Bursu’yla Oxford Üniversitesinde okudu. 1973 yılında Yale Üniversitesi’nde Hukuk Eğitimi aldıktan sonra politikaya atıldı. Hillary Rodham Clinton ile 1992 yılında evlendi.

1947 İllinois doğumlu olan Hillary Clinton Yale Üniversitesinden mezun oldu. Avukatlık ve New York Senatörlüğü yaptı. 2008 seçimlerine Demokrat Parti’nin başkan adayı olarak katıldı, seçilemedi.

Başkan Obama’nın İlk Dışişleri Bakanlığı’nı üstlendi.

“İsrail için ölürüm”

“Bili Clinton, Kanada’nın Toronto kendinde çocuklar yararına hayır toplantıları düzenleyen Toronto Haddassah-WİZO kuruluşunda yaptığı konuşmada sözü Ortadoğu sorununa getirdi.

Bili Clinton: “Irak’ın saldırması halinde İsrail için silahlanıp savaşacağını ve gerekirse ölebileceğini söyledi.

Irak, Ürdün nehrini geçip İsrail’e girerse, hemen elime bir silah alıp cepheye koşarım. Savaşıp ölürüm” dedi.”

“Geleceği beraber inşa edeceğiz”

“ABD Başkanı Clinton, TBMM’ye hitabında Mustafa Kemal Atatürk ve Turgut Özal’ın ‘vizyonunu’, Cumhurbaşkanı Demirel ve Başbakan Bülent Ecevit’in liderliğini övdü. Ege ve Kıbrıs sorunlarının çözümünde hem Türkiye’nin, hem bölgenin istikran için kritik önem taşıdığına işaret etti.

Refahın arttığı, çatışmaların azaldığı,hoşgörünün güçlü inancın ayrılmaz bir parçası, terörizmin ise bu güçlü inancın bozulması sayılacağı; insanların inançlarının peşinden gitmek ve kendi miraslarına sahip çıkmakta özgür olacağı; kadınların eşit saygı göreceği; milletlerin geleneklerini korumak ile dünya hayatına katılmak arasında bir çelişki algılamayacağı ve özel olarak da, çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin olmayan ülkelerle ortak olacağı bir gelecek. Beraber inşa edeceğimiz bu gelecek, Türkiye’nin kendi evinde demokrasisini derinleştirmesiyle başlayacaktır.

Yunanistan da barış uğruna ve Türkiye’nin geleceğinin Avrupa’da olduğunu daha önce hiç olmadığı kadar kabul ederek bazı riskler alıyor diyerek bu yakınlaşmanın Kıbrıs’ta bütün taraf 1 arın temel çıkarlarını kolaylaştırması umudunu yineledi.

Berlin Duvarı’nın on yıl önce yıkıldığını hatırlatan Clinton, Avrupa’nın Birliğini tamamlamasının en iyi yolunu, “Bütün Güneydoğu Avrupa’nın 1999’da ve gelecek yıllarda Avrupa fikrine ve kurumlarına katılımını sağlamak” diye tamamladı ve “Bu Sırbistan’da demokrasi demektir. Ege’de barış demektir. Avrupa Birliği’ne tam olarak kabul edilen başarılı, demokratik bir Türkiye demektir.”

Atatürk’ün Türk gençliğine, yenilenme içinde olmayı önerdiğini belirten Clinton sözlerini, bütün konuşmasını özetleyen şu sözlerle bitirdi ve milletvekilleri ayakta karşıladı:

“Şimdi önümüzde sınanmayı bekleyen yeni bir yüzyıl var. Türkiye, bu Meclis’in temsil ettiği ve hala da buradan yayılan demokratik devrimi derinleştirerek kendi halkına hizmet etmekten fazlasını yapabilir. Dünya’ya ilham verebilirsizin.”

21. yüzyılın vizyonu

“Clinton 31 Ekim 2003’te Yale Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada 21. yüzyılın vizyonunu şöyle ortaya koydu;

“Dünya Karşılıklı Bağımlılıktan Küreselleşmeye Geçecek.

Küreselleşme Amerika’ya muazzam yararlar sağladı ama küresel düzenin geleceği şimdi tehdit altında.

Karşılıklı bağımlılığa dayanan dünya bugün istikrarsızlığa sürüklenmiş durumda, çünkü karşılıklı bağımlılığın olumlu sonuçlarının olumsuz sonuçlarının önüne geçeceği bir küresel düzen kurulabilmiş değil. Küresel düzenin bu haliyle sürdürülmesi olanaksız.

21. yüzyılın büyük misyonu karşılıklı bağımlılıktan küresel bütünleşmeye geçmek ve gerçek anlamda bir küresel toplum yaratmaktır. Taşınan sorumlulukların ve sağlanan yararların paylaşıldığı, ortak değerlere sahip bir küresel toplum oluşturmalıyız. Bu hedefe varmak için ilk olarak küresel güvenliği sağlayacak bir anlaşma gerçekleştirmeli, Ortadoğu’da barışı sağlamalı ve teröre karşı ortak bir savaşı sürdürmeliyiz.

İkinci olarak küresel işbirliğini ve barışı sürekli kılacak küresel kurumlan ve kuralları yaratmalıyız.

Üçüncü olarak küreselleşmenin nimetlerinin adil biçimde paylaşılacağı bir küresel ekonomi ve ticaret düzeni oluşturmalıyız.”

ABD’nin üstün askeri gücüyle bugün Dünya’da çıkabilecek savaşları kendi başına kazanabileceğini ama barışı tek başına sağlayamayacağını belirten Clinton, çıkar yolun ABD’nin diğer ülkelerle kapsamlı bir işbirliğine gitmesi olduğunu vurguladı. Clinton, Irak’ta güvenliğin sağlanması ve demokrasinin kurulması için Birleşmiş Milletler’in devreye girmesinin denenebileceğini ve ABD’nin bu işi tek başına başarmasının olanaksız olduğunu da kaydetti.”122

Türkiye konusunda sekiz öneri

“Amerika’nın dış politikasında etkili olan Washington Enstitüsü’nün Bağımsız Başkanlık Çalışma Kurulu Ortadoğu’da Barış ve Güvenliği Yapılandırma başlıklı raporunda Türkiye’ye geniş yer ayırdı. ABD Başkanı Clinton’a ve ABD Kongresine, Türkiye ile sağlam güvenlik bağlarının büyük önemini hatırlattı. Rapor’da yer alan sekiz öneri şöyle sıralandı:

İçişlerine karışma

ABD İkili ilişkilerde Türkiye’ye yönelik diplomasisini ana konulara odaklanmalı, bunu yaparken Türk iç politikası ile oynamaktan özellikle kaçınmalı, “iç işlerimize karışıyor” diye tepki almamaya özen göstermeli.

Batılı Değerlere Desteğe Sürdür

ABD, aynı zamanda Türk-ABD ilişkilerinin ana unsuru olan Türkiye’deki batılı değerlere verdiği önemi savunmaktan geri durmamalı ve bu değerlere verdiği geleneksel desteği sürdürmeli.

Askeri İşbirliğini Arttır

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye’nin batı yanlısı garantörü olarak oynadığı rol göz önünde bulundurularak, sağlam bir Türk-Amerikan Güvenlik bağı oluşturulmasına önem verilmeli. Bunu sağlamak için, Türkiye ile güvenlik bağlarının öneminin Kongreye anlatılması gerekir.

AB Üyeliğine Gayret Et

İslamcıların yönettiği Türkiye’nin yarattığı sorunlar karşısında ABD’nin çıkan, Türk devletinin batıya daha sıkı bağlanmasını gerektirmektedir.

ABD Türkiye’nin , Batı Avrupa ile daha yakın ve sıkı bağlar kurmasını etkin biçimde desteklemelidir.

İsrail ile Yakınlaşmayı Destekle

ABD, 1996 yılında imzalanan beş anlaşma ile hayata geçirilen, Türk İsrail savunma ve ekonomi işbirliğine destek verdiğini çok açık biçimde belirtmeli ve bu işbirliğinin artması için gayret göstermeli.

Türkiye’nin Stratejik Önemini Hatırla

Irak konusunda Türkiye’nin rolü hayati değer taşımaktadır. Irak’ın kuzeyini denetlemek ve Saddam’ı kontrol için yapılan işbirliğinin devamını sağlamak gerekmekte. Türkiye’nin Körfez Savaşı sırasındaki fedakarlıkları da göz önünde bulundurulmalı.

Yunanistan-Türkiye ilişkilerine dikkat et.

ABD, Türkiye ile Yunanistan arasında giderek kötüleşen ilişkilere dikkat etmelidir. Bu iki müttefik arasındaki ikili gerginlik doruk noktasına tırmanmıştır.

ABD Kıbrıs, Ege ve iki ülke arasındaki öteki sorunlarda etkin rol oynamalı.

Refah Partisi’ne Destek Sağlama

Bu kapsamda ABD’nin, Türkiye’deki İslami harekete politik yarar sağlayacak söz ve davranışlardan kaçınacak bir tutum izlemesi çok önemlidir.”

NATO, Stratejik Konsepti ve Clinton Atatürkçülüğü’nü dayatıyor

Başkan Bili Clinton’un ağırlığını olağanüstü derecede hissettirdiği 23-24 Nisan 1999 Washington Zirve toplantısında Yeni NATO Stratejik Konsepti 19 NATO üyesi ülkenin devlet ve hükümet başkanları tarafından imzalanmıştır.

Clinton yönetiminin hızla kabul ettirme başarısını gösterdiği, NATO’nun Yeni Stratejik Konsepti’nde ABD açısından üç temel öğe hayati derecede önem taşıyor.

Birinci öğe: ABD; Irk ayrımı, kitle imha silahlan, uluslararası terör ve uyuşturucu kaçakçılığını yeni NATO Stratejik Konsepti kapsamına aldırarak Küresel Stratejisi’nin NATO aracılığı ile gerçekleştirilmesini kabul ettirmiş oluyor.

İkinci öğe: ABD; NATO’nun ‘alan dışı’ (Out Of Area) harekatlarla da görevlendirilmesini kabul ettirmiş bulunuyor.

Üçüncü öğe: ABD; Birleşmiş Milletler kararlarına bağlı olmaksızın, askeri harekat kararlarını NATO’nun vermesini kabul ettirmiş bulunuyor.

Sözü edilen tehditlerin askeri ve askeri olmayan nitelikte olması bir yana her zaman, her yerde mevcut olduğu, mevcut olmasa da rahatlıkla ABD tarafından mevcut hale getirileceği dünyaca açıkça görülmüş bulunuyor.

NATO’da egemen askeri, teknolojik ve ekonomik gücün ABD’de olduğu göz önüne alındığında, Washington yönetiminin sadece bu tehditleri kullanarak Küresel Stratejisi’nin NATO aracılığı ile dayattığı kolayca anlaşılır.

ABD’nin NATO Kuvvetlerinin ‘alan dışı’ kullanılması Türkiye’nin ABD Küresel Stratejisi’nin uygulanmasında taşeron olarak görev üstlenmesini ve bölge merkezli güç politikalarının önünün kesilmesini veya bu politikaların NATO güdümüne girmesini gerektirecektir.

ABD’nin, NATO Kuvvetleri’ni Birleşmiş Milletler Karan yerine kendi kararlan ile kullanması Küresel Stratejisi doğrultusunda güdümüne alması anlamına gelmektedir.

Başkan Clinton, Kosova Savaşı’nda bu öğeyi doğrudan uygulamış ve NATO Kuvvetleri’ne Yogoslavya’nın stratejik hedeflerini nükleer başlıklı bombalarla vurdurmuştur. Katliamlara başvurmuştur. NATO ülkeleri de, Türkiye de dahil olmak üzere hava, kara ve deniz operasyonlarına katılmıştır.

ABD ve Balkanlar

ABD; Yugoslavya’yı daha 1990’lardan itibaren Balkanlar üzerinden Avrupa’yı tehdit eden bir ‘haydut devlet’ olarak görmüştür.

ABD’nin 21. yüzyıl için saptadığı, Milli Güvenlik Stratejisinde Balkanlar öncelikli ve önemli bölge olarak değerlendirilmiştir.

Bu strateji’ye bir anlamda stratejik eylem planı olarak hazırlanan NATO’nun yeni Stratejik Konsepti devreye sokularak ABD fiilen Balkanlar’a inmiştir.

ABD için Balkanlar bölgesi; Balkanları ve Güney Doğu Avrupa ülkelerini kapsamaktadır. ABD, Balkanları; Balkanizasyon’a tabi tutacaktır. Kosova, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya birbirinden koparılmıştır. Sırbistan hariç tümü NATO’ya alınmıştır.

ABD; NATO’nun yeni stratejik konsepti ile bu sonucu elde etmiştir.

Nitekim Başkan Clinton NATO’nun Yeni Stratejik Konseptin, Kosova’da harekete geçirilip Sırbistan’ı hizaya getirmek amacıyla kullanılacağını, 23-24 Nisan Washington zirvesinden bir hafta kadar önce 15 Nisan 1999’da San Francisco’da yaptığı bir konuşma ile çok açık bir biçimde ortaya koyuyordu:

“Bazılarının dediği gibi Kosova ya da Bosna ya da benzer yerlerde sınırların tekrar çizilmesi, halkın yeniden yerleştirilmesi gibi konular beraberinde daha vahim sonuçlar getirecektir.

Balkanların etnik ve bölgesel yapısı o kadar karmaşıktır ki, bu tür bir yaklaşım ortalığı daha da karıştırır. Öyleyse ilk aşamada çözüm, değişik etnik grupların birlikte, barış ve güvence içinde yaşamalarını sağlamaktır.

Ancak Kosova, Sırbistan, Bosna ve Hırvatistan gibi ülkeler için en kalıcı çözüm, değişik etnik grupların birlikte, barış ve güvence içinde yaşamalarını sağlamaktır.

Ancak Kosova, Sırbistan, Bosna ve Hırvatistan gibi ülkeler için en kalıcı çözüm, bu ülkelerin bir süreç içinde Avrupa ile bütünleşmesidir.

Sonuçta, Kosova için istenmesi gereken ‘bağımsızlık' değil, ‘karşılıklı bağımlılık’tır.”

Clinton aynı konuşmada şunları da söylemiştir: “Rusların Afganistan’a müdahalesini durdurmak için, düşmanımın düşmanı benim dostumdur.” diyerek o zaman Taliban’ı destekledik. Şimdi ise Taliban’ın durdurulmasına çalışmaktayız.

Clinton Atatürkçülüğü

İşte Clinton yönetiminin dayatmalarıyla yürürlüğe sokulan ABD’nin Yeni NATO Stratejisi’ne yönelik olarak NATO’ya övgüler düzülmesi ve Türkiye’nin NATO’suz ayakta duramayacağı düşüncesinin kökleştirilmeye çalışılması dikkat çekiyor. Yeni Atatürkçülük adına NATO’culuk, başka bir deyimle de Clinton Atatürkçülüğü yapan çevreler 23-24 Nisan 1999’da kabul edilen NATO konseptiyle herhalde Atatürkçülüklerinden gurur duyuyor olmalıdırlar. NATO’nun sorumluluk alanı dışında da müdahalede bulunmasının ve NATO’nun BM Kararlarına bağlı kalmaksızın müdahale karan almasının itirazsız kabul edilmesi, bu çevreleri memnun etmiş görünüyor. Bu çevreler, NATO’nun; emperyalizme karşı bir devrimle kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarıyla bağdaşmadığını yazan ve söyleyenlere sürekli kulaklarını tıkıyorlar.

Bu çevreler yeni NATO konsepti ile, Atatürk’ ün “Yurt’ ta barış, dünyada barış” ilkesi arasında bağlantı kurarak, haklılıklarını kanıtlamaya da çalışıyorlar.

Konseptin kabul edildiği 1999 yılında deprem için Türkiye’yi ziyaret eden Başkan Clinton’ın TBMM’de ayakta alkışlanması, talimatlar vermesi ve 1999 AB Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye alınması için sözde olağanüstü destek vermesinden sonra Clinton Atatürkçülüğü tavan yapmıştır.

Clinton’ın müdahale doktrini her şeyi açıklıyor

“Kosova’daki, NATO Harekatı’nın ardından bu tür insani nedenli operasyonlar konusunda “Clinton Doktrini” adıyla gündeme giren politikanın esasları, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Danışmanı Sandy Berger tarafından açıklandı. Berger bir Konferansta “Clinton Doktrini”nin üç esasını şöyle sıraladı: Bir etnik grubun sistematik şekilde yok edilmeye çalışılması, ABD’nin çıkarlarının ciddi şekilde tehlikeye atılması, ABD’nin askeri kapasitesinin sorunu çözebilecek güçte olması.

Sandy Berger, Kosova’da olduğu gibi bu üç koşulun yerine gelmesi halinde, ABD’nin müdahaleden kaçınmayacağını belirtti.”

NATO genişleyecektir

Başkan Clinton, Beyaz Saray’da 3 Temmuz 1997 tarihinde yaptığı konuşmada NATO’nun genişlemesi meselesine değinmiş ve “Avrupa’ya tarihte ilk defa özgür ve bölünmemiş bir şekilde var olma şansını vermeliyiz” demiş ve konuşmasına şöyle devam etmiştir:


“Madrid’deki NATO Zirvesi’nde, Orta Avrupa’dan bazı yeni demokrasileri üyeliğe davet ederek insan özgürlüklerini güvence altına alma yolunda tarihi bir adım atmış olacağız. Rusya ve Ukrayna’nın NATO ile bağ kurması ve birçok Avrupa ülkesinin dâhil olduğu Barış İçin Ortaklık kuruluşunun da gayretleriyle, Avrupa’da ulus-devletlerin ilk ortaya çıktığı günden beri ilk defa bölünmemiş, demokratik ve barışın hüküm sürdüğü bir kıta yaratmaya çabalıyoruz.

NATO genişlemesinin değer ve menfaatlerimize uygun olduğuna dair gerekçelerimiz şunlardır: Birincisi, teşkilat daha da kuvvetlenecek ve Avrupa güvenliğine yönelik tehditlere daha rahat göğüs gerecektir. 20. Yüzyıl bize hiçbir şey değilse bile tek bir ders öğretti. İstikbalimiz, Avrupa’nın istikbali ile kaçınılmaz bir şekilde iç içe geçmiştir.

Avrupa’nın yeni demokrasilerini de içine alan bir NATO, üyelerini koruma ve barışı tehdit eden ihtilafları çözme konularında daha muktedir olacaktır. Çekler ve Polonyalılar, Körfez Savaşı’nda Amerikan askerlerinin yanında yer aldılar. Hâlihazırda Çek Cumhuriyeti, Polonya, Macaristan, Romanya, Baltık ülkeleri ve NATO‘ya katılmak isteyen diğer birçok Orta Avrupa Ülkesi, Bosna’daki NATO Barış Gücü Kuvvetleri’ne asker vermektedir.

İkincisi, NATO’nun genişlemesi, Avrupa’daki demokratik kazanından emniyete alacaktır. NATO, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa'nın batısı için yapmış olduğunu, bugün doğusu için de yapabilir. Özgürlük ve refahın yerleşerek büyüyüp serpilmesi için gerekli ortamı temin edebilir.

Üçüncü olarak genişleme, teşkilatın muhtemel üyeleri arasındaki çeşitli anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözümlenmesinde etken olacaktır. Bu durum, Avrupa’da başka çatışmaların patlak vermesi ihtimalini azaltacaktır. NATO üyeliği ihtimali, Orta Avrupa ülkelerinin komşularıyla ilişkilerini geliştirmesine ve sınır ve etnik ihtilaflıların çözülmesine daha şimdiden katkıda bulunmaktadır. Bu ihtilaflardan bir tanesi bile farklı zaman ve şartlar altında, rahatlıkla çatışmaya dönüşebilirdi.

Ve nihayet, NATO genişlemesi sayesinde, II. Dünya Savaşı sonunda Stalin’in Avrupa’ya çekmiş olduğu suni çizgiyi silmiş olacağız. Artık NATO, Avrupa’nın istikrarsızlık içinde ayrı kalması yerine, güvenlik içinde bir araya gelmesine yardım edecektir.

NATO’nun kapısı, ortaklık sorumluluklarını yüklenmeye istekli herkese açık kalmalıdır ki Avrupa’nın eski bölünmüşlüklerine bir yenisini ilave etmeyelim. Bu açıdan, Madrid’de NATO üyelerinin vereceği karar, bir defaya mahsus olmamalıdır.

Bazı kesimler, üyeliğe davet edilen Orta Avrupa ülkelerinin henüz buna hazır olmadığını iddia ediyorlar. Ancak kesinlikle yanılıyorlar. Üyelik için düşündüğümüz ülkeler, bizim değer ve beklentilerimizi paylaşan ülkelerdi. Bunu tekrar tekrar göstermişlerdir. NATO üyelerinden talep edilenleri yerine getirebilecek kapasitededirler.”

Kaynakça
Kitap: Derin Dünya DEVLETİNİN ADAMLARI
Yazar: Erol Bilbilik
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Dünyayı Yöneten Kişiler ve Gizli Örgütler(CFR, Üçlü Komisyon, Bilderberg)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir