Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Yoksul ve Devletsiz Hale Getirme Programı: "Küreselleşme"

Ezilen Dünya

Burada Yeni Dünya Düzeni hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Yoksul ve Devletsiz Hale Getirme Programı: "Küreselleşme"

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Ara 2012, 00:17

Ezilen Dünya'yı yoksul ve devletsiz hale getirme programı: Küreselleşme

Dünyayı kendi imgesine göre bütünleştiren 'kapitalizm'in genlerinde gittikçe büyümek, yayılmak, genişlemek var. Bu büyümenin mantıksal hedefi; tüm küreyi pazar, tüm insanlığı, emekçisi ya da tüketicisi haline getirmek. 'Küreselleşme' dediğimiz olay, işte bu sürecin ilerlemesi. Ancak, son kırk yılda, değişimin ve her türlü iletişimin evrenselleşmesi ve yıkım araçlarının 'küresel' yıkım yeteneği kazanmasıyla emperyalist-kapitalist sistem yeni bir evreye girdi.

Daha önce ulusal olan sermaye, son dönemde, bu özelliğini yitirme eğilimindedir; büyük bir hızla küreselleşen finans kapitalinden dolayı, egemen bir küreselleşmiş sermaye oluşur. Bu egemen küreselleşmiş sermayeyi elinde tutan çokuluslu şirketler aşamasına erişmiş olan sistemin günümüzde karşısına dikilen en rahatsız edici engel 'ulusallıktır, dolayısıyla 'ulusal devletlerdir*. Zaten, işin püf noktası, 'Sistem'e karşı son dayanıklılık, son engel görünen ulusal devletin işini bitirmek. Çünkü, ulusal ekonomisine yaslanamayan, ulusal güç olamamaktadır; Atilla İlhan’ın da belirttiği gibi;

"...küreselleşme, ulus/devletinde iktidarın belli başlı temellerinden birini oluşturan ‘ulusal pazarı' öldürdü; onu ortadan kaldırıp ulusal kapitalizmi sersem ederek, kamu yönetiminin etkisini azalttı..."

Tasfiye edilecek olan ezilenlerin devleti

Bu noktada belirtilmesi gereken bir gerçek de; küreselleşme safsatasını pompalayan başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin aslında, kendi ulusal ekonomilerinden vazgeçmek niyetinde olmadıklarıdır. Bu devletler, bir yandan dünya ekonomisinin oluşmasından güçlü bir ortak çıkar sağlarken, bir yandan da ulusal yapılarını korumaktadırlar. Sivil ve askeri araştırmalar, geliştirme ve buna uygun eğitimin finansmanı; tarım ekonomisi, yeraltı zenginlikleri ve petrol kaynakları 'stratejik yedekler' ve bizzat imalat endüstrisi konularında uygulanan korumacılık, finansman sisteminin yönlendirilmesi vb. hep ulusal kararlarla belirlenmektedir. Zaten küreselleşme, esas olarak Amerikan modelinin küresel çapta benimsenmesinden başka bir şey değildir. Neo-liberalizm olarak da bilinen bu ekonomik model, ABD kapitalizminin dünyanın geri kalanını sömürmesi, başka bir ifadeyle, ABD'nin dünyanın geri kalanından transfer ettiği tasarruflarla kendi ekonomik büyümesini sağlamasıdır.

1980'lerden beri bu model sayesindedir ki ABD, ekonomisini olduğundan daha iyi göstererek dünyanın geri kalanından yılda 400 milyar dolarlık bir tasarrufu emmiş, askeri-sınai kompleksinin yenilenmesini ve güçlendirilmesini sağlamış, dolayısıyla ABD hegemonyasını koruyabilmiştir. Ezilen Dünya'ya bu model, "Tüm dünya bu modeli benimsiyor, küreselleşiyor; siz de bu trene atlayınız" ve "IMF programını kabul etmezseniz kredi muslukları kapanır"
denilerek dayatılmıştır. Gelişmiş ülkeler, ABD modelini benimsedikleri, yatırımcı da ABD borsasına gittiği oranda ABD'nin sınai-askeri yapısının yenilenme sürecini finanse ettiler, hegemonyasını güçlendirdiler; ama zengin ve bağımsız ülke olmanın getirdiği avantajlarla, hem az gelişmiş ülkelerin piyasalarını kullandılar hem de kendilerini koruyabildiler. Ezilen dünyada durum bambaşkaydı; bunlar, IMF programlarını uyguladıkça, başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerin bankaları ve şirketleri tarafından "hortumlandılar", ulusal gelişme stratejileri, hatta inisiyatifleri tasfiye edildi (Cumhuriyet, Ergin Yıldızoğlu, 01.07.2002). Nitekim, bugün gelinen noktada devletin ulusal ekonomideki ağırlığı, Ezilen Dünyanın her yerinde OECD ülkelerinden daha azdır.

Peki, emperyalist-kapitalist sistem neden son kırk yılda yeni bir boyut kazandı? Aslında, bunun cevabı, daha gerilerde 1945'lerde yatmakta.

Küreselleşmede yeni boyut: IMF

IMF ve Dünya Bankası, II. Dünya Savaşı'nın hemen arkasından, Avrupa'nın yeniden inşa edilmesi, 'gelişmekte olan ülkelerin' Batıyla entegrasyonu ve Breton Woods anlaşması ile kurulan sabit kur sisteminin düzenlenmesi gibi görevleri yerine getirmek üzere kuruldular. Aslında, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) kağıt üzerinde Birleşmiş Milletler'in yan kuruluşu olmasına karşın gerçekte durum bambaşkadır; Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Cheryl Payer bakınız bu konuda ne diyor:

"Fon (IMF), kuruluşundan bu yana, en güçlü üye olan ABD'nin etkisi altında kalmıştır. Bu etki, önceleri daha da yoğundu. 1986 yılına kadar, IMF'nin tüm önemli kararları, ABD Maliye Bakanlığı'nca alınıyor ve Fon görevlilerine kredi dilimlerinin çekilmesi konusunda görüşme yapma yetkisi dahi verilmiyordu...'1

“...yasa uyarınca, ABD'li yönetim kurulu üyesi, oyunu kendi arzusuna göre değil, ABD Maliye Bakanı'nın vereceği talimat üzerine kullanır. Fon merkezinin üst düzey Amerikan yetkililerinden bir telefon uzaklığında, Washington'da bulunması, Fon'un Amerikan isteklerine ne kadar duyarlı olduğunu kanıtlamaktadır."

Yine, ABD'de yayınlanan bir dış politika dergisi 'Foreign Affairs"de, Amerikalı 'ünlü' dış politika yazarı Samuel Huntington, IMF ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmıştır:

"...Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ya da IMF'de alınan ve Batı'nın çıkarlarını yansıtan kararlar, dışarıya ‘Dünya Toplumu'nun arzusu gibi takdim edilir; oysa 'özgür dünya1 deyiminin yerine geçen 'dünya toplumu/world community" deyimi, ABD ve diğer Batı ülkelerinin çıkarlarına meşruluk kazandırmak içindir...IMF ve diğer uluslararası ekonomik kuruluşlar aracılığıyla Batı, kendi ekonomik çıkarlarını yürütür, diğer ülkelere de kendince uygun politikaları kabul ettirir." (Foreign Affairs, Eylül 1993)

Amerikan hegemonyası altında bütünleşme

Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ve ulus/devletlerin hükümranlığını hileyle ulusüstü tekellerin lehine sınırlama çabalarını temsil eden Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ise, dünya ekonomisinde güya, malların ve sermayenin serbestçe dolaşmasının koşullarını oluşturacaktı. Tüm bunlar, Soğuk Savaş ortamında ve ABD hegemonyası altında gerçekleşti, bu politik ortamı ise esas olarak NATO ve BM düzenliyordu. GATT anlaşmaları ile, yüz yirmi imzacı devletin katıldığı ve BM ile aynı hukuki statüye sahip uluslararası bir kuruluş olan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ-WTO) kurulmuştur.

Seçimle işbaşına gelmeyen ve ticari uyuşmazlıklarda yargıç gibi hareket eden ticaret uzmanlarından oluşan kurullar oluşmuş, toplum çıkarlarının finans kapitale tabi olması
sağlanmıştır.

Bir ülke, DTO kurullarından biri talimat verdiği zaman yasalarını değiştirmeyi reddedecek olursa; GATT, uluslararası ticaret yaptırımları koyarak, direnen ülkeyi ihtiyacı olan pazardan ve maddelerden mahrum bırakabilmektedir. GATT, zayıf ülkelerin zararı pahasına, zenginlerin çıkarına hizmet etmektedir. Şimdi bizim Amerikan 'papağanlarının' dillerinden düşürmedikleri 'küreselleşme', Ezilen Ulusların 'ulusçuluklarının' devre dışı bırakılması (iğdiş edilmesi), o ülkelerin de 'Sistem'in denetimine alınmasıdır. 'Yeni Dünya Düzeni', 'özelleştirme' ve 'küreselleşme' hepsi, bildiğimiz o eski vahşi kapitalizmin yeni vitrin süslerinden başka bir şey değildir. Bu yutturmacalar gerçekte, SSCB'nin dağılmasından sonra ABD'nin dünya egemenliğine soyunması 'tek tabanca olmak ve kalmak' arzusuna dayanmaktadır.

Nitekim, 21 Eylül 1993 günü, dönemin Başkanı Clinton'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Anthony Lake, John Hoppkins Üniversitesi'nde şunları söylemiştir:

"...artık,(ABD için) mevcut pazarlan muhafaza etmek söz konusu değildir; onları genişletmek ve pekiştirmek söz konusudurf...) ideallerimiz ve çıkarlarımız, yalnızca angaje olmamızı değil, yönetmemizi de zorunlu kılıyor. Dünyada pazar ekonomisini ve demokrasiyi yayıp genişletmek amacıyla olacak bu! Çünkü bizim güvenliğimiz ve çıkarlarımızı bu korur, çünkü bu aynı zamanda evrensel ve Amerikan olan değerlerin yansımasıdır..."

"...güvenliğimizden sorumlu her kişi için, Birleşik Devletlerin davranışının tek yanlı mı, çok yanlı mı olacağını belirtmede bir tek kriter geçerli olacaktır: Amerika'nın çıkarları! Çıkarlarımıza öylesi hizmet ettiği zaman çok yanlı, amacımıza böylesi hizmet ettiği zaman tek yanlı hareket etmeliyiz..." (Le Monde Diplomatique, Kasım 1993)

Ama küreselleşme söyleminin evveliyatı, Damşman'ın bu sözleri söylediği 1993 tarihinden üç yıl önce Başkan George (I.) Bush'un "yeni dünya düzeninin başladığını" ilan ettiği 2 Ağustos 1990 tarihine kadar uzanmaktadır; Yeni Dünya Düzeni niye başlıyor, çünkü sosyalist Doğu Bloku dağılmıştır, nükleer savaş tehlikesi ortadan kalkmıştır(l) artık, siyasal istikrarın ve hukuk üstünlüğünün(l) geçerli olacağı bir ortamda, ülkeler gittikçe birbirlerine yaklaşacak, yani 'küreselleşecek'tir(l). Peki, ulusal ekonomileri küresel bir sistem içinde bütünleştirecek ve ticaretin artışıyla bütün ülkelerin halklarına yararlı olacağı söylemlerine dayanan küreselleşme, gerçekten de tüm uluslar için refah ve mutluluğa ulaşmanın yolu mu? Eğer küreselleşiyorsak 'Sistem'in 'büyük' devletleri en az üç yüz yıldır gezegeni sömürerek biriktirdikleri serveti küreselleştirip' yoksul ülkelere neden dağıtmıyorlar?

Bu konuda BM'in yayımladığı 'İnsan Kalkınması Raporu' şunları söylemekte:

"Raporun 1999 yılı tespitlerine göre; en zengin yüzde 20 ile en yoksul yüzde 10 ülke arasındaki fark, I960'da 30'da 1 iken, 1990'da 60’da Ve, I997'de 74'te Ve ulaşmış. Bugün dünyadaki en zengin üç kişinin toplam servetleri 600 milyon insanın yaşadığı en yoksul ülkelerin Gayri safi milli hasılasının üstünde. Diğer yandan, 1971 yılından bu yana yoksul ülke kategorisine giren ülke sayısı 25'ten 48'e çıktı. Bu ülkelerden 33 u Afrika'da, 9'u Asya'da, 5'i Pasifik'te, Vi Latin Amerika'da" (Cumhuriyet,! 4.02.2000)

Bu rakamlar da gösteriyor ki Batı; Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarına asla barış ve, refah ya da demokrasi getirmeyecektir. Geçen beş yüz yılda olduğu gibi gelecekte de ancak kölelik, emeğin ve zenginliklerin sömürüsünü ve hakların gaspını getirebilir. Görünüşte, 'demokrasi' olmadığı için onları eleştirir; işin aslı başkadır; bu rejimlerin iki ana niteliği vardır: antiemperyalist ve ulusçu (milliyetçi) olmalarıdır. Yugoslavya böyledir, Irak da böyledir; ekonomilerini sisteme bağlı kılmaz, ulusal pazarlarını uluslararası sermayenin dizginsiz sömürüsüne açmazlar. Bu nedenle ABD ve diğer emperyalistler tarafından Ezilen Dünya'ya 24
dayatılan 'değişim' aslında, onların evvelce 'Hür Dünya' olduklarını iddia ederek bu ülkelere sızmalarının bir uzantısıdır. Değişim denilen de, uygulamada Sistem'in tam denetimine girmemiş ülkelerin 'özelleştirilmesini' ve 'küreselleşmesini' içerir; başka bir deyişle, değişim elbette vardır, değişimi isteyen ve dayatan Sistem'in ta kendisi; değişecek olanlar ise öteki ülkelerdir; çünkü yeni oluşan şartlar altında ancak özelleşir ve küreselleşirse Sistem'in tam denetimi altına girmiş olacaklardır. Bu değişim falan değil, Sistem'in eski Doğu Bloku ülkeleriyle Ezilen Dünya'nın az buçuk gelişmiş, görece bağımsız hareket etmek isteyen ülkelerine el koyabilmek için geliştirdiği ve uyguladığı yeni bir strateji, o kadar! 'Gelişmişler' aralarında örgütleniyor, çeşitli uluslararası kuruluşları amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışıyorlar; BM'in ve BM'ye bağlı kuruluşların, NATO'nun, AB'nin 'Zenginler Kulübü'nün ne işe yaradıkları artık çok daha açık anlaşılıyor; yardım, yeniden yapılanma, istikrar tedbirleri, kalkınma projeleri gibi etiketlerin altında 'öteki' ülkelerin önceden belirlenmiş bir gelişmişlik sınırını aşmaması sağlanmak isteniyor; Kuzey'in dayattığı uluslararası bir işbirliği mantığı var; amacı gezegeni bilgi ve iletişimin 'efendisi' Kuzey ülkelerinin kontrolü altında tutmak. Yani, ancak sistemin izin verdiği teknolojilerin, izin verdiği sınırlar içinde ve şekilde kullanılmasını sağlamak. Bunu yaparken de sistemin karşısına dikilen en rahatsız edici engel 'ulusallık' olarak çıkıyor ve tabii ki ulusal devletler. Ulusal devletlerin, ortak yurdu, ortak ekonomiyi, ortak dili, ortak ulusal pazarı yabancının himayesinden korumak istemesi, böylece hem tarihi kimliğini, bağımsızlığını hem de özgürlüğünü öne sürmesi işleri karıştırıyor; 'özelleştirme', 'küreselleşme', 'post-modernizm' bu sebepten tekliyor. Bunlar, hoşgörüyü ya da çok kültürlülüğü klasik demokrasinin daha geliştirilmesi ya da yaygınlaştırılması gibi istemiyor; ulusallığı ayakta tutan ortak değerlerin yıkılması için istiyorlar.

Küresel sisteme entegrasyondan payımıza düşenler

Bütün bu anlattıklarımızın ışığında Türkiye'ye baktığımızda neler görüyoruz? Gelin öncelikle yaklaşık yüz elli yıl öncesine bir göz atalım ve bakalım Osmanlı Devleti nasıl 'küreselleştirilmiş':

Osmanlı Devleti, ilk dış borcunu Kırım Savaşı yüzünden 1854'te aldı (Osmanlı, bunu izleyen 20 yıl içinde on beş kez dış borç almıştır). Altı yıl sonra, borçların faizini ödeyemez hale geldiğinden, Galata Bankerleri'nden iç borç almaya başlayacaktır (1860). Çok değil, 19 yıl sonra Galata Bankerleri borç vermeye devam etmek için devletin altı önemli gelir kaleminin, kendilerine tahsisini şart koşacaklardır, buna da Rüsum-u Sitte İdaresi (1879) denecektir. Tabii, bu durumda ödemeleri aksayan dış alacaklılar ayaklanacak ve Galata Bankerleri'ni yüzde 5'lik bir pay verip aradan çıkararak, devletin gümrükler başta olmak üzere en önemli gelir kaynaklarını kendi alacaklarına karşılık gösteren Düyun-u Umumiye İdaresini (1881) kuracaklardır.

Böyle bir durumda Osmanlı Devleti'nin elinde, kamu hizmetlerini yürütecek gelir kalmamıştır. Tek çare, bu hizmetleri 'imtiyaz'a (günümüzün ihale ve taşeron sistemi) verip yaptırmaktır. Yani, bir kamu hizmetinin tesis edilmesini ve işletilmesini bir şirkete belli bir süreyle, belli bir ücretle, tekel olarak vermek. Bu yöntemin İngilizcesi ’concession'dır ve 'ödün' anlamına da gelir.

Bütün bu süreç Sevr Anlaşmasında (1920) zirveye ulaşmıştır: antlaşmanın 232. maddesi şöyle demekteydi;

"Her yıl Osmanlı Parlamentosuna sunulacak bütçe, ilk önce Maliye Komisyonu'na sunulacak ve Komisyon'ca uygun bulunmadıkça yürürlüğe girmeyecektir."

Sözü edilen Maliye Komisyonu'nun tanımı da madde 231'dedir;
"İngiltere, Fransa ve İtalya'nın birer temsilcisinden oluşan kurul..." Yani, Osmanlı Devleti'nin bütçesine karar veren kurul.

Buraya kadar yaşananları formüle edersek;

Dış Borç (1854) - iç Borç (1860) - Rüsum-u Sitte (1879) - Düyun-u Umumiye (1881) imtiyazlar - Sevr (1 920)

"Gelelim Türkiye'ye; Keçecizade Fuad Paşalardan, Damat Ferit Paşalardan bayrağı alan Celal Bayar, iktidar olur olamaz Türkiye'nin 'küçük bir Amerika' olacağını buyurmamış mıydı? Ya Turgut Özal; Türkiye'de 'küreselleşme' deyimini ilk kendileri kullanmıştır; tıpkı 'özelleştirme' ve 'transformasyon' deyimleri gibi. 1980'li yılların ortalarından itibaren, geçmişte tıpkı Köy Enstitülerinin kaldırılması gibi, tarım ıslah istasyonları ortadan kaldırılmış; böylece, çokuluslu şirketlerin önü tamamen açılmıştır. Yerli ve ulusal tesisler yabancıların eline geçmiş, içerideki büyük sermaye dışarıdakilerle el ele verip Türkiye'yi yönetmeye başlamıştır... Elmadan Çikita muza, undan tütüne, şekerden çaya kadar her şey dışarıya bağımlı kılınmıştır." (Cumhuriyet, Erol Manisalı, 01.07.2002)

Küreselleşme, özelleştirme ile başarılacakmış. Oysa, özelleştirme ile küreselleşmeyi iç içe yan yana benimsediğiniz zaman ortaya çıkan model, gerçekte yüzyılın başında 'sistem'in gezegenin her yanında uyguladığı 'manda, dominyon, protektora ya da gizli sömürgecilik' modellerinin, zamanımızın koşullarına uyarlanmış biçimidir.

Onlar ve onlardan bayrağı devir alanların sayesinde gelinen nokta şudur:

Türkiye aynen Osmanlı gibi, borç faizi ödemek için borç almaktadır. 1999 bütçesinin yüzde 42'si, vergi gelirlerinin de yüzde 80'i borç faizine gitmiştir. 2000 yılının ilk üç ayında ise; vergi tahsilindeki yüzde 1 71 artışa rağmen, tüm vergi gelirlerinin yüzde 90,5'i faiz giderlerini ancak karşılamıştır. (Milliyet; 24.04.2000)

Türkiye bugün yine aynen Osmanlı gibi, kamu hizmeti götürecek geliri kalmadığı için bu hizmetleri imtiyazlara vermektedir, ama Turgut Ozal'ın yakın tarihi bilmeyen vatandaşlara yeni buluş diye takdim ettiği bir ad altında: Yap-işlet-Devret. Bu durumda Türkiye, Osmanlı Devleti'nin düştüğü duruma düşüyor. IMF Türkiye Masası eski Şefi Carlo Coterelli, IMF'nin artık, Türkiye bütçesine 'taslak' aşamasında değil; 'hazırlık' aşamasında müdahale edeceğini açıklamıştı(2000). Yani, Türkiye Cumhuriyeti'nin bütçesi TBMM'ye sunulmadan önce IMF'ye gidecek, orada uygun biçimiyle TBMM'ye sunulacaktır. Bu da demek oluyor ki, Sevr'in 232. maddesi aynen hortlamıştır.

Avrupa hülyası Türk ekonomisini çökertti

Türkiye artık, üzerinde oynanan oyunları görmek zorundadır. 12 Eylül 1980'den sonra yaşadığımız dünya piyasalarıyla bütünleşme süreci, ulusal piyasayı yıkıma uğratan sonuçlar doğurmaktadır. Tarım ürünlerini işleyen sanayi ve iç piyasadaki ticaret bile yabancı sermayenin eline geçmektedir. (Pamuk ham halinde yurtdışına gidip orada işlenip iplik olarak Türkiye'ye ithal ediliyor, aynı şey zeytinyağı içinde geçerli) KİT'ler usta taktiklerle zarara sokulup gözden düşürülmektedir. Osmanlı, 1838 Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile kapılarını yabancı sermayeye zaten açmıştı; Türkiye Cumhuriyeti ise tam tersine, kendi ulusal ticaretini yapma ve ulusal sermayesini yaratma hakkını bizzat kendisinin kullanacağını 'savaşarak' kanıtlamıştı.

1995'te Gümrük Birliği ile Türkiye AB'ye tek yanlı olarak bağlanarak bir kez daha yabancı sermayenin açık pazarı haline geldi. Türk imalat sanayiinde büyüme durdu, gerileme başladı; AB'nin ve üçüncü ülkelerin "sübvansiyonlu" tarım ürünleri Türk tarımını çökertti (AB'de yıllık 26
tarım sübvansiyonu yıllık 50 milyar dolara yakındır; AB bütçesinin %80'ni sübvansiyona ve az gelişrniş yörelere yapılan yardımlara ayrılır; bizde 1,5-2 milyar dolar, üstelik Türkiye'de nüfusun yüzde 32'i tarımsal üretimin yapıldığı bölgelerde yaşıyor).

Ekonomiyi batır, etnik ayrımcılığı pompala, ulus devleti çökert!

Ekonomik sonuçları itibariyle Gümrük Birliği tam bir yıkım yarattı; 27 milyar dolara dayanan yılık dış ticaret açığı, gerileyen sanayi ve tarım, hızla yükselen işsizlik oranı (Ankara'nın Ulusal Program adı altında Brüksel'e verdiği "gayri milli" programda, "önümüzdeki 20 yılla Türk tarımındaki nüfusun 20 milyon azaltılacağı" taahhüdü bulunmaktadır). Milli bir meclisin, hükümetin bulunmadığı; bunların yerine çokuluslu şirketlerin, yerli acentalarının,

IMF, Dünya Bankası, yani ABD ve AB'nin egemen olduğu bir Türkiye...


Bugün ekonomik olarak zayıflamış ve darboğaza girmiş Türkiye'nin üzerindeki dış baskılar da yoğunlaşmıştır. Türkiye, içeride büyük siyasal ve ekonomik sorunlar yaşarken, dış politikada da Kıbrıs, Ege, Güneydoğu, Ermeni Meselesi gibi alanlarda ödünler vermeye zorlanmaktadır. AB, bu dayatmalarını gerçekleştirmek için sivil toplum örgütlerini kullanmakta; küreselleşme ve işbirliği adı altında bürokrasiye, üniversitelere, işçi sendikalarına, meslek kuruluşlarına, vakıf ve derneklere kadar yaygınlaşan bir "besleme" projesini uygulamaktadır. Böylece, içeride oluşturdukları AB lobisi, bir Truva atı gibi Brüksel'e çalışan bir araç haline getirilmiştir. Bu lobide kimler yok ki; şeriatçılar, küreselleşmeciler, ultra liberaller ve Tanzimat solcuları, bazı siyaset adamları... Liste böyle uzayıp gidiyor, aynen Osmanlı'nın son döneminde olduğu gibi. Geçen yüzyılda Tanzimat'ın Avrupacı zihniyeti, son yarini yüz yılda yeniden hortlamış ve halkımız, aynı teslimiyetçi ve taklitçi politikacılarla kandırılmıştır. Daha beş yıl öncesine kadar Kürtlerin adını ağzına almak istemeyen siyasiler, bugün Kürtlerin kültürel haklarından, demokrasiden söz etmektedirler. Her alanda bağımlı hale getirilmiş bir ülkede demokrasi olur mu? Özgürlük olur mu? Ekonomik kalkınma olur mu? Evet değişim olur; ama bu değişim, dışarıdaki güç odaklarının çıkarları doğrultusunda olur. Bu ise, sömürgeleşmekten başka bir anlam taşımaz.

Bu amaçla, ABD ve Avrupa emperyalistleri Türkiye insanının bilincinde, ulusal devlet geleneğini ve aydınlanmayı besleyen bütün kültürel değerleri yıkıma uğratmaktadır, ideolojik ve kültürel küreselleşme; merkezlerde kozmopolitizmin, kenarlarda ise şeriatçılığın pompalanmasıyla yürütülmektedir.

ABD'li gazeteci Thomas Friedman'ın daha önce yayımladığı 'Türkiye Kabusu' başlıklı yazıyı bu sırada hatırlatmakta yarar var; diyordu ki Friedman o yazısında:

"Soğuk Savaş sırasında Türkiye, Nato'nun güney ucu idi. Türkiye bugün, Sovyet İmparatorluğu'nun merkez üssüdür. Burasının adı Avrasyadır ve Balkan'lardan Kafkasya'yı geçerek Orta Asya'nın yeni devletlerine uzanır...Zayıf bir Türkiye, bu bölgenin karışıklıklarıyla tüketilecek ve onları Avrupa'ya yayacaktır. Güçlü bir Türkiye ise, Batı'ya bağlı olarak (İran'ınkilere karşı koyacak olan) esasta demokratik, ılımlı İslam'a bağlı ve bunları Azerbaycan'dan Kazakistan'a kadar yayacaktır." (New York Times, 1 7.05.1995)

Friedman, yazısında tarifini çok net yapmıştır: Batı'ya bağlı, İran'a karşı ılımlı İslam ve 'küreselleşmiş' bir Türkiye'den söz ediyor. Zaten, ABD'nin Ortadoğu'daki çıkarları için, Türkiye'nin bölgedeki öteki ülkelerde görülen radikal milliyetçi ve radikal İslamcı tavırlara itibar etmeyip o ülkelerle uzlaşmayıp 'demokratik', ılımlı Müslüman, üstelik küreselleşmiş yani çokuluslu tekellerin emrine girmiş olması gerekiyor. Bu emellerin karşısındaki güç olan ulusal devlet ve ulusal ordu tasfiye edilmek isteniyor. ABD ve Avrupa, Türkiye'ye Batı'dan bastırıp Doğu'dan teslim alma politikası izliyor. Bu nedenle, Kıbrıs'ın emperyalizmin bir üssüne dönüştürülmesinin, Kuzey Irak'taki kukla devleti ve arkasından Türkiye'nin bölünmesini güncel bir tehdit haline getireceği tespiti tüm gerçekliğiyle karşımızdadır. Türkiye, Avrupa'da şu günlerde kendisi için yazılan kitaplardaki ve en son Mesut Yılmaz'ın dillendirmek cüretini gösterdiği Yugoslavya senaryosunun içine itilmemek için gerekli siyasi ve toplumsal iradeyi göstermek zorundadır (Aydınlık-7 Temmuz 2002).

Ufukta ABD değil Avrasya var

Bütün bunlara rağmen, dünya konjonktürü değişmektedir. ABD'nin Avrasya planlarının önünde aşılmaz bir Asya Şeddi kurulmuştur. Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu ve Hindistan arasındaki işbirliği bu şeddi oluşturuyor. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve diğer Asya ülkeleri de, bu eksende toplanmaktadır. Bu çerçevede Şanghay Beşli'si, Şanghay İşbirliği Örgütü'ne dönüşmüştür. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri; Rusya ve Çin'e karşı ABD kaması olmayı reddediyorlar.

Atlantik çağı artık sona ermekte, dünyamız Avrasya çağına girmektedir; dünya ticaretinin ağırlığı Atlantik'ten Pasifik'e kaymaktadır. Uzmanlar, Pasifik Çağı'nın en önemli ve en dinamik etkeninin yükselen Çin Halk Cumhuriyeti olduğuna işaret ediyorlar; Çin 2020 yılına doğru dünyanın en büyük ekonomisine sahip olacaktır. Pasifik'in alçalan ülkesi ise ABD'dir. II. Dünya Savaşı sonrası, ABD'nin dünya ekonomi içindeki payı yüzde 50 idi, bugün ise ancak yüzde 27. Bu payın yirmi yıl sonra yüzde 10-15 arasına düşeceği hesaplanıyor.

Yalnız Asya'da değil, Ortadoğu'da da Araplarla ABD karşı karşıya gelmiş durumda. Ürdün Komünist işçi Partisi Kurultay Raporu'nda "I 1 Eylül'den sonra emperyalistlerle sömürgeleşmeye direnenler arasında ve ülkelerin içlerinde çelişkilerin keskinleştiği saptamasını yapmış, "Araplarla ABD arasındaki ekonomik ilişkilerin donduğu, ",ABD'ye bağlı yönetimlere karşı, tüm cumhuriyetler ve Arap ülkelerinin "güvenlik, ticaret, ve dostluk anlamında bir araya geldiklerini" vurgulamıştır (Aydınlık, 23.06.2002).Ortadoğu'nun yoksul halkları IMF ve ABD hegemonyasına karşı sesini duyurmaya başlamıştır. Washington'un besleme strateji uzmanları dahil, dünyanın belli başlı tahlil kurumlan ABD'nin dünya hegemonyası hırsının gerçekçi olmadığını saptamış bulunuyorlar. Önümüzde tek kutuplu değil, çok kutuplu bir dünya var. Zaten, kapitalizmin diyalektiği de yeryüzünde yeni bir kutuplaşmayı getiriyor. Kapitalist- emperyalist sistem devam ettikçe "devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halklar devrim" istemeye devam edeceklerdir.

Türkiye de bu gelişmeler karşısında yerini almalıdır; yüzünü Asya'ya dönmelidir. Türkiye bir Ezilen Dünya ülkesidir ve Asyalıdır. Avrasya'nın büyük yükselişini ve yeni devrimci uygarlığını paylaşmalıdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13985
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Yeni Dünya Düzeni

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir