Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ekonomi Bürokrasisi

bölüm 11

Burada Turgut Özal Ekonomisinin Perde Arkası hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Ekonomi Bürokrasisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ağu 2011, 20:42

EKONOMİ BÜROKRASİSİ

Turgut Özal, kendisine bağlı DPT gibi kuruluşlar dışında Maliye Bakanlığına da tanı olarak egemen olmaya çalışıyordu. Maliye Bakanı Kaya Erdem, Özal'm izlediği ekonomik politikalara gönülden inandığı için, Bakan düzeyinde en küçük bir sorun bile yoktu. Ancak Maliye bürokrasisi Turgut Özal'a direniyordu. Özellikle Hazine Genel Sekreteri Nazif Kocayusufpaşaoğlu, direnenlerin başında geliyordu. Kocayusufpaşaoğlu'nun cin ha ilk günlerden Kaya Erdem'le ilişkileri en alt düzeye inmişti. Hazine Genel Müdürlüğünde, Bütçe ve Gelirler Genel Müdürlüklerinde de Turgut Özal'a karşı tepkiler vardı. Maliye Bakanlığını özal'ın yönetmesini hazmedemeyen bürokratlarla Özal ekibi arasında sürekli tartışma çıkıyor, bu tartışmalar özal ve Erdem tarafından yatıştırılıyordu.

Özellikle yabancı sermaye işlemleri konusunda gelecek aylarda ortaya ciddi tartışmalar çıkacak, Maliye ve DPT yetkilileri birbirlerine küseceklerdi. Turgut Özal ve Kaya Erdem daha sonra bu bürokratları bir araya getirerek «barıştırma toplantılan» düzenleyeceklerdi. Hazine Genel Müdürü Cengiz Alper'le DPT Yabancı Sermaye Dairesi Başkam Hüsnü Doğan arasında kesilen ilişkilerde iş ciddi boyutlara varacak ve Turgut Özal' ın makam odasında bu iki kişi barıştırılacaktı.

Küsmeler bununla da kalmayacaktı. DPT Müsteşarı Yıldırım Aktürk ile Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanı Nihat Güner de birbirlerine küsecekler ve ilişkileri tümüyle kesilecekti. Her iki kuruluş da doğrudan doğruya Turgut Özal'a bağlı olmasına rağmen, bu iki yetkiliyi daha sonra hiçbir kuvvet barıştıramayacaktı.

Ekonomik bürokraside birbirine küsen, ilişkileri koparan çok sayıda bürokrat vardı...
İşler DPT'de de pek iyi gitmiyordu. Yıldırım Ak-türk ilerideki aylarda kalkınma planı ile yıllık programlar konusunu büyük ölçüde İktisadi Planlama Dairesi Başkanı Oral Akman'a bırakacak, kendisi teşvik ve yabancı sermaye işleriyle ilgilenmeyi tercih edecekti. Bu konulara DPT'de Ekrem Pakdemirli ve Hüsnü Doğan bakıyorlardı. Her ikisi de Özal'm en yakın çalışma ekibi içerisinde yer alıyordu.

Kalkınma planı kavramı Özal'ın Başbakan Yardımcılığı döneminde bütünüyle bir kenara bırakılacak, hatta yıllık programlarla bile hiç kimse ciddiye alarak uğraşmayacaktı. Nitekim 1982 yılında, o yılın programı temmuz ayı geldiği halde ortada olmayacaktı. Yıldırım Aktürk bu konuyu İktisadi Planlama Dairesi Başkanı Oral Akman'a bırakmıştı.. Ancak Akman, aşırı titiz bir uzman olduğu için her konuyu ince eleyip sık dokuyor, aradan 7 ay geçtiği halde programı bir türlü çıkaramıyordu. Akman bu arada fırsat buldukça, çevresinde karşısına çıkan bazı kişileri dövmeyi de ihmal etmiyordu. İktisadi Planlama Dairesi Başkanı'nın elinden sadece «uçanla kaçan» kurtuluyor, geriye kalanlar dayak yiyordu. DPT'nin odacısından şoförüne, uzmanından sekreterine kadar Oral Akman'dan iş yerinde dayak yemeyen çok az adam kalmıştı. Bu işten nasibini en son olarak Yalçın Alaybeyoğlu adlı uzman alacaktı. Oral Akman, Yalçın Alaybeyoğlu'nu odasında kafa darbeleriyle sendelettikten sonra birkaç yumruk patlatacak ve nakavt ettikten sonra makamına dönüp oturacaktı.. Bu olayın basına yansımasından ve Oral Akman tarafından DPT'de dövülenlerin listesinin gazetelerde çıkmasından sonra Başbakan Bülend Ulusu, Yalçın Alaybeyoğlu'nu yanma danışman olarak alacak ve Oral Akman'a da bir daha iş yerinde hiç kimseyi dövmemesi konusunda uyarıda bulunacaktı.

DPT Müsteşarı Yıldıran Aktürk dürüst bir insandı. Elinde her türlü fırsat olmasına rağmen hakkında bir tek gün bile dedikodu çıkmamıştı. Asık suratlı, sosyal yönü biraz zayıf olan Aktürk, Ankara'da büyük bir para sıkıntısı çekiyor, ailesini Yalova'dan Ankara'ya getiremiyordu. Kendisi de bir kamu kuruluşunun misafirhanesinde kalıyordu.. Aktürk ağustos ayında Turgut Özal'a gidecek ve bu şartlarda daha fazla yaşayamayacağını belirterek görevinden ayrılıp Yalova'ya gitmek istediğini söyleyecekti. Bunun üzerine bütün ekip harekete geçecek ve Aktürk için ucuz kirası olan bir kamu kuruluşunun lojmanı ayarlanacaktı. Aktürk, ancak bundan sonra Ankara'ya ailesini getirebilecekti..

1981 yılı ocak ayında Maliye Bakanlığı Müsteşarlığına atanan Ertuğrul Kumcuoğlu, gerek MGK ve gerekse Başbakan Bülend Ulusu'nun takdirlerini kazanmış bir bürokrattı. Ancak Müsteşar olmasından kısa bir süre sonra Kumcuoğlu'nun da adı Turgut Özal'm makamında bir kavga olayına karışacaktı..
Memurlara verilecek yan ödeme kararnamesiyle ilgili olarak Özal'ın odasında bir toplantı düzenlenmişti. Bu konuda Maliye ile yine Özal'a bağlı olan Devlet Personel Dairesi arasında her zaman görüş ayrılığı vardı. Başbakan Yardımcısının odasında o gün yapılan toplantıda Özal dışında Kaya Erdem, Ertuğrul Kumcuoğlu, Kumcuoğlu'nun yerine Bütçe Genel Müdürlüğüne atanan Biltekin özdemir, Devlet Personel Dairesi Başkanı Selçuk Kantarcıoğlu ve özal'ın Danışmanı Mehmet Keçeciler vardı.

Konu görüşülürken bir ara Özal, Erdem ve özdemir, Başbakan'm yanma çıktılar. Odada üç kişi kalmıştı. Kantarcıoğlu, Kumcuoğlu'na yüklenmeye başladı..

— Zaten Maliye olarak hep böyle yaparsınız.. 14 derece devlet memuru fazla mesai alamaz diye bütçeye hüküm koydurursunuz, ama kendi bakanlığınıza verirsiniz. Başkaları sanki devlet memuru değil.. Onların paraya ihtiyacı yok değil mi?

— Sana ne yahu? Bütçe bizim işimiz. Personel Dairesine soracak değiliz herhalde. Herkes kendi işine baksın..
— Doğru konuş..
— Sen doğru konuş..

İki taraf da birbirinin üzerine hamle etmişti. Turgut Özal'm makam odası büyük bir kavgaya sahne olmak üzereydi.. Mehmet Keçeciler yalvarıyordu..

— Beyler yapmayın. Şimdi geliverirler rezil oluruz.. Ayıptır..

Keçeciler, ayakta birbirlerine girmek üzere olan tarafları güçlükle ayırdı.

Bürokraside böylesine gelişmeler olurken Turgut Özal, 1981 başlarında yine rahatsızdı. Önüne her zaman engeller çıkarıldığından yakmıyordu... Bakanlar Kurulu'nda kızdığı, kızmanın da ötesinde nefret ettiği bakanların başında Çalışma Bakanı Turhan Esener geliyordu. Özal'la Esener'in yıldızları bir türlü barışmıyor, iki tarafın da katıldığı her toplantıdan sonra Özal kendisini hasta hissediyordu. Esener, Turgut Özal'm çeşitli girişimlerle işçi haklarını kısıtlamak istediğini savunuyor ve bu görüşlerini Türk İş yetkililerine de açıkça bildirerek «Beyler haberiniz olsun, durum böyle böyledir» diyordu. Çalışma Bakanı'mn bu çabalarına karşın, Türk İş'in en üst düzeydeki yetkililerinden biri olan Kaya Özdemir, DPT Müsteşarı Yıldırım Aktürk'e bugün şunları söylüyordu..

— Yıldırım Bey, ben hayret ediyorum bu Turhan Esener'e.. Habire bize gelip «Bunlar sizi satacaklar. Durumu ona göre değerlendirin» diye kışkırtıyor. Bakanlar Kurulu'nda işçi konularıyla ilgili konuşulan her şeyi gelip bize aktarıyor..
Türk İş yetkilisinin, kendilerini uyarmaya çalışan Çalışma Bakanı'na karşı tavrı böyleydi..

Yine işçi sorunlarıyla ilgili olarak Türk İş'te yapılan bir toplantıdan sonra Turhan Esener'le kapışan Turgut Özal ciddi bir kalp spazmı geçirecek ve «Bu adam beni öldürecek» diyecekti..

HASAN CELAL GÜZEL GÖREVDEN AYRILIYOR

Şubat ayı ortalarında, Turgut Özal'ın Başbakanlıktaki sağ kolu, Müsteşar Yardımcısı Hasan Celal Güzel, görevinden ayrıldı. Başbakanlık Müsteşarı Necdet Calp, 11 Şubat günü Güzel'i çağırarak çok üzgün olduğunu, ancak görevden alınacağını söyledi.. Başbakanlıkta bir süreden beri, Bülend Ulusu'nun göreve getirdiği iki emekli denizci Müsteşar Yardımcısı ile kıdemli Müsteşar Yardımcısı Hasan Celal Güzel arasında uyumsuzluk başlamış, Güzel devre dışı kalmıştı.. Ekonomik konular dışındaki işlerle «fazla ilgilenmemesi» için daha önce uyarılan Turgut Özal, en yakın çalışma arkadaşlarından birine «sahip çıkamaz» olmuştu.

Hasan Celal Güzel gerçekten de Özal'ın büyük güvenini kazanmış bir bürokrattı. Ayrıca mühendis de değildi. Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olmasına rağmen bu güveni kazanmıştı. Özal'ın ekibindeki tek Mülkiyeli idi. İkisi adeta sırdaş olmuşlardı.

Birlikte «durum muhakemeleri» yapıyorlar, belli durumlarda ne yapılması gerektiği konusunda ekip içerisinde yapılan toplantılarda Güzel her zaman yer alıyordu.

Başbakan Ulusu, 12 Şubat günü Hasan Celal Güzel'i makamına çağırdı..

— Hasan Bey, ben bu koltuğa oturduğum ilk gün sizinle konuşmuştuk ve bana devlete, millete hizmet için çalıştığınızı, eğer istenirse görevden hemen ayrılmaya hazır olduğunuzu söylemiştiniz. Ben de size o anda bir şey olmadığını, eğer durum gerektirirse size açıkça söyleyeceğimi belirtmiştim. Şimdi sırası geldi.. Çok üzgünüm..

— Peki sayın Başbakanım, size bir şey sormama izin verin lütfen.. Beni niçin alıyorsunuz görevden? İşimden memnun değil misiniz?
— Katiyen, tam tersi..
— Yoksa bazı eski devlet adamlarını evlerinde ziyarete gidiyorum diye mi alınıyorum? İleride sizi de, eğer kabul ederseniz ziyarete gelirim.. Benim vefa anlayışım budur saym Başbakan..

Güzel, görevinden alındığı gün son konuşmasını Turgut Özal'la yaptı..
İki dost vedalaştılar.. Nasılsa yine görüşecekler, nasılsa yine birlikte olacaklardı. İkisi de bu temenniyi birbirlerine ilettiler.. Özal, 6 Kasım seçimlerinden sonra Hasan Celal Güzel'i Başbakanlık Müsteşarı yaptı...

AMCANIZ KORKTU..,

Bankalar ve bankerler arasında sürüp giden faiz yarışı 1931 yılının şubat ayında yeniden kızışmıştı. Bankaların mevduat sertifikası rekabetine - artık Vakıflar Bankası, Anadolu Bankası gibi devlet bankaları da katılmaya başlamıştı. Bankaların bir yıllık mevduata yüzde 50 faiz verme kararından sonra banker piyasasında faizler yeniden yükseliyor ve bazı bankerlerin yıllık net faizi yüzde 70'e kadar çıkardığı görülüyordu.

İş Bankası tarafından yüzde 50'ye yükseltilen faiz de bazı bankaları tatmin etmemişti. Bunlar yine yüksek faiz vermeye devam ediyorlardı. Türkiye Emlak Kredi Bankası Genel Müdürü Cemal Kulu, bu konuda özellikle Hisarbank'ı suçluyordu.. Aralık ayında yapılan bir bankalar toplantısında bu bankanın Genel Müdürü Ahmet Demirer'e uyanda bulunmuş, Demirer de Ankara'daki şubelerine Kulu'nun resimlerini göndererek «bu şahıs hesap açtırmak için gelirse kendisine dikkat edilmesini ve yüksek faiz verilmemesini» istemişti.

Cemal Kulu, bir gün Hisarbank'ın Atatürk Bulvarı ile Sakarya Caddesi köşesindeki Ankara Yenişehir şubesine uğradı.. İlgili memurlar kendisini tanımamışlardı..

— Evladım ben emekliyim de.. Bir başka bankada param var.. Siz galiba daha yüksek faiz veriyormuşsunuz.. Bu parayı size getirmek istiyorum..
— Kaç paranız var amca?
— 1 milyon lira evladım. Emlak Kredi'de duruyor. Onlar normal faiz veriyorlar..
— Tamam amca, şimdi sizi yukarıya alalım.. Orada bütün şartları arkadaşlarımız size anlatırlar.. Faizimiz yüksektir.
Cemal Kulu, yukarı kata çıkınca Hisarbank'ın şartlarını öğrendi.. Sonra bu öğrendiklerini bir bankalar toplantısında renkli kişiliği ile bütün genel müdürlere anlatarak herkesi gülmekten kırıp geçirdi..

— Kardeşim, bizi aldılar yukarı kata.. Maşallah güzel güzel kızlar servis yapıyor.. Amca yarın parayı getirin ve yatırın.. Eğer 1 milyon getirirseniz size bir de hediye halı veririz dediler.. Bir kat daha yukarı çıksaydık «Amca burada da sana bir karı vereceğiz» diyeceklerdi. Amcanız korkusundan ne halıyı alabildi, ne de karıyı...

Hisarbank Genel Müdürü Ahmet Demirer, Cemal Kulu'ya cevap verdi..

— Estağfurullah abiciğim.. Müessesemiz, velinimeti olarak gördüğü müşteriye hizmeti bir görev sayar.. Ayrıca yüksek faiz de verir.. Her zaman bekleriz..

Her kez yaklaşık 40 bankanın en üst düzeyde yöneticilerinin katıldığı bankalar toplantıları elbette ki her zaman böyle esprili, neşeli geçmiyordu. Ortalama iki ayda bir yapılan toplantılan «Ev sahibi» bir banka düzenliyor, ev sahipliği de sırayla oluyordu. Toplantılar Ankara, İstanbul ya da İzmir'in en lüks otellerinde düzenleniyor, ev sahipliğini yapan banka, konuklarını ağırlamak için elinden geleni ardına koymuyordu. Sert tartışmalar genellikle yemekten önce çıkıyor, öğle .yemeğinde yenilen güzel yemeğin ve içilen içkilerin de etkisiyle banka genel müdürleri toplantının öğleden sonraki bölümüne bir parça «mayışmış» durumda geliyorlardı. Bu durumda hava ister istemez yumuşuyordu.

Birincisi 29 Haziran 1980 tarihinde, faizlerin serbest bırakılmasının hemen öncesinde, sonuncusu ise 18 Haziran 1982'de, Kastelh'nin yurt dışına kaçmasından iki gün önce düzenlenen bankalar toplantılarında faizlerle ilgili olarak hep aynı hususlar konuşuluyordu..

1 — Centilmen anlaşması devam etsin mi..? Sonunda herkes oybirliği ile «Etsin» kararma varıyordu.
2 — Kim ne kadar faiz veriyor? Bazı bankalar niçin yüksek faiz veriyorlar? İş bu soruya gelince tartışma başlıyordu. Bazı bankalar yüksek faiz verdiklerini kabul ederek sorumluluğu şube müdürünün üzerine atıyorlar, bazıları ise bunu tümüyle inkâr ediyordu.

Artık her banka, memurlarını seferber etmiş durumda başka bankalarda hesap açtırıyor, banka toplantılarında bu hesap cüzdanları ortaya çıkıyordu..
— İşte kardeşim, işte isbat ediyoruz.. Bakın yüzde 65 faiz veriyorsunuz, hem de cüzdana işliyorsunuz hiç çekinmeden.. Ayıptır yahu..
Bazen de başka nedenler yüzünden koskoca adamlar toplantıyı terk edip gidiyorlar, başka bazı genel müdürler ise bunları geriye döndürebilmek için peşlerinden dışarı fırlıyorlardı.

Örneğin, İstanbul'da yapılan bir toplantıda, yüksek faiz verdiği gerekçesiyle üzerine fazla gidildiği zaman Pamukbank Genel Müdürü Hüsnü Özyeğin bağırmaya başlıyor ve centilmen anlaşmasından çıkmak için zaten fırsat kolladığından, toplantıyı terk ediyordu.

— Beyler ben burada daha fazla duramam.. Ne yaparsanız yapın bundan sonra..

Ziraat Bankası Genel Müdürü Ali Doğan Ünlü ise Özyeğin'i yumuşatmaya çalışıyordu..

— Yapma be Hüsnü'cüğüm.. Çıkma be kardeşim.. Otur da konuşalım yahu.. Hadi kırma beni..
Toplantıda biraz da «rol yaparak» ve içinden gülmeye devam ederek salonu terk eden Hüsnü Özyeğin'in arkasından Yapı Kredi Genel Müdür Yardımcısı Halil Atalık başta olmak üzere çok sayıda bankacı dışarıya fırlıyorlardı.. Hepsinin korkusu aynıydı.. Eğer bir tek banka anlaşmadan resmen çekilirse faiz yarışı «resmiyet kazanır» ve bunu hiç kimse durduramazdı.. Dışarıdan sesler geliyordu..

— Hüsnü baba haydi gel içeriye..

— Gelmem. Artık mümkün değil.. Sonunda Hüsnü Özyeğin içeriye giriyordu. Ancak değişen bir şey yoktu. Her banka anlaşmaya uymakla birlikte istediği faizi vermeye devam ediyordu..

İş Bankası'nın bir yıl vadeli mevduata verdiği faizi yüzde 50'ye çıkarmasından hemen sonra İstanbul'da yapılan ilk bankalar toplantısına, Merkez Bankası Başkanlığına yeni atanan Osman Şıklar da katılıyordu.. Şıklar bu konuda «çok ciddi» ve «kesin kararlıydı».. Bu işi sıkı bir disiplin altına alacaktı..

— Sayın genel müdürler, bundan sonra yapılacak her banka toplantısına ben de katılacağım. Faiz işi ciddi bir denetim ve disiplin altında gidecektir. Merkez Bankası olarak hiçbir bankanın, centilmen anlaşmasında öngörülenden daha yüksek bir faiz vermemesini kesinlikle sağlayacağız. Yüksek faiz veren bankalar hakkında en ciddi müeyyideler uygulanacaktır. Haberiniz olsun.. Türk ekonomisi bundan daha yüksek bir faize dayanamaz. Bu son olsun. Daha fazla yükseltilmesine izin verilmeyecektir.

Ancak Merkez Bankası Başkanının sözlerine itirazlar geliyordu..

— Sayın Başkan, acaba faizler serbest mi değil mi efendim? Bunu bir öğrensek..

Oysa yeni Başkan çok sertti.

— Fazla laf istemiyorum beyler.. Yüzde 50 son olacaktır..
— Yani biz İş Bankası'nın peşinden mi gideceğiz? Memlekette faizleri İş Bankası mı düzenleyecek bundan sonra?
Burada, işin kendi üzerine geldiğini fark eden İş Bankası Genel Müdürü Cahit Kocaömer söz alıyordu..
— Arkadaşlar, biz buraya Merkez Bankası ile şike yaparak gelmedik. Hodri meydan dedik ve faizleri arttırdık.
— Siz arttırınca iyi de, biz arttırınca niçin suç oluyor?
— Beyler, yapmayın, etmeyin, eylemeyin.. Bu işi daha fazla yozlaştırmayalım. Eğer bu anormal faiz yarışını sürdürürsek, birkaç ay önce demokrasinin başına gelen akıbet yakında bizim başımıza da gelebilir. Artık bu duruma uyalım lütfen..
Merkez Bankası Başkanı Osman Şıklar, bundan sonra yapılan her bankalar toplantısına gelecek ve hep aynı şeyleri söyleyecekti..
— Fazla faiz vereni yakarım.. Çok fena yaparım.. Ancak sonuç değişmeyecekti.. Değişmediği gibi
bundan sonra bir de mevduat sertifikası sorunu çıkacaktı. Sonra değineceğimiz bu konuda da ilginç olaylar olacaktı..

Aynı günlerde, İkinci Ulusal Bankacılık kongresinde bir konuşma yapan Ziraat Bankası Genel Müdürü Ali Doğan Ünlü şöyle konuşuyordu:

— Bir itibar mesleği olan bankacılık, bugün Kapalı çarşı önünde iş yapan işportacıların durumuna dönmüştür. Centilmen anlaşmasının bozulmasıyla faiz sistemi yozlaştırılmıştır. Serbest faiz sisteminin karşısında değiliz. Ancak sistemin böylesine yozlaştırılmasma karşıyız..
Bütün bu olaylar olup biterken Turgut Özaldan, Kaya Erdemden ve diğerlerinden hiç ses çıkmıyordu. Onlar da faiz kavgasını, bankerlerin palazlanmasını seyretmekle yetiniyorlardı.

20 Şubat 1981 tarihli Milliyette bazı bankerlerin, örgütlü dolandırıcılık suçundan yargılanmaya başlandıkları haberi vardı.

SORUŞTURMA AÇTIRACAĞIM

Turgut Özal, kamu ve özel kesimden oluşan kalabalık bir heyetle birlikte 1981 yılının şubat ayında Japonya seferine çıktı. Bu, Özal'm iş adamlarını da yanına alarak gittiği ilk gezi oluyordu. Bundan sonra çeşitli ülkelere bunun gibi pek çok gezi yapılacak ve Türk iş adamları o ülkelerde Özal'm önderliğinde ihracat bağlantıları kuracaklardı. Ancak aşırı rekabet yüzünden, bu bağlantıların Türk ekonomisine yarar mı, yoksa zarar mı getirdiği kamuoyunda uzun süre tartışılacaktı.

Japonya gezisine çıkarken, Başbakan Ulusu ilk kez uygulanan bu yöntemi eleştirmiş ve Özal'a uyanda bulunmuştu..

— Turgut Bey, bir ülkeye resmi ziyaret yapıyorsunuz. Özel sektörle bu kadar *iç içe olmanın fazla anlamı yok. Onlar da gitsinler ama hiç değilse ayn ayrı gidilse daha iyi olmaz mı?
— Sayın Başbakan, orada topluca bulunmanın yaran vardır. Bizim desteğimizle özel sektör oralarda bağlantı yapabilir. Maksat Japonlara bizim özel sektöre destek verdiğimizi göstermektir.

Başbakan, Özal'm bu görüşlerine fazla itiraz etmemiş, daha soma bu İlkeyi kendisi de benimsemişti.. Nitekim sonraki aylarda yapacağı bazı dış gezilere Ulusu Özel Sektör temsilcilerini de götürmüştü.

Özal'm Japonya seferine Hazine Genel Sekreteri Nazif Kocayusufpaşaoğlu, Merkez Bankası Kambiyo Genel Müdürü Zekeriya Yıldırım, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreter Ekonomik İşler Yardımcısı Rahmi Gümrükçüoğlu ile birlikte özel sektörden Mehmet Yazar, Cahit Kocaömer, Şarık Tara, Jak Kamhi, Ali Koçman, Nurettin Koçak, Mehmet Turgut (o zaman özel sektörde idi), Rahmi Koç, özdemir Sabancı gibi önde gelen iş adamlan ve bankacılar katıldılar.
Amaç hem Japonya'nın Türkiye'ye OECD yardımı çerçevesinde vereceğini açıkladığı, ancak bir türlü vermediği 85 milyon dolarlık krediye işlerlik kazandırmak, hem de özel sektöre yeni bağlantı olanakları yaratmaktı.

Ancak görüşmeler sırasında Japonlar sürekli sorun yaratıyorlar, kendi ince ve çetrefilli bürokratik yöntemleri nedeniyle işi yokuşa sürmeye çalışıyorlardı. Türk heyetindeki herkes durumu anlamıştı. Bu durum heyette sinirlilik yaratıyor, Turgut Özal, Hazine Genel Sekreteri Nazif Kocayusufpaşaoğlu ile herkesin önünde kapışıyordu..

— Kardeşim, dün geceden beri listeleri bekliyoruz, hâlâ hazır etmemişsin..
— Sayın Özal, Dışişleri gerekli sekreterya hizmetini vermiyor.. Ben ne yapayım.. Daktilo yok, bize yardım edecek adam yok.. Söyleyin elçiliğe bunları sağlasınlar. Yine de iş zamanında bitecektir. Siz endişe etmeyin..
— Bak sana şunu söyleyeyim, böyle çalışma olmaz..
— Sayın Özal, benimle uğraşmayı aklınıza koydu iseniz, buyurun uğraşın.. Ben size bu iş bitecek diyorum.
— Türkiye'ye dönünce hakkında soruşturma açtıracağım, haberin olsun.

— Açtım bakalım.. Sonucun ne olacağını Allah bilir..
Bütün heyetin önünde, Tokyo büyükelçiliğimizde geçen bu tartışma herkesi olumsuz yönde etkiliyor, Japonların işi yokuşa sürmesi durumu daha da güçleştiriyordu. Örneğin, orada anlaşma imzalayacak olan heyete Türkiye Devlet Başkanı'nın imzasıyla yetki verilmiş olmasını istiyorlar, bunun da ötesinde Devlet Baş-,kanı'nın imzasının da. onaylanmış olması gerektiğini savunuyorlardı. Türk Büyükelçiliği Japon Dışişlerine soruyordu.

— Sayın Devlet Başkam'mızın imzasını kim onaylayacak? Böyle bir makam eğer varsa neresidir?
Son gece Japon Dışişleri Bakanı kendi rezidansın-da Turgut Özal, Rahmi Gümrükçüoğlu, Büyükelçimiz Nazif Çuhruk, Rahmi Koç ve Ali Koçman'a bir yemek verdi, özal sözü sürekli olarak 85 milyon dolarlık Japon yardımına getiriyor ve soruyordu..

— Verecek misiniz?
— İnceliyoruz.. Biz size sonra bildireceğiz.

— Vermeniz gerekir. Türkiye'de yeni bir dönem başlattık. Serbest piyasa ekonomisi uyguluyoruz. Ben size söz veriyorum, vereceğiniz her yardım yerinde kullanılacak, ayrıca Türkiye'den hiçbir alacağınız kalmayacaktır.. Bu yardıma acele olarak ihtiyacımız var..

Özal, henüz alıp alamayacağını büe bilemediği yardımın şartlarını soruyor, yemekteki Japon yetkililer klasik şartlarım Özal'a anlatıyorlardı.. Şartlan uzun uzun dinleyen Turgut Özal durdu... Gözlüklerini düzeltti.. Önündeki tabakla, çatalla biraz oynadı ve Japon Dışişleri Bakanına döndü..

— Ekselans, bu şartlarla yardım verecekseniz hiç vermeyin.. Ben bu şartlan kabul edemem.. Üç yıldan beri OECD toplantılarında açıkladığınız yardımları bekliyoruz. Bunun faizini biz size zaten kredileri kullanmayarak yeterince ödedik..

Yemekteki Japon bakan ve üst düzeydeki yetkililer arasında bu sözlerden sonra bir dalgalanma oldu.. Aralarında fısıldaşmalar başlamıştı.. Özal gözlüklerini eline almış, oynuyordu.. Birazdan Japon Dışişleri Bakanı konuştu..

— Mr. özal, biz bu şartlan yeniden gözden geçireceğiz.. Kredilerin en kısa zamanda serbest bırakılması için de gereken her işlemi yapacağız. Endişe etmeyin..

Özal yemek bittikten sonra otele giderken yanındaki bir heyet üyesine şöyle dedi:

— Arada bir böyle kumar oynayıp rest çekmesini bileceksin, önemli olan, resti ne zaman ve nerede çekeceğini bilmektir..
Türkiye, Japon yardımını bir süre sonra, daha iyi şartlarla kullanmaya başladı..

MEKTUP ALIŞKANLIĞI

Türk heyeti Japonya'dan Washington'a geçti. Orada da yapılacak işler vardı. Amerikan hükümetinden gelmesi gereken 95 milyon dolarlık kredi için görüşmeler yapıldı. Dünya Bankası ve IMF ile konuşuldu. Türkiye'nin ihracatı şubat ayına gelindiğinde iyice artmaya başlamıştı. Ancak elde henüz yeterli döviz stoku yoktu. Bu durumda Özal yine kredi peşinde koşuyordu.

Dünya Bankası ile 300 milyon dolarlık yapısal uyum kredisi anlaşması yapılacaktı. Bu kredinin görüşmelerinde fazla bir sorun çıkmadı. Turgut Özal artık Türkiye'den kimin ne istediğini çok iyi biliyordu. Bir yıl önce, 1980 yılının şubat ayında Dünya Bankası'ndan yine böyle bir kredi alacağımız zaman Washington'da önüne uzatılan taahhüt mektubunu imzalamadan önce epeyce düşünmüş, uzun süre «Yahu bunu imzalayanı ipe gönderirler» dedikten sonra sonunda imza et-mişti. O mektupta Türkiye'de yapımı devam eden çok sayıda yatırım projesini durduracağını, bazılarını yavaşlatacağını taahhüt eden Özal, bu kez yeni mektup için zaten hazırlıklıydı. Türkiye'den yola çıkarken yanında çok sayıda «T.C. Başbakan Yardımcılığı» başlıklı kâğıt getirmişti. Bu kez Dünya Bankası Türkiye Masası Şefi Hint'li uzman Adi Davar devreye girmeden kendisi soruyordu..

— Mektup istiyorsunuz değil mi?
— Eh, yine bir mektup rica ederiz Mr. Özal...

Yeni taahhüt mektubu hemen o gün büyükelçiliğimizde daktilo ediliyor ve Özal tarafından imzalanıyordu. 300 milyon dolarlık yeni bir kredi daha alıyor, karşılığında ise aynı ekonomik programın uygulamasının hükümet tarafından sürdürüleceğini beyan ediyordu.. Böyle «yararlı» taahhüt mektuplarına imza attı diye nasıl olsa hiç kimse «ipe gönderilmiyordu.»!

Japonya'da başlayan, ABD'de devam eden gezinin son durağı Batı Almanya olacaktı.

MATTHOFER KAYIP!

Özal, OECD yardımlarını hızlandırması ve bu kuruluşta Türkiye için yine kulis yapması amacıyla Bonn* da Alman Maliye Bakanı Matthofer'le görüşmeyi planlıyordu. 12 Eylül öncesinde Türkiye'ye OECD yardımında koordinatörlüğü üstlenen ve bu konuda büyük çaba harcayan Matthofer 12 Eylül harekâtından sonra tavrım değiştirmiş ve bu durumu eylül ayında Washington'da yapılan IMF genel kurul toplantısında Özal'a belli etmişti. Matthofer, Sosyal Demokrat partinin sol kanadında bir bakan olarak Türkiye'ye yardım koordinatörlüğünde görev almak istemiyor, 12 Eylül harekâtını eleştiren, bu yönetimin Türkiye'de insan haklarını çiğnediğini öne süren kendi kamuoyu önünde güç duruma düşmekten korkuyordu..

Ancak Özal yine de umutluydu. Bonn'da Matthofer'le konuşacak ve kendisini ikna etmeye çalışacaktı. Matthofer, Alman hükümetinin Maliye Bakanı olarak OECD'de sözü geçen bir kimse idi..

Özal, Almanya'da yapılacak görüşmeler için Yıldırım Aktürk'ü de Bonn'a çağırmıştı. Turgut Özal, Rahmi Gümrükçüoğlu, Yıldırım Aktürk ve Adnan Kahveci'den oluşan ekip Bonn Büyükelçiliğimizde kalıyor, Büyükelçi Vahit Halefoğlu kendilerine çok büyük yakınlık gösteriyordu. 24 Ocak kararlarından bu yana Özal belki 10 kez Bonn'a gelmiş ve Büyükelçi Halefoğlu ile aralarında büyük bir yakınlık oluşmuştu. İki yetkili birbirleriyle aynı yönde düşünüyorlar, aynı dili konuşuyorlardı. Kafa yapıları da birbirine son derece uyuyordu.

Ancak Turgut Özal şubat ayında Bonn'a geldiği zaman ortaya «küçük» bir sorun çıkmıştı. Özal'ın ısrarla görüşmek istediği Matthofer ortada yoktu. Özal, Büyükelçilik kanalıyla sürekli olarak Matthofer'i aratıyordu. Ancak yer yarılmış, Matthofer içine girmişti. Bir söylentiye göre, Bonn yakınlarındaki yazlık evine gitmişti. Birkaç gündür Bakanlığa gelmiyordu. Özal homurdanıyordu..

— Bu ne yazlığı yahu? Şubat ayında Almanya'da insan yazlığa mı gidermiş?

Halefoğlu bu arada, Alman Dışişleri Bakam Genscher ile. Özal için bir randevu ayarlıyordu. Genscher, Özal, Gümrükçüoğlu, Aktürk ve Halefoğlu ile birlikte bazı Alman yetkililerin de katıldığı toplantıda Genscher, Türkiye'nin ve 12 Eylül yönetiminin durumunu anlayışla karşıladığını belirtiyordu..

— Yönetim aleyhine komünistlerin yoğun çaba harcaması doğaldır. Bunları fazla dikkate almayın. Bunlar propaganda sanatını çok iyi bilirler ve ellerine geçen her fırsatı kullanmaya çalışırlar. Almanya'da da aynı şeyi yaparak Türkiye'deki yönetimi yıpratmaya çalışmaları normaldir. Sesli azınlık, sessiz çoğunluğa her zaman hâkim olur ve bastırır... Bence Türkiye için başka bir alternatif yoktu. Uçurumun kenarına gelmiştiniz ve askeri bir müdahale şart olmuştu..

— Çok haklısınız Ekselans.. Biz de aynen böyle düşünüyoruz..
Ancak, Alman Dışişleri Bakanlığında yapılan bu toplantıdan sonra Türk heyetini bir sürpriz bekliyordu..

O akşam radyo, televizyon ve basına bir demeç veren Genscher şöyle diyordu:

— Bugün yapılan toplantıda Türk yetkililerini uyardım ve *insan haklan konusunda daha dikkatli olmalarını söyledim.
Bu demeç ertesi gün Alman basınında da çıkınca Turgut Özal bir basın toplantısı yaptı.. Kibar bir dille, Alman Dışişleri Bakam'ni mümkün olduğu kadar yalancı çıkarmadan toplantıda konuşulanları anlattı.. Bir anlamda Alman Dışişleri Bakanına cevap verdi.
Bu arada Matthofer, Türk Başbakan Yardımcısına randevu vermemekte direniyordu. Bu duruma en çok bozulanların başında Özal geliyor, ancak renk vermemeye çalışıyordu. Ancak yine de, fırsat buldukça içini biraz döküyordu..

— Şu işe bak kardeşim.. Yardım alacağız diye Türk devletinin Başbakan Yardımcısı bir başka devletin Maliye Bakanından randevu bekliyor. Hep şu dersi alıyorum.. Bir memleketin ekonomisi başkalarına muhtaçsa, ne yaparsan yap seni hiç kimse takmaz.. Hadise budur.
Matthofer konusu Turgut Özal'la Yıldırım Aktürk arasında da tatsız bir olaya neden oluyor, bu iki yakın dost ilk kez birbirlerine kırılıyorlardı..

— Abi, bu adam bize randevu vermeyecek. Burada boşuna bekliyoruz. Görmüyor musun, kendisi artık kendi seçmenine politika yapıyor. İstediğin iddiaya girerim ki Matthofer yazlıkta falan değil, burada.. Ama bizimle görüşmek istemiyor. Kamuoyuna yansır diye bizden cüzzamlı gibi kaçıyor. Bırak bu adamla görüşmeyi, biz OECD'de kendi işimizi kendimiz görmeye çalışalım..
Özal, Yıldırım Aktürk'ün bu sözlerine ilk kez sinirleniyor ve sert konuşuyordu..

— Yahu Yıldırma, sen de çok şey biliyor havasındasın. Bu kadar karışma da işimizi yapalım. Beklemekten başka çare var mı? Boşuna konuşuyorsun..
Yıldırım Aktürk, Özal'dan ilk kez böylesine sert sözler duyunca Büyükelçilikteki toplantıyı terk ediyor ve doğruca yukarı katta kaldığı odaya çıkıyordu..
Yarım saat sonra odanın kapısında Adnan Kahveci beliriyordu..

— Haydi gel bakalım.. Patron aşağıda seni bekliyor..

Özal Bonn'da günlerce bekledikten soma Mattho-fer'den bir randevu alacak, ancak Alman Maliye Bakanının Türkiye'nin ekonomik durumu ile artık kişisel olarak ilgilenmesinin sözkonusu olmadığını kendi ağzından duyacaktı. Son bir yıl içerisinde, 24 Ocak kararlarından sonra Türkiye için canla başla çalışan Mattho-fer, siyasal nedenlerle artık devrede olmayacaktı..

Ancak Özal, Ankara'ya döner dönmez bir demeç verecek ve Matthofer'in bu yıl da Türkiye'ye yardımcı olacağını açıklayacaktı.. Özal bu konuda şöyle diyecekti:

— Ben çalışacak diyorsam çalışacak demektir. Yalnız, geçen yılki, kadar çok çaba harcamasına gerek kalmayacak.. Çünkü çalışmanın büyük kısmını biz yaptık zaten. Yardımın sürdürülmesinde Alman hükümeti de, muhalefeti de mutabıktır..

Özal bu demeci verdiği günlerde, Matthofer'in olayı çoktan bıraktığım Türkiye'de hiç kimse bilmiyordu.

Türkiye, bu gelişmelerden sonra 1981 yılının mayıs ayında OECD'den 938 milyon dolarlık bir kredi alacak, son OECD yardımı ise 1982 yılında verilecekti. OECD toplantılarında Türkiye'deki rejim konusu yeniden gündeme gelecek, Özal ise ısrarla direnecekti..
— Ben buraya ekonomik konuları konuşmak için geldim. Siyaset konuşmaya yetkili değilim.. Lütfen sadece parayı konuşalım..

YA SAYI BİLMİYOR, YA DAYAK YEMEMİŞ...

1981. yılının ilk aylarında Türkiye'nin ihracatı önceki yıllara oranla ciddi bir biçimde artmaya başlıyordu. Özal'ın bu alanda seçtiği ilk hedef Libya idi. Bu ülkenin yetkilileriyle yakın ilişkiler kuran Özal, Türk ihracatçısını bu ülkeye sevketmeye başlamıştı. Artık önüne gelen herkes çantasını kaptığı gibi Libya'ya gidiyor ve orada mal satmaya başlıyordu. Çamaşır mandalından konserveye, zeytinyağından seccadeye ve deri kemere kadar elimizde ne varsa bu ülkeye satmaya başlamıştık, îş öylesine boyutlara varacaktı ki, Türk ihracatçıları bu dost ülkeye nüfusunun birkaç katı deri kemeri bir seferde satacaklardı.

Bu günlerde, ülkede bir süredir uygulanmakta olan sıkı para politikası da etkisini göstermeye başlıyor, iç talep azaldığı-için elde kalan mallara zorunlu olarak yurt dışında pazar aranıyordu. Artık yavaş yavaş herkes ihracatçı oluyor ve dışarıda kendi pazarını kendisi aramaya başlıyordu.
Mart ayı başlarında Libya'ya bir kez daha giden Turgut Özal dönüşünde Dışişleri İkili Ekonomik İlişkiler Genel Müdürü Umut Ank'a «Siz Libya'yı bana bırakın. Orası tamamdır. Bundan sonra sizlerden beklediğim, baha İran'ı, Irak'ı, Cezayir'i, Suudi Arabistan'ı ve diğer İslam ülkelerini ayarlayın. Artık oralara yüklenmek gerekiyor» diyordu.

Daha sonra Türkiye'ye Libya'dan çok sayıda üst düzeyde yetkiliyle birlikte alıcı firmalar da geliyor, bu arada bu ülkeye Türk müteahhit firmaları iyice yerleşiyordu..Böylece ülkemize müteahhitlik hizmetlerinden yeni bir gelir kapısı açılması planlanıyordu.
Özal bu arada, Libya ile Türkiye arasındaki ulaşımı sağlamak, haberleşmeyi daha iyi biçimde yürütebilmek için çaba harcıyor, ilgili kuruluşları bu amaçla seferber ediyordu. Bütün bu çabalarla birlikte bazı ilginç olaylar da oluyordu.

Turgut Özal'ın kişisel dostu, Libya Tarım Bakanı Ebuzeyd Omar Durda Ankara'ya gelmişti. İki yetkili tercüman aracılığı ile yaptıkları görüşmelerde, daha sonra işlerlik kazanması mümkün olmayan Türk Libya ortak tarım ve hayvancılık şirketi kurulması konusunda görüş birliğine varmışlardı. Görüşmelerin sonunda Omar Durda, bu şirket için Türkiye'nin 300 bin dönüm arazi vermesini istiyor, tercüman bu rakamı Özal'a iletiyordu.. Ancak Özal, durumu tam anlayamamıştı.. Tercümana soruyordu..

— 300 bin dönüm demedi galiba. Belki 3 bin falan demiştir. Sen yanlış anladın. Bir daha sor bakalım..
— Tamam efendim 300 bin dönüm istiyor.
— Bak şimdi, ben sana bir fıkra anlatayım, sen bunu da Omar Durda'ya aynen tercüme et..
Özal fıkrayı anlatıyor ve sonunu şöyle bağlıyordu:
— Sen söyle ona, Durda ya sayı bilmiyor, ya da hiç dayak yememiş..

Sözleri tercüman tarafından çevrildikten sonra, zaten «bozulmuş» olan Durda'ya dönerek bir kez daha soruyordu..

— Anladın mı?

Türk dostu Libya Tarım Bakanı, Özal'm bu davranışından sonra hemen kalkıyor ve Tarabya Oteli'ne gidiyordu. Protokol henüz imzalanmamıştı. Kendisinin gönlünü almaya gönderilen Umut Arık'ı kabul etmiyordu. Daha sonra Özal otele gidiyor ve çay içerken Omar Durda'yı yumuşatıyordu.
Protokolü Durda'ya son dakikada uçağa binerken Adnan Kahveci imzalatıyordu.

Ancak bu konuda asıl olay 1982 yılı mayıs ayında, Özal'm istifasından kısa bir süre önce yaşanacaktı.. O olaya bundan sonraki kitabımızda değineceğiz...

SAKALLI, PARKALI HAMAL

Hükümetin özellikle Ortadoğu ve İslam ülkeleriyle ticaretimizi geliştirme ilkesi doğrultusunda, bu ülkelere heyetler gitmeye başlıyordu. Bunlardan biri de, 1981 yılının ilk aylarında İran'a giden Ticaret Bakanı Kemal Cantürk'tü.. Cantürk, yanında Dışişleri Bakanlığı İkili İlişkiler Genel Müdürü Umut Arık ve diğer yetkililer olduğu halde Tahran havaalanına indiği zaman, kendisini karşılamaya hiç kimsenin gelmediğini görüyor ve rencide oluyordu. Bavullarını taşıyacak hamal bile ortalıkta yoktu.

Kısa bir süre sonra sakallı, parkalı, kravatsız, yaka bağır açık birkaç kişi uzaktan gölündüler. Kemal Cantürk rahatlamıştı. Adamlar yanlarına geldiğinde bavulunu gösterdi..

— Al bakalım hemşerim, taşı..

Ancak tam bu sırada Umut Arık, Cantürk'ün kulağına eğildi ve yavaşça fısıldadı..

— Aman saym Bakanım, kendileri hamal değil, İran Ticaret Bakanıdır...

Dost ülkenin Ticaret Bakanı Kâzım Pur Erdebili parkasıyla, sakalıyla İran yönetiminin en genç bakanlarından biriydi ve Azerbeycan Türklerinden olduğu için çok güzel Türkçe konuşabiliyordu. Erdebili, iki ülke arasındaki ticaret ilişkilerinin geliştirilmesi amacıyla sonraki aylarda büyük çaba harcayacak ve başarılı olacaktı.
Kemal Cantürk, Erdebili'yi hamal zannedip bavulunu uzattığı için gerçekten üzülmüştü.

ÖZAL MEMNUN!

1981 yılı mart ayında Türkiye'nin döviz gelirleri ve ihracatı hızla artmaya başlamıştı. İhracatı teşvik açısından alman önlemler olumlu sonuç vermiş, ayrıca Türk parası yokluğu nedeniyle iş adamları zorunlu olarak ihracata yönelmişlerdi. İhracat artarken ülkemizin döviz durumu giderek düzeliyor, buna karşın yeni bir sorun ortaya çıkıyordu.

Ekonomide durgunluk başlamıştı. Sıkı IMF limitleri ve Turgut Özal'm IMF limitlerinden de katı uygulamaları nedeniyle sanayici, iş adamı ve diğer kesimler Türk parası bulamaz duruma gelmişlerdi. Yatırımlar "yavaşlamıştı. Fabrikaların çarkı dönmüyor, pek çok irili ufaklı firma kapanma durumuna geliyordu. Bazı firmalar ucuz fiyata el değiştirmeye başlamıştı. Bu alanda daha sonra bazı büyük holding ve firmalar ortaya çıkacak, güç duruma düşen firmaları çok ucuz fiyata satın almayı meslek haline getireceklerdi.

Bu aylarda fiyat artışları da yavaşlıyordu. İç piyasada hiçbir mala talep kalmamıştı. Mart ayında toptan eşya fiyatları endeksinde binde 8 oranında bir düşme görülüyordu.. Birkaç aydan beri mart ayını bekleyen ve «Ah abi, şu mart ayı bir gelse de kazığı çıkarsak» diyen Özal ekibi, bu sonucu alınca biraz daha rahatlıyor ve «Kazık çıktı» diyordu.. 24 Ocak kararlarından hemen sonra özellikle şubat ayında büyük fiyat artışları olmuş ve bu durum bütün yılın ortalamasını etki-lemişti. Şimdi 1980 yılı şubat ayı fiyatları dikkate alınmayınca, mart 1980-mart 1981 aylarını kapsayan 12 aylık dönemde fiyat artış hızı yüzde 35 olarak ortaya çıkıyordu..

Turgut Özal bu sonucu aldığı zaman doğru Başbakan Ulusu'ya gidecekti..

— Sayın Başbakan, işte gördünüz.. Uyguladığımız tedbirler başarıya ulaşmıştır. Bir yıllık marttan marta enflasyonu yüzde 35'e indirmeyi başardık. Hem de bu rakama yüzde 100'ün üzerinde olan enflasyon hızmdan sonra ulaştık. Bu büyük bir başarıdır.
Özal, aynı sonucu Konsey'e de iletecekti..

Mart ayında Bakanlar Kurulu, sermaye piyasası yasa tasarısını yaklaşık 6 aylık bir gecikmeden sonra MGK'ya sunuyordu.. Bu tasarının görüşülmesi, incelenmesi ve yasalaşması MGK'da da epeyce zaman alacaktı..

12 Mart 1981 günü MGK ülke yönetiminde ilk 6 ayını doldurdu. Bu dönem içerisinde 123 yasa kabul edilmiş, özellikle vergi yasalarının çok büyük bir bölümü çıkarılmış, en önemlisi ülkede anarşi ve terör yok edilerek can ve mal güvenliği sağlanmıştı.

Turgut Özal, artık sadece ekonomi ile ilgileniyor ve iyimser demeçler veriyordu. Mart ayı sonlarında verdiği bir demeçte «Her şey iyi giderse 3-4 yıl sonra köşeyi döneriz» diyordu. Ancak Özal, büyük bir durgunluğa doğru gitmekte olan Türk ekonomisinin durumunu da çok iyi görüyor, bunun önlenebilmesi amacıyla «nasihat niteliğinde» demeçler vermeye devam ediyordu... Durgun olan sektörlerin meseleye biraz da kendi içlerinde bakması gerektiğini savunuyordu.

BİRAZ SOYUNUN HOCAM

Gazeteci, önceden randevu alarak bir akşamüstü Turgut Özal'm evine röportaj yapmaya gitmişti. Gazeteci ile Özal arasında o günlerde tam 21 yıllık bir tanışıklık vardı..

İkisi ilk kez hoca-öğrenci ilişkisi içerisinde 1960 yılında ODTÜ'de karşı karşıya gelmişlerdi. O günlerde yeni kurulan DPT'de Süleyman Demirel'le birlikte askerlik görevini uzman olarak yapan Turgut Özal, aynı zamanda ODTÜ'de matematik dersi veriyordu. Süleyman Demirel de, yedeksubaylığını yaptığı aynı günlerde ODTÜ Mühendislik Fakültesi'nde ders veriyordu.

Öğrencisi^ 1965 yılında ODTÜ'yü bitirdikten sonra, DPT'ye girmiş, bir yıl sonra da Turgut Özal o kuruluşa Müsteşar olmuştu.

DPT'deki günler birbirini kovalamış ve Müsteşar Turgut Özal, ODTÜ'deki öğrencisinin görevine 1969 yılında siyasal nedenlerle son vermişti. Taraflar mahkemelik olmuşlar, öğrenci davasını kazanmış, ancak bu mahkeme kararı Özal'm 12 Mart muhtırasından sonra DPT'den ayrılmasını izleyen günlerde de uygulanmamıştı.

Öğrencisi, Turgut özal'ın yüzünü 1969 yılında görevine son verildikten sonra hiç görmemişti.. 1979 yılı aralık ayında Özal Başbakanlık Müsteşarı olmuştu. Aradan 10 yıl geçmiş ve artık gazeteci olan Özal'm öğrencisi, o pek de hoş duygular beslemediği» eski hocasını bir gün makamından korka korka aramıştı.. Büyük bir ihtimalle Özal telefona bile çıkmayacaktı.. Sekreter «Bir dakika bakayım efendim» dedikten sonra gazeteci telefonda bekliyordu.. Ekonomik konularla ilgili bir gazeteci olarak, ekonomide söz sahibi kişiyle mutlaka diyalog kurması gerekiyordu. Yeni görevine üç gün önce başlayan Turgut Özal telefonu, gazetecinin tahminlerinin aksine almıştı..

Turgut Özal, sonraki günlerde gazeteciyle evinde, uzun yıllardan sonra ilk kez yüz yüze gelmişi ve. yazmayacağı konusunda söz aldıktan sonra kendisine, yakında açıklanacak olan ekonomik programı (24 Ocak kararlarını) bütün ayrıntılarıyla anlatmıştı. Daha sonra da «Ya sözünde durmaz da yazarsa» düşüncesiyle birkaç gün uykusu kaçmıştı.. Ancak gazeteci sözünde durmuş ve «bombayı patlâtmamıştı.»
1981 yılının mart ayında gazeteci, yanında foto muhabiri arkadaşıyla yine Özal'm evindeydi..

— Hocam önce biraz resim çektirelim.. Foto muhabiri arkadaş gidecek.. Şu ceketinizi çıkartın da biraz daha samimi olsun resimler..
Foto muhabiri Mustafa İstemi ise başka yönde ısrar etmeye başlamıştı..

— Saym Özal, pijamalı falan çeksek..
— Olur mu yahu pijamalı.. Ayıp olur..
— Hocam, İstemi biraz soyunun demek istiyor.. Biraz soyunsanız..

Bu arada devreye Semra Hanım giriyor ve kocasına Japonya'dan aldığı kimonoları giydiriyordu. Ancak kimonolardan biri Özal'ı şişman gösteriyordu. Zayıf gösteren yeşil kimono ile resimler çekiliyor ve bunlar gün sonra Milliyet'te yayınlanıyordu.. Turgut Özal rahat adamdı.. Bir özelliği daha vardı.. Teybi önüne koyduğunuz ve soru sormaya başladığınız zaman anlatmaya başlar, daha sonra başkalarının yaptığı gibi «Şimdi yazılı metni bana bir getirin de, yayınlanmadan önce ben bir kere daha göreyim» diye güçlük çıkarmazdı. Çok kritik bir şey söyleyeceği zaman biraz düşünür ve «Teybi kapat» derdi..

O gün şunları söylüyordu:

— Aslında ben bu sıkı para politikası sözünü sev-miyorum. Ekonominin gereği olan para politikası uygulanıyor. İflaslar, protestolar normal seyri içinde gidiyor. Bu konuda anormal artışlar yok.. Türk ekonomisi şimdi yapısal bir değişiklik geçiriyor. Bunun normal sancıları olacaktır. Eskiden birçok sanayi kuruluşu iç pazarda istediği malı satıyordu. Şimdi iç pazarda o rahatlığı bulamadıkları için ister istemez dışarıya yöneliyorlar. Şimdiki yol Türkiye için daha doğrudur.. Çünkü başımız sıkışmadan bazı kararları veremiyoruz... Türkiye bugünkü şartlarda yüksek yatırım yapabilecek durumda değildir.. Vergi gelirleriyle ancak altyapı yatırımları canlanabilir... 1981 yılında Türk parası ile döviz arasında çok hassas bir denge olacaktır. Eğer yanlışlıkla Türk parasını arttırırsak o zaman dövizdeki dengeyi kaybederiz.. Bugün için bir dengemiz var. Hatta bazen, dövizden çok Türk parası aranıyor. Bu bizim lehimizedir. Buna alışmak zorundayız. Paramız değer kazanmaya başlamıştır. Bu çok önemlidir. Bunun sonucu olarak tasarruf şevki artıyor. Zaten tasarruf olmasa ne yatırım olur, ne de başka bir şey olur..

Gazeteci soruyordu:

— Hocam, kalkınma planı falan ne oldu bu arada?
— Plan mı? Ona da arada sırada bakıyoruz.
Oysa artık ortada ne plan vardı, ne de program: Ancak Özal'm dili bunu resmen açıklamaya varmıyordu.

Kaynakça
Kitap: Özal Ekonomisinin Perde Arkası: 12 Eylül
Yazar: Emin Çölaşan
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Ekonomi Bürokrasisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ağu 2011, 20:43

HEM BANKERLER,
HEM DE KASTELLİ BÜYÜYOR..


Turgut Özal'ın bu sözleri söylediği günlerde Türkiye'de banker piyasası alabildiğine büyümüştü. Artık önüne gelen herkes banker oluyor, ortalıkta bankerden geçilmiyordu. Vilayet makamına bir dilekçe vermek, banker olmak için yeterliydi. Ankara bankerleri aylık yüzde 10 faiz vermeye başlamışlardı. Mart ve nisan 1931' de, çek ve bono karşılığında para toplayan bu kişilerin verdiği yıllık faiz yüzde 120'yi buluyordu. Herkesin bankerde parası vardı. Bir parça ihtiyatlı olanlar köşe-başı bankerlerini riskli buluyorlar ve paralarını bankalara yatırmayı tercih ediyorlardı. 1980 yılında «serbest faiz» kararının alınmasından sonra banka mevduatları da büyük ölçüde artış göstermişti. Ancak mevduat artışı bir süre sonra gerçek bir artış olmaktan uzaklaşacak, «kaydî para artışı» denilen biçime dönüşecekti. Başka bir deyişle bankalara mevduat akımı azalacak, ancak kayıtlardaki faizler de hesaplara eklenmeye başlanınca suni bir mevduat artışı ortaya çıkacaktı.

Bankalar giderek daha sağlıksız bir biçimde çalışmaya başlayacaktı. Yatırımlar durmaya başladığı için kredi talebi azalacak, fonların sanayi ve ticaret kesimine iletilmesi çok güçleşecekti. Yüksek faizle para toplayan bankalar kredi faizlerini de yükseltince, bu durum kredilere olan talebi azaltacaktı. Bankaların belli aile şirketlerinin ve belli grupların eline geçme süreci de,giderek hız kazanacak, bunların dışında kalan orta halli sanayi kesimi, parasal kaynak bulamadığı için feryat etmeye başlayacaktı. Artık Türk sanayiini güç günler bekliyordu.. Aynı güçlükler bankacılık kesimini de tehdit ediyordu.

Oysa görünürde, özellikle bankerlik kesimi «altın günlerini» yaşıyordu. Bunlardan biri de, 1981 yılı başlarında Banker Kastelli idi..
Banker Kastelli adıyla bilinen Cevher Özden, önceki yıllarda Vâkıf Han'da bürosu olan sıradan bir bankerdi. Ortaokul tahsiline rağmen cin gibi zekâsı ve dürüstlüğü ile birlikte karşısına çıkan fırsatlardan çok iyi yararlanmayı bilen, buna karşın uzun yıllar sadece tasarruf bonosu ve hisse senedi alım satımı yapan ve fazla büyümesi mümkün olmayan bir iş adamı düzeyinde kalmıştı.

1978 yılında, Transtürk grubuna ait Meban şirketinin uygulamaya koyduğu «Yatırım Fonu» olayından esinlenmiş ve kendi şirketi olan Mentaş'ı kurmuştu. O günlere kadar «Kastelliler» adıyla çalışan, ortağından ayrıldıktan sonra »Banker Kastelli» adıyla çalışmaya başlayan Cevher Özden, Mentaş şirketi için ilk kez 1979 yılında gazetelere ilanlar vermiş ve halka açık bir banker şirketi kurduğunu, tahvil alıp satacağını duyurmuştu. Daha sonra, büyük koku alma yeteneği ile, bu alanda büyük bazı yenilikler getirmeye başlamıştı..

O günlerde yakınlarını toplamış ve şöyle demişti:

— Benim yapmam gereken iş, sanayii finanse etmektir. Bunun için de tahvil satışına ağırlık vermem gerekir... Biz şayet bu tahvil işine girer ve halka kazancımızın bir kısmını daha verebilirsek, yani tahvilleri her an paraya çevirmeyi kabul edersek, gerek şirketler ve gerekse bankerlik kuruluşu olarak daha canlı bir piyasa yaratabiliriz. O zaman şirket de çıkardığı tahvili bana rahat satabilir...

Kastelli'nin bu önerisi tahvil çıkaran şirketler tarafından da yavaş yavaş benimsenecek ve bankerler aracılığı ile satılmaya başlanan tahviller hemen kapışılacaktı... Halka büyük bir güvence veriliyordu... «İstediğin zaman tahvilini getir, paranı işlemiş faiziyle birlikte al.. »

Sistem artık oturmaya başlamıştı. Bu durumdan hem sanayici, hem banker, hem de halk memnundu.. İşler iyi gidiyordu. Kastelli, Mentaş'tan bir süre sonra Bimtaş adlı şirketini de kuracaktı. Bunlardan ilkinin başına bankacı dostu Özcan Ercan'ı, ikincisinin başına ise Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdür eski Yardımcısı Ertan Özdemir'i getirecekti. Daha sonra DPT Finansman Şubesi Müdürü Ahmet Akdoğan'ı Bimtaş Genel Müdürü yapacaktı..
Banker Kastelli, ya da gerçek adıyla Cevher Özden' in yaşamı, daha önce DPT'de çalışan Yılmaz Karako-yunlu ile giriştiği sıkı iş ilişkilerinden sonra büyük ölçüde değişecekti..

Karakoyunlu, 1979 yılının ortalarında Cevher Öz-den'le birlikte çalışmaya başlayacak ve her üç kuruluşun (Mentaş, Bimtaş ve Banker Kastelli'nin) genel koordinatörü olacaktı.. Karakoyunlu bu alanda getirilmesi gereken yenilikleri Cevher Özden'e anlatacaktı.. «Olayı kamuoyuna iyi yansıtmak gerekiyordu.. Bunun için görkemli seminer ve toplantılar düzenlenmeli, basından mümkün olduğu kadar çok yararlanmalıydı... »

İlk seminer, 1979 yılı aralık ayında İstanbul'da Sheraton Oteli'nde, ikincisiyse 1980 yılı nisan ayında Ankara'da, Büyük Ankara Oteli'nde düzenlenecek ve seçkin davetli kitlelerinin, siyasetçilerin, öğretim üyelerinin, iş adamlarının katıldığı bu iki toplantı basında ve kamuoyunda büyük yankı uyandıracaktı.

Kastelli kuruluşları, 1979 yılından başlayarak büyümesini sürdürüyordu. Büyük kentlerde Banker Kastelli, Mentaş ve Bimtaş'ın yeni şubeleri açılıyor, istenildiği zaman paraya çevrilebilir tahvil satışları büyük bir hızla devam ediyordu. O günlerde tahvil çıkartan firmaların adlarını açıklamak yasak olduğu için gazetelere ilanlar «Ülkemizin en büyük holdingine bağlı bir gıda kuruluşunun 50 milyonluk tahvili satışa arzedilmiştir» biçiminde veriliyor, iki gün sonra bunu yeni bir ilan izliyordu.. «Tahvillerimizin tümü bir günde satılmıştır. Halkımızın gösterdiği güvene teşekkür ederiz».. Ancak bu ilanlar henüz çok küçük, mütevazi boyutlarda idi..

Banker Kastelli, Mentaş ve Bimtaş giderek büyüyeceklerdi. 1979 yılında Cevher Özden'in şirketlerinin toplam satışı 900 milyon liraydı. Bu rakam korkunç bir hızla artacak ve 1980 sonunda 7 milyar liraya, 1981 sonunda 60 milyar liraya ulaşacaktı. Kastelli yurt dışına «gittiği» zaman, toplam satış miktarı 105 milyar lira olmuştu. Turgut Özal, bu rakamı duyduğu zaman adeta dudağı uçuklayacak ve uzun süre. inanmayacaktı.

Ancak Cevher Özden de bu duruma gelinceye kadar güç günler geçirecekti, örneğin 24 Ocak kararlarından sonra 1980 yılının 1 Temmuz gününden itibaren hükümetin başlattığı serbest faiz politikası nedeniyle Kastelli şubelerine büyük bir hücum başlayacak, Cevher Özden büyük sıkıntılarla sağladığı deste deste milyonları bankoların üzerine yığdırarak her isteyenin parasını ödeyecek ve güven kazanacaktı. Artık kendisi tarafından pazarlanan tahvillere iki rakip çıkmıştı: İlki yüksek faiz, ikincisiyse yine 1 Temmuzda uygulamaya konulan mevduat sertifikası olayı..
1980 yılı ortalarında atlattığı bu sıkıntıdan sonra Cevher Özden bir süre rahat edecek ve 1981 yılı sonlarına kadar ciddi bir sıkıntı yaşamayacaktı..
Cevher Özden, artık Türkiye'deki en saygın, adı kamuoyunda en çok geçen kişilerden biri olma yolunda hızla ilerliyordu. Bazı öğretim üyeleri kendisini üniversitedeki derslerine götürerek ders verdirmeye başlamışlardı..

Kendisi devlet adamlarının da ilgisini çekiyor, onlarla uzun konuşmalar yapıyordu. Devlet kesiminden; de «saygı ve takdir» görüyordu.

YAĞMURLU BİR GÜNDE..

Örneğin, 1980 yılının nisan ayında, 24 Ocak kararlarından birkaç ay sonra Başbakan Süleyman Demirel, Cevher Özden'i makam arabasını göndererek Ankara Oteli'nden aldıracak ve Hariciye Köşkü'nde kendisiyle bir görüşme yapacaktı..

— Nassm Kastelli, eyi misin?
— Çok iyiyim sayın Başbakanım.. Beni huzurunuza kabul etmekle şeref verdiniz..
— Nasıl gidiyor işlerin, bir anlat bakalım..
— Sayın Başbakanım, tamamen yasalara uygun bir biçimde çalışıyorum. Amacım sadece halka hizmettir. Para kazanmak ikinci planda kalır. Sadece tahvil satıyorum. Hem de büyük şirketlerin tahvilini satıyorum. Her şey iyidir..
— Önünde bir engel var mı?
— Hiçbir engel yok saym Başbakanım. Devlet de bana engel çıkarmıyor. Allah hepinizden razı olsun..
— Başarısız olursan bundan bütün Türkiye etkilenir.. Aman başarısız olma. Bir derdin olursa ya Turgut'a, ya da doğrudan doğruya bana bildir..
Cevher Özden, çok duygulandığı bu sahneyi daha sonra anlatırken aynen şunları söyleyecekti:
— Saym Demirel'in sermaye piyasası konusunda benden bilgi alması beni çok duygulandırmıştı. Gerçek bir idealistin devlet tarafından da benimsendiğini, tanındığını bu olay kanıtlamıştı.. Demirel'in o andaki durumu hâlâ gözlerimin önündedir. Beni hayranlıkla izliyor ve seyrediyordu. Bunu hiç unutmam. Yağmurlu bir gündü. Beni yanaklarımdan öptü ve kapıya kadar uğurladı...

Cevher Özden, aynı günlerde Turgut Özal'la da Ankara'daki evinde görüşecekti. Yıldırım Aktürk ve Nuh Kuşçulu'nun da bulunduğu o görüşmede Özal, Cevher Özden'den sermaye piyasasının işleyişi konusunda ayrıntılı bilgi alacak, işlerinin nasıl gittiğini öğrenecekti..

Aradan yaklaşık iki ay geçtikten sonra Cevher Özden, bu kez yeniden Ankara'ya gelecek ve serbest faiz sisteminin başlamak üzere olduğu günlerde hem Maliye Bakanı İsmet Sezgin'le, hem de Turgut Özal'la yeniden görüşecekti.. Yanında yine Nuh Kuşçulu vardı.. (Cevher Özden'le Nuh Kuşçulu 1969 yılından beri tanışırlardı. Turgut Özal'm da yakın dostu olan Nuh Kuş-çulu ile Cevher Özden arasındaki ilişkileri, Cevher Özden'in yurt dışına kaçması sırasında ve sonrasında bu iki dost arasında neler olup bittiğini bundan sonraki kitabımızda açıklayacağız).

Cevher Özden'in Maliye Bakanı İsmet Sezgin'le haziran ayının ilk günlerinde yaptığı görüşme saat 16'da başlamış ve gece saat 21'e kadar sürmüştü. Maliye Bakanlığının bütün üst düzeydeki kadrosu Sezgin'in odasındaydı. Özden'in yanında Genel Koordinatörü Yılmaz Karakoyunlu da vardı. Cevher Özden güç durumdaydı.

— İsmet abiciğim, sizden bir tek istirhamım var.. Serbest faiz olayı başlamak üzere. Lütfen banka faizleriyle birlikte tahvil faizlerini de bir an önce ilan edin. Bunların hemen ilan edilmesi gerekir ki, ben programımı ona göre ayarlayayım.
— Senin korkun ne Cevher?
— Abiciğim, benim Allahtan başka hiçbir şeyden korkum yoktur. Allaha şükür karşılıksız hiçbir şeyim yoktur. Ama ben halkıma demişim ki, sen gel tahvili al, istediğin zaman da parasını geri al.. Şimdi ben sizden bir tek şey istiyorum.. Faizleri bir an önce açıklayın. Yoksa daha fazla dayanamayacağım. Ben bu borsa isine 20 yılımı şerefimle vermişim. Aksi halde bütün emeklerim boşa gidecek.. Şerefimi ve itibarımı kaybedeceğim. Herkes parasım bizden çekip bankaya yatırmak için kapımızda kuyruğa girdi.
— Sen durumu saym Başbakan'a bildirdin mi?
— İsmet abiciğim, sayın Başbakan devlet işleriyle çok meşguldür.. Kendisini rahatsız etmek istemedim.

— Peki, ben seni Turgut beyle de bir görüştüreyim.. Bak Cevher sana bir şey söyleyeyim.. Senin yaptığın hizmet o kadar büyük ki, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir özel sektör temsilcisini Maliye Bakanlığı'nın bütün üst kadrosu tam 5 saat dinledi..
Cevher Özden, ertesi gün Turgut Özal'a gitti..

— Turgut abi, ben bir darboğazdayım.. Devlet yardımı falan da istemiyorum. Ancak faizleri lütfen bir an önce açıklayın. Para çekişleri korkunç arttı. Ben Yapı Kredi'den 2 milyar para alıp durumu ancak kurtarmak durumundayım. Müşteri bana gelip soruyor: «Cevher bey panik varmış ne dersin?» diye.. Ben şimdi bu adama ne diyeyim?. Kardeşim uykun kaçıyorsa paranı al diyorum.. Artık dayanamayacağım.. Aman canım abiciğim, bu işe bir çözüm bul..

1980 yılı haziran sonlarındaki bu konuşma, Turgut Özal'la Cevher Özden arasında yüz yüze geçen son konuşma olacaktı. Bundan sonra birkaç kez de, daha sonra anlatacağımız gibi telefonla konuşmak durumunda kalacaklardı.
O günlerde Cevher Özden, Ankara'da ekonomiyi yöneten kişilerden hep şunu isteyecekti..

— Bir an önce özel sektör tahvil faiz oranlarını açıklayın. Bizim sektörümüzde bazı bankerler büyük holdinglere ve bankalara sırtlarını dayamışlardır. Ama biz, Banker Kastelli olarak tek başımıza savaşmaktayız...
Banker Kastelli 1980 haziran krizini güçlükle atlattı ve düzlüğe çıktı.

Ancak, Türkiye'deki sermaye piyasasının sorunları Banker Kastelli'nin ve diğer borsa bankerlerinin 1980 krizini atlatmalarıyla bitmeyecekti.. O yılın temmuz ayında Merkez Bankası'nın karşı çıkmasına rağmen mevduat sertifikası uygulamasına başlanacak ve her türlü denetimden yoksun bir biçimde bankalar milyarlarca liralık sertifika çıkarmaya başlayacaklardı. Birtakım kanşık mekanizmalarla, kuponlarla ve çeşitli uygulamalarla sürdürülen ve büyük bir bölümü bankerler eliyle pazarlanan mevduat sertifikası işine girmeyi Cevher Özden istememişti. Sertifika satışını çok küçük bir boyutta sadece Mentaş şirketinde yapıyordu.. Banker Kastelli ve Bimtaş kuruluşlarında bu işe girmiyor ve arkadaşlarına şöyle diyordu:

— Çocuklar, sertifikaya itibar etmeyin. Bizim amacımız tasarrufları sanayie kanalize etmektir. Her iki kesimi de, hem tasarrufçuyu, hem de sanayiciyi sömüren bankalara hizmet etmeyelim.. Hükümet günün birinde sertifika ticaretine stopaj vergisi koyarsa tam anlamıyla perişan oluruz..
Oysa o günlerde mevduat sertifikası satışları alabildiğine sürüyordu. Bazı büyük ve ciddi bankalar sertifika çıkarsalar bile sadece kendi şubelerinde pazarlıyor-lardı. Buna karşın, Hisarbank, İstanbul Bankası, Bağ-bank gibi kuruluşlar hiçbir denetime tabi olmadan milyarlarca liralık sertifika çıkarmaya başlamışlardı. Bu bankalar ayrıca kendi bankerlik kuruluşlarını da kuruyorlardı. Hisarbank Eko Yatırımı, İstanbul Bankası Fintaş'ı, Bağbank Fiban'ı kurmuşlardı. Bunların dışında Çukurova Holding Genborsa'yı, Eczacıbaşı kendi bankerlik kuruluşunu, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası ise Yatırım Finansman A.Ş.'yi oluşturmuşlardı. Artık çok sayıda banka ve holdingin kendi bankerlik kuruluşu vardı ve bunlar kendi ana kuruluşlarının tahvilleriyle birlikte kendi bankalarının mevduat sertifikalarını satıyorlardı.

1980 yılı sonlarında Banker Kastelli ve diğer bankerlik kuruluşları, artık müşteriye satmak için yeterince tahvil bulamaz duruma gelmişlerdi. Tahvil çıkaran şirketlerin bu hakları sermayeleriyle sınırlı olduğu için, hiçbir şirket istediği kadar tahvil çıkaramıyordu.

Cevher Özden, sertifika satışına girme konusunda tedbirli davranıyordu.. Ancak elde satacak tahvil de giderek azalıyor, piyasaya yeni tahvil çıkmıyordu. Kastel-li kendi deyimiyle «materyal sıkıntısı» çekmeye ilk kez ö günlerde başlıyor ve Turgut Özal'a telefon ediyordu..

— Turgut abi, elde satacak tahvil yok. "Ben mecburen sertifika işine gireceğim. Aslında bu işe girmeyi hiç istemiyorum.. Benim için tahvil her zaman daha kârlıdır ama mecburum. Ama bu materyal sıkıntısı sorununa bir çözüm bulamazsanız bizim borsa bankerliği sistemi bir çöküntüye girebilir.. Satacak mal bulamıyoruz.

Sonunda Cevher Özden kararını veriyordu.. Kastelli kuruluşlarında sertifika satışına başlanacaktı.. Sertifika çıkaran bütün bankalar 1981 yılı mart ayında Cevher Özden'in bu karan almasından sonra kendi sertifikalannı satması için Kastelli'nin kapısında kuyruğa gireceklerdi. Banker Kastelli herkesin sertifikasını satmıyordu.. Sertifikasını satacağı bankalan özenle seçiyordu.. Bunlar arasında Anadolu Bankası, Vakıflar Bankası gibi devlet bankalarıyla Yapı Kredi, Pamukbank gibi özel sektör bankaları da vardı. Bir süre Hisarbank İstanbul Bankası, Bağbank, İmar Bankası gibi bankaların sertifikalarına «tenezzül etmeyecek», ancak aradan birkaç ay geçince durum değişmeye başlayacaktı.. O zaman, ileride anlatacağımız gibi mekanizmalar tersine dönecek, sistem göz göre göre çöküşe doğru gitmeye başlayacaktı.

Mart ayına gelindiği zaman bankalar milyarlarca liralık sertifika pazarlamışlardı.. Yine mart ayında Kastelli sertifika işine girmişti.. Satışları korkunçtu.. Önünde kuyruklar oluşuyor, efsane giderek büyüyordu.. Ortada milyarlar dönüyordu..

Aynı günlerde, piyasa bankerleri de gelişmeye devam ediyordu. Başıboşluk ve düzensizlik bu alanda son haddine varmıştı. Sahtekârların, iflas etmiş tüccarların, para toplamak isteyen birtakım kimselerin de katıldığı bankerlik furyası, her köşebaşmda açılan bir bankerle sorumsuz bir biçimde devam ediyordu.

Bunlardan bazıları, adlarına kendilerinin «banka» olduklarını hatırlatacak ekler bile yapmaktan çekinmiyor, ortalıkta SEBANK, BANKSAN gibi adlarla çalışan bankerler görülüyordu. Kendilerine karışan, bunları uyaran, denetleyen yoktu. İşin nereye varabileceğini sezenler arasında Turgut özal da vardı.

ÇAPANOĞLU ÇIKACAK

— Kaya, bu işe bir hal çaresi bulmalı.. Bu iş kötüye gidiyor.. Sende hiç rakam var mı bunların büyüklüğü ile ilgili?
— Valla bende yok.. Fakat ben çok büyük rakamlara ulaştığım sanmıyorum.. Belki 10-15 milyar vardır toplamı.. Siz ne düşünüyorsunuz Turgut Bey?

— Valla şu anda yapacak bir şey yok. Atı alan Üsküdar'ı geçmiş zaten.. Önüne gelen banker oldu.. Sermaye piyasası kanununu bir çıkarabilsek biraz rahatlarız.. Hiç değilse reklamları falan kontrol altına almak lâzım..

— Yalnız, iş fena büyüyor Turgut Bey:.

— Fena büyüyor tabii.. Sonunda bunların hepsi gümleyecek görürsün.. Herif aylık yüzde 10'la para topluyor yahu.. Kardeşim sen bu parayı yılda yüzde 120 ile alıp da ondan sonra kime, kaça satacaksın? Bu işin içinde başka bir iş var.. Yüzde 120 ile toplanan parayı ya eroine yatıracaksın, ya da başka karanlık işlere yatıracaksın ki para kazanasın.. Bu iş böyle yürümez.. Mümkün değil..

— Elde bu bankerleri durduracak mevzuat yok Turgut Bey.. Bütün hikâye burada. Ben Maliye olarak elim kolum bağlı oturmak durumunda kalıyorum. Vilayete başvurup ruhsat alan banker oluyor.. Bizim Bankalar Yeminli Murakıplar Kurulu bir şeyler hazırlamış ama bunlar da yeterli değil..

— Kaya, sen bu işin üzerine biraz gitmeye çalış.. Biraz bilgi toplayıp, hiç değilse hadisenin büyüklüğünü ortaya çıkarmaya çalışalım.. Hesap uzmanlarını, müfettişleri falan bir devreye sok bakalım.. Bu işin altından çapanoğlu çıkacak, haberin olsun..

Banker olayı her türlü denetimden yoksun bir biçimde yürürken, hem bankalar hem de bankalarla bankerler arasında faiz yarışı giderek kızışırken ortaya bir başka ciddi sorun daha çıkmıştı. Bazı bankalar mevduat sertifikası işine bütün güçleriyle yüklenmişlerdi.. Kâğıt parçalarım «sertifika» adıyla satışa çıkarıyorlar ve bunların büyük bir bölümünü de bankerler eliyle pazarlıyorlardı.. Bankerlik kuruluşu olan bankalar bunları ya kendi bankerleri, ya da diğerleri eliyle satmaya başlamışlardı. Örneğin Eko Yatırım, Hisarbank'ın milyarlarca liralık mevduat sertifikasını satıyordu.
Oysa o günlerde Hisarbank'ın da, bağlı bulunduğu Çavuşoğlu-Kozanoğlu grubunun da batık durumda olduğunu herkes biliyordu.. Ancak milyarlarca liralık sertifika elden ele dolaşıyordu. Bazı bankalar, ödemelerini sertifika ile yapmaya başlamışlardı. Örneğin ihracat kredisi ödenmesi gereken bir müşteriye, elde nakit para bulunmadığı için dolaplardan çıkarılan sertifikalar veriliyordu. Sonra müşteri bunları gidip bankere kırdırıyordu.
Merkez Bankası Başkanı Osman Şıklar da bu durumdan tedirgindi.. Turgut Özal ve Kaya Erdem'e fırlat buldukça durumu iletiyordu..

— Benim korkum, günün birinde bazı uyanıklar çıkıp da bu sertifikaların sahtesini basarlarsa ne olacak? İşte o zaman dünya tarihinin en büyük dolandırıcılığıyla yüz yüze geliriz ve işin altından kalkamayız. Hiç değilse bu sertifikalan bankerler aracılığı ile sattırmayalım. Her banka kendi sertifikasını kendi şubesinde satsın.

— O zaman da bankerin adamı gidip bankadan istediği kadar alır ve yine banker satar..
— Bankerin sertifika satmasını yasaklayalım..

— Osman sen telaşlanma.. Bunun adı serbest piyasa sistemidir. Kendi kuralları içinde er geç yerine oturur. Birkaç kişinin de bu arada canı yanar.. Canları yana yana, nasıl çalışılması gerektiğini öğrenirler..
Bankerlik olayı konusunda Merkez Bankası'nın hiçbir yetki ve sorumluluğu yoktu. Sadece, daha sonraki günlerde «Sizin takanlarınız daha fazladır» denilerek banker ilanlarının denetimi bu kuruluşa verilecekti.
İş Bankası Genel Müdürü Cahit Kocaömer, Başbakan Yardımcısı Özal'ı her fırsatta uyarıyordu..

— Turgut Bey, benim bu işi aklım hiç almıyor.. Para ticaretini yapmaya yetkili olan kuruluşlar bankerler değil bankalardır. Oysa artık bu işi bankerler yapmaya başladı.. Mevduat sertifikası bankanın haysiyet vesikasıdır. Bunun bankerler eliyle satışı kesinlikle durdurulmalıdır. Banker batarsa banka da rezil olur.. Ne olur bu işe bir çözüm bulun..

Oysa Özal'ın deyimiyle o günlerde «Atı alan Üsküdar'ı geçmişti». Bankerlerin mevduat sertifikası satması nasıl önlenecek, bankaların milyarlarca liralık sertifika çıkarmaları nasıl denetim altına alınacaktı? Bu bilinmiyordu..
Ziraat Bankası Genel Müdürü Ali Doğan Ünlü de, hükümetin uyguladığı para ve bankacılık politikalarına açıkça karşı çıkıyor, verdiği demeçlerle bu durumu eleştiriyordu..

— Ben Türkiye'de gerçek anlamda bir banker müessesesi olduğuna inanmıyorum. Bu konudaki görüşlere de katılmıyorum. Türkiye'de banker yoktur. Olanlar, komisyoncular ve tefecilerdir..
Ali Doğan Ünlü, bu tür uygulamaları Turgut Özal'ın yüzüne karşı da eleştirmekten çekinmiyordu..

— Beyefendi, bankerlerin mevduat toplaması Bankalar Kanunu'nun 24. maddesine açıkça aykırıdır. Başka hiçbir mevzuat aramanıza gerek yoktur. Kanunun bu maddesini işletirseniz hadise biter ve bunların para toplamasını önlersiniz.
Özal bazen işi şakaya vuruyordu..

— Ne o yahu, yoksa koskoca bankalar, bankerleri kıskanıyor musunuz? Bu bir rekabet konusudur. Siz de onlar gibi faiz verin, bakın paralar nasıl akacak..

ALLAH DOYURSUN!

24 Ocak kararlarından bu yana IMF, Dünya Bankası, OECD ve diğer tüm batı ülkelerini memnun edecek biçimde alman tüm ekonomik önlemlere rağmen, özellikle IMF'yi doyurmak bir türlü mümkün olmuyordu. Bu kuruluş her zaman yeni şeyler istiyor, bu istemlere bazen Turgut Özal bile isyan etmek durumunda kalıyordu. Ancak IMF'ye bir kez bağlanmıştık. Buradan hem yeni krediler alıyorduk, hem de yabancı bankalarla yapılan borç erteleme görüşmelerinde, Dünya Bankası'ndan sağlanacak yeni kredilerde IMF'nin meşhur deyimle «yeşil ışık» yakması gerekiyordu..
1980 yılı aralık ayında Ankara'da yapılan görüşmelerden sonra IMF yine doymamıştı. Yine görüşmek istiyordu.. Türk yetkililerse, IMF heyetinin Ankara'ya her gelişinde ortalığın ayağa kalkmasından tedirgin oluyorlardı. Bu nedenle nisan ayı başlarında bu kuruluşla Paris'te görüşülmesine karar verildi. Dış ülkelerde yapılan bu tür görüşmeler hem daha rahat, Türk kamuoyundan uzak bir ortamda yapılıyor, hem de bu işleri yürüten «yorgun bürokratlara» bir dış gezi çıkmış oluyordu. Paris'te IMF ile yapılan görüşmelerde, bu kuruluştan sağlanacak yaklaşık 130 milyon dolarlık kredinin serbest bırakılması konusu görüşülecekti. Ancak IMF'nin bazı istekleri daha vardı..

Hazine Genel Sekreteri Nazif Kocayusufpaşaoğlu başkanlığındaki Türk heyetinden IMF bazı isteklerde bulunuyordu.. Türk parasının değeri yeterince düşürül-müyordu.. Buna bir çözüm bulunması şarttı. İkincisi, yeni zamlar yapılması gerekiyordu.. IMF Türkiye Masası Şefi konuşuyordu..

— Çok güzel işler yaptınız.. Güzel kararlar aldınız ve liberal ekonomiye döndünüz. Ancak ben, alman bu kararların eksik uygulandığı kanısındayım.. Bazı işler serbest piyasa kurallarına göre yapılmıyor.. KİT'ler ekonominin başında bela olmakta devam ediyor. Vergi yasalarıyla gelirlerinizi epeyce arttırdınız ama bu yetmez..

Bunlar, Türk yetkililer için bir yerde «kabul edilebilir» isteklerdi. Ancak Paris görüşmelerinde ortaya çıkan bir sonuç daha vardı ki, onun kabul edilmesi mümkün değildi.. Bu kuruluş Türk ekonomisinde atılan her adımı kontrol etmek istiyordu. Bu amaçla gerekirse Ankara'da sürekli eleman bulundurmaya hazırdı. Türk yetkililer bu isteğe direniyorlardı..

— Bakın, belli zamları yapabiliriz.. Belli konularda da sizin isteklerinize uyarız ama bizden bazı yapamayacağımız şeyleri istemeyin..
— Türk parasının değeri en kısa zamanda yüzde 12 oranında yeniden düşürülmelidir. Paranızın dolar karşısındaki değerini düşürmekte geç kalıyorsunuz.. Kaldı ki, bu işin belli bir sisteme bağlanması gerekir. Devalüasyonlar muntazam olarak yapılmalıdır. Ancak bu sözünü ettiğimiz yüzde 12 hemen gerçekleştirilmelidir.

IMF ile yapılan toplantılardan sonra 30 Nisan tarihine kadar Türk parasının ABD doları karşısındaki değeri bir kez daha düşürüldü. Yine 2,7 oranındaki bu küçük devalüasyondan sonra bir dolar 98,20 lira olacaktı. Ayrıca Dünya Bankası ve IMF'nin istemleri doğrultusunda elektrik fiyatlarına yüzde 47 zam yapıldı.. Ancak IMF ile sorunlar bitmemişti.. Çünkü bu kuruluşun istedikleri bitmeyecek ve işler birkaç ay sonra kopma noktasına gelecekti..

Paris görüşmelerinden soma IMF yönetim kurulunda «1 saat 5 dakika» görüşülerek kabul edilen Türkiye raporunun sonuç bölümü özetle şöyleydi:

—. . . . Enflasyonun azaltılmasında, faiz oranlarının yükseltilmesinde, dış ödemeler dengesi açığının azaltılmasında ve üretimin iç pazardan ihracata kaydırılmasında önemli mesafe alınmış, gelir arttırmak amacıyla alınan önlemler takdirle karşılanmıştır.

Ancak yönetim kurulu üyeleri, daha yapılması gereken çok şey olduğunu belirtmişlerdir. Enflasyondaki düşüşe rağmen bu oran uluslararası standartlara göre yine de çok yüksektir. Dış ödemeler dengesi açığı halen kuşku verici boyutlardadır. Temel sorun, daha iyi fiyat politikalarıyla KİT'lerin malî yönetimini geliştirmektir. KİT'lerin işletme zararlarında tahmin edilen azalma hayal kinci olmuştur.. (Bu belgenin fotokopisi kitabın EK'ler bölümündedir.)

IMF, uygulanan ekonomik politikaların sonuçlarından tatmin olmamıştı. Durum Ankara'da özal'a da bildirildi.. Bu raporu okuyan bir «yetkili» toplantıda bağırdı:

— Bu herifleri Allah doyursun.

ÖZAL YİNE TEDİRGİN

Başbakan Yardımcısı Turgut özal, Konsey, hükümet ve bürokrasi ile ilişkilerini bir türlü istediği gibi ge-liştiremiyordu. Konsey ve Konsey'e bağlı komisyonlarla sağlıklı ilişkiler kurması mümkün olmamıştı. Gerçi Evren Paşa kendisinin önüne herhangi bir somut engel çıkarmıyordu ama Turgut Özal, Konsey'e bağlı olarak görev yapan komisyonlarla arasında sorun olduğunu görüyordu..

Başbakan Bülend Ulusu ile de arası bir türlü ısınmamıştı. İki taraf da birbirini çoğu zaman «kuşku» ile izliyor, ekonomiyi tek başına ve kendi felsefesi doğrultusunda yönetmek isteyen Turgut Özal, kendisinden daha üst düzeydeki makamlann son sözü söyleme yetkisinden sıkılıyordu. Yanındakilere sık sık, istediği şeyleri- yapamadığını anlatıyordu.

Bakanlar Kurulu'nda Başbakan'm otoritesi tamdı.. Ulusu sorunları kısa sürede kavramış ve kendi ağırlığını koymaya başlamıştı, özal Bakanlar Kurulu'nda kendisinin tek «müttefiki» olarak Maliye Bakam Kaya Erdem'i görüyor, diğer bakanlarla ilişkisini en alt düzeyde tutmak için çaba harcıyordu.

Bakanlar Kurulu toplantılarını «havanda su dövmek» olarak niteliyor ve bir bahane icat ederek toplantıların çoğuna katılmıyordu.. Bakanlar Kurulu'nda ya da Ekonomik Kurul'da alman bazı ekonomik kararlar konusunda sonradan yakın çevresinde olanlara yakınıyor, «İşi bilmeyenler parmak kaldırıp karar alıyorlar. Biz işi bilenler azınlıkta kalıyoruz» diyordu.

Özal, Bakanlar Kurulu yapısının tutarlı olmadığından yakınıyordu. Kurulda ekonomik konuların sık sık gündeme getirilmesinden canı sıkılıyor, Yıldırım Aktürk, Hüsnü Doğan ve Ekrem Pakdemirli'ye durumu anlatıyordu..

— Yahu Demirel zamanında ne rahattık. Karışanımız görüşenimiz yoktu. Şimdi adamın kulağına bir yerden bir şey geliyor, bana burada bu işi anlatın da tatmin olayım diyor. Sanki karşılarında hep hesap vermek durumundayız. Bana güvenmediklerini hissediyorum. Adamların havası, sanki ben bir yabancıyım ve devamlı imtihan olmak durumundayım.. Bazen de kendimi mahkemede yargılanıyor gibi hissediyorum. Bir türlü rahat çalışamıyorum.. İstediğimiz gibi karar veremiyoruz ki.. Elimizi kolumuzu bağlamışlar..

— Turgut abi, biz Demirel ekibiyle çalışırken belki onları kendimize daha yakın gördüğümüz için kusurlarını sineye çekebiliyorduk. Bunların da kusurlarını sineye çekmek ve bu işi tablonun tamamı içinde görmek durumundayız. Bizim aslında şuna bakmamız gerekir.. Bizim burada varlığımızın net bakiyesi müsbet mi, menfi mi? Aslında bu durumun müsbet tarafları da var.. Böyle hikâyeler geçmiş dönemlerde de oluyordu.. Biliyorsun politik taban fiyatları veriliyordu, yatırımlar sulandırılıyordu.. Hiç değilse şimdi bu hikâyeler yok başımızda.. Askerlere bazı şeyleri daha rahat anlatmamız mümkün oluyor.. Onun için tablonun müs-bet tarafına bakarsak belki «çok kötü değil» de dememiz mümkün olur.. Meselâ grev yok, işçi hakları yok... Fena mı?

Bakanlar Kurulu'nda özal'ı gerçekten sinirlendiren bazı olaylar oluyor, ancak olup biteni mümkün olduğu kadar serinkanlılıkla izlemekten başka çare bulamıyordu. Örneğin tarımdan vergi alınması konusu görüşülürken Tarım Bakam Sabahattin Özbek masaya yumruk vuruyor ve Özal'a soruyordu..

— Nasıl alacaksınız bu vergiyi Beyefendi? Yumurtaları mı sayacaksınız? Ayaklarınız biraz yere değsin..
Bir başka gün bir başka bakan Özal ve Erdem'i kastederek konuşuyordu..

— Efendim, aramızda ekonomiyi çok iyi bilen büyük üstadlarımız var.. Gerçi kendileri burada iken bize söz söylemek düşmez ama...
Bakanlar Kurulu toplantılarında bazen sıkı tartışmalar oluyordu. Genelde görüşmeler sakin geçiyor, buna karşın ekonomik konularda fikir ayrılıklarının belirdiği oturumlarda Turgut Özal sık sık «yalnız kaldığını» görüyordu. Aslında buna tam anlamıyla yalnız kalmak da denilemezdi. Maliye Bakanı Kaya Erdem, her zaman kendisiyle beraberdi. Hükümetin bu iki yetkilisi her konuda ve her zaman aynı doğrultuda düşünüyorlardı. Kaya Erdem'in, Turgut Özal'dan farklı bir görüş savunduğu bir tek gün bile görülmemişti. Böyle bir durum varsa bile, hiçbir zaman açığa çıkmamıştı.

Başbakan Bülend Ulusu gerek Bakanlar Kurulu ve gerekse ekonomik kurul toplantılarında başkanlık ederken konulara tam anlamıyla egemen oluyor, bir anlamda yabancısı olduğu ekonomik konuları bile en ince ayrıntısına kadar izliyordu. Toplantıların gündemine göre, Başbakan'a o konularda yapılmış tüm çalışmalar daha önceden iletiliyor ve Ulusu her toplantıya konuları en iyi bilen kişilerden biri olarak geliyordu.
Başbakan Yardımcısı Turgut Özal, fırsat buldukça yakın çevresine Ulusu'yu eleştiriyor, bazen de övgüyle söz ediyordu..

— Saym Başbakan maalesef bazı meseleleri bizim anlayışımızın dışında götürmeye çalışıyor. Bu durumda işlerde bazı aksamalar oluyor. Bizim bitirdiğimiz bazı konular bu yüzden tekrar gündeme geliyor. Biz gelmişiz, bir serbest piyasa nizamı uygulamaya çalışıyoruz ama kendisinin devletçi görüşleri ağır basıyor. Ama çok namuslu ve dürüst bir adam. Her konuda güvenilecek bir insan.

Özal, gerekli olduğu zamanlarda Devlet Başkanı ile yaptığı görüşmelerden sonra da ekibiyle durum değerlendirmesi yaparken şöyle diyordu:

— Evren Paşa çok mantıklı adam.. Aklıselim sahibi.. Bir şeyi anlattığın zaman hadiseyi hemen kavrıyor ve çözümü getiriyor.. Veya senin götürdüğün çözüm mantıklı ve tutarlı ise onu benimsiyor..

1981 yılının nisan ayı geldiğinde, Türk ekonomisinde enflasyon hızı bir parça daha düşmüş, ihracat artışı belirgin bir biçimde ortaya çıkmıştı. Bu açılardan bakıldığında Özal'ın keyfi yerindeydi. Ancak ekonomiyi istediği gibi yönetmesi, istediği her kararın alınması sözkonusu değildi. Önerdiği, karar ve uygulamalar devletin belli aşamalarından geçiyor ve bunlardan bir bölümü doğal olarak kabul edilmiyordu. Özal bunları «programı aksatan hususlar» olarak görüyor ve tedirginliği sürüp gidiyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Ekonomi Bürokrasisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 12 Ağu 2011, 20:43

KUŞANIP GİTMEK

Böylesine tedirgin bir durumda olan Özal, ekibiyle görüşürken konu dönüp dolaşıyor ve «İstifa etmek» anlamına kullandıkları «Kuşanıp gitmek» gündeme geliyordu.

Ne zaman, nasıl kuşanıp gitmeli?.. Eğer günün birinde kuşanıp gidersek sonuç ne olur?..
Ekip bu konuda kararsızdı. Kendileri açısından her olumsuz gelişmede bu konu gündeme geliyor, ancak bir türlü çözüm bulunamıyordu.. Bu durum ilerideki aylarda da sürüp gidecekti.. Ancak bu işi yönlendiren ve taktik oluşturan genellikle Özal değil, çevresindeki yakın çalışma arkadaşları oluyordu.

— Aslında biz kuşanıp gitsek, bırakmaları > mümkün değil.. Eğer böyle bir şey yapılacaksa bunun mutlaka programlı bir iniş olması lâzım abi.. Sen Evren Paşa'ya gittiğin zaman senin egonu biraz okşamış ve «Peki, ben gereğini yaparım» demiş. Ama «Gereği» dediğinde ne yapabilir? Kalkıp da Bülend Ulusu'nun kulağını mı çekecek? Bunca yıldan sonra bir insanı değiştirecek mi? Koskoca Başbakan'm otoritesi ile mi oynayacak? Çünkü Başbakan da bunları bilinçli olarak yapmıyor.. Adam bu tarzda yetişmiş.. Bize göre daha devletçi.. Ekonomiye müdahale taraftarı.. Ancak Turgut abi, istifa hikâyesini düşünecek olursak, dersin ki, «Ben altı ay sonra ayrılıyorum arkadaş.. Tedbirinizi şimdi-den ona göre alın. Siz de kendinizi buna göre ayarlayın dersin. Darılmak gücenmek yok..» Şu tarihi koyalım, ondan sonra ben bu işte yokum dersin.. Bunu dersen olur. Ama öbür türlüsü, birdenbire gelip de «Ben bu işi bırakıyorum» demek, kazan kaldırmak olur. Adamlar ihtilal yapmış abi.. İçeri atarım dese gık diyemezsin. Böyle dönemde, böyle olmayacak bir güçlük çıkararak gidemezsin... Bana sorarsan bu konuda çok da ısrarlı olma.. Karşı taraftan bir anlayış zemini görüyorsan sabret.. Tabii bir de işin yurt dışına karşı görünümünü zedeleyecek bir şey yapmaktan kaçınmalı.. Kol kırılır, yen içinde kalır hikâyesi..
Özal ise olayı sonuna kadar hep aynı çerçeve içerisinde değerlendirecekti..

— Askerlerin yetişme tarzı bizden çok farklı.. Ayrıca, ekonomik meselelerdeki anlayışları da farklı.. Mesela Başbakan her ne kadar liberal görüşe sahip görünüyorsa da, birçok konularda devletçi görüşe daha yakın. Öbür askerler de öyle.. Bazen bakıyorsunuz çok liberal bir görüşle gelebiliyorlar, ertesi günse tam bir devletçi görüşle geliyorlar.. Yani bazı meselelerde tutarlılık görülmüyor. Halbuki bizim, bu istikamette düşünüyorsanız böyle yapmanız gerekir gibi bir anlayışımız var.. Genellikle sorun ya fiyatlara müdahaleden, ya da ekonomiye müdahaleden çıkıyor..

BU İŞİ DÜZELTELİM

28 Mart Cumartesi günü, Ankara'daki Libya Halk Komitesi Genel Sekreteri (Büyükelçisi) rahmetli Ümran İsa Futuri, Turgut Özal'ı aradı. Ankara'daki diğer Arap ülkelerinin Büyükelçileriyle birlikte «çok önemli ve acele» bir hususu kendisiyle görüşmek istediklerini söyledi.. O günlerde Başbakan Bülend Ulusu, İslam iyiniyet heyetiyle birlikte İran-Irak savaşı konusunda arabuluculuk yapmak üzere Cidde'ye gitmişti.. Özal, bir yanlış anlamaya neden olmaması için Arap Büyükelçilerini makamına çağırmak istemedi.. Kendilerine bir gün sonrası için evinde randevu verdi.. Büyükelçiler pazar günü eve geldiler..

— Sayın Özal, bundan bir süre öncesine kadar THY'nın Lübnan'a seferleri vardı. Sonra bu seferler kaldırıldı. Şimdi Lübnan Havayolları MEA Türkiye'ye haftada birkaç kere tek taraflı sefer yapıyor. Biz THY'nın bu seferleri niçin kaldırdığını bir türlü anlayamadık. Ancak şimdi sorun bu değil.. Şimdi Türk hükümeti MEA'ya bir yazı yazmış ve Türkiye'ye yaptığı seferleri kaldırmasını istemiş. Siz hükümet olarak hem Arap âlemi ile ilişkilerinizi arttırmaya çalışıyorsunuz, hem de uçak seferlerini yasaklıyorsunuz. Bu, bize sorarsanız olacak iş değildir.. Türk devletinin bir yetkilisi olarak bu kararın kaldırılması konusunda size başvuruyoruz ve bu konuda gerekli girişimleri yapacağınıza inanıyoruz..

— Sayın Büyükelçiler, benim bu durumdan hiç haberim yok. Nedenlerini bilmiyorum ama sizin anlattığınız kadarıyla bana çok ters geldi. Ben konuyu bir tahkik edeyim ve durumu birkaç gün içerisinde size bildireyim..
Turgut Özal, 30 Mart Pazartesi gününden itibaren bu konunun peşine düştü. Bu kararın Dışişleri ve Ulaştırma Bakanlıkları tarafından birlikte alındığı ortaya çıkmıştı. Önce Ulaştırma Bakanı Necmi özgür'le konuştu..

— Necmi Bey, bizim Türkiye olarak şu sıralarda Or-tadoğu ülkelerine doğru dürüst bir hava bağlantımı z yok.. Adamlar hazır Beyrut'tan buraya uçarlarken niçin bunlara güçlük çıkarıyoruz? Arap sefirleri de bastırıyorlar.. Bu kararı lütfen geri alın.. Çok önemlidir.. Bu işi düzeltelim..
Ulaştırma Bakanlığı açısından olay fazla karmaşık değildi. Konu teknik bir sorundu. MEA'nın bu tek taraflı uçuşlarda THY'a belli oranda bir para, kârdan pay vermesi gerekirken, bunu yapmak istemiyordu. Bu b^'r anlaşma sorunuydu.. Ulaştırma Bakanı'na göre, MEA' nın Türkiye'ye Lübnan'dan yaptığı uçuşların kaldırılması konusu esas olarak Dışişleri Bakanlığı tarafından gündeme getirilmişti.. Ulaştırma Bakanlığı da bu işi teknik yönüyle benimseyince sözkonusu şirkete tebligat yapılmış ve 1 Nisan gününden itibaren Türkiye'ye uçuşlarını durdurması istenmişti.

- Turgut Özal, Ulaştırma Bakanı'nı bu seferlerin devam etmesi konusunda ikna etmişti. Şimdi iş, Dışişleri Bakanlığını ikna etmeye kalıyordu.. Durumu Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Kâmuran Gürün'le konuştu..

— Kâmuran Bey, bu işi düzeltmek lazım. Birincisi Arapları gücendiriyoruz, ikincisi bu seferler bizim Ortadoğu ülkeleriyle aramızda bir köprü vazifesi yapıyor.

Şimdi durup dururken rahatsızlık yaratıyoruz.. Biz şimdi bunlara birkaç ay daha süre verelim ve o arada da THYna kârdan pay vermeleri içn görüşmeler sürdürülsün. Bu işi bıçak gibi birdenbire kesmeyelim.
Ancak Gürün'ün bu konuda siyasal birtakım endişeleri de vardı. MEA'nın Lübnan'dan Türkiye'ye yaptığı seferlerin durdurulmasında bu ülkede Ermenilerin himaye görmesinin payı olduğu da anlaşılıyordu. Türkiye bu yolla Lübnan hükümeti üzerinde bir baskı oluşturmayı düşünmüş olabilirdi.. Ancak Özal, bu fikrin doğru olmadığını savunuyordu..

— Kardeşim Lübnan hükümetinin kendi ülkesinde ne fonksiyonu var? Biz bu kararla kendi çıkarlarımızı baltalıyoruz.
Sonuçta Özal'm yoğun çabalarıyla hem Dışişleri, hem de Ulaştırma Bakanlığı ikna edilmişti. Lübnan Havayollarına nisan ayının ilk günlerinde yeni bir yazı daha yazıldı ve seferlerin bir süre daha devam etmesine karar verildiği bildirildi. Özal, Ankara'daki Arap ülkeleri Büyükelçilerine telefon ederek, elde ettiği olumlu sonucu duyurdu.. Büyükelçiler karardan dolayı sevinmişlerdi.. Özal'a teşekkür ettiler.

UÇAK İŞİ KALDIRILACAK

Aradan birkaç gün geçtikten sonra Başbakan Ulusu Cidde'den döndü.. Özal kendisine «Hoşgeldiniz» demek için Başbakan'm makamına girdiği zaman Ulusu telefonla konuşuyordu.. Konuşması bitti, ahizeyi yerine koydu ve doğrudan doğruya şöyle dedi..

— Turgut Bey, o uçak şeyi kaldırılacak..
Özal durumu anlayamamıştı..
— Nö uçağı efendim?
— Lübnan Havayolları.. Eski karar uygulanacak.
— Niçin efendim?
— Böyle isteniyor da ondan.. Zaten kendilerine bu konuda sizin yazdırdığınız yazıdan sonra yeni bir tebligat yapılmış ve kaldırılacağı bildirilmiş..
— Sayın Başbakan, bu işte bir yanlışlık falan olmasın.. Biz bu işi hem Ulaştırma Bakanı'yla, hem de Hariciye ile görüştük.. Adamlara yazı yazdık iş halledilmiştir diye.. Ayrıca ben Arap Büyükelçilerine de durumu bildirdim. Bu işi şimdi herhalde yine Hariciye "karıştırıyor.. Bu durum, hükümetin Başbakan Yardımcısına karşı bir tavırdır... Fevkalade yanlıştır.. O vakit ben bu vazifeye daha fazla devam edemem. Derhal istifa ederim.. Hiçbir kimse böyle küçük düşmeyi kabul edemez..

Turgut Özal dışarıya çıkınca doğruca kendi odasına gitti. İstifasını gerekçesiyle birlikte yazıp Ulusu'ya gönderdi. Sonra da evine kapandı.. Bundan sonra bir süre evinden çıkmayacak ve Japonya'dan getirdiği küçük bilgisayarlarla kendi kendine oynayarak, birtakım hesaplar yaparak Türk ekonomisindeki temel ve çok önemli kararlardan birinin ilkelerini ve ayrıntılarını kafasında oluşturacaktı.

KAYA ERDEM DEVREDE

Turgut Özal istifasını Başbakan'a göndermiş ve pijamalarını giyerek evinde oturmaya başlamıştı. Kasım ayındaki ilk istifası Konsey'e aksetmeyen Turgut Özal'ın bu kez verdiği istifayı Başbakan Konsey'e de duyurmak durumunda kalmıştı.. Buna karşın, Özal'ın en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Kaya Erdem'in istifadan haberi yoktu..

Ertesi gün Başbakan Ulusu, Kaya Erdem'le bir iş görüşmesi yaparken konuyu açtı..
Kaya biliyorsun, Turgut Bey istifa etti..

Maliye Bakanı'nın başından aşağıya kaynar sular dökülmüş gibi olmuştu. Bir anda ne diyeceğini şaşırmıştı..

— Ne diyorsunuz Beyefendi? Nasıl olur? Eyvah.. Başbakan olayı ayrıntüarıyla anlattı..
— Yukarının da haberi var. Tahmin ediyorum bu sefer kabul edilecek.
— Peki yerine kim gelebilir?
— Ya sen geleceksin, ya da Memduh Aytür. Kaya Erdem'in hayreti daha da artmıştı.
— Aman sayın Başbakanım, olayı ilk defa şimdi sizden duydum ve çok şaşırdım. Turgut Bey bana söylememişti.
— Ne yapalım, böyle oldu..

— Sayın Başbakanım, Turgut Bey'in ayrılması ve yerine kim olursa olsun bir başkasının gelmesi çok yanlış olur. Bir kere dış dünyaya karşı yanlış olur. Sanki Türk ekonomisi başka bir yöne gidecekmiş gibi bir izlenim alabilirler. Kaldı ki, Turgut Bey bu işin orkestra şefidir. Ayrılması son derece mahzurlu olabilir. Eğer izin verirseniz ben gidip kendisiyle bir görüşeyim..
Kaya Erdem son hızla Özal'ın evine gitti..

— Aman Turgut Bey, ne yaptınız?.. Bu iş siz olmadan yürür mü? Bakın beni Londra'dan çağırdınız, bütün düzenimi bozup geldim. Siz giderseniz her şey mahvolur. Bunu dışarıya da anlatamayız. Lütfen geri alın bu istifayı..

— Başbakan'la anlaşamıyoruz. Kaya.. Sen de biliyorsun durumu. İş gitmiyor. Askerlerin anlayışı ile benim anlayışım çok farklı.

— Turgut Bey biliyorum ama bunun çözümü istifa değildir.. Aman gitmeyin.. Bir çuval inciri berbat ederiz.
Kaya Erdem daha sonra Özal'a, Başbakan'la yaptığı konuşmayı. anlattı. Ulusu'nun olaya yumuşak bir yaklaşım gösterdiğini söyledi. Özal'ın da aynı eğilimde olduğunu hissetmişti.. Biraz ısrar edilirse istifasını geri alacak gibiydi..
Maliye Bakanı, tekrar Başbakan'a gitti..

— Efendim, kendisiyle ya siz konuşun ya da yukarısı çağırıp konuşsun. Benim anladığım kadarıyla istifasını geri alabilir..
O gün Bülend Ulusu, Turgut Özal'ı evine davet etti. Uzun uzun görüştüler. Özal, çeşitli aşamalarda önüne çıkarılan engellerden yakmıyordu.. Sonra bir kez daha baş başa görüştüler.. Ancak Özal istifasını geri almıyordu.
İki gün sonra Başbakan, Kaya Erdem'i aradı..

— Kaya, o iş olacak galiba.. Evren Paşa Turgut Bey'i çağırıp görüşecek.
— Çok sevindim. Ben kendisine haber vereyim mi?
— Hayır, onlar çağıracaklar..

İstifa olayının üzerinden birkaç gün geçmişti Bir cumartesi günü saat 17'de Başbakan Ulusu ve Maliye Bakanı Erdem, bir konuyu görüşmek üzere Evren Paşa tarafından Çankaya köşküne çağrıldılar. Aynı gün saat 16'da Turgut Özal'da yukarıya çağrılmıştı..

Özal içeride Devlet Başkanı'na, Başbakan Ulusu' dan ve bazı uygulamalardan yakınmalarını anlatıyordu. Ancak o sırada, Lübnan Havayolları işinin kendi isteği doğrultusunda düzeltildiğini de öğrenmişti..

— Saym Devlet Başkanını, maalesef rahat çalışamıyoruz. Bir şüphe havası var ve devam ediyor. Bu meselede işi samimi olarak bir yere götürmemiz lazım. Bir program uyguluyoruz.. Hem içeriye, hem de dışarıya karşı büyük bir sorumluluğumuz var. Kabinedeki uyumsuzluk da beni fevkalade tedirgin ediyor.

Konuşma sırasında söz. bir ara siyasetten açıldı. Evren Paşa Özal'a soruyordu:

— İleride siyasete atılmayı düşünüyor musun?

— Paşam Allah ilerideki günlerde ne gösterir bilemem ama şimdi böyle bir şey düşünmüyorum. Programın tam ortasındayız. Şimdi tek düşündüğüm, şu programı başarıyla uygulayalım da ekonomiyi düzlüğe çıkaralım. İki gün önce sayın Ulusu da bana istifamı hiç değilse Danışma Meclisi açılıncaya kadar geri almamı söylemişti..
Devlet Başkanı, Turgut Özal'ı uzun uzun dinledi. Sonra kararını açıkladı.. Bazı konularda Özal'ı haklı bulmuştu.

— Pekâlâ.. Ben böyle bir istifa dilekçesi verilmemiş farzediyorum. Bu işi unutalım. Olay kapanmıştır.

— Emredersiniz sayın Devlet Başkanım.

Turgut Özal, Devlet Başkanı'nın huzurundan ayrılmadan içeriye Başbakan Ulusu ve Maliye Bakanı Erdem de çağrıldılar. Görüşme hep birlikte sürdü.. Sorun çözümlenmiş, Özal istifasını geri almıştı. Ancak bu çözüm «geçici» olacak, Özal'm sorunları devam edecekti.

Özal, olaydan sonra bu konuyu yâkın çevresine şöyle anlatacaktı:

— Zaten bu Ekonomik Koordinasyon Kurulu hadiseleri falan da olmuş.. Devamlı bir alt eşeleme var ve rahatsız da ediyor. O sırada iyi durumdayım da.. Ekonomi rayına oturmuş. Ben epey güçlüyüm...

Başbakan Yardımcısı Turgut Özal'ın bu istifa girişimi ne o günlerde, ne de daha sonraki günlerde kamuoyuna yansımadı. Olayı çok kısıtlı sayıda kişilerin dışında hiç kimse bilmedi. Sözkonusu olay, kamuoyuna ilk kez burada açıklanmış oldu.

GÜNLÜK KUR BAŞLATILIYOR

Turgut Özal istifasını verdikten sonra evine çekilmiş ve uzun süreden beri kafasına takılan bir konuyla ilgilenmeye başlamıştı.. Yurt dışına her çıkışında, ya da IMF, OECD gibi kuruluşların yetkilileriyle her görüşmesinde karşısına önemli bir sorun- geliyordu..

— Her şeyden önce Türk parasının yabancı paralarla rekabet gücünü korumak ve ihracatçıyı cezalandırmadan ülkenize döviz sağlamak zorundasınız. Arada sırada yapılan küçük devalüasyonlar bu amaca ulaşmanızda yeterli değildir. Türkiye'deki enflasyon oranını diğer ülkeler düzeyine çekmedikçe paranızın değerini aradaki fark kadar düşürmek zorundasınız..

Sürekli devalüasyon ise Turgut Özal'm aslında bütünüyle benimsediği, ancak her istediği zaman yapamadığı bir husustu. 1 2 Eylülden önce belli zamanlarda yapmak istediği devalüasyon işlemlerini Başbakan Demirel geri çevirmişti. 12 Eylülden sonra ise, bu alanda yapacağı her operasyon için Başbakan Ulusu'dan ve ayrıca MGK'dan izin almak durumundaydı.. Yapılan görüşmelerde yabancı kuruluşların temsilcileri Özal'ı bu konuda «anlayışla» karşılıyorlar, ancak bu işe kesin bir çözüm bulmanın zorunlu olduğu görüşünden de hiçbir zaman vazgeçmiyorlardı. Özal kendilerine anlatmaya çalışıyordu..

— Sayın temsilci, benden lütfen bu konuda ısrarla bir şey istemeyin. Savunduğunuz görüşün haklı olduğunu sizin kadar ben de biliyorum.. Ancak takdir edersiniz ki, bazı kararların alınması beni de aşıyor. Ben bu konunun onayını benim üzerimdeki yetkililerden almak zorundayım.. Onun için biraz yavaş gitmek durumunda kalıyoruz..

Özal bu konuda daha önce de IMF'ye yazılı güvence vermiş ve iç fiyat artışlarıyla, dışarıdaki fiyat artışları arasındaki farkı Türk parasının değerini düşürerek kapatacağını bildirmişti.. İstifasını vererek evine kapanan Özal, şimdi bu konuyu düşünüyor, Japonya'dan getirdiği Akari marka küçük bilgisayarla bu işin formülünü geliştirmeye çalışıyordu. Evde kendisine elektronik yüksek mühendisi Adnan Kahveci yardımcı oluyor ve programın bilgisayara verilmesi aşamasında teknik katkıda bulunuyordu. Çalışmalara zaman zaman, DPT Müsteşarı Aktürk de katılıyordu..

Özal daha sonra «çok özel» bir sohbette bu konuyu yakınlarına aynen şöyle anlatacaktı:

— Bunun incelemesi epey eskidir. Ayrıca işin IMF ile bir ilgisi yoktur. Ne telkini vardır, ne de IMF bu işi bilir. Bu iş şöyle olmuştur.-. Türkiye'de o günlerde bizim enflasyonla dışarıdaki enflasyon arasındaki fark çok yüksekti. O zaman bir «ayarlama» durumu ortaya çıkar. Türkiye'de ekonomi bildiğini zanneden bir sürü adam bunun farkında değildir. Bunu IMF'de elbette ki istiyor. Biz de karşı değiliz zaten.. Ancak psikolojik bir hadise oluyor ve hep gazetelerde manşet çıkıyor «Paramız yine devalüe edildi» diye.. Bunun kurtuluşu yok. Bunu siyasi iktidara haber vermeden yapmak da mümkün değil.. Eh, Başbakan'm da bir sürü problemi vardır. Yapılması gerektiğine inandığı halde «Durun bakalım hele» der.. Ama ekonomi bunları beklemez..

Enflasyon devam ettiği için, hem 12 Eylül öncesinde hem de sonrasında sık sık kur ayarlamaları yapılıyordu. 12 Eylül öncesinde Başbakan'a haber verirdik. Onun bir nevi izni alınıyordu. 12 Eylül sonrasında ise iş Devlet Başkanı'na kadar gidiyordu. 12 Eylül öncesinde Başbakan'm birkaç kere «Yahu bugün yapma-sak, biraz sabretsek» dediği olmuştur. Ancak bunlar hep kayıptır. Birincisi, kurlar açılıyor. Ayrıca her ay iki üç kere devalüasyon yapmak hem doğru değil, hem de çapraz kurları kurtarmıyor. Çünkü bunlar her gün değişiyor.. Aynı durum 12 Eylül sonrasında da oldu. Ben operasyon yapacağım, Devlet Başkanının bundan haberi olması lâzım. Devlet Başkanı bunu gazetelerden öğrenemez. Bu devamlı izin almanın sonucunda bir gün o izni de vermeyecekleri endişesine kapıldım. Nitekim bir iki derken onlar da «Dur» demeye başladılar. Halbuki kur politikası işin temel taşlarından biridir. Bunu nasıl otomatik ayarlarız diye uzun uzun düşünmeye başladım. Nasıl bir çözüm bulalım ki bu iş bizden çıksın? Neticede tamamen kendi tatbikatımla bir sistem geliştirdim. IMF ile ilgisi yok. Detayını onlara anlatmış değiliz. Formülünü onlar da bilmezler.

Tabii eski uygulamanın bir mahzuru daha var.. Bazen 15 günde bir, bazen de duruma göre iki ayda bir devalüasyon yapıyorsunuz. Çapraz kurlar açılıyor.. Çünkü dünyada durum değişken. Mesela Alman markı dolara karşı değer kaybediyor. Doların değeri yükseliyor ve siz bunu ayarlayamıyorsunuz. O zaman ne oluyor? İhracatçı dolar yerine mark getiriyor, çünkü o zaman daha fazla para almış oluyor. Size de zayıf bir döviz girmiş oluyor. Hatta bazen Liret getiriyor. Buna engel olmanın yolu, çapraz kurların her gün düzgün olması..

Turgut Özal, Türk parasının değerinin sürekli düşürülmesi konusunda IMF, OECD gibi kuruluşlardan gelen bazı önerileri benimsememişti.. Bunlardan biri de belli sürelerde, örneğin ayda bir kez enflasyon farklarını giderecek kadar kur ayarlaması yapmaktı.. Ancak «ekip» bu önerilere karşı çıkıyordu.. Çünkü, ayarlama ayın belli bir gününde yapılacak denilse, o durumda döviz gelmeyeceği ve spekülasyon olacağı, herkesin o belli günü bekleyeceği biliniyordu. Bu durumda kan dolaşımında tıkanıklık olacağı tahmin ediliyordu.

Evinde bilgisayarla yaptığı çalışmalarda Özal, bu konuda bazı sonuçlara varıyor, vardığı sonuçları Adnan Kahveci geçmiş yılların rakamlarına uyguluyordu.. Sonuçta olay, Turgut Özal'm, Yıldırım Aktürk'ün ve Adnan Kahveci'nin kafalarında açığa çıkmıştı. Özal, o günlere kadar akıllardan geçmeyen bir yöntemi uygulayacak ve Türk parasının yabancı paralara karşı değeri her gün ayarlanacaktı.. Başka bir deyişle, paramızın değeri her gün düşürülecek, her sabah yataktan kalktığımızda küçük bir devalüasyonla yüz yüze gelecek ve kısa bir süre sonra bu durumu da kanıksayacaktık.. Bu işlemden IMF de son derece memnun olacaktı..

Özal, Türk ekonomisinde «büyük etkiler» yaratan günlük kur uygulamasının esaslarını da yine bir «özel sohbette» şöyle açıklıyordu:
— Biz şöyle bir şekil düşündük.. Muhtelif paralar, yani kurlar birbirleriyle her gün değişiyor. Bazen mark artıyor, dolar düşüyor, bazen -de tam tersi.. Biz bunları temsil etmesi için bir doları aldık, bir de Avrupa paralarını temsil eden markı aldık. Formül gayet basit.. Mark yükselirken doları, dolar yükselirken markı takip ediyorsunuz. Burada birtakım oranlar kullanıyorsunuz. Yüzde 100 takip ederseniz, hangisi yükseliyorsa dolara göre hep devalüasyon yapıyorsunuz.. Veya tersine olursa öbürüne göre yapıyorsunuz. Netice olarak şu hadise oluyor: Bazen dolar yükseliyor, sonra o yerinde kalıyor ve mark yükseliyor. Yani böylece bizim sistemle, hem marka, hem de dolara uyarak ulak devalüasyonlar yapılıyor. Yani dolar ve marka göre yüzde 50 yüzde 50 bir sepet tarif ettik. Hangisi yükselirse Türk parası düşüyor. Oradaki oran eğer yarı yarıya olursa, bu düşüş ve yükselişin ortalamasına gelir ki, o zaman düşmeyebilir. Ama biz genelde düşen paranın oranını yüksek tuttuk. Yüzde 70 veya yüzde 80.. Düşmeyen parayı ise yüzde 20 veya 30. Eğer yüzde 100 ve yüzde sıfır oranlarını alırsanız devalüasyon daha da yüksek olur. Bunun kontrolü da şöyle.. Her ay rakamınıza bakıyorsunuz nereye geldiniz diye. Bunu aylık enflasyon rakamı ile kontrol ediyorsunuz. Eğer ufak tefek farkınız varsa, bu farkı ay sonunda telafi ediyorsunuz. Bunun en büyük avantajı, ufak da olsa devamlı bir devalüasyon olması ve çapraz kur farkları yüzünden yapılacak sahtekârlıklara engel olması. Eskiden çok büyük istifadeler oluyordu. Hangisi düşük para ise, adam parasını dışarıda değiştirip bunu içeriye getiriyordu. Adam Merkez Bankası'ndan Türk parası karşılığını aynen alıyordu ama biz hazinemize zayıf parayı alıyorduk. Şimdi bu kayıp kalktı..

Turgut Özal, günlük kura geçişten bir süre sonra böyle diyordu..
Yeni uygulamayı evinde bilgisayarla formüle bağlayan Turgut Özal istifasını geri almış ve görevine başlamıştı. Bundan sonra sorun, Başbakan Ulusu ve Konsey'i bu konuda ikna etmeye kalıyordu. Nisan ayının ortalarında bir gün, Maliye Bakanı Kaya Erdem'i, Merkez Bankası Başkanı Osman Şıklar'ı, Başkan Yardımcısı Yavuz Canevi'ni, Hazine Genel Sekreteri Nazif Kocayusufpaşaoğlu'nu, DPT Müsteşarı Yıldırım Aktürk'ü ve Merkez Bankası Kambiyo Genel Müdürü Zekeriya Yıldınm'ı toplantıya çağırdı. Osman Şıklar'ın odasında yapılan toplantıda Özal teknisyenlerine görüşlerini açıkladı, yeni bulduğu formülü anlattı. Teknisyenlerin görüşleri de olumluydu. Onlar da kur ayarlamalarının mevcut dış anlaşmalar çerçevesinde daha sık yapılmasından yana tavır alıyorlardı.. Konu benimsenmişti..

O günleri kendisinin «en güçlü» olduğu dönem olarak niteleyen Özal, Başbakan Ulusu'ya da konuyu açmış, durumu anlatmıştı. Kendisinden bu konuda Konsey indinde yardımcı olmasını istemişti.
Nisan ayının sonlarında günlük kur uygulamasıyla ilgili olarak Konsey'e brifing verildi. Devlet Başkanı'nın da katıldığı bu brifing saatlerce sürdü.. Özal anlatıyordu..

— Başka çaremiz yoktur. Otomatik bir sistem olacak ve her gün ayarlanacak. Biz Türkiye'de enflasyon oranını aşağıya çektikçe kur ayarlamaları da daha düşük bir oranda yapılacak.. Hadise artık kendiliğinden olacaktır. Bu kararı onaylarsanız. Türk ekonomisi için çok hayırlı bir iş yapılmış olacaktır.. Kaldı ki, IMF gibi kuruluşlara da, paramızı her zaman gerçek değerinde tutacağımız konusunda vermiş olduğumuz taahhüt-ler vardır..
Sonuçta, günlük kur uygulamasına geçilmesi Konsey tarafından onaylandı. Özal artık rahatlamıştı. Bundan sonra Türk parasının değerini düşüreceği zaman hiçbir makama danışmasına ve izin almasına gerek kalmayacak, hiçbir üst makam kendisine «Biraz dursun» demeyecekti. İş otomatiğe bağlanmıştı. Formül özal'ın ve Merkez Bankası'nın elindeydi. Bununla istediği gibi oynayacak ve Merkez Bankası aracılığı ile paramızın değeri «otomatik» olarak her gün düşürülecekti.
Brifingden çıkınca Turgut Özal, yanındakilere talimat verdi..

— Hemen durumu IMF'ye bildirin ve bu uygulamaya başlayacağımızı anlatın.. 1 Mayıs'ta başlayalım. Artık kaybedecek zaman yok.,
Durum IMF'ye bildirildi. Onlar da haklı olarak çek sevindiler ve Özal'ı bir kez daha «şükranla ve minnetle» andılar..
Günlük kur uygulamasının başladığı 1 Mayıs 1981 günü ABD doları 98 lira 20 kuruştu.

BAKANLIĞIMIZA ÖNEMLİ GÖREVLER DÜŞMEKTEDİR..

1981 yılının mayıs ayında faiz, banker ve bankacılık konuları yine gündemdeydi. Faiz yarışı sürüp gidiyordu. Gazetelerde banker ilanları tam sayfa yayınlanıyor, aralarındaki rekabet giderek artıyordu. Bunlardan bazı köşebaşı bankerleri, aylık faiz oranını yüzde 12'ye çıkarmışlardı. Çek -ve bono karşılığında vatandaşa yılda yüzde 144 oranında gelir vaat ediliyordu.

Bu işin sonunun kötüye varacağını artık başta Özal ve Erdem olmak üzere pek çok kişi biliyor, ancak bu konuda hiç kimse somut bir önlem almıyordu. İş büyümüştü. Ancak ne kadar büyüdüğü de bilinmiyordu. Ekim ayında sevkedilen Sermaye Piyasası Yasası henüz çıkmamıştı.
Maliye Bakanlığı bürokrasisi, konuya «vergi kaybı» açısından eğiliyordu. Bankerlerin hemen hiçbiri vergi

vermiyor, ayrıca bankerden faiz alanlardan da vergi kesintisi yapılmıyordu. Oysa yasalara göre, faiz gelirleri de vergiye tabiydi..
Aslında Maliye Bakanlığı, banker konusuna henüz 1980 yılının ilk aylarında, 24 Ocak kararlarından hemen sonra, o günlerde Hazine Genel Sekreteri olan Kaya Erdem'in de katkısıyla eğilmişti. Kaya Erdem, kendisine bu konuda getirilen öneriyi uygun görmüş ve bankerler konusunda bir inceleme yapılması için bakanlığın ilgili kurullarının araştırma yapmaları ve sonucu bildirmeleri amacıyla hazırlanan onayı, o günlerin Maliye Bakanı İsmet Sezgin'e imzalatmıştı.

Araştırmayı yapma görevi 1980 yılının mart ayında, Bankalar Yeminli Murakıbı Tuncay Artun'a verilmişti.. O günlerde köşebaşı bankerleri henüz türemediği için Tuncay Artun, çalışmalarını belli bankerler üzerinde yoğunlaştırmış ve raporunu aynı yılın haziran ayında Bakanlığa sunmuştu..
Daha sonra Maliye Bakanlığı'ndan ayrılarak Yapı Kredi Bankası'nın Genel Müdür Yardımcısı olan Tuncay Artun, 24 Haziran 1980 tarih ve 9 sayılı, 121 sayfadan oluşan raporunda şöyle diyordu:

— Gerek Banker Kastelli ve gerekse Mentaş tarafından salt garanti belgelerine dayanılarak yapılan tahvilsiz satışlar «feran mevduat kabulü» niteliğinde olup, Bankalar Kanunu'nun 24. maddesine aykırıdır... Tümüyle mevduat kabulü niteliği taşıyan bu işlemlerin üzerinde önemle durulması ve kesinlikle engellenmesi gerekli görülmektedir..

Tuncay Artun'un raporunda daha sonra bazı bankerlerin bir süre sonra para ödeyemez duruma gelebileceklerinden, bu gibi işlemlerin hiçbir güvencesi olmadığından söz ediliyor ve Maliye Bakanİığı'nın bazı önlemleri «ivedi olarak» alması gerektiği belirtiliyordu.

Tuncay Artun, henüz 1980 yılının başlarında hazırladığı sözkonusu raporunda «fonlarını Transtürk Holding'e spekülasyon niteliğinde transfer ettiği anlaşılan Meban'ın» uyarılmasını istiyor, aynı işlemin Banker Kastelli için de yapılmasını öneriyordu. Artun, Banker Kastelli'nin topladığı fonların bir bölümünü kendi inşaat şirketine verdiğini, bu durumun gelecekte likidite açısından sorun yaratacağını belirtiyor ve raporunu şu cümle ile bitiriyordu:

— Murakıplığım, Türkiye sermaye piyasasının geleceğini belirleyecek kuruluşlar olarak başta Meban, Banker Kastelli ve Mentaş olmak üzere tüm bankerlik ve menkul değerler ticareti yapan kuruluşların yakından izlenmeleri konusunda Bakanlığımıza önemli görevler düştüğü ve bu görevin ilgili birimlerce bugünkü koşullarda bile yerine getirilebileceği inancındadır.

1980 yılının haziran ayında Maliye Bakanlığı'na teslim edilen bu rapor rafa kaldırılıyor ve hiç kimse bu belgeyle ilgili bir girişimde bulunmuyordu.

DALA KONMUŞ KUŞU KAÇIRMAYALIM..

Bankerler ve faiz konusu artık Özal'm başkanlığındaki Para Kredi Kurulu'nda da gündeme gelmeye başlamıştı.

Mayıs ayında bir toplantıda Gelirler Genel Müdürü Ahmet Senvar Doğu şöyle konuşuyordu:

— Sayın Özal, bunların hiçbiri bir kuruş vergi vermiyor. Haksız kazanç sağladıkları gibi kanunlara aykırı çalışıyorlar. Büyük bir vergi kaybı ortaya çıkmıştır. Bankaların her işleminden nasıl vergi alınıyorsa bunlardan da aynen alınmalıdır. Bizim Hesap Uzmanları Kurulu ile Bankalar Yeminli Murakıplığı Kurulu'nun bunları sıkı bir incelemeye tabi tutmaları şart oldu. İzin verirseniz ben bir onay hazırlatacağım bu konuda..

— Yahu Ahmet, bu konuda bu kadar katı olma. Bak, tasarruflar hızla artıyor. Şimdi dala konmuş kuşu kaçırmanm sırası mı?... Sen vergi incelemeni bir yaptır bakalım...

Ahmet Senvar Doğu, bu konuyla ilgili onay yazısını hazırladı. GVK/1-2193 sayılı yazı «Bakanlık Makamına» diye başlıyor ve gelişen durumu anlattıktan sonra aynen şöyle bitiyordu:

— Genel Müdürlüğümüze ulaşan bilgilerden ban-kerlerle, para toplama işiyle uğraşan diğer kişi ve kuruluşların, çeşitli yollarla topladıkları paralara yüksek oranda faiz ödedikleri, ancak vergilendirme ile ilgili olarak kanun hükümlerine uymadıkları anlaşılmaktadır.
Bu nedenle, uygun görüldüğü takdirde, vergi ka-nunlarının uygulanıp uygulanmadığının tesbiti bakımından, bankerlerle para toplama işiyle devamlı uğraşan kişi ve kuruluşlar nezdinde gerekli incelemenin yapılması için yazımızın Hesap Uzmanları Kurulu Başkanlığına havalesi tensipleriniz^ arz olunur.

Halen Maliye Bakanlığı, arşivlerinde olan bu belgenin üzerinde el yazısıyla şu notlar var:

— Takdim... 16 Haziran.. (Müsteşar Yardımcısı Turan Başkurt'un imzasıyla yazı onaya sunuluyor)

— Bekleyecek.. 9 Ekim 1981.. (Bu yazının kime ait olduğu belli değil. Müsteşar Yardımcısının yazıyı havale etmesinden tam 4 ay sonra işlem yapılmış ve «Bekleyecek» denilmiş)...

— Saym Müsteşar'm talimatıyla bir süre bekleyecek.. (Bu yazının da kime ait olduğu belli değil. Yanında tarih yok).

Aradan haftalar, aylar geçmiş ve bankerlerden vergi alınması için hazırlanan bir onay yazısının akıbeti Maliye Bakanlığı'nda bu olmuştu.. Devlet milyonlar, milyarlar kazanan, ancak bir tek kuruş bile vergi vermeyen bankerlerin üzerine vergi almak için bile gitmiyordu, ya da gidemiyordu.. (Bu belgenin örneğini kitabımızın sonundaki «Ekler» bölümünde bulacaksınız).

Mayıs ayında bankalarla ve bankerlerle birlikte sa-nayicilerin durumu da artık iyice gündeme gelmişti. Türk malî sisteminde çökme belirtileri, yavaş yavaş ortaya çıkıyor, sanayi kesimiyse uygulanan yüksek faiz politikası nedeniyle ne yapacağını bilemez duruma geliyordu. Müşteriye verdikleri faizleri sürekli olarak arttıran bankalar, kredi müşterilerine de aynı uygulamayı yapıyorlar ve geriye ödenmesi mümkün olmayan ölçüde yüksek faiz istiyorlardı. Sanayici banka kredisi kullanamaz olmuştu. Özel sektör yatırımlarında da büyük bir durgunluk ortaya çıkıyordu. Devlet yatırımları ise, uygulanan sıkı para politikaları doğrultusunda zaten büyük ölçüde yavaşlatılmıştı. Hatta bu konuyla ilgili olarak Dünya Bankası'na 1980 yılından beri iki kez niyet mektubu verilmiş ve yatırımların durdurulacağı bizzat Turgut özal'ın imzasıyla taahhüt edilmişti.

Başta Özal olmak üzere, devletin her yetkilisine uygulanan ekonomik politikalar nedeniyle şikâyetler yağıyordu.. Böyle konulara girmekten mümkün olduğu kadar kaçınan ünlü sanayici Vehbi Koç bile demeç veriyor ve «Dikkat edin, ineğin sütü kurumak üzere.. » diyordu.

Mayıs ayı, Türk ekonomisinin nereye gittiği konusunun tartışıldığı yoğun toplantılarla, karşılıklı verilen demeçlerle geçiyordu. İşin içerisinde büyük bir terslik olduğu artık iyice anlaşılmıştı, ama bu tersliğin nereden kaynaklandığı konusunda görüşler farklıydı.

VİLLALARINIZI SATIN

13 Mayıs günü Turgut Özal, İstanbul'da sanayi kesimiyle ilk büyük toplantısını yaptı. Kaya Erdem ve Yıldırım Aktürk'ün de katıldıkları bu toplantıda Özal şöyle diyordu:

— İstikrar programı, enflasyon hızının yüzde 35'lerin altına çekilmesi istikametinde uygulanacaktır. Başta sanayiciler olmak üzere herkesin bu programı desteklemesi şarttır. Ucuz krediyle çalışma dönemi geride kalmıştır. Öz kaynaklarınızı arttırın. Bunun için gerekirse villalarınızı satın..
Özal'm bu sözleri, toplantıya katılan bazı sanayiciler arasında özellikle tepki yaratıyor, sanayici Murtaza Çelikel söz alıyordu..

— Sayın Başbakan Yardımcısı, ucuz faizle kredi kullanan sanayiciler biz değiliz. Biz küçük ve orta sanayiciler olarak her dönemde kredi kullananları seyrettik ve çoğu zaman da kredi kullanma ayrıcalığına erişemedik. Yatırım ve işletme kredileri her dönemde büyük sanayiciler için çalıştı... Sayın Özal, siz bu getirdiğiniz uygulamalarla küçük " firmaların tümünü yok edeceksiniz. Büyüklerse, banka sahibi oldukları için halkın parasıyla ucuz kredi kullanmaya devam edecekler. Şimdi size öneriyorum.. Banka kurmayı ve özel sektör tahvil faizlerini serbest bırakın.. Aksi halde Türk sanayiinin başına dikilecek mezar taşının metnini yazma şerefi size ait olacaktır.'.

Çelikel'in sözleri, ilk anda yadırgandı. Bütün salonda bir dalgalanma oldu.. Şaşkınlık geçtikten sonra küçük sanayiciler Çelikel'i ayakta alkışlamaya başladılar.. Salonda bağırmalar başlamıştı..

— Bizim satacak villamız yok saym Özal.. Sen babaların villasını sattır.. Kredi kullanma adaletsizliğini ve tekelini ortadan kaldır..
Turgut Özal, ertesi gün İktisat Fakültesinde düzenlenen bir başka toplantıda eleştirilere ve ortaya atılan görüşlere cevap veriyordu..

— Kişisel görüşüm banka kurulmasımn serbest bırakılması yönündedir. Ancak bunun hükümet tarafından da benimsenmesi gerekir. Şunu da ilave edeyim, bankalar 1980 yılının fevkalade kârlarına aldanmasınlar. Eğer iyi idare edemezlerse bu tatlı- kârlar bir anda yok olabilir. Bu nedenle bankalar önümüzdeki aylarda fevkalade dikkatli davranmalıdırlar. Geçirmekte olduğumuz dönem, akıllı ve becerikli olanların kazanacağı dönemdir. Bu kural tüm işletmeler için olduğu gibi, bankalar için de geçerlidir.

Özal, kendisine sorulan bir soruya cevap verirken de şöyle diyordu:

— Bankalar ve bankerler, sistem olarak çöküşe gidiyor faraziyesine katılmıyorum. Bankalardan bazılarının, özellikle bazı küçük bankaların bir araya getirilmesi gerekebilir.

İNŞALLAH DOĞRAMACI BAŞINIZDA KALSIN

Turgut Özal'ın karşısına bir süreden beri İstanbul' da Murtaza Çelikel çıkmıştı. Bu sanayici sağda solda demeçler veriyor, toplantılara katılıyor, konuşmalar yapıyor ve izlenen ekonomik politikaları amansız bir biçimde eleştiriyordu. Esprili kişiliği, kıvrak zekâsı, hazırcevaplığı ile «rakiplerini» güç durumda bırakıyordu.

İstanbul Ticaret Odası tarafından Hilton Oteli'nde düzenlenen bir seminerde Turgut Özal'la uzun uzun 24 Ocak programını tartışıyor ve şöyle konuşuyordu:

— Saym Özal, bir ekonominin kaptanı, şirket batırmak için yetki ve sorumluluk almaz. Batan batar, kalan sağlar bizimdir diye türkü söylemez. Aldığınız kararların hiçbirinde orta ve küçük sanayiciler olarak biz kendimizi göremiyoruz. Siz bizi zaten dışlamışsınız. Devlete muhatap olamıyoruz. Bu kararlar 20 aile holdinginin tekelleşme süresini kısaltmak için mi alınmıştır? Faizleri serbest bıraktığınızı iddia ediyorsunuz, ama nedense kredi kullanma alanındaki tekelcilerin çemberini kırmıyorsunuz.. Tasarrufları bankerler eliyle sokağa kaydırdınız. Finansman alanındaki bu görülmemiş disiplinsizlik yüzünden, sizin aldığınız bu kararlar banker tabelalarını bile ayakta tutamayacaktır.. Göreceksiniz..
«Bunalımdan Büyümeye» adlı bir başka ekonomik seminerde Murtaza Çelikel'in tepesi bir kez daha atıyordu..

— Bazı saym profesörlerimiz ve üniversite öğretim üyelerimiz döne döne hep aynı şeyi söylüyorlar ve Özal' m izlediği politikaların başka alternatifi olmadığını savunuyorlar.. Ben ne diyeyim? İnşallah onlar için de İhsan Doğramacı'dan başka bir alternatif olmasın..

Mayıs ayında basında banker ilanları yine «tam sayfa» boyutlarına ulaşmış, rekabet bir kez daha kızışmıştı...

— İstanbul'a BORSAŞ modeli bankerlik geldi. Ortak Protföy payı ile yüzde 67,2 aylık gelir.. Bank sistem.. 2 yıl vadeli birikimlerinize karşılık hemen mev-" duat sertifikası veriyoruz. Üstelik yüzde 50 net aylık gelirle..

— Teşekkürler EKO.. Şimdi güven içindeyiz. Bugün tasarruflarınız için Eko-Yatırımdan daha sağlam, daha güvenli, daha kârlı bir yol yoktur..

— BORSAŞ modeli bankerlik.. BORSAŞ, bankerlikte banka tipi şube sistemine geçiyor... Büyük şehirlerimizin en merkezi caddelerinde şubeler açıyor...

— Paranıza daha yüksek kazanç: Taban aylık yüzde 9.. Yağmur Ticaret, bir bankerlik kuruluşu değildir. Paranızı hiç kimseye satmaz. Temel ihtiyaç maddelerinin temin ve tedarikinde ve ihracatta değerlendirir. Güven içinde çok kazanmak için Yağmur Ticareti seçin.

— SİZ.. Yatırımın sağlamım, gelirinizin devamlı ol-masını istersiniz. İşte bir imkân daha.. 1,5 milyar liralık mevduat sertifikası, en büyük bankadan.. Hem kazanmak, hem de 75 milyon liralık ikramiyelerimizden istifade etmek isterseniz, merkez veya şubelerimize müracaat ediniz..

— Daha iyi yaşamak istemez misiniz? FİNTAŞ'ta yatırıma yönelteceğiniz paranızın sağlayacağı fazladan gelir, size daha iyi yaşam koşulları getirir.. Hamiline mevduat sertifikası uygulayan ilk ve tek kuruluştur..

— SERPA.. Kazancınıza sağladığı güvenle büyüdü.. Şimdi ulaşılması güç bir olanağı daha sunuyor..

— Net.. Bulanık değil. GENBORSA'nın sermaye pi-yasasındaki yeri, tasarruf sahipleriyle ilişkisi, onların tasarruflarını değerlendirişi bulanık değil. Apaçık. Net.

— 75 milyonluk gayrimenkul ikramiyesine katılın.. Hepsi İstanbul'da 30 adet yalı dairesi, 30 adet emsalsiz dükkân, işyeri. İkramiyelerimizden yararlanın.. BANKER KASTELLİ.

— Birikimlerinizin en yüksek net gelir ve kesin güvence ile değerlendirilmesi için, sermaye piyasasının güçlü kuruluşu ERDEM FİNANSMAN.. YORUMSUZ.

Basın bu ilanlarla doluydu. Gazeteler altın yıllarını yaşıyorlardı. İlan gelirleri büyük ölçüde artmıştı.

Mayıs ayı sonunda Ankara'da toplanan Odalar Birliği Genel Kurulu'nda özal bir kez daha. şikâyetçilere cevap verme durumunda kalıyor, «önümüzdeki 3-4 yıl içerisinde Türkiye hiç kimsenin hayal etmediği iyi noktalara götürülecektir. Bütün sektörlerde durgunluk diye adlandırdığımız durum, aşırı enflasyonist talebin ortadan kaldırılmasından kaynaklanmıştır» diyordu.

Mehmet Yazar, peşin vergi uygulamasından yakı-nıyordu. Aynı türde yakınmaları Esat Keskinkılıç adlı bir delege de dile getiriyordu..

— Ben buraya saym Maliye Bakanı'nın gelmişinin, geçmişinin, çoluğunun çocuğunun hatırı için şikâyetimi söylemeye geldim. Yalanım varsa Allah belamı versin.. Bizim kaymakam 10 dakikada esnafı sınıflandırdı. Şimdi buna göre vergi istiyor. Olmaz böyle şey..

HEMŞEHRİM BEN NE RAKAMI KOYAYIM? BURASI SENİN EKONOMİN

IMF Türkiye Masası Başkanı Peter Hole başkanlığında bir heyet, mayıs ayının son günlerinde Ankara'ya geldi. Bu kuruluşla 1980 yılında yapılan üç yıllık anlaşmanın birinci yılı dolmuştu. Şimdi ikinci yılla, ilgili görüşmeler yapılacak, ayrıca ilk yılın değerlendirmesi ortaya çıkacak ve ikinci yılda neler yapmamız gerektiği belirlenecekti..

IMF heyetinin Ankara'ya gelmesinden birkaç gün önce, artık herkesin kanıksadığı uygulama bir kez daha yapıldı ve akaryakıt, tüpgaz, şeker fiyatlarıyla Tekel ürünlerinin fiyatları arttırıldı.

IMF ile başlayan görüşmelerde ilk sırayı yine KİT'lerin durumu alıyor, bu konuda bir anlaşmaya varılması mümkün olmuyordu. Gerek IMF ve gerekse Dünya Bankası Türkiye'nin KİT'ler üzerinde daha net adımlar atmasını istiyorlardı.. Türk tarafının görüşüyse biraz farklı oluyordu..

— Mr. Hole, bu konuda kanun ve yönetmeliklerden çok, idareye birtakım iyileştirici şeyler aşılamak lazım. Biz bunu yapmaya çalışıyoruz. Bazı sistemleri yavaş yavaş KİT genel müdürlerine öğretiyoruz. Örneğin, iki kişi işten ayrılırsa, bunların yerine sadece bir kişi alabileceğini, ya da hiç kimsenin alınmayacağını artık genel müdürler biliyor.. Veya TKİ'de yer üstü görevden ayrılan elemanın yerine hiç kimse alınmıyor..

— Mr. Aktürk, Başkanımız Mr. De Larosiere bu görevine Fransız hazinesinin KİT bölümünün başından gelmiştir. Onun için KİT işini çok iyi bilir. Türkiye'deki KİT'lerle de çok yakından ilgili olduğunu biliyorsunuz. Bunları kaynak israfından kurtarmanız gerekiyor. Bunlar özel sektör gibi çalışabilmeli, insiyatif kullanabilmelidir. Bu kuruluşlar ticari kuruluşlar olmalı. Sizdeyse, devletin mamayla beslediği cılız çocuklara benziyorlar.. Bunun için ne yapacaksanız artık yapın.. Yoksa zaman bizim açımızdan geçiyor. Bir reform tasarısı getirmeniz şarttır..

Aynı tartışma günler boyunca Maliye Bakanlığında da yapılıyordu. KİT'lere bakan Hazine Genel Müdürü Aydemir Koç'la Peter Hole arasında anlaşmaya varmak bir türlü mümkün olmuyor, sinirler giderek geriliyordu. Hazine Genel Sekreteri Nazif Kocayusufpaşaoğlu ile yapılan görüşmelerden de bir sonuç almamı-yordu. Daha sonra devreye Kaya Erdem ve Turgut Özal' m da girmelerine rağmen konuyla ilgili hiçbir gelişme sağlanamıyordu.. Bir yetkili, o günlerde IMF ile yapılan bu görüşmeleri aynen şöyle anlatıyordu (Banttan).

— Ankara'da herifler izahı mümkün olmayan bir uzlaşmazlık içindeydiler. KİT'lerle ilgili olarak her şeyi anlattık.. 6 ay önce aynı şeyleri yine anlatmıştık. Peter Hole, ne desek «Tatmin olmadım» diyor. Tabii bu arada başkalarıyla da görüşüyorlar ve yeni bir devalüasyon istiyorlar. Parayı biraz daha kısın diyorlar. Veya bütün bunlar mazeret.. Özal belki de adamlara diyor ki, «Arkadaş ben gidiyorum, aman beni koru-yun»... Bu durumu gidermenin tek yolu da «Aman, IMF ile anlaşmamız yarıda kesiliyor.. Siz merak etmeyin, ben bunu kurtarırım»... Bu rivayet çıktı. Adamlarla görüşürken diyoruz ki, KİT'lerde istihdam şu olacak.. «Hayır» diyor.. Peki ne olacak?.. «Ben tatmin olmadım» diyor. Yahu kardeşim bunu 6 ay önce konuşup görüş birliğine varmadık mı? Herif «Iıh» deyip duruyor...

Tunç (Bilget) Bakan'a gidip demiş ki, «KİT bölümü savunmasını iyi yapamadığı için bu iş çöktü.. » Onun üzerine ilgili arkadaş da (Aydemir Koç) Bakan'a gidiyor ve diyor ki «Saym bakanım bu işte belki ben de kusurluyum. Belki de adamlar bizi yokuşa sürmek istiyorlar. Tunç eski KİT'çidir. O gelsin benim yerime ve işi o götürsün.. Kurtarabilirse kurtarsın. Eğer bu görüşte iseniz bunu hemen yapın. Ancak bu adamlar bundan önce de geldiler, bundan önce de anlattık.. Geçen sefer de ben anlattım, çok güzel deyip gittiler.. O günden bu yana KİT'lerin yapısında hiçbir değişiklik yok ki.. Bir değişiklik olur da onun izahını yapamamış oluruz. Böyle bir durum da yok. Birdenbire adamlarda bir tutum değişikliği oldu. Ne istediklerini ben anlayabilmiş değilim»... IMF'ye en sonunda «Biz diyeceğimizi dedik, sen ne diyorsun kardeşim» dedik.. «Benim diyecek bir lafım yok.. Anlaşamadık» diyor. «Peki arkadaş, bu rakamları kapattık, bunları yok farzet.. Buraya sen ne koyuyorsun» diyoruz.. Herif diyor ki, «Hemşerim ben ne rakamı koyayım, burası senin ekonomin» diyor.. Haydaaa.. Al başına belayı.. Sonra anlaşamadan gitti-ler.. Aslında ben bizimkilere fazla bir şey sormayı da mümkün olduğu kadar istemezdim. Çünkü gelip birisi bir şey anlatır, ertesi gün sen yazınca da «Ben bunu bir tek sana söyledim, bak bugün Emin Çölaşan yazmış» der. Onun için ben derdim ki, «Arkadaş bana söyleme.. Önce gazetelere ver, sonra gel bana söyle»...

IMF ile Mayıs ayındaki görüşmelere katılan Yıldırım Aktürk ise, bu konuyu şöyle anlatıyordu:

«Biz IMF'nin KİT'lerle ilgili olarak istediği çalışmaya bir türlü zaman bulup giremiyoruz. Dış görünüm olarak ise, yaptıklarımızın da oldukça yeterli olduğunu göstermek istiyoruz. Bunu rakamlarla da gösteriyoruz. Kaynak finansman açığının azaltıldığını anlatmaya ça-

lışıyoruz. Ancak KÎT rakamları çok karışıktır. Bir genel müdür eğer isterse seni üç yıl uyutur ve ruhun bile duymaz. Aydemir Koç, adamlara KİT rakamlarının iyiye gitmediğini belirten bazı bilgiler vermiş. Anladığım kadanyla Maliye Bakanlığı'nda «Bunlar hâlâ bizim sırtımızda yük oluyor» mesajını vermek istemişler. Neticede, IMF, KİT'lerin de ötesinde yüzde 10-12 kadar bir devalüasyon istemeye başladı o günlerde. Nedeni de, diyorlar ki «Size daha önce düşünüldüğü kadar dış yardım gelmeyecek. 1981 için OECD bekleneni veremeyecek.» İhracat projeksiyonlarımıza da inanmıyorlar. Bize «4,2 milyon doları bu yıl tutturamazsınız» diyorlar. Halbuki o yıl 4,7 milyar dolar ihracat tutturduk.. Tutturamayınca da ödemeler dengesinde ek bir açık çıkacak. Bunu önleyebilmemiz için yeni bir devalüasyon yapmamızı istiyorlar.. Daha az ithalat, daha çok ihracat yaparsınız.. Böyle diyorlar. Hazine durumu ve bütçe denkliği için ya ek vergiler, ya da yeni zamlar istiyorlar. Sonunda anlaşmaya varmadan gittiler..

IMF ile Ankara'da yapılan görüşmelerde çıkan ciddi sorun, ekonomi yönetimiyle ilgili kadroları da birbirine düşürmüştü. Maliye Bakanlığı, kendi içerisinde zaten uyumsuzdu. DPT Müsteşarı Aktürk'le bu kadroların arası daha önceden beri bir tek gün bile düzelmemişti. Artık herkes birbirini suçluyor, ne yapılacağını kimse bilemiyordu.. Telefon trafiği yoğunlaşmıştı..

— Adamlara Ankara Oteli'nde yanlış bilgiler veriyorsunuz, soma da anlaşamadığınızdan söz ediyorsunuz. Getirsenize şu verdiğiniz bilgileri önce Planlamaya.. Neden bize göstermeden rakam veriyorsunuz?

— Biz size niçin rakam gösterelim? IMF ile işleri Planlama değil Maliye yürütür. Bizim işimize karışmayın..

— Karışmazsak işte böyle olur. Sonunda gümler gidersiniz..

— Kimse gümlemez kardeşim.. Siz işinize bakın, biz işimize bakalım.. Nasıl oluyorsa, doğru rakamlar hep Planlamada, yanlış rakamlar hep bizde.. Eğer bu kadar meraklıysanız, siz de kendi rakamlarınızı götürüp verirsiniz..

Ankara'daki IMF heyetinin temasları uzuyor, günler geçmesine rağmen iki taraf bir türlü uzlaşma sağ-layamıyordu.. 20 Mayısta gelen IMF, 18 Haziranda hâlâ Ankara'daydı. Turgut Özal, o günlerden birinde Kaya Erdem ve Nazif Kocayusufpaşaoğlu ile birlikte Heyet Başkanı Peter Hole'u Etimesut Şeker Fabrikası'na götürdü..

— Bak Mr. Hole, seninle burada sessiz sedasız, biz bize konuşalım.. Sen benden yeni zamlar ve yeni bir devalüasyon istiyorsun. Ben gerektiği zaman zam da yapıyorum, devalüasyon da.. İşte, bundan iki ay kadar önce günlük bir uygulamasını da başlattık. Siz gelmeden önce yeni zamlar da yaptık. Bu iş hep sürecektir.. Ancak benim de bir sıkıntım var.. Bu konularda tek yetkili ben değilim.. Ben gidip bazı konularda hem Baş-bakan'dan, hem de askerlerden izin almak durumundayım.. Benim yapabileceğimden fazlasını benden isteme. Yoksa ben bu işi bırakıp gidersem, yeni gelen beni ara-tır.. Sen işi bana bırak.. Ben sana söz veriyorum, KİT işini de düzelteceğim.. Ama KİT'leri düzeltmek zaman alacaktır. Bunu da bil.. Anlaştık mı? Şimdi sen Washington'a dönünce müsbet bir rapor yazarsın, olur biter..

— Maalesef anlaşamadık Mr. Özal. Bu durumda anlaşmaya varmak benim yetkilerimi aşıyor. Benim yapabileceğim bir şey yoktur.. Ben iki gün sonra döneceğim. Bu durumda müsbet rapor yazmam da mümkün değildir..

— Son sözün bu mu Mr. Hole?
— Korkarım ki evet Mr. Özal.. Son sözüm bu..

Turgut Özal, IMF ile ilişkilerin Ankara'da kopma aşamasına gelmesini şöyle anlatıyordu:

— Orada Maliyenin hatası vardır.. İş biraz ciddi tu-tulsaydı o noktaya varmazdı. Bütçe ve KİT'ler konusunda IMF'ye verilen bilgiler derme çatma olmuş. Biz fazla ilgilenmiyoruz.. Maliye uğraşıyor o işle.. Bir gün Nazif (Kocayusufpaşaoğlu) geldi ve «Bunlar yüzde 1012 devalüasyon istiyorlar, büyük zamlar istiyorlar» dedi. İşte o zaman biz farkına vardık ki işler gevşek tutulmuş. Tabu o kadar ilerlemiş ki, artık o noktada adamları ikna etmeniz mümkün değil.. O sıralarda birdenbire gazetelerde devalüasyon haberleri falan çıkmaya başladı. Demek ki Maliye'den intikal ettirmişler basına.. Ben derhal tekzip ettim, yok böyle bir şey dedim ama aslında istiyorlar.. Anladık ki, Konsey'e eğer IMF'nin tavsiye ettiği o paketle gidecek olursak çok probleme uğrayacağız. Yani bir mini 24 Ocak kararlan daha oluyor. Bizim anlayışımıza göre böyle bir şeye katiyen gerek yoktu.. Çok ısrar ettiler ve anlaşamadık. Onun üzerine çekip gittiler..
Ankara'da tam 22 gün kalan IMF heyetinin anlaşmaya varamadan ayrılmasından sonra Maliye Bakam Kaya Erdem bir açıklama yaptı.

Basında yer alan kısa açıklama aynen şöyleydi:

— Maliye Bakanı Kaya Erdem, IMF ile yapılan görüşmelerin olumlu geçtiğini bildirdi. Bakan, daha önce planlanan şekilde IMF heyetiyle müzakerelerde bulunduklarını, genel ekonomik durumdaki iyileşmenin devam etmesini bu kuruluşun olumlu karşıladığım söyledi.
Aynı gün Turgut Özal, IMF Avrupa Masası Şefi Whittom'u Ankara'dan aradı.

— Mr. Whittom, biz burada. Mr. Hole ile anlaşmaya varamadık. Üç yıllık anlaşmanın bozulması tehlikesi belirdi. Ne yapacağız? Eğer isterseniz ben Washington'a gelebilirim.

— Siz gelin Mr. Özal. Anlaşıldığı kadarıyla başka çare kalmamış..

IMF ile ilişkilerin kopma aşamasına geldiği haziran ayında Türkiye'nin döviz durumu henüz düzelmemişti. İhracatta sağlanan artış ve işçi dövizleri ülkenin döviz ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktı. Ancak bu durum kamuoyundan dikkatle saklanıyor, hatta dış dünya bile durumun çok fazla farkına varmıyordu. Türkiye, IMF'nin mayış ayında vermesi gereken kredi taksidini köprü kredi olarak yabancı bankalardan sağlıyordu. Daha sonraki aylarda bazı yabancı bankalardan 200 milyon dolar kısa vadeli borç alınacak, yılın ikinci yansında işçi dövizlerinde görülen büyük artıştan sonra rahatlama sağlanacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Turgut Özal Ekonomisinin Perde Arkası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir