Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Fransız Örneğine Göre Avrupalı Bir Türkiye Kurma Çabaları

Hristiyan ve Müslümanlar Arasındaki Dini Tezatlar, Mali Sıkıntı ve Batılı Devletler

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Fransız Örneğine Göre Avrupalı Bir Türkiye Kurma Çabaları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Ağu 2011, 19:00

FRANSIZ ÖRNEĞİNE GÖRE AVRUPALI BİR TÜRKİYE KURMA ÇABALARI.
ENGELLER: HRİSTİYANLAR VE MÜSLÜMANLAR ARASINDAKİ DİNİ TEZATLAR;
HRİSTİYAN TOPLULUKLARIN UYANIŞI;
MALİ SIKINTI VE BATILI DEVLETLERİN EKONOMİK AÇIDAN YAVAŞÇA İLERLEYİŞLERİ


Bütünlük ve beraberlik içinde mağrur bir devletin hayalini kuran Âlî ve Fuad Paşaların, sadece Avrupa diplomasisinin baskısı altında veya modaya uymak için bazı samimi olmayan tedbirler uygulayan ikiyüzlü birer yalancı olmadıkları kesindir. Onlar, Avrupa tarzında yeni bir Türkiye yaratmak istediler ve bunu yapabileceklerine de inanıyorlardı. Bu yüzden ellerindeki yetersiz ve güvensiz malzeme ile yeni bir yapı kurmak için ellerinden gelen tüm çabayı gösteriyorlardı.

Thouvenel, 1858 yılında:

"Romen prensliklerin düzenlenmesi ile ilgili meseleler halledildikten sonra, içteki ıslahat meselesi ortaya çıkacaktır ", demişti. Şimdilik, 1858 yılında şeriatın henüz eski dinî kurallarının tam olarak yerine geçmeyen - ama en azından artık bir kurbanın akrabaları tarafından "affedilen" bir katil hapis cezasına çarptırılıyordu - yeni Ceza Kanunu ele alındıktan sonra, sıra Medeni Kanun'a gelmişti. Tamamen yararsız hâle gelen sipahilerin haklarının yerini Tapu Kadastro Kanunu almıştı; devlet artık sadece dirliklerini geri alırken, devletin eskiden en hevesli savunucularına küçük bir yıllık bir maaş bağlıyordu. Daha sonra asıl zor olan, yani yeni ve çağdaş prensipler üzerine kurulan patrikliğin düzenlemesine geçildi: 1858 yılından 1860 yılının Şubat ayına kadar istanbul'da toplanan ve Osmanlı Devletinde Ortodoks inancın liderleri olarak yedi piskoposun ve aralarında fazla söz hakkı olmayan 4 Slav'ın da bulunduğu 10 Ortodoks temsilcinin katıldığı "Millet Meclisi" görüşmelerini tamamladıktan sonra, 1862 tarihli kararnâme çıkartıldı. Osmanlı Sultanı tarafından ömür boyu görev yapmak üzere atanan ve bundan böyle Rum Patriği veya "Rum-Slav milletinin" patriği değil, Rum Ortodoks Patriği olarak adlandırılacak patrik, karışık bir "milletin danışma kurulu" ve ruhban sınıfının 12 üyesinden kurulacak bir Ruhban Meclisi tarafından desteklenecekti. Bu Ruhban Meclisi'nden daha sonra Din Kurulu ve Sivil Kurul ve bazı özel komiteler seçilecekti7. Benzer bir şekilde, Rusların Ecmiyadzin'daki patriklikten yönetmek istedikleri Katolik olmayan Ermenilerin ve Yahudilerin meseleleri de düzenlendi. Çok daha sonraları, 1867-1871 yıllan arasında, Doğu'daki kiliselerin özerkliğini reddeden ve yandaşlarını aforoz eden Roma Kilisesi ile mücadeleler sırasında sivil meselelerde hükümdarın denetimi ve dinî meselelerde özerkliği savunan Âlî Paşa'nın müdahalesi ile Ortodoks Ermeniler, Marunîler, Melkitler için böyle bir statü sağlanamasa da en azından Batı Kilisesi'ndeki imtiyazlı konumlarını muhafaza edebildiler.

Yedi meşru eşinin aylık masrafı bir milyonu bulan, sarayda 4-5 bin kişiyi barındıran ve aile törenleri, oğullarının sünnet düğünleri ve kızları ile torunlarının düğünleri için çok yüksek tutarlarda paralar harcayan ve pahalı saraylar ve köşkler yaptıran müsrif Sultan Abdülmecid, 26 Ağustos 1859 tarihinde ihmal ettiği devlet işlerinin yönetimine düzen ve tasarruf getirmeyi önerdi . Hatta saray hizmetlilerinin doğrudan sipariş vermelerini bile yasaklayacak kadar ileri gitti . Çoğu insan, devletin kötü bir ekonomik durumda olmasının suçunu gamsız Sultan'da buluyordu ve 1859 yılı içersinde [Çerkeş] Hüseyin [Dâim] Paşa ve Şeyh Ahmed Efendi yönetiminde bir suikast planı yapıldı [Kuleli Vak'ası]. Bu suikastın amacı, henüz genç olmasına rağmen - 40 yaş civarında idi - yeteneksiz Sultanı gerektiği takdirde öldürerek tahttan indirmek ve parlamentosu ve yetkili bakanları olan tam bir anayasal düzenleme getirmekti. Ama Sadrazam Rıza Paşa ve mühtedi Ferhad (Stein) Paşa, fedailerine karşı şiddetle önlem aldılar. Hareketin liderleri, hayatta kalmalarını sadece Fransız elçisinin müdahalesine borçluydular ve sıradan birer mahkum olarak Anadolu'ya götürüldüler.

Çok geçmeden, 5 Nisan tarihinde, elçiler vaat edilen ıslahatların gecikmesine ilişkin memnuniyetsizliklerini bildirmek için Babıâli'ye bir memorandum verdiler. Devletin, aralarından birinin yeni Türkiye'nin fakirleşmesini ve manevi çöküşünü açıkça tanımladığı gibi "yavaşça çürümesi" (le petit train de porriture) tahammül edilmez bir hal almıştı. Gerçekten de ne Devlet Şurası, ne de eyalet meclisleri bağımsız değildiler ve kendi inisiyatifleri yoktu ve valiler ile defterdarlar eski alışkınlıklara göre zorla para toplamakta sakınca görmüyorlardı . Saray entrikaları ve hanedan içindeki çekişmeler sebebiyle sadrazamlar ve çok da önemli bir rol oynamayan nâzırları hızla değişiyordu. Rusya ise aynı zamanda menfaatlerini korumak zorunda olduğuna inandığı Slav soydaşlarının yaşadığı eyaletlerin ciddi bir denetime tâbi tutulmasını talep ediyordu. ingiltere, amaçla görevlendirilen bir Avrupa Komisyonunun önerisine derhal itiraz etti ve tıpkı Fransa gibi, tekrar yönetime gelen Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa'nın hâlinden hoşnut olmayan kuzeydeki eyaletlere yapacağı bir ziyaretle yetindi . istanbul'daki yeni ingiltere temsilcisi ise gittikçe daha da zorlaşan mali durumları, Osmanlı imparatorluğu'nun sahibi bulunduğu sonsuz büyüklükteki toprakları Avrupalı kapitalistlere icara vererek, hatta satarak düzenlemeyi önerdi. Devlet böylece elde edeceği garanti belgeleri ile yeni bir kredi yolu açabilirdi. Ama Bâbıâli, sarayın görkemi ve sultanın hediyeleri için Batı'dan gelecek paralara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymasına rağmen, tıpkı 1859 yılında kurulan komisyonda olduğu gibi üç büyük devletin temsilcilerinin de bulunduğu, ancak yine diğer bağımlı kurullar gibi sultanın iradesine tâbi Maliye Meclisini kurmakla yetindi. Birkaç ay sonra, Butaniyev'in kararlı davranışlarına rağmen, Fransız meslektaşı Thouvenel gittikten sonra elçiler arasında lider konumunda kalan Bulwer, Osmanlı imparatorluğu'nun her yerinde bulunan ingiliz elçilerle yapılan bir anketlerin raporlarına dayanan ve Hristiyan vali yardımcılarının atanmasını, mali ıslahatları, âşâr vergisinin kaldırılmasını ve bunun yerine halkın daha çok tercih ettiği nakit vergi ödemeleri ile genel bir teftişi - sadrazam bu arada Suriye'deki karışıklıklardan dolayı Niş'ten geri çağrılmıştı - özellikle de Tanzimat Meclisi ile Adliye Meclisinin birleştirilerek, 12 üyeden oluşacak küçük bir parlamentoya dönüştürülmesini ve 5 yıllığına yüksek komiserler olarak idarenin tüm denetimini de ellerinde tutacak memurların atanmasını kapsayan yeni bir proje ile geldi .

Sadrazam, olumsuz bir cevap vermek istemiyordu, ancak bu gibi önerilerin kabul edilmesi imkânsızdı. Titizlikle hazırlanmış bu projelerin ancak temelde tıpkı eşitliği ve kardeşliği de beraberinde getirecek özgürlük içinde mudu ve minnettar bir şekilde yaşamak için, sadece hayırseverlik üzerine kurulmuş bir anayasaya ihtiyacı olan soyut insandan yola çıkan, 18. yüzyılın "filozof" reformistleri gibi düşünen Avrupalı diplomatların beyninde oluşabilirdi. Eyaletlerde yaşayan reaya, sadece istanbul'daki devlet adamlarının iradesinde olmayan önemsiz tavizler istiyorlardı, zira ingiliz ve Fransız dostlarının isteklerini yerine getirmekte samimi olmalarına rağmen, şu anda iki şeyi birden elde edemeyecek durumdaydılar: Birincil dürüst, bilgili ve çalışkan memurlar bulmak ve bunların keyfi hareket eden sultandan atanmalarını istemek; ikincisi de beş asırdan beri hüküm sürmeye alışık Müslümanların fanatizmini kırmak. ingiltere'nin anketleri, teorik olarak artık sultanın eşit birer tebaa, hatta Osmanlı vatandaşı sayılan reayaların, çanlarını çaldırma, şahit olarak dinlenme ve mallarını, ailelerini ve hayadarını, kötülüğe kötülükle cevap vermeye hazır olduklan Müslüman komşularının meydan okumalarına ve eşkiyalıklarına karşı koruma haklarından başka bir şey istemiyorlardı. Vergilerin düzenlenmesi ve bu vergilerin kocabaşılar tarafından tahsil edilmesi, onlar için Osmanlı parlamentosunda bir üyelik veya Osmanlı ordusunda hizmet ve yüksek makamlardan daha değerli olacaktı. Korkak veya para ile satın alınabilen, kimi zaman eğitimsiz ve tamamen tecrübesiz temsilcilerinin sessiz kaldıkları meclislerden ziyade yollara, iyi zabıtalara ve okullara ihtiyaç duyuyorlardı, ama tüm bunlar eksikti. Gerçi örnek alınan Fransa'da imparatorluğun despot valilerinin karşısında da eyalet meclislerinin (Conseils departementaux) çok fazla bir önemi yoktu. Yollara gelince, ismail Paşa köylüleri zorla çalıştırarak 1852 yılında Trabzon'dan ülkenin iç kısımlarına kadar uzanacak yolun sadece birkaç kilometresini tamamlayabildi; 1864 yılında buna Makedonya, Arnavuduk ve Eski Sırbistan'da yapılan diğer yollar da eklendi ve 1872 yılında Selanik'ten, Mitroviça'ya kadar uzanacak yolun yapımına başlandı. Nitekim reaya eski imtiyazlarından Fransız modasına uygun tüm yeniliklerden daha memnundular ve mahalli şartlar ile uzun ve normal bir gelişmeye daha uygun olan bu imtiyazlar sayesinde çok daha iyi korunuyorlardı.

Aslında Metternich'in, anlayışsız ama bir o kadar gürültülü Batı "kamuoyundan" talep edilen yabancı, eskimiş tarihsel boyuttan yoksun ve hiç de pratik olmayan ıslahatlara karşı çıkılmasına; devletin hemen başkaları ile değiştirilemeyecek kadar köklü olan - ki bu yüzden boş şekillerin oluşması tehlikesi ile karşı karış kalınırdı - dinî temellerinin muhafaza edilmesine; kötü idarecilerin daha iyileri ile değiştirilmesine ve Hristiyanların dinî kurumlarının ve imtiyazlarının korunmasına ilişkin eski önerileri en iyi önerilerdi ve gerek Hristiyanlar, gerekse Müslümanlar bu önerilere gönülden katılırlardı. Ancak girilen yolda ısrarla yürümeyi, Osmanlı imparatorluğu'nu Rusya'nın gittikçe daha bariz bir şekilde yeni nankör Türkiye'yi bölme kararına karşı koruyabilecek yegâne güçleri incitmeyi ve bunun sunucunda Londra ve Paris'in hiç şüphesiz kredi vermeyi reddetmesi üzerine maddi açıdan kendi gelirleri ile yetinmek zorunda kalmayı, 1860 yılında Türklerin üst düzeydeki hiçbir yetkilisi göze alamazdı. Rusya'nın Türkiye'yi bölme kararı özellikle birçok kez alıntı yapılan, Hristiyanlar için "özerklik" veya Rus kılıcı sayesinde "özerklik" sözünün sahibi Panslavist elçi ignatiyev'in yerine istanbul'a elçi olarak Butaniyev'in getirilmesinden sonra daha da bariz bir şekilde ortaya çıkıyordu. Her inançtan ve her ırktan insanın, özellikle de Anadolu'daki insanların Islahat Fermanı'nın eğilimlerini nasıl anladıkları, çok geçmeden Suriye'de çıkan ve Sultan Abdülmecid'in son günlerinde Avrupa diplomasisinin yeni bir müdahalesine neden olacak olup, Avrupalılara bu sert, kanla yıkanmış ve hâlâ yeni kan isteyen topraklarda Fransız ihtilali'nin körpe fidanını dikmenin ne kadar zor olduğunu gösterecek din savaşları gözler önüne serecekti.

Osmanlı imparatorluğu üzerindeki Fransız ve ingiliz vesayeti sebebiyle Müslüman tebaada çok geçmeden dinî vicdanın ve geleneklere bağlılığın daha yoğun olduğu bölgelerde zorbalıklarla kendini gösterecek bir ruh ortaya çıkmıştı. Dürzîler ve Suriyeliler, Kürtler ve Araplar artık Batı'daki Hristiyanlar tarafından kontrol edilmek, hatta yönetilmek istemiyorlardı ve büyük bir öfke ile Doğu'da her zaman düşman olarak gördükleri silahlı veya silahsız Hristiyanlara saldırarak öçlerini aldılar.

8 Haziran'dan 18 Haziran 1861'e kadar birçok meydan okumadan sonra, ismail el-Atraş komutasındaki Havranlı birkaç bin Dürzî, ardından Canbolatzâdelerden bir şahıs [Said Bey] ile işbirliği içinde olduğu üç reisin yönetimi altında başkalan, Marunîlerin üzerine yürüdüler ve bölgelerinin tamamını tahrip ettiler. 560 kilise, 43 manastır, 1830 talebeli 28 mektep, 9 dinî bina ve 560 köy kilisesi ve 42 manastırı ile birlikte 360 köy ateşe verildi. Fransızlar tarafından 7.700, hatta 12 bin olarak tahmin edilen ölü sayısının tam olarak belirlenmesi mümkün değildi. Ülkenin başkenti kabul edilen Deyrü'l-Kamer harabeye dönmüştü. Beyrut Beylerbeyi Hurşid Paşa, tüyler ürpertici olayları durdurmak için hiçbir şey yapmadı - daha doğrusu yapamadı.

Birkaç gün sonra Suriye'deki tüm Müslümanlar, onlara hükmetmeye yeltenen Hristiyanlara karşı vahşi dağlarda intikam vaktinin geldiğini gördüler. Önce 25 bin Hristiyan nüfusa sahip olan Şam ayaklandı: Gerek avam takımı, gerekse askerler Hristiyanlara saldırdılar ve onları amansız bir biçimde öldürdüler. Ölenlerin arasında Amerika ve Hollanda konsolosları da vardı. Hristiyan evlerinden neredeyse hiçbir şey kalmadı. Öfke uyandıran bu sahnelerin sona ermesi sadece islâm'ın Cezayir'de asil ruhlu savunucusu Emir Abdülkadir* sayesinde oldu.

isyanların sebebi aslında defalarca islâm'ın eski haklarının savunucusu olarak sahneye çıkmış ingiltere değil, Suriye sahillerinde temsil ettikleri Roma Kilisesi'nin üstünlüğünü kurmaya çalışan Fransızlardı. Bu yüzden Paris'teki kamuoyu derhal bu barbarlara karşı ayaklandı ve Osmanlı Sultanı'nın özel mektubu alınır alınmaz III. Napoleon, 1834-1837 yılları arasında ve daha sonra 1840'ta Suriye'de mühtedi Seve Süleyman Paşa'nın yaveri ve Mısırlı bir subay olarak hizmet vermiş General Beaufort d'Hautpoil komutasında bir avcı taburu ile birlikte üç alayı bu bölgeye gönderme kararını aldı. Batılı himayeciler tarafından olumlu karşılanan Fuad Paşa'yı bölgeye göndermiş olan sultana yapılan açıklamada ise bu askerlerin sadece Osmanlı Sultanı'nın gerçekleştireceği cezalandırma seferine gerekli "manevi otoriteyi" vermeye destek olmak için gönderildiği bildiriliyordu. ingiltere, tarafların daha 6 Temmuz'da barıştıkları bahanesi ile olaylara katılmayı reddetmeye meyilliymiş gibi görünüyordu. Ancak 3 Ağustos'ta Paris'te Rusya, Prusya ve Avusturya temsilcileri ile yarısı Fransızlardan oluşacak 12 bin asker ile "kan dökülmesini engellemek" ve Osmanlı Sultanı'na düzeni tekrar
sağlamakta yardımcı olmak üzere bir antlaşma yapıldığında, ingilizler de bu baskıya katılmaya zorlandılar, ama bunu sırf baskıyı mümkün olduğunca azaltmak için kabul ettiler . Tüm güçlerin görüşüne göre en azından sadece insanlığın ve Hristiyanlığın söz konusu olduğu bu olaylar sırasında Şark Meselesi gündeme getirilmeyecekti . Avrupa devletleri, Fransa'yı dizginleyebilmek için hiçbir genişleme, hiçbir "münferit nüfûz", hatta milletlerden herhangi birinin ticareti için yeni şartlar talep etmemeyi taahhüt etmişlerdi . O dönemin Osmanlı elçisi Ahmed Vefik Paşa'nın itirazlarına rağmen, Babıâli'den "vaatlere uygun olarak her mezhepten Hristiyan'ın durumunu düzeltmek için ciddi idari tedbirlerin alınmasını" talep ettiler.

Fransız nakliye gemileri çok geçmeden Marsilya ve Toulon limanlarından ayrıldılar. Çetelerin baskınına uğrayan Beyrut önlerinde 18 savaş gemisinden oluşan müttefik filo ile karşılaştılar. Fransa sadece aralarında üç firkateynin bulunduğu beş savaş gemisine; ingiltere yine aynı sayıda savaş gemisine; Rusya iki savaş gemisine ve Avusturya sadece bir firkateyne sahipti. Kralları erzak gönderen ispanya ve Yunanistan, hiç kimse tarafından davet edilmemiş olmalarına rağmen, Suriye'ye gemilerini göndermeyi uygun bulmuşlardı . Avrupalı askerler, karaya çıktıklarında mülteci Maruniler tarafından ellerinde haçlar ve mütereddid sevinç gösterileri ile karşılandılar . Marunî temsilcileri "Lübnan'ın Fransızları" olarak tanıtarak komutanı Fransızca selamladılar. Türkler ise gerçek duygularını gizli tutmak zorunda olup, "yardımlarına gelen" yabancıları tüm askerî onurlarla karşılamak zorunda kaldılar . izmir'den buraya yeni tayin olan Vali Kayserili Ahmed Paşa, herkesi memnun etmek için elinden gelen çabayı gösterdi.

Nitekim hızlı hareket ederek istenmeyen barış gücünden önce davranmak gerekiyordu. Fuad Paşa, Şam'a gelerek ardından idamların geleceği tutuklamalar için emir vermişti bile. Tutuklananların arasında kanlı olaylara katılan 112 asker de vardı. Bunlardan bazıları istanbul'daki zindanlara gönderildiler. Beyrut Valisi Hurşid Paşa tutuklanmış ve Şam Valisi Ahmed Paşa, Suriye'de cezasını çekmek üzere istanbul'dan uzaklaştırılmıştı . Ama Beyrut'a şahsen gidip, yabancılardan emir almak, Fuad Paşa'ya göre değildi: Yüksek komiserin iki yaverinin davet ettiği Fransız subay Chanzy, Şam'a gitmek zorunda kaldı ve burada bir hükümdarın sarayındaki bir elçi gibi karşılandı' . Tutuklanan Türk askerler, Osmanlı gemilerinde bahtsız silah arkadaşları olarak muamele görüyorlardı .

Şam Valisi Ahmed Paşa, tahrip edilen Marunî bölgelerinin komutanı Osman Bey ve Deyrü'l-Kamer kıtasının başı olan subayı ile birlikte Avrupa temsilcileri de hazır bulunmuş olarak kışlada kurşuna dizilirken , ingiltere'nin Lübnan'daki idari yapının değiştirilmesi ile ilgili müzakerelerin temsilcisi Lord Dufferin, nihayet Beyrut'a gelmeyi vaat eden Fuad Paşa'nın yanına geldi. Müslümanlığı kabul etmeye zorlanan şahısların tekrar kendi dinlerine dönmelerine izin verildi. Fuad Paşa, Beyrut'a geldiğinde sadece Türk subaylar ve memurlar tarafından törenle karşılandı. Herşeye rağmen Fransa'nın yüksek rütbeli bir subayı ve bir onur kıtası da bu karşılamaya katılmıştı , hatta tamamen Fransızlardan oluşan bir kıta tarafından selamlanma onuruna bile nail oldu. Ama Fuad Paşa sanki sadece kurbanların katillerini ve akrabalarını "dava tarafları" olarak "mahkemeye" çağırmak için [Hermon] gelmiş gibi görünüyordu. Fransızların burada olmasından dolayı iyice küstahlaşmaya başlayan Marunîlerden birkaçı hapse bile atıldı. Cebel-i Şeyh Dağları'na kaçan Dürzîlerin böyle bir "muhakemeyi" kabul etmek istememeleri ve her yerde huzursuzluk çıkartmaya devam etmeleri üzerine haklarında bir ferman çıkartıldı . Fransız general, Fuad Paşa'nın bunun üzerine çıkabilecek düşmanlıklar sırasında kendisine Hristiyan bölgesinde bir mevzi sağlayan mektubunu yırttı ve bir ültimatom verdi. Buna göre savaş hemen başlayacak ve Fransız birliklerinin katılımı ile yürütülecekti.

ingiltere ise, Kaymakam Muhammed ile birlikte Dürzî reislerinin çoğunu Beyrut'a getirdi ve Fuad Paşa onlan tutuklattı. Ama böylece savunduğu görüşten uzaklaşmış oldu. Eylül ayının sonunda hem Türkler, hem Fransızlar harekete geçtiler. Etrafına kaçakları toplayan Fransız general, Deyrü'l-Kamer'da öldürülen Marunîlerin, aralarında çocukların da bulunduğu defnedilmemiş cesetleri ile karşılaştı. Bu ıssız dağ kasabasının başına askerî koruma altında Hristiyan bir idareci getirildi. Bu kasabanın yakınlarında bulunan Beyteddin Sarayı, Mir Beşir'in dul eşinin Napoleon'a bir hediyesi idi.

Fuad Paşa aynı zamanda Muhtara'ya kadar ilerledi. Her iki ordunun komutanları her iki tarafın karargâhlarının yakınında dostane bir şekilde bir araya geldiler ve kısa bir süre sonra Halim Paşa komutasındaki Arabistan ordusu ile birleştiler. Burada, Dürzîlerin kaçmasına izin verdiği ve Fransızların teşebbüsünü bu sayede Hristiyan bildirileri ile yapılan bir askerî gezintiye dönüştürdüğü için Fuad Paşa'dan hesap soruldu. Ancak Fransızların gezinti diye adlandırdıkları bu seferin sonucu, acilen bir araya gelen Marunîlerin intikam için ayaklanmaları olmuştu. Bir Cizvit'in Fransız bayrağının direği ile öldürüldüğü Zahle'de General Beaufort Ortodoks halk tarafından minnettarlıkla karşılandı ve burada ingiltere yanlısı olduğundan şüphelenilen Hristiyan Kaymakam Beşir Ahmed ile bir araya geldi.

Fransızlar artık tek başlarına hareket ediyorlardı: Zaten seyyar kıtaları ile dağları araştırıp, yine de hepsi gizfli yerlerde saklandıkları hâlde Dürzîleri bulamadıktan başka ne yapabilirlerdi ki? Fuad Paşa, önemsiz bir bahane öne sürerek, tekrar Şam'a dönmüştü. Türklerin merkez karargâhı Muhtara'da Kayserili Ahmed Paşa ve ismail Paşa kalmışlardı, ama ismail Paşa hastalık bahanesi ile Fransız komutan ile görüşmeyi reddetti. Beaufort ordusunun bir kısmı ile Şam'a gelmeye teşebbüs edince, Fuad Paşa meclis üyelerinin tamamını tutuklattıktan sonra tekrar Beyrut'a dönmenin daha iyi olacağını düşündü.

Yağan yağmurlar o yıl için askerî faaliyederi sona erdirmişti. Fuad Paşa'nın kurnazlığı sayesinde bu olaylardan şimdiye kadar tek kazançlı çıkanlar Türkler'di. Bir taraftan, Suriye'nin şehirleri ve nahiyelerine karşı harekete geçmeye çekinmeyerek, Fransızların da yardımı ile düzeni tekrar sağlayan taraf olarak görünürken, diğer taraftan asi Müslümanların gözünde Fransızların buraya gelerek mümkün kıldığı bir Hristiyan ayaklanmasına karşı Müslümanların tek savunucuları olarak görülüyorlardı. Fuad Paşa bu sayede Şam'da bir milyon akçe tutarında para topladı ve suçluları askerî hizmete tâbi tutarak cezalandırma bahanesi ile o güne kadar askere yazılmak istemeyen Suriyelileri askere alırken, hiçbir direnişle karşılaşmadı. Bağış kampanyasının açıldığı Fransa'da Ecoles d'Orient müdürü Lavigerie tarafından buraya gönderilen 2 milyon 700 bin frankın dağıtılması ile Marunîlere verilecek tazminatın da aciliyeti ortadan kalkmıştı. Nihayet Deyrü'l-Kamer'deki komiser, Dürzî topraklarında sürekli olarak kalmaları umudu ile Muhtara, Cezzin ve Hasbeya şehirlerinde kendi müdürlerini tayin edebiliyordu . Hristiyanlar için daha Kasım ayında Kaymakam Beşir Ahmed'in yerine geçici kaymakam olarak Josef Kharam getirildi ve kendisine kırmızı kaftan giydirildi. Aynı zamanda Şam'da genel bir silahsızlanma emri çıkartıldı, ama uygulanamadı.

Avrupa Islahat Komisyonu o dönemde Şam'a yapılan bir ziyaret ile yetindi ve kış tatilinde Fransız Albay Chanzy büyük bir birliğin başında Sayda ve Tir üzerinden Kudüs'e geldi . 1861 yılı başlarında Mutavâlîlerin ayaklanmasından endişe duyuldu ve gerçekten de Hristiyan köylüler ve Türk kervanları saldırıya uğradı . Ölüme mahkum edilen üç Dürzî reis henüz idam edilmemişdi ve Hurşid Paşa sadece sürgün için cezalandırılmıştı. Dürzîlerin mahkemesi gün geçtikçe uzuyordu ve Havran Dağlarındaki Müslümanlar, sadece sultanın fermânı ile onaylanan genel bir af ve silah taşıma hakkı karşılığında Fuad Paşa tarafından talep edilen vergiyi ödemeye razı oluyorlardı. Ama huzur devam ediyordu: Paskalya Bayramı'nda dağlardaki Kerkiye Marunîlerinin patriği Fransızların ayinini yönetmek üzere Beyrut'a geldi ve General Beaufort Nisan ayı sonunda Cebel-i Düruz'a bir teftiş gezisi sırasında Dürzîler onu Fransız bayrakları ile karşıladılar. Halkın sevinç gösterileri çok güzeldi ve Fransızlardan ziyade, Türkler için yapılıyormuş gibi görünüyordu.

Fransızların Haziran ayı başlarında geri dönecekleri söyleniyordu ve Mayıs ayında aralarında sultanın muhafız kıtası askerlerinin de bulunduğu yeni Türk birlikleri Fransızların yerini almak için geldi. Bu askerler kendilerini Hristiyan işgalcilere karşı disiplinsiz ve nefret dolu gösteriyorlardı: Beyrut'ta bir Fransız istihkâm subayını dövdüler.

Napoleon'un önerisi üzerine Paris'te aynı dönemde Avrupa Konferansı toplantıları başlatıldı. Dağlardaki insanlar tek bir kaymakam, Şahap ailesinin bir ferdini, Mir Beşir'in kanından birini istiyorlardı. Şehirlerde ise bazıları Batı'daki hanedanlardan Avrupalı bir prensin tayin edilmesini öneriyorlardı. Hatta Mısır Valisi'nin kardeşi Halim [Paşa] yönetiminde Suriye'de yeni bir Mısır hükümdarlığından bile bahsediliyordu .

Nihayet İstanbul'a çağrılan ve uzun süre kendi içinde boş yere anlaşmazlıklara düşen Beyrut Komisyonu, Lübnan'ın yeniden düzenlenmesine ilişkin projesini tamamlamıştı [Haziran 1861]. İngiltere gerçek bir hıdivlik isterken, Rusya üç kaymakam atanmasından yana idi - üçüncü kaymakam 35 bin kadar Ortodoks için atanacaktı. Sonunda Fransız projesi hepsine uygun göründü: Hristiyan asıllı tek bir kaymakam beş yıllığına idareye getirilecekti ve yarısı ömür boyu görev yapacak devlet ileri gelenlerinden oluşurken, diğer yansı seçimle makama getirilen üyelerden oluşacak mecliste bir müşavir bulunduracaktı. Ülke, başında çeşidi dinlere mensup - üç Marunî, bir Dürzî, başka bir mezhebe mensup bir Müslüman ve iki Katolik Rum - kaymakam yardımcıları bulunan yedi bölgeye ayrılacaktı66. İstanbul Konferansı nihayet sonuca bağlandığında General Beaufort'un tüm birlikleri Suriye'den ayrıldı . Tehlikeli gördüğü Şahap ailesinin bir ferdini kaymakam olarak tayin etmek yerine Babıâli'nin sadece üç yıl için, Romen prensliklerinde görevde bulunan Ermeni Davud Efendi'yi Lübnan'a göndermesine izin verildi. Davud Efendi, müşir ve paşa ünvanı ile gemiye bindirildi . idare merkezi Deyrü'l-Kamer'de olacaktı . Fransızların adayı Mecid Efendi, Kesruvan Eyaleti'nin müdürlüğüne getirildi. Her yere şehremaneti (belediye) teşkilatları kuruldu. Sadece Fransız bilimi, araştırmacı Renan'ın Suriye'ye gönderilmesinden bu savaştan büyük bir kazanç elde etmişti .

Kürtlerin yerleşik olduğu dağlarda bahtsız Ermeni köylülerine karşı din savaşı hâlâ devam ediyordu. Bâbıâli, 1840 yılından sonra tekrar güçlenen bu eşkiya halkın yerlerini miras bırakan reisleri arasında nişanlar ve maaşlar, hatta aslında memur maaşları dağıtmıştı, ama boşuna. Yörüklerin sürüleri için ihtiyaç duydukları tuza konan vergiler ve İran, hatta Rusya'nın kışkırtmaları ve otlaklar için aralarında sürdürdükleri kavgalardan dolayı karışıklıklar sürekli devam ediyordu . 1861 yılında Menemenli Mustafa komutasında savaş başladı. 1863 yılında baskı altındaki Ermeniler, Rusya'nın soydaşlarının yaşadığı eyaletlerine göç tehdidinde bulundular ve gerçekten de 300 aile sınırı geçti. 1864 yılında Erzurum'daki Ermeniler durumları hakkında şikâyette bulundular. 1866 yılında Türk birlikleri Kozan Dağları'ndaki asilerle uğraşmak zorunda kaldılar. Asker kaçaklarının sayısı her zamanki gibi yüksekti ve komutanlarından biri olan Softa Mehmed Paşa, ünlü bir eşkiya liderine dönüştü .

Arnavutluk'ta gerek kabileler, gerekse Müslümanlar, Katolikler ve Ortodokslar arasındaki mücadeleler devam ediyordu. Epir'de toplam 250 bin Müslüman varken, aralarından sadece 11 bini Türk'tü. Kavgalar genelde çalman koyunlar veya silahlardan dolayı çıkıyordu. 1854-1856 yılları arasında bu yüzden 1.200 ev ateşe verildi. 1860 yılında Türk birlikleri hâlinden memnun olmayan Mirditlerin lideri "Prenk" Bib-Doda'nın üzerine yürüdüler. Bib-Doda daha sonra esir alınıp, İstanbul'a getirildi . Yeni devir, bu bölgelerde henüz başlamamıştı: Leş (Alessio) bölgesinde 17 bin nüfustan ancak 50'si okuma, 10'u da yazma biliyordu .

1870 yılında sadece Yanya'dan Arta'ya kadar ve sahil yönünde Korfu'ya doğru kullanılabilecek durumda yollar vardı .

Bu dinî karışıklıkların bir diğer sonucu, 25 Eylül 1860 tarihli Rus-Fransız Antlaşması'mn akdi idi. Rusya'nla Osmanlı idaresindeki Şark'ta hakimiyetine baştan beri karşı olan Napoleon, bu antlaşma ile Rusya'nın ve Avusturya'nın Bosna, Hersek ve Bulgaristan'daki Hristiyanlar lehine müdahalesini kabul etmeyi, hatta Rusya ile "Avrupalı Türkiye'nin yeniden yapılandırılmasına ilişkin temelleri" hakkında görüşmeyi ve "birkaç bölgesinin bölünmesi" açısından dengenin sağlanması için tedbirler almayı taahhüt ediyordu .

Elçilerin eşlerine komplimanlar yapan, çocuklarını elçilere takdim eden, genelde konuşmak istemese de Fransızca bilen, babası gibi resmini yaptıran, hatta Paris'ten gelen gazetelere üstünkörü göz gezdiren Sultan Abdülmecid'in 25 Haziran 1861 tarihinde ani vefatından sonra, eski Türk geleneklerine göre bir tepki dönemi başlıyormuş gibi görünüyordu. Ölen padişahın naaşı, Hazine'nin mescidinde basit bir hasır üzerinde bekletilirken, 9 Şubat 1830 doğumlu olan yeni Sultan Abdülaziz, büyük bir sevinçle karşılandı . Şehir dışında büyümüş ve yüksek tahsil yapmamıştı, ama hayvancılıktan anlıyordu ve eşine rasüanmayan bir binici ve avcı idi. Öfkesini kontrol edemeyen ve şüpheci bir mizaha ve dizginlenemeyen bir iradeye sahip olup, buna rağmen kendi yönünü tayin edebilecek yetenekte değildi. İstanbul halkı arasında sadece umutların yeşermesini sağlayan iyi özellikleri ile biliniyordu. İstanbul halkı yaralanmış gururun yanında deliliğin de işaretleri görülen "kafese kapatılmış bir kartalın romantik gözlerine" sahip bu yakışıklı genci, nadiren de olsa büyük törenlerde sıkıca kapatılmış bir çadırın içinde görebilmişti .

7 Eylül'den sonra yerini Ali Paşa'ya bırakacak olan yeni Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa'yı, Sultan Abdülaziz'in kötü alışkanlıkların ıslahatçısı ve büyük bir borç altındaki Osmanlı İmparatorluğu'nun gelirlerinin titiz bir idarecisi olarak ortaya çıkmasını endişeyle izledi. Abdülaziz tahta cülû sundan hemen sonra ayrıca Harbiye Nâzın Rıza Paşa'yı makamından alıp, yerine Namık Paşa'yı getirmişti . Sarayda düzeni ve tasarrufu sağladı, hizmetlilerinin üçte birini feda etti, Kuleli Vak'ası mahkumlannı affetti ve ağabeyi Sultan Abdülmecid'in, aralarında Rıza Paşa'nın da bulunduğu sadakatsiz müşavirlerinin mahkemeye sevk edilmesini emretti. Herkes yeni sultanın yeğenleri Murad, Abdülhamid ve Mehmed Reşad'ı sarayda tuttuğunu ve Mısır seyahatine beraberinde götürdüğünü hayretler içerisinde izliyordu . Şehzâde Murad ayrıca 1867 yılında milletlerarası sergiyi ziyaret etmek üzere [Avruptt -gezisine çıkan Abdülaziz'in yanında] Paris'e geldi. Hristiyanların hoşgörüsüz Müslüman hükümdarlığını tekrar geri getireceğinden endişe ettikleri Sultan Abdülaziz, kendini din ve ırk ayrımı yapmayan babacan bir koruyucu olarak gösterdi.

Ancak Valide Sultan kötü bir danışmandı. Bunun aksine üç zevcesi ki bunlardan ikisi aslında kendisine zorla verilmişti, mütevazı ve zararsızdılar. Valide Sultan'ın etkisi ile Sultan Abdülaziz de birkaç ay içinde Sultan Abdülmecid iktidarının sonunu getiren uğursuz bir israf düşkünlüğüne başladı. Eskiden 2 bin kişiyi barındıran Çırağan Sarayı'm Şark masallarında anlatılan türden bir saray yaptırdı ve Dolmabahçe Sarayı gibi sürekli inşa edilen yeni yapılarla göz zevkini tatmin ediyordu. Çok geçmeden beş köşkü Batı'nın en pahalı lüksü ile donatmıştı ve III. Napoleon'u burada ağırlama fırsatı eline geçer gibi olduğunda buna oldukça memnun oldu. Daha sonraları Fransa İmparatoriçesi Eugenie İstanbul'a geldiğinde, sadece iki günlüğüne işgal
ettiği yatak odaları bile çok yüksek meblağlara mâl oldu . Sarayda yaşayan 900 kadın ve her gün 500 misafir için gerekli parayı bulabilmek için, Osmanlı Devleti idaresinin tamamı sürekli bir değişimin anarşisine maruz bırakıldı.

Sultan Abdülaziz, 1864 yılında vilayetlerin ıslahına başlamıştı. Çok daha sonraları, 18 Eylül 1871 yılında hayata veda eden Âli Paşa, Nevres Paşa ve Yusuf Kâmil Paşa'dan sonra, İngiltere'nin yardımı ile itibarını yavaş yavaş geri kazanan ve sultanın "baba" diye hitap ederek, sarayda yaşamaya davet ettiği Fuad Paşa, 10 Mayıs 1862 tarihinden itibaren sadrazam, Harbiye Nâzın, saray mareşali, birinci yaver ve vekil olarak görev yapmaya başladıktan sonra, mutlak gücü elinde tutan bir nâzır hâline geldi ve bu ıslahatlar da onun inisiyatifinden kaynaklanıyordu.

Valilerin idari bölgeleri olan vilayetler, Fransa'da "prefecture" diye adlandırılan idari bölgelere benziyordu. Mutasarrıf, sancağın veya livanın alt yöneticisi idi (sousprefet). Kazalar kaymakama, nahiyeler de muhtara bağlı idi. Her nahiyede mevcut dinleri temsilen bir, iki veya daha fazla muhtar bulunuyordu ve Fransa'da kurulan ikinci imparatorluğun "maire"lerine [Nahiye müdürü] eşitti. Bu memurların her birine adliye, maliye ve eğitim, bayındırlık, tarım ve ticaret, ayrıca kimi zaman konsolosluk ilişkilerini düzenleyen birer yönetici askerî müfettişi ile bir muhasebeci eşlik ediyordu. Şeriat mahkemeleri yine herkese açıktı ve kadılar yeterince meşguliyet buluyorlardı. Bunun yanında kazalar için üyeleri seçimle başa gelen bir nizamiye mahkemesi kurulmuştu. Üyelerinin yarısı Müslüman olmayanlar arasından seçilebiliyordu, ama başkanlığını yine bir kadı yürütüyordu. Sancaklar için ceza davalarına da bakabilen bir sivil mahkeme ve bir ticaret mahkemesi oluşturulmuştu. Vilayetlerde ise Avrupa hukukuna göre karar veren üç ayrı üst mahkeme vardı.

1868 yılında ayrıca bir Temyiz Mahkemesi kurulmuş ve 1875 yılında hakimlerin özgürce seçilebilmesini sağlamak için tedbirler alınmıştı. 1876 yılında sadece şeriat mahkemeleri üyeleri değil, ceza hakimi olarak da faaliyet gösteren Nizamiye Mahkemeleri üyeleri de seçimle başa geliyorlardı. Köylerde ise yargıçlar ihtiyar heyeti arasından belirleniyordu. Gereksiz olmasına rağmen, her sancağın dört kişi gönderebildiği il idare meclislerinin de kurulması öngörülüyordu. Mutasarrıflara ve muhtarlara eşlik eden meclis ve mahkeme seçim komiteleri üst düzey memurlardan ve halkın dinî liderlerinden oluşuyordu. İl idare meclisine seçilen dört üye vali tarafından atanıyordu. Ama tâbii ki valinin elinde bunun iki katı aday olan bir liste oluyordu. Bu liste, yukarıda adı geçen seçim komiteleri tarafından aday gösterilenler çıkartıldıktan sonra, müşavirler

tarafından hazırlanıyordu96. İstanbul'da zabıta müdürü vali görevini de üstleniyordu ve altı müşaviri bulunuyordu. Bunun yanında yılda bir kez toplanan ve semt meclislerinin 14 başkanı ile aynca seçilen üç üyeden oluşan bir Genel Meclis oluşturulmuştu . Hiçbir şeyi güvenceye almayan ve hiçbir işe yaramayan bu karışık sistemi icat eden şahıs, muhtemelen devlet işlerinden ziyade, sabır oyunlarında daha yetenekli idi. Seçilen Hristiyanların sayısı oldukça düşüktü ve İstanbul'dan keyfe göre yönetilen bu meclislerde zamanlarını boşa harcamak istemiyorlardı. Çok geçmeden nazırlara da özel müşavirler tayin edildi.

Fransa bundan sonra, gelirlerinin camilerdeki aylaklan ve sahte "bilimsel" teologlan beslemesini değil, devlet hazinesini beslemesini istediği vakıflara ilişkin hukuki düzenlemeler talep ediyordu. Bu müdahalenin sebebi tabiî ki yeni Türk rejiminin gelişimine yardımcı olmak değil, Sultanların gittikçe daha fazla zarar gören ve gelecekteki bir tarihe ertelenen ve iflas tehdidi altında bulunan alacaklılarının menfaatlerini korumaktı. Napoleon'un elçisi nihayet 8 Haziran 1867 tarihinde yabancıların özel bir şart getirilmeden toprak sahibi olma hakkına sahip olmalarını sağladı100, ama Fuad Paşa, daha o dönemlerde "eski antlaşmaları", yani yeni Türkiye için küçük düşürücü kapitülasyonları tekrar gözden geçirmeyi düşünüyordu. Çıkarılan kanunda evlerin aranmasına dair hükümler olduğu gibi, Türk toprağına sahip olan yabancılar Osmanlı mahkemelerinin yetkisini tanımak zorunda idi. Vergilerin icar ile tahsili, Kani Paşa döneminde tamamen kaldırıldı.

Bâbıâli, Batı'nın tavsiye ettiği "ırk" birliğini mezhepler arası yeni okullar kurarak teşvik etmeye hazırdı. Bu konuda da örnek yine Fransa ve müşavirler ile ilk organizatörler yine Fransız'dı. Osmanlı İmparatorluğu'nun tüm tebaa için 1868 yılında Galatasaray'da, çok geçmeden muhafazakâr Türklerin ve mezheplerine çok sıkı bağlı Rumların itirazlarına ve papanın aforozuna rağmen, kardeşçe bir arada yaşayan 600 öğrencisi olan Galatasaray Lisesi açıldı . Gelecekteki idari memurlar için 1862 yılında bir Mülkiye Mektebi kuruldu ve 1875 yılında eksikleri tamamlandı: 1864 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun her köşesinde 660 bin öğrencisi olan 15.071 halk okulu vardı. Bunlardan 12.509'u 524.771 öğrencisi ile Müslüman okulu idi. 1876 yılında İstanbul'da açılan 470 okuldan 280 tanesi Türklerin devam ettiği okullardı. Issız ve geniş toprakların işletilmesini teşvik etmek amacıyla bu toprakları ilk işleyene devlet tarafından damga vergisi karşılığında bu toprağın mülkiyeti veriliyordu ve topraktan çıkan ürünler bir veya iki yıllığına, hatta pamuk tarlalarında beş yıllığına vergisizdi .

Fuad Paşa döneminde yeni yüksek rütbeli müşavirler tayin ediliyordu. Paris seyahatinden dönen Sultan Abdülaziz, 10 Mayıs'ta artık hiçbir din farklılığından dolayı birbirine düşman olmaması gereken "aynı vatanın evlatlarının" kardeşlik yükümlülüklerini vurguladığı ve Montesquieu'nun öğretilerine göre "güçlerin" birbirinden ayrılması gerektiğinden bahsettiği bir konuşma ile daire başkanlarına ve müşavirlere bütçeyi inceleme izni verme yetkisi olan yeni Devlet Şurası'nın toplantısını açtı. Devlet Şurası'nın üçte birini teşkil eden Hristiyan temsilciler, büyük bir sevinçle İstanbul'a geldiler.

II. Mahmud'un genç oğlu bu tuhaf, ama aldatıcı günde patrikler tarafından takdis edilen gerçek bir imparator gibi duruyordu. Henüz Matbuat Müdürünün kontrolündeki basın - hükümet yanlısı Tercümân-ı Ahvâl ve Ceride-i Havadis ve muhalif Tasvir-i Efkâr- devlet konuları hakkında daha özgürce görüş bildirmeye başlamışlardı bile106. Halil Şerif ve diğerleri tarafından önerilen anayasa, bu olaylardan dolayı yürürlüğe girmiş gibi görünüyordu ve Şura Başkanı Midhat Paşa, büyük hayır getireceğine inandığı anayasal rejimin büyük bir hayranı idi. Sadece Paris'te yaşayıp, henüz kendi hedeflerini belirleyememiş, çoğunlukla dejenere olmuş ve tahrikçi bir gazete çıkartan Osmanlılardan oluşan "Jöntürkler" açık, ama başansız bir direniş gösteriyorlardı. Okullar ve vakıflar kurmak veya Batı'daki uygulamaları (onluk sistemi, vs.) kullanmak için alınan birçok tedbirler, 1873 yılında dört daireden oluşan ve iki yıl sonra bayındırlık dairesinin de eklendiği Devlet Şurası'nin hevesini ve çalışkanlığını kanıtlıyordu.

Karma nizamiye mahkemelerinin üzerinde, Müslümanların ve Hristiyanların yeni yasalara göre verilen kararları inceledikleri Temyiz Mahkemesi vardı: Galatasaray Lisesi'nin müfredat programında Fransa Medeni Kanunu hakkında dersler veriliyordu. Bu arada Rum Agathon, bir Osmanlı Sultam'mn ilk Hristiyan nâzın idi .

Sübyan okullarından, dört yıllık eğitim veren rüşdiyelerden111, üç yıllık eğitim veren ve Fransızca dilinin yanında milli ekonomi derslerinin de verildiği idadiyelerden, altı yıllık eğitim veren ve ilim derslerinin de verildiği sultaniyelerden her yıl, Türkiye'nin çeşitli makamlarında Türk geleneklerin ve Türk ırkının kendine özgü düşünce tarzının izin verdiği ölçüde modernizasyonunu devam ettirecek yüzlerce genç yetişiyordu.

Islahatların babası sayılan Sultan II. Mahmud'un türbesinin yakınlarında en azından ismen bir üniversite olan Darülfünun kurulduğunda, Tıbbiye'de binden fazla öğrenci eğitim görüyordu. Çağdaş keşifler ve fen bilimleri hakkında halka açık akşam toplantıları yapılıyordu. Münif Efendi, "devrin ahlaki kazançlarından" bahsediyordu ve "gelişme ile gücün temelinde eğitim yattığı yolundaki inancını dile getiriyordu.

Tüm bunlar, bir kez 1863 yılında sultanın mali politikalanna itiraz etmek için istifa eden Fuad Paşa'nın eseri idi. Uzun süren mücadelelerden sonra nihayet Mütercim Rüştü Paşa ve Mehmed Emin Âlî Paşa, Fuat Paşa'yı devirmeyi başardılar. 4 Haziran 1866 tarihinde sadrazamlığa getirilen Mütercim Rüştü Paşa döneminde Fuad Paşa artık hüküm süremiyordu. Ancak 11 Şubat 1867 tarihinden sonra, sadrazam olarak Mehmed Emin Âlî Paşa ve Harbiye Nâzın olarak aynı Mütercim Rüştü Paşa ile yeni bir kabine kurdu, kendi de Hariciye Nezareti'nin başına geçti. Fuad Paşa, 11 Şubat 1869 yılında Fransa'da Nice'de kalbi kırık, ama son nefesine kadar Batı'ya yönelik siyasetin ve ırkların kaynaşmasına ve din ayrımı yapmadan dışa karşı hâlâ Müslüman kimliğini muhafaza eden, ancak dinî açıdan tarafsız Türkiye'nin milli birlik ve beraberliğine dair idealinin sadece yarar getirdiğinden emin olarak hayata veda etti. Ama keskin görüşünü, ince hesaplı diplomasisini, yerliler ve yabancılarla irtibat kurma konusundaki üstün kabiliyetini hiç kimseye miras bırakamamıştı. Birkaç yıllığına yerine geçen Mehmed Emin Âli Paşa, Fuad Paşa'nın büyüklüğünün sadece gölgesi idi ve ıslahatların yükselen yeni unsuru Midhat Paşa (doğumu 1822), o dönemlerde Tuna Vilayetini başarılı bir şekilde idare ettikten sonra, daha çok sürgün olarak Bağdat'a gönderilmişti.

Fransa'nın 1870 yılında yenilmesinden sonra, Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa hareket özgürlüğünü geri kazandı. Hristiyan müşavirler ve memurlar sistematik olarak takip edilip, makamlarından alındı . Sadece Türklerin oturduğu Gülhane'ye taşınan Galatasaray Lisesi'nin Fransız müdürünün yerine bir Rum getirildi . Ağır bir hastalığa yakalanan Mehmed Emin Ali Paşa'nın görevden çekilmesinden sonra, yeni Sadrazam Mahmud Nedim Paşa yönetiminde muhafazakâr kesim devletin idaresini kararlı bir şekilde eline geçirdi [Eylül 1871]. Hiç kimseye sormadan Anadolu'dan geri dönen Midhat Paşa, devlet işlerini sadece üç ay için devraldı . Ama Adliye Nâzın olarak yeni Medeni Kanunu çıkartmayı başardı . Aynı dönemde vakıf mallarının din işlerinden arındırılması da düşünüldü . Ama muhafazakârların şeriat temellerine dayanan birlik ve bütünlük içinde bir Osmanlı monarşisi ile padişah ve İslâm'ın en üst mevkii olarak kabul edilen bir sultanın mutlak gücüne dair umutları sonuçsuz kalacaktı. Bu umutların yok olmasının yegâne sebebi, ardı ardına muhteşem saraylar inşa ettirmek için elinde avucunda ne varsa herşeyi harcayan ve günden güne daha kaprisli hâle gelen Sultan Abdülaziz'in ruh hastalığı değil, daha ziyade Türk dünyasının Batı sermayesi, Batı çalışma ve girişimleriyle fethedilmesi, ama özellikle, Hristiyanların yoğun olduğu eyaletlerin vergi tahsildarlarının ve eski Müslüman beylerin her zamanki baskısına ve sadece içgüdüsel bir tepki de olsa, eski köleler ve "Hristiyan köpekler" olarak herkesin kayıtsız şartsız hizmet etmek zorunda olduğu devletin İstanbul'da toplanan merkeziyetçiliği gibi delice bir fikre karşı ayaklanmaları oldu.

Kamu borçları gittikçe artıyordu. Kredilere alışık olmayan ve yarı deli sultanın kaprislerine tamamen bağlı olan nazırlar, ne kredilerin önemini, ne de bundan kaynaklanan yükümlülükleri ve devletin baskı ve hor görülme ile dolu bir geleceğe neden olabilecek sonuçlarını düşünmüyorlardı. Eyaletler, yeni bir ordu, yeni bir donanma, pahalı bir idare ve adliye sistemi ve çağdaş bir eğitim sistemini finanse edemeyecek kadar az gelir getiriyorlardı. İstanbul'da ancak birkaç on yıldan beri yeniçeriler dışında memurlara para ödeniyordu; kamu çalışmaları ne Tanzimat'tan önce, ne de Tanzimat'tan sonra pek görülmüyordu ve köprüler, yollar, kervansaraylar, camiler ve okullar sadece şahısların cömertliği ile kurulup, muhafaza edilmişti. Osmanlı İmparatorluğu'nun uzun süren iç mücadelelerinin, Rus akınlannın - Silistre, Şumnu ve Varna'da hâlâ amansız bir muamelenin izleri görülüyordu - ve Yunan, Arnavut, Bosna ve Bulgar ayaklanmalarının sonucu olarak büyük bölgeler ıssız kalmıştı. Romen prensliklerinin, Yunanistan'ın, Sırbistan'ın ve Mısır'ın İmparatorluktan ayrılmasından sonra, yeni siyasî ve askerî oluşumları devam ettirebilmek için artık daha az verimli, daha az medeni ve doğanın daha acımasız davrandığı eyaletlerden adam toplanıyordu: Nizâmiyeler, denizciler, hakimler, idareciler, müşavirler ve öğretmenler. Bunlara bir de para peşinde olup, Osmanlı Devleti'nin mutluluğu ve gelişmesi için elçilikler tarafından çoğu kez desteklenen, Batılı aç maceraperestler ekleniyordu.

İstanbul'da 40 bin hizmetçi ve köle ile sayısız aylak yaşıyordu126. Türkiye'nin 1860 yılında İngiltere'ye 3 milyon 11 bin 277 sterlin değerinde tarım ürünleri ihraç etmesini sağlayan127 tarım, sonra hayvancılık, hâlâ Ortaçağ'daki gibi devam eden ve yabancılar tarafından memleketin iç kısımlarına kadar sürülerek, orada da takibata uğrayan mahalli küçük sanayi ve fazla girişimlerde bulunmayan, çekimser, durumu daima değişen ve soygunculuğa mütemayil bir idareden dolayı tehdid altındaki ticaret 1 , böylesine zengin bir devlette sadece çok az gelir getiren kaynaklardı. Yollar yetersizdi ve 1860 yılından sonra da diğer devletlerin ticaret antlaşmalarında öngördükleri şartlar yeterince sertti.

İngiliz bir devlet adamının buna basit ve amansız cevabı:

"Döktüğümüz kanın bedelini istiyoruz" oldu . ingiltere ve Fransa ile yapılan 29 Nisan 1861 tarihli antlaşmada Türk mallarının ihracı için yüzde 8 ihracat vergisi öngörülmekte olup, bu vergi her yıl düşürülerek yüzde l'e kadar indirilecekti. İthalat vergisi yüzde 5'ten yüzde 8'e çıkartılıyordu ve transit mallarının gümrüğü yüzde 3'ten yüzde l'e indiriliyordu . Altın ve gümüş, yeni ekonomik gelişime katkıda bulunmak yerine özenle muhafaza edilip, gizli tutuluyordu . Madenler ise hızla zengin olmak isteyen siyasetçiler tarafından kendi yararlarına icara veriliyordu.

Gerçi 1830-1860 yılları arasında özellikle vergi tahsildarlarının daha ciddi bir biçimde denetlenmesi sayesinde gelirler üç katına - 4 milyon sterlinden 11 milyon sterline134 - yükselmişti. 1862 yılının bütçesinde 377 bin 966 Frank gelire karşılık sadece 355 bin 503 Frank gider ve 2 milyon kaime ile 2 milyon çeşitli borçlar kaydedilmişti . 1874-1876 yılları arasında varlık vergisi 2 milyon 500 bin-2 milyon 900 bin sterlin; patentler 128 bin-168 bin sterlin; bedel 640 bin-757 bin; âşâr vergisi 6 milyon 900 bin-7 milyon 900 bin; ağnam vergisi 1 milyon 600 bin-1 milyon 900 bin; gümrükler 1 milyon 600 bin-1 milyon 800 bin; tütün vergisi 1 milyon 300 bin; ipek vergisi 440 bin-491 bin; ispirto vergisi 227 bin-320 bin; ünvanlar üzerinden alınan damga vergisi 680 bin-772 bin; damga vergileri 240 bin-454 bin sterlin getirdi. Gelirler toplamı 1875-76 bütçesinde böylece 19 milyon 175 bin 241 sterlin, 1874-75 bütçesi için 22 milyon 522 bin 760 sterlin. 1862 yılı bütçesinde gelirler 11 milyon 164 bin 552 sterlin olarak kaydedilirken, 1872 bütçesinde 20 milyon 637 bin 210 sterlin ile iki kat gelir kaydediliyordu . Şarap gümrükleri iki katına yükseltilmiş, damga vergisi 1870 yılında artırılmış ve 1873 yılında tütün ve tuz tekeli uygulanmaya başlamıştı . Yine de devletin tam anlamıyla yeniden düzenlenmesi ve aynı zamanda büyük israflar için yeterli değildi!

Osmanlı Devleti'nde daha Kırım Savaşı sırasında perişan giysili askerler ve on yıldır maaşını alamamış memurlar yaşıyordu. Türkiye'yi büyük mali fedakârlıklar yapmaya zorlayan bu dönemin başında Osmanlı Devleti yaklaşık 140-150 milyon akçe tutarında çeşidi hazine bonoları ve sultanın kendi masraflarındaki açıkları kapatmak için 200 milyon sehim ve 300 milyon tahvil çıkartmıştı. Şimdi ise Doğu Akdeniz'de Fransız isimler taşıyan kapitalisder ve temsilciler: Bir Cor, bir Alleon (Yahudi), bir Durand, bir Baltazzi (Baltacı; Ermeni veya Rum), bir Rouet, Pelletier, Longueville ki tüm bu isimler İstanbul'daki sarrafların gerçek hanedanını oluşturuyorlardı, İngiltere'den alınacak bir kredi için arabuluculuk yapmayı teklif ediyorlardı.

Bu kredinin tek şartı, kontrol makamlarında değişiklik yapılması idi ve 1854 yılında 3 milyon sterlin tutarındaki kredi alındı. Faizin yüzde 40'larda (İstanbul) dolaştığı bir ülkede, bu çok büyük bir şanstı.

Bir İngiliz devlet adamının alaylı bir şekilde:

"Eskileri ödemek için yeni kredi almak" diye adlandırdığı sistem hemen uygulanmaya başladı ve Batı'nın tatmin olmamış kapitalistleri o andaki kayıpları karşısında bu ülkenin eninde sonunda gelecekte tamamen ellerine düşeceği umudu ile avunuyorlardı. 1855 yılında Hazine'ye 5 milyon ve 1858 yılında yine aynı tutarda kredi girdi. İlk kredi için gerek İngiltere, gerekse Fransa garantörlük yapmıştı. 1858 yılında Osmanlı sarayı altı aydan kısa bir süre içinde 3 milyon sarf etmişti.

Daha Sultan Abdülmecid zamanında 20,7 milyon kredi alınmıştı. Daha sonra Sultan Abdülaziz Avrupa'daki bankalara çağrıda bulundu ve 1861-1862 yıllarında kendisine 8 milyon kredi gönderildi. Bundan sonra olaylar daha da hızlanıyordu: 1863-64 yılında yine 8 milyon; 1865 yılında 36 milyon; yine 1865 yılında 6 milyon; 1867 yılında 2,5 milyon; 1869 yılında 22 milyon; 1871 yılında 5,7 milyon; 1872 yılında 11,1 milyon; 1873 yılında 28 milyon; 1874 yılında 40 milyon. Gerçi Fuad Paşa bu kaime (devlet tahvili) rejimine bir son verdi, ama para temin edebilmek için Mısır'dan alınan verginin ve Suriye gümrüklerinin 1855 yılında; İstanbul'daki ayakbastı ücretlerinin 1858 yılında; tuz, tütün, damga ve ticaret vergilerinin 1862 yılında; gümrüklerin ve âşâr vergisinin 1863 yılında ve ağnam vergileri ile madenlerden gelen gelirlerin 1865 yılında rehin verilmesinden sonra, birkaç eyaletin gelirlerinin de rehin verilmesi gerekmişti . Yine de 1874 yılında Fuad Paşa'nın geri döndüğü dönemlerde 182 milyon 981 bin 783 sterlin kamu borçları ve 40 milyon iç borç vardı.

Tekrar ülke içinde para aranmaya başlandı. 1873 yılında talep edilen bir kredi gelmemişti ve 6 Ekim 1875 tarihinde, Babıâli'nin maliye işlerini Osmanlı Bankası'na devretmeye hazırlanırken, borçların 5 yıllığına ertelenmesi talep edildi ve faizler yarıya indirildi . Osmanlı Bankası, 1862 yılında yine aynı İngiliz, Fransız ve Levanten sermaye ile kurulmuştu. Herkesi saran spekülasyon ateşi sırasında birbiri ardına, aynı mali çevreler sayesinde Credit General Ottoman, Societe de l'Empire Ottoman, Banque de Constantinople ve Societe generale de Credit adında çeşitli bankalar kuruldu. Daha sonraki tarihlerde Avusturya Yahudileri gelip, istanbul'da "Austro-Ottoman Bank" ve "Credit austro-turc" adında iki banka daha kurdular. Bunların hepsi sürekli olarak "Türk iflasının daimi tasfiyesi" için çalışıyorlardı .

İsrafın yönettiği bu yeni dönemde - Kırım Savaşı'ndan 20 yıl sonra 18 milyon 500 bin sterlin ithalat karşılığında sadece 10 milyon sterlin tutarında ihracat yapılıyordu - en çok kazanan İngiltere olmuştu: 1877 yılında Türk limanlarına gelen gemilerin yüzde 19'u İngiliz, yüzde 18'i İtalyan, yüzde 16'sı Avusturya ve sadece yüzde 13'ü Fransız gemileri idi. 1850-1860 yıllan arasında İngiltere'nin ticaret hacmi iki katına çıkmıştı. 1870 yılında Türkiye'ye 7 milyon tutarında mal gönderirken, neredeyse buna eşit tutarda mal almıştı. Ancak 1874 yılında aradaki fark 7 milyona karşılık 5 milyon olmuştu. Köylüler her yerde İngiliz pamuklu kumaşları giyiyorlardı ve kimi zaman ingiliz menşeli sabanlar kullanıyorlardı.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Fransız Örneğine Göre Avrupalı Bir Türkiye Kurma Çabalar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Ağu 2011, 19:01

Fabrikalar kuruldu . Aynı dönemde 1868 yılında Chesney, Macneill and Andrews şirketinin, daha sonra Latham'ın ve son olarak Macdonald Stephenson'un önerilerinden dolayı İstanbul'dan Basra Körfezi'ne kadar uzanacak bir demiryolu projesi ortaya çıktı. Aynı yıl içinde İngilizler ile bu demiryolunun başkenti Belgrad yakınlarına kadar Tuna Nehri ile birleştirmesine dair antlaşmaya varıldı. Türk hükümeti gelecekte Enez ve Selanik arasında da böyle bir bağlantı düşünüyordu. Türkiye bunun karşılığında girişimcilere bu hatların gelirlerini, içinden geçtiği eyaletlerin telgraf hatlarının gelirlerini ve İngiliz birliklerine Hindistan'a serbestçe geçiş izninin verilmesini vaat etti. Buna rağmen 1872 yılında devletin elinde sadece Üsküdar'dan İzmit'e kadar uzanan bir demiryolu vardı.

İzmir-Aydm hattında, Rumeli hattında ve 1876 yılında Selanik-Mitroviça hattında çalışmalar sürüyordu ; 1863 yılında Çemavoda-Köstence arasında Güney Dobruca'dan bir İngiliz demiryolu hattı geçiyordu ve 1868 yılında tamamlanan bir demiryolu hattı, Vali Midhat Paşa'nın destekleri sayesinde Doğu Bulgaristan'da Rusçuk'tan Varna'ya kadar uzanıyordu. Bazı İngilizler ciddi bir biçimde Bulgarlar dahil olmak üzere, Türkiye'de İncil'in saf dinini yaymayı düşünüyorlardı162. Filibe'de ve Eski Zağra'da, daha sonra Bulgaristan'da Samakov Şehrine nakledilecek okullar kuruldu ve bir Amerikalının cömertliği sayesinde 1863 yılında İstanbul Bebek'te tüm Osmanlı evlatlarına açık olup, Bulgar kültürüne büyük yaran dokunan ve kurucusunun adını taşıyacak olan ünlü Robert Koleji açıldı. Beyrut'ta din propagandası yapmak amacıyla bir Arap matbaası kuruldu. Tüm bu sistematik fetih çalışmaları, 1854 yılından beri gerçek bir "karşı hükümet" oluşturan ve özenle seçilen İngiliz konsoloslarının denetimi altında yapılıyordu.

Sultan Abdülmecid'in ressamlarını ve tiyatro dekoratörlerini sağlayan; 1820 yılının örnekleri ile modayı belirleyen ve en sevilen romanları sağlayan Fransızlar, başka alanlarda önde idi. Gerçi gitgide çökmeye yüz tutmuş ipek endüstrisindeki payları son zamanlarda sadece yüzde 15 idi , ama 1860 yılından önce ve sonra da Lübnan'daki en büyük dokuma işletmeleri Fransızlara aitti. İngilizlerin Makedon malları satın aldıkları bir dönemde Bulgaristan'da, istanbul'da Pigeon değirmeni örneğine göre değirmenler inşa ediliyordu . Perthius Fils Baute şirketi, 1860 yılında Beyrut ile Şam'ı birbirine bağlayan zorlu dağ yolunu inşa etti ve bu yolun tekelini 50 yıl boyunca elinde tuttu. Fernand Mongel, Haydarpaşa-İzmit demiryolunu tamamlarken, Gavaud Galata'daki Tüneli tamamladı. Daha sonralar, 1874 yılında, Laporte et Miribel şirketi Bursa-Mudanya demiryolundaki çalışmaları yürüttü .

Katolik propagandası, 1848 yılından beri bir piskoposun faaliyet gösterdiği Filibe'de ve Edirne'deki Paulikyan rahipleri arasında İtalyan ve bunların yanında Slav kökenli keşişler, Ligoryenler ve Kapüsenleri kullanıyordu. İtalyanlar ayrıca Sultan Abdülmecid'in minnettarlığının bir göstergesi olarak dost Fransa İmparatoruna çok geçmeden tamir edilen harap Santa Anna Kilisesi'ni hediye ettiği Kudüs'te çok iyi temsil ediliyorlardı. Katolik mezhebinin diğer merkezlerinde ise yine Fransızlar yönetici olarak görünüyordu ve kadar sağlam bir konumları vardı ve halk onlara o kadar büyük, yenilmez ve samimi bir sempati besliyordu ki, Avusturyalıların 1870/71 yıllarında yerlerine geçme teşebbüsü tamamen başarısız kaldı.

"Filles de la Charite de St. Vincent de Paul" tarikatının rahibeleri, okul açmak amacıyla daha 1839 yılında İstanbul'a ve daha sonra da İzmir'e gelmişlerdi. Çok geçmeden [son] Cezayir Beyi Hüseyin'in kendi torununun, rahibelere duyduğu sevgiden dolayı Katolik mezhebine geçtiği hayretle duyuldu . Fransız Tercüman Cor aynı dönemde Nötre Dame de Sion tarikatının mürebbiyelerini Osmanlı başkentine yerleştirdi . Merhametli rahibeler Bursa'da önemli bir nüfûza sahip oldular. istanbul'da Fransız keşişlerin San Benoit ve San Joseph olmak üzere iki eğitim kurumu ve iki hastaneleri vardı.

Fransa imparatorluğu'nun yardım paraları gönderdiği Filibe'de yine Fransız rahibeler faaliyet gösteriyorlardı . Papaz okullarının bulunduğu Zeytinlik'te 40 kadar papazlık kurabilen ve müritlerinin sayısı 40 bin olarak tahmin edilen Lazaristler faaliyet gösteriyordu. İşkodra'daki 12 bin Katolik'e, daha 1858 yılında çıkartılan bir fermanla kendi kiliselerini kurma izni verildi, ama ayinler yine de uzun bir süre tahtadan bir mihrabın bulunduğu basit bir avluda yapıldı. Ancak burada, Lyon'da toplanan propaganda yardım paraları Arnavutluk'a kadar gelmezken, okul müdürleri ve papaz okullarının kuruculan olarak Cizvitleri buraya yerleştirmek isteyen Avusturyalılar çalışıyordu.

Bu sözde başarılardan cesaret alarak, silah arkadaşları olup, İstanbul'da bir ticarethaneleri olan ve saygıdeğer Echos d'Orient (Şark'tan Yankılar) dergisini çıkartan Nimes Assumtionistleri ile birlikte her yerde milli gelişimi için bir destek arayan Bulgar halkını kendi taraflarına çekmeyi başarabileceklerine inanıyorlardı. O dönemlerde "Bulgaristan" adlı bir gazete yayınlayan Dragan Zankov, 18 Aralık 1860 tarihinde İstanbul'daki papa vekili Brunoni ile resmi bir antlaşma yaptı. Monsenyör Sobolski 14 Nisan 1861 tarihinde Bulgar Piskoposu olarak takdis edildi. Haziran ayında Bâbıâli tarafından tanındıktan sonra, aynı ay içinde pişmanlık duyarak, Kiev'deki bir Ortodoks manastırında hatasının kefaretini ödemek üzere gizlice Rusya'ya gitti.

Daha sonra Arnavut Gegalar arasında da ünlü peder Pere Faveyrial vaazlar verecekti . Fransa, Ermenistan'da Zeytun bölgesi için özgürlükler vaat ederek, 1866 yılında patrikliğe seçilen Hassul yandaşlarının Unitarist hizbini destekledi . Nihayet Lübnan'da tuhaf görünüşlü Leydi Esther Stanhope uzak diyarlardan gelen bir prenses gibi dağlarda gezinirken, itaatkâr Maruniler sayesinde yeni bir Fransa kurulmuştu . Beyrut'ta papa vekili ünvamnı taşıyan bir Kapüsen rahibinin yönetiminde olan Lazaristler, Cizvitler ve Vincent-de-Paul tarikatının rahibelerine rastlanıyordu. Bugün Beyrut'ta Vincent-de-Paul tarikatının 600 öğrencisi olan bir okul, Dames de Nazareth (Nazareth Rahibeleri) Manastırı, Rum-Katolik koleji, Marunîlerin bir lisesi, dağlardaki öğretmenler için normal bir okul ve Cizvitlerin bir "üniversitesi" vardır. Aynı Cizvitler ayrıca Arap dilinde bir gazete de çıkartıyorlar188. Sayda'da Soeurs de St. Joseph (San Joseph rahibeleri) öğretmenlik yapıyorlardı . Lazaristler tarafından kurulan ve yönetilen Antura Koleji, genel olarak büyük saygı kazanmıştı: 1860 yılında burada eğitimine devam eden 300 öğrenci arasında Mottet Bey'in ordu komutanlığı yaptığı Mısır'dan; Nubya ve Habeş'ten, hatta uzaktaki İran'dan gelen öğrenciler vardı. Gazir'de yine tamamen Fransız olan Cizvit koleji Antura Koleji ile rekabet hâlinde idi. İmparatoriçe Eugenie İstanbul'da "Kutsal Bakire" Ermeni-Katolik Kilisesi'ndeki ayinlere katıldığında, 20 kadar Katolik piskopos görev yapıyordu.

Ancak Doğu'da ve Batı'daki Hristiyanlığa karşı olan fanatiklerin ayaklanmalarından daha tehlikeli olan, 1870/71 yılında Fransa'yı yendikten sonra, bir takım bahanelerden dolayı bağlayıcı olmadığını ileri sürerek, 1856 tarihli antlaşmanın Karadeniz'deki konumu ile ilgili hükümlerinden kurtulmaya çalışan ve Londra'da aceleyle toplanan bir konferans sırasında 1871 yılının Mart ayında hareket özgürlüğünü geri kazandıktan sonra, Hristiyanlığın sabırsız koruyucusu olarak ortaya çıkan Rusya'daki Hristiyan halkların süregelen ve gittikçe daha cüretkâr bir şekilde ortaya çıkıp, gittikçe daha büyük başarı kazanan hareketi idi.

Genelde Rumların oturduğu - 150 bin Rum'a karşılık 50 bin Müslüman - ve 1821 yılından beri sürekli daha huzursuz hâle gelen Girit, uzun zamandan beri ayaklanma hazırlığı içinde idi. Ayaklanmayı engellemek için ellerinden gelen herşeyi yapan Türk valiler de bunun farkındaydılar. Önce Mısır Valisi'nin, daha sonra 1840'tan itibaren Osmanlı Sultanı'nin hizmetinde bulunan [Giritli] Mustafa [Naili] Paşa'nın valilik döneminde5' 1841 yılının ayaklanmasını bastırmak zorunda kaldılar. Mustafa Paşa 1852 yılında sadrazamlığa getirildikten sonra, Girit'te doğan oğlu Veli, üç yıl sonra yeniliğe düşkün adanın valisi olarak babasının izinden gitti.

Veli Paşa, 1858 yılında ada sakinlerinin kiliseler inşa etmelerine izin verdi ve birçok Türk mahallesi topluca Hristiyanlığa geçtiklerinde, buna bile karşı çıkmadı . Aynı yılın yaz aylarında asiler ortaya çıkınca, İstanbul'a kaçmak zorunda kaldı. Sami Paşa ve Hüseyin Paşa'dan sonra vali olan İsmail Paşa ise 1862 yılında dağlarda bir ayaklanmayı bastırmak zorunda kaldı . 1866 yılının Mayıs ayında Giritliler, Paris'te yaşayan Kallergis'in kışkırtması ile görüşlerine göre çok ağır olan vergilerden dolayı şikâyette bulunmak üzere Sultan Abdülaziz'e başvurdular. Talepleri reddedildi ve 6 bin Mısırlı olmak üzere adaya birçok askerî birlik gönderildi. Çok geçmeden adadaki asker sayısı 40 bini buldu.

Bu arada birkaç bin savaşçıya dayanarak, 2 Eylül'de Sfakia'da Türkiye'den ayrılışı ve Yunanistan ile "ayrılmaz ve ebedi birleşmeyi" ilan eden ihtilalci bir milli meclis kurulmuştu. Asilerin arasında geleceğin "valisi" Flourens da bulunuyordu. Ancak himayeci güçler İngiltere ve Fransa müdahale edince, Bâbıâli'nin temsilcisi olarak bazı kolaylıklar sağlamak ve İstanbul'a bir elçi heyeti davet etmek üzere Mustafa Naili Paşa Girit'e gönderildi, ama burada oluşu hiçbir yarar getirmedi. Bunun üzerine devletin en iyi generali Ömer Paşa'ya adada huzuru sağlama görevi verildi. Rus Çarı, aynı dönemde Kırım'a ait olup, Fuad Paşa tarafından karşılandığı Yalta'da bulunmasına rağmen, Rusya hiçbir itirazda bulunmadı ve Sultan Abdülaziz, eski İstanbul elçisi de Moustier'in Dışişleri Bakanı görevini yürüttüğü Paris'te ve 1867 yılında yapılan parlamentonun açılış konuşması sırasında Giritliler için duyulan sempatinin dile getirildiği Londra'da iyi karşılanmış ve yeni bir kredi almayı başarmış olmanın verdiği cesarede Giritlilere karşı kararlı bir politika yürütmeye karar verdi. Ancak yakın zamanda Osmanlı

hizmetine girmiş bir İngiliz olan Hobart Paşa'nın yönetiminde yapılan Girit ablukası, gönüllü Yunan gemileri tarafından birkaç kez yarıldı ve Rumların yaşadığı tüm eyaletlerden para yardımları ve haç uğruna savaşmaya hazır insanlar geliyordu. Sadece Fransa, İtalya ve Prusya ile birlikte barış yapılması tavsiyesinde bulunduktan sonra, huzursuzlukları nihayet sona erdirmek için, Mehmed Emin Âli Paşa 1867 yılının Ekim ayında Girit'e geldi . Yanında Sultan Abdülaziz tarafından 18 Eylül'de imzalanan, Lübnan örneğine göre hazırlanmış yeni bir nizamname getiriyordu. Bu nizamnamede vergilerde önemli bir ölçüde indirim yapılıyor; valilerin maiyetine her eyaletin dinine göre mutasarrıflar, muavinler ve kaymakamlar ile mahalli meclisler ve cemaatler için "Demogeront" diye adlandırılan karma meclislerin yanı sıra bir Hristiyan ve bir Müslüman müşavir veriliyor; Hristiyan bölgelerine Hristiyan yargıçlar atanıyor ve Yunan dili, Türk dilinin yanında resmi dil olarak kabul ediliyordu. Bölgenin askerî idarecisi aynı zamanda vali olamıyordu . Mehmed Emin Âli Paşa, Hanya'ya çağrılan Hristiyan temsilcilere vergide indirim ve askerlik hizmetinden muafiyet vaat ettiği gibi, sadece genel bir af çıkartılmakla kalmayıp, fakirlik ve bahtsızlık içindekilere de yardım edileceğini de bildirdi. Başka işlerden dolayı acilen geri dönmek zorunda kalan Mehmed Emin Âli Paşa, 10 Ocak 1868 tarihli yeni bir fermanla birliklerin yönetimini yetenekli Hüseyin Avni Paşa'ya devretti (Şubat). Ancak tüm denetimlere rağmen, geçici hükümet olarak yine ihtilalci halk meclisi toplanıyordu ve başka birçok tedbirin yanında önde gelen Helen muhiblerine "Girit vatandaşlığını" veriyordu.

Bâbıâli birkaç ay sonra ayaklanmayı asıl yatağında vurmaya karar verdi. 11 Aralık'ta Atina hükümetinden antlaşma hükümlerine uyması, komşu topraklarına karşı kışkırtmaları sona erdirme, Giritli kaçakları teslim etmesi, çeteleri dağıtma ve güzel isimler taşıyan - "Henosis", "Kreta" ve "Panhellenion" - gönüllü filoyu silahsızlandırması talep edildi. Diplomatik ilişkiler kesildi ve herkes savaş çıkacağını düşünüyordu. Büyük devletler böyle bir savaşı engellemek için "kamuoyunu ve ortak Avrupa vicdanını ifade etmek" üzere Paris'e elçilerini gönderiyorlardı. Rusya, himayesi altına aldığı Yunan Devleti'nin yetkilisi aracılığıyla isteklerini bildirmesini istedi, ama boşuna. Türkiye 9 Ocak 1869 tarihli kararla tamamen tatmin edildi. Ancak tüm bunlara rağmen, 6 bin askerden oluşan bir birliğin bulunduğu Girit'te ve Tesalya'da huzuru sağlamak için yine de bazı fedakârlıklarda bulunmak zorunda kaldı.

Girit ayaklanması, büyük devletlere Bâbıâli'ye 1856 yılında eşit haklara sahip bir üye olarak kabul ettiği Hristiyan Avrupa'ya karşı yerine getirilmeyen yükümlülükler hakkında tavsiye, kınama, hatta tehdit maiyetinde sözler söylemelerine fırsat tanımıştı. Kaçak Giritlileri gemilerine alan Fransa, hatt-ı hümâyûnun taahhüt edilen tüm hükümlerinin harfi harfine yerine getirilmesini talep etti. Girit'te tıpkı birkaç yıl önce Romanya'da yapıldığı gibi bir halk oylamasının yapılmasını istedi. Beust'un yönetimindeki Avusturya, dinî açıdan tarafsız ıslahatlardan yana görüş bildirdi. Rusya ise her zaman göklere çıkardığı ve kendisi için oldukça yararlı olan "özerkliği" önerdi ve bu esnada bir Bulgar ve bir Rus Eyaleti'nin kurulmasını tavsiye etti.

Büyük devletlerin neredeyse tamamen çaresiz görünen Türkiye'ye karşı davranışları Bulgar krizinde iyice şiddedenecek ve önlenemez bir felakete neden olacaktı.

Katolikler tarafından beslenen umutların tamamen çökmesinden sonra , Makedonya'da daha 1860 yılında bir Bulgar Kilisesi kurmak için milli kilise yaşamının lideri Neofit Bozveli'nin öğrencisi Makariopolis'li Vladikas Auksentius ve Köprülülü (Veles) İlarion yönetiminde bir hareket başlatıldı. Bir sonraki yılın 25 Şubat tarihinde yeni Patrik Yoakim, Bulgar piskoposlar tayin etmeye, Bulgar halkının temsilcisi olarak ruhban meclisine iki metropolit almaya ve okullarda Bulgar dilini okutmaya hazır olduğunu bildirdi. Ancak hareketin liderleri huzursuzluk çıkartmaya devam edince, Filibeli Paisius ve Polanyalı Parthenius ile birlikte sürgüne gönderildiler. Vladikas ve İlarion burada 1864 yılına kadar kaldılar.

Slaveykov, 1865 yılından beri "Makedonia" adlı gazetesi sayesinde köylüler ve şehir halkı üzerinde büyük bir nüfûza sahipti. Rumların 1866 yılının Nisan ayında da Bulgar unsurunun taleplerine kulak asmaması, hiç işlerine gelmiyordu. Yeni atanan Patrik Gregorios nihayet tüm Bulgarlar için bir ruhani reis tayinini kabul etti. Ama olaylar bununla bitmiyordu. Bulgar liderleri çok daha fazlasını istiyorlardı: Patrik meclisinde eşit haklar, altı rahip ve altı sivil şahıstan oluşturulacak bir Bulgar ruhban meclisi ve yeni milletin başı olarak İstanbul'da bir metropolitin tanınması. Yeni Patrik Sofronios de bu önerileri 1864 yılında geri çevirdi.

Çok geçmeden Balkanlarda Hayduklar tekrar tehdit oluşturan faaliyetlerine başladılar ve Rum piskoposlar her yerde yerlerini boşaltmak zorunda kaldılar. Tırnova'nın Rum Piskoposu kovulduktan sonra, Gizli Merkep Komite, Sultan Abdülaziz'e sadece Tırnova Patrikliği'nin tekrar kurulması değil, Bulgarların yaşadığı tüm bölgenin sultanın hükümdarlığı altında özerk bir krallık hâline getirilmesini önerirken, 1866 yılının Aralık ayında Türk hükümetine Bulgar Kilisesi'nin tekrar kurulması için talepler getiriliyordu. 1867 yılının ilkbaharında Girit'teki ayaklanma ile sıkı ilişki içinde olan çete savaşları tekrar başladı. Midhat Paşa, o dönemlerde Bulgaristan Valisi olup, ilk kez bayındırlık işleri ve kamuoyunun huzuru için çalışmalarda bulunuyordu. Bükreş Komitesi'nin gönderdiği elçilere karşı bizzat köylülerden yardım görüyordu. Ancak ayaklanma bastırıldıktan sonra, bilgi almak üzere istihkâm subayları ile birlikte buraya gönderilen Rus General Bobrikov'u resmen kabul etmek zorunda kaldı.

Bulgar ruhani reisliğin kuruluşu 1868 yılının Kasım ayında da gerçekleşmedi ve tüm Rum Ortodoks patrikler bu tehlikeli mezhep aleyhinde görüş bildirdiler. Bunun üzerine Mehmed Emin Âlî Paşa 27 Şubat/10 Mart 1870 tarihli fermânla işleri bizzat eline aldı. "Aynı vatanın evladan" arasında barışı ve güvenliği sağlamak ve kültür eserini desteklemek için, Makedonya dahil olmak üzere, birkaç piskoposlukta "Bulgar Ruhban Reisliği" "ayrı bir ruhani idare" şeklinde açıldı [Bulgar Ekzarhlığı]. Metropolider arasında en yaşlısı ruhban reisi olacak ve bir ruhban meclisine başkanlık edecekti. İstanbul'a gelip, "Bulgar Manastın'nda" oturma hakkına sahipti. Rum Ortodoks Patriği, artık milli bir kilise olmaktan çıkan Ortodoks Kilisesi'nin başı olarak kalacaktı ve kutsal yağı kutsamaya münferiden yetkili olacaktı. Hemen altında bulunan manastırlar yine onun idaresinde kalacaklardı.

Diğer bölgelerde halkın en az üçte ikisi ruhban reisini kabul etmediği takdirde, ruhban reisi buraya müdahale etme hakkına sahip olmayacaktı. Rum Ortodoks Patriği'nden ruhban reisini "en ufak bir gecikmeye yer vermeden" onaylaması istendi ve yeni kilisesinin Kurumsal Nizâmnâmesi eski düzenlemenin yerine geçecekti. Varna ve İstanbul arasındaki köyler ve Varna, Misivri ve Ahyolu olmasa da, Rum bölgelerinin ve doğrudan Patrikliğin idaresindeki manastırların dışında Süzebolu, Köstendil, Filibe, Stenimaka Bulgar ruhban reisinin idaresine verildi .

Ortodoks konseyinin kurulmasını öneren Patriklik, tüm bunlara rağmen direnmeye devam etti ve Mehmed Emin Âli Paşa'nın ölümünden sonra yerine geçen Mahmud Nedim Paşa'dan Bulgar piskoposlarının sürgürî£ gönderilmelerini sağladı. İlk ruhban reisi olan Tırnova ruhban reisi İlarion ancak birkaç ay sonra (Şubat 1872) İstanbul'da seçilebildi ve kısa bir süre sonra makamından çekilmesi üzerine, yerine Bulgar Kilisesi'nin lideri olarak Moskova'da araştırmalar yapmış Vidin Piskoposu Anthim geçti. Önce Mayıs ayında, daha sonra 17 Eylül'de aforoz edilmesine rağmen, Anthim yine de Makedonya'daki Üsküp, Köprülü (Veles) ve Ohri bölgeleri dahil olmak üzere, Bulgar eyaletlerinin idaresini yürütüyordu . Bazı Bulgarlar, o dönemlerde daha önce de bahsettiğimiz gibi, ciddi bir biçimde Osmanlı Sultanı'nı kral olarak yeniden canlanan anavatanlarının başına getirmeyi düşünüyorlardı ve Bükreş Komitesi de bu yönde bir genelge hazırladı .

Balkan Yarımadası'nın kuzeybatı bölgelerinde yeni ve çok daha tehlikeli bir ayaklanma çıkacaktı. Tıpkı Bosna'da olduğu gibi, bu ayaklanmayı çıkartanlar kısmen 1834-1835 yıllarında Rahip Yoviça'nın hareketi ve 1843 yılındaki ayaklanmadan sonra Müslüman feodal beylerinin baskısından şikâyet eden Hristiyan tebaa idi. Fakir ve mülksüz köylüler, arzlarını gerek İstanbul'a, gerekse Viyana'ya gönderiyorlardı. Çiftlikler aslında kendilerine, yani hor görülen Kmetlere ait olmasına rağmen, çiftliklerde beyler gibi hüküm süren Müslüman soydaşlarının gitmesini talep ediyorlar ve bundan böyle ürünlerinin üçte birini (tretina) ödemek istemiyorlardı. Ancak Osmanlı Devleti onları sadece normal icarcılar olarak görüyordu ve böylece Tahir Paşa'nın 1848 tarihli nizâmnâmesine uygun olarak, 1859 tarihli kanun çıkartılsa da toprak meselesine hiçbir çözüm getirilmedi.

Bosna beylerinin Avrupa giysilerine ve Tanzimat kanunlarına karşı direnişleri 1850 yılından sonra tamamen ortadan kalkmıştı. 1861 yılında ise Demirci Luka Vukaloviç yönetiminde, başka bir ruhun estiği Hersek ayaklandı. Islahat vaadinde bulunmak üzere Ömer Paşa bölgeye gönderildi, ama sesini duyuramadı. Karadağ, asileri kışkırtıyordu ve kısa bir süre sonra Suttorina bölgesinin kendisine verilmesine dair bir taleple ortaya çıktı. Prens Nikita, Nikşiç'i işgal etmeyi başardı, ama Karadağ milisleri Ömer Paşa'nın birlikleri karşısında dayanamadılar. Ömer Paşa, Osmanlı Sancağı'nı neredeyse Cetinje'ye dikiyordu. 31 Ağustos 1862 tarihinde 1859 tarihli antlaşma tekrar yürürlüğe kondu. Sadrazam'ın huzuruna bizzat kabul ettiği Luka Vukaloviç, kendi-bölgesinde Osmanlı subayı tayin edildi ve Karadağ'a sığınmak zorunda kaldığı 1864 yılına kadar bu makamda kaldı.

Karadağ'dan dönen Nevesini sakinlerinin başlattığı 1875 ayaklanması ile Bosna meselesi tekrar gündeme getirildi, ama konu bu sefer köylüler değil, ülkede gelecekte iş başına gelecek yabancı rejim meselesi idi. Karadağ, hedeflerinden vazgeçmemişti ve Avusturya, daha sonra Selanik'e kadar ilerlemek için özel haklarında diretiyordu. Ayaklanma, neredeyse her yerde görülen idari baskıya karşı silahlı bir protesto mahiyetinde idi. Islahatlar talep ediliyordu, ama Avrupa garantisi altında. Avusturya, Rusya ve Almanya bu garantiyi vermeye hazırdılar ve İstanbul'da bir Bosna-Hersek anayasası hazırlanıp, yıl sonunda ilan edilecekti.

Aynı yılın Nisan ayında Karadağ'a yapılan büyük sayıda göçler, yaklaşık 118 bin Türk'ün yaşadığı Hersek'teki hoşnutsuzluğu bir kez daha gözler önüne sermişti. 31 Temmuz'da, vergi tahsildarları ile yaşanan anlaşmazlıklardan sonra, genel bir ayaklanma ilan edildi. Birkaç Türk'ün boynu vuruldu. Asiler Trebinye önlerine geldiler ve beyler hayatlarından endişe duymaya başladılar. Banyaluka'da Hristiyanlar ve Müslümanlar sokaklarda savaşıyorlardı. Avusturya'nın da rızası ile deniz yoluyla derhal Dalmaçya'daki Klek Limanı'na Türk birlikleri gönderildi. Ayın sonuna doğru Kosierovo Manastırı'nda Hersek liderlerine Bosna liderleri de katılırken, asil düşünceli Lyubobratiç gibi Sırp ve Kolaçin ile Suttorina'nın kendi anavatan topraklarına eklenmesi için çabalayan vahşi Peko Pavloviç gibi Karadağ temsilcileri ve Batı'dan gelen romantik maceraperesder de katılım sağlayarak, çete savaşını organize etmeye koyuldular. Çok geçmeden buraya gelmek üzere olan Selim Paşa ve Derviş Paşa komutasındaki Türk birliklerine ufak tefek saldırılar başladı. Ahmed Eyüp Paşa komutasında Niş'te serbest Sırpları gözetlemek için bir karargâh kuruldu. Ancak Avusturya, Karadağ ve Sırbistan gibi açgözlü komşularla çevrili düşman bölgesinin özelliklerini çok fazla bilmedikleri için Türk birlikleri çeteler karşısında bazı büyük kayıplar verdiler. Çok geçmeden emirlerinde 40 bin asker bulunan Mehmed Ali Paşa ve Şevket Paşa komutasında yapılan tüm askerî girişimler başarısız kaldı. Goraniçka ve Nikşiç büyük bir taarruzla ele geçirildi. Almanya, Avusturya ve Rusya'nın daha 18 Ağustos'ta barış için hizmetlerini sunduklarına ve altı büyük Hristiyan devletlerinin hepsinden birkaç gün sonra konsoloslarının arabuluculuk yapmalarını teklif ettiklerine dair haberler, konsolosların Eylül ayı başlarında ülkeye gelişleri ve asilerin karargâhlarına yaptıkları ziyareüer, asilerin cesaretini daha da artırıyordu.

Kısa bir süre sonra, Ekim ayı başlarında, Bâbıâli vergilerde indirime gitmeyi ve her iki ülkenin daimi temsilci bulundurabileceklerini, ayrıca idaredeki suiistimallerin ortadan kaldırılacağını vaat etti. Yeni Harbiye Nâzın Namık Paşa - seleflerinden ikisi, ordunun ıslahatçısı Hüseyin Avni Paşa ve eski Bahriye Nâzın Rıza Paşa, Bosna-Hersek'te çıkan bu ayaklanmadan dolayı devrilmişlerdi - mudaka ortaya çıkacak diplomatik anlaşmazlıkları önlemek için Rauf Paşa'ya ayaklanmayı her ne şekilde olursa olsun bastınııa görevini verdi. Şevket Paşa, Kasım ayı başlarında 3 bin kişiden oluşan düşmanlarına karşı zafer elde etti, ama Goraniçka'yı kuşatmadan kurtarma hedefine ulaşamadı. Şehri kurtarmak için Rauf Paşa'nın 12 bin askerle bizzat buraya gelmesi gerekti. Asileri Bilana önlerinde de yendi, ama yılın sonlarına doğru Ali Paşa Hersek Valisi ve Konstant Efendi Hristiyan müşavir olarak tayin edildikten sonra, Nikşiç önlerine gelemeden hastalıktan dolayı komutanlıktan geri çekildi. Savaşın yönetimi bunun üzerine Ahmed Muhtar'a verildi .

Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, 12 Aralık 1875 tarihinde henüz bir anayasası bulunmayan Hristiyan eyaletleri için geçerli olacak geniş kapsamlı ıslahat sözünü verdi' Borçlar silinecek; angarya ve zorunlu askerlik hizmeti kaldırılacak; aşar vergisinin yerine toprak vergisi getirilecek ve bu vergi, seçilmiş vergi tahsildarları tarafından İstanbul'a getirilecek; meclisler ve mahkemeler için serbest seçimler yapılacak; patriğin hakları onaylanacak; nazırlardan ve aralarında 6 Hristiyan'ın da bulunduğu 15 üyeden oluşacak bir ıslahat kurulu kurulacak ve her yıl İstanbul'a gelecek temsilciler aracılığıyla temyiz hakkı tanınacaktı. Rus elçi İgnatiyev'in 5 Kasım'da sultanın huzuruna kabulünden ve Raşid Paşa'nın Hariciye Nâzın olarak atanmasından önce Bâbıâli önce 2 Ekim, daha sonra 12 Aralık'ta "Bosna vilayetinin muhterem sivil memurlarına", din özgürlüğüne saygı göstermelerini; âşâr vergisini halk için uygun yeni şartlar altında tahsil etmelerini; mahkeme kararlarını Sırp diline tercüme ettirmelerini; yol yapımı için zorunlu hizmetleri ve ödemeleri derhal durdurmalarını; zabıtaları nizamiyeler arasında seçmeyi ve Hristiyan da olabilecek kendi vergi tahsildarlarına emanet etmek üzere ellerinden vergi tahsildarlığını almalarını; ağaları köylüler ile yazılı antlaşmalar yapmaya zorlamalarını ve karma bir kontrol komisyonu oluşturmalarını emretmişti .

Sadrazam, nihayet daha fazla tavizler vermeye hazır görünüyordu' Lübnan'daki gibi bir vali atanacak ve tüm eyaletler için her iki dini kapsayacak bir vilayet meclisi seçilecekti. 31 Ocak 1876 tarihinde büyük devletler Andrassi'nin notası ile din özgürlüğü, düzenli vergilerin nakit olarak tahsili ve vergilerin eyaletlerin iyiliği için kullanılmasına dair talepler ile ilgili cevap verdiler. Avusturya elçisi ayrıca sözlü olarak bölge ahalisi tarafından din adamı olmayanlar arasından seçilecek daha iyi bir adli teşkilata; asayişin ıslahatına; askerlik bedelinin indirilmesine ve zirai konuların düzenlenmesine mutlak bir biçimde ihtiyaç duyulduğunu ekliyordu. Şubat ayının ortalarında, 11 Şubat tarihli irade ile Raşid Paşa önerilerin çoğunu kabul ederek, devlet mallarının mülk sahibi olmayan ahali arasında paylaşılmasını emretmeyi; Bosna ve Hersek için ayrı ayrı birer kontrol komisyonu kurmayı; yıllık vergileri düzenlemeyi; Hristiyanlara tam eşitlik sağlamayı ve genel bir af çıkartmayı taahhüt etti.

Ama asiler Sırbistan ve Karadağ'a bağlanmayı talep ediyorlardı ve Ali Paşa'nın Cetinje'deki görevi başarısız oldu. Konsolosların önerileri küçümseme ile reddedildi. "Bizler diplomat değil, savaşçıyız", diye kesin bir cevap verdiler ve Rusya'nın, hatta Prusya'nın bile "Slav-Sırp özgürlüğü" için yardıma geleceğini iddia ettiler. Dalmaçyalı General Rodich'in çabaları, prensin Karadağ'da Nikşiç'ten erzak almaya zorlanması ve Rus şansölyenin adına buraya gelen Sırp Veselitski-Bogdanoviç'in müdahalesi fazla yarar getirmedi . Nisan ayı başlarında asiler nihayet şartlarını bildirdiler' Türk birliklerinin sadece tahkim edilmiş altı yerde kalmasını; zorda olan köylülere erzak verilmesini; vergilerin üç yıllığına kaldırılmasını; diğer büyük devletler tarafından atanan bir komisyonun ıslahatları denetlemesini ve fetih sırasında el konulan mülklerin üçte birinin geri verilmesini talep ediyorlardı.

Asiler, daha Mart ayında Rus, Sırp ve Makedon "kardeşlerinden" aldıkları para ve silah yardımlarından cesaret alarak, cüretkâr faaliyetlerine tekrar başlamışlardı. Lyubobratiç'in Avusturyalılar tarafından tutuklanmış olmasına rağmen, bu romantik sosyalist ruhlu liderin yerine getirecek yeterli sayıda liderleri vardı. Ayrıca Sırbistan taht müddeisi, şimdiki Kral Peter Karayorgeviç de onların tarafına geçmişti. Daha önce de bir kez geri püskürtülen Ahmed Muhtar, Nikşiç'e varabilmek için neredeyse 20 bin kişi toplamak zorunda kaldı. Ama asiler daha Mayıs ayında yine Trebinye ve Goraniçka önlerinde toplanmışlardı.

Bulgar ayaklanması ve Avrupalı konsolosların Selanik'te bir camide Türk avam takımı tarafından öldürülmeleri, Bâbıâli'yi çok farklı bir konuma getirmişti. Avrupa konsoloslar, sözde bir Türk kızını kaçırdıkları gerekçesi ile öldürülmüşler ve Selanik önlerinde derhal Fransız, Alman ve başka gemiler belirmişti . Bükreş'te 1867 ve 1868 yıllarında Filip Totus ve Karaca'nın çetelerini Tuna Nehri'nin diğer kıyısına gönderen "Merkez İhtilal Komitesi" hâlâ duruyordu. 1872 yılında Levski'nin ihtilal teşebbüsü başarısız oldu. 1876 yılının ilkbaharında önce Kopriştiça'nın ve Panagyurişte'nin köylüleri ayaklandılar. Daha sonra Romanya'dan Botev silah arkadaşları ile birlikte Rakovski tarzında bir ihtilal gerçekleştirmeyi denediler. Hemen akabinde ise İngiltere'nin Türkiye'ye karşı duyduğu büyük sempatiye rağmen yaşlı Gladstone'un şiddedi bir şekilde itiraz ettiği "Bulgar zulümleri" başladı. İstanbul'dan gelen emir üzerine 11 köy tahrip edildi . Aralarında Pomaklann ve Çingenelerin de bulunduğu başıbozuklara, "düzeni tekrar sağlama" yetkisi verilmişti. Batak, Klissura ve başka yerlerde halkı öldürerek kanlı sahnelere neden oldular. Aynı şekilde Filibe bölgesinde 60 köy yok edildi ve birçok kilise ve manastır tahrip edildi. Süleyman Paşa her yerde şiddet uygularken, büyük devletlerin isteği üzerine biraz daha ihtiyatlı davranmasını tavsiye etmek üzere bölgeye Ahmed Vefik Paşa gönderildi. Aynı zamanda ayaklanmanın liderleri ve "ayaklanmaya katılanlar" dışında bölge ahalisi için genel bir af çıkartıldı229. 20 Ocak 1876 tarihinde Bâbıâli, Filibe ve Kızılağaç ile birlikte Tırnova Vilayeti ve Köprülü, Ustrumca, Kastoria, Üsküp, Niş ve Manastır ile birlikte Sofya Vilayeti olmak üzere iki Bulgar vilayeti kurmaya razı oldu.

4 Ekim 1875 tarihinde genç Kral Milan Obrenoviç, başbakanı Stoyan Ristiç'ten ayrılmıştı' Parlamentoya bizzat gelmiş ve savaş hazırlıkları için onayını aldıktan sonra, Avrupa güçlerinin Sırbistan'ın savaş yanlısı bir tutumuna izin vermediklerini açıklamıştı. Görüşü nihayet kabul gördü, ama Kaliyeviç yönetimindeki kabinenin gözü üzerinde idi. 1876 yılının Nisan ayında Belgrad'da Avusturya konsolosunun penceresi altında şiddetli gösteriler yapıldı ve Mayıs ayında Ristiç tekrar yönetime geldi. Çok geçmeden savaş için 12 milyon kredi aldı ve Sırp ordusunun yönetimini aniden Balkanlara gelen ve Orta Asya'da daha önce cüretkâr ve maceracı bir politika yürütmüş olan Rus Panslavist General Çernayev'e bıraktı. Aynı ay içinde, 26 Mayıs'ta Karadağ ile ittifak antlaşması imzalandı.

9 Haziran'da Bâbıâli, Sırbistan hükümetinden amaçları hakkında bir açıklama istedi. Ristiç, Milan Obrenoviç'in krallığı için Bosna'yı ve Karadağ için Hersek'i istiyordu. Ne de olsa İgnatiyev bizzat Bosna'nın Avusturya ve Sırbistan arasında bölüşülmesine onay vermişti ! 29 Haziran'da bu tuhaf istekler İstanbul'a iletildi ve Bâbıâli'nin reddetmesi üzerine savaş ilan edildi. İlk aşamada 80 piyade taburu, 33 süvari bölüğü, 27 batarya, ikinci aşamada ise ayrıca 80 piyade taburu hazır tutulabiliyordu . Birkaç gün sonra, eski bir düşmanı olan Karadağ Prensi Nikita da savaş ilan etti.

Bunun üzerine Vidin Valisi Osman Paşa, Pirot Valisi Ahmed Eyüp Paşa ve Niş'ten buraya gelen Serasker Abdülkerim Paşa derhal harekete geçtiler. Temmuz ayında Sırplar, Zayçar ve Bregovo'da Abdülkerim Paşa'ya yenildiler. Aynı dönemde Karadağlılar eski Hersek yerleşim merkezleri Stolac, Nevesin ve Blagay'a saldırdılar ve başarılı oldular. Vuçidol'da bu sınırın komutanı olan Ahmed Muhtar, Bosna'ya yardıma giderken yenildi. Sırbistan'da ise Sırp Prensi'nin ve Rus kışkırtıcısı General Çernayev'in şansları yaver gitmiyordu' Muzaffer Türkler 5 Ağustos'ta önce Kniazevaç'a, daha sonra da Zayçar'a girmişlerdi. Milan Obrenoviç, Sırp devletlerin kralı olarak tahta çıkmak yerine Avrupa devletleri tarafından kendisine önerilen 1 Ekim tarihine kadar ateşkes antlaşmasını minnettarlıkla kabul etmek zorunda kaldı. Düşmanlıklar tekrar başladığında Cunis hatları elinden alındı ve Sırp birlikleri morallerini tamamen kaybetmiş bir biçimde hem Aleksinaç'tan, hem de Deligrad'dan geri çekildiler. Sırbistan Krallığı sadece Rusya'nın tehditkar bir ültimatomu sayesinde kurtulabildi. Karadağlılar ise Nikşiç, Spitza ve Moraça kıyılarını ele geçirebilme umuduyla ilerliyorlardı .

Bağımsız Türkiye'nin düzenini tekrar sağlayan merhametsiz hamileri olarak otaya çıkan Avrupa devletleri Berlin'de bir araya geldiler. Avrupa devletlerinin temsilcilerinin müzakerelerinin sonucunda iki aylık bir ateşkes, Avrupalı gemilerin Osmanlı sularına gönderilmesini, asiler için tazminat, Bosna'da karma bir ıslahat komisyonu ve nihayet "genel olarak barışı muhafaza etmek için gerekli görülen tedbirleri" öngören ünlü memorandum hazırlandı. Bir tek İngiltere bu açıklamaya itiraz etti ve Amiral Drummond'a 24 Mayıs'ta 20 gemi ile demir attırdı ve memorandumun teslim edilmesini gerçekten de engelledi.

Bu küstahlığa karşı çıkabilecek tek bir güç vardı. Sultan Abdülaziz'in hiçbir önemi kalmamıştı. Hasta, korku içinde, ruhi rahatsızlıklara maruz kalan ve kendi maiyeti tarafından huysuz ve deli diye kabul edilen Sultan, devlet işleri ile artık neredeyse hiç ilgilenmiyordu . Efendiler sınıfı uzunca bir süreden beri devlet yönetiminde söz sahibi değildi' Sultan II. Mahmud onların da gücünü, birçok başka sınıfın gücünü kırdığı gibi kırmıştı. Yeni modayı takip eden diplomatlar ve bürokratlar ancak birbirlerini makamlarından etmek için çabalıyorlardı. Fakir, ihmal edilmiş, bilgisizlik içinde yaşayan ve uzun zamandan beri merkezdeki zorbaların her türlü keyfi zorbalıklarına maruz kalan zavallı Osmanlı halkı, hoşnutsuzluğunu sadece tıpkı Manastır ve Kıbrıs ahalisi gibi, ani öfke patlamaları ile gösterebiliyordu. Osmanlı Devleti'nde sadece tek bir faktör hâlâ bir teşkilata sahipti ve gerçekleştirebileceğine inandığı bir ideale inanıyordu' Midhat Paşa tarafından İstanbul'a, paşaların ve nâzırların dünyasına kadar uzanan Genç Türkler veya nâm-ı diğer Jöntürkler.

Onlar fedailerin devamı değildi ve Sultan Abdülaziz, İstanbul'da ancak 1867 yılında yasaklanan "Muhbir" adlı gazeteyi çıkartmalarına izin veriyordu. Sultan Abdülaziz döneminde İstanbul'da ayrıca "Hayal", "Tercüman-ı Hakikat", "İstiklâl", "Şark", "Basiret", "Şafak", "Meşbar", "İbret", "Takvim", vs. gibi düzenli yayınlar ve "Karagöz" ile "Çaylak" gibi mizah dergileri serbestçe yayınlanabiliyordu. Jöntürklere ait gazetenin yayımcısı Ali Suavi Efendi Anadolu'daki sürgün yerinden Londra'ya gitmiş ve buradan Fuad Paşa ile Âli Paşa'nın rejimini ciddi bir biçimde eleştirmişti. Çok geçmeden oldukça büyük bir taraftar kitlesine sahip olacak bu hareketin lidetf7( olarak, Mısır hıdivinin kardeşi ve eski Osmanlı nâzın olup, Brüksel'de kaldığı güvenli bir yerden sultana bizzat küstahça sözlerle Türk ırkının fiziksel ve ahlaki çöküşünden, mali felaketten ve yakın olan iflastan bahseden Mustafa Fazıl Paşa görülmekte idi . Ziya Bey ise parlamenter rejimin getirilmesi için istanbul'da büyük bir gösteri yapmayı planlayan milli ıslahat yandaşı idi .

"Jöntürkler", Osmanlı Devleti'nin gerek Hristiyanlardan, gerekse Müslümanlardan faydalanarak, kendi gücü ile varlığını devam ettirmesini ve kuvvetlenmesini istiyordu. Ancak Jöntürklerin görüşüne göre, Osmanlı Devleti'ni bu bilince götürmek, disipline etmek, yetiştirmek, geliştirmek ve siyasî açıdan tüm ırkları ve mezhepleri kapsayan bir Osmanlı milleti bilincini yaratmak için parlamenter bir anayasa gerekiyordu.

11 Mayıs 1876 tarihinde softalar, eski rejimin 25 Ağustos 1875 tarihinde tekrar sadrazam olarak geri dönen yandaşı Mahmud Nedim Paşa yönetiminde Avrupa'nın müdahaleleri karşısında tamamen iradesiz nâzırlara karşı bir ayaklanma gerçekleştirdiler. Bu ayaklanmanın sonucu olarak 17 Mayıs'ta Şirvanlı bir mollanın239 oğlu olan Mehmed Rüşdü Paşa yönetime getirildi. Yine Anadolu kökenli olup, gençliğinde softalık yapmış ve daha sonra Kırım Savaşı sırasında Kalafat ve Çatana/Cetate'de subaylık yapmış olan Hüseyin Avni Paşa, Harbiye Nâzırlığı'ııa getirildi. Yeni Şeyhülislâm Hayrullah Efendi, bizzat sultana karşı tavır almak üzere atanmıştı. Birkaç gün sonra, 30 Mayıs sabahı Sultan Abdülaziz'in tahttan feragat ettiğini açıklayan fenııânı okundu. Halefi olacak yeğeni ve Abdülmecid'in oğlu Murad'a (doğumu 21 Eylül 1840) aralarında devlet bütçesinin hazırlanması ve kendi ödeneklerinin indirilmesi gibi yeni kararlı ıslahatlar yapmasını tavsiye ediyordu. Halbuki bir fetva ile güçsüz, israfçı ve düzensiz ilan edilmişti. Hüseyin Avni ve Mehmed Rüşdü Paşalara Sultan Abdülaziz'e Dolmabahçe Sarayı'nda bir Harem ağası [Cevher Ağa] aracılığıyla "feragati" bildirme görevi verildi.

Sultan, denetimi altındaki donanmayı yardıma çağırmak istedi, ama boşuna. Kendisine birçok kötülüğü dokunan üzüntülü annesi [Pertevniyal Sultan] ile birlikte önce Topkapı Sarayı'na, oradan da Çırağan Sarayı'na götürüldü. Kısa bir süre sonra yayılan bir habere göre, eski Sultan Abdülaziz 4 Haziran'da bir sinir buhranı sırasında hayatına kıymıştı. Odasında bir kan gölünün içinde şah damarları açık bir şekildi' ölü bulunmuştu. Çok geçmeden, 15 Haziran'ı 16 Haziran'a bağlayan gece, Sultan Abdülaziz'in eski bir musahibi olan yüksek rütbeli bir subay [Çerkeş Hasan] anormal bir hâlde nâzırların toplandığı salona dalarak, gerek kendi davasının, gerekse efendisinin davasının intikamını aldı. Aralannda Hüseyin Avni Paşa'nın da bulunduğu üç nâzır, onun kurşunlan altında hayadarını kaybettiler.

Midhat Paşa ve yandaşları Mehmed Rüşdü Paşa, Damad Mahmud Paşa ve Damad Nuri Paşa ve şeyhülislâm artık gerçek bir "Comite de Salut Public" (Halkın Selameti Komitesi**) olarak faaliyet gösteriyorlardı. Sultan V. Murad'ın padişahlığa uygun olmadığını anlayınca, 31 Ağustos'ta onu tahttan indirip, odasına kapattılar. Böylece kardeşi Abdülhamid, aralarında on ulemanın ve iki generalin de bulunduğu 16 memurluk bir komisyonun üzerinde çalıştığı I. Meşrutiyeti ilan ederek, "medeniyetin zaferini" kutlama onuruna ve "ebedi ün" kazanma şerefine nail olacaktı .

Bâbıâli, 12 Ekim'de her yıl vilayetlerden gelen temsilcileri, bütçeyi oylamak, parlamentoyu atamak ve yeni bir mahalli idare oluşturmak üzere İstanbul'da bir araya getirmeyi kabul etti. Ama Avrupa devletleri çalışmalarını daha da hızlandırdı. Birinci derecede diplomatların katılacağı bir Avrupa Islahat Komisyonunu İstanbul'a göndermek üzere aralarında anlaşmaya varmışlardı bile. Konferansın [İstanbul/Tersane Konferansı] başladığı gün, görkemli bir askerî merasim eşliğinde ve halkın samimi veya sunî olarak yaratılan sevinç gösterileri altında, 19 Aralık 1876 tarihinden beri sadrazamlık görevini yürüten Sadrazam Midhat Paşa tarafından ilk Osmanlı Meclis-i Mebusân'ı açıldı [2 Aralık 1876]. Osmanlı Devleti'nin bütünlüğü, İslâm'ın ve Türk halkının hakimiyeti muhafaza edilmişti. Osmanlı Devleti'nin bütünlüğü hükmüne, Prens Karol'un tüm itirazlarına rağmen, liderleri Osmanlı Sultanı tarafından atanan "imtiyazlı eyaletler" olarak Romanya da dahil edilmişti. İlan edilen anayasanın bunun dışında Batı'daki herhangi bir emsalinden farkı yoktu. Mebuslar [Mahalli] Meclisi, seçimle, ayanlar ise padişah tarafından belirleniyorlardı.

Aynı dönemde Rusya ve İngiltere İstanbul Konferansı'nda birbirlerinin hasımı olarak karşı karşıya gelmişlerdi. Avusturya ise tıpkı Kırım Savaşı'nda olduğu gibi ganimet olarak Bosna ve Hersek'i gözüne kestirmişti. Bu istekler ışığında İgnatiyev ile yapılan müzakereler daha 15 Ocak 1877 tarihinde sona erdirildi. Rusya ve İngiltere prensipte anlaşmış gibi görünüyorlardı' İngiltere, memurları artık neredeyse tamamen dönemin ihtiyaçlarına hitap eden Osmanlı Sultanı'nın dokunulmazlığından bahsetmiyordu ve mahalli özerklik prensibini kabul etmişti. İstanbul Konferansının tüzüğü bu yönde hazırlandı. Biri Batı Bulgaristan (başkenti Sofya), diğeri de Doğu Bulgaristan (başkenti Tırnova) için olmak üzere, mezhep ayrımına yer verilmeyen mahalli meclisler kurularak makamları düzenlenecekti. Birkaç nahiyeyi idare eden müdürler ve sancakları ya da vilayetleri idare eden mutasarrıflar veya kaymakamlar çoğunluğun mensup olduğu dine mensup olacaktı.

Beş yıllığına atanan ve sadece mahkeme karan ile görevden alınabilecek vali - ki Bulgaristan'da görevlendirilecek vali Hristiyan olacaktı - Osmanlı Sultanı tarafından sadece himaye güçleri ile anlaşma hâlinde atanabilecekti ve Hristiyanlar ile Müslümanlardan oluşturulacak bir mahalli meclisin ve bir daimi idare meclisinin çifte kontrolüne tâbi olacak olup, daimi idare meclisi aynca yargıç tayinlerini de denetleyecekti. Avrupalı devletleri ayrıca Temyiz Mahkemesi'nin oluşturulması sırasında bir oy hakkı talep ediyorlardı. Bunun dışında Hristiyanlar da zabıta (jandanna) görevine getirilebilecekti. Gelirlerin yüzde 30'u, ilgili vilayet için kullanılacaktı. Nihayet ıslahat çalışmaları bir Avrupa Komisyonunun denetiminde olacaktı.

Bâbıâli'nin, valilerin tayini sırasında Avrupa devletlerine başvurmak ve bir kontrol komisyonunu kabul etmeye niyeti yoktu . 20 Ocak'ta müzakereye katılan komiserlerin gidişini sakince seyretti. Bunun üzerine Londra'da yapılan bir konferans İngiltere'nin hiçbir şekilde istemediği Osmanlı-Rus savaşını engellemeye çalışacaktı. Sırbistan'la 28 Şubat'ta yapılan banş antlaşması dikkate alındı ve Karadağ ile de barış yapılması istendi. Rusya tüm bunlara rağmen, Avrupa'nın istekleri yerine getirildikten sonra, bir Türk elçinin silahsızlandırma konusunda Petersburg'da müzakerelerde bulunmasını talep etti. İngiltere diplomasisi en azından Osmanlı Sultam'na bir ültimatomun verilmesini engelleyebildi. Avrupa bundan sonra ancak daha uzak bir gelecekte Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Hristiyanların iyiliği için başka önemli tedbirler alabilecekti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir