Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Berlin Barış Antlaşmasından Sonra II. Abdülhamid Dönemi

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Berlin Barış Antlaşmasından Sonra II. Abdülhamid Dönemi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Ağu 2011, 18:27

BERLİN BARIŞ ANTLAŞMASINDAN SONRA II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ TÜRKİYE'Sİ

Türkiye'nin bu kadar kayıp vermesinin sebeplerinden biri de İstanbul'da yönetim yeteneğine sahip şahsiyetlerin eksikliği idi. 1880 yılında Sultan Abdülaziz'in katillerinin mahkemesinden sonra Arabistan'a sürgün edilen ve 1884 yılında burada hayata veda eden Midhat Paşa'nın görevden çekilmesinden sonra, Sultan II. Abdülhamid, asker olarak tanınmış bir şahsiyet olan Mehmed Ali Paşa'nın yanı sıra Berlin'e temsilci olarak sadece önemsiz bir kimliği olan Sadullah Bey'i ve Rum asıllı Kara Theodori'yi gönderebilmişti. Antlaşma imzalandıktan ve Filibe'de Doğu Rumeli meselesini müzakere etmek üzere toplantılar başladıktan sonra da Türkiye'nin bu müzakerelerde rolü önemsizdi: Bulgaristan'da nasıl ki Rus komiser General Dondukov-Korsakov başa geçmişse, Doğu Rumeli'de de dostu Stolipin hüküm sürüyordu ve Osmanlı Bankası tarafından atanan Maliye Müdürü Schmidt, büyük bir direnişle karşılaştı1. Bulgar Prensliği için bir nizamname hazırlayan devlet ileri gelenlerinin toplantısına birlik içinde güçlü bir Bulgaristan'ın hayalini kuran Doğu Rumelililer de katılmak istiyordu .

Birkaç hafta içinde, Avrupa devletlerinin iradesi ile atanacak valinin görev süresi 5 yıl olarak belirlendi ve yanına atama ile gelecek 10 memurdan, 10 hukukçudan - Avusturya'daki [ferdî oy hakkına sahip] "Virilisder" gibi -açık veya gizli oylama ile seçilecek üyeden oluşacak mahalli meclisler verilmesine ve sultanın çıkartılacak yasalar iki ay içinde itiraz etme, başkentteki parlamentoya delegeler göndererek ve yüksek rütbeli memurları ve iç işleri, maliye, adalet, maarif ve bayındırlık müdürleri ile yüksek rütbeli subayları atama hakkı ile Osmanlı Devleti ile bağlantısının güvence altına alınmasına karar verildi.

Bazı şartlar dahilinde Bulgarca, Rumca ve Türkçe olmak üzere üç anadil de resmi olarak kullanılabilirdi. Yanına iç işlerinden sorumlu müdür olarak Bulgar asıllı bir Paşa olan Gavril Kristoviç verilerek, Rumca konuşan, Bulgar bir aileden gelen ve babası ile kardeşinden dolayı Romenlerle iç içe olan Vogorides Aleko Paşa ile özerk Doğu Rumeli Eyaleti zorlu ve oldukça güvensiz varlığına başladı.

17 Haziran 1880 tarihinde İstanbul'da toplanan ikinci bir konferans, Avrupa'daki tüm eyaletlerin idari durumlarını gözden geçirmeye başladı. Eyaletleri tek bir plana göre, tıpkı eskiden olduğu gibi düzenledik Nahiyelerde bir meclis olacak ve birkaç yerleşim merkezini kapsayacaktı; kazalarda nahiye meclisi tarafından seçilen halk temsilcileri olacaktı; livalarda veya sancaklarda yine aynı şekilde oluşturulan üçüncü bir meclis bulunacaktı ve vilayetlerde bir eyalet meclisi olacaktı. İdarî düzenlemeler dört mahkeme aşamasına da uygulanıyordu. [Küçük] Said Paşa, çok geçmeden müdde-i umumiliği, sorgu hakimliklerini, noterleri ve mahkeme müfettişliklerini oluşturup, ceza ve sivil mahkeme usulleri kanunlarını yürürlüğe koyarak, adalet sistemine yeni bir düzen getirdi.

22 Kasım 1879 tarihinde, Bâbıâli bağımsızlığını kazanan devletlerin katılmadığı yıllık 1 milyon 35 bin sterlin tutarındaki devlet borçlarını, damga vergilerine, alkol ve ipeğe uygulanan vergileri ve balıkçılıktan alınan "eski" vergilere dokunmayacağını açıklayarak, güvence altına almıştı. Tuz ve tütün monopolleri, tıpkı Doğu Rumeli ve Kıbrıs'tan İstanbul'a akması beklenen taksitler gibi, aynı amaçla kullanılacaktı. Bu gelirleri yönetmekle görevlendirilen banker konsorsiyumunun yerini 1881 yılı sonlarına doğru, devletin sadece bir komiser bulundurabileceği bir alacaklılar sendikası [Düyûn-ı Umumiye idaresi] aldı.

Elçilerin ve konsolosların iç işlerine müdahalesine ve uysallığını her seferinde yeniden kanıtlamak için ve çok çeşitli olmasa da, geri kalmış toplumu çağdaşlaştırmak için, sürekli ıslahatlar uygulama gerekliliğine rağmen, Babıâli'nin işi aslında kolay olabilirdi: Bismarck'ın "mektep muallimi" olarak nitelediği III. Napoleon'un sürekli emreden, yorulmak bilmeden müzakerelerde bulunan, kontrol eden ve anlaşmazlıklara düşen eski Avrupa'sı, gerçekten de uzun yıllardan beri artık yaşamamaktaydı. En azından birçok bakımdan dayanışma içinde hareket eden bir Avrupa yerine Türklerin önünde artık yeni ittifak sistemleri bulunuyordu; önce Üç İmparator İttifakı, sonra Üçlü İttifak ve nihayet 1890 yılından sonra, Fransız-Rus ittifakı. Çok geçmeden gerçek bir devlet adamı olduğunu gösterecek tecrübesiz, melankolik ve hayalperest gibi görünen Sultan II. Abdülhamid gibi kurnaz bir oyuncu için baskıcı bir himayeden kurtulmanın yolu vardı.

Şark'a mahsus erteleme ve kandırma siyasetinin en büyük temsilcileri bile asıl ciddi meselelerin başka bir yerde olduğunu görüyordu: Ya bağımsızlığını kazanmış soydaşlan ile birleşmek isteyen, ya da en azından özerk bir milli hayat isteyen henüz "Osmanlı" kalmış tebaa arasındaki sürekli huzursuzluk.

Türkiye'nin son 30 yıllık yeni tarihi 1878-1908 yılları arasında aslında ıslahatlar açısından değişiklikler ve ekonomi veya kültürel bir gelişme değil, sadece genel anlamda Rum meselesi olarak adlandırılan Girit meselesini; yine genel anlamda Bulgar ve Ermeni meselesi olarak adlandırılan Doğu Rumeli ve Makedonya meselesini ve Yemen'in 1898 yılında ayaklanması ve San'â kuşatması ile başlayıp, son yıllarda gittikçe artan Arabistan'daki karışıklıkları kapsamakta idi.

1878 yılının Ekim ayında, gazi ünvanını da almış olan Ahmed Muhtar Paşa, Girit Meclisi ile Haleppa Antlaşması'nı imzaladı. Bu antlaşmada Avrupa'nın rızası ile beş yıllığına atanacak valinin Hristiyan olabileceği, ama vekilinin mutlaka Müslüman olması gerektiği belirtiliyordu. Nüfus çoğunluğuna göre muhtarlar Hristiyan veya Müslüman olacaktı. Rum tebaa mahalli meclislere ve mahalli mahkemelere katılacak ve Hristiyanlar zabıta (jandarma) subayı olabilecekti. Yılda en az 40 gün toplanacak 80 üyelik mecliste bundan böyle 49 Hristiyan bulunacaktı. Rumca resmi ve müzakere dili olarak tanınmıştı. Meclis, üçte bir oy çoğunluğu ve Bâbıâli'nin onayı ile statüde mahalli menfaatler ile ilgili değişikliler yapma hakkına sahipti.

Yeniden düzenlenen gelirlerinin yarısının ülke içinde harcanacağı ve âşâr vergisinin cemaatlere bizzat icara verileceği hükmü, bu yeni eyalet anayasasında da mevcuttu.

Tüm bunlar yine de 1869 yılında, tüm Yunanlıların kurtarılması ve yeni bir Helenistik Doğu İmparatorluğu'nun kurulması için oluşturulan yeni Hetairia veya Syllogoi Cemiyetinin faaliyetlerini hiçbir şekilde durdurmadı. Gerek Yunanistan Krallığı'nda, gerekse Osmanlı eyalederinde genç nesil bu yönde yetiştiriliyordu. Bu nesil, milletinin böylesine "büyük ülküyü" gerçekleştirmek için gerekli askerî güce ve askerî erdemlere sahip olduğuna ve Türk barbar devletinin hâlâ varlık gösterebilmesinin, sadece Helenizm olgusuna nankörlük gösteren bazı Avrupa devletlerinin, özellikle de Atina'daki korkak bakanların, hatta belki de korkak yeni kralın suçu olduğundan emindi. Epir'e doğru ilerleyen her çete, Girit sahillerine asi götüren korsan gemisi, nihai kader anına biraz daha yaklaştığına inanıyordu.

Vatanseverler şimdilik kuzey sınırında faaliyet gösteriyorlardı. 1878 yılında Arnavut Müslümanlar, nefret ettikleri Karadağlıların antlaşmalar uyarınca Gusinye ve Plava bölgelerine yerleşmelerine karşı ayaklandılar: Diyakova Kadısı yönetiminde inançları uğruna savaşmaya başladılar ve üzerlerine gönderilen Abdullah ve Mehmed Ali Paşalan kutsal davaya ihanet eden şahıslar olarak öldürdüler (Eylül). Aynı şekilde Bosna'da Derviş Hacı Loya ve Hersek'te Mostar halkı, memleketini "Almanlara" satan sultanın temsilcilerine karşı savaşıyorlardı. Bu mücadeleler askerî açıdan stratejik bir nokta olan Yenipazar Sancağı'nın işgal edilmesine neden oldu.

Birliklerini ve memurlarını muhafaza eden Bâbıâli, bu işgali 21 Nisan 1879 tarihinde imzalanan antlaşma ile ister istemez kabul etmek zorunda kaldı. Bu antlaşmaya göre, ülkeyi boşaltmak için hiçbir süre belirlemeyen yeni efendilerin Bosna-Hersek topraklarındaki konumunu düzenliyordu ve Sultan Abdülhamid'in halife ve hükümdar olarak konumunu vurguluyordu. Arnavuduk'ta bunun üzerine Arnavutların gerek Karadağlılara, gerekse yeni sınırlarından dolayı Yanya yakınlarına kadar gelen ve Arnavut soydaşlarının arasında hatırası hâlâ canlı olup, bağımsızlık duygularını kabartan hırçın Tepedelenli Ali Paşa'nın başkenti olan bu şehri, Arta ve Preveze ile birlikte topraklarına dahil edebileceklerini düşünen Yunanlılara karşı haklarını korumak üzere mezhepler arası bir birlik kuruldu.

Avrupa devletleri tarafından kabul edilen 18 Nisan 1880 tarihli antlaşmada öngörülen mübadele projeleri pratik olmadığı kadar, imkânsız da göründükleri ve Osmanlı Devleti'nin, her türlü yabancı hükümdarlıktan nefret eden eski tebaanın üzerine yürümek gibi Avrupa tarafından kendisine dayatılan bir misyonu dürüst ve ciddi bir şekilde yerine getirmesinin mümkün görülmediği Kuzey Arnavutluk'ta savaş başladı. Avrupa filosunun top atışları altında Berlin Antlaşması'nda belirlenen Arnavutluk bölgesinin yerine, Zenta'mn Slav prenslerinin yaşamış olduğu ve ancak Kasım ayı sonunda Derviş Paşa'nın katılımı ile zorlu bir mücadeleden sonra işgal etmeyi başardıkları eski sahil kenti Ülgün/Dulcigno, Karadağ'a devredildi. Avusturya dışında tüm Avrupa devletleri, Bâbıâli'nin direncini kırabilmek için İzmir'i rehin almak gibi tuhaf bir fikir ortaya atmışlardı. Eylül'de imzalanan protokolde, Avrupa devletleri daha sonra bencilce amaçlar gütmediklerini açıkladılar .

Bu arada Avrupa devletlerine Osmanlı-Yunan sınırı meselesini çözmeleri için çağrıda bulunmuştu. Haziran ayında Berlin Konferansı toplandı ve Fransızlar, Gladstone'un diplomasisinin desteği ile Yunanistan için avantajlı bir sınırın belirlenmesini sağladılar, ama Bâbıâli bunu kabul etmek istemedi. Aksine Yanya ve Metzovo'yu, hatta Yunan düşmanı Aromenler'in merkezi olarak tanınan Yenişehir'i kurtarabilmeyi
umuyordu. Bunun yerine Girit'ten feragat ederek, Tesalya ve Epir bölgesinin tamamını satın almayı tercih ediyordu, ama buna İngiltere izin vermiyordu. Türk diplomasisi, 1881 yılının Mart ayında Yunanlılara Yenişehir, Arta ve Volo'yu vermeyi ve Preveze'yi yıkmayı kabul edecek kadar müsamaha gösterdi. Nisan ayında Yunanistan, Avrupa devletleri tarafından yeni sınırı kabul etmesi yönünde resmen uyarıldı ve Yunanlıların fetih planları kurmalarını sağlayan bu hassas mesele 24 Mayıs ve 2 Temmuz tarihli antlaşmalarla nihayet çözüldü. Arnavutlar da aynı dönemde Prizren'i ele geçirerek tekrar sakinleştiler.

Türk birlikleri 1883 yılına kadar Arnavut topraklarında kaldılar. Avrupa devletleri 1882 yılında Arnavutluk için bir anayasa çıkartmayı düşündüler. Buna göre Arnavutluk 7 bölgeye ayrılacak; İşkodra Valisi'nin yanında bir paşa daha dağlardan sorumlu olarak görev yapacak; yılda bir kez toplanacak bir Genel Meclis ve aralarında 4 Müslüman'ın bulunacağı 12 üyeden oluşacak bir mahalli meclis kurulacak ve bölgeler ile cemaatlerin başına kaptanlar ve bayraktarlar getirilecekti. Ancak Sultan Abdülhamid, Müslüman Arnavutları her yönden destekleyip, imtiyazlarını muhafaza ederek bu planları engellemeyi başardı. Müslüman Arnavutların Anadolu'daki eyaletlerde, orduda, hatta diplomaside bile temsilcileri vardı. Şüpheci ve paranoyaya kapılmış Osmanlı hükümdarının muhafız kıtaları bile Arnavutlardan oluşuyordu . 1898 yılında bir komisyon okullar açmak için Arnavutluk'a geldi, ama okullar açıldıktan sonra bile Arnavutlar, örf ve âdetleri savunan, değişmez ve oldukça eskimiş bir halkın temsilcileri; çok fakir ve hiç değişmemiş, hatta gerilemiş bir ülkenin değişmemiş ataerkil insanları, özellikle de Karadağ ve Sırbistan açısından banş bozgunları olarak kalmışlardı. Bar (Antivari), 1860 yılı dolaylarında içinde ancak 250 kadar ev bulunan sefil bir kasaba idi19. Sadece yakınındaki varoşlarda 4 bin terk edilmiş ve unutulmuş insanlar yaşıyordu. Draç'ta ancak 200 kadar ev vardı . Akçahisar (Kroya) Kalesi 1832 yılında yıkıldı . İşkodra Valisi 1872 yılından itibaren Arnavut dilinin imlası hakkında bir eser üzerinde çalışmasına rağmen , 1880 yılı civarlarında Leş (Alessio) Piskoposluğu'nun 17 bin nüfusundan sadece 50'si yazabiliyor ve 10'u kendi adına imza atabiliyordu .

Başlarında bir "prink" bulunan Mirditler, sadece silahlı bir birlik gönderme haklarını muhafaza etmişlerdi .

Her yerde Lek Dukaşin'in kanunlarına riayet ediliyordu . Türklerin genç "prink" Bib Doda'nın yanına Türk asıllı bir müşavir verme girişimleri başarısız olduğu gibi, 1855 yılında Mirditlerin Nizâmî orduda askerlik hizmeti görmeleri ve diğerlerinin elinden silahlarını alma çabaları da sonuç getirmedi. Bib Doda daha sonra tugay komutanlığına getirildi ve padişah nişanını aldı . Slav kökenli bahçıvanların yaşadığı Suluca (Spitza) bölgesi, tam bir özerklik içinde yaşıyordu .

Aynı dönemlerde, Adliye Nâzın Cevdet Paşa'nın piskoposlarını tutuklama ve aile veya ahlak konularında çıkan tüm anlaşmazlıklarda karar verme hakkını elinden almak istediği İstanbul patriği ile anlaşmazlıklar çıktı. Türk hükümeti aynı zamanda tümü İstanbul Patrikhanesine bağlı olan ve Osmanlı Devleti'nin kabul edebileceği fikirlerden çok farklı ülkülerin öğretildiği Rum okullarını da kontrolü altına almayı düşünüyordu. İstanbul Patriği, eski imtiyazlan ve çağdaş amaçları için Rusya'dan bile destek görmedi, ama 1884 yılında yapılan antlaşma ile en azından yargı yetkisini kurtarabildi . Bir süre sonra Patrik Dionisios, sözde eski hakları ihlal edildiği için, tüm kiliseleri kapattırdı ve Bâbıâli, tüm baskı araçlarını harcadıktan sonra, nihayet geri adım attı.

Tunus, 12 Mayıs 1881 tarihinde, Tunus Dayısı'm sadece geçmişin bir hatırası olarak yerine bırakan Fransızlara tâbi olduktan ve Mısır, 1882 yılında İngilizlerin İskenderiye'ye asker çıkarmalarından ve Osmanlı Sultanı adına hareket ettiğini öne süren mahalli lider Arabî Paşa'nın asi birliklerine karşı zafer kazandıktan sonra, Osmanlı Devleti'nden tamamen kopmalarından sonra , 1880 yılından beri Güney Bulgaristan komiteleri aracılığıyla birleşmeye hazırlanan Doğu Rumeli'nin Bulgar Prensliği ile birleşmeyi gerçekleştirmesinden dolayı bu eyaletin kaybı yeni karışıklıklar doğurdu.

Bu yeni "olup bitti" 18 Eylül 1885 tarihinde gerçekleşti. Bâbıâli, bu eyalete karşı oldukça şüpheli davranmıştı: Bütçelerini genelde kabul etmemişti ve Bulgaristan ile ticaret antlaşmasına itiraz etmişti. Yine de tüm bunlar önlenemez bir durumun doğal çözümünü engelleyemezdi. Aksine rahatsızlık veren bu müdahaleler insanları daha da öfkelendirmiş ve karar anını daha da yakınlaştırmıştı. Dağlarda 22 yerleşim yerinden oluşan Pomak Cumhuriyeti diye anılan yerde yaşayan Müslümanların inatçı tutumu da patlamaya katkıda bulundu.

Doğu Rumeli'nin ikinci valisi Gavril Paşa , sınırın diğer tarafına gönderildi. Yaklaşık 5 bin askerden oluşan, Fransız sistemine göre organize olmuş ve Rus dilinde yönetilen milisler, liderleri Alman asıllı Strecker, paşa ünvanını - Reşid Paşa - taşıdığı hâlde bu gelişmeyi büyük bir sevinçle karşıladılar. Sınırdaki Türk birlikleri hareket etmiyordu. Bu gibi durumlarda valinin emri üzerine Nizâmı ordunun askerlerinin ülkeye müdahale etmesi hakkı kullanılmadı. 1880 yılında Rus Çariçe'nin yeğeni olarak Bulgaristan'ın ilk prensi seçilen Aleksander von Battenberg, 21 Eylül'de eyalet başkentine girdi .

Rusya, Berlin Antlaşması'nda aslında daha sonra bizzat yapmak istediği değişikliklerin gerçekleşmesine büyük bir kızgınlık duydu. Bu olay Doğu Rumeli'nin efendisine İngiltere'de sempati kazandırdı. Avusturya, Vidin'i ele geçirebileceklerini düşünen kıskanç Sırpları kışkırtıyordu. Ancak Bulgaristan'ın başkenti Sofya üzerine yürürken, kısa bir süre önce kral ilan edilen Milan, Slivniça'da aldığı büyük mağlubiyetten dolayı durduruldu (17 - 19 Kasım arası). Komşu monarşi yenilenleri hemen himayesine aldı ve 3 Mart 1886 yılında, Bâbıâli'nin de bir temsilci gönderdiği Bükreş Barışı imzalandı. Mevcut sınırlarda hiçbir değişiklik yapılmamıştı.

Türkiye bu arada büyük tehlike altındaki vasal devlete [Bulgaristan] karşı umulmadık derecelerde iyi düşünceler besliyordu ve onunla Avrupa'da bir savunma antlaşması yapmaya hazır olduğunu açıkladı?9 Hariciye Nâzırlığı'na Said Paşa'yı getiren Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa, Rusların Bulgar Prensi'nin Doğu Rumeli valiliğine tayin edilmesine ve beş yıl sonra makamının tekrar tanınmasına dair talebine derhal boyun eğdi. Ayrıca Doğu Rumeli nizâmnâmesinin yeni bir revizyona tâbi tutulmasına izin vermeye ve müdafaa kıtaları bulundurma hakkını feda etmeye hazırdı ve karşılığında sadece Pomak bölgesini istiyordu. 5 Nisan 1886 tarihinde İstanbul'daki elçiler bu antlaşmayı kabul etmişlerdi ve Sofya'da yeni bir "Güney Bulgaristan'ın" kurulmasına ilişkin müzakereler tam başlamıştı ki, Bulgar Prensi Aleksander, sözde çok fazla geri adım attığı gerekçesi ile 20 Ağustos'ta bir askerî darbe ile tahttan indirildi.

Aleksander'in geri dönüşüne ve çarın sert bir üslupla yazılmış telgrafından sonra tahttan feragatine kadar geçen süre ve Avrupa devletleri tarafından uzun yıllar boyunca tanınmayan ikinci Bulgar Prensi Ferdinand von Koburg'un seçilmesine kadar geçen karışıklıklar, Prens Ferdinand'a sadece ülkeyi terk etmesi yönünde bir talepte bulunmakla yetinen Bâbıâli, Fransa ve Almanya'nın da rızası ile meşru olarak tanımadığı Ferdinand'ın yerine General Ernroth'u buraya göndermek isteyen Rusya'nın tavsiyelerinin33 aksine bencilce amaçlar için kullanmadı. Ferdinand'ı makamından almadığı gibi, bir Avrupa konferansı da talep etmedi, hatta Bulgaristan'ın eski Osmanlı özerk eyaleti ile tamamen birleşmesine ve Doğu Rumeli'den gelmesi gereken paraların gelmemesine bile itiraz etmedi. Tüm bunlar 1888 yılı sonlarına kadar gerçekleşen olaylardı. Rus Nabukov'un İstanbul'dan gelen komplocuları barış bozguncusu kabul edildiler ve hüküm giydiler. Sultan'ın haklarını büyük bir inat ve ısrarla savunan Ali ve Fuad Paşaların dönemi artık tamamen kapanmıştı. Osmanlı ileri gelenleri, nihayet tanınan Prens Ferdinand'ın kral olarak törenle karşılanmak ve müşir ünvanını almak üzere İstanbul'a gelişine oldukça sevindiler.

Ancak Doğu Rumeli açısından Bâbıâli'nin geri adım atmasından dolayı kapanan Bulgar meselesi, Batı Makedonya bölgesinde gittikçe daha tehlikeli bir hal almaya başladı.

Kaptan Petko'nun (1860) çete hareketleri sayılmazsa, Makedonya meselesi aynen beklendiği gibi, öncelikle kiliseden kaynaklanan bir meseleydi. 1870 yılında kurulan ve merkezi İstanbul'da olan Bulgar ruhban reisliği [Ekzarlılığı], o dönemlerde sadece Tuna Eyaleti olarak adlandırılan Bulgaristan için değil, dinî ve siyasî açıdan yeniden canlanan Bulgar milletinin Türkiye'de yaşayan tüm üyeleri için kurulmuştu. Bu yüzden ruhban reisliğinin yapması gereken ilk işlerden biri, Makedonyalı ve Trakyalı soydaşları için birer piskoposluk kurmak olmalı idi. Bunun için öncelikle Ohri, Üsküp ve Veles şehirleri seçildi.

Ancak çok geçmeden yaşanan Bulgar ayaklanması, ardından Osmanlı-Rus savaşı, yeni oluşan Bulgaristan ile Doğu Bulgaristan vasal devletlerinin kurulması ve bunların taleplerinden dolayı Makedonya topluluğunun ilerleyişi uzunca bir süre durdu. Ekzarh Anthimos, savaş sırasında Asya'ya sürgüne gönderildi. Kurulan piskoposluklar derhal iptal edildi. Aralarında sadece iki Bulgar'ın bulunduğu Edime, Selanik ve Manastır ıslahat komisyonları tarafından Avrupa eyaletleri için hazırlanan ve eyaletlerin mümkün olduğunca milli sancaklara bölünmesini öngören nizamnamelerin gerçekleştirilmesi mümkün ve pratik görünmüyordu. Türk hükümeti, haklı olarak artık düşman kabul edilen Bulgar halkına kimi zaman çok da yumuşak davranmıyordu. Kafkasya'dan gelen Çerkesler ve Bulgaristan ve Tesalya kökenli diğer Müslümanlar yenilen İslâm'ın öcünü almak için ellerinden geleni yapıyorlardı. 1878 yılı sonbaharında Mesta ve Karasu (Struma) ovalarının yukarı kısımlarında, Bulgaristan'a büyük bir göçle sonuçlanan bir ayaklanma çıktı. 1879 yılında buraya gönderilen Wilson ve Trotter'den oluşan bir İngiliz inceleme komisyonu da hiçbir şey değiştiremedi .

İkinci ekzarh Joseph, ancak 17 Aralık 1883 tarihinde makamının tekrar tanınmasını sağlayabildi. Kendisine sadece Trakya ve Makedonya vilayetlerinde okul açma hakkı tanındı. Ama Bulgaristan Prensliği'nin nihayet Doğu Rumeli Eyaleti ile birleşmesi, Prens Aleksander'in tahttan uzaklaştırılması ve halefinin tanınmamasından dolayı, daha önce belirtilen o üç şehirde Bulgar piskoposluklarının açılmasını sağlayamadı. Piskopos Theodor'un Üsküp'e yaptığı başarısız bir seyahatten sonra, 1890 yılının Temmuz ayında Bulgar bakan Stranski, sert bir üslupla kaleme aldığı notasında "kendi çarelerine bakacakları" tehdidinde bulunuyordu.

1891 yılında ekzarhlığın dinî ve kültürel hakları tanındı ve Nisan 1894 tarihli tezkere ile Bulgar öğretmenle milletlerin ayrılıkçılıktan yana hisleri ile mücadele için kurulan okul komisyonlarının denetiminden kurtuldular. 4 Ağustos 1890 ve 8 Temmuz 1891 tarihlerinde Bulgaristan başbakanı Stambulov, Ohri ve Üsküp'te iki yeni piskoposluğun kurulmasına izin verilmesini sağladı . Sırbistan bu arada Slav Makedonları soydaşları olarak kabul etmiş ve çok geçmeden Rum asıllı Firmilian Sırp metropoliti olarak Üsküp'e geldi.

1897 yılında Bulgar Prensi İstanbul'da beş yeni Bulgar Piskoposluğu kurulmasını istedi ve Manastır, Debre ve Ustrumca olmak üzere üç piskoposluk için izin aldı . Ekzarhlığa o dönemde 1 milyon 200 bin üye ve neredeyse 2 bin kilise ve manastır bağlı idi. 1900 yılında sahip olduğu 868 okulda 47 bin üzerinde erkek ve kız öğrenci okuyordu . 1885 ve 1890 yıllarından itibaren Selanik'te erkekler ve kızlar için birer lise; Manastır'da klâsik bir lise; Edirne'de "Peter Beron" erkek lisesi; İstanbul'da bir papaz okulu ve Üsküp'te ise öğretmen yetiştiren iki öğretmen okulu vardı.

Ancak yoğun bir ilgi gören ve çok iyi şekilde organize edilmiş bu okullardan daha iyi bir gelecek umut etmek yerine, sabırsız unsurlar eşkiyalıklarla Avrupa'nın dikkatini kendi sıkıntılarına çekmeye çalışıyorlardı ve böylece intikam almaktan ve takipten kaynaklanan anarşiyi bahtsız halklarının üzerine çekiyor ve daha sonra bu haksızlıklardan dolayı Hristiyan devletlerin kabinelerine çağrıda bulunmak için çaba gösteriyorlardı.

Bu eşkiya çeteleri gururlu, zengin ve 500 yıldır kültürel egemenlik ve kilisenin despotluğuna aşina olan Yunanlılara ve onların Sırp kardeşlerine, hatta özellikle Apostol Margarit'in becerikliliği sayesinde milli bilince erişen Aromenler'e de saldırdıkları için, her ilkbaharda hiçbir Türk otoritenin ve hiçbir Avrupalı hayırseverin durduramayacağı bir "herkesin herkese karşı savaş" verdiği durumlar yaşanıyordu. İnsanlık dışı muamelelerde bulunan Rum çeteleri çok geçmeden Yunan ordusunun tebdil-i kıyafet içindeki veya üniformalarını bile çıkarmamış subayları tarafından yönetiliyordu. Sırpların kendi milli öncüleri ve şehidleri vardı. Türklere gelince, artık hiçbir resmi makamda, hatta meclislerde bile herhangi bir Bulgar'ı istememeleri gayet doğaldı. İktidarda olan unsurun intikam hırsı, tıpkı Ustrumca Piskoposu'na karşı olduğu gibi, diğer piskoposlara ve okullara yöneliyordu. Bulgar gazetelerinden sadece Patrikhanenin gazetesi ile Protestan propagandanın gazetesi yayınlanıyordu. Bulgarların asi bir millet olarak gördükleri muamele de bundan daha iyi değildi belki, ama - Şark'a mahsus gaddarlığa meylin dışında - İtalyanların 1859 yılında Avusturya'nın işgali altındaki bölgelerinde gördükleri muameleden ve Macaristan'daki Romenlerin bugüne kadar (1907) hâlâ gördükleri muameleden de kötü değildi.

Osmanlı'nın mutlak gücü barındıran hükümdarlığına karşı ilk tepkiler 1902/1903 yıllarında ortaya çıkmış olup, korkunç cezalara neden oldu40. Bulgarlar ateşe verilmiş 215 köy sayıyorlardı ve verilen 25 bin kurbandan bahsetmekten çekinmiyorlardı41.

1902 yılı sonlarına doğru Fransa Dışişleri Bakanı Delcasse'nin önerisi üzerine Fransa ve Rusya'nın müttefik kabineleri Fransa'nın Selanik'teki konsolosu Steeg'in ıslahat programını onaylamak için bir araya geldiler. Bu ıslahatlar bu sefer milli imtiyazlar ve bir Büyük Bulgaristan, Büyük Sırbistan veya Büyük Yunanistan Devleti'nin kuruluşu ile ilgili olmayıp, sadece vergilerin keyfi olarak uygulanması, Arnavut zabıtaların dizginlenemeyen hırsları ve Türk arazi sahiplerinin zorba tutumları sebebiyle Bulgar özerkliğinin veya Yunan Makedonya'nın öncüleri olarak yetiştirilen bahtsız köylülere yardım etmek içindi. Bu bölgelerdeki Türk hakimiyeti muhafaza edilecek, hatta Avrupa kontrolünde yürütülecek ciddi ve dürüst ıslahatlarla güçlendirilecekti. Tıpkı Lübnan'daki gibi Avrupa devlederi tarafından tanınan bir vali, vilayetlerden her biri için özel bir bütçe ve Avrupalı müfettişler, bu amaçların gerçekleştirilmesine önemli bir katkıda bulunacaklardı.

Bâbıâli, aynı yılın 30 Kasım tarihinde, biri İstanbul'da ve diğeri Makedonya'da olmak üzere, askıda kalan bu mesele ile ilgilenecek iki komisyon kurmuştu ve eyaletin tamamına vali olarak Hüseyin Hilmi Paşa atanmıştı. Resmi bir irade ile Osmanlı Devleti'nin her yerinde bayındırlık işleri, tarım ve eğitim için yeni müdürlerin atanmasını ve her valinin yanına bir "siyasî müdürün" verilmesini öngörüyordu. Hristiyanlar da zabıta olabileceklerdi. Mahkeme üyeleri Adliye Nâzın tarafından atanacaktı ve özel bir komisyon valilerin raporlarını teslim alacaktı. Bunun dışındakiler memurların dürüst ve çalışkan olmaları gerektiğini belirten ıslahat tedbirlerinin ve vaatlerinin birer tekrarı idi.

Rusya temsilcisi Sinoviyev ve Avusturya temsilcisi Baron Calice bu arada diğer Avrupa devletleri tarafından da kabul edilen başka bir proje hazırlamışlardı. Avrupa'nın onayı olmadan azledilemeyecek bir vali, üç yıllığına göreve getirilecek ve neredeyse özerk bir idareci gibi hareket edecek; yeni zabıta teşkilatı Batı'dan gelecek subaylar arasından oluşturulacak; Steeg tarafından Makedonya için hazırlanan bütçe aynen muhafaza edilecek ve âşâr vergileri bundan böyle icarcılar tarafından değil, her nahiye tarafından bizzat tahsil edecekti.

25 Şubat 1903 tarihinde Hariciye Nâzın, bu tedbirleri onaylamayı kabul etti ve Sultan Abdülhamid bunları bir irade ile Avrupa eyaletleri için alınan önceki tedbirlerin "tamamlayıcı" unsurları olarak onayladı.

Huzursuzluk çıkaranların istedikleri bu değildi. Çıkartılan yeni iradeye Selanik'te dinamit patlamaları, Edirne'de ve Manastır'da ayaklanmalar ve Petrov yönetimindeki kabinenin Bâbıâli'ye Türklerin ve Rumların "Türkiye'nin Avrupa eyaletlerinde Bulgar halkına yaptıklarını" hakkında sert bir üslûpla dile getirilen açıklama ile cevap verdiler (Ağustos). Bulgaristan, Avrupa devletlerine resmi bir açıklama ile olaylara "seyirci kalamayacağını" bildirdi. Diğer taraftan Türk idaresi her zamanki soygun ve kana susamışlığını sürdürüyordu. Avrupa devletleri, sırf Balkanlarda karışıklıkları önlemek için, bu tehditler karşısında yeni tavizlerde bulunma zayıflığını gösterdiler.

Rusya ve Avusturya İmparatorlarının Mürzsteg'de yaptıkları toplantı sırasında (Eylül) 22 Ekim'de nihai şeklini alan "kontrol ve denetim için uygun bir tarz" belirlendi: Tavsiyelerde bulunmak ve elçileri Makedonya'daki durumlar hakkında bilgilendirmek üzere valinin yanına "özel sivil memurlar" verilecekti; zabıta teşkilatının başına İsveç, İtalyan, vs. eğitmenlerine başka subaylarla birlikte bir Avrupalı general geçecekti; vilayetler "farklı milletleri daha düzenli gruplara ayırmak" üzere daha sonra farklı bir düzenlemeye tâbi tutulacak ve "idari ve adli makamlar reorganize" edilecek olup, Hristiyan unsurun temsil ve özerklik prensibi gözetilecekti; kanşıklıklar sırasında meydana gelen siyasî ve diğer suçlar için yarısı Hristiyanlardan oluşacak "karma komisyonlar" kurulacaktı; bir yıl vergiden mud§9 tutulacak kaçaklar ve iflas eden aileler Türk hükümeti tarafından yardım görecek ve kiliselerle, okullar tekrar açılacak ve redifler ile başıbozuklar lağvedilecekti. Bu reformlar Edirne Vilayeti için geçerli değildi. Bu düzenlemeler, aslında görünüşte diğer rejime dayanan yeni bir rejimdi .

Bulgar ihtilal lideri Sarafov'un 1907 yılı sonlarındaki ölümü ve hareketin liderleri arasındaki iç mücadeleler sebebiyle Bâbıâli önemli ölçüde rahatladı. 1908 yılı başlarında İngiltere, valinin Avrupa devletlerinin kontrolü altında olması yönünde bir teklif getirdi ve Nisan ayında, Rusya'nın Bâbıâli'de yabancı zabıtaların ve yabancı memurların çalışmasını öngören projesinin kabul edilmesi kararlaştınldı. Böylece Makedonyalı zabıtaların ikinci müdürü İtalyan Robilant Osmanlı bir general hâline geldi. Avusturyalılar aynı dönemde Ruslarla Makedonya'daki demiryolları hakkında mücadele içinde idi: Avusturyalılar Kuzey-Güney, Mitroviça-Selanik demiryollarını, Ruslar da Doğu-Batı ve Niş-Adriyatik demiryolunu istiyorlardı. Noel Buxton, o dönemlerde hâlâ devam eden eşkiyalığın kaynaklarını yerinde araştırmak için Balkan Yarımadası'nda seyahat ediyordu. Kral Edward'ın Rus Çarı ile Reval'de görüşmesinden sonra Hüseyin Hilmi Paşa emrinde asilerin yok edilmesi için 10 bin kişilik bir ordu oluşturuldu, ama bu ordu bambaşka bir amaç, Abdülhamid'in despotluğunun ve eski rejiminin yok edilmesi için kullanılacaktı.

Her iki Bulgaristan'ın birleşmesinden sonra, Makedonya'nın Bulgarlaştırılacağından endişe duyan Yunanistan ve Osmanlı Devleti içindeki Rum unsurlar Balkanlarda "dengenin" kurulması için gerekli ödünün verilmesini talep ettiler. Girit, Yunanistan ile birleşmeyi istiyordu, ama 1886 yılı başlarında Suda önlerinde Avrupa gemileri belirdi ve Atina'daki hükümet sessiz kalması yönünde uyarıldı. Buna rağmen Kral George'un birlikleri Avrupa devlederi tarafından belirlenen sınırları geçtiler. Fransa her zamanki gibi Yunanlıların faaliyetlerine olumlu bakıyordu, ama Almanya, Şark Meselesi'ni tekrar gündeme getirilmesine kesinlikle karşı idi. Bu yüzden tıpkı 1853 yılında olduğu gibi, Pire abluka altına alındı. Ama Yunanlılar ancak Kutra'da Türklere karşı büyük bir mağlubiyet aldıktan sonra Epir'den geri çekildiler.

1888 yılında Girit'te tekrar ayaklanma havası esiyordu. Müslümanlar ve Hristiyanlar birbirleri ile savaşıydı ve her iki taraf, aslında kendi davranışlarından dolayı şikâyette bulunuyorlardı. Yunanistan, Ağustos ayında Avrupa'nın müdahale etmesini talep etti ve bizzat müdahale etmek tehdidinde bulundu, ama böyle bir müdahale tavsiye edilmiyordu. Polonyalı Sartinski'nin yerine vali olarak getirilen Şakir Paşa, huzuru tekrar
sağlamayı başardı. Aralık ayında okunan 26 Ekim tarihli af fermânı ile belirsiz bir süre için vali olarak bir Müslüman tayin edilebiliyordu, ama yanında vekil olarak bir Hristiyan bulunması şart tutuluyordu. Delegelerin sayısı indiriliyor ve meclis, yetki sınırlarını da belirleme hakkına sahip valiye tâbi ediliyordu. Ayrıca gelirlerinin yarısının ve gümrük vergilerinin tamamının Osmanlı hazinesine aktarılmasını öngörüyordu ve adada Osmanlı Devleti'nin her yerinden toplanacak zabıtaların bulunmasını zorunlu kılıyordu. Gerçekte Girit Valisi Mahmud Celaleddin Paşa, meclisi birkaç yıl toplamayacaktı. Girit ancak 1895 yılı Mayıs ayı sonlarında, Avrupa devletlerinin ısrarları üzerine Rum asıllı Karatheodori ile tekrar Hristiyan bir valiye sahip oldu. Ama Karathedori'ye karşı sadece Müslüman unsurlar değil, zabıta teşkilatının lideri Emin Paşa da ayaklandı. Bunun üzerine bir sonraki yılın Mart ayında yine bir Türk olan Turhan Paşa vali olarak atandı ve onun döneminde gerek köylerde, gerekse adanın büyük şehirlerinde Hristiyanlar Müslümanlara karşı savaştılar, dolayısıyla Avrupa devletlerinin buraya gemi göndermesine neden oldular. Namlı Sfakiyotların Dağları'nda çok geçmeden Yunan çetelerinden destek alacak Rum asıllı asiler yaşıyordu.

Avrupa, Rusya'nın önerisi üzerine Haleppa Antlaşması'nın tekrar yürürlüğe konmasını talep etti ve eski Sisam Beyi Bulgar asıllı Yorgi Beroviç, 1896 yılının Haziran ayında adayı antlaşmaya uygun bir biçimde yönetmek üzere vali olarak atandı. Rumlar bunun üzerine tam bir özerklik talep ettiler ve dağlarda direniş devam etti. Avrupa devletlerinin elçileri sadece daha iyi bir adli düzen ve tıpkı Ermeni projesinde olduğu gibi sadece yabancılardan oluşacak jandarmanın reorganize edilmesini istiyordu ve Bâbıâli, bu şartları geri çeviremedi, hatta Hanya'daki konsolosların ıslahatları denetlemesine bile izin verdi. Müslümanlar buna şiddetle itiraz ettiler ve cinayet sahneleri yaşandı. Zihni Paşa, olağanüstü komiser olarak adaya gelmek zorunda kaldı.

1897 yılı başlannda Hanya'da Hristiyanlar, konsolosların gözleri önünde öldürüldüler ve şehir ateşe verildi. Derhal dört Yunan gemisi kralın oğlu George'un yönetiminde 10 Şubat'ta Yunanistan Krallığı ile birleşmeyi ilan eden Girit'e doğru hareket etti. Yeni Yunan gücünü burada konuşlandıracak az sayıda Yunan birliklerinin başında Albay Vassos bulunuyordu. Eski umutlar tekrar yeşerdi ve "büyük ülkü" yine ihtimaller arasında görünmeye başladı.

Ama Avrupa'nın niyeti tamamen farklı idi, zira yalnızca adanın özerkliğini sağlamak istiyordu. Yunan birliklerine karşı eskisi gibi abluka tedbirine başvuruldu ve en büyük limanlara Şubat ayında Avrupalı müdafaa kıtaları yerleştirildi. Özellikle Fransa tarafından uygulanan kararlı tedbirler, binlerce Türk askerin ve bahtsız Müslüman halkın hayatını kurtardı. Mayıs ayı sonlarında Yunan askerler adadan ayrıldılar ve Temmuz ayında Cevad Bey, Osmanlı birliklerinin komutanı olarak adaya geldi. Ama yeni birliklerin gönderilmesi ve Türk donanmasının adaya gelmesi kesinlikle ve başarı ile yasaklandı. Böylece Osmanlı-Yunan savaşı aslında Epir'e nakledilmiş oldu.

Maceraperest Garibaldiciler'den destek alan Yunan çetelerinin sınırı geçmesi üzerine Bâbıâli 18 Nisan'da savaş ilan etti. Yunakların Preveze, Yanya ve Meluna Geçidi'ne yaptıkları saldırı başarısız olurken, Edhem Paşa Nisan ayı sonlarında Yenişehir üzerine yürüdü. Türk ordusu, 1885-1887 yılları arasında Golz Paşa ve Grumbkov Paşa tarafından hazırlanan düzenleyici yeni nizâmnâmeler sayesinde yeniden yapılanmıştı ve [müfettiş sıfatıyla] bizzat Selanik'e gelen meşhur Osman Paşa'ya layık olduklarını gösterdiler. Yenişehir (25 Nisan) ve Velestinos'tan sonra, 5-6 Mayıs tarihlerinde Çatalca (Pharsala) ve Volo neredeyse hiç direniş göstermeden işgal edildi. Smolenski yönetimindeki Yunanlıların geri çekilişi, Dömeke'de (17 Mayıs) utanç verici bir kaçış hâline dönüştü. Ahmed Hıfzı Paşa Epir'de üzerine yürüyen kolorduyu Mayıs ayı ortalarında Arta'da geri püskürttü. Rus Çarı, arabuluculuk teklif etti, ama Avrupa ancak bir ay sonra, Yunanistan'ın Girit üzerindeki tüm taleplerinden vazgeçmesi üzerine müdahale etti. 4 Aralık tarihinde akdedilen İstanbul Antlaşması, Türklerin istediği gibi 1881 yılındaki sınırları tekrar tesis etmiyordu, ama Yunanistan'ı 4 milyon Türk lirası savaş tazminatı ödemeye mahkum ediyordu ve Avrupa'nın Yunanistan'ı mali kontrolüne almasına neden oluyordu.

Alman devletlerinin tüm itirazlarına rağmen, yenilen Yunanlılar işbirlikleri için Rus-Fransız ittifakının adayı olan Prens George'un, İsviçreli Droz ve Bâbıâli tarafından aday gösterilen Karatheodori'ye karşı adanın valisi olarak atanması ile ödüllendirildiler. Almanlar ve Avusturyalılar, bu tedbire protesto mahiyetinde olmak üzere, derhal ülkeyi terk ettiler.

Gerek Yunanlılar, gerekse Müslümanlar 1898 yılında yeni bir katliamdan sonra öylesine çileden çıkmışlardı ki, Kandiye İngiliz gemileri tarafından top ateşine tutulmak zorunda kaldı. Buna rağmen, Türk birlikleri aynı yıl içinde Fransızlar tarafından adayı terk etmeye zorlandılar ve onlarla birlikte kalabalık bir Müslüman topluluğu da buradan göç etti. Hristiyanların ellerinden silahları alındı, birkaç sur yıkıldı ve Rusya'nın düşüncesine göre bayrağını Girit'te dalgalandırma hakkını çok zor muhafaza edecek Bâbıâli hiç dinlenmeden,

dört Avrupa devleti 1898 yılında Prens George'u vali olarak atadılar. George tam üç kez onaylandı. Ama Yunan kral hanedanı veliahtı Prens George öylesine beceriksiz bir siyaset yürütüyordu ki, aynı Avrupa devletleri tarafından 1906 yılında tekrar geri çağrılmak zorunda kaldı. Halefi olan Rum asıllı siyasetçi Aleksander Zaimi (1910 yılına kadar) huzuru tekrar sağlamayı başardı. 1908 yılının yaz aylarında, yeni milli bir ordu ve yeni bir zabıta teşkilatı oluşturulduktan sonra Avrupa devletleri adadan birliklerini çektiler.

Girit çok geçmeden Yunanistan'la birleşmenin bir işareti olarak Yunan bayrağını göndere çeken - ki bu bayrak 1909 yılının Temmuz ayında tekrar adaya gelen Avrupa gemilerinin top ateşleri altında indirildi -Yunan pullarını yürürlüğe sokan, Kral George adına Yunan yasalarına göre mahkeme kararları çıkartan, Yunan jandarmalar kullanan, hatta Yunanistan anayasasının revizyonunu ele alan Yunan anayasacıların çalışmalarına katılmak üzere, daha sonra 1912 tarihinde olduğu gibi, Atina'ya temsilci göndermeyi düşünen ihtilalci meclisin eline geçti.

Atina'da o dönemde Girit meselesinin o güne kadarki yöneticisi Venizelos, çökmüş siyasî hayatın ıslahatçısı, hanedanın kurtarıcısı, yeni ordunun yaratıcısı ve maliye sisteminin düzenleyicisi olarak ortaya çıkmıştı.

Bu son olaylar ise Osmanlı Tarihi'nin bundan sonraki bölümüne aittir.

18. yüzyılın sonunda Polonyalı gezgin Mikoşa:

"Ermeniler, Türklerden herhangi bir başka milletten daha fazla saygı görüyorlar. Ayrıca Rumlardan çok daha fazla inanç özgürlüğüne sahipler", diye yazıyor, bunların "eski geleneklerini" tamamen unuttuklarını ifade ediyor ve "hiçbir şekilde eskiden ne olduklarını düşünmüyorlar ... Ruhları, ihtilal planları yapabilecek durumda değil ... Hatta Osmanlı Devleti sonuna yaklaşıyor denmesine bile tahammülleri yok" diye bir de açıklama ekliyordu.

Sadece Düzoğlu gibi zengin insanlar, ünlü bankerler olarak aralarından birkaçı, daha sonra servetlerine el konulması için II. Mahmud tarafından takibe alınıyorlardı. Bir süre sonra, dostları Mehmed Said Galib Paşa'nın devrilmesi üzerine, Ortodoks Ermenilerin ısrarları üzerine en fazla 20 bin Ermeni'den oluşan Katolik Ermeni Kilisesi'nin üyeleri, hem de kış ortalarında geldikleri şehirlere sürgüne gitmeye mahkum edildiler [1828]. Sekiz banker bu esnada diğer sayısız soydaşları ile birlikte Ankara'ya sürgün edildiler. Bu milletten bir Katolik'in barındırılması suç sayılıyordu. Bu takibata ancak Fransız Elçi Guillemont'un müdahalesi ile bir son veri ldi. Bundan sadece 30 yıl sonra Fransa İmparatoriçesi Eugenie, İstanbul'da Katolik Ermenilerin zengin kilisesinde ayine katılacaktı!

Ermeniler, 1860 yılında kendilerine milletin dinî lideri olan katolikosun yanı sıra iki idari komite ve 400 üyeden oluşan bir milli meclis kazandıracak bir anayasa talep ettiler ve Bâbıâli bu anayasayı [Ermeni Cemaatı Nizâmnâmesi] 17 Mart 1863 yılında onayladı. 1862 yılında dağlardaki imtiyazlı Zeytun bölgesi Ermenilerin özgürlüğü için savaşmaya başlamıştı bile . Ancak Ermenilere tanınan imtiyazlardan dolayı Kürtler ve memurlar daha uysal ve daha dürüst bir hâle gelmediler ve 1872 yılında dağlarda yaşayan Ermeniler kararlı bir biçimde tekrar silahlara sarı ldılar. Osmanlı-Rus savaşından önce Katolik Ermenilerin dinî lideri milletinin daha iyi bir muamele görmesini talep etti ve beklenen tedbirler alınmayınca, Ermeni asıllı bir general yönetiminde ülkeye akın eden Ruslara sempatilerini göstermekten çekinmediler ve bunun üzerine Müslüman unsurlar yine öç almaya kalktılar. Aralarından artık yeni Hamidiye askerleri de çıkan Kürtlerin akınları paşaların ya da vergi tahsildarlarının baskıları da eksik olmuyordu. İstanbul'da arz edilen şikâyetler sonuç getirmiyordu ve bir seferinde 40 bin Ermeni aile birden Rusya'ya göç etti.

Böylece Ermeni meselesi de gündeme gelmiş oldu. Bâbıâli, Berlin Antlaşması ile Ermenilerin yaşadıktan bölgelerde, Avrupa'nın denetiminde ıslahatlar yapmayı taahhüt etmişti. Sultan II. Abdülhamid, ayrıca Kıbrıs Antlaşması (1881) sırasında, Asya'da İngilizlerin denetimine verilen ıslahatları bir an önce yerine getirmeyi vaat etti.

Yaklaşık 800 bin civarındaki Ermeni, Kürtlere ve Çerkeslere karşı korunacaklardı - Berlin Antlaşması'nin 61. maddesinin kesin hükmü bu idi.

Ermeni liderleri, Doğu Rumeli'deki gibi bir vali, seçimle göreve getirilmiş bir meclis, Avrupalı bir subayın emrinde zabıtalar, 1876 yılında çıkartılan nizâmnâmeler uyarınca ülkenin ihtiyaçlarına uygun olarak düzenlenmiş bir toprak vergisi ve Ermenice'nin resmi dil kabul edilmesini istiyorlardı. Asya'daki Hristiyanlar ve Müslümanlar için sadece huzur ve düzen isteyen İngiltere, mahkemelerde Avrupalı üyelerin de bulunmasını istiyordu ve Bâbıâli, müfettişleri ve mali müşavirleri sadece Avrupa'dan alıyordu. İngiliz filosunun İzmir önlerindeki güç gösterisi, sadece Bâbıâli'nin her zamanki gibi işbirliğinde ciddi olduğuna dair vaatlerini tekrarlamasını sağladı. Nihayet tüm bu projelerin ve müzakerelerin sonucu olarak, jandarmaları olan ve idarecilerini seçimle başa getirecek cemaatlerin oluşturulmasını ve sıkça görülen suçlar için daimi bir yargıçlar heyetinin kurulmasına dair yeni bir nizâmnâme hazırlandı. Londra kabinesinin Türk düşmanı başkanı Gladstone bile bundan daha öteye gidemedi. Aslında Asya'da iyi bir idare isterken, hangi taleplerde bulunacağını kendisi de bilmiyordu, zira iyi bir idare için sadece başka idareciler değil, başka Kürtler ve başka
fifi
Ermeniler de gerekiyordu ve bunların birkaç yıl içinde ortaya çıkması mümkün değildi . O dönemde ayrıca namlı Maliye Nâzın Agop Efendi gibi birçok memur Enııeni asıllı idi, hatta kimileri Sultan Abdülhamid'in simasında bile Ermeni kökeninin izlerini görüyordu .

Tüm bunlara rağmen ne Enııeniler, ne de Müslümanlar gerekli barışçıl düşünceleri göstenniyorlardı. Batı'da Nazarbey gibi, komiteler kuran umutlu gençler eski Ermeni anavatanının kurtuluşu için çalışırken Mehitaristler Venedik ve Viyana'da Ermeni halkın geleceğini kültürel zeminde güvence altına almaya çalışıyorlardı. Samuel Murad, Paris'te de bir okul açmıştı, ama bu okul daha sonra zorla Roıııa'ya nakledildi .

Rusya, Ermeni Kilisesi'nin, Ermeni kültürünün ve Ermeni dilinin yok edilmesi yönünde her zamanki gibi acımasız ve merhametsizce faaliyetlerde bulunduğu sırada , aslında Türk dostu olan Ermeni Patriği 1890 yılında memurların sürekli olarak göz yumdukları Kürt saldırılarından şikâyet etmeye başlamıştı. Aynı yıl içinde Müslümanlar ve Hristiyanlar Erzurum sokaklarında birbirleri ile savaşıyorlardı ve aynı dönemde İstanbul'daki Ermeniler, Babıâli'den kararlı bir şekilde kendi milletleri için imtiyazları istemesi için Katolik Ermenilerin lideri olan katolikosa baskı yapıyorlardı. Avrupa devletlerinin dikkatini çekmek amacı ile Kumkapı Kilisesi'nde büyük bir gösteri yapıldı ve bunu devlete ihanet davaları izledi . Gizli "Troşak" komitesinin - diğeri "Hınçak" komitesi idi - Rusya'dan gelen bazı Ermeni liderlerinin, Rus nihilistleri örnek alarak, kanlı olayların meydana gelmesi için halkı kışkırtıp, Müslümanların buna misilleme yapmasına neden olarak, aslında Rusların çıkarları için faaliyet gösterdikleri inkâr edilemez. Rus Çarı'nın yönetimi altında milli varlıkları hâlâ tehdit altında olan , ama en azından büyük kitleler hâlinde öldürülmeyen 2 milyon Ermeni'nin gördüğü muamele yine de Türkiye'de yaşanan olaylar karşısında hafif olarak kabul edilebilir. Bu radikaller arasında bile Rusların muhtemel bir müdahalesinden bahseden parayla beslenen adamlar vardı .

1893 yılında kavgalar Anadolu'ya sıçradı. Tıpkı 1894 yılında Kayseri'deki komplodan sonra olduğu gibi, ihtilalcilerin Zeytun'daki gibi zorbalıklarla hüküm sürdükleri Sason'da vergilerin Osmanlı Devleti'ne ödenmesi reddedildi ve buraya gelen askerler aralarında Ermenilerin ezelî düşmanlan olan Kürt başıbozukları da bulunuyordu, hiçbir zorbalıktan çekinmediler: 30 köy yakıldı ve halk öldürüldü. Cenevre'de tıp okumuş olan Hampartsun Boyacıyan'ın ayaklanması ile 1894 yılında resmi makamların eline Sason Dağlan'nda ve Diyarbakır'a kadar Müşir Zeki Paşa emrindeki askerleri mazur göstermek için bir mazeret geçmiş oldu. Ermeni piskoposları tutuklandı ve Ermeni Patriği makamından çekildi.

Bu olayların ışığı altında elçiler, Muş'ta milletlerarası bir istatistik gerçekleştirildikten sonra, Ermeni eyalederine yeni bir rejim getirmek için 1895 yılının Mayıs ayında bir araya geldiler. İstanbul'da bir komisyon tarafından atanacak her iki mezhepten memurlar talep ettiler. Ayrıca zabıta teşkilatı ıslah edilecek ve Kürtlerin otlakları sınırlandırılacaktı. Ama Bâbıâli, bu önerileri kabul etmekte tereddüt ediyordu. Birkaç ay sonra, aynı yılın Ağustos ayında, Amasya çarşısı yandı. Ermeniler, kendilerini 30 Eylül'de İstanbul'da hükümetin olağanüstü tedbirlerine karşı büyük bir gösteri yapabilecek ve Hamidiye askerlerinin lağvedilmesini ve Avrupa tarafından tanınan bir valinin atanmasını talep edebilecek kadar güçlü ve güvende hissediyorlardı .

Düzen tekrar sağlandıktan sonra ise birçok masum öldürüldü ve çok geçmeden Anadolu'da katliamlar başladı:

Trabzon, Erzurum, Erzincan, Kayseri, Bitlis ve Bayburoya, Müşir Sadeddin Paşa'nın gözleri önünde Mardin, Malatya, Sivas, Van, Diyarbakır, Samsun ve Urfa'da . Lübnan'da yaşanan olaylar böylece bundan haberi olmayan Avrupa'nın burnunun dibinde tekrarlanıyordu. Bu esnada ölen Ermelerin sayısı 30 bin kadar tahmin edilmekte idi . Tıpkı 1860 yılında Suriye Dağlarında olduğu gibi, burada da fanatik halkın yanı sıra, ordu ve memurlar da bu kanlı olaylara katılmışlardı. Olaylar 1896 yılında da devam etti.

Ancak İngiltere'nin katil Kürtlere müdahale teşebbüsü, ticarî menfaatlerinin ön plana çıktığı bir dönemde soğukkanlı hareket eden Avrupa'da kendine yandaş bulamadı. Rusya, Ermenilerden nefret ediyordu. Hanotaux yönetimindeki Fransa, bu önemli müttefikine katılıyordu. Altı Avrupa devletin Kasım ayındaki müdahaleleri ciddi sonuçlar doğurmadığı gibi, Babıâli'nin de İstanbul önlerindeki "elçilik gemilerinin" iki katına çıkartılmasına karşı mücadelesi de başarısız oldu, ama gemilerin çoğaltılmasından daha sonra vazgeçildi . ihtilalcilerin yeni bir hareketi 1896 yılının Haziran ayında Van'da olaylann çıkmasına neden oldu . Burada Ermeni karargâhı ateşe verildi, ingiltere konsolosu kalabalığa ateş açmak zorunda kaldı. 10 bin kişi öldü ve Van'ın çevresi Kürtlerin ganimeti hâline geldi. Tüm bunlara sessiz kalmayı reddeden asi düşünceli Ermeni Patriği İzmirliyan makamından çekilmek zorunda kaldı. İstanbul'daki Ermeniler, Osmanlı Bankası'm ele geçirip, yok ederek intikam almak istediler, ama planladıkları suikast ihanete uğradı ve 27 Ağustos - 28 Ağustos tarihleri arasında İstanbul'daki Ermeniler takip edilerek, idam edildiler. Başkentin avam takımı bu zavallı çalışkan insanları korkulacak birer rakip gibi görmüştü . Ölüm sahneleri bir gün bir gece sürdü. 20 Ekim 1895 tarihli imtiyaz belgesini bizzat onaylayan II. Abdülhamid'in bu sefer, kendi emretmemiş olsa bile, bu kıyıma göz yumduğu kesindi. Sokakta rastlanan her Ermeni'nin sokak ortasında öldürülmesine izin veriliyordu. Beklendiği üzere, bu barbarlık Asya'da büyük bir yankı uyandırdı. Öldürülmeyenler genelde ya Müslümanlığı kabul ediyorlardı, ya da malını mülkünü kaybediyordu . Bütün Avrupa devletleri arasında bir tek ikinci konsolosu Cidde'de kısa bir süre önce bir fanatiğin cinayetine kurban giden88 İngiltere tehdit edici bir tutum aldı ve tahtını kaybedebileceğini ileri sürerek, II. Abdülhamid'e başvurdu . Daha sonra Adana ve Tokat'ta (1897) cinayetler işlendi ve cevap olarak İstanbul'da bombalama olayları meydana geldi.

1895 yılının Ekim ayında uygulanan ve Hristiyan vali muavinlerinin, Hristiyan memurların ve adliye müfettişlerinin, hatta bekçilerin atanmasını, âşâr vergisinin köylere icara verilmesini, Kürtlerin otlaklarının sınırlandırılması ve kontrol komisyonu ile bağlantı hâlinde olacak elçiliklerin kurulmasını öngören ıslahatlar, tüm bunlardan sonra da yürürlükte kaldı. Huzurun tekrar sağlanması ise mümkün görünmüyordu. Tıpkı eskisi gibi Kürtler ve Ermeniler karşı karşıya gelmişlerdi ve hükümet onlara karşı çaresizdi ve kimi zaman da onlardan çekiniyordu. 1899 yılında yeni mücadeleler başladı. Aynı dönemde Sisam Adası'nda protesto gösterileri ve huzursuzluklar gündemi belirliyordu. Ancak adaya Yunan Prensi Nikola'nın vali olarak atanması ile sonuçlanması beklenen ayaklanma gerçekleşmedi . Başpiskopos (Arşivek) dışında 39 üyeden oluşan meclisin - bu arada prensin etrafında dört bakan bulunuyordu - görev süresi, 1899 yılında iki yıl olarak belirlendi. Bu arada Sisam Adası kuralsız ve partizanlık hırsından dolayı parça parça olmuş, çağdaş Yunan "demokrasisinin" tam bir yansımasıdır.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir