Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

İsmail Hakkı Aydınoğlunun Yeni Asır Gazetesine Verdiği Demeç

Burada Turgut Özal Ekonomisinin Perde Arkası hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

İsmail Hakkı Aydınoğlunun Yeni Asır Gazetesine Verdiği Demeç

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ağu 2011, 21:22

İsmail Hakkı Aydınoğlunun Yeni Asır Gazetesine Verdiği Demeç

Merkez Bankası Başkanı İsmail Hakkı Aydınoğlu'nun Yeni Asır Gazetesi'ne verdiği demeç, kendisinin birkaç gün sonra bu görevden '«isti­fa etmesinde» en önemli etkenlerden biri ol­muştu. Bu demecin tam metnini aşağıda veri­yoruz.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkam İsmail Hakkı Aydınoğlu, 24 Ocak kararlarını eleştirdi, alman önlemlerin bir bütün halinde uygulamaya konulmadığını savundu, «bir önlemi bir başka önlemin izleyebilmesi için ilk önlemin yarattığı etki ve tepkiler beklenmiştir» dedi.

AYDINOĞLU «Yeni Asır»m 1981'in eşiğinde Türk ekonomisinin 1980 yılındaki durumuna ilişkin sorularını cevaplandırırken geçen yıl ilk kez büyüme hızının yüzde artı 0,8 ile eksi 2,2 arasında tartışılan bir düzeye düştüğünün tahmin edildiğini söyledi, şöyle devam etti:

«TÜRK ekonomisinin yeniden hızlı bir büyüme sürecine girmesi 24 Ocak kararları ile başlatılan dışa dönük kalkınma stratejisinden vazgeçilmesi ve kendi dışındaki olumsuz gelişmelerden en az etkilenecek bir stratejinin benimsenmesi ile mümkün olacaktır.»
AYDINOGLU'nun ekonomimizin bir yılını değerlendiren ve Başbakan Yardımcısı Turgut özal'ın mimarlığını yaptığı halen uygulanmakta olan ekonomik politikayı açıkça eleştiren görüşlerini iki bölüm halinde sunuyoruz.

Soru: Fiyatların serbest bırakılması ve kamu kesimi sübvansiyonlarının asgari düzeye indirilmesi, fiyat istikrarını sağlama yönünden ne gibi olumlu ve olumsuz neticeler doğurmuştur veya doğurabilir?

CEVAP: Bilindiği gibi 24 Ocak kararlan ile fiyat tanzim komiteleri feshedilerek özel kesim tarafından üretilen mallar üzerindeki fiyat denetimi kaldırılmıştır. Ayrıca KİT'ler tarafından üretilen malların büyük bir kesimi temel ve kritik mal ve hizmetler listesinden çıkarılarak bu malların fiyatlarının ilgili KÎT' lerce serbestçe belirlenebilmesi ilkesi benimsenmiştir. Böylece, 24 Ocak zam paketi ile KİT'lere 300 milyar lirayı aşan net bir finansman olanağı sağlanmıştır. Yıl boyunca süren bu uygulama ile 1980 yılı sonuna kadar KİT'lere 443 milyar lira dolayında net bir finansman olanağı sağlanacağı da tahmin edilmektedir.

KİT'ler tarafından üretilen malların fiyatlarının serbest bırakılması ve devlet tarafından ödenen sübvansiyonlara son verilmesi kamu kesiminin finansman sorununu çözmeye yeterli olma*-mıştır. Çünkü sübvansiyonlara son verilmesi yalnızca konsolide bütçenin transfer harcamaları üzerindeki baskısını azaltmıştır. Ancak, 196C yılı için yüzde 33 gibi gerçekçi olmayan bir enflasyon hızına dayandırılarak hazırlanan 1980 mali yılı bütçesinde, yıllık enflasyon hızının yıl boyunca yüzde 100'ün üzerinde seyretmesi nedeniyle, geçmiş yıllarda olduğu gibi başlangıç ödenekleri ile yıl sonu ödenekleri arasında başlangıç ödeneklerinin üçte ikisini aşma eğilimi gösteren bir fark oluşmuştur, ödenekler ve harcamalar katlanma eğilimi içine girerken, 24 Ocak kararlarında öngörülen vergi düzenlemeleri bir türlü yapılamadığından, 1979 mali yılında 52 milyar lira ile rekor kıran bütçe açığı, 1980 mali yılında 200 milyar liraya doğru tırmanmaya başlamıştır.

24 Ocak kararlarının kamu kesiminin finansmanı ile ilgili önlemleri bir bütünlük içinde ele alınıp uygulanamadığı için, alınan yetersiz önlemler fiyatlar üzerinde bir şok etkisi yaratmış ve 1980 yılında enflasyon hızı üç haneli rakamlara ulaşmıştır. Kaldı ki, ülkemizde giderek şiddetlenmiş bulunan enflasyonist baskıların tek kaynağı da devletin bazı mallara uyguladığı sübvansiyonların yarattığı finansman açığı da değildir.

Burada akla gelebilecek bir soru da acaba 24 Ocak kararlarının bir bütünlük içinde uygulanması halinde ekonominin performansı ne olurdu' sorusudur. Bu soruya yanıt ise çok kapsamlı verilmek zorundadır. Ancak şu kadarı söylenebilir ki 24 Ocak önlemlerinin özelliği bir bütünlük içinde uygulanması olanaksız önlemler setinden oluşmasıdır. Başka bir anlatımla mantığı bütünlük anlayışına, müdahale anlayışına ters olan önlemler olmasıdır. Alman önlemler bir bütün halinde uygulamaya konulmamış, bir önlemi bir başka önlemin izleyebilmesi için ilk önlemin yarattığı etki ve tepkiler beklenmiştir.

SORU: Gerçekçi kur politikası izlenmesi, diğer bir deyişle Türk Parasının dış değerinin uluslararası piyasalarda meydana gelen farklılaşmalar karşısında sık sık ayarlanmasının yararlarını ve mahzurlarını belirtir misiniz?

CEVAP: Uygulanmakta olan «gerçekçi» kur politikasının. «Bir yandan Türkiye'nin ihraç mallarını dünya piyasalarında daha ucuz hale getirip ihraç mallarımıza olan talebi arttırarak, öte yandan Türkiye'deki ihracatçıların Türk Lirası olarak gelirlerini çoğaltıp ihracata yönelik üretimi teşvik ederek Türkiye'nin döviz gelirlerini arttırmak» gibi bir mantığı olduğu ileri sürülmektedir. Bu düşün iki temel noktadan hareket edilerek irdelenebilir:
Kuşku yok ki, bir ülkenin döviz gelirlerini arttırmak ilk bakışta yadsınamayacak bir amaç olarak görünmektedir. Bir ülke hangi kalkınma, stratejisini benimserse benimsesin döviz gelirlerine gerek duyacağı tartışılmaz bir gerçektir. İlk olarak soruna bu açıdan bakabiliriz. Ancak eğer «gerçekçi» kur politikasıyla ihracatı artırma amacı, ya da başka yönden görüldüğünde diğer ülkelere ucuz ürün sağlama, o ülke insanlarının yaşama düzeylerini yükseltme amacıyla çelişiyorsa, veya ülke insanlarının yaşama düzeyinin üzerinde bir önceliğe sahipse, o zaman «gerçekçi» kur politikası uygulamasını da şüphe ile karşılamak gerekir. Nitekim ihracatlarını artırmada başarılı olan bazı az gelişmiş ülkelerde insanların beslenme düzeylerinin düştüğü ve sağlık sorunlarının çoğaldığı gözlenmiştir, öte yandan, birincil mal ihracatçısı olar* az gelişmiş ülkelerde «gerçekçi» kur politikasıyla teşvik edilen ihracatçı gelirlerinin bu toplumlardaki toprak burjuvazisinin gücünü arttırarak değiştirilmesi amaçlanan geleneksel yapıyı daha da güçlendirdiği öne sürülmektedir.

İkinci nokta olarak «gerçekçi» kurun ihracatı gerçekten artırıp artırmayacağı tartışılabilir. Bu açıdan görüldüğünde, ülkenin ihraç mallarının satıldığı ülkelerdeki konjonktür ve ihraç mallarına olan talebin fiyat esnekliği en önemli sorun alanlarını oluşturmaktadır.

Bir ülkenin ihraç pazarlarını oluşturan ülkelerdeki talep daralmasının o ülkenin ihraç gelirlerini azaltacağı açıktır. Böyle bir durumda fiyat indirimi (devalüasyon) yoluyla talep yaratmaya çalışmak ise her durumda olumlu sonuç vermeyebilir. Sanayi ürün ihracatçısı -ülkeler bu durumda birincil mal ihracatçısı ülkelere kıyasla daha şanslı görülmektedir.

Türkiye'nin tarihine baktığımızda yapılan devalüasyonların döviz gelirlerinden çok giderlerini arttırarak cari açıkları çoğalttığı görülmektedir. Bunun nedeni yapılan devalüasyon ile birlikte dış kredilerin artması sonucunda ülkeye gelen dövizlerin ekonominin yüksek ithalat talebini karşılamakta kullanılmasıdır.

SORU: Faiz fiyatlarının serbest bırakılması, tasarrufların mal, altın, arsa veya bina yerine mevduata veya tahvile yatırılması yönünden güçlü bir eğitim yarattı deniliyor. Bu görüşe katılır mısınız?

CEVAP: önceki yıllarda ülkemizde yatırımların ve büyümenin hızlanmasın! sağlamak amacıyla düşük faiz ve parasal genişlemeye . dayanan bir finansman politikası izlenmiştir. Yatırımları hızlandırmaya yönelik bu politika, kaynakların yetersizliği sorunu ile karşılaşmıştır. Ülkemiz ekonomisi özellikle son 10 yılda yüksek büyüme ve onun gereği olan yüksek yatırım oranlarını reel iç ve dış kaynaklarla karşıladığı sürece önemli bir ekonomik dar boğaza girmemiştir. Ancak, 1975 yılından itibaren özellikle ekonomide gerçekçi mali politika araçlarının çalıştırılamamış olması ve dış kaynakların ise yalnızca kısa vadeli borçlanmalarla seferber edilmesi ekonominin şimdiye kadar görülmemiş bir şiddette bir dar boğaza girmesine neden olmuştur. Mali politika araçlarının geliştirilememiş olması cebri tasarrufa yani enflasyona neden olmuş, açık bütçe uygulamaları ve Merkez Bankası açık finansman politikaları enflasyonun hızını ve şiddetini artırmıştır. Başka bir anlatımda, gelir bölüşümü enflasyonla giderek dengesiz bir hale gelirken, ekonominin gereksinme duyduğu iç kaynaklar geniş ölçüde dar gelirli ve ücretli kesimlerden cebri tasarruf yoluyla sağlanmıştır. Bu arada kısa vadeli dış borçlanma devletin dış borç yükünü önemli ölçüde arttırmıştır.

Böyle bir ortamda tasarrufların üretken alanlara yönlendirilmesi kuşkusuz beklenemezdi. Kaldı ki, düşük faiz oranları tasarruf sahiplerine reel bir getiri de sağlamadığı için, gönüllü tasarruflar enflasyonist ortamda dayanıklı tüketim malları satın alımına ve spekülatif amaçlı faaliyetlere kaymıştı.
Faiz oranlarımın serbest bırakılması ile bir yandan son yıllarda daralan tasarruf hacminin artırılması, diğer yandan da banka sistemi dışına kayan fonları yeniden banka sistemine çekmek amaçlanmıştır.

Ancak, bu politikanın uygulanmasında bankacılık sisteminin oligopolistik yapısından kaynaklanan bazı güçlüklerle karşılaşılmış ve faiz oranları tasarruf sahiplerine pozitif getiri sağlayacak bir düzeye yükselmemiştir.

Ayrıca, son yıllarda gerek üretim gerekse ticari faaliyetler yönünden daralan ve enflasyonist süreci hızlanan bir ekonomide, bu üretim ve ticari faaliyetlerin gerektirdiği büyük ölçekli işletme sermayesinin banka sisteminin dışından sağlanması ve bu tür faaliyetlerin böyle bir mal - para piyasası içinde devamlılığın mümkün olması da banka sistemi dışından banka sistemine mevduat şeklinde fon aktarılmasını engellemektedir. Gerçekten, vadesiz tasarruf mevduatının payının %> 34 den %> 27,7'ye düştüğü, vadeli mevduatın payının %> 20,7 düzeyinde aynı kaldığı bir ortamda vadesiz ticari mevduatın toplam mevduat içindeki payının 1979 Kasım ayında °/o 33 iken, 1980 Kasım ayında °/o 35,5 düzeyine yükselmesi, tasarrufların faiz oranlarındaki artışla özendirilemediğini ve banka sistemi dışında banka sistemine fon aktarılmasının da sadece vadesiz ticari mevduatla sınırlı kaldığını göstermektedir.

1976 yılından bu yana reel olarak sürekli gerileme gösteren toplam banka mevduatının, faiz oranının serbest bırakılmasına karşın, en iyimser bir tahminle bile 1980 yılı sonunda 1979 yılı sonu düzeyine ancak ulaşabileceği sanılmaktadır. 1980 yıl sonu mevduat rakamlarının 1980 Haziran sonu rakamlarıyla karşılaştırılması yanıltıcı olmaktadır. Şöyle ki, yılın ilk yarısında mevduat faiz oranlarının büyük oranda artması beklendiğinden, anılan dönemde tüm mevduat kalemlerinde önemli reel gerilemeler olduğu gözlenmiştir.

Sonuç olarak, finansman sisteminde oluşan dengesizlik faiz oranlarının yükseltilmesi ile bir ölçüde giderilebilir. Ama bu yeterli değildir. Kaynak dağılımının etkinliği faiz politikasının etkinliğinde değil, uzun dönemli kalkınmanın gerektirdiği planlama tercihlerinden aranmalıdır.

SORU: Bundan böyle alınmasını önereceğiniz ekonomik ve malî tedbirleri önem sırasına göre belirtir misiniz? Ülkenin ekonomik geleceğini nasıl görüyorsunuz?

CEVAP: Bundan böyle alınmasını düşündüğümüz ekonomik ve mali önlemler sorununu bu sorudan sonra gelen ülkenin ekonomik geleceğine ilişkin soru ile bir arada cevaplandırmak uygun olacaktır.

Burada önce, 1970'lerin başında başlayan dünya ekonomik bunalımının yapısal nedenlerden kaynaklanan sürekli bir nitelik kazandığını gözönüne alarak, Türkiye'nin başarısı kendi kontrolunda olmayan gelişmelerin kaderine bağlı olan ekonomik politikaları izlemesinin çıkar yol olmadığını söylemek gerçekçi bir hareket noktası olacaktır.

Türkiye bugüne değin kalkınma yönünden önemli adımlar atmış ve ulusal gelirinin yüksek hızlarda büyümesini sağlayabilmiş bir ülkedir. Fakat yaşadığımız bu yıl ilk kez büyüme hızının yüzde 0.8 ile yüzde 2.2 arasında tartışılan bir düzeye düştüğü tahmin edilmektedir. Nüfusu her yıl yaklaşık bir milyon dolayında artan ülkemizde ekonominin büyümemesi olanaksız bir durumdur. Büyüme ve üretim artışı ülkemizin vazgeçilmez bir hedefidir ve olmak zorundadır.

Eldeki verilere göre, alınmış ve alınmakta olan ekonomik ve mali önlemlerin, bunlardan önce alınmış diğer önlemler gibi ekonomiyi dış dünyadaki olumsuz konjonktür ve ekonominin yapısal sorunlarının çözümlenememesi gibi nedenlerle içinde bulunduğu krizden çıkarmaya yetmediği görülmektedir. Bu bakımdan, alınmış önlemlere ek veya devam niteliğinde ekonomik ve mali önlemler önermek yerinde olmayacaktır.
Türk ekonomisinin yeniden hızlı bir büyüme sürecine girmesi 24 Ocak kararları ile başlatılan «dışa dönük» kalkınma stratejisinden vazgeçilmesi ve kendi dışındaki olumsuz gelişmelerden en az etkilenecek bir stratejinin benimsenmesi ile mümkün Saçaktır. BU ise, ülkemizin şimdiye kadar yapılmış olanın aksine yatırım ve ara malları üzerinde yoğunlaşan, gelişmiş ülkelerdeki tüketim kalıplarını taklide dayanmayan ve teknolojik bağımsızlık ilkesinden hareket eden bir ithal ikamesi stratejisi uygulaması anlamına gelmektedir.

Kuşkusuz bu öneri, tüm iç ve dış siyasal alt yapıdan soyutlanmış teknik bir öneridir. Ancak geçerli bir öneridir. Bu nedenle iç ve dış siyasal ön koşulların, sosyal yapının sınırlamalarının ve her şeyden önce bu denli bir öneriye yön verecek siyasal iktidar ve tercihinin somutlaşması gerekir.
Yukarıda belirtilen stratejinin de önemli sosyal ve politik maliyetleri olacak, fakat stratejinin başarı şansının yüksekliği bu maliyetlere katlanılmasını kolaylaştıracaktır. Yukarıda genel özellikleriyle belirtilen kalkınma stratejisini benimseyip uygulayabilecek bir siyasal iktidar, bu stratejinin gerekleri olan diğer önlemleri almakta da zorluk çekmeyecektir.

Bütün bunlar dikkate alındığında, ülkenin ekonomik geleceği açısından, içinde yaşadığımız ekonomik bunalımın geçici olduğu ve bu bunalımın gerekli gelişmeyi, gerçekçi ve yapısal önlemlerin alınmasını zorlayarak, hızlandıracağı kanısındayım. Buna ve yapısal önlemlerin ele alınıp uygulanacağına inanıyorum.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı İsmail Hakkı Aydınoğlu, uygulanmakta olan taban fiyat ve destekleme politikasının gerek tarım kesimi içindeki, gerekse tarım kesimi ile diğer kesimler arasındaki gelir bölüşümünü düzelten ve iyileştiren bir mekanizma olmadığını söyledi.
MERKEZ Bankası Başkanı «YENÎ ASIR» ile 1980'in ekonomik değerlendirmesini yaptığı mülakatının ikinci bölümünde işletmelerin finansman güçlükleri, tarımın sorunlarını, ihracat ve çalışma barışına ilişkin görüşlerini açıklıyor.

SORU: Ekonomik kuruluşlara para ve kredi darlığından daha az etkilenmek için ne gibi tedbirlere başvuruyorlar?

CEVAP: izlenen sıkı para ve kredi politikası sonucu bankalardan sağlanan kaynakların daralması ve maliyetlerinin yükselmesi ekonomik kuruluşları bankalar dışında kaynaklar aramaya yöneltmiştir.

Şirketlerin daralan finansman olanakları karşısında aldıkları önlemlerin başında özvarlıklarını arttırmak gelmektedir. Yıl başından 24 Ekim tarihine kadar geçen dönemde 1479 şirket toplam sermayelerini yaklaşık 70 milyar lira artırırken, sermayeleri toplam 19.5 milyar lira olan 6024 yeni şirket kurulmuştur, öte yandan aynı süre içinde toplam sermayeleri 332,8 milyon lira olan 773 küçük kuruluş ticari faaliyetlerine son vermiş, 53 şirket de toplam sermayelerini 302.8 milyon lira azaltmıştır. Bu gelişmeler sonucu, yılın ilk 10 ayı dolmadan şirketlerde net sermaye artışı 88,8 milyar liraya ulaşmıştır. 1979 yılının tümünde şirketlerin net sermaye arttırımları 22 milyar lira dolayında kalmış, bu artının yaklaşık 15 milyar lirası yeni kurulan şirketlerin kuruluş sermayelerinden kaynaklanmıştı. Bir yandan yüksek oranlı fiyat artışlarının kuruluşlarının sermayesini erozyona uğratması, öte yandan izlenen para kredi politikası ile banka kredilerinin maliyetinin yükselmesi, şirketleri sermaye arttırımına ve kaynak yapısını gözden geçirerek yeni bir özkaynak - yabancı kaynak dengesi kurmaya zorladığı anlaşılmaktadır.

Şirketlerin bir kısmı ise tahvil ihraç ederek finansman güçlüklerini giderme çabasına girmişlerdir. Tahvil ihraçları 1979 yılının son aylarında hızla artmaya başlamış, bu eğilim içinde bulunduğumuz yıl boyunca devam etmiştir. 1978 ve 1979 yıllarındaki sırası ile 2 milyar ve 4 milyar liralık tahvil ihracına karşılık 1980 yılının ilk dokuz ayında yaklaşık 13 milyar lira tutarında tahvil ihraç edilmiştir.

Bazı büyük sermaye grupları mali aracı kuruluşlara rakip olarak kullanımını denetledikleri toplam tasarruf miktarını arttırmak ve dolayısı ile para darlığından daha az etkilenmek istemektedirler. Son aylarda bazı küçük yerel bankaların el değiştirdiği ve sermayelerinin arttırıldığı gözlenmektedir. Bankalar dışında, yatırım ortaklığı gibi mali aracı kuruluşlara da egemen olmak için bazı holdinglerin uğraş verdiği anlaşılmaktadır.

1979 yılı sonunda büyük boyutlara ulaşan stokların çözülerek nakde çevrilmesi, para darlığından daha az etkilenmek için başvurulacak diğer bir önlem olarak görülmektedir. Para darlığı ve kredi maliyetlerinin yüksekliği banka kredisi kullanarak stok tutmanın kârlılığını, bir ölçüde de olsa, azaltmıştır. İçinde bulunduğumuz yılda, gerek üretimin ve gerekse miktar olarak ithalatın gerilemesine karşın önemli mal darlıkları ile karşılaşılmaması, bazı şirketlerin nakit sıkıntısı karşısında bu yola başvurdukları izlenimini vermektedir.

SORU: İhracatın arzu edilen düzeyde artmasını engelleyen faktörler nelerdir?

CEVAP: «Gerçekçi» kur uygulamasına karşın Türkiye'nin ihracat gelirlerinin istenilen düzeyde artmamasının başlıca nedenleri Türkiye'nin dış pazarlardaki talep daralması ve ihraç mallarımızın fiyat elastikiyetlerinin düşük olmasıdır.

Diğer önemli bir neden ise Türkiye'de oluşan ithal ikamesine dönük ekonomik yapıdan kaynaklanan engellerdir. Gümrük du-varlarıyla korunmuş iç piyasaya yönelik olarak yüksek maliyet ve kârlarla çalışmaya alışmış olan üretim birimlerinin çok farklı işleyiş kurallarına sahip olan dış pazarlara yönelik üretime kısa sürede uyum sağlayamayacakları ortadadır.

Tüm bu açıklamalardan daha temel bir açıklamaya gelince; bütün dünyada bir ülkenin ihracat olanaklarının gelişmesinin, o malın talebi, fiyat esnekliği v.b. gibi batı iktisat kuram ve kavramlarına bağlı olarak değil, uluslararası tekellerin stratejileri ve bağıntıları ile mümkün olduğunu görüyoruz.

SORU: Ekonomik İstikrar tedbirlerinin yatırımlara etkisi nc yönde olmuştur? Kısaca açıklar mısınız?

CEVAP: 24. Ocak dönemlerinin temel hedeflerinden birisi enflasyon oranını düşürmekti. Yatırım harcamalarının kısılması ve yatırım talebinin geriletilmesi politikaları bu hedefe uygun politikalardır.

1979 yılında kamu yatırımları cari fiyatlarla 229 milyar TL. olarak gerçekleşirken, 1980 Eylül ayı sonuna göre kamu yatırımları 218,7 milyar TL olmuştur. Ancak yatırımlar sabit fiyatlarla ele alındığında, 1980'de, 1979 yılına göre Kamu yatırımlarında önemli bir gerileme olduğu görülmektedir. 1976 fiyatlarıyla, 1979' da 77,2 milyar TL olan kamu yatırımları 1980 Eylül ayı sonunda 35.3 milyar TL olmuştur. Yıl sonuna kadar program hedefi olan 49.9 milyar TL'ye ulaşırsa dahi yatırımlardaki gerileme yüzde 35.5 dolayında olacaktır.

özel sektör yatırımları hakkında rakamlar henüz elde edilmemiş olmasına karşın, bu sektör yatırımlarında da yüzde 7 civarında bir gerileme olduğu tahmin edilmektedir. Faiz oranlarının serbest bırakılmasıyla kredi maliyeti yaklaşık yüzde 60'a ulaşmıştır. Bunun da yatırım talebinin gerilemesi sonucunu doğurması olağandır.

Özetle 1980'de yatırımların reel olarak 1979'a oranla gerilediğini söylemek mümkündür.
Yatırımların kısılması kısa dönemde enflasyonu yavaşlatmada etkili olabilir. Ancak bu dönemde kısılan yatırımlar uzun vadede üretimi olumsuz yönde etkileyecektir. Üretim yetersizliği tekrar enflasyonu arttırıcı etken olabilecektir.

SORU: Ekonomik istikrar tedbirlerinin başarıya ulaşması yönünden çalışma barışının önemi ve sağlanması yolları konusunda görüşlerinizi açıklarmısınız?

CEVAP: Bu soru, T.C. Merkez Bankası'nı doğrudan doğruya ilgilendiren bir soru değildir. Ayrıca, bu sorunun mantığının gerisinde ülkemizde çalışma barışının olmadığı gerçeği yatmaktadır. Sermayenin ve emeğin var olduğu her ülkede çalışma barışı yoktur. Onun yerine çalışma çatışması veya gelir çekişmesi vardır. Bu gelir çekişmesinin hangi sınırlar içinde tutulacağı her ülkenin çalışma hayatını düzenleyen yasalarla belirlenmeye çalışılır. Eğer.taraflar gelir çekişmesini sözkonusu yasaların çizdiği sınırları içinde yaparlarsa, çekişme sürer. Fakat taraflar oyunun kurallarına uydukları için aralarında bir barış varmış gibi görünür. Ancak gelir çekişmesinin ekonomik bunalım dönemlerinde yasaların sınırlarını zorlamaya başlaması halinde, eskiden var olduğu sanılan çalışma barışının yok olduğu izlenimi yaratılır. Ülkemizde son yıllarda cereyan eden ve çalışma barışını bozduğu ileri sürülen olaylar da gelir çekişmesinin şiddetlendiğini ortaya koyan göstergelerden başka bir şey değildir.

SORU: Tarım, Türk Ekonomisinin dayandığı temel sektördür. Bu nedenle, tarımda uygulanan taban fiyat ve destekleme politikaları öncelikle tarım üreticisi bakımından önemlidir. Kuşkusuz, aynı politikalar ihracat ve sanayi sektörleri için de önem taşır. Bu nedenle, tarımda uygulanan taban fiyat ve destekleme politiları ve bu politikanın yanında uygulanan tarımsal ürünler destekleme fonu politikaları tarımın, ihracatın ve sanayinin menfaatlerini telif etme bakımından geçmiş dönemlere nazaran daha başarılı olmuş mudur?

Niçin?

CEVAP: önce, ülkemizde uygulanan taban fiyat ve destekleme politikası gerek tarım kesimi içindeki, gerekse tarım kesimi ile diğer kesimler arasındaki gelir bölüşümünü düzelten ve iyileştiren bir mekanizma değildir. Yurdumuzda tarım topraklarının adaletsiz bir şekilde dağılmış olması, destekleme politikası ile küçük üreticilere ulaşılmasını olanaksız kılmaktadır. Taban fiyat ve destekleme politikasına her şeye rağmen böyle bir işlev atfedildiği takdirde, son yıllarda uygulanan taban fiyat politikasının tarım üreticilerini kesimler arası gelir bölüşümü açısından koruduğu ve güçlendirdiği söylenemez. Bu sonucu ortaya çıkaran çeşitli göstergeler vardır.

Bir kere, tarımın GSYÎH içindeki payı son yıllarda hızlı bir daralma göstermektedir. 1977'de yüzde 28,9 olan bu pay 1979 yılında yüzde 20,7'ye düşmüştür.

İkincisi, Toptan Eşya Fiyatları Gıda Maddeleri ve Yemler Grubu alt endeksinin Sanayi Hammaddeleri ve Yarı Mamulleri Grubu alt endeksine oranı olarak tanımlanan iç ticaret hadleri 1976 yılından beri tarım aleyhine bir gelişme göstermektedir. 1975 yılında 112 olan iç ticaret hadleri, 1979 yılında 74'e kadar gerilemiştir. Ancak, aylık gelişmelere bakıldığında, 1980 yılının ortalarında 64'e kadar düşen iç ticaret hadlerinin daha sonra tarım lehine bir dönüş yaptığı ve bu hadlerin ekim ayında 73'e yükseldiği görülmektedir.

Üçüncüsü, destekleme fiyatlarındaki artışla Toptan Eşya Fiyatları Genel Endeksindeki artışların karşılaştırılması ile ortaya çıkan bulgulardır. 1979 yılında dokuz ürünün destekleme fiyatlarındaki yüzde artışları Toptan Eşya Fiyatları genel endeksinin yıllık yüzde artış hızının gerisinde kalmıştır.
Bu dokuz ürün içinde geniş bir üretici kitlesini ilgilendiren buğday, tütün ve şeker pancarı gibi ürünler de bulunmaktadır. 1980 yılında ise on ürünün destekleme fiyatlarındaki artışın gerisinde kalmıştır. Bunlar arasında yine tütünle birlikte ayçiçeği ve kürü üzüm gibi ürünler de yer almaktadır.
Dördüncü gösterge, destekleme kredilerinin toplam T.C. Merkez Bankası kredileri içindeki payı ile ilgilidir. 1978 yılı ortalaması yüzde 26.8 olan bu pay, 1979'da yüzde 24.9'a 1980 yılının ilk on ayında da yüzde 22,6'ya gerilemiştir. Fiyat artışlarından arındırıldığında destekleme kredilerinde 1978 - 1980 döneminde önemli i bir daralma olduğu da ortaya çıkmaktadır.

Bilindiği gibi, destekleme kapsamına giren ürünlerin bir kısmı da ihraç ürünleridir. Bu ürünlerin taban fiyatları belirlenirken hem içerideki göreli fiyat ilişkileri, hem de dünya fiyatları göz-önünde tutulmaktadır. 24 Ocak kararları ile oluşturulan Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu ile bazı ürünlerde iç ve dış fiyat farklılıkları dikkate alınarak yapılacak prim kesintilerinin kurulan bu fonda toplanması amaçlanmıştır. Fondan da tarımın en önemli girdilerinden olan gübreye sübvansiyon verilmesi öngörülmüştür. 24 Ocak'ta tarımsal ihraç ürünlerinden Kg. başına kesilmesi öngörülen primler açıklanmış, ancak yıl içindeki uygulama ile tiftik ihracında prim kaldırılmış, diğer ürünlerde ise önemli ölçüde azaltılmıştır.

Bütün bunlar dikkate alındığında tarım üreticisinin, ihracatçının ve sanayicinin çıkarlarının uzlaştırılmasının olanaksızlığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Hangi kesimin çıkarlarının daha çok koruduğu ve korunacağı ise bir siyasal tercih sorunudur.

Kaynakça
Kitap: Özal Ekonomisinin Perde Arkası: 12 Eylül
Yazar: Emin Çölaşan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Turgut Özal Ekonomisinin Perde Arkası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir