Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Kırım Savaşı ve Sonuçları

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Kırım Savaşı ve Sonuçları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Ağu 2011, 17:52

KIRIM SAVAŞI VE SONUÇLARI

İngiltere'nin bugüne kadar Rusya'nın İstanbul'a hakim olma heveslerini sürekli olarak denetlemesinin ve bunlarla mücadele etmesinin sebebi, sadece I. Nikola'nın anladığı anlamdaki Rus siyasetine tamamen zıt olan siyasî bir fikir değil, öncelikle yeni örf ve adetlerin ve modaların uygulanması, mahalli imalathanenin ve ticaretin çökmesi ve Bulgaristan, Anadolu ve Suriye'deki eski tip fabrikaların iflası sebebiyle günden güne daha da önemli bir hâle gelen ticarî menfaatlerdi4. Müşavir Paşa olarak görev yapan tenkitlerini sert bir şekilde dile getiren Slave ve selefi Walker dışında, ingilizler siyasî ve ekonomik ıslahatların yerine getirilmesine pek katılmıyorlardı. Fransızlar ise aksine tüm yeni mevkilerde görülüyorlardı: Askerî, tıp, veterinerlik ve ziraat okullarında öğretmen olarak, girişimci ve mühendis olarak, vs. - Fransız Borel, Meriç Nehri'ni gemilere açmak ve Enez Limanını buna uygun hâle getirmek için planlar yapmıştı . Ancak 23 Kasım 1838 tarihinde Fransa ile imzalanan antlaşmaya, tüm Doğuluların moda olan ürünler üreten Fransız fabrikalarının ürünlerine gösterdikleri rağbete ve Fransız posta idaresinin ve Rostand şirketinin buharlı gemileri ile Marsilya ile bağlantılara rağmen, Fransa'nın ticaret hacmi 1789-1850 yılları arasında gerek ingiltere'nin, gerekse Avusturya'nın Venedik'in yerini tamamen alan Trieste üzerinden yaptıkları ticaret yüzünden 3/5 oranında bir kayba uğramıştı.

Fransa, 1846 yılında sadece 24 milyon 989 bin Frank değerinde mal ihraç ederken, 52 milyon 867 bin Frank değerinde Doğu malları satın aldı. ingiltere'nin Türkiye'den ithalatı o dönemde sadece 30 milyon Frank tutarındayken, sadece Osmanlı Devleti'ne ihraç ettiği malların değeri 58 milyon Frank ve Osmanlı topraklarından geçirilerek iran'a gönderilen malların değeri 50 milyon Frank'tı. Beklenmedik bir şekilde yüksek meblağlar tutan Avusturya'nın ticareti, yani 26 milyon 153 bin Frank ihracat karşılığında Türkiye'den 42 milyon 600 bin Frank ithalatı ve Rusya'nın çok daha zayıf ticarî ilişkileri, yani 22 milyon 360 bin Frank ihracat karşılığında 17 milyon 72 bin Frank ithalatı ile kıyaslandığında, ingiltere özellikle pamuklu ve yünlük kumaşlar, Sheffield çeliği, Glasgow ve Manchester kupaları, kömür, makine, cam eşya ve şeker açısından Doğu'nun ticarî sömürgesinde aslan payını elinde tutuyordu . Zamanın ihtiyaçlarına artık cevap veremeyecek durumda olan eski ticaret şirketi onlarca yıl önce tasfiye edilmişti. Buna karşın ingiliz tüccarların girişimciliği gün geçtikçe daha da güçleniyordu. ingiliz "Yarımadalar ve Orient Kumpanyası şirketinin gemileri istanbul ve izmir ile Southampton ve Liverpool arasında sürekli bir irtibat sağlıyordu ve Tahran, Erzurum ve Trabzon üzerinden giden kervanlardaki mal alışverişindeki payı daha düşük de olsa, iskenderun Limanı üzerinden Halep ticaretinde ve Bağdat, Şam ve Beyrut'taki ticaretinde ingilizler yine en büyük paya sahiptiler. Süveyş derbendinde bir Fransız şirketi tarafından bir kanal açılmasını engelleyen ingilizler ayrıca Mısır üzerinden Hindistan ile ticaretlerini faal durumda tutuyorlardı .

ingiltere işte bu yüzden Rusları, sadece fabrikaların kurucusu veya yeni bir ticaret döneminin öncüsü olarak da olsa, herhangi bir zamanda Haliç'te görme fikrinden bu kadar nefret ediyordu. White, nihai Osmanlı-Rus savaşından kısa bir süre önce şöyle yazmıştı: "istanbul ve etrafındaki denizler şu anda mevcut olanın dışında veya gelecekte oluşacak bir devletin eline geçecek olursa, Britanya'nın menfaatleri büyük zarar görür. Sadece ticaretimiz sekteye uğramış ve Doğu'daki siyasî itibarımız yerle bir olmakla kalmayıp, donanmamızı bugün Haliç'teki tarafsız donanmaya eşit bir seviyeye getirmek zorunda kalacağımızdan, donanma masraflarımız da önemli ölçüde artacaktır." Aslında bu ifadenin temelinde yine Chathman'ın 1839 yılındaki ifadesi ile aynı düşünceler yatıyordu: "Ben Osmanlı imparatorluğu'nun varlığını sürdürmesi ingiltere için hayati önem taşıyan bir zorunluluk olmadığını söyleyen hiç kimseyle konuşmam."

Diğer taraftan Fransa ıslahadara girişmiş olan devlette kendisine uygun bir yapılanmayı; subaylarının, mühendislerinin, öğretmenlerinin ve siyasetçilerinin eserini korumak zorunda idi. Çok geçmeden (1851 sonu) III. Napoleon yönetiminde kurulan ve tüm barış vaatlerine ve "L"Empire c'est la paix" (imparatorluk barıştır) gibi güzel sözlere rağmen, sadece büyük bir zafer ve görkemli bir şan ile kendini haklı çıkarabilen Fransa imparatorluğu, I. Napoleon zamanında yürütülen siyasetin devamı olarak, Fransa'daki yeni oluşumları hor gören ve önceleri Napoleon'un imparatorluk ünvanına olumsuz bakan Rusya'dan , 1812 yılından kalma eski hesabı, Fransa imparatorluğu'nun işgali, parçalanmasının ve Bourbonların vesayetiyle küçük düşürülmesinin öcünü almak zorunda idi. Fransa imparatoru da "kendi ülkesinin çıkarlarından dolayı Türkiye'nin ömrünün uzatılması gerektiğine" inanıyordu . Fransızlar arasında o dönemin Türkiye'sini en iyi bilenlerden biri olan Ubicini, sanki bir kehanette bulunuyormuş gibi, Abdülmecid tarafından modernleştirilen devletin, kendini yetâ bir istilaya karşı savunmak için savaşmak zorunda kaldığı takdirde "savaş alanında yalnız kalmayacağını" yazıyordu.

Yeni Türkiye'yi o dönemde ziyaret eden bir Fransız ise "Rusya, diplomasisi ile zaferi kazanmadan silahla fethe girişmez", diyordu. Bu sefer de Rus diplomatların baskı altındaki Hristiyan tebaa lehine verilen basit bir notadan, özel bir görevle buraya gönderilen başyaverin getirdiği ültimatoma kadar faaliyetlerini artırmaları ile Çar I. Nikola'nın görüşüne göre, Sultan Abdülmecid döneminde iç karışıklıklar ve derinlerdeki anlaşmazlıklardan dolayı zayıflamış ve çürümekte olan Osmanlı Devleti'nin parçalanması ve haçın tekrar Ayasofya Cami'inin tepesine dikilmesi ile sonuçlanacak bir savaşın ilk işaretleri önceden veriliyordu. Türklerin Karadağ'daki savaşı, 1852 yılında Avusturya'nın, Rusları taklit edip, Leiningen Kontunu istanbul'a göndererek müdahalesi ve Fransa'nın Katolikler için mücadele edeceğinden emin olarak ortaya çıkan yeni Kutsal Yerler meselesi, şikâyetlerde ve taleplerde bulunmak için yeterince bahane yaratıyordu.

1810 yılından beri Kutsal Yerler Rum Ortodoksların elinde idi. Fransız gezgin Forbin, 1819 yılında Kudüs'un Latin kökenli krallarının mezar taşlarının yerinde olmadığını keşfetti. Yapılan bir açıklamada, mezar taşlarının çok daha önceleri, 1808 yılındaki yangında kayboldukları söyleniyordu. 1847 yılında Beytüllahim'de Hz. isa'nın beşiğinin yanında duran eski gümüş yıldız yok oldu ve suçlular olarak Rumlar gösterildi. Fransa'nın Doğu Akdeniz'deki nüfûzu artıp, kararlı bir şekilde hareket ederek, ikinci Mısır savaşında tamamen izole edilmiş olmasına ve himayesi altına aldığı Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'yı hiç de şerefli bir şekilde teslim etmemiş olmasına dair hatıraları silebileceğini düşününce , Katolik keşişler, Fransızlar, italyanlar ve ispanyollar bu güne kadar hep rüçhan hakkına sahip bulunan Rum Ortodokslara karşı Bâbıâli'ye başvurmaya başlamışlardı. Uzun bir aradan sonra, 1845 yılında ispanyol Valerga Kudüs Patrikliğine gelmişti . Gerçekten de daha iyi bir konuma sahip olmayı başardılar ve gitgide daha yoğun bir şekilde dinî hislerle yönetilen ve dindar aristokrasi tarafından desteklenen ikinci Fransa imparatorluğu'ndan parlak zaferler beklemeye başladılar.

Ortodokslar, Ermeniler, Kıptîler ve başka mezheplerle Kudüs ve Beytüllahim'deki Kutsal Mezar Kilisesi'ni ve Meryem Ana Mezarinın mülkiyetini paylaşan Katolik ruhbanlar, Sultan II. Süleyman'ın 1690 yılında kendilerine tanıdığı imtiyaza ve 1740 yılında yenilenen kapitülasyonlara dayanarak, Kutsal Yerlerin ve büyük yangından önce kendilerine ait olan yerlerin geri verilmesini talep ettiler .

Fransa'nın, himayesi altında Bore ve Kardinal Ferrieri'nin Ortodokslarla birleşme konusunda başansız geçen müzakerelerde bulundukları istanbul temsilcisi General Aupic, Filistin'deki dindaşlarının davasını bizzat üstlenmişti . iyi bir eğitim almış olup, Fransızlara yakınlığı ile tanınan dönemin Hariciye Nâzın Ali Paşa'nın cevabı, yıl sonuna kadar gelmeyince bir inceleme komisyonu önerisi getirildi . Avusturya elçisinin kıskançlıktan dolayı desteklediği Aupic, 1851 yılının Ocak ve Şubat aylannda Bâbıâli'ye tehditvâri bir biçimde kapitülasyonları 1740 tarihindeki son ve diplomatik açıdan geçerli hali ile tanımaya ve yerine getirmeye razı olup olmadığını sordurdu. Fransa ile her türlü anlaşmazlıktan kaçınan, ancak Rusya ile savaş çıkmasını da önlemeye çalışan Ali Paşa'nın cevabı yine gecikti.

Nihayet Avusturya diplomasisi daha yumuşak bir davranış sergilemesine rağmen, müdahale etmek zorunda kaldı. Tüm bunlara rağmen, Louis Napoleon'un Fransa imparatorluğu'nu ilan etmeye hazırlandığı ve bunun için dindar muhafazakârların desteğine ihtiyaç duyduğu Fransa, Aupic'in istanbul'dan ayrılışından ve halefi Kont Lavalette'nin gelişinden sonra da ortaya attığı Kutsal Yerler meselesinde aynı sistemi sürdürüyordu. Mayıs ayında yeni elçi Lavalette, Bâbıâli'ye tekrar 1740 tarihli kapitülasyonların tanınmasına ilişkin sorusunu tekrarladı. Bu sefer - karma da olsa - bir denetim komisyonu sadece onaylanmakla kalmayıp, talep edildi. Müslümanların bu komisyondaki tek temsilcisi Divân'ın baş tercümanı, Rum Ortodoks Patriği'nin temsilcisi Logofet Aristarşi, Fransa'nın da biri Kudüs konsolosu ile diğeri istanbul'daki elçiliğin tercümanı olmak üzere iki temsilcisi vardı.

Komisyonun hayli ilerleyen çalışmaları bu sefer Rus Çarı'nın itirazı ile sekteye uğradı. Ekim ayında teslim edilen şahsi bir mektubunda Çar I. Nikola, himayesindeki Ortodoksların statükosuna karşı her türlü ihlale itiraz ediyordu. Karma komisyon, yerine sadece Türklerden, müşirlerden ve kadıaskerlerden oluşan yeni bir heyet getirilmek üzere derhal tasfiye edildi. Lavalette, önceki kararın geri çekilmesine şiddede itiraz ederek, son tarih olarak Aralık sonunu gösterdi ve Bâbıâli ile ilişkilerini keseceğini açıkladı, ama boşuna. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa 26 Ocak 1852 tarihinde görevinden ayrıldı ve yerine Mehmed Emin Rauf Paşa getirildi A Sultan Abdülmecid, 10 Şubat'ta babasının "dostu" ve devletin koruyucusu olan Rus Çarı'na talepleri yerine getirdiğini bildirdi. Aynı zamanda Fransa'ya da 9 Şubat'ta Katoliklere Beytüllahim Kilisesi'nin ana kapısının anahtarının verileceği - o güne kadar yan kapıyı kullanıyorlardı - ve ayinlerini Meryem Ana'nın Mezarinın yanında bulunan kilisede yapmaya yetkili olacakları vaat edildi. Buna karşılık Ortodokslar, tıpkı o güne kadar bunu yapmaya yegâne yetkili Katolikler gibi, Müslümanlar için bir minberin de bulunduğu Miracı Nebi Kilisesi'ne yılda bir kez ayak basıp, burada ayinlerini yapabileceklerdi.

Rusya böyle küçük bir başarı ile tatmin olmadı ve Bâbıâli'nin şartların kabul edildiğini resmi bir fermânla ilan etmesini istedi. 8 Şubat 1852 tarihinde çıkartılan bir fermânla bu isteği de yerine getirildi. Bir gün önce tatil yapmak üzere Paris'e yola çıkan Fransız elçi Lavalette Temmuz ayında geri döndü ve çok geçmeden Katolik olarak gidişatından hiç hoşlanmadığı bu meselenin düzenlenmesinin ne kadar önemli olduğunu anladı. Bu diplomatik şartlar altında Reşid Paşa da görevinden ayrıldı ve 5 Ağustos'ta [1852] yerine Âlî Paşa getirildi . Eylül ayında Beylikçi Afif Bey, herhangi bir taşkınlığa sebebiyet vermemek için Kudüs Patriği'ne fermânı gizlice teslim etmek üzere Kudüs'e geldi. Ancak Kudüs Patriği Rus konsolosu ile haberleşerek, bu olayı Ortodoks Kilisesi'nin büyük bir törenine çevirdi. Katolik keşişler ise burada görevli komiser tarafından alenen azarlandılar . Ortodokslar, fermânın törenle okunmasını istediler, ama bu istekleri kabul görmedi.

Bunun üzerine ana kapının anahtarlarını vermeyi reddettiklerinde, Hariciye Nâzın Fuad Paşa - Damad Mehmed Ali Paşa, 3 Ekim'den beri sadrazamlık görevini yürütüyordu - Fransa'ya taahhüt edilen yükümlülüklerin bu şekilde ihlaline izin veremeyeceği cevabını verdi. Yumuşak başlı Elçi Titov yeni Elçi Oserov ile değiştirildi. Elçi Oserov derhal Küçük Kaynarca Antlaşması'nın 7. maddesi'nde iki değişik anlama da gelebilen sözlerle Rusya'ya Osmanlı imparatorluğu'nda dindaşları lehine belirsiz bir müdahele hakkını veren hükümleri öne sürdü. Güya böyle bir hüküm olmamış olsa idi Bâbıâli Rusya'ya karşı "Hristiyan dinini", yani Ortodoks mezhebini koruma yükümlülüğünü üstlenmemiş ve bu devletin elçisine istanbul'da himayesi altında bulunan Rum reaya için yeni bir kilise kurma hakkını tanımamış olurdu. Rus diplomasisi zaten her zaman "antlaşmalara dayanarak" Ortodoks mezhebine mensup Hristiyan reayanın tarafını tutuyordu.

Sultan Abdülmecid, 15 Şubat'ta fermânın Kudüs'te resmen okunmasına izin vererek, olaya bizzat müdahale etti. O dönemlerde yeni imparatorluğu'n kuruluşu ile meşgul olup, Cumhuriyetçilerin her an saldırısına hazır olan ve Rus Çarı'nı çok daha fazla incitmek istemeyen Fransa, bu sefer de suskun kaldı, hatta Petersburg'daki elçisine olayları Rus bakanlar ile mümkün olduğunca barışçıl bir şekilde çözmeye çalışmasını tavsiye edecek kadar ileri gitti . Dış siyasette Aberdeen tarafından yönetilen ve savaş karşıtı olduğunu belirten ingiltere de aynı tavsiyelerde bulundu43. Çar I. Nikola oyunu kazanmış gibi görünüyordu ve Fransa'nın içinde bulunduğu zorlukları, sadece tek bir mezhebin değil, Osmanlı Devleti'nde aynı inancı paylaşan tüm tebaanın hamisi olarak ortaya çıkmak için kullandı. Ayrıca düşmanın Zabliyak'a saldırısından sonra 1852 yılının Aralık ayında büyük bir ordu ile dağlara kadar ilerleyen Ömer Paşa'nın, Prens Danilo'nun yakın geçmişte çarın misafiri olarak Petersburg'da bulunmuş olan Karadağlılarına karşı amansız davranışları, Rus hükümdarını ezelî düşmanına karşı saldırıya geçmeye kışkırtıyordu.

Rus Çarı tabii ki Türkiye'deki tüm devlet ileri gelenlerinin Ruslara düşmanca tutumları ve Müslüman avam takımının cüretkâr ve doymak bilmeyen "Moskof'a" karşı olan nefretlerinden dolayı ortaya çıkabilecek kararlı bir direnişi de hesaba katmıştı: Bu durumda "hasta adam" diye nitelediği Osmanlı Devleti'ne son darbeyi vuracaktı. Fransa, siyasî krizi ile o kadar meşguldü ki, önemli bir rakip sayılmazdı. Zaten Fransa'nın Dışişleri Bakanı Drouyn de Lhuys da daha yakın zamanda o güne kadar savunduğu hakların göreceliğinden bahsetmemiş miydi! Avusturya, 1848 yılında Rusya tarafından kurtarıldığından beri Rusların dümen suyundan gidiyordu ve Türkiye'nin muhtemel bir paylaşımı için Rus Çarı ile daha 1833 yılında bir antlaşma yapmıştı. Rus Çarı'nın Prusya'daki akrabası ise Avrupa devletleri arasında en gelişmiş güç olan Rusya'nın himayesinde bir devletin hükümdarı gibi idi. Geriye bir tek 1852 yılında arabuluculuk rolünü üsdenmek isteyen ingiltere kalıyordu.

Çar I. Nikola Ocak/Şubat 1853 tarihinde ingiltere elçisi Hamilton Seymour'a da Türkiye'nin paylaşılmasına dair bir teklif götürdü : Rusya için - sadece "hami" olarak - Romanya, Sırbistan ve Bulgaristan'ı isterken, kuzeni olan ingiliz Kralı'na Kandiye, Mısır, vs. gibi yerler düşecekti, istanbul serbest liman olacaktı! ingiltere'nin ancak 9 Şubat'ta hazırlanan olumsuz cevabı Londra'dan gelmeden önce, Başyaver Mençikov'un istanbul'a gönderilmesine karar verildi. Mençikov, yanında aralarında Karadeniz donanmasının komutanı Korinlev'in de bulunduğu amirallerden, generallerden ve diplomatlardan oluşan görkemli bir maiyetle 28 Şubat'ta Rus donanmasının "Donnerer" adlı buharlı gemisi ile istanbul'a geldi.

Beş gün süre tanıyan ve Avusturya birliklerinin Ban Yelacih komutasında Bosna'ya akın edeceklerine dair tehditte bulunan Leiningen'in talepleri, Klek ve Suttorina bölgesinin ilhakı ve Draç'ın serbest liman hâline getirilmesi hariç olmak üzere, 11 gün önce zaten kabul edilmişti. Buna göre Karadağlılar barışa, hallerinden hoşnut olmayan Bosnalılar imtiyazlara ve Avusturya tebaa tazminata sahip oluyordu ve Türkler bu sayede Rus Çarı'nın endişe ile bekledikleri müdahalesini engellemiş oluyorlardı. Mençikov artık daha cüretkâr olmak ve daha büyük tavizler istemek zorunda kalıyordu, özellikle de Çariçe II. Katerina'dan beri Rus himayesinde yaşayan Karadağlıların bu sefer Avusturya'nın oldukça kararlı itirazlan sayesinde kurtulmuş olduklarına bakılırsa.

Böylece Mençikov doğrudan günlük kıyafederi içinde, ama özel bir görüşme talep etmek üzere Sultan Abdülmecid'in eniştesi, Sadrazam Damad Mehmed Ali Paşa'nın huzuruna çıktı. Talimatlarına uygun olarak, alenen "hain bir bakan" (ministre fallacieux) olarak suçladığı Hariciye Nâzın Fuad Paşa'yı tamamen göz ardı ederek, derhal istifa etmeye zorladı ve dört gün sonra yerine tarafsız olarak nitelediği Rıfat Paşa'nın getirilmesini sağladı. Cüretkâr Rus, sadrazamı da devirebilmeyi umuyordu ve onun yerine geçecek adayı, II. Mahmud'un dul eşinin sırdaşı olup, Hünkâr iskelesi Antlaşması'm imzalayan Koca Hüsrev Mehmed Paşa olmasa bile, bir yıl önce Nisan ayında görevinden çekilen, ancak ingilizlerin en iyi dostları olarak niteledikleri Mustafa Reşid Paşa idi : Büyük bir nüfûza sahip Rum Aristarşi ve Vogoridi bu yönde çalışmalar yapıyorlardı. Ancak, Osmanlı Devleti'nin küçük düşürülmesine göz yummaktansa altın, gümüş ve mücevherleri satmayı yeğleyeceğini söyleyen Damad Mehmed Ali Paşa'nın konumu çok güçlü idi. Mençikov'un taleplerinin reddedilmesini sağlamak için Mehmed Rüşdü Paşa ile birleşti ve muhtemel bir savaş ilanı hâlinde hazır bekleyen bir ordu ile derhal savunmaya geçebilmek için gerekli tüm tedbirler alındı.

Olağanüstü elçi, 8 Mart'ta Sultan Abdülmecid'in huzuruna kabul edildi, ama taleplerini ancak 16 Mart'ta dile getirdi. Bâbıâli'nin son tedbirlerinden dolayı dinî ve şahsi hisleri derinden yaralanan Rus Çarı, Osmanlı Sultaninin bir yıl önce bizzat verdiği vaatlerin yerine getirilmesini ve gelecek için teminat verilmesini istiyordu. Ancak sır dolu sis perdesi çok geçmeden iyice kalktı ve Türkler kendilerini birdenbire tıpkı Akkirman Antlaşması gibi yeni bir antlaşmanın (sened) önünde buluverdiler. Bu antlaşma sayesinde "Russo-Grek" Ortodoks mezhebinin tüm mensupları ileride rakiplerine verilecek tüm imtiyazlara aynen sahip olacaklardı. Ruslar, Osmanlı imparatorluğu'nun her yerinde dindaşlarının kabul edilmiş ve savunucuları olarak
hareket etmeye ve Kudüs'te milletlerinin hacıları için bir kilise ve bir hastane kurmaya yetkili olacaklardı. Mençikov tüm bunların yanı sıra ayrıca Rus Çarı'nın himayesinde bulunan mezhebin keyfi azillerden dolayı onurunun küçük düşürülmesini engellemek için, Rum Ortodoks patriklerinin ömür boyu görev yapacak şekilde atanması gerektiğinden bahsediyordu .

Bâbıâli, oldukça hassas bir duruma dönüşen bu olayı, özellikle de Mençikov'un yeni gizli şartlardan ve Rusya'nın resmen Rum Ortodoks Kilisesi'nin hamisi olarak kabul edilmesi gerektiğinden söz etmeye başlamasını - ki böyle bir durumda 400 bin kişiden oluşan Rus birlikleri Osmanlı Devleti'ni Batılı devletlere karşı savunacaktı - boyun eğerek halletmekte acele etmiyordu. Yakın zamanda gelmesi muhtemel olan Fransız donanmasının Çanakkale Boğazı'na geleceğine dair tehdidini dikkatsiz bir şekilde biraz erken savurduğu için istanbul'dan ayrılan Lavalette'nin gidişinden ve ingiliz Albay Rose'nin Amiral Dunda'nın gemilerini Malta'dan Türk sularına getirmeye çalışması Rusya tarafından kınandıktan sonra, Türk tarafı kolay açıklanabilir bir sabırsızlıkla yeni Batılı elçilerin gelmesini bekledi. Doğu'daki durumları çok iyi bilen Stratford Canning ve de Lacour Nisan ayı başlarında istanbul'a geldiler65. Aynı dönemde etrafı romantik müşavirler ve sıcakkanlı "vatanseverler" ile sarılı Kral Otto'nun kendi mütevazı şahsı altında Bizans imparatorluğumun tekrar canlandırılmasına dair hayaller kurduğu Atina yakınlarında Salamis önlerinde büyük bir Fransız filosu göründü. Fransa bu arada sınırda ve Sivastopol'da Rus askerî güçlerinin yoğun olarak toplanması konusunda Petersburg kabinesinden hesap sormuştu. Daha kış aylarında daha önce adı geçen elçi Stratford Canning'i istanbul'a göndermiş olan ingiltere'nin gemileri şimdilik Malta'da bekliyordu .

Mençikov, 19 Nisan'da bir nota teslim etti. Bu notada gerek eski Hariciye Nazırına, gerekse Osmanlı Sultanini bizzat kınamak üzere hakarete varan ifadeler kullanılmıştı ve Sultan Abdülmecid'in, Fuad Paşa'nın davranıştan sebebiyle "yüce dostluk görevlerine" ve bir "hükümdarın onuruna" yakışmayacak bir konuma getirildiği söyleniyordu. Mençikov yine teminat istiyordu, hem de "resmen bağlayıcı" olan ve "Bâbıâli'nin Hristiyan tebaanın çoğunluğu, Rusya ve nihayet çarın bizzat kendisi tarafından paylaşılan Ortodoks mezhebinin dokunulmazlığını" güvence altına alacak teminatlar . Bâbıâli'nin yükümlülükleri, "antlaşma yerine geçecek bir belgede" toplanacaktı. Olağanüstü elçi ise şimdilik sadece Kutsal Yerler meselesi ile ilgileniyordu: Rum Ortodokslar için Getsemane Mağarası'nda rüçhan hakkını, Kutsal Mezarın kubbesinin "Rum Ortodoks Patriğinin katılımını sağlayarak, ancak başka bir mezhep temsilcisinin müdahalesi olmadan" Osmanlı Devleti tarafından tamirini ve kilisenin bitişiğinde bulunan, ancak aslında içinde binalar bulunan bir bahçe olan haremin, teknik açıdan mümkün olması hâlinde yıkılmasını istiyordu. Fermân ve hatt-ı şerifin yanında, "Kudüs'teki diğer mezheplerin katılımı olsun veya olmasın", "Şark Kilisesindeki Rum-Rus-Katolik (tıpkı eskiden olduğu gibi ilginç bir tanımlama) ayinlerine ait imtiyazların" muhafaza edileceğine dair bir senedin hazırlanmasını talep ediyordu . Rus elçisi ayrıca hiçbir surette Osmanlı Sultaninin diğer devletler ile ilişkileri için oldukça önemli olan "siyasî tavizler" istemediğini açıklıyordu!

Bâbıâli, zeki bir şahsiyet olan Canning'in de katılımı ile Rusya'yı Kutsal Mezarlar konusunda tam anlamıyla tatmin etti: Mayıs ayı başlarında, Kutsal Mezar Kilisesi'nin bitişiğinde hastane ve ibadet yeri olarak kullanılan binalar meselesi gibi birkaç küçük ayrıntı hariç olmak üzere, Mençikov'un talepleri yönünde iki fermân çıkartıldı . Mençikov'a bu fermânla ayrıca Katoliklere verilen Beytüllahim Kilisesi anahtarlannın, onlara kilisenin içinde sahiplik iddiasıyla veya görevli rahip olarak hareket etme ya da Katolik bir kapıcı tayin etme yetkisi değil, sadece kiliseden geçerek mağaraya gitme yetkisi verdiği açıklandı. Gümüş yıldız ise sadece "Osmanlı Sultaninin Hristiyan milletine bir hatırası" olarak kabul edilecekti. Ayrıca Meryem Ana Mezarının yanındaki kilisede önce Rum Ortodokslar, en son da Katolikler ayinlerini yapacaklardı .

Mençikov tüm bunlara rağmen senedin hazırlanmasında direniyordu. Bu görevinin esas noktası idi ve Rus Çarı kısa bir süre önce bu konuda yeniden bir yazı yazmıştı. Bu senet, sadece "Rum Ortodoks mezhebinin" Osmanlı Sultanı tarafından himayesini, fermânın "Çarlık rejimine karşı resmi bir yükümlülük" olarak kabulünü ve Kudüs'teki Rus hacıların Batı devletlerinden gelen hacılar ile eşitliğini onaylayacaktı. Emir verircesine hareket eden elçi, ayrıca Osmanlı Devletine tanınan cevap süresini sadece 10 Mayıs'a kadar erteleyebileceğim ve bu sürenin sonunda "üzüntü verecek yükümlülüklerini" yerine getirmek zorunda kalacağını açıkladı.

Bâbıâli cevabını ancak 9 Mayıs'ta Stratford, Sultan Abdülmecid tarafından özel olarak huzura kabul edildikten ve ingiliz filosu tarafından gerektiği zaman koruma alınacağı vaadi ile cesaret verdikten sonra sürenin son gününde verdi. Cevap nazik, ama olumsuzdu. Sultan Abdülmecid, "egemenlik haklanın" korumak istiyordu ve Osmanlı Devletindeki Ortodokslar, Osmanlı Sultanı tarafından titizlikle korunan tebaa idi. Onlar hakkında bir antlaşma yapmak, hiçbir hükümetin göze alamayacağı "küçük düşürücü bir taviz" (diminutio capitis) olurdu. Sadık bir dost olarak Rus Çarı'nın da bunu anlayışla karşılaması gerekiyordu . Mençikov buna rağmen istanbul'dan ayrılmadı. Kendini Osmanlı notasında açıkça belirtilen güvensizliğe karşı savunmak için nazik sözler sarf etti ve "çarının şefkat dolu hisler taşıdığından" , Osmanlı Sultaninin "kutsal ve dokunulmaz gücünden", ancak aynı zamanda Rus Çarı'nın Rum Ortodoks inancının "mukaddes savunucusu" olarak - tıpkı Fransa ve Avusturya'nın yabancı ve sayısı önemsiz Katolikler için savunucu olarak hareket ettikleri gibi - tanınma hakkından bahsetti. Ayın 14'üne kadar yeni müzakerelerin başlatılmasını bekleyebileceğini de sözlerine ekledi .

Mençikov, Bâbıâli'nin cevabını almak için 13 Temmuz'da sadrazamın Tophane Nâzın Ahmed Fethi Paşa'nın da bulunduğu köşküne davet edildi. Ama Rus elçi, her zamanki davranışlarına uygun olarak, Rum dostlarının ona yanlış bilgi verdiklerini öne sürerek ve huzura kabul edilmek için hiçbir arzda bulunmadan, çok sevdiği annesi Bezm-i Alem Valide Sultanın ölümünden dolayı büyük bir üzüntü içinde olan ve Cuma Namazı için camiye gitmek üzere hazırlanan Sultan Abdülmecid'in sarayının yolunu tuttu. Kabul salonuna kadar ilerlemeyi başarmış olsa da Sultan Abdülmecid, sadece nâzırlarının ona açıklama yapmaya yetkili olduklarını bildirmek için bir anlığına göründü ve perde hemen tekrar kapatıldı. Cüretkâr elçi yalnız kaldı ve kendilerini hakarete uğramış sayan nâzırlar yanına gelmeyi reddedip, istifanâmelerini arz edince, kaygılı ve utanç içinde saraydan ayrılmak zorunda kaldı .

Mençikov yine de eski Girit Valisi, yaşlı bir Arnavut olan yeni Sadrazam Mustafa Naili Paşa ve tekrar hariciye nâzırlığına getirilen Mustafa Reşid Paşa ile projesini başka bir şekilde de olsa, gerçekleştirebileceğini düşünüyordu. Mustafa Reşid Paşa, olayı sadece "dini imtiyaz" meselesi olarak görüyordu ve beş günlük bir süre talep etti. Kendisine Bâbıâli'nin sergilediği davranışların Rusya açısından utanç verici olduğu cevabı verildi, zira bu "din eşitliğine, yüzyıllar önce belirlenen bağlantılara ve coğrafi konuma" dayanıyorlardı. Mençikov, Canning tarafından tavsiye edildiği gibi, meseleleri tek tek ele alıp, ayrı ayrı çözmeyi uygunsuz ve kendisi açısından küçük düşürücü buluyordu. Rus elçiliğini derhal kapatıp, istanbul'u terk edeceğini ileri sürdü: Rusya bundan böyle Rum Ortodoks Kilisesi'nin menfaatlerini savunacaktı ve Osmanlı imparatorluğu'nun varlığı bundan dolayı tabii ki tehlikeye düşecekti .

Bâbıâli, Rus elçisine bunun üzerine Sultan Abdülmecid'in Kudüs'te Ortodoks Kilisesi'nin ve hastanesinin kurulmasına izin verdiğini ve sultanın Stratford'un tavsiyesi üzerine, Rum tebaanın lideri ve temsilcisi olarak Kudüs Patriği'ne ve Hahambaşına kadar tüm diğer dinî makamlara bir fermân aracılığıyla haklarını korumayı ve tüm taşkınlıkları engellemeyi vaat ettiğini bildirdi. Bâbıâli bunun yanı sıra "Fransız ve Rus hükümederine önceden haber vermeden" Hristiyan tebaanın konumunda hiçbir değişiklik yapmayacağını iltizam ve deruhde ediyordu.

İngiltere, Fransa, Avusturya ve Prusya temsilcilerinin müdahalesini amansız bir biçimde reddeden Mençikov, resmi bir senet yerine Bâbıâli'den basit bir nota almayı kabul etti . Bu talebi de geri çevrilince son açıklamasını yaptı: Patriğe bizzat bir imtiyaz belgesinin verileceğini belirtilen vaatlere dayanarak, Rus Çarı'nın dindaşlarının sadece "ruhani imtiyazlar" değil, anılmayan ve bu yüzden tehlike altında olan başka imtiyazlara da sahip olduklarını ve bunu Rusya'ya karşı bir düşmanlık kabul ettiğini hatırlatarak, istanbul'dan ayrıldı. 26 Temmuz'da Elçi Ozerov da ayrıldı, ama sekreterini ve tercümanını yanına almadı.

Savaş henüz başlamamıştı. Önce Petersburg'dan Nesselrode'nin sert bir dille yazılmış notaları ile diplomatik savaş yapılacaktı.

Rus Şansölyesi Nesselrode 31 Temmuz'da ingilizlerin tüm itirazlarına ve tehditlerine rağmen, Rus Çarı'nın Mençikov'un davranışını her yönü ile onayladığını ve Dannenberg'in altı aydır Besarabya'da hazır bekleyen birliklerinin "birkaç hafta içinde", "maddi teminatlar" ve Osmanlı Sultanı özür dileyene kadar "manevi teminadan" zorla almak için sınırı geçeceğini açıkladı. Türkiye eğer bu tehlikeden kaçınmak istiyorsa, Mustafa Reşid Paşa'nın Rus elçisi tarafından istanbul'da bırakılan ve bir andaşma niteliği taşıyan "notayı" hiç değiştirmeden imzalayıp, Odessa'ya göndermesi yeterli idi. Osmanlı Hariciye Nâzın, sakin bir şekilde Bâbıâli'nin böyle bir "yükümlülük" altına girmesi mümkün olmadığından, böyle bir yükümlülüğü kabul etmeyeceği oldu. Bunun dışında Osmanlı Sultanı başka bir esas üzerinde Petersburg'a gönderilecek bir olağanüstü elçi aracılığıyla müzakerelerde bulunmaya hazırdı. istanbul'da bunun üzerine sadece Rum asıllı tercüman kaldı ve Nesselrode, 30 Mayıs tarihinde sadece sekiz günlük bir süre tanıdığı memorandumu hazırladı.

Ama yapılacak fazla bir şey kalmamıştı ve Türklerin Paris'te hazırlanıp, Londra'da kabul edilen 1 Temmuz tarihli notası geç kaldı. 27 Haziran'da Petersburg gazetesinde Rus Çan'nın bir gün öncesinin tarihini taşıyan manifestosu yayınlandı. Çar, bu manifestoda Ortodoks inancın hamisi olarak tedbirler ve teminat olarak Romen prensliklerini almak zorunda olduğunu açıklıyordu . Bu yüzden savaş çıksın istemediği gibi, yeni fetihler yapmak niyetinde de değildi. Sadece Bâbıâli'nin daha fazla direnmesi hâlinde, "gerçek dinin savunmasına geçecekti'.

Derhal birlikleri ile birlikte Prut Nehri'ni geçen Rus generali Prens Gorçakov, "Boğdan ve Eflak halkına" antlaşmalarla korunmuş konumlarını, yeni yasalarını ve barışçıl çalışmalarını korumak niyeti ile geldiğini taahhüt etti. Romen prensleri bundan böyle vergi ödemeyecek ve istanbul ile ilişkilerini tamamen keseceklerdi. Rus kabinesinin daha önceki vaatlerine rağmen, Mençikov'un taleplerini Osmanlı Sultaninin "tebaanın büyük bir kısmı" üzerindeki haklarına karşı bir saldırı olarak niteleyen ingiltere ve Fransa, 1841 tarihli antlaşmanın Osmanlı Devletini Avrupa devletlerinin ortak garantisine tâbi tuttuğunu hatırladıklarında ve bu yönde bir açıklama yapıp, donanmalarını Çanakkale Boğazina gönderdiklerinde, Nesselrode bu hareketi "denizden işgal" olarak yorumlayıp, buna dayanarak Rus birliklerinin Boğdan'a akınlarını haklı çıkarmaya çalıştı! Hatta Ruslar tarafından alınan önlemlerin Batılı güçlerin tevessül ettikleri tedbirlerden ötürü alındığına herkesi inandırabileceğini bile düşünüyordu!

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Kırım Savaşı ve Sonuçları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Ağu 2011, 17:52

Bâbıâli, 23 Temmuz'da itirazlarını bildirdi, ama bu itirazlar sadece Viyana'daki kabinenin uzatıp durduğu arabuluculuğu ve birkaç gün sonra tekrar aynı makama getirilmek üzere, Haziran ayı başlarında geri çekilmeye zorlanan Mustafa Reşid Paşa'nın barışçıl çabaları sayesinde ve Varna'ya kurulan askerî karargâhtaki birlikleri şimdilik harekete geçirmeden yapılmıştı. Bâbıâli bu şekilde savaşın başladığının bilincine varmıştı, ama savaş tedbirleri ile cevap vermek istemiyordu. Şimdilik silahlı savunma durumunda bekliyordu ve verebileceği her türlü tavizleri tekrarlıyordu. Avrupa'da bir savaşı engellemek için ittifak kurdukları Temmuz ayında ingiliz parlamentosunun kapanış konuşmasında ortaya çıkan Avrupa devletleri, Nesselrode'nin notasını cevaplayarak, Türklerin durumu yorumlama biçimini onaylamakta hiç tereddüt etmediler ve Osmanlı kabinesinin tüm üyeleri, Sadrazam Mustafa Naili Paşa ve Şeyhülislâm Arif Hikmet Efendi, eski sadrazamlar izzet Mehmed Paşa, Koca Hüsrev Mehmed Paşa ve Damad Mehmed Ali Paşa, sonra Hariciye Nâzın olarak Mustafa Reşid Paşa ve meslektaşları ile diğer Osmanlı ileri gelenleri, yüksek rütbeli şahıslar, yeni atanan müşavirler ve ulema sınıfı üyeleri, Rus kabinesine gönderilmesi önerilen yeni bir notayı kararlı bir biçimde reddederek, Osmanlı milletine açık ve ılımlı bir manifesto çıkarttılar. Osmanlı halkı, devletini savunmaya hazır olmalı, ama barışçıl ve vatansever Rumları rahatsız etmemeli idi. Bir kez daha Osmanlı tebaa arasında herkesin devlet tarafından eşit derecede korunma hakkına sahip olduğu hatırlatıldı. Aksine davranış gösteren herkes asi kabul edilecek ve buna göre muamele görecekti. Romen prenslerine ise eyaletlerini terk etme emri verildi.

Oldukça saf bir şekilde bu meselenin beş devletin ortak hareketi ile çözüme kavuşturulabileceğini düşünen Avusturya, Viyana'da yapılan bir konferans ile savaş tehdidini ortadan kaldırabilmeyi umut ediyordu. Rusya, Temmuz ayında açılan bu konferansın toplantılanna bizzat katıldı. 10 Ağustos tarihinde istanbul'a Kayser Franz Joseph'in kendi el yazısı ile yazdığı bir mektup ile birlikte beş Avrupa devletinin temsilcileri tarafından Fransız taslağına göre hazırlanan ve Rusya tarafından telgraf ile kabul edilen yeni bir notaya dair istanbul'a gönderilen öneride, Bâbıâli'nin Rum Ortodoks Kilisesi'nin tüm imtiyazlarını bundan böyle de Küçük Kaynarca ve Edime Antlaşmaları ışığında tanıyacağına ve diğer mezheplere tanınan imtiyazları da bunlara ekleyeceğine dair bir taahhütte bulunmasını öngörüyordu .

Türk kabinesi, bu öneriyi derhal reddetmekte tereddüt etmedi, zira tüm tebaanı koruma hakkının yegâne sahibi olan Osmanlı Sultaninin egemenlik haklarına aykırı olan yeni hükümler içeriyormuş gibi görünüyordu. istanbul'da yapılan değişiklikle önemli değildi, zira Rusya'nın himaye hakkı için Küçük Kaynarca Antlaşması esas alınıyordu ve Ortodoks mezhebinin, yabancı devletlerin değil de sadece Türk tebaa açısından diğer inançlar ile eşit olduklarına dair maddeler muhafaza ediliyordu . Ancak Petersburg kabinesi bu yüzden, yani sadece "çocukça bir kibri" tatmin etmek için yapılan bu değişiklikler yüzünden kendini derinden yaralanmış hissediyordu ve daha önce de öngördüğü gibi, banş teklifine onayını geri aldı. Rus Çarı, ancak bir Türk elçi Avusturya notasının orijinali ile Petersburg'a gelecek olursa ve sadece bu şart altında - ki böyle bir durumda da kesin olarak - Rus birliklerini Romen prensliklerinden geri çekmeye razı olabilecekti. Aynı zamanda Nesselrode'nin Rusların talepleri yönündeki notası, barışın muhafaza edilebileceğine dair tüm samimi ve ciddi umudan sona erdirdi, zira Avrupa'nın siyasî mahfilinde bu gibi taleplerin herhangi biri tarafından desteklenmesi mümkün değildi .

Avrupa devletlerinin istanbul'daki temsilcileri barışı muhafaza etmek için artık son çabalarını gösteriyorlardı: Bâbıâli şayet Petersburg kabinesinin ültimatomunu kabul ederse, Rusya'nın elde ettiği hakları hiçbir zaman suiistimal etmeyeceğini garanti edebilirlerdi. Viyana kabinesi, Kayser Franz Joseph'in Rus Çarı I. Nikola ile Eylül ayı sonunda Olmütz'deki manevralar sırasında yaptığı görüşmeden , Prusya Kralı'nın bunun üzerine Varşova'ya ve Rus Çarı'nın Berlin'e gelişlerinden sonra da beş Avrupa devleti adına, Rusya'nın Osmanlı reayalarını hiçbir şeklide meşru hükümdarlarından ayınnaya niyedi olmadığını ve banşçıl niyetleri olduğunu vurgulayarak, Bâbıâli'ye son bir uyarıda bulundu, ama bu yöndeki nota geç kaldı . Osmanlı kabinesinin kararı kesindi ve Fransa ile ingiltere'nin temsilcileri Bâbıâli'nin vazgeçmesini sağlamak için nüfûzlannı yeterince kullanmadılar.

25 Eylül için yine devlet ileri gelenleri arasında yeni bir toplantı kararlaştınldı. iki gün süren bu toplantıya 172 üye katıldı ve toplantının yegâne amacı, savaş için oy kullanmak ve bu savaşa milli ve dinî bir mesele görünüşünü vermekti. 4 Ekim tarihli beyannâme geniş kapsamlı değildi, ama bundan öncekiler gibi ciddi bir üslûpla, Mustafa Reşid Paşa'nın öğrendiği Batı kançılaryalarında cari olan tarzda hazırlanmıştı . Bu beyannameye göre, Rusların Romen prensliklerini 15 gün içinde boşaltmaması hâlinde, askerî yeteneklerini sergileyebilmek ve Ruslara karşı nefretini tatmin etmeli01 için uzun zamandan beri böyle bir fırsatı bekleyen Ömer Paşa, Tuna Nehrini geçecekti. Avrupa devletlerine ayrıca Rus ticaret gemilerinin endişe duymalarına gerek olmadığı ve dost devletlere ait gemilerin de Boğazlar'dan rahatsız edilmeden geçebilecekleri bildiriliyordu.

Böylece ortaya atılan büyük mesele nihayet Doğıida Osmanlı Devletine ait toprakların gerçekten de Osmanlı'ya mı ait olacağı, yoksa Türklere her türlü hakareti reva gören Rusya'nın amansız ve tiranca "himayesi" altında mı olacağı idi. Avrupa devletleri ilk kez tekrar ve bu sefer her zamankinden daha tehlikeli bir biçimde ortaya çıkan ve sadece akıllı bir diplomasi ile desteklenip, çözülmesi gereken Şark Meselesi'nde söz söyleme hakkına sahip oldular. Softalar tarafından başlatılan bir hareketten sonra istanbul'da huzursuzlukların çıkmasından endişe eden Türk kabinesinin davetine istinaden, Beşike Körfezi'nde [Çanakkale] bulunan bazı ingiliz ve Fransız gemileri Eylül ayın sonunda Boğaz'a girdiler ve Nesselrode'nin 1841 tarihli antlaşmaya istinaden yaptığı itirazlara ne Londra'da, ne de Paris'te kulak asıldı .

8 Ekim'de Ömer Paşa Şumnu'daki karargâhından Bükreş'te bulunan Gorçakov'a Romen prensliklerinin boşaltılması veya savaş arasında bir seçim yapmak üzere son uyarıda bulundu. Rus komutanı bunun üzerine kısa ve öz bir şekilde bu gibi kararları almaya yetkili olmadığı cevabını verdi . Nesselrode henüz Avusturya ile banş hakkında müzakerelerde bulunmasına rağmen , Rus Çarı ancak 31 Ekim'de tüm devletlerdeki ihtilalcileri hilalli sancağının altına çağıran - ki bunlarla Lehleri ve Macarlan kastediyordu - ve sözünü tutmayan bir devlete Tanrının yardımı ile karşı çıkmanın kutsal bir görev hâline geldiğini açıklıyordu. Ama yeni meseleler yaratmamaya kararlı görünüyordu ve birliklerin düşmanlıkları bizzat başlatmadan Türklerin saldırısını bekleyeceklerini bildirdi. Sözlerine ayrıca "savaşın sınırlarının daha da genişletilip, genişletilmeyeceğine" Avrupa devletlerinin karar vereceğini ekledi.

28, 29 ve 30 Ekim'de prensler Stirbei ve Gika ülkelerinden ayrıldılar ve ilk Osmanlı-Rus çatışmaları ayın sonunda başladı. Dobruca'da ve isakça'da birkaç Rus gemisine ateş açıldı ve Tutrakan'da Tuna Nehri'ni geçen Rus askerleri, perişan kıyafetler içinde, ama olağanüstü bir dinî fanatizmle padişahın ve islâm'ın davası için savaşan Mısırlı birliklerle karşı karşıya geldiler . Tutrakan'ın karşısındaki Oltieniçe pazar kasabasında Eflak'taki işgal ordusunun bazı birlikleri ağır bir darbe yedi, ama bundan da önemlisi, ismail Paşa'nın yanında güçlü bir birlikle, Rusların Sırplar'la irtibat kurdukları Olt bölgesindeki Kalafat'ta bulunması idi.

Avusturya'nın Zemlin'deki toplarının tehdidi altındaki Sırplar, romantik bir "kardeşlik" politikası yürütmeye niyetli değildiler . Türkler, General Anrep'in tüm çabalarına rağmen kış boyunca Yergöğü ve Kalafat'ta kaldılar. Daha önceki antlaşmalarda adı geçen ve Batum yakınlarında bulunan San Nikolas [Şevketil] Kalesi derhal Anadolu Seraskeri Abdi Paşa tarafından işgal edildi. Abdi Paşa, Rus Kafkas vadilerinde islâm dininin savunucusu ünlü Şeyh Şamil'in asi Çerkesleri ile irtibata geçmişti . Ama işgal ettiği kalede ancak Bubtov komutasındaki Ruslar kendilerini toparlayıp, Başgedikler Muharebesinde başanlı olduktan sonra ismail Paşa'yı Kasım ayı başlarında Kars'a geri çekilmeye zorladıkları ana kadar kalabildi . Genç Sultan Abdülmecid, ilkbaharda muzaffer Osmanlı Devleti'nin düşmanlarına karşı zaferi kazanmak üzere savaşçılarının başına bizzat geçeceğini ilan etti. Batı'daki dost devletlerin gemileri ise Kasım ayı başlarında şehri korumak ve kışı geçirmek üzere istanbul'a geldiler.

Ama daha birkaç gün sonra, 30 Kasım'da emrinde sayısız denizciyi -anlatılanlara göre 4 bin kişi- barındıran yedi firkateyn bulunduran Osmanlı donanma vekilinin [Patrona Osman Paşa] filosu Sinop Limaninda, Karadeniz'deki Rus filosunun komutanı Nahkimov komutasındaki altı savaş gemisi ve başka gemiler tarafından tamamen yok edildi ki bu Rusya'da biraz da gıptayla hatırlanan Çariçe Katerina'nın parlak dönemlerinde komutan Orlov'un zaferlerini de hatırlatıyordu . Bu olay istanbul'daki yönetici çevrelerin tutumunu tamamen değiştiriyordu ve Türk bayrağına ve Türk gemilerine yapılacak muhtemel bir saldırıyı engellemek için ingiliz ve Fransız gemilerine Karadeniz'e girme hakkı tanınmış olmasına rağmen, ingiltere hâlâ Rusya ile anlaşmaya varabilmek için çaba gösteriyordu. Romen prenslikleri Bâbıâli'ye geri verilecek; Rus Çarı'nın hiçbir düşmanca niyet beslemediğine dair güvence verilecek; Osmanlı Devleti bundan böyle Avrupa devletleri arasında sayılacak ve 1841 tarihli antlaşma daha uygun bir hâle getirilip, onaylanacaktı. Osmanlı Devleti ise bunun karşılığında temsilcilerini Viyana notasına dayanarak bir anlaşmaya vanrıak üzere herhangi bir tarafsız bölgeye göndermeye hazır olduğunu Petersburg kabinesine bildirecekti.

Ancak Sinop Muharebesi'nin Batı'daki yankıları kararlı bir savaş ortamı yarattı: Rusya'nın savunmada kalacağı sözü, himayeci devletlerin menfaatlerine ve onuruna verdiği değer bu muydu? Osmanlı kabinesi Osmanlı Donanması'nın bundan böyle tek başına hareket etmeyeceğine dair söz vermek zorunda kaldı, ama yeni yılın ilk ayları ile birlikte Fransız-ingiliz filosu Boğaz'dan geçti ve bu hareket Rusya'nın şiddetli itirazına neden oldu. Fransa'nın konsolosu, Rusya'nın bir eyaleti gibi yönetilmesi düşünen Eflak'taki durumların değişmesi sebebiyle Bükreş'ten daha Ekim ayında ayrılmıştı.

Fransızların ve ingilizlerin Karadeniz'de takip ettikleri amaçlarına dair haberler Petersburg'a geldiğinde, Rus Çarı'nın ingiltere ve Fransa'daki temsilcileri de makamlarını terk ettiler. ingiltere'nin önerileri, Mençikov aracılığıyla bildirilen Boğazlar'a ilişkin antlaşmanın tasfiyesi ve Bâbıâli ile doğrudan müzakerelerin başlatılmasına ilişkin şardarda hâlâ direnmekte olan Petersburg'da reddedilmişti ve III. Napoleon, gerek kendi adına gerekse Kraliçe Viktoria adına 1854 yılı Ocak ayının sonlarına doğru, ateşkes tavsiyesinde bulunmak üzere Rus Çarı'na bizzat seslendiğinde , kendisine büyük amcasının Rus seferi hatırlatıldı. Alman devletleri 2 Şubat'ta Rusya ile önerilen ittifakı reddettiklerinde, toplantılarına devam eden Viyana Konferansı üyeleri, Rusya tarafından getirilen önerilerin kendi maddelerinin içeriğine aykırı olduğundan, bu önerilerin Bâbıâli'ye götürülmesinin mümkün olmadığını açıkladı. Müzakereler yine de devam ediyordu. Rus Çan, gün geçtikçe sadece artık 1828 yılındaki devlete hiç benzemeyen Türkiye'ye karşı değil, deniz güçlerine, hatta belki de daha 1853 yılında Romen prensliklerinin işgaline ilişkin hoşnutsuzluğunu dile getirmiş olup , şimdi de Arta'daki Rumların ayaklanmasından, Yunan çetelerinin gelişinden, ilkbaharda Tuna Nehri'ni geçmek ve Bulgarlar ile Sırpların ayaklanmasını sağlamak amacı ile Romen prensliklerinde Ruslar tarafından bir Rum-Slav lejyonun kurulmasından haklı olarak endişe duyan Avusturya'ya karşı bile savaş yapmak zorunda kalacağından emin oluyordu.

Bu arada Prusya da 5 Aralık tarihli protokolle Türkiye lehine Avusturya ile ittifak kurmuştu. Rus Çarı, Napoleon'un Fransızlara seslendiği bildiriye 21 Şubat tarihinde meydan okuyucu bir manifesto ile cevap vermiş olmasına ve deniz güçleri, 27 Şubat'ta savaş tehdidinde bulunarak, Romen prensliklerinin 30 Nisan'a kadar boşaltılmasını talep etmiş olmalarına rağmen, Viyana Konferansı Mart ayı başlarında Rusya'nın yeni önerilerini incelemeye aldı: Rus Çarı, barış için hazırlıklar tamamlanmadan ve Karadeniz'deki filolar Çanakkale Boğazı'na çıkartılmadan Rus birliklerin geri dönmek üzere Prut Nehri'nin öbür tarafına geçmeyeceğini ve Ortodoks Kilisesi'nin imtiyazları konusunda Bâbıâli'nin beş Avrupa devletine vereceği bir taahhütle yetinemeyeceğini, aksine bu imtiyazların Rusya ile yapılacak bir antlaşmada veya Mençikov tarafından önerilen notada, Bâbıâli'nin çıkartacağı bir fermâna istinaden yazıya dökülmesini talep ettiğini açıkladı. Ayrıca Türkiye'nin 1841 tarihli antlaşmanın tadili sırasında eşit haklara sahip bir Avrupa devleti olarak kabul edilmemesi gerektiğine inanıyordu . Bu gibi şartları tabii ki derhal reddedilmeli idi .

Bunun sonucunda 12 Mart'ta Osmanlı Devleti ve deniz güçleri arasında bir ittifak antlaşması imzalandı. Deniz güçleri bu antlaşmaya göre, Asya'ya bile olsa, haksız yere saldırıya uğrayan Osmanlı Sultani na bir kara ordusu göndermeyi taahhüt ediyorlardı; barış müzakereleri sadece ortak bir biçimde yürütülecek ve karara bağlanacaktı; barış andaşması yapıldıktan sonra, Osmanlı toprakları 40 gün içinde boşaltılacaktı. Rus kabinesi, 19 Mart'ta Romen prensliklerinin boşaltılmasının mümkün olmadığını açıkladı. Napoleon, bunun üzerine 27 Mart tarihli meclis açılış konuşmasında savaşın başladığına işaret etti. Aynı gün ingiltere parlamentosuna da bu yönde bilgi verildi . Rusya, Romen prensliklerini hâlâ işgal altında tuttuğu için, Viyana Konferansı 9 Nisan'da bir taraftan Rusya ve diğer taraftan Fransa ve ingiltere arasında savaş durumu mevcut olduğu kararına vardı. Ayrıca ingiltere ve Fransa'nın ortak faaliyetlerinde birbirlerinden her zaman manevi desteğini gördüklerini hatırlatarak, Bâbıâli'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak için Avrupa devletleri aralarında yapılan andaşmanın geçerli olduğunu onayladı ve dört Avrupa devletinden her birine Rusya ile tek başına nihai barış yapmasını yasakladı . Avusturya ve Prusya bunun üzerine 20 Nisan'da bir savunma ve saldırı antlaşması yaparak, karşılıklı olarak Rusya'nın Türkiye'ye karşı saldırıyı durdurmasına ve Romen prensliklerini boşaltmasına ilişkin Prusya'ya yaptığı teklifin Rusya tarafından kabul edilmemesi hâlinde, Rusları dizginlemeyi taahhüt ettiler. Bundan önce 10 Nisan'da deniz güçleri de Türkiye'nin ve Avrupa'daki dengenin kurtarılması ve muhafaza edilmesi için, diğerlerinin de katılımına açık bir antlaşma yapmışlardı. Viyana Konferansı 23 Mayıs'ta defalarca tekrarlanan görüşlere uygun olduğunu açıkladığı her iki belgeyi de kabul etti.

Kış aylarında Kalafat ve Çatana Köyü dolaylarında ismail Paşa ve Ahmed Paşa ile geri çekilmek zorundtf0£ kalan Rus General Fischbach arasında çatışmalar meydana gelmişti (7 Ocak). Şubat ayında Ruslar Yergöğü'ne girdiler. Mart ayı içerisinde Silistre'yi kuşatmaya aldılar, ama gerek burada, gerekse Tuna Nehri'nin diğer kıyısında Kalaraş önlerinde yenildiler. Çar'ın birlikleri 1 Nisan'dan önce Galati, ibrail ve Tulça üzerinden Dobruca'ya akın ettiler. Ordunun başında Gorçakov ve Lüders bulunuyordu. Daha önceki gibi isakça, Maçin ve Hırsova derhal işgal edildi. Revan (Erivan) fatihi Paskiyeviç'in komutasında Rus askerleri bu sefer Dibiç'in 1829 yılındaki seferini tekrarlamak için hazırlıklar yapıyordu. Başkomutanları Silistre'yi kuşatma altına almak için tüm askerî gücünü buraya topluyordu. Nisan ayı sonunda, Moltke'nin Fırat Nehri'nde Hafız Paşa'nın askerî müşavirliğini yaptığı dönemde Prusyalı subay Bluhme tarafından Osmanlı'nın Bulgar Tuna Nehri kenarında tahkim edilen güçlü Silistre Kalesi'nin düzenli olarak yürütülen kuşatması başlatıldı. Kaleyi kahramanca savunan ve çok geçmeden şerefli bir ölüme nail olacak Musa Paşa'nın yanında destek vermek üzere bu seferde yine bir Alman olan Albay Grach bulunuyordu . 9 Haziran'a kadar başarısız olan birkaç taarruz denendi ve hasta olan Paskiyeviç, efendisinin beklentilerini yerine getiremeyeceği komutanlık görevinden çekildi. Ömer Paşa, birkaç gün sonra Silistre'nin müdafaa kıtalarını güçlendirmeyi başardı ve bu fırsattan yararlanarak yapılan bir taarruz sırasında Gorçakov yaralanırken, General Schilder hayatını kaybetti. 12 bin askerini kaybetmiş, ama hiçbir şey başaramamıştı .

Romen prensliklerine kendisi de göz koyan ve General Ficquelmont170 gibi sözcüleri aracılığıyla Avusturya'ya ait buharlı gemilerin yıllarca üzerinde hareket ettikleri Tuna Nehri'nde "bir damla Rus suyu akmadığını" hatırlatan Avusturya, daha 3 Haziran'da Rusya'ya Romen prensliklerini en kısa zamanda boşaltması yönünde talepte bulunmuştu . 14 Haziran'da Boyacıköy'de Osmanlı Devleti ve Avusturya arasında bir antlaşma imzalandı. Kayser Franz Joseph, bu antlaşmaya göre Eflak ve Boğdan'ı işgal edildikleri "yabancı bir ordudan kurtarmak için "tüm müzakere araçlarını ve başka çareler" kullanmaya ve "gerektiğinde bu amaca ulaşmak için yeterli sayıda askerî birlik" göndermeyi taahhüt ediyordu . Rus askerlerinin yerine ise barıştan ne önce, ne de sonra "Osmanlı Sultaninin egemenlik haklarını ve Osmanlı Devleti'nin bütünlüğünü" tehlikeye atmadan şimdilik Avusturya askerleri getirilecekti. Avusturya askerlerinim Romen prensliklerinden çekileceği süre bile titizlikle belirlendi. Rusya'nın Viyana notasına cevabı birkaç gün sonra geldi. Rusya bu cevapta Romen prensliklerini derhal boşaltmayı vaat ediyordu, ama karşılığında düşmanlarının taarruzuna uğramayacağına dair bir garanti istiyordu. Ayrıca Bâbıâli'nin mezhepler konusundaki tavizlerini Avrupa devletlerinin ortak himayesine bırakmayı da kabul ediyordu . Prusya bu şartları kabul ederken, Avusturya, önceki taleplerini tekrarlamakla yetiniyordu ve Rus Çan nihayet istemeyerek de olsa bu taleplere boyun eğmek zorunda kaldı: 26 Haziran'da Rus Çan'nın Eflak ve Boğdan'daki yetkilisi General Budberg yönetiminde, uzun bir ara verildikten sonra nihayet Ağustos ayında tamamlanan geri çekilme çalışmaları başladı . Böylece Silistre'nin kuşatması daha Haziran ayı bitmeden, 22/23 Haziran'da, yani 55 gün sonra kaldırıldı. Avusturyalılar, sınırı geçerken de Ömer Paşa, sadece dört yıl uzak kaldıktan sonra 22 Ağustos'ta büyük ve muzaffer bir ordunun başında tekrar Bükreş'e girdi.

Ekim ayı başlarında Romen prensleri de ülkelerine geri döndüler . Dobruca'da hiçbir Rus askerî kalmamıştı: Türkler, bu eyaletin mülkiyetini Rusların Çernavoda civarındaki [Yerköyü] mağlubiyet ile [8 Temmuz] kazanmışlardı. Asya'daki savaşlar bile durmuştu ve herşey Türklerin lehine gelişiyordu. Sohumkale dışında tüm Kafkasya kaleleri de Mayıs ayında terk edilerek Türklere bırakıldı . Böylece yeni Türkiye, 15 yıl zorlu bir askerlik hizmeti veren Nizâm askerlerinden, rediflerden, eski sipahilerden, Mısır birliklerinden, Çaykovski Sadık Paşa ve Sefer Paşa gibi intikam peşinde koşan Leh mültecilerden, Arnavutlardan ve vahşi, tuhaf giyimli ve silahlı başıbozuklardan oluşan ve başında Hırvat asıllı bir mühtedinin [Macarlı Ömer Paşa (Mahaylo Latos)] bulunduğu ordusu ile neredeyse her yerde Rus Çarı'nın birliklerine karşı zafer kazanmıştı. Sadece denizlerde düşmana karşı başarısız girişimlerde deniz gücünün büyük bir kısmını kaybetmişti. Ömer Paşa'nın daha sonra ibrail ve Galaç'tan Besarabya'ya saldırmayı denemesine rağmen , Avusturya'nın müdahalesi serhad boylarındaki savaşı, yani Avrupa'daki tek muhtemel savaşı sona erdirmişti. Normal şartlar altında Osmanlı Devleti lehine bir barış yapılırdı ve bu sayede Rusya'nın bazı eyaletlerin imtiyazlı konumu ve Slav-Rum Ortodoksların dinî hayatından dolayı Türkiye'nin iç işleri üzerinde sürekli, rahatsızlık verici ve kimi zaman hakarete varan kontrolü, tamamen ortadan kaldınlmasa bile oldukça hafifletilir ve bundan da önemlisi, Rusya bugüne kadar andaşmalara dayanıp-haklılığı konusunda ağır bir darbe yemiş olurdu.

Ama Türkler iki ay boyunca ezelî düşmanlarına karşı tek başına savaştıktan sonra, şimdi Mayıs ayından beri Osmanlı topraklarına Fransız ve ingiliz askerî birlikler girmişti ve bunların muzaffer girişimlerle sonuçlanması o kadar kolay değildi. Önce Türklerin 19 Mart'ta ve daha sonra Avrupa devletlerinin 12 Mayıs'ta Yunan hükümetine verdikleri ültimatomdan sonra, Atina'nın Pire Limanı müttefik güçler tarafından işgal edildi ve Yunan Kralı'nın ve eşinin Rusya tarafından desteklenen hayalleri yok oldu . Milli öncüler olarak kabul edilen Karaiskakis, Grivas ve Çavellas'ın yönetiminde Tesalya ve Epir'de çıkartılan ayaklanma, Volo'daki asilerin çok küçük başarısından sonra fazla uzun süreli olmadı. Fuad Paşa, Batinin bu köşesine bizzat gelmişti ve kurnazca düşünülmüş çarelerle Rum halkı Türk hakimiyeti ile barıştırdı.

Sırbistan tamamen tarafsız kalıyordu ve Rus Çarı'nın Bulgarlardan beklediği ayaklanma gerçekleşmedi. Rum reaya arasında ise hiç kimse "Hristiyan" davası için elini bile oynatmıyordu. Ne de olsa tıpkı eskiden olduğu gibi, liderleri devletin diplomatik ve başka görevlerinde idi, hatta sultanın hekimi bile Rum'du! Katolik Rumlar [Melkit] için sonbaharda buraya gelen yeni Fransız elçi General Baraguay d'Hilliers söz hakkını kullanmıştı . Ama ingilizlerin danışmanlık yaptığı Bâbıâli, yine de Yunan bayrağı altında yelken açan tüm Rum gemilerini 21 gün içinde limanlarından ve Yunanistan Krallığı'nın tüm vatandaşlarını ülkeden dışarı çıkarttı .

11 Mayıs'ta ahalisinin kadınları titizlikle sakladığı ve en sonunda bir müddetten beri artık numaralandırılmış olan evlerini de terk ettikleri Gelibolu'da 27 bin Fransız ve 5 bin ingiliz karargâh kurdu. Bu devletlerden gelen ayrıca 15 bin asker Üsküdar'a karargâh kurmuştu ve genelde kırmızı urbalarını meraklı Türklere göstermek ve şaşkınlık içindeki hatunlara serenatlar okuyup, çiçek vermekle zaman geçiriyorlardı. ingiltere'nin kral hanedanına mensup bir prens olan Cambridge Dükü için Avrupa tarzında bir ziyafet verildi . Fransa imparatorunun esprili ve kaprisli kuzeni olan Prens Napoleon, Osmanlı başkentine 1 Mayıs'ta gelmişti. Ölen valide sultanın sarayında ağırlandı ve önce Sultan Abdülmecid'i, daha sonra da Hariciye Nâzın Musta1fa Reşid Paşa'yı - Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa, 1 Haziran'dan beri sadrazamlık makamını yürütüyordu - ziyaret etti. Prens Napoleon, kendisini daha sonra sarayın kapısına kadar geçirelen Sultan Abdülmecid ile yemek yedi. Fransız istihkâm kolordusu Gelibolu'dan Edirne'ye uzanan yol üzerinde başansız geçen bir çalışma yaptıktan sonra193, hiçbir meşguliyeti olmayan birlikler istanbul'a doğru harekete geçtiler. Önce 8 Haziran'da Yusuf Paşa komutasındaki görkemli Doğu tarzındaki kıyafetleri içinde Cezayirli sipahiler hayranlık uyandırdılar.

Birkaç gün sonra Davutpaşa karargâhına 10 bin Fransız gelmişti ve Sultan Abdülmecid, gerek Avrupa devlederinden gelen bu yeni yardımcı birliklerin, gerekse Osmanlı tugayının geçit resmini bizzat izledi. Fetihlerden kaynaklanan eski siyasî haklarının ve çok daha eski olan Bizans teşrifatının ve kendi içinde kapalı islâmi geçmişin temsilcisi Sultan Abdülmecid, yeni alışkanlıkların ve yeni ruhun atalarının mirasına engellenemez bir biçimde girdiğini gözler önüne seren bu olağandışı geçit törenini "solgun ve hareketsiz" bir biçimde, derin ve yumuşak bakan gözlerindeki melankolik ve hülyalı bir bakışla izledi. Bu hareketli ve konuşkan yabancılara bol bol nişan dağıttı ve balolarına katıldı. Bu balolar sırasında oldukça iyi bir Fransızca da konuşuyordu . Kısa bir süre sonra Sultan Abdülmecid'e Fransız Legion d'honneur nişanı ve ingiliz Order of the Garter Nişanı [Dizbağı Nişanı] verildi. Aslında Fransa imparatorunu bizzat misafir edebileceğini düşünmüş ve duvarları incilerle süslü bir yatak odası hazırlatmıştı. Osmanlı ileri gelenleri "kuzeyde toplanan bulutları dağıtan güney rüzgârlarını" getiren bu yabancılara karşı oldukça nazik davranıyorlardı. Ne de olsa aralarından bazıları, örneğin Edhem Paşa, Reşid Mehmed Paşa, Derviş Paşa Fransa'da eğitim görmüşlerdi . Zevksiz "zarafetlerine" rağmen, halk da onları gayet iyi karşılıyordu ve Pera'da sevinçle çalan çanlara kayıtsız kalıyordu .

Subaylar için bir Avrupa tiyatrosunun da kurulduğu gizemli istanbul'da birkaç hafta kaldıktan sonra, ünlü ispanyol General Prim dışında tüm misafirler, Varna'ya doğru yola çıkmak üzere karargâhlardan ayrıldılar. Fransızlar Temmuz ayı sonlarında Dobruca'da Rus ordusundan kalanları aradı, ama boşuna. Bunun yerine bu uzak ve yabancı ülkede binlercesini alıp götüren başka bir düşman bulmuşlardı: Kolera. Tüm bunlara rağmen yine de bir hedef bulabilmek için , Odessa eskiden birkaç kez top ateşine tutulduktan sonra, Fransa imparatorunun daha Nisan ayında ortaya attığı, I. Napoleon'un Ruslara Kırım'da saldırılmasını öngören fikri benimsendi. Bu fikrin benimsenmesinde özellikle Kırım'ın büyük askerî limanı Sivastopol'ün Türkler için sürekli bir tehdit oluşturması ve Ruslara Karadeniz'de tam bir egemenlik kurmasını sağlaması göz önüne alınmıştı. Ama neredeyse iki yıl boyunca sayısız kurban verilerek yapılan tüm çabalara direnen Sivastopol, Rus Çan'mn tüm düşmanlarını hayrete düşürecek şekilde Rus dayanıklılığının ve azminin bir sembolü hâline gelecekti.

5 Eylül'de 58 bin asker taşıyan Fransız-ingiliz filosunun Varna'dan yola çıkışı ile başlayan girişime Türkler sadece sağ kanatta öncü birlikler olarak katılıyordu. Filonun komutanlığını önce Mareşal St. Arnaud yürütürken, ölümünden sonra yerine Canrobert geçti. Alma Çayı kenarındaki muharebede (20 Eylül), inkerman Muharebesi'nde (5 Kasım) ve Sivastopol'ün derhal başlatılan kuşatmasında, Sultan Abdülmecid'in askerleri, inkerman Muharebesi'nde ve Balaklava'da yapılan muharebede Rusların karşısında geri çekilmek zorunda kalmalarına rağmen, büyük bir yiğitlik ve disiplin gösterdiler. [Gözleve] Eupatoria'da (Şubat 1855) Rusların kararlı bir saldırısına başarı ile direndiler. Müttefik birliklerin zaferini Türkler de onlarla eşit silah arkadaşlan olarak kudadılar. Çar Nikola'nın 2 Mart 1855 tarihinde hayata veda etmesinden sonra Osmanlı Devleti'nin geleceği de çok daha güvenli görünmeye başladı.

Sivastopol'ün bağlantılarını kesmek için ilkbaharda, isimleri 18. yüzyılda Osmanlı-Rus ilişkilerinin tarihinde defalarca tekrarlanan Kerç ve Yenikale işgal edildi ve müttefik birliklerin gemileri Azak Körfezi'ne geldiler. Atak Pelissier komutasında Sivastopol önlerinde şimdi de yeni gelen Sardunyalılar savaşıyorlardı. Sardunyalılar, savaş meydanında Cavour'un ustalıkla yürüttüğü italyan birliği ideali için kanlarını döküyorlardı. "Malakov kulesi" dışında tüm kapalı tahkimat tesisleri ele geçirildikten ve italyanların Çernaya [Karasu] Çayı'ndaki zaferinden sonra, Sivastopol nihayet 8 Eylül'de düştü ve tüm dünya uzun zamandır beklenen bu çözümden sonra derin bir nefes aldı .

Çok geçmeden Kılburun da fethedildi, ama müttefikler Gorçakov'un ordusuna yapılacak bir saldırıyı uygun görmüyorlardı. Türkler 1854 yılından beri sürekli daha fazla yer kaybetmelerine rağmen, Anadolu'daki savaşa da müdahale etmiyorlardı. ingilizler ve Fransızlar tam Gelibolu ve Üsküdar'a geldikleri bir sırada, Türkler Osurgeti ve Çürüksu'da yenildiler. Temmuz ayında General Wrangel tahkim edilmiş Doğubeyazıt Şehri'ne girdi ve Bebutov, Kurukdere Muharebesi'ni kazandı. Ruslar, Gürcistan'da huzuru tekrar sağladıktan sonra, 1855 yılının Haziran ayında Muraviev komutası altındaki birlikler, halkı tarafından sevinçle karşılandıkla?A Ermenistan üzerine yürüyerek, ismail Paşa, Macar Kmety ve ingiliz danışmanı tarafından savunulan güçlü Kars Kalesi'ni kuşatmaya aldılar. Çok önemli bir yere sahip bu kaleyi kuşatmadan kurtarmak için Ömer Paşa Kırım'dan buraya gönderildi. Ancak Kutaisi'ye saldırma teşebbüsü başarısız oldu ve 29 Kasım'da Kars Kalesi teslim olmak zorunda kaldı. Erzurum'daki Ermeniler derhal Selim Paşa'nın huzuruna çıkıp, şehrin düşmanın saldırısına dayanabilecek güçte olmadığını bildirdiler.

Müttefik güçler, daha 22 Temmuz 1857 tarihinde, yapılacak barışın esas şartları olarak mudak Rus kontrolünden nihayet tamamen kurtarılan Romen prenslikleri için Avrupa'nın garantisi; Tuna deltası için bütün Avrupa'nın iştirak edeceği bir idare tarzı; Karadeniz'de tarafsızlık ve tüm reayalara Avrupa'nın garantisi altında eşit haklar verilmesini istediklerini bildirdiler . Rusya ise daha 26 Ağustos'ta bu şartları kabul edemeyeceğini gösterdi . Bu kararı ile Petersburg kabinesi aslında sadece Avusturya ve Prusya arasında 26 Kasım'da imzalanan ek antlaşmanın yapılmasına neden oldu . Bu antlaşma, Viyana kabinesinin 2 Aralık'tan itibaren Londra ve Paris kabinelerinin yardımcısı olarak, bundan böyle Rusya ile yapılacak ortak müzakerelerle ilgili meselede, karşılığında Avusturya'ya zaman zaman koruma sağlanacağına dair söz alarak, müttefiklerin faaliyetlerini engellememeyi taahhüt ettiği yeni tutumuna uygundu. Viyana'da yapılacak yeni konferanslara Türkiye de katılacaktı. Prusya, Batılı devletlere katılmak istemiyordu, ama 26 Ocak 1855 tarihinde Sardunya katıldı .

Rusya 6 Kasım'da, dört maddeyi nihayet kabul ettiğini açıkladı . Bunun karşılığında 1841 tarihli antlaşmaya sadece Osmanlı Sultanı lehine akdedilmiş olup, Karadeniz meselesi ile ilgili başka hükümler getirmeyerek, ilan edebileceği bir antlaşma gözü ile bakacaktı . Ancak daha sonra bir metin kabul edildi ve "Türkiye'nin Avrupa'daki denge ile daha sıkı bağlantı içinde olması" ve "Rusya'nın Karadeniz'deki hakimiyetine bir son verilmesi" gerekliliği vurgulanıyordu . Sırbistan da Avrupa devlederinin himayesine alınacak ve böylece Belgrad Valisi'nin himayesinden kurtarılacaktı . 15 Mart 1855 tarihinde, yeni Rus Çarı II. Aleksander'in tahta cülûsundan sonra Prusya'nın katılmadığı konferansta ortadan kaldırılması gereken sadece birkaç anlamazlık kalmıştı.

Konferans, 26 Nisan'a kadar sürdü ve 4 Haziran'da yeni bir toplantı tertip edildi. ilk kez Hristiyan Avrupa'nın temsilcilerinin katıldığı bir toplantıda Türkiye'nin bir temsilcisi, Arif Efendi vardı. Bu aslındA1 özellikle de kendi menfaatleri söz konusu olduğunda, Avrupa devletleri ile eşit haklara sahip olduğu anlamına geliyordu. Ancak Avrupa devlet hukukuna dahil edilebilmesi için bir kez daha öyle beyanatlar ve tedbirler talep edilmişti ki, bu tedbirler Müslüman fatihlerinin lideri olan Osmanlı Sultanini ırk, din ve tarihi haklar arasında bir fark gözetmeksizin, hukuk çerçevesinde tarafsız davranan çağdaş bir hükümdar hâline getiriyordu. Hristiyanlara, daha 16 Mart 1854 tarihinde istanbul'daki Zabıta Mahkemesi örneğine göre değiştirilecek mahkemeler nezdinde şahitlikte bulunma hakkı tanınmıştı. Bu her yönden yararlı ve verimli bir yenilikti. Ali Paşa, Osmanlı ırkının ve islâm dininin yüzyıllar boyunca hor gördükleri ve köle reayaların ırkı ve inancı ile eşit görülmesine çok nazik ve diplomatik bir şekilde dirense de, reayalara Osmanlı ordusunda askerlik yapma hakkı tanındı ve haracı da bundan böyle başka bir isim altında sadece Doğuluların onur anlayışını paylaşmayıp, 15 yıl askerlik hizmeti yapma imtiyazını kullanmak istemeyenler ödeyecekti. ingilizler derhal ciddi bir biçimde emirlerindeki birliklerin sayısı oldukça az olan subaylarının komutası altında birkaç reaya birliği oluşturmayı düşündüler!

Müzakereler, barışın mimarı olarak ortaya çıkabilen Avusturya imparatoru adına Buol-Schauenstein Kontu tarafından yürütülüyordu. Türk temsilcisi daha ilk toplantıda, "Osmanlı imparatorluğumun bağımsızlık haklarının ve toprak bütünlüğünün" korunması için yeni garantiler talep etme hakkını saklı tuttuğunu belirtti. Gorçakov, bu hakkın zaten tanınması gerektiğini, ancak bunun savaşın sonuçlarına bağlı olduğunu ve kendisinin de aldığı talimatlara uymak zorunda olduğunu beyan etti . Konferansın neticesi olarak bir kongrede yapılacak müzakerelerin temeli olarak şu yeni maddeler kabul edildi: Üç prenslikten her biri kendi "bağımsız ve milli bir idareye sahip olacak" ve savunma amaçlı olmak şartı ile iç güvenliği ile sınırlarını korumak üzere "silahlı milli bir güç" bulundurabilecekti , Babıâli, ancak Avrupa devletlerinin onayını aldıktan sonra, muhtemel karışıklıkları bastırmak amacıyla Tuna Nehri'nin karşı kıyısına birlik gönderebilecekti; prensliklerin anayasaları "resmi bir hattı- şerif" ile ilan edilecek olup, önce "bu mesele Avrupa'nın genel siyasî menfaatleri ile ilgili olduğundan, Batılı devletler ile antlaşmaya varılacaktı". Rusya'nın eski bir isteğine istinaden komşu devletlere karşı komplo düzenleyen huzursuz unsurların prensliklerde bulunmasına izin verilmeyecekti.

Fransız bakan, daha ikinci toplantıda Eflak ve Boğdan'ı kendi menfaatleri için tek bir hanedan - tıpkı Yunanistan'daki gibi yabancı bir hanedan - altında toplama ihtimalini gündeme getirmişti ve halk oylaması ile başa getirilmiş bir imparatorun temsilcisi olarak, prensliklerde yaşayan insanların ülkelerinin gelecekteki oluşumu hakkında görüşlerinin alınması gerektiğine işaret etti. Halkın görüşünü alma önerisi derhal kabul edilirken, Boğdan ve Eflak'ın tek bir hanedan altında toplanmasına ilişkin öneri, altıncı toplantıda Bourqueney tarafından etraflıca açıklandı. Tuna Nehri meselesinde ise son söz Avusturya'nındı: Viyana Kongresinin nehirler hakkındaki hükümlerine dayanarak, kolay ve güvenli bir nehir taşımacılığı lehine yasalar çıkartmaya ve Tuna ağızlarında sabit gemiler bulundurmaya yetkili bir Avrupa Komisyonu - Gorçakov "sendika" kelimesinin kullanılmasına karşı çıkmıştı - atandı. Tuna Nehri'nin geçtiği ülkeler, daimi olarak görevlendirilecek Aşağı Tuna komisyonu aracılığıyla idari tedbirlere riayet edilmesini sağlayacaktı. Besarabya bölgesinin Boğdan topraklarına katılması ile Rusya'nın bu yükümlülükten ve bundan kaynaklanan haklardan mahrum edilmesi öngörülüyordu .

Karadeniz meselesine bir çözüm bulmak amacıyla Fransa Dışişleri Bakanı Drouyn de Lhuys ve Türk meslektaşı Hariciye Nâzın Âlî Paşa'nın gelmesi bekleniyordu. Rusya, aslında denizcilik gücünün sınırlanacağından endişe duyduğu için, teşebbüs hakkını kabul etmeyeceğini açıkladı . Âlî Paşa'nın talebi üzerine Türkiye önce bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruma yükümlülüğü ile "Avrupa sisteminin" eşit haklara sahip bir üyesi olarak kabul edildi . Ama Rusya, çıkartılacak fermân aracılığıyla diğer güçlere de bu gemilerin yarısını Boğaz'ın diğer tarafına gönderme hakkının tanınması ile birlikte - ki Osmanlı Devleti'ne karşı yapılacak bir saldırıda 1853 yılında olduğu gibi hareket edebileceklerdi - Karadeniz'in tarafsızlığı ve Rus deniz gücü ile Türk deniz gücünün dört saff-ı harb gemisi ve dört firkateyn bulundurmakla sınırlandırılmasını kabul etmek istemiyordu.

Aksine tüm devletlerin gemileri için serbestçe geçiş hakkı istiyordu . Asıl düşündüğü ise Osmanlı Sultaninin Boğazlar'ı istediği zaman açıp kapatma hakkının kabulü ile tam aksine bir prensip olan Kapalı Deniz (Mare Clausum) prensibine geçebilmeyi düşünüyordu. Avusturya, ancak uzun bir aradan sonra 4 Haziran'da Rusların ve Türklerin aralarında anlaşmaya varmasını ve bu antlaşmanın nihâi antlaşmaya dahil edilmesini teklif etti. Ama bu teklif de kabul görmediğinden, savaş yavaş yavaş sona yaklaşırken, bu mesele de tıpkı Türkiye'deki ıslahatlar meselesi gibi çözümsüz kaldı. Avrupa devletlerinin temsilcileri ve Avusturya'nın temsilcisi, görevlerinin artık sona erdiğini açıklıyorlardı. Bu başarısız diplomatik müzakerelerin sonucu, Batı devletleri ile Avusturya arasındaki ilişkilerin soğuması ve müzakerelere dahil edilmeyen Prusya ile aralarının daha da açılması oldu. Müttefik diplomasisinin bundan sonraki büyük görevi, Prusya'yı diğer güçler ile birleştirmek, özellikle de Avusturya'yı belli bir noktaya kadar görüşülen dört madde ile ilgili vaatlerini geri çeken Rusya'ya karşı daha kararlı hareket etmek üzere kazanmaktı .

Avusturya için banşın kendi desteği ile akdedilmesi bir onur ve zaman zaman ortaya çıkan başka düşmanlarının verdikleri ağır kayıplarla eski rakibinin çökertildiği bir anda, Şark üzerindeki üstün nüfûzunu haklı çıkartmak için bir araçtı. Viyana kabinesi bu bağlamda Sivastopol düştükten iki ay sonra ve III. Napoleon, yakın gelecekte barış isteğini açıkladıktan sonra, 16 Aralık'ta hâlâ muzaffer Batılı devletlere karşı gerekli görülen herhangi bir tavizde bulunmamakta direnen Rusya'ya tehdit dolu bir nota vermeye karar verdi. Anlaşmaya varılmış maddeler bir kez daha detaylı olarak açıklandı. Buol bu arada bu maddelerin kabul edilmemesinin getirebileceği "ağır sonuçlardan" ve böyle bir kararın getireceği "tahmin edilemez sorumluluktan" ve savaşın uzamasından dolayı onca insan hayatının kaybedilmesi sebebiyle insanlık namına büyük yükümlülükten bahsediyordu. "Prensliklere Bâbıâli'nin hakimiyeti altında" Hotin'den başlayarak, Salsık Gölü'ne kadar uzanan bir bölgeyi devretmek gibi ağır bir şart ilk kez bu dönemde gündeme getirildi. Karadeniz'in tarafsız bir bölge hâline getirilmesi de tekrar ortaya atıldı ve Rusya'ya müttefik birliklerin Bâbıâli ile Hristiyan tebaanın yeni imtiyazları hakkındaki müzakerelerine katılma hakkı tanındı .

Fransa, ingiltere ve Avusturya temsilcileri, istanbul'da müzakerelerin bu hassas noktası ile uğraşıyorlardı. Bu yöndeki konferansta Bâbıâli'yi Âlî Paşa ve Fuad Paşa temsil ediyordu. 9 Ocak 1856 yılında bu görüş alışverişinin neticesi olarak, Sultan Abdülmecid tarafından ilan edilip, Hristiyan reayaya Müslümanlar ile eşidik sağlayan hatt-ı hümâyûn ortaya çıktı. Sultan Abdülmecid, nihayet hiç istisnasız dinî toleransı, Hristiyanların devlet makamlarında çalışma hakkını ve yabancıların toprak edinme hakkını kabul etmeye razı olmuştu. Reayalar, artık ruhbanlar tarafından yönetilen ve idare edilen dinî topluluklar olarak kabul edilmiyor, aksine eskiden beri kuilanılagelen istihzalı lakaplarıyla bile artık anılmayacak olan, eşit haklara sahip tebaa olarak sadece sayılarına ve ekonomik ve sosyal önemine bağlı olarak mahkemelere ve askerlik hizmetine katılma hakkı tanınıyordu. Kiliselerin yönetimine gelince: Bunlar artık patrikler ve piskoposlar tarafından değil, gerek sivillerden, gerekse ruhbanlar arasından seçilecek meclisler tarafından yönetilecekti .

iki gün sonra üç büyük devletin aynı temsilcileri ve Sırbistan ile Romen prenslikleri için hospodarların, yani basit birer "memurun" atanmasında aynı rejimi ve özellikle de ismail'de kaleler kurma hakkını talep edecek kadar umutlu olan Türk meslektaşları ile anlaşmaya vardılar ve Romen prensliklerinde makamların düzenlenmesine ilişkin nizamnamenin artık bağlayıcı olmadığını; eski imtiyazlarının geçerli kalacağını ve yeni bir çağın gereklerini yerine getirmek için, Boğdan ve Eflak için yeni tavizlerin verileceğini açıkladılar: Önce seçilip, sonra Osmanlı Sultanı tarafından onaylanacak mahalli prensler ömür boyu görev yapacak ve her iki ülke için geçerli olacak olup, kaymakamlar tarafından atanacak "yarı Eflak, yarı Boğdan komisyonu" tarafından istanbul'da "Osmanlı bir komiser ile anlaşma hâlinde" yeni bir anayasa hazırlanacaktı. Çok zarar gören ve gerek 1848 yılında göç edenlerin yazıları, gerekse başka bildiriler ile Avrupa'nın davası için sempatilerini gösteren bu Tuna ülkeleri, tüm mülkiyeti Osmanlı Sultam'na ait, yurtdışı ile bizzat ilişkiler kuramayan ve sadece Bâbıâli ile akdedilen antlaşmaları kabul etmek zorunda kalan eyaletler olarak görülüyorlardı. Birleşme, Avrupa hanedanlarından birinden gelecek ve veraset hakkına sahip olacak bir prens ve başka haklarla kandırılan Romenler, bunların yerine sadece Bâbıâli tarafından zorla uygulanan ortak bir idare sistemine sahip oldular. Bu arada Batılı devletler, her iki Romen prensliğinde yabancıların yeni mülkiyet edinme hakkını tesis etmeyi unutmamışlardı.

Rusya böylece artık dindaşları adına konuşma hakkına sahip değildi, zira Batılı devletler Osmanlı Sultam'nın bu kararları ile yeterince tatmin olmuşlardı. Petersburg kabinesi - Anadolu'da Türklerden aldıkları toprakları geri vermeye razı olmasına ve - Hotin bölgesinin devredilmesine ve müttefiklerin yeni şartlar getirme hakkına hâlâ direnmesine rağmen, daha 5 Ocak'ta Avusturya'nın önerdiği noktaları kabul etmişti. Ancak Avusturya'nın kararlı tutumu ve Prusya'nın müdahalesi ile Nesselrode nihayet 20 Ocak'ta Viyana ültimatomunu resmen tanımak zorunda kaldı . Prusya böylece müttefik birlikleri ile tekrar bir araya gelmişti ve Avrupa devletlerinin kabineleri çok geçmeden bu yönde bilgilendirildiler.

Barış kongresinin açılışı, yeni bir konferansın toplanmasına neden olacaktı: 1 Şubat'ta Viyana'da toplantıya başlandı. Konferansın tek toplantısında barış hazırlıkları için yetkili isimler belirlendi A. Kısa bir süre sonra da bu yetkilileri başkentine davet etme hakkının Fransa'ya tanınmasına karar verildi.

Böylece 25 Şubat'ta Prusya'nın- ancak yedinci toplantıda da olsa - ve Sardunya'nın da katıldığı Avrupa Kongresi başladı. Osmanlı Devleti'nin temsilcisi olarak deniz yoluyla Fransa'ya gelen Âlî Paşa ve Mustafa Reşid Paşa'nın oğlu ve Paris'te Osmanlı elçisi olan Mehmed Cemil Bey kongrede hazır bulunuyorlardı. Kongrenin başkanlığını ise Fransa Dışişleri Bakanı olan I. Napoleon'un gayrimeşru oğlu Kont Valevski yürütüyordu. Ateşkes antlaşması derhal sağlandı ve Batı devletleri tarafından ileri sürülecek yeni taleplere ilişkin hassas noktalar, Asya'da önemsiz bir sınır tadili ile ortadan kaldırıldı. Romen prensliklerinin gelecekteki organizasyonuna ilişkin hususlar, birinci komisyon uygulanacak "prensipleri" hazırladıktan sonra kurulacak "ikinci komisyona" bırakılacaktı. Birleşme ve halkın görüşünü alma meselelerinde ise bir tarafta Fransa ve ingiltere, diğer tarafta Osmanlı Devleti ve Avusturya karşı karşıya geldiler. Nihayet ilgili ahalinin isteklerini "sırf bu amaç için toplanacak Divânlar" aracılığıyla Romen prensliklerine gönderilecek bir Avrupa-Osmanlı komisyonuna bildirmeleri üzerinde anlaşmaya varıldı. Bu temele istinaden daha sonra Paris'te bir antlaşma yapılacak ve Osmanlı Sultanı bu antlaşmayı Batılı devletler ile kararlaştırılan bir hatt-ı hümâyûn ile resmen ilan edecekti . Özerk Romen prenslikleri Avrupa tarafından verilecek bir garanti ile korunacaktı . Sırbistan bu arada kendi anayasasını belirleme hakkını kaybediyordu.

Anayasası Türkiye ve Avrupa devletleri tarafından belirlenecekti ve Avrupa'nın vereceği garanti, Sırpları sadece Osmanlı veya Avusturya bölgelerinden gelebilecek askerî müdahalelere karşı koruyacaktı. Rusya, Karadağ için sadece "dostane eğilimler" gösterdiğini, bunun da eskiden gösterdikleri "sempatinin" bir ödülü olarak olduğunu açıkladı. Osmanlı'ya devredilecek topraklar konusunda Rusya sadece Prut Nehri kenarında Vadu-lui-isac'tan, Yalpuk Gölü'ne kadar uzanan hattı feda etmek istiyordu, ama bunun karşılığında ismail ve Kili'yi yıkmaya taahhüt ediyordu. Daha sonra başka tavizlerde bulunmaya razı olan Rusya, bu sefer Katlabuga Gölü, Trayan şeddi ve Salsık Gölü arasındaki üçgeni de teklif etti.

Tüm bunlara rağmen, sınır olarak Prut Nehri kenarındaki Cotul-Morii'den başlayarak, "Burna Sola Gölü'nün doğusundan bir kilometre" uzaklıkta Karadeniz'e kadar uzanan bir hat kabul edildi A . Tuna Nehri ağızlarındaki engellerin kaldırılmasına ilişkin meselede ise çalışmaların yürütülmesi ve denetimi, Batı Almanya'nın menfaatlerinden dolayı Boğdan, Eflak ve Türkiye ile Avusturya'nın yanı sıra Bavyera ve YVürttemberg krallıklarının da temsil edildiği daimi bir komisyona devredildi. Rusya'nın "Osmanlı Sultanı'nın Hristiyan tebaa için gösterdiği özel ilgiyi " kullanma teşebbüsü, derhal itirazlarla karşılandı. Yapılan antlaşma, bundan böyle her devlete Osmanlı Sultanı'nın tebaa ile ilişkilerine karışmayı yasaklıyordu.

Antlaşmanın imzalandığı 30 Mart tarihinde - Kongre daha birkaç gün sürdü ve onaylar ancak Nisan ayı sonlarında teslim edildi - milli olmayan eski Osmanlı Devleti, artık ıslah edilmiş "Türkiye" devleti olarak, Avrupa devletleri arasına resmen kabul edilmişti ve Osmanlı Devleti ile antlaşmada adı geçen ülkelerden herhangi biri ile arasındaki anlaşmazlıklar, silahlara sarılmadan önce, barışçıl çözümler bulmak üzere diğer devletlerin önüne getirilecekti. Fransa, ingiltere ve Avusturya, 15 Nisan'da "Osmanlı Devleti'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak" ve yeni akdedilen antlaşmadaki hükümlerden herhangi birinin ihlali hâlinde bunu savaş sebebi (casus belli) saymak üzere bir anlaşma yaptılar . Âlî Paşa bu arada Osmanlı Devleti 'ni eski ve Batılı devletlerin menfaatlerini engelleyici olarak gösterdiği kapitülasyonlardan kurtarmaya da çalışmıştı ve Hristiyan Avrupa devletlerinin temsilcileri de bu yönde görüş bildirmişlerdi, ama bu zor ve çok yönlü meseleye hemen bir çözüm getirmek istememişlerdi . Nihai karar, bu meselenin daha sonra istanbul'da görüşüleceği ve Avrupa devletlerinin bu konudaki tutumlarının vaat edilen ıslahatların yerine getirilmesine bağlı olacağı oldu .

Aralarında asil düşünceli Fransa imparatorunun da bulunduğu romantik hayalcilere göre, Şark'ta yeni bir çağ başlıyordu. Ancak birkaç ay sonra mantıklı düşünen herkes, Avrupa ıslahatlarının gerçek değerini ve Avrupa devletlerini istanbul'da ortak hareket etme olanaklarını değerlendirebilecek durumda idi .
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir

cron