Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

II. Mahmud'un Rumlara Karşı Mücadelesi

Batılı Güçlerin Müdahalesi, Rus Savaşı, Edirne Barış Antlaşması

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

II. Mahmud'un Rumlara Karşı Mücadelesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Ağu 2011, 23:54

SULTAN II. MAHMUD'UN RUMLARA KARŞI MÜCADELESİ VE BATI TARZINDA ISLAHATLARIN UYGULANMASI.
RUMLARIN "YUNAN" ANA YURDUNU TEKRAR KURMAK İÇİN MÜCADELELERİ.
BATILI GÜÇLERİN MÜDAHALESİ.
RUS SAVAŞI.
EDİRNE BARIŞ ANTLAŞMASI(1829)


Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Rumların ayaklanmasına ilişkin ilk teşvikler tabii ki Rusya'dan geliyordu. Takımadaların aslında küçük cumhuriyetler oluşturan sakinleri, Rusların kendi Hristiyan özgürlükleri için yapılan bir mücadele gibi kabul ettikleri davasını desteklemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ancak eski "tiranlarının" intikamına terk edildiklerinde, bir çoğunda İstanbul'un başına bir Rus Çarı getirmek isteyen Çariçe Katerina'ya duyulan tapınılası sevgi, nefrete ve tiksintiye dönüştü.

Savaş zamanında birçok Rum Rusya'ya, özellikle de kendilerine geniş kapsamlı imtiyazların tanındığı Kırım'a göç etmişti. Bunların arasında önemli dinî ve kültürel şahsiyetlerin yanı sıra casus ve propagandacı olarak kendi dindaşları ve soydaşları arasında hizmet verebilecek eğitimli subaylar çıktı. Bunlardan biri, 1810 yılında Türklere karşı savaşta hayatını kaybeden General Papadopulos'tu. Bu subaylar, son savaşta düşmanlıkların başlatılması için çalışmışlardı . Ancak askerî ünvanlarla da olsa, ajan olarak kullanılan Barozzi, Rodofinikin, Kiriko ve Bükreş'teki yeni genel konsolos Pini gibi Rumlar, Avusturyalıların, hatta İngilizlerin hizmetinde bulunan soydaşlarından çok farklı değildiler. Sadece 1812 yılında Amiral Çiçagov'a Bükreş yolunda eşlik eden Kapodistrias'ın devrimci bir geçmişi vardı.

Fransız İhtilalinin ruhu, eğitimli birçok Rum arasında büyük bir heves uyandırdı. Yeni Yunan dilinin ıslahatçılarından biri olan Koray; Altona konsolosu olup, ve Romen prensliklerinde aynı makama talip Konstantin Stamati , Eflak'ta rahip ve öğretmen olarak görev yapan Polizoi Kontu , birçok başka yabancının yanı sıra Paris'teki kanlı olayların şahidi olmuşlardı ve özgür bir "Hellas" (Yunanistan) görme umudunu taşıyorlardı. Bir süreliğine Bükreş'te yaşamış genç bir Makedon olan Velestinolu Rhigas, kendisini özgürlük ozanı, "Rum Marseillaise" (milli marşının) bestecisi hâline getiren özgürlük ruhunu Paris'ten alıyordu. Rhigas, harekete geçmek istiyordu, ama 1798 yılında Viyana'dan Belgrad'a giderken Avusturyalılar tarafından Belgrad Paşası'na teslim edilerek , hayatını kaybetti . Rumlar, Fransız bayrağı altında Mısır'da da savaşmışlardı.

Liderleri her fırsatta Rumların kurtarılmasından bahseden ve Olimpiyatlara göre hesap yapan İyo Cumhuriyeti'nin kurulması Epir, Mora ve adalarda Fransız ve İngiliz temsilciklerinin açılması; Makedonya'da belki de kovulan Sardunya Kralı için yeni bir devlet kurma projeleri ve Tepedelenli Ali Paşa'nın faaliyetlerinden dolayı Olimpos Dağlan'nda ve Arnavuduk vadilerinde Palikarların ve Harmatolların direnme gücünün ve maceraperest ruhunun canlanması, Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerindeki Rum nüfusunun bazı kesimlerinde yeni ihtiyaçlar uyandırmaya katkıda bulunmuştu. 1800 yılından önceki Osmanlı-Rus savaşlarından örnek gösterilen savaşçı isimleri ve kahramanlıklar da kalmıştı. Aynca Fransız serbest düşünürlerin [Farmasonlar] kaleme aldıkları eserlerin tercümesi ve Viyana'da Anthimos Gazis yönetiminde "Bilgin Hermes adlı eserinin baskısı ve buraya nüfûz eden Batı ruhu ile "aydınlanan" Yaş ve Bükreş topluluğunun da bunda katkısı büyüktü.

Yurtdışında Macaristan'da, Peşte'de, Viyana'da, Trieste'de, Marsilya'da ve Londra'da yaşayan Rum ve "Eflak", yani Romen asıllı tüccarlar, bu harekete büyük katkılarda bulunmuşlardı. Aralarından yavaş yavaş bugünkü Yunanistan'ın ve tüm Yunanlıların çok şey borçlu oldukları ve bilimin, edebiyatın ve eğitimin çok büyük destekçileri olan Rumlar çıkmaya başlıyordu. Cömertlikleri sayesinde İstanbul, Selanik, İzmir, Sakız Adası ve Pathmos kolejleri oluşturuldu. Bükreş ve Yaş'ta daha ünlü olan kolejler ise yine orada hüküm süren
Rum asıllı prensler sayesinde kurulmuştu.

Rusya, 1806 yılında Osmanlı Sultam'na karşı düşmanlıklara başladığında, Rumları ayaklanmaya teşvik etmek için her yola başvurdu. Baba İpsilanti, birçok Romenin yanı sıra Rusya'dan gelen Rumlar arasından 3-4 bin kişiden oluşan bir ordu kurdu. Albay Nikola Pangal komutasında bu ordu daha sonra Rum reayanın toplanma merkezi olacak "Makedon Cephesini" oluşturdu. Ama bu "Yunan-Makedon Gönüllüler Alayı" 1807 yılının Eylül ayında tasfiye edildi ve askerlerinin ödenmemiş ücretlerini talep eden Pangal, zorunlu olarak Rusya'ya gitti . Fransızlar, daha sonraları da Pangal'ın beyannameleriyle tahrik edilen Rum nüfusun, özellikle de Mora ve Takımadalarında yaşayanların Osmanlı Sultanı'na karşı ayaklanabileceklerinden endişe duyacaktı. Zira Rus gemileri, Rumları özgürlük savaşına teşvik etmek için, Çamlıca (Hidra), Suluca (Spetzia) ve III. Selim tarafından kurulan "Avrupa Tüccarı Zümresine" üye en zengin Rum deniz tüccarlarının, genelde Rus beratlıları olarak, yani Rusya'ya tâbi olduklarını gösteren bir berat altında yaşadıkları İpsara (Psara) önlerine gelmişti bile. Ama İpsaralılar, "Rus hakimiyetinin bu bölgelere tamamen yerleşmesine kadar " beklemek istedikleri cevabını verdiler. Dimitri Murusi, 1812 yılının yaz aylarında Kapodistrias'a soydaşlarının taarruza hazır olduğunu bildirdi.

Bükreş Barış Antlaşması, Sırplara yapılan ihanet ve barışın muhafazası için kurulan üçlü [kutsal] ittifak, şimdilik ortaya atılan bu girişimleri engelliyordu. Rumlar, bunun üzerine Rusya'ya dayanmak yerine, zabtiye tarafından yapılan tüm denetimlere rağmen, baskı altındaki milletlerin komplolar kurarak, gizlice milli ve siyasi müstebitlere karşı savaşı hazırlayan güçlü ve gizli hareketine katıldılar.

İlk Rum özgürlük birlikleri o dönemlerde kuruldu. Daha 1814 yılında Elbe'den geri dönen Napoleon'un onayı ile Paris'te eski İstanbul elçisi ve "Yunanlıların" eski bir dostu olan Choiseul-Gouffier'in himayesi altında böyle bir topluluk oluştu. Topluluğun "kardeşlerinden" biri olan Athanasius Tsakaloff, bunun üzerine Paris'ten yola çıkarak, Bükreş ve Moskova'ya geldi ve topluluğun yeni şubelerini oluşturdu: Rusya'nın bu eski kutsal şehrinde ve Odessa'da bu topluluk kısa bir süre sonra çarın yardımı ile gerek Kara Yorgi'nin geri çağrıldığı Sırbistan'da, gerek Mihail ve belki de Aleksandru Sutzo'nun birliğe üye oldukları Romen prensliklerinde, gerekse "prensleri" sürekli değişen ve çoğunlukla idam edilen Manya başta olmak üzere asıl Türk eyaletlerinde ayaklanmalar çıkartmayı amaçlayan "Dostluk Cemiyeti'ne (Etnik-i Eterya)" dönüştü.

Komploculardan biri olan Skufas, İstanbul'daki Rumlarla ilişkiler kurmak üzere o güne kadar yaşadığı Odessa'dan İstanbul'a geldi. Liderlerin çoğu Romen prensliklerinde konsolos Pini'nin şahsiyetinde çalışmalarını destekleyen önemli bir dayanak buldular. Kısa bir süre sonra Karaca Paşa'nın muhafız birliklerinin başında bulunan Arnavut Yordaki, özgürlük savaşında hayatını kaybeden Sırp Hayduk Veliko'nun dul eşi ile evli olan Sava ve Farmaki'yi ve aralarında Argaş'ın geveze piskoposu Hilarion'un da bulunduğu Rum ruhban sınıfının bir bölümünü yanlarına çekmeyi başardılar. Yordaki ve Hilarion, Romen Tudor'u Olt bölgesindeki Pandorları ile sosyal ve milli açıdan Rum değil, Romen karakterini taşıdığı, hatta Rumlara tamamen karşı olduğu kısa bir süre sonra anlaşılacak olan hareketi başlatması için baskı yapıyorlardı.

General Aleksander İpsilanti, 1820 yılının Nisan veya Haziran ayında resmen lider olarak seçildi. Selametin ayaklanmadan değil, kilise ve kültürden geleceğini savunan Kapodistrias, Rus Çarı'nın batıda daha yeni kurulan eski düzeni tehlikeye atan ihtilallerin yapıldığı bu dönemde ayaklanmaya karşı olduğunu açıklamış olmasından ötürü, lider seçilme onurunu reddetmişti. Ancak İpsilanti, niyetlerini hiçbir şekilde saklamayan komplocuların önerisini sevinç ve gururla kabul etti. Özgürlük davası için gerçek ve dürüst bir heves göstermiş olan bir prensin oğlu; bir muharebede kolunu kaybetmesine neden olduğunu düşündüğü Napoleon'un Uranlığına karşı çıkan bir savaşçı ve aralarında çariçenin bizzat bulunduğu birçok önemli şahsiyetin dostu olarak Aleksander İpsilanti bu görev için biçilmiş kaftandı.

Romen prensliklerinde birçok Rum ile iyi ilişkiler içinde olması sebebiyle, Rus Çarı'nın şerefine gölge düşürmemek için reddetmesine rağmen, savaş alanı olarak Romen prenslikleri seçildi: İpsilanti'nin Yaş'a gelmesi ile 24 Kasım 1820 tarihinde ayaklanma işareti verilecekti. İsyan bayrağı çekildikten sonra, Tudor'un emrindeki Pandorlann yardımı ile Vidin üzerinden Kara Yorgi'nin Sırpları ile birleşme gerçekleşecekti. Ancak büyük ihtilal projesinin bir bölümünü oluşturan bu kısım, Kara Yorgi'nin idam edilmesi ile engellendi ve yerine geçen Miloş her türlü teklifi geri çeviriyordu . Filibe'nin Fenerli piskoposu ise aksine umut vaat ediyordu. Ama ihtilalinin başlangıç noktasını artık Mora'da Manya bölgesine aktarmak için çok geç olduğundan İpsilanti, babasının ve dedesinin bir zamanlar hüküm sürdükleri Boğdan ve Eflak'ta şansını denemeye karar verdi.

Başkası olmasa da serhad boylarındaki asiler ile Aleksander İpsilanti'nin kardeşi Dimitri'nin Mora'da ayaklanmaya teşvik etmeye çalıştığı asiler arasındaki bağlantıyı Tepedelenli Ali Paşa oluşturacaktı. Tepedelenli Ali Paşa, 1819 yılının Mayıs ayında "15 yıldır bu sahilde Hristiyanların elinde kalan tek nokta olan" ve arkontların ihaneti sebebiyle Fransız müdafaa birliklerini buradan kovan İngilizlerin de göz koyduğu Parga'yı işgal etti, ancak Parga sakinlerinin Korfu'ya taşınmalarına izin verdi. Bu sayede gücü doruğuna çıktı, ama İstanbul'a kaçan düşmanları bu fırsatı onu devirmek için kullandılar. Halet Efendi, bu zorbaya, kan emiciye ve sultanın en sadık hizmetkârlarının katiline karşı defalarca yapılan şikâyetlere nihayet kulak verebilmekten çok memnundu. Ama Tepedelenli Ali Paşa 1820 yılının Mayıs ayında Arnavutlarını etrafına toplayarak, Rumlara yazılı olarak taahhüt edilen özgürlükleri vaat ederek, kendine Rumlar arasında da yandaşlar buldu. Temmuz ayında bir fermân ile İstanbul'a çağrıldığında, kendini sultana kafa tutacak kadar güçlü sayıyordu. Marko Botsaris, Odisseus ve diğer ünlü Epir liderleri onunla birleşiyordu ve Tepedelenli Ali Paşa, nihai bir muharebe esnasında doğrudan Rus Çarı'na başvurabilmeyi umut ediyordu.

Tepedelenli Ali Paşa'nın Tesalya'yı tekrar ele geçirme girişimleri başarısız oldu. Yanındaki şahısların ihanetine maruz kaldı ve iki oğlu hiçbir direniş göstermeden Anadolu'ya esir olarak gitti. Ancak Ekim ayında Yanya'yı ele geçirmek üzere, eski düşmanı İsmail Paşa'nın komutasındaki birlikler Yanya önlerine geldiklerinde, yandaşları yine güvenilir olmadıklarını gösterdiler. O güne kadar tiranları olan Tepedelenli Ali Paşa'ya karşı savaşmak için buraya çağrılan Suliyotlar ve Botsaris, Aziz Nikolas (6 Aralık) gününde Tepedelenli Ali Paşa ile bir antlaşma yaparak, Osmanlı karargâhından ayrıldılar. Tepedelenli Ali Paşa'ya Ocak ayında kuşatmacıların saflarını kırma teşebbüsüne yardım etmediler ve o güne kadar her yere korku salan müstebit, uzunca bir süre kalesinde kuşatma altında kalacaktı. Şehri tekrar ellerine geçiren Suliyodar artık, Hurşid Ahmed Paşa kuşatmanın yönetimini devraldıktan sonra bile, Epir'in en güçlü ordusunu oluşturuyorlardı. İpsilanti'nin kardeşleri işte bu ordunun yardımına güveniyorlardı.

Aleksander İpsilanti, ateşli ama çift anlamlı sözlerle "Boğdan halkına" seslendi, fakat "Romen" sözcüğünü kullanmaktan titizlikle çekindi ve Eflaklara daha sonra "Daçyalılar" diye hitap etti. "Moldovya diye adlandırılan bu yerin insanları", "tanrının yardımı ve merhameti ile Yunanistan'ın bugün tiranların zorbalığından kurtulmak için bayraklarını kaldırdığını" ve "özgürlük istediğini" öğrenmeli idi. İşte kendisi de
"anavatanlarının haklarının yorulmak bilmeyen savunucusu" Mihail Sutzo'nun huzurlu iktidarına halel getirmeden, oraya gidecekti. "Anavatanının borazanlarının kendisini çağırdığı" o yere diye yazıyordu.

Boğdanlıların ortaya çıkabilecek "birkaç çaresiz Türk'ten" korkmalarına gerek yoktu, "zira onları cüretkârlıkları için cezalandıracak korkunç bir güç" hazır bekliyordu .

Bu "korkunç güç" tabii ki İpsilanti'nin, dostu Voronzov'un Besarabya birliklerinin kısa bir süre sonra Prut Nehri'ni geçeceklerini umut etmesine rağmen, adını ortaya atmak istemediği Rusya idi. Romen prensliklerindeki boyarları, özellikle de çoğu artık Romenleşmiş olan Rum asıllı olanları Rusya'nın desteğini dolaylı olarak ortaya atarak kendi tarafına çekmeyi başardı. Bunlar, tüm makamlarını ve gelirleriri?62 kaybedebilecekleri "Yunan" özgürlüğünün tarafına geçmektense, Bükreş ve Yaş'taki hükümet ve Boğdan ve Eflak'ta saraylardaki yüksek mevkiler veya kazanç getiren makamlar için herşeyi feda etmeye hazır olan Fenerlilerdi. Soydaşları ayrıca Osmanlıların teveccühü sayesinde Bulgaristan ve Sırbistan'da yüksek gelir getiren piskoposluk makamlarını ellerine geçirmişlerdi ve son zamanlarda Sırbistan'ın Boğaz'daki Rum asıllı aileler için üçüncü bir prenslik hâline dönüştürülmesini umut edebiliyorlardı.

II. Mahmud'un serhad boylarındaki Romen tahtlarının sadece Kallimachi, Sutzo - iki kolu - ve Murusi ailelerinin belirli kollarının fertlerine verilebileceğine; gelecekteki Romen prenslerinin önce Bâbıâli'de tercüman veya daha önce donanma tercümanı olarak görev yapmak zorunda olduklarına ve tüm boyar ailelerinin bu dört hanedandan birine dayanmak zorunda olduğuna dair tedbirleri, gerçi Hançeri ve Argiropulos gibi aileleri derinden yaralamış ve beklentilerini yok etmişti, ama çoğunluk bu tedbirlerde Romen tahtları için yapılan mücadelelerin ve İstanbul'da Rusların entrikalarının sonunu görüyorlar ve en yüksek makama ya da onurlu bir boyar kaftanına kadar gidebilecek güvenli, sakin ve tehlikesiz bir kariyer ile yetiniyorlardı . Güya Silistre Kalesi'nin harabelerinde bulunan ve Rumlar için "Türklerin baskısından kısa bir süre sonra kurtulacaklarına işaret eden bir" kehanet Boğdan'a yayılmaya başladığında, Skarlat Kallimachi, bu tahrik edici broşürlerin tamamını yok ettirdi.

Yine de Boğdan'ı yönetenler Rus Çarı'nın iradesine karşı gelmeye alışık değildiler. Bu yüzden İpsilanti çok sıcak bir karşılama olmasa da, en azından hiçbir direnişe maruz kalmadan karşılandı. Büyük hizmetler vermiş bir ruhban olan Metropolit Veniamin Costachi, Rumların yönetimi altındaki Üç Hiyerarşi Kilisesi'nde Aleksander İpsilanti'nin kılıcını bizzat beline taktı. İhtilalin liderlerine kurulacak özgürlük ordusu için çeşidi milletlere mensup bekâr gençlerden gönüllü toplamalarına izin verildi. Bunun dışında onlara yardım edecek hiçbir unsur bulunmuyordu. Rus askerlerinden hiçbiri ile karşılaşmayan Sutzo geri çekildikten sonra - ki Rus askerlerini görmüş olsa müstakbel gelişmeleri daha da bir huzur içinde bekleyebilirdi - tüm güç prensler İpsilanti ve Kantakuzen'in eline geçti. Yaş'ta ve daha sonra Kalas'ta (Galati) kaderlerini öngörememiş bahtsız Türk tüccarlar amansızca katledildildiler. "Mavroforlar" diye adlandırılan ve başlıklarında kurukafa işaretleri taşıyan yeni ordu Mart ayında Focşani üzerinden Bükreş'e yöneldi.

Ama Tudor, yanındaki köylüler ile başkente doğru yola çıkmıştı bile. Bakış açısı gittikçe daha fazla milli Romen görüşüne dönüyordu. İhtiyatlı bir adam olarak, şerefine gölge düşürebilecek herşeyden kaçınıyordu: Yetenekli bir ordunun başında, Metropolit Dionisios Lupu ve henüz Bükreş'te bulunan boyarların onayı ile - ki vekillerini buraya göndermiş olan yeni Eflak Prensi Skarlat Kallimachi'yi kabul etmeye niyeti yoktu - yeni olayların gidişatını beklemeye karar verdi.

Tudor, 30 Mart'ta Cotroceni'de karargâh kurup, başkent halkının kendisini "Domnul Tudor" (Prens Tudor) olarak karşıladığı başkente girdikten sonra, Sava'nin çok da sadık olmayan Arnavutları başkentin tepesinde henüz kuşatılmış olmalarına rağmen, İpsilanti herhangi bir çatışmaya girmeyi akıllıca bulmuyordu. Yordaki ve Farmaki, Tudor'un üzerine gönderilirken, İpsilanti'nin adamları Pandorlarla birleştiler. Tudor, yapılan görüşmede "Rumların ülkesi olmadığı" gerekçesi ile Eflak'ta işbirliğine dair teklifleri kararlı bir biçimde reddettikten sonra, Rumlann başkomutanı İpsilanti Tırgovişte'ye, buradan da daha yukan Piteşti'ye doğru yola çıktı ve burada Romen rakibinin Sırp "gospodarlar" tarafından esir alınması ve gece vakti öldürülmesi ile sonuçlanan entrikalarına başladı.

Mora'yı bir ayaklanma yerine çevirmek düşünüldüğünden de zordu. Tripoliçe'de bulunan Mora Beylerbeyi ve onun emrindeki Navarin, Koron, Modon, Mezistre, Argos, Gördüs, Balyabadra ve Gastuni beylerinin emrinde sadece çok zayıf bir savaş gücü vardı ve aralarında birçok Arnavut'un da bulunduğu 400 bin Rum'un yaşadığı Mora Yarımadası'nda sadece 15 bin kadar Türk ve 4 bin kadar Yahudi bulunuyordu, ama vergi tahsildarlığını yapan ve bu makamın miras bırakılabilmesinden dolayı köylerde bir asilzade sınıfı oluşturan Rum asıllı kocabaşıları, Türk rejiminin muhafaza edilmesinden yanaydılar. Ne de olsa Mora Beylerbeyi sadece 1 milyon akçe alıp, Babıâli'ye 2 milyon akçe gönderilirken, toplanan vergilerden kendilerine 1,5 milyon akçe kalıyordu. Beş metropolitin, beş başpispokosun ve sekiz piskoposun Osmanlı yönetimi altındaki rahatları yerinde idi ve bu yüzden durumların değişmesi işlerine gelmiyordu.

Olimpos Dağı'nin Rahip Vlahavas ve Keşiş Nikotsaras gibi ünlü klefderi (din adamları), ruhban sınıfı arasında bulunmuyordu. Tripoliçe ve Balyabadra'nın Rus konsolosları ile Balyabadra'daki Fransız temsilcinin nüfûzları önemsizdi . Yeni eğilimler gösteren "Yunan" kültürü burada fazla yaygın değildi ve 1813 yılında Atina'da kurulan "Philomuse Cemiyetinin" sadece az sayıda üyesi olup, önemli bir faaliyet göstermiyordu. Aslında kurulması bile hatıralar ve anıtlar ile dolu olup, Lord Guilford, Avusturya temsilcisi Konsolos Gropius, Yeni Yunan şarkılarını tercüme eden Fauvel gibi olağanüstü şahsiyederin yaşadığı bu şehirdeki yabancı koloni sayesinde olmuştu.

Yine de Etnik-i Eterya'nın burada birçok temsilcisi vardı, ama bunlar genelde eğitimsiz insanlar ve neredeyse bağımsız olan adalar ile her gün ticaret yapan zengin tüccarlar arasından çıkıyordu. İhtilal gecikince, bir çoğu teşebbüsün ciddiyetinden ve Rusya'nın katılımından şüphe duymaya başladılar. "Etnik-i Eterya" üyelerinin en büyük umudu Manyodara gelince: Liderleri Petro Mavromikali Bey, parasal yardım talep ediyor ve bu yardımların tutarına göre karar vereceğini söylüyordu . Petersburg'a giden elçileri umut dolu haberlerle geri döndükten sonra, Mora'daki "Etnik-i Eterya" üyeleri Balyabadra, Benefşe ve Kristiyanopolis ruhbanlarının da aralarında bulunduğu bir komite kurdular. Ama bu kadar ciddi bir teşebbüsü yürütecek yetenekte değildiler ve Aleksander İpsilanti'nin buraya getireceği Rus alaylarını beklemekle yetindiler.

İpsilanti, Eflak'ta bulunduğu sırada, "Maraton ve Termofiller" arasında, Rum asıllı Moralıların yardımı ile Yunanistan'ı, hem de Bizans giysileri içinde tekrar kurmayı ve Tripoliçe'nin yönetimi için epitroplar (valiler) ve "sadece" 25 bin kişiden! oluşacak eyalet ordusu için kiliyarklar (komutanlar) vaat etmişti. Zeki İpsilanti bunların hepsi için emirleri vermişti bile. Sadece tek bir şey eksikti. Ayaklanmanın kendisi. Vekili Arşimandrit Gregor Dikaios, Rusların parası ve Çamlıca'ya gelmiş olan Rus silahları ile böbürlenmeye hiç de utanmıyordu . Ama Vostiça'da toplanan ileri gelenler, "Mora'nın Yunanistan'ın diğer bölgelerinden daha erken ayaklanmayacağına" karar vermişlerdi.

"Etnik-i Eterya'nın" bazı ulakları esir alınmış olup, Mora kaymakamı Arnavutluk'a gönderilen Hurşid Ahmed Paşa ve birlikleri Tepedelenli Ali Paşa'nın üzerine gönderilen yardımcısı Mehmed Paşa'nın yokluğunda, rehin olarak tutacağı tüm Rum asıllı piskoposların ve arkontların Tripoliçe'de toplanmalarını emretti. Bunlardan bazıları bu emri muhtemel bir tehlike olarak algılayıp, Azize Laura Manastırı'na kapandılar, ama hiçbir düşmanlık görmeyince kısa bir süre sonra manastırı terk ettiler. Yine de kleftlerin Tripoliçe yakınlarında bazı sipahilere saldırmaları, herkesin öfkeli olduğu bu dönemde karışıklıkların meydana gelmesine neden oldu. Kalavrita'daki Türkler karşı saldırı için hazırlık yapmaya başladılar ve gerçekten kaleyi kuşatma altına alan Rumlar göründü. Mora'daki Türklerin sayısı o kadar az; direnme güçleri o kadar zayıf ve kendilerini Hristiyanların muhtemel öfke patlamalarına karşı o kadar güçsüz hissediyorlardı ki Vostiça, Balyabadra, Gördüs, Argos, Gastuni ve başka şehirleri derhal boşalttılar ve kalelere çekildiler.

"Geri ağalar, geri; Hristiyanlar ve Türkler artık bir arada yaşamıyor", diye savaş naraları atıyordu asiler . Uzaktan İngiliz albay olarak geri dönen Peter Kolokotronis, Manya Dağları'ndan soydaşlarının köylerine indiğinde sevinç nidaları ve kilise marşları ile karşılandı59. Balyabadra Piskoposu Germanos, 4 Nisan'da özgürlük savaşını ilan etti.

Siyah haçlı kırmızı bayrağın üzerine Ayayorgo (Aziz Georg)'nun haçını yerleştirdi . Asiler, İyonya'dan gelen altı gemiden alınan toplarla derhal Balyabadra Kalesi'ni top ateşine tutmaya başladılar. "Avrupa devletlerine" başvurarak, şanlı şerefli atalarının adına yardım talep ediyorlardı (V). Birkaç gün sonra özgürlük savaşının bir başka lideri olup, "Sparta Ordusu'nun Milli Genel Komutanı" olarak hareket eden ve Messene'de (Kalamata) kendi "senatosunu" başa getiren (25 ve 28 Mart) Manya Beyi de aynı ifadelerle yardım talep ediyordu. Kleftler [eşkiya] ve arkontlar, özgürlüklerini ilan etmek için Salona, Livadiya, İstife (Theben), Bodonitza, Badracık, Magnesia, Kasandra ve Kutsal Athos Dağı bölgesinde bir araya geliyorlardı. Mayıs ayı başlarında Atina'da yaşayan 400 Türk aile şehri kaybettiler, ama Akropol'ü ellerinde tuttular. Eğriboz Adası'nda yaşayan Rumlar da yeni uyanan ruhtan etkilenmişlerdi.

Toplam 176 gemiye sahip Çamlıca (Hidra), Suluca (Spetzia) ve İpsara (Psara) adalarının özerk sakinleri, tamamen özgür Yunanlılar olarak gücü bir kaptanın ve 12 danışmanının eline verdiler ve Takımadalar'daki komşularını, soydaşları "büyük adımlarla Tuna boylarından, sallanmakta olan tahtı ele geçirmek üzere İstanbul'a gelinceye kadar" savaşa destek vermeleri için uyardılar. Türk gemilerini kollamak üzere "Themistokles" gemisi altı topla denize açıldı.

Hatta Çanakkale Boğazı'nin kapatılabileceğinden bile bahsediliyordu! Ayaklanma, arkontların ve metropolitlerin kalelere koruma altında getirildikleri Sakız Adası'nda olmasa da, Sisam'da başladı ve İzmir dolayları da kısa bir süre sonra Sisamlı eşkiyalara karşı güvende değildi . Girit'in Sfakiyotları da adanın tamamını yeni Yunanistan için kazanabileceklerinden emindiler , ama Temmuz ayı sonlarında Rum asıllı bir piskopos Türkler tarafından öldürüldü ve bunu bir fetva ile emredilen Hristiyan katliamı takip edecekken, bazı Rum asıllı Müslümanların da katıldığı ayaklanma nihayet başladı .

Ayaklanmanın başlaması metropolitin ve başka piskoposların hayatına mal oldu . Ve korsanlık işi muhakkak ki her yerde oldukça büyük başarılar kazandı.

Rusya bu arada entrikacı Konsolos Pini'nin raporlarına ve çaresizce yalvaran İpsilanti'nin mektubuna, her meşru hükümdarın İtalya ve İspanya'daki gibi gizli komplocuların faaliyetlerine karşı savaşmak zorunda olduğu böyle bir ihtilal zamanında - ki Çar I. Aleksander bunun için Laibach Kongresi'ne katılmıştı - böyle bir teşebbüsün lanetlenmesi ve karşı konulması gerektiği cevabını verdi. Bu yüzden barışı ihlal eden Aleksander İpsilanti ve kardeşleri Rus ordusundan ihraç edilmişlerdi .

Kapodistrias'ın kaleme aldığı belgede:

"Romen prensliklerine büyük bir gücün himayesini vaat etmeye nasıl cüret edebildiniz", deniyordu .

Rus Çarı, 7 Mart'ta Vidin'deki Osmanlı birliklerinin Eflak'a girmelerini onayladığını açıkladı, hatta ısrarlı ve sabırsız bir şekilde askerî bir müdahale talep ediyordu . 12 Mart'ta Strogonov ve Bâbıâli arasında bir protokol imzalandı: Osmanlı birlikleri, "Bâbıâli tarafından atanan Boğdan Prensini tahta oturtacaklar, ama her yerde barışçıl halkı esirgeyeceklerdi". Romen prensliklerinde askerî tedbirleri onaylamasa da, 6 Mart'ta Tudor'un faaliyetlerine karşı olduğunu açıklayan elçi , 22 Mart'ta Bâbıâli'ye "Rum halkının genel ayaklanması" hakkında sevinçlerini bariz bir şekilde göstermiş olan Rus tüccarlara karşı olduklarına dair kararlı bir açıklama teslim etti. 26 Mart'ta İpsilanti'ye Bâbıâli'ye de bunu haber verecek Strogonov aracılığıyla faaliyetlerini durdurmasına ve şikâyetlerinin barışçıl yollarla İstanbul'daki Rus elçiliği aracılığıyla bildirmesine ilişkin resmi bir emir verildi. Hiçbir şey yapamayacak durumda olan İpsilanti, hiçbir faaliyet göstermeden Tırgovişte karargâhında kalarak, sanki bu talimatlara uyuyormuş gibi bir tutum takındı.
Strogonov, 7 Nisan'da Bâbıâli'ye Rus Çarı adına tekrar en dostane garantilerde bulundu.

Aslında Boğdan'daki ayaklanmanın haberi daha 13 veya 14 Mart'ta, İstanbul'a varmıştı. Aleksander İpsilanti, İstanbul'u yeni bir Yunanistan Devleti'nin başkenti yapabileceğini düşünüyordu ve bu amaçla bayrağında Anka Kuşu'nun yanı sıra Aziz Konstantin ve Azize Helena'yı da kullanıyordu! Ayaklanma haberini daha erken alan Bâbıâli tercümanı Yanko Kallimachi, derhal istifasını istedi ve Boğdan Prensinin kardeşi ile temsilcisi bir Rus gemisine kaçtılar. Aleksander Mavrokordato'nun oğlu ve eski Eflak Metropoliti Ingatius ile Pisa'da bulunan Prens Karaca ve Prens Hançeri derhal Rusya'ya doğru yola çıktılar .

Yeniçerilerin ve İstanbul'un avam takımının naralar atarak sokaklarda dolaşmasına ve sadece Rumları, Rusları, bunların yardımcılarını ve tüm Frenk asıllı "kâfirleri" değil, sultanın musahibi Hâlet Efendi'yi ve padişahın kendisini de tehdit etmesine rağmen, Sultan II. Mahmud hiç de korkmuş gibi görünmüyordu. Batılı misafirlerin güveni için tedbirler alındı; Fener mahallesinin etrafı askerlerle sarıldı; bostancılar Boğaz'da nöbet tutuyorlardı; kaptan-ı derya ve topçubaşı, başkentte asayişi sağlamakla görevlendirildiler ve gece yeniçeriler sokaklarda devriye geziyorlardı. Vidin, Silistre ve İbrail paşalarına derhal gerekli emirler verildi ve buralara gemilerle destek kuvvetleri gönderildi.

İstanbul Patriği'ne kendi soydaşlarını dizginleme ve İpsilanti ile yanındaki tüm asileri aforoz etme görevi verildi. Şüpheli şahsiyetler derhal zindanlara atıldılar: Efes Piskoposu, asi Kalliarchi'nin kardeşi, eski Donanma Tercümanı Mihail Mano ve Skanavi, Logothetis ve Rhizo ailelerinin bazı fertleri, daha sonra eski tercümanlar Nikola ve George Murusi kardeşler. Ayın sonlarına doğru, Etnik-i Eterya Cemiyeti'nin uzun zamandan beri ajanlar bulundurduğu, ancak hiçbir faaliyet gösteremediği İstanbul'un Rum halkının ortasında idamlar başladı. Atlı bir Türk'ün yanında atlanndan inip, keyfi ölüm fermânlanna boyun eğmeye alışık olan hırslı Fenerliler; sadece şahsi entrikalar ve şantajlarla ilgilenen ve Ermeniler ile Frenkleri gerçek düşmanları sayan bu ruhban sınıfı - örneğin 1810 yılında Ermenilerle Kutsal Mezar Kilisesi için yapılan bir mücadeleyi kazanmışlardı -, sadece piskoposluk makamlarının verilmesi sırasında enerji, hatta cesaret gösteren ve Türk avam takımı ile en iyi ilişkiler içinde bulunan bu serseri topluluğu93, Bizans İmparatorluğu'nu tekrar kuracak olan Aleksander İpsilanti için ayaklanmaya hiç de niyetli değildi!

Bâbıâli, Trogonov'dan sadece Mihail Sutzo'yu derhal makamından alma hakkını değil, yelken açan gemileri de inceleme yetkisi istedi. Rusya, bunun yanında topraklarına kaçan hainleri de teslim edecekti. Tahttan indirilen Mihail Sutzo'nun yerine bu arada Skarlat Kallimachi getirildi. Her üç talep, Rusya tarafından kararlı bir biçimde reddedildi ve çoğu kişi, Rusya ile savaşın yakın olduğuna inanmaya başladı. Bu arada Mora'daki ayaklanmanın haberleri gelince, halkın öfkesi bu sefer şiddetle Rumlara yöneldi. Sadrazam, bu öfkeyi bizzâf!6£ kanlı bir intikam hâline getirdi. Tutuklanan 12 metropolit ve piskopos hayatlarını kaybettiler ve İpsilanti'nin mektuplarından dolayı şüpheli duruma düşen yaşlı İstanbul Patriği hain olarak makamından alınarak, halefi Eugenios seçilip, onaylandıktan sonra, Yortu Bayramı'nın Pazar gününde kilisesinin önünde asıldı.

Yahudiler, üç gün boyunca sergilenen naaşım sokaklardan geçirerek denize attılar. Kendisine İpsilanti tarafından gönderilen bir mektup sebebiyle Tercüman Kostaki Murusi'nin boynu vuruldu ve George Mavrokordato'nun ölümü darağacında oldu. Patriğin cesedinin üzerine asılan yazıda Morali olup, Kalavrita'da çıkartılan huzursuzluklardan haberdar olduğu ve buna rağmen sessiz kaldığı yazıyordu. Bâbıâli, buna öfkelenen Strogonov'un bu konudaki şikâyederine neredeyse alaycı bir tonla cevap verdi. Yine de esir alınan Rumlardan bazıları serbest bırakıldı ve İstanbul'da Hristiyanlar arasında beklenen kanlı katliam gerçekleşmedi. Paşalar, eyaletlerde insan kalabalıklarını durduramıyordu. Edirne'de ise eski Patrik Kirillos; Selanik'te de Kitrai Piskoposu hayatlarım kaybettiler .

Tüm bunlara rağmen zayıflık göstermekle suçlanan Sadrazam Seyyid Ali Paşa görevden azledildi [28 Mart 1821] ve yeni Sadrazam Benderli Ali Paşa, büyük seleflerin ananevî geleneklerine göre gerçek bir din savaşı yürütmekle görevlendirildi. Osmanlı İmparatorluğu'nu bizzat yöneten II. Mahmud, bu konudaki duyurularında ve diğer resmi belgelerde dönemin ahlaksızlıklarından ve kışlaların savaş şartlarına geri dönülmesi gerekliliğinden bahsediyordu. "Durumlar eskisi gibi değil ... Bu sefer dinin kendisi söz konusu ...", diye ilan ediyordu savaşçı ruhlu bir padişah olarak. Ertesi gün, Rumlara karşı fazla yumuşak davrandığı gerekçesi ile yeni sadrazamın yerine Hacı Salih Paşa getirildi [30 Ni san 1821].

Benderli Ali Paşa, kitle kadiamlarını durdurmaya çalışmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer büyük şehirlerinde de korkunç bir şekilde intikam alınıyordu: Yeniçeriler İzmir'de (sonbaharda) Rum olduğundan şüphelenilenleri avlayarak eğleniyorlardı -diğerlerinden kurşunlara yer açmaları rica ediliyordu. Arkontlar daha baştan bir toplantı sırasında öldürüldüler. Frenklerin tek koruması Avrupalı gemilerin limandaki varlığı idi. Gavur dostu kabul edilen Hasan Paşa, sadece kalenin hazır tutulan toplar karşısında geri çekilen avam takımının saldırısına uğradı.

Rusya'nın 25 Nisan'da özellikle talep edilen yazılı onayı vermeden, ay sonuna doğru paşaların serhat!6 boylarındaki birlikleri, Selim Mehmed Paşa'nın komutasında İstanbul'dan gönderilen birlikler ile birlikte her iki Romen Prensliğine akın ettiler. Silistre Paşası'nın kethüdası Eflak'taki birliklerin başında bulunurken, İbrail Paşası Yusuf Paşa Boğdan'da faaliyet gösteren birlikleri yönetiyordu. Vidin yeniçerileri Olti bölgesine akın ettiler; Tudor'un ve ülkede kalan boyarların, Bâbıâli'ye kayıtsız şartsız tâbi olduklarını beyan etmelerine rağmen, kimi zaman acımasızca hareket eden bu "düzen koruyucularının" arasında kısa bir süre sonra kendi silah arkadaşları ile anlaşmazlığa düşen birçok Anadolulu vardı. Dost düşman ayırmadan herkese silahlarını doğrultan Türk Kazaklarının ve Tatarların hatırası uzunca süre hafızalardan silinmedi.

Aralarında birçok Arnavut, Bulgar, Romen, vs. bulunan birkaç bin gelişi güzel bir araya gelmiş Rumlar, açıkça Türklerin karşısına çıkmaya cesaret edemediler. Öncü birlik olarak kullanılan birkaç küçük birlik kolayca dağıtıldı veya yok edildi. İstanbul'da yeni Yunan devletini kurmaya çalışanların elebaşıları Avusturya ve Rus sınırlarına kaçışıyorlardı. Ama Dragaşani yakınlarında İpsilanti, 19 Haziran'da kahramanlıklarla değil de 200 Mavrofor'un kurban edilmesi ile akıllarda kalan plansız bir muharebede yenildi ve siyasi tutuklu olarak Munkaç Kalesi'ne sığındığı Avusturya'ya kaçtı. Prut Nehri kenarında Sculeni'deki Boğdanlı asiler de aynı şeyi yapmak istediler. Sınır boylarındaki Rus askerlerin ilgisiz gözleri altında, aralarında Arnavutların da bulunduğu en iyi özgürlük savaşçıları 29 Haziran'da tüm gün boyunca Larga Tepesi ve bu noktada geniş bir ada oluşturan sınır nehri arasında savaştılar ve bir çoğu savaş alanında hayatını kaybetti. Birkaç ay sonra, Ekim ayı başlarında Yordaki, kendini emrindeki Arnavutlar ile birlikte yukarıda Karpat Dağlarındaki Secu Manastırı'nda havaya uçurdu. En azından onlar akılsızca başlatılan bir teşebbüsün karşılığını kendi ölümleri ile ödemesini bilmişlerdi. Sava, Ağustos ayında kandırılarak kethüdabeyin bulunduğu Bükreş Sarayı'na çekildi ve subayları ile birlikte öldürüldü.

Her iki Romen prensliklerinin müşterek yeni prensi Skarlat Kallimachi, ayaklanmanın kurbanlarından biri idi. Kardeşi Yanko'nun boynu vuruldu ve Skarlat, kısa bir süre sonra Anadolu'daki sürgün yerinde sözde acı ve üzüntüden sır dolu bir ölümle hayatını kaybetti. Ailesi ayaklanmaya katılmış olmasına rağmen, Konstantin Negri iki tuğlu paşa makamına yükseltilen kethüdabeyin himayesi altında Bükreş'te kaldı. ParM elçiliğine atanan Theodor Negri, Çamlıca'ya kaçmıştı . Olt bölgesi, prensinin vekillerinden biri olan Konstantin Samurkassi'ye emanet edilmişti. Akrabası George idam edilen Bulgar asıllı Stefan Vogorides, kaymakam olarak Boğdan'ın geçici yönetimine getirildi. Yanında hiçbiri birinci sınıf rütbeye sahip olmayan birkaç boyar vardı, ancak ülkenin asıl efendileri muzaffer Türk birliklerinin komutanlan idi. Strogonov, 7 Mayıs tarihli konferansta prenslerin derhal atanmasını ve işgal ordusunun geri çekilmesini talep etti, ama boşuna.

Bâbıâli aksine ciddi bir biçimde Boğdan ve Eflak'ta yalnız yönetici olarak muhafızları görevlendirmeyi düşünüyordu . Rusya'nın himayesi altında bulunanların arasındaki "serserileri" ayıklama ve diğerlerini Müslüman tüccarlar ile aynı hana kapatma emrini aldığı için kendini hakarete uğramış sayan Rus elçi, 10 Mayıs'ta Romen prensliklerinin Türk birlikleri tarafından işgaline itiraz etti. Ona göre İpsilanti'nin emrinde sadece 400 kişi vardı ve "uzakta bir kaleye" geri çekilmişti . Bâbıâli'ye derhal asilerin lideri olan ipsilanti'nin Eflak'tan Bâbıâli'yi bu hizmette bulunmaya hazır Avusturya elçisi aracılığıyla kaçmasına izin vermesini tavsiye etti ve reddettiği takdirde, iki ay içinde bu teklife ret cevabı verdiklerine pişman olacak kadar köşeye sıkıştırılmış olacağını garanti etti. Koruma için bir savaş gemisi çağıran Rus Bakan da aynı şekilde kaymakamın atanmasına itiraz etti. Kaymakamın emrinde en azından ona tâbi muhafızlar bulunmamalı idi. Ayrıca Boğdanlılann ve Eflakların imtiyazlarının zamanında yerine getirilmesini talep ediyordu. Reis Efendi bunun üzerine Osmanlı ordusunun zaferlerinden sonra serhad boylarının tekrar tamamen huzur ve güven içinde olduğu cevabını verdi.

Strogonov nihayet 6/18 Temmuz'da Osmanlı Devleti'nde Ortodoks inancın serbestçe icrasına; tahrip edilen kiliselerin tekrar inşasına; suçsuz Rumların güvenlerinin resmi olarak sağlanmasına ve Romen prensliklerinde antlaşma şartlarının tekrar yerine getirilmesine ilişkin taleplerine sekiz gün içerisinde herhangi bir cevap gelmediği takdirde, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki dindaşlarını koruma hakkına sahip bir gücün temsilcisi olarak, İstanbul'u terk etmek zorunda kalacağını açıkladı. Ve 10 Ağustos'ta İstanbul'u terk ederken kimse onu engellemedi . Bâbıâli, 18 Temmuz'da Petersburg'a gönderdiği karşı yazıda, ayaklanmanın ancak tamamen bastırılmasından sonra statükonun (mevcut durumun) tabii ki tekrar oluşturulacağını, ama bunun daha erken yapılamayacağını belirtiyordu. Ve Rusya, dostluk ilişkilerinin tekrar kurulmasına pek de katkıda bulunmuyordu. Çarın şahsi emri üzerine tüm mülteciler çok iyi bir biçimde bakılıp, besleniyordu ve 29 Haziran'da Odessa'da görkemli askerî merasimler eşliğinde cesedi denizde bulunan ve Ortodoks Kilisesi'ne defnedilen Patrik Gregorios için büyük bir ayin yapıldı. Sadrazam'ın ve sultanın seyretmek üzere asılı bedeninin önüne geldikleri Patrik, Rusya'nın resmi gazetesinde şehid olarak anılıyordu.

Diplomatik ilişkilerin kesildiği bu dönemde, Rus elçisinin ardından başka bir elçi gelmemişti. Avusturya imparatoru, patriğin öldürülmesinden dolayı kendini sanki papa bizzat idam edilmiş gibi hakarete maruz kaldığını hissettiğini söylemesine rağmen, bütün devletler Rusya'nın taleplerinin hızlı bir şekilde yerine getirilmesi yönünde görüş bildirmekle yetiniyorlardı ve Avusturya elçisi "güvenilir raporlara göre, kaçınılmaz çatışmalarda çok kan akıtılmış olmasına rağmen, Osmanlı memurLa^nın bu talihsiz şartlar altında mümkün olduğunca düzeni korumaya çalıştıklarını" açıkça kabul ediyordu . Tâbi olmak isteyen tüm Rumlar için genel bir af sağlayan bir fermân, Kont Lützow'a Ağustos ayı başlarında tamamen yeterli gelmişti .

Rusya adına şimdi de konsolosların Romen prensliklerindeki karışıklıklarını çözülmesinde yardımcı olmaları istenince, reis efendi kaçak asilerin kendilerine teslim edilmesine ilişin talebini tekrarladı . Onlar da tüm diğer savaş esirleri gibi idam edileceklerdi. Rus Çarı, o güne kadar yaptığı taleplerde ısrar etmediği takdirde Bâbıâli ayrıca birliklerini geri çekmeye ve derhal prensi tayin etmeye hazırdı, hem de kaçakların teslim edilmesini istemeden . İsveç elçisi von Palin ve Prusya elçisi von Miltitz , Stratford ve Lützow ile Bâbıâli garantörlerden Rus Çarı'nın 1806 yılında yaptığı gibi barış zamanında Romen prensliklerini işgal etmeyeceğine dair garanti istedi ve garantörlerden hiçbiri böyle bir garantiyi tabii ki veremedi.

Petersburg'dan henüz bir cevap gelmeden (gelen cevap da kabaca "Hayır" oldu ), eski Reis Cânib E fendi'nin etkisi altındaki II. Mahmud - ki Cânib Efendi'nin bir öğrencisi olan Mehmed Sadık Efendi gerçekten de 1 Kasım'da reis efendi olarak atandı ve Cânib Efendi, konferans başkanı olarak arabulucu olan Avusturya ile görüşmeleri yönetiyordu - ayaklanma ateşi henüz yanmakta olduğu için, Türklerin Tuna Nehri'nin karşı kıyısında kalmalarının Romen eyalederinin menfaatleri açısından gerekli olduğunu açıkladı. Ayrıca mültecilerin, özellikle de Mihail Sutzo'nun tekrar kararlı bir şekilde ieslim edilmesini istediler. Tüm mülteciler, Rusya'ya gönderilecek bir Türk komisere teslim edileceklerdi . Nisan ayında tahrip edilen kiliselerin tekrar inşası konusunda II. Mahmud yeniçerilerin ayaklanmasından endişe ediyordu . Savaş yanlıları, Rusya'nın taleplerini yerine getirmektense, hepsine karşı bir din savaşı başlatmaya meyilliydiler . Bâbıâli en kötü ihtimalde kaçakların teslim edilmesine dair talebini erteleyebilirdi, ama Rum milletinin ayaklanması tamamen bastırılmadan, bir de Rumların arasından Boğdan ve Eflak prenslerini tayin etmek imkânsızdı .

Lützow ile yapılan görüşmeler, Rusya'ya sığınan kaçak Rumlar konusunda antlaşma hükümlerine kesin olarak uyulmasını talep eden Bâbıâli'nin kesin isteği üzerine ancak yıl sonuna doğru durduruldu. Aynı zamanda gerçek bir savaş tehlikesini önlemek için, Türk birliklerinin üçte ikisi 1 Ocak 1822 tarihinde Romen prensliklerinden ayrıldılar . Geride kalan sipahiler, Kazaklar ve Tatarlar arasında disiplini sağlamak için kesin emirler gönderilmişti. Mihail Sutzo'ya Besarabya'yı terk etme emri verildiğinde, Türkler de bu hainin başının kendilerine teslim edilmesine dair taleplerini geri çektiler . Rus Çarı hatta Sutzo'yu sınırlarından çıkartmaya hazırdı ve Sutzo gerçekten de italya'ya gitti . Mora'daki ayaklanmanın yayılması, Rumların efendilerine karşı öfkeleri ve ayaklanmanın elebaşılarının meydan okuyucu duyuruları, olayların bu şekilde değişmesine büyük katkıda bulunmuştu.

Serez Paşası ve Eğriboz'un yeni atanan valisi Yusuf Paşa daha Mart ayında asi Moralılara karşı harekete geçti. Balyabadra'yı işgal edip, sakinlerini muhakemeye çekti. Fransız Konsolos Pouqueville, Fransız kolonisinden birkaç kişi tarafından bir İngiliz gemisine kaçmaya zorlandı. Paniğe dönüşmüş korkularından nihayet uyanan Türkler, söylendiği gibi hiçbir Fransız veya Rus düşman gemisinin Rumlara yardım için gelmeyeceğini anladılar. Güvenli yerlerde aileleri için sığınak arayan Türkler ve Moralılar arasında çatışmalar başladı. Hurşid Ahmed Paşa, akıllı davranıp, bu arada Yanya'nın kuşatmasını kaldırmadı. Asilerin üzerine sadece Volo'yu kuşatmadan kurtardıktan sonra etraftaki yerleri tahrip ettiren Dramalı Mustafa Bey yürüdü ve Tesalya'daki yerlerin çoğunda saygı ile karşılandı. Rum çeteleri acilen dağıldılar ve Türk müdafaa ordusu Tripoliçe'ye girmeyi denedi. Dramalı Mustafa Bey, Mora Beylerbeyinin kethüdası olarak buraya 3.500 askerle geldi. Vostiça'yı ateşe verdi; Gördüs'ü kuşatan Rumları kaçırttı; Argos ve Anabolu'da karargâh kuran asilere (Mayıs başı) saldırdı; Tripoliçe'ye girdi ve her yerde af beyannâmeleri dağıttı.

Yine de ayaklanma bununla bitmiyordu. Yarımadanın her yerinde şehirlerde ve köylerdeki gençleri, tüccarları, papazları ve keşişleri, özgürce yaşamaya, tehlikelere atılmaya, savaş sarhoşu olmaya ve zaferle neşelenmeye yönelik müthiş bir hırs bürümüştü. En çok korktukları rakiplerinden biri olan Tepedelenli Ali Paşa'nın gözden düşmesi ve tüm Osmanlı güçlerinin batıdaki bu büyük düşmana karşı kullanılması Rumların umutlanmasına neden oldu. Kethüda Mustafa Paşa, Mayıs ayı sonlarına doğru Valteçi'de mağlubiyet ile sonuçlanan bir muharebeye girmek zorunda kaldı. Adamlan sadece değerli silahlarını düşmanın saflarını atarak kurtulabildiler. Asilerin karargâhına yapılan yeni bir hücum, ikinci bir mağlubiyet ile sonuçlandı. Hurşid Ahmed Paşa'nın Livadiya'yı ele geçirmekle görevlendirdiği Köse Mehmed Paşa'nın da şansı Mart ayı başlarında yaver gitmedi: Thermopile Muharebesi'nden sonra Gravia'da yenildi. Aslında Gördüs'den Çanakkale Boğazı'na kadar denizin tamamı hafif Rum kayıklarının elinde idi. Batıda ve komşu adalarda herkes zaferle ilerleyen özgürlük düşüncesi ile heyecanlanmaya başlamıştı.

Genel bir mahiyet alan bu ayaklanmayı durdurmak için İstanbul'da ciddi ve düzenli tedbirler alınmıyordu. İzmir, Kidonya, Kıbrıs ve İstanköy'deki (Kos) katliamların emri Bâbıâli tarafından verilmemişti ve fanatik bir öldürme arzusuna kapılan asi Müslümanlar, gemileri sayesinde korunan Frenkleri tehdit etmekten ve direniş gösteren idarecileri öldürmekten çekinmiyorlardı. Ancak Gördüs'ün ötesindeki İstmus Derbendi'nde Rum asiler kısa bir süre sonra başarılı olmaya başladılar. Haziran ayı başlarında Frenk Tocco'nun mirası olup, Türklerin "Karlıeli" diye adlandırıp, Rumların "Karlelion" dedikleri bölgenin başkenti olan Vrahori fethedildi.

Tepedelenli Ali Paşa'nın çevresinde bulunan ve Rum asileri gerçek müttefikleri gibi gören Arnavutlar hariç olmak üzere diğer Müslüman Arnavutlar derbent ağaları ve mevki komutanları olarak savaşırken, bazı Ulahlar ve Ulah gençleri Yunanistan fikrine heyecan duyuyorlardı . Her iki tarafın soygun ve öldürme hırsı konusunda "aynı okuldan yetişen" insanlar oldukları bizzat Yunanlılar tarafından da onaylanmaktadır.

Sadece güçlü Voniça Kalesi asi reayalara karşı direnmeye devam etti.

Osmanlı Sultam'mn bu bölgedeki hakimiyetini tekrar kurmak üzere Yanya önlerinde karargâh kurmuş Hurşid Ahmed Paşa tarafından buraya gönderilen İsmail Paşa'nın küçük ordusu, kötü haberlerin gelmesi üzerine ilerlemedi. Haziran ayı sonunda, destek kuvvetler geldikten sonra, İsmail Paşa ve Viriyon Ömer* Paşa komutasındaki bu ordu düşmanın üzerine yürüdü, ama kendine bir yol açamadı. Benefşe teslim oldu, ama Rumlar kendilerini Balyabadra, Gördüs, Anabolu, İnebahtı ve Yenişehir (Larissa)'e saldırabilecek güçte hissetmiyorlardı. Parga, Arnavutlar tarafından kurtarıldı. Müdafaa kıtaları ve silahlı Türk halkı çevredeki asilere karşı birkaç zafer bile kazandılar.

Aspropotamos etrafındaki bölge onlara tâbi olmak zorunda kaldı. Bazı Zentalıların ve Kefalonyalılann Moralılann Türklerin Foloe Dağı'ndaki Lala mevkiine karşı savaşlarında, soydaşlarının temsilcileri olarak savaşmalarına rağmen, Yedi Adalar Cumhuriyeti İngiltere'nin emirlerine uyarak tamamen tarafsız kalıyor ve "meşru hükümete" karşı ayaklanmayı kınıyordu . Buna, sonbaharda Kara Ali Paşa'nın emrindeki filonun asilerin durumunu daha da kötüleştirecek zaferleri ekleniyordu. Türk donanması Koron, Modon ve sahil kıyılarındaki diğer kalelerin savunucuların dayanmasını sağlıyordu. Osmanlı gemileri, hiçbir düşmana rastlamadan Gördüs Körfezi'ne girdiler. Semadirek Adası'na intikam almak için uğradıktan sonra, Kara Ali Paşa nihayet İstanbul'a geldi ve burada kaptan-ı deryalık ile ödüllendirildi.

Mora'nın başkenti Tripoliçe'nin düşmesi, kuşatması çok uzun sürmüş olmasına ve büyük bir şöhret kazanmamalarına rağmen, Rumları oldukça mudu eden bir olaydı. Kuşatmayı kaldırmak üzere buraya gelen Bayram Paşa'nın emrindeki küçük orduya karşı kazanılan nihai bir zaferden (7 Eylül) sonra, Kethüda Mustafa teslim olmak istedi. Uzadıkça uzayan müzakereler sürerken - galip gelen Rumlar, müdafaa kıtalarını ve burada yaşayan insanları İzmir'e götürmek için 5 milyon akçe istiyorlardı - kaleye 5 Ekim'de beklenmeyen bir hücuma uğradı. Sadece Arnavutlar, önerilen teslim şartlarına uygun olarak kurtulmayı başardılar. Tamamen çileden çıkmış Rumlar üç gün boyunca en vahşi Anadolululardan bile daha vahşi bir biçimde ortalığı kana ve ateşe buladılar. Kadınların ve çocukların hayadannı bile sadece fidye alabilecekleri durumlarda esirgediler. Liderlerden biri, Tripoliçe ve çevresinde öldürülenlerin sayısını 32 bin civarında tahmin ediyordu. Bu inanılmaz bir sayı, hatta Türklerin Osmanlı İmparatorluğu'nun tamamında canını aldıkları Hristiyanların çok çok üstünde bir sayı idi. Sadece Manya Prensi tek başına ganimetteki payını 20 katır ve iki deveye yükledi. "Paslı çivilere" kadar yağma ve talan edildi ve Tripoliçe'den sadece içinden dumanlar çıkan bir harabe kaldı.

Ordu, zafer sarhoşluğunun tadını çıkartmak üzere derhal dağıldı .

Böylece Yusuf Paşa'nın emrindeki Türkler kış aylarında Balyabadra'da başarılar elde edebildi ve Anabolu'yu kuşatma altına alan birliklerin şansı yaver gitmedi. Genel bir hücum başarısız oldu. Gördüs, uzun süredir burada kapalı kalan Arnavutlar ve az sayıda Türk tarafından sadece büyük yokluklar karşısında 22 Ocak 1822 tarihinde teslim edildi. Ancak Rumlarla birleşen Arnavudarın şehri ateşe verdikten sonra bile Arta'nin yiğit savunucuları direnmeye devam ediyorlardı. Ama burada bulunan Müslümanlar kısa bir süre sonra, Türk asıllı dindaşlarının eski kulları ile hiçbir zaman ciddiye almadıkları silah arkadaşlıklarını bozdular. Nihayet 5 Şubat'ta birçok askerinin firar etmesi sebebiyle geri çekilmek zorunda kalan, ancak yıldızına güvenen ve son saniyeye kadar umudunu yitirmeyen yaşlı Tepedelenli Ali Paşa, bir görüşme sırasında Mora Beylerbeyi Mehmed Paşa tarafından hançerlenerek öldürüldü. Nefret uyandıran bu tiranın, düşmanlarının ve kendi halkının bu amansız katili, komşu Hristiyanların bu kurnaz dolandırıcısının, bu inatçı, bencil ve "efendisinin sahte hizmetkârının" ölümüyle gerçek bir güç sahibi ortadan kalkmıyordu, ama Rum "dostlarının" birçok hayali onunla birlikte yok oluyordu . Uç oğlu celladın elleri altında babaları ile birlikte ölüme gidiyordu.

Müşterek mezarlarının üzerinde bugün bile şu yazı bulunmaktadır:

"Bir tek O (yani Allah) kalıcıdır. Bağımsızlığını 30 yıldan fazla bir zaman müdafaa etmiş olan Yanya Valisi meşhur Ali Paşa burada yatmaktadır. 5 Cemaziyülevvel 1227".

Yarattığı eserlerden geriye bir tek Arnavudarın bağımsızlık ruhu kaldı. Sadakatsizlik gösteren Viriyon Ömer Paşa'nın yeni tayin edildiği Yanya'nın ele geçirilmesi ise Hurşid Ahmed Paşa'yı nihayet cüretkâr ve asi reayalara karşı harekete geçme fırsatını tanıyordu .

Rumlar nihayet, 19 Haziran 1821 tarihinde Trieste'den Çamlıca'ya gelen ve "Kurtarıcı" olarak karşılanan ve Ekim ayında Tripoliçe'de, Aralık ayında Anabolu'da savaşan ve kaçak olup, yabancı bir ülkede mahsur kalan bir "Genel Komiserin" vekili olarak hareket eden Dimitri İpsilantis'in yönetiminde genel olarak o güne kadar muzaffer bir şekilde devam eden harekâtını daha iyi organize etme imkânı elde ettiler. Bu hareket, geçici Kalteçi Antlaşmasında veya ipsilanti'nin rakipleri Aleksander Mavrokordato ve Theodor Negri tarafından Missolonghi ve Salon'da alınmasına karar verilen tedbirlerde öngörüldüğünün aksine sadece Mora Yarımadasını ve Batı ile Makedon Doğu'yu değil, Rumlann yaşadığı tüm bölgeleri kapsayacaktı.

Asiler, ister dost ister düşman olsun, diğer devletler tarafından artık asi olarak değil, "varlığı ve siyasi bağımsızlığı" için savaşan ve anayasanın ilan edilmesi ile devletlerinin yasalarını oluşturan bir millet olarak kabul edilmek istiyorlardı. Tripoliçe'de herhangi bir toplantının yapılması artık mümkün olmadığından, Argos da Anabolu yönünden savaş tehlikesi altında bulunduğundan eski Epidaurus'da olan Piada'da yapılan ve Rum ordusunun ve kurtarılan eyalederin "meşru temsilcilerinin" İtalya'dan buraya gelen eski Eflak Bakanı Mavrokordato'nun başkanlığında yapılan toplantıda, 1/13 Ocak 1822 tarihinde Yunanistan Devleti'nin kuruluşu "Tanrı ve insanlar huzurunda" resmen ilan edildi. Kararları Halk Meclisi alacak ve herşey bu meclisin kararlarına bağlı olacaktı. Meclis komiteleri tıpkı Fransa'nın devrimci meclisleri gibi, tüm devlet işleri ile ilgileneceklerdi. "İcra Kurulu'nun" (pouvoir executif) her yıl yeniden seçilen beş üyesinin emrinde birisi Arşişansölye olarak adlandırılacak sekiz Bakan olacaktı. Halk Meclisi aynca hükümet üyelerinin idari yeteneklerini değerlendirme, hatta suç olaylarında bunları özel bir mahkeme olarak muhakeme etmeye yetkili idi. Gördüs başkent ilan edildi ve Bilgelik Tanrıçası, Etnik-i Eterya'nin siyah zemin üzerine Anka kuşunun aksine mavi beyaz zemin üzerine devlet arması olarak kabul edildi.

Batılı tarzda hazırlanmış bu anayasanın diğer maddeleri fazla önemli değildir. Bu maddeler, İspanya gerilla savaşı veya feodal beylerinin dramatik banş ihlalleri tarzında yapılan bu özgürlük savaşının tek tip, düzenli ve medeni bir biçimde gidişatı üzerinde çok fazla tesir etmemişlerdi. Henüz siyasi ve askerî kargaşa hakimdi. Bu kargaşalar, kendi aralarında savaşmaya yönelik kök salmış zihniyet, aile kavgalan, ganimet hırsı ve övgüye doymayan savaşçıların birbirlerine karşı kıskançlıkları ile daha da besleniyordu. Tüm bunlara bir de prens veya boyar ailelerinden gelen İpsilanti, Mavrokordato, Kantakuzen, Negri gibi liderlerin arasındaki anlaşmazlıklar ve eğitimli generallerin, Mora şehirlerindeki barış yanlısı arkontların ve diğer tarafta Kuzey Yunanistan'ın uzunca bir süredir düşük bir kültür seviyesine sahip Kleftlerinin ve Armatollerinin fikirle?* ekleniyordu. Rusya, Viyana elçisi Tatişev aracılığıyla Avusturya şansölyesi Metternich'e "Mora Sırplar, Boğdanlılar ve Eflaklar gibi bir halk barındırmayıp, sadece birbirlerine sürekli ve kaçınılmaz düşmanlıkla
yaklaşan şehirlerden oluştuğu" için, Rus Çan'nın yeni bir prenslik kurmayı düşünmediğini açıkladığında haklı olduğu böylece ortaya çıkmış oldu.

İlk başkanı olarak artık siyasi kimliğine kavuşmuş yeni Yunanistan'ı diplomatik açıdan yönetin Mavrokordato'nun seçildiği, Hariciye Nezareti'ne Negri'nin ve basiret sahibi bir adam olan Kolettis'in Harbiye Nezareti'ne getirildiği "yegâne meşru ve milli hükümet", "bağımsızlığın ilk yılında" savaşı organize edecekti, ama bunu yapamayacak yetenekte olduğu anlaşıldı. Tıpkı tahttan indirilen "tiran" İpsilantis gibi, yeni hükümetin üyeleri ve tereddüt eden senato hiçbir şey yapamadılar.

Bu arada Cânib Efendi'nin etkisi altında bulunan Reis Mehmed Sadık Efendi, İngiltere ve Avusturya'nın Bâbıâli'ye Rusya'nın dört şartını kabul etmesine, özellikle de Romen prensliklerini boşaltıp, buraların Rum asıllı değil de mahalli gospodarların idaresine bırakmasına ve nihayet Rus Çarı'nın temsilcileri ile Romen prenslikleri hakkında müzakereleri başlatmak üzere kendi temsilcilerini tayin etmesine ilişkin taleplerini 28 Şubat 1822 tarihli ayrıntılı bir nota ile nazikçe, ama kararlı bir biçimde geri çevirmişti. Aynı zamanda, daha kış ortalarında kaptan-ı deryanın vekilinin emrinde bir filo Yunan sahillerine doğru hareket etti. Bu filo, aralarında özellikle Mehmed Ali Paşa'nın gemileri göze batan Afrika gemilerinden oluşuyordu.

Sadece üç firkateyn vardı. Diğerleri daha küçük ve değersiz gemilerdi. Çamlıca'da birkaç dostu bulunmasına rağmen, Rum korsanların bu sığınağı alınamadı ve kaptan-ı derya vekili yeni bir girişimde bulunmadan, Modon'a doğru yelken açarak, Rum müdafaa kıtaları arka tarafta korku içinde beklerken, buraya yeni gelen Yunanlıların başarılı bir şekilde savundukları Yeni Navarin'e saldırdı. Balyabadra'ya toplar bırakıldı. Bunun üzerine asilerin filoları da geldi ve Zenta önlerinde Türk gemileri ile berabere kalan bir muharebeye girdi. Türk gemileri adanın kıyılarına yaklaşmak zorunda kalınca, burada bulunan küçük Îngiliz-Avusturya birliği tarafından sahilden top ateşine tutuldu. Her iki tarafta bundan başka çatışmalar çıkmadı. Osmanlı filosu bunun üzerine sanki kaçıyormuş gibi acilen İskenderiye Limanı'ııa doğru yelken açtı. İyon Adaları'nın İngiliz hükümeti bu arada Rumların Korfu sularında gezen Türk gemilerine saldırmasına izin vermedi.

Arabulucu güçler 10 Mart'ta ne savaş, ne banş olmayan bu durumu sona erdirmek için Rusya ile bir anlaşmaya varılmasını ısrarla talep etti. Sicilya'da çıkan kanşıklıklar ve batıda ortaya çıkmasından endişe edilen daha büyük anlaşmazlıklar, zaman zaman Prusya tarafından da desteklenen İngiltere ve Avusturya diplomasisinin Bâbıâli'nin inadını dostane tavsiyeler, açıklamalar, hatta tehditlerle kırmaya çalışmasını kuvvedendiriyordu. Tahran'daki Rus elçi Massaroviç tarafından sözde Kürtlerle anlaşmazlığa düşen Türk sınır muhafızlarının bölgelerine girdikleri bahanesi ile sürekli tahrik edilen İranlılar, Feth Ali Şah'ın en büyük oğlunun yönetiminde Erzurum çevresindeki Kürt bölgesine ve feodal Babanoğlu ailesinin yönetimindeki neredeyse bağımsız Süleymaniye Şehri'ni ve Irak'ta Kerkük'e saldırmışlardı. Erzurum yakınlarındaki Toprakkale'yi ele geçirdiler ve Bağdat Beylerbeyi'nin Şehzâde Mehmed Ali Mirza'ya yenilen kethüdası galiplerin tarafına geçti. Tüm bu olaylar Bâbıâli'yi çok fazla ilgilendirmiyordu ve Toprakkale'yi tekrar geri almak için ilkbaharda buraya sadece birkaç sınır birliği gönderildi. Bâbıâli, İran'da ganimet kazanmak için sürekli fırsat kollayan Afganlann akınları, koleranın yarattığı tahripler ve İranlı tüccarların ricalarından dolayı Şahın barış tekliflerinde bulunacağını umuyordu ve kısa bir süre sonra bu umudarında haklı çıktı.

Ertesi gün meslektaşlarının son baskılarından sonra cesareti kırılan Prusya elçisi von Miltitz şöyle yazıyordu:

"Bundan sonraki çabalarımızdan artık hiç, ama hiçbir şey beklemiyorum".

30 Mart170 tarihli bir İngiliz notasına göre, Bâbıâli yine aynı cevabı vermişti: Romen prensliklerinin boşaltılması ancak kısa bir süre sonrası için beklenen huzur kesin olarak tekrar sağlandıktan sonra düşünülebilirdi . Bu kararlı red politikasını bizzat yöneten Sultan II. Mahmud'u ikna etmenin hiçbir yolu yoktu. Rusya'nın Viyana'da getirdiği "askerî bir gösteri düzenle1m79e" ve Rusya'nın talepleri nihai olarak kabul edilene kadar "Türkiye'nin bir kısmını işgal etme" önerisi reddedildi. Bir önceki yılın, barış ve düzen ittifakı üyelerinin başında inatçı Türklere boyun eğdirmek için üzerlerine yürüme, belki de imparatorluklarının sonunu getirmeye ve böylece Rum ayaklanmasını Kutsal İttifaka uygun olarak sona erdirmeye dair büyük projesi, Rus Çarı'nın hayalperestliğini yeterince ortaya koyuyordu . Rus Bakanlar bu arada "Rum milleti lehine genel bir sistem değişikliği gerektiğini dolaylı olarak dile getirmeye başlamışlardı bile. Bu açıklamalar, müttefik güçleri zor durumda bırakıyordu . Viyana'daki Rus temsilci Tatişev ise Avusturya'nın nereye kadar rıza göstereceğini anlayabilmek için özellikle daha da kesin ifadeler kullanıyordu: Mora'da ve adalarda "Bâbıâli'nin 'hükümranlık' hakkını muhafaza etmesi", ki bu egemenlik hakkını tamamen ortadan kaldırıyordu. Ama Metternich bu sefer de kararlı bir biçimde itiraz etti . Kayser I. Franz'ın şansölyesi genel aftan başka bir hak talep etmeye ve tanımaya razı değildi .

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: II. Mahmud'un Rumlara Karşı Mücadelesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Ağu 2011, 23:55

Rus Çarı aslında Kayser Franz'ı, "Hristiyan eyalederinin" "huzurunu ve barış içinde varlıklarını sürdürebilmesi " için antlaşmalar çerçevesinde bu eyaletlerin koruyucu gücü olan Rusya ile anlaşmaya varmak zorunda olan Bâbıâli'ye bir ültimatom vermek için kendi tarafına çekebileceğini ve Avusturya'dan Bâbıâli'nin direnmesi hâlinde İstanbul'daki elçisini geri çekeceğine ve Osmanlı İmparatorluğu'na karşı muhtemel bir savaşı kınamayacağına ve engellemeyeceğine dair bir söz alabileceğini düşünüyordu . Kayser Franz gerçekten de Nisanın ortalarında, muhtemel bir Osmanlı-Rus savaşı hâlinde Bâbıâli'de temsilci bulundurmamayı vaat etti . Prusya ile 14 Mart 1822 tarihinde ayrı bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre Prusya, uzun zamandır dost olduğu Rusya adına Bâbıâli ile görüşmeyi taahhüt ediyordu . Prusya, "Romen prensliklerinin tamamen boşaltılması"; Rum asıllı kaymakamlarının atanması; Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Hristiyanlara tanınacak yeni imtiyazlar hakkında görüşmeler yapmak üzere elçilerin gönderilmesi gibi asgari talepleri üzülerek arz etmek zorunda kaldığını söylemekle başlayacak ve böylece daha iyi şartlar altında başka ıslahatların uygulanması için çaba göstermeyi de taahhüt edecekti . Türkler, yeni müzakereler sırasında ısrarlı davranmaya devam edecek olsa bile Rusya, Prusyalı müttefikinin yardımını garanti etmişti . Rus Çarı bu sayede tüm müttefik hükümdarların yeni kararlaştırılan müdahalesinin tamamen garanti altına aldığını düşünüyordu.

Bâbıâli'nin bu andaşmalardan tabii hiç haberi yoktu. Hurşid Ahmed Paşa'nın artık hareket etmekte tamamen özgür olmasına; Tepedelenli Ali Paşa'ya ait büyük varlıkların hazineye aktarılmış olmasına ve 1823 yılında İran'la yapılan barış antlaşmasının güvenli olmasına rağmen, yaz ortalarına kadar esaslı tedbirler alınmadı. Olimpus Dağları'ndaki Armatolların ayaklanması Nisan ayında zorlukla bastırıldı ve Abdullah Paşa, Karafer ve Nausta'yı ele geçirdi. Acımasız Yahudi çetelerinin desteği ile masum halka karşı büyük kötülüklerde bulundu. Mayıs ayında Selanik'te kutsal Athos Dağı keşişlerinin rehineleri üzerine kanlı bir muhakeme yürütüldü . Eğriboz'da Karistos'u kuşatan asilerin şansı sadece kısa bir süre yaver gitti. Eskiden Tepedelenli Ali Paşa'nın hizmetinde eşkiya kleftlerin lideri olan Odisseus, bir süreliğine İpsilanti ile işbirliği yapmasına rağmen, İzdin'i alamadı. Rumların Neopatrai diye adlandırdıkları Badracık, Türkler tarafından geri alındı. Atina'da toplanan yeni Yunanlı muhibleri (Philhellenler) ve bunların Rum dostları, Mart ayından 22 Mayıs'a kadar Akropol'ü ele geçiremediler.150 Türk'ten oluşan müdafaa kıtaları ancak o gün silahlanın bırakıp, teslim oldular. Kötü savaş haberlerinin etkisi altında bunlardan bir çoğu, kendi hayatı da tehlikede olan Fransız konsolos Fauvel ve meslektaşlarının itirazlarına rağmen, katledildiler.

Hükümet üyeleri ve Halk Meclisi'nin başkan vekili tarafından başkomutan ve asıl diktatör olarak Aleksander Mavrokordato'nun başlarına geçtiği dizginlenemeyen Rum çeteleri ve az sayıda Yunanlılar, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar, Lehler, İsviçreliler ve İngilizler, eskiden de olduğu gibi Balyabadra ve Anabolu için bu iki kalenin yeni birlikler ile neredeyse hiç desteklenmeyen Türk müdafaa kıtaları ile mücadele ediyorlardı. Mart ayında Türkler Balyabadra önlerinde yenildiler ve Anabolu'nun müdafaa kıtaları Nisan ayı sonlarında teslim olmaya razı oldu. Ama Rumlar ancak Haziran ayının son gününde, bu sefer her zamanki amansız katliamları gerçekleştirmeden, Anabolu'ya girdiler. Bundan birkaç gün önce Viriyon Ömer Paşa ve Hurşid Ahmed Paşa, bu ayaklanma ocağını bastınnak veya yok etmek için bizzat Suli önlerine gelmişlerdi, ama başarı sağlayamadılar. Ömer Paşa, diğer üç paşa ile birlikte dağlardaki asileri kuşatma altında tutmak için burada kalırken, Hurşid Ahmed Paşa, Mora'ya yapılacak seferin hazırlıklarını yapmak üzere Yenişehir'e (Larissa) gitti.

Mavrokordato, bu arada düşmanlıkları sürekli zorluk çıkartan "generaller" Kolokotronisa ve Odisseus ile birlikte mümkün olduğu kadar düzene koyabilmek için Suliyotlann bölgesi olan Vostiça, Balyabadra ve Missolonghi'ye doğru yola çıkmıştı. Ancak gerçek bir ordu toplamayı başaramadı ve Temmuz ayının sonlarına kadar Arta önlerinde yapılan neredeyse tüm muharebelerde emrindeki Armatollar ve Batı Avrupalı yardımcıları çok daha üstün düşman tarafından yenildi. 16 Temmuz'da Peta'da yapılan çok daha büyük bir muharebe Arnavut yardımcıları tarafından terk edilen Hristiyanların mağlubiyeti ile sonuçlandı. Yaralıların arasında Bavyera asıllı General Normann da bulunuyordu. Silah arkadaşları kısa bir süre sonra sonucu iyi görünmeyen bu davanın savaş alanını terk ettiler. Ordunun kalan kısmı, Atina'da İpsilanti'nin emrine girdi.

Bâbıâli ise bu arada sır dolu bir beklenti içinde idi: Toplam 7 bin kişiden oluşan en iyi Anadolu birlikleri henüz Romen prensliklerinde idi ve yeniçerilerin amansız düşmanı olan II. Mahmud, Mavrokordato'nun gerçekten savaşabilecek durumda olanların sayısını yaklaşık 20 bin olarak tahmin ettiği yeniçerilere güvenmiyordu. Sultan aynca ayaklanmanın süregelen iç karışıklıklar sayesinde sona ereceğinden emindi ve haklı olarak, Rusya herhangi bir taarruz hazırlığı içinde bulunabildiği sürece, az sayıda birliklerinin daha uzak bir bölgede kullanılmasının tehlikeli olabileceğine inanıyordu.

Bu yüzden aynı dönemlerde denizlerde de yorgunluk belirtileri göstermeye başlayan asilerin üzerine sadece 6 kalyon ve 10 firkateynlik yeni bir filo oluşturan kaptan-ı derya gönderildi. Ada halkı İzmir ve dolayları için tam bir bela hâline gelen ve Anadolu sahillerinde 14 bin Hristiyan'ı barındıran tam bir Rum adası olan Sisam Adası'ndan Mart ayında en aşağı sınıftan iki maceraperest, Yunan özgürlüğü dönemini burada da başlatmak üzere, 66 köy ve pazaryeri, 300 manastır ve 600 kilise ile 150 bin nüfusa sahip olup*, bu nüfusun ancak dörtte biri Müslümanlardan oluşan bereketli Sakız Adası'na geldi. Aralarında dinî zıdıklardan kaynaklanan ayaklanmaya hiçbir zaman sıcak bakmamış İtalyan veya yarı İtalyan asıllı birçok Katolik'in de bulunduğu ada halkı, genelde gürültülü geçen toplantılara ilgisizce seyirci kalıyorlardı. Cüretkâr işgalciler Türklerin evlerini ve ibadet yerlerini acımasızca talan ediyorlardı. Ama kalede Sakız Adası'nın Paşası, sayılan beklenenin altında olan düşmanların her saldırısına direniyordu.

11 Nisan'da Kaptan-ı Derya Kara Ali Paşa, aralarında dinî fanatizme kapılmış öfkeli ulemanın ve imamların da bulunduğu sayısız gönüllü ile birlikte kuşatma altındakilere yardım etmek üzere buraya geldi ve asiler birkaç saat sonra kaçtı. Masum ada halkı, Tripoliçe'de verilen Müslüman kurbanların hesabını kendi hayatlarını kaybederek verdi. Her yerin kana bulandığı beş gün içinde hayatlarını kaybetmeyenler köle olarak götürüldü. 70 bin kişi hayatını veya özgürlüğünü kaybetmişti. Daha önceden alınan ve aralarında arşivekin de bulunduğu rehineler hain olarak idam edildi. Kaptan-ı Derya son olarak hayatta ve serbest kalanlara genel af ilan etti ve bunun yerine getirilmesini garantör olarak Avrupalı konsolosların eline bıraktı. Bu büyük felaketi asıl çıkaranlar ise kaçtıkları için kesinlikle hak ettikleri cezaya çarptırılmadılar .

Kısa bir süre sonra toplanma yerleri olan İpsara'dan Rum gemileri, intikam almak üzere buraya geldiler. İyon Adaları'nın valisi İngiliz General Maitland'a göre, bunlar sadece "silahlı mürettebatları olan 30-40 kadar adi ticaret gemileri" idi . Bu küçük filoyu yöneten Andreas Miaulis, gerçekten de hızlı ateş gemileri ile kaptan-ı deryanın büyük filosuna saldırma cesaretini gösterdi. Mayıs ayı sonunda, Ramazan Bayramı sırasında yapılan bu saldırı başarısız oldu. Ancak 18 Haziran'da yapılan ikinci bir saldırı, Türk filosunun bir kısmının neredeyse Kaptan-ı Derya Kara Ali Paşa'nın seleflerinden birinin daha önce Ruslarla çatışması sırasında aynı şekilde gemilerini kaybettiği yerde yok edilmesi ile sonuçlandı.

Türklerin amiral gemisi ateş alıp, yanmaya başladı ve Kara Ali Paşa, talan edip, kanla kapladığı adanın sahilinde hayatını kaybetti. Bu büyük başarı, tamamen İpsaralı Konstantin Kanaris'e aitti. Hayatta kalan Türk askerler, kaptanlarının cenazesini, adada buldukları tüm Hristiyanları öldürerek kutsadılar. Nefret dolu din savaşlarının en kötü günleri sanki geri dönmüştü. Sadece küçük gemilere sahip olup, sadece ateş gemilerinin girişimlerinin başarılı olmasını umut edebilen, disiplinden yoksun ve eskiden beri cesaretsizlik gösteren Rumlar daha fazla başarılı olamadılar. Türk filosu Çanakkale Boğazı'na çekildi ve Temmuz ayı ortalarında buradan batıya yöneldi. Önce Şubat ayından beri Mihail Komnen Afenduli ve Sfakiyotlar tarafından kuşatma altında tutulan Hanya Paşası'nı kuşatmadan kurtarmak için, Hasan Paşa yönetiminde başarılı bir ayaklanma gerçekleştiren Girit sahillerine gelen Mısırlı kadırgalarla (toplam 106 gemi) buluştu. Girit'teki faaliyeder daha sonra da Mısırlı birlikler tarafından yürütülecekti, ama ayaklanmayı bastırmayı başaramayacaklardı. Girit önlerinde buluşan donanma, daha sonra bahtsız Kara Ali Paşa'nın halefi Kara Mehmed Paşa'yı gemiye almak için yoluna devam etti .

Daha Nisan ayı sonlarında Stratford tarafından serhad boylarına gönderilen bir ulak, orada bulunan Anadolulu birliklerin her gün yeni huzursuzluklar çıkarttıklarına dair haberler ile geri gelmişti. Bunun üzerine İngiliz elçi, bu gibi insanlık dışı harekedere daha fazla izin verildiği takdirde, "kaderine terk edilecek™ Bâbıâli'nin hassas işleri ile ilgilenmeyeceğine dair tehditte bulundu ve İstanbul'dan ayrılabileceğini belirtti. Bâbıâli'nin cevabı, yeniçerilerin ve İstanbul'daki Müslümanların öfkeli halleri göz önünde bulundurularak, Romen prensliklerinin boşaltılmasına ilişkin o güne kadar gizli tutulan emirlerin 5 Mayıs tarihine kadar yerine getirileceği ve Romen asıllı prenslerin 10-15 gün içinde atanacağı oldu. Aleksandru Sutzo'nun oğlu, Skarlat Kallimachi'nin oğlu, bir Argiropulos, bir Negri, bir Aristarki gibi Osmanlı'ya sadık kalan Rumların Romen tahtlarını kazanma çabalarının tamamı başarısız kaldı.

Boğdan ve Eflak Boyarları tarafından seçilen adaylar birkaç gün sonra İstanbul'a geldiler ve merasimlerle karşılandılar, ancak başkentte gezmelerine izin verilmedi, zira o günlerde Sakız Adası'ndaki katliamlar baş gösteriyordu. Eski Kaptan-ı Derya Abdullah Paşa'ya onları koruma ve başlarında nöbet tutma emri verildi . 13 Temmuz'da Joan Sandu Sturza Boğdan'a, Grigore Gika da Eflak'a prens tayin edildi. Bu ünvanları almak için para ödemek zorunda kalmamışlardı.

Sturza karayolunu, Gika da denizyolunu kullanarak, sessizce başkentlerine döndüler. İntikam duyguları kabaran Türkler için bu bir meydan okuma sayılabileceğinden şehirde dolaşmalarına izin verilmedi . Döndüklerinde selefleri gitmişti: Eflak'ta Konstantin Negri, Mora'da komutanlık yapan kardeşine yardım ettiği için idam edilmişti ve Boğdan'da Stefan Vogorides hayatını zor kurtarmıştı, ama sürgüne gönderildi.

Bâbıâli, Rusya'nın "dört maddeden" oluşan taleplerinden ilkini yerine getirdiği için, artık sürekli ertelenen Asya sınırı düzenlemesi meselesi, Rus temsilcilerin Takımadalar'daki davranışları ve Bükreş konsolosu Pini'nin asilerle yazılı belgelerle kanıtlanan ilişkisi hakkında şikâyetlerini bildirebileceğini düşünüyordu.

Ayrıca Romen prensliklerindeki yabancı tebaanın da tekrar gözden geçirilmesini istiyordu . Boğdan ve Eflak'ta artık Rumların, yani "açgözlü ve hain yabancıların yaşamasına izin vermek istemiyordu. Yeni prenslerin sadakatinden emin olmak için, Romen prensliklerindeki askerî inzibatın başına yüksek makamlı şahsiyetler getirildi ve Romen prensKklerini temsil edecek kapı kethüdaları olarak, ama daha çok rehine olarak prenslerin en büyük oğullarını istedi . Bunun karşılığında II. Mahmud'un bundan böyle hiçbir huzursuzluğa izin vermeme kararını gerçeğe dönüştürmek için, huzursuzluk çıkartan tüm unsurlar başkentten ya uzaklaştırıldı ya da cezalandırıldı ve 8 Ağustos tarihinde ölen Patrik Eugenios'un cenazesine sarayın tüılf8, bostancıları katıldı. Eugenios'un halefi, 1821 yılında zindana atılan piskoposlardan biri olan Kadıköylü Anthimos'tu.

Stratford ve Avusturya elçisi Lützow, şimdi de Bâbıâli'ye yerine getirdiği şartları Rus Çarı'na bir elçi göndererek bildirmesi için baskı yapıyorlardı.

Ama hâlâ yönetimdeki yerini koruyan Cânib Efendi'nin buna cevabı:

"Müzakere edilecek, istenecek ve verilecek bir şeyimiz yoktur" oldu ve sözlerine şöyle devam etti: "Şimdiye kadar yabancıların içişlerimize karışmalarına izin verdik, zira meselelerin durumu bizi derhal antlaşmalarla kabul edilmiş bazı taahhütlerin yerine getirilmesini askıya almaya zorluyordu ve Avrupa hükümederi, genel olarak andaşmaların koruyucuları sıfatıyla ortaya çıktıklarından, bunun sonucunda antlaşmalarla ilgili ne varsa herşeyi inceleme hakkına sahiptiler ya da en azından böyle bir hakka sahip olduklarını düşünüyorlardı. Bu müdahaleler, bunlara neden olan meselelerin ortadan kalkması ile birlikte son bulmalıdır. Bizler, bağımsız bir gücüz ve bağımsız her devlet gibi, andaşmalarla üsdendiğimiz yükümlülüklere aykın hareket etmediğimiz sürece, ki antlaşmalara aykırı davranmamak için en büyük titizliği göstereceğiz, kendi iç işlerimizi istediğimiz gibi düzenleme hakkına sahibiz". Yeni Türk edebiyatına Aristoteles'in eserlerinden birinin tercümesini kazandıran bilgin bir şahsiyet olan Cânib Efendi, bunun üzerine efendisinin Rum tebaanın ayaklanmasını, İngiltere Kralı'nın Müslüman tebaa arasında çıkabilecek bir ayaklanma ile karşılaştırdı, zira böyle bir durumda sultanın hiçbir müdahale ve asiler lehine müzakerelerde bulunma hakkı olamazdı. Ancak bu konuda unuttuğu tek bir şey vardı: Bunlar, birden fazla kez savunmasız kalan Osmanlı Devleti'nin, şimdi Türklerin içişleri üzerindeki kontrolünü devam ettirme hakkını kendinde bulan aynı diplomatik güçler sayesinde kurtulmuş gibi göründüğü bir dönemin güç dengelerindeki farklılıklardı.

Cânib Efendi ayrıca Avrupa'nın Viyana Antlaşmaları'ndan önce ve sonra, Hristiyan tabanlı tek bir siyasi varlık gibi hareket ettiğini; bu devletleri yöneten hükümdarların Hristiyanlık ilkelerine dayalı bir Kutsal İttifak oluşturduklarını - Stratford bizzat "Hristiyan Avrupa" (l'Europe chretienne) adına konuştuğunu açıklamıştı ; Romantizm döneminde Haçlı Seferi fikrinin tekrar canlandığını ve gittikçe daha fazla nüfûz kazanan kamuoyunun gerek dinî, gerekse Yunanlıların görüşleri açısından Rumlardan yana bir politika taraftarı olduğunu ve sürekli meydan okuyan asilerin bariz bir şekilde görünen zorbalıklarını değil, sadece Pallas Athene bayrağı altında özgürlükleri için tıpkı Herodot ve Plutark zamanlarındaki gibi kahramanca dövüşen "Yunan halkının" cezalandırılması için alınan tedbirlerin zalimliğini görmek istediğini unutuyordu.

Buna rağmen Cânib Efendi, sözlerini:

"Bâbıâli'nin karan nihaidir ve değiştirilemez: Yabancıların iç işlerimize karışmasını kabul edemeyiz ve antlaşmalarla belirlenmiş çizginin bir adım dışına çıkmayacağız", diyerek kararlı bir şekilde bitirdi.

Tatişev'in Viyana'da başlattığı yeni müzakerelerden sonra, Kutsal İttifaksın diplomatik temsilcileri bu karan şiddetle kınadılar.

Avrupa ittifakının yönetici şahsiyeti Metternich'in ve meslektaşlarının bu konuda sürekli tekrarladıkları söz:

"Bunun artık sonu gelmeli; Avrupa'daki yegâne savaş daha fazla süremez" oldu .
Haziran ayında Viyana'da toplanan "Gizli Konferans" da aynı görüşleri paylaşıyordu. Avusturya İmparatoru ise Rus dostunun hareket biçimini kayıtsız şartsız onaylamıştı . Konferansa katılanlardan bir tek Fransa ve biraz da ingiltere şimdilik daha dikkatli ve çekimser davranıyordu . Rusya'nın gittikçe daha fazla nüfûz kazandığı toplantılann sonucunda Bâbıâli'nin her türlü diplomatik yol kullanılarak, Rusya ve kendi Hristiyan tebaa ile yeni ilişkileri hakkında müzakerelerde bulunm9a9k1 üzere bir temsilci tayinine ilişkin Ruslardan gelen talebi kabul etmeye zorlanması gerektiğine karar verildi . Bunun karşılığında birleşik Avrupa belki Osmanlı Sultanı'na, Rus Çarı'nın isteklerinde sultanın egemenliğini engelleyebilecek ya da buna zarar verebilecek hiçbir şey bulunmadığına dair garanti verebilirdi. Gerçekte ise bu talepler, genel bir affı ve "Rumlar için şimdikinden daha iyi yaşam şartları" içeriyordu.

Bayram arifesine denk gelen 27 Ağustos'ta, İngiliz elçi Stratford'un Metternich'in görüşleri hakkında daha fazla bilgi alacağı Viyana'ya hareket etmeden önce, belirlenecek bu yeni esaslar sebebiyle İngiliz elçi ile Cânib Efendi arasında bir görüşme yapıldı . "Hepimiz birbirimize ayrılmaz bağlarla ve bağlarla dayanışma içinde sıkıca bağlıyız " ve "Yabancıların iç işlerimize karışmasına izin vermektense ölmeyi yeğleriz ", diyordu Cânib Efendi. O, Türkiye'nin en iyi devlet adamı olmasa da, çağdaş Osmanlı değer yargısını herkesten çok temsil eden bir şahsiyetti. Rus himayesi her zaman hükümranlığa dönüşmeye meyilli idi. Bu husus geçmişte defalarca acı bir şekilde kanıtlanmıştı. "Yardımınızı talep etmiyoruz ve buna ihtiyacımız da yok Cânib Efendi'ye göre, genel af uzun zaman önce ilan edilen bir tedbirdi ve hiçbir ıslahat, Yunan Devleti'ni kurmaktan başka bir hayali olmayan Rumları memnun edemezdi . "Yeni imtiyazlar" (faveur nouvelle) hak etmiyorlardı. Yine de affetme politikası, Bâbıâli'nin kendi çıkarlarına en uygun olanı idi.

Cânib Efendi'nin son sözleri ise şöyle idi:

"ingiltere için herşeyi yapmaya hazırız, ama onurumuzu ve bağımsızlığımızı feda etmeyiz. Viyana'da göreceğiniz sadrazamınıza bunu böyle bildirin ." Ancak Stratford Viyana'ya geldiğinde Rusya'nın yeni talepleri ile karşılaştı: Bâbıâli'nin bu konudaki suiistimallere meydan vermeyeceğini bariz bir biçimde açıklamış olmasına rağmen, Rus bayrağının yabancı ticaret gemilerinin, dolayısıyla henüz devlet sıfatını kazanmamış Rum gemilerinin de gönderlerine çekilmesine izin verilmeli idi.

Hurşid Ahmed Paşa daha Haziran ayının sonlarına doğru Yenişehir'deki karargâhında 20 bin üzerinde asker ile asilere karşı genel bir taarruz emri vermişti. Haziran ayının ortalarında, atadığı güçlü öncü birliklerinin komutanı istife önlerine geldi. Rum eşkiyalardan ve köylülerinden oluşan küçük çeteler, liderlerinin kendilerini Odiseus ve Aşil diye adlandırmalarına rağmen, öncü birliklerinin toplarından, güçlü süvari bölüklerinden ve ateşli Arnavutlarından korkarak dağıldılar. Gördüs de az sayıda müdafileri tarafından hemen boşaltıldı. Türk öncü birliklerinin 40 atlısı, teslim antlaşması şartlarına göre, 25 gün boyunca kuşatmadan kurtulmak için destek kuvvetlerini bekleme hakkına sahip olan Anabolu'ya kolayca girdi. Argos'taki hükümet, tıpkı diğerleri gibi kaçtı, zira emrinde gerçek bir ordu yoktu. Manya kahramanları dağlara çekilmeden önce, barış içinde yaşayan halkı, yöneticileri ve kendi silah arkadaşlarını insafsızca soyup soğana çevirdiler. Osmanlı filosunu yenen Çamlıca (Hidra) ve Suluca'nın (Spetzia) denizcileri de aynı şekilde davrandılar. Hiçbir halk bugüne kadar ahlak ile milli değerleri için bu kadar anlayışsızlık ve böylesine büyük bir cesaretsizlik ve düzensizlik sergilememişti. Senatonun iki üyesi, ingiltere'den yardım dilenmek üzere gemi ile Zenta'ya geçtiler.

Yine de Argos'taki Larsa Kalesi'nde kardeşleri ile birlikte ipsilanti ve George Kantakuzen hayatlarını feda etmeye ve milletin onurunu kurtarmaya hazır bekliyorlardı. Meşru başkomutan olarak hareket eden Kolokotronis, Tripoliçe'den yardım etmek üzere buraya geldi. Bu şekilde oluşturulan küçük ordu, Türkleri geri püskürtemediyse de Türklerin saldırısına da uğramadı. Nihayet Larsa Kalesi de teslim oldu. Anaboluyakınlarındaki Burcu Kalesi ise serasker buraya geldikten sonra bile direnmeye devam etti. Kaptan-ı Derya henüz gelmediğinden ve erzaklar azalıp, orduda hastalıklar baş gösteremeye başladığından, Dramalı Mehmed Paşa Ağustos ayı başlarında, hem de Kolokotronis'in ve ipsilanti kardeşlerinin ordusunu yok etmeden ya da en azından dağıtmadan, geri çekilmeye karar verdi. ingiliz general Maitland, bu sözde savaşın her iki tarafta "sözcüklerle anlatılamaz bir aptallık, delilik ve tam bir değersizlik" yarattığı yargısında bulunurken muhtemelen haklı idi .

Asiler, istanbul'dan aldığı talimatlara uygun olarak oldukça yumuşak davranan Türk komutanının barış tekliflerini geri çevirdiler. Aksine yorgun Türklerin Gördüs yolu üzerindeki dar geçiderde yolunu kesmeyi planlıyorlardı. Piyade Arnavudar, dağlara bu tuzağa düşmeyecek kadar aşinaydılar. Tesalya Sancakbeyi'nin adıları ise daha az şanslıydılar. Ancak birkaç saldırıdan sonra ve Gördüs'den gönderilen topların sayesinde geçebildiler ve büyük kayıplar verdiler. Elde edilen ganimetler oldukça değerli idi. Mahmud Paşa'nın bütün topları Mora'da kaldı. Güçlü Türk filosu Balyabadra'dan buraya ancak çok geç, Eylül ayı sonlarında gelebildi ve Suluca'ya (Spetzia) saldırma cesaretini gösteremedi. Aynca karşısına çıkan Miaulis'in gemilerine de zarar veremedi. italya ve ispanya'dan gelen savaş esirlerinin ve Rumların artık hizmet vermedikleri Osmanlı Donanması'nm kabiliyetsizliği bir kez daha ortaya çıkıyordu. Yeni Kaptan-ı Derya Kara Mehmed Paşa, Anabolu'ya bile erzak bırakmadan ve Rumların Burcu Kalesi'nden kaçmış olmalarına rağmen, sakince Girit'in Suda Limanı'na doğru yelken açtı ve buradan sadece peşindeki korsanların tehditleri altında Takımadalar'ın itaatkâr veya savunmasız sakinlerini ziyaret etmek için ayrıldı. Böylece Anabolu 1823 yılının Ocak ayında Rumların eline geçti. Ancak Yunan hükümetinin üyeleri, uzunca bir süre kaldıkları gemileri terk edip, Astros yakınlarındaki bir köye ve oradan da Kastri'ye gitmeye cesaret edemiyorlardı.

Dramalı Mahmud Paşa yönetimindeki Türkler artık Kuzey Yunanistan'da da düzeni tekrar sağlamaya çalışıyorlardı. Burada "diktatör" olarak seçilen Odiseus Andrutzos emrindeki Armatollarm geri püskürtülmesi ve Salamis veya anarşi içindeki Atina'ya bizzat gelen ipsilanti'nin etrafındaki az sayıda daimi birliklerin ve bazı münferid Yunan hayranlarının geri püskürtülmesi gerekiyordu. Salona işgal edildi ve emrinde sadece 1.000 kişi ile Atina'dan acilen buraya gelen "diktatör", Kasım ayı başlarında yenildi. Serasker burada dtf8f asilere genel af teklif etti, ama bu af hiç de samimice kabul edilmedi. Yine de serasker aldatıcı bir ateşkesle yetindi. Ömer Paşa'nın faaliyetleri yönettiği batıda, 9 Ağustos'ta Suli Kalesi, Preveze'nin ingiliz konsolosunun sağladığı ve garanti ettiği onurlu bir teslime zorlandı. Ama Yusuf Paşa'nın gemilerinden destek almış Ömer Paşa'nın 1822 yılının Ekim ayından 1823 yılının Şubat ayına kadar, Mavrakordata'nın kalabalık barış taraftarlarının genel affı kabul etmelerini engellemek için bizzat geldiği güçlü Missolonghi'yi eline geçirme çabalarının hepsi sonuçsuz kaldı.

Rus Çarı, birkaç hafta öncesinden Viyana'da kaldıktan sonra, Kasım ayında Verona'da Hükümdarlar Kongresi toplandı. Bu kongre Yunan meselesinin çözülmesine çete savaşlarından; eski, harabeye dönmüş veya acilen kurulmuş yeni toprak surlarla korunan küçük şehirlerin uzun süre kuşatılmasından; tek tük kahramanlıklar ve genel olarak panik içindeki kaçışlardan; bir tarafın askerî gezintilerinden ve diğer tarafın yağmacı soygunlarından daha büyük katkıda bulunabilirdi. Rumların kabul edilen, ama sözlerini pek dinletemeyen liderleri de böyle düşünüyorlardı. Bu liderler, sözde kiliselerin birleştirilmesi (union) taraftarları olarak papaya bizzat başvurduktan sonra, gururlu ama gerçeğe aykırı bir şekilde "Hristiyan bayrağının her yerde, Mora'nın tüm şehirlerinin duvarlarında, Attika'da, Eğriboz'da, Boetya'da, Akarniya'da, Etolya'da, Tesalya ve Epir'in büyük bir bölümünde, Girit'te ve Ege Denizindeki adalarda zaferle dalgalandığını" söyleyerek ve "barbar işgalciden" kurtarılıp, "bir anavatan ve bir taht" talebi ile Verona Kongresine temsilci göndermişlerdi .
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: II. Mahmud'un Rumlara Karşı Mücadelesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Ağu 2011, 23:55

Rusya da Verona'da zaferini kutluyormuş gibi görünüyordu. imparatorunun da kendi düşüncesine uygun olarak Avusturya, Rusya'nın bugüne kadar yürüttüğü politikayı "sağlıklı ve yüce gönüllü" buluyordu .

Prusya, Rus Çarı'nın gösterdiği "büyük fedakârlıkları" övüyordu . Fransa, geri dönen Bourbonların Rus koruyucusunun "asil ve yüce gönüllü duygularını" takdir ederek, "tam onay veriyordu" . Sadece ingiltere bu genel ve en sıcak ifadelere bürünmüş övgülere çekingen davranıyordu. ingiltere ancak 1823 yılı başlarında, Avusturya elçisi Lützow'un yerine geçen von Ottenfels'ten bir süre sonra istanbul'a dönen Stratford'un doğru davrandığını Stratford'a sürekli karşı çıkan Ruslar nezdinde kanıtladıktan sonra, "Türkiye'nin Petersburg Kabinesi ile diplomatik ilişkilerini tekrar kurabilmesine imkân sağlayacak yegâne şardar" hakkında Bâbıâli ile görüşmeyi kabul etti.

Yine de bu şartlar önemli bir noktada öncekilerden farklı idi. Gerçi Osmanlı Sultanı hâlâ Romen hospodarlann (prenslerin) tayinini kuzeydeki komşusunun bakanlarına doğrudan bildirecekti ve Tuna Nehri'nin karşı kıyısındaki tüm askerlerini çekecekti, ama Hristiyanların, özellikle de Rumların Osmanlı imparatorluğu içindeki yeni konumları hakkında müzakerede bulunmak üzere, her iki tarafın birer temsilci tayin etmesi talep edilmiyordu. "Bâbıâli, barışı bizzat sağlamaya yetkili idi". Rusya'nın Rum ticaret gemilerini kendi bayrağı ile donatmak amacına gelince, müttefik güçler, özellikle de Doğu Akdeniz'deki şirketleri ve istanbul ile izmir'deki fabrikaları için endişelenen ingiltere, bu uygulamanın sadece Bâbıâli ile henüz ticaret antlaşması yapmayan devletlerin gemileri için geçerli olduğunu ve "Draç'tan Eğriboz'a kadar" kurdukları ablukanın müttefik güçlerden hiçbiri tarafından henüz tanınmayan asilerin gemilerini kapsamadığını belirttiler.

Bu arada istanbul'da önemli bir siyasi değişiklik olmuştu. Giritli bir berber olan yeni Musahib Jakob, mudak gücü elinde tutan Hâlet Efendi'ye karşı uzun zamandan beri faaliyetlerde bulunuyordu. Mora'daki bahtsız olaylar; yarımadanın Osmanlı birlikleri tarafından boşaltılması; dağlardaki kayıplar; Anabolu'nun düşüşü; Mahmud Paşa'nın emrindeki filonun faaliyetsizliği ve Missilonghi'nin sonuçsuz kalan kuşatması, birkaç yıldır Osmanlı imparatorluğu'nu yöneten Hâlet Efendi'nin sonunu getirdi. Hâlet Efendi, yeniçerilere kurban gitti. Askerî açıdan iyice sefilleşen ve siyasi açıdan büyük bir tehlike hâline gelen yeniçerileri yok etmeyi sürekli olarak düşünen II. Mahmud, onları savaşa göndermek istememişti.

Bu cüretkâr askerlere karşı - son yaz dahil olmak - üzere ağır tedbirler uygulanmış ve bu sırada binlercesi ölmüştü. 1807 ve 1808 yılında çıkan olayların muhtemel tekrarına karşı Pehlivan ibrahim Paşa emrinde bir Anadolu ordusu hazır bekliyordu. Anadolu ordusu ile huzursuz yamaklar arasında birkaç kez sokak kavgaları meydana gelmişti. Yeniçeriler yeni bir ayaklanma çıkaracakmış gibi görünüp, Yunanistan'dan kötü haberler gelince II. Mahmud o güne kadar gözdesi olan, ancak artık yük olmaya başlayan Hâlet Efendi'yi feda etmek zorunda olduğuna inanıyordu. Hâlet Efendi, 9 Kasım'da [1822] dostu şeyhülislâm [Yasincizâde Abdülvahhab Efendi] ile birlikte makamından alındı.

Gücünü ve hayatını aynı anda kaybetti. Osmanlı imparatorluğu'nu o güne kadar yönetmiş olan bu adam, Konya'ya giderken, başını sultana getirmekle görevlendirilen kapıcı tarafından durdurulmuştu ve birkaç gün sonra kesik başı, Hâlet Efendi'nin bir yıl önce felakete ve ölüme sürüklediği yaşlı Tepedelenli Ali Paşa'nın sergilendiği yerde duruyordu [3 Aralık]. Ancak yeniçerilerin öfkesini dindirmek için ayrıca yerine Abdullah Paşa'nın getirildiği Sadrazam Hacı Salih Paşa'nın, sonra elçi olarak Roma'ya gönderilmiş olan ismail Efendi'nin yetiştirmesi Ali Bey'in, gümrükçübaşının, vs. feda edilmesi gerekti. Eski sadrazamlardan Hurşid Ahmed Paşa, canını almak için gelecek başka bir kapıcının gelmesini beklemeden kendi canını kendi aldı.

Bahtsız Dramalı Mahmud Paşa da 1823 yılı başlarında artık hayatta değildi ve Ömer Paşa'yı sadece sürekli huzursuzluk çıkartmaya meyilli Arnavutlar üzerindeki nüfûzu kurtardı. Düşmanın durumuna göre oluşturulacak daha uygun bir donanmanın başına nihayet Hüsrev Mehmed Paşa getirildi : Gemilerine yeni Anadolu birlikleri getirdi ve Berberi filosu ile birleşti. Mısırlılar bundan böyle sadece Girit'te faaliyet göstereceklerdi. Eski ibrail Paşası ve Boğdan Valisi Yusuf Paşa, Edime Sancakbeyi Selim Bey ile birlikte Yunanistan'ın doğu kısmına; Arnavutluk'a da işkodra Sancakbeyi Mustain Bey gönderildi.

Rusya'da sonbaharda Rum asıllı Kapodistrias, gözden düştüğünden beri Dışişleri Bakanlığını Nesselrode yönetiyordu. Nesselrode, Bâbıâli'ye karşı selefinden daha barışçıl bir siyaset yürütmeye meyilli görünüyordu. Stratford, 28 Şubat 1823 tarihinde reis efendinin doğrudan Rus Kabinesi'ne yazdığı ilk yazısını gönderdi. Reis Efendi bu yazısında Rus Çarı'nın tüm isteklerinin yerine getirildiğine işaret ediyordu . Stratford aynı zamanda Rus Bakandan, Bâbıâli'den yeni şartlar kabul etmesini istemekten vazgeçerek, üzerinde henüz anlaşmaya varılamayan noktaları görüşmek üzere istanbul'a bir elçi göndermesini talep etti .

Rusya, cevap vermek için üç ay bekledi ve 18 Mayıs tarihli bir cevap gönderdi. Bu cevap, Rus Çarı'nın talimatlarına uygun olarak dostane bir ifade ile yazılmıştı. Rusya'ya Romen prensliklerindeki durumların düzenlendiğine ve prensliklerin boşaltıldığına dair bildiri yeterli geliyordu. Ancak "diğer noktalarda" ısrar ediyordu ve söz konusu şartlar yerine getirilmediği sürece istanbul'a Rus elçi göndermenin mümkün olmadığını bildiriyordu. Nesselrode, Stratford'a yazdığı bir mektupta Rum asıllı Eflaklı bir boyarın tutuklanması ve Türk ve yabancı gemilere ilişkin yönetmeliğin hükümleri hakkında şikâyette bulunuyor yine Yunan meselesinin artık sonuca bağlanmasını istediğini belirtiyordu . Stratford aynı zamanda kralının Rum yandaşı yeni Bakanı Canning'ten ingilizlere "anlaşmazlığa düşen her iki taraf " arasında "mudak tarafsızlılarını" muhafaza etmeleri ve Yunan hükümeti tarafından ilan edilen ablukayı tanımaları yönünde bilgilendirilmelerine dair bir talimat aldı: Bu açıklama ile ingiliz Bakanlığı aslında Rumların bir devlet oluşumuna sahip olduklarının bilincine varmıştı.

Metternich ise bizzat:

"Rumların ayaklanması, diplomasi çerçevesini tamamen aştı ve bir gerçek hâline dönüştü", diye yazıyordu . Böylece Rumların geleceği hakkındaki kararları almada önemli bir rol oynayacak iki gücün zıt görüşleri birbirine yaklaşıyordu . Stratford bunun üzerine Bâbıâli'nin ticaret yasağını geri almasını sağlamak için dürüstçe çaba gösteriyordu, ama şimdilik çabaları boşa gidiyordu . Bu olay nihayet, Halil Efendi'nin mutlak gücünden sonra da nüfûzu devam eden Cânib Efendi'nin devrilmesine neden oldu ve yerine [Mehmed] Said [Pertev] Efendi getirildi [Mart 1827. Pertev, Cânib'in doğrudan halefi değildir]. Ama Bâbıâli daha 10 Eylül'de Rum gemilerin Rus bayrağı altında sularında dolaşmasına izin vermeyeceğini açıkladı. Nihayet bu mesele de Bahriye Nâzın ile yapılan bir toplantı sırasında, Rusya'nın menfaatlerinden çok, ingiltere'nin menfaatleri lehine çözüldü. II. Mahmud, bu fırsatı kullanarak, andaşmaları gerçek anlamları ile yerine getirecekse ki bunu istiyordu da, komşusu Rus Çarı'nın da taahhütlerinin sadece kelime anlamı ile sınırlı
kalmaması gerektiğini söyledi.

Erzurum'da 15 Temmuz'da iran Barış Antlaşması yapılmış olmasına rağmen, asilere karşı yapılan yeni girişimler o dönemde başarısız oldu, zira ülke hâlâ ihtilal hareketinin anarşik liderlerinin elinde idi. Buraya gönderilen iki Türk birliği gerçi herhangi bir direnişle karşılaşmadılar, ama Yusuf Paşa birliklerini Temmuz ayının başlarında Eğriboz'a göndererek hata yaptı. Mustain'in emrindeki sayısız Arnavudar, batıda hiçbir sonuç alamadılar. Kasım ayı başlarında Kolokotronis uzun zamandan beri kuşatma altında tutulan Gördüs'ü ele geçirdi. Donanma, Balyabadra önlerine boşuna gelmişti.

Yunan hayranları bu başarılardan dolayı cesaret kazandılar. Alman gönüllü destek birliği kuruldu; Fransız Jourdan, Türklere karşı Rodos Şövalyelerini tekrar canlandınnak istedi ve Bakan Canning'in özgürlük ruhunun ve tüm Hristiyanlara duyduğu sevginin hüküm sürdüğü ingiltere'de, ülkenin en büyük şair Lord Byron Yunanistan'a yapacağı sefer için hazırlık yapıyordu. Tüm bu olaylar Rus diplomasisi için teşvik olacaktı .

Ekim ayında Rus Çarı ve böyle bir görüşmeyi daha 1821 yılında isteyen Avusturya imparatoru, Boğdan sınırı yakınlarında, 1775 yılında Boğdan'dan savaşsız kopan Bukovina'nın başkenti Çernoviç'te bir araya geldiler. Daha o zamanlar Minciaky'nin (Pini'nin Romen prensliklerinde yerine getirilen konsolosun) tayini kesindi . istanbul'a Hermannstadt üzerinden giden ve burada yeni prense hâlâ öfkeli ve huzursuz olup, Osmanlı-Rus anlaşmazlıklarından dolayı ülkeye gelmemekte ısrarlı davranan boyarla ziyaret etti. Bükreş'e ancak 1823 yılının son günlerinde varabildi ve burada büyük bir merasimle karşılandı .

Minciaky'ye aslında, Türklerin ısrarlarına rağmen, yeni Romen prenslerinin atanması ile yeni bir şekil (!) alan Romen prensliklerinin geleceğine ilişkin müzakereleri yürütmek gibi hassas bir görev verilmişti. Stratford, kendini bu yüzden hakarete uğramış hissediyordu. Ancak ingiltere elçisi olarak Stratford, Rumlardan yana bir politika yürütmekte olmasına rağmen, Rusya'nın üç vasal devlet kurma fikrini şimdilik sadece müttefiklerine teklif ettiğini ve "Mora, Tesalya ve Takımadalar'da yapılacak düzenlemeleri" bilmiyordu. Takımadalar deyince de aklına tabii ki asi Çamlıca, Suluca ve Rusya'da yaşayan bir Rum'un çok sayıda top hediye ettiği ipsara adaları geliyordu. Bu bölgeler "büyük eyaletler" veya "halk konfederasyonları" hâline getirilecekti. "Bâbıâli'nin gelirleri", "Osmanlı Sultanı ile ilişkileri ve kalelerde görevlendirilecek müdafaa kıtaları" hakkında - tıpkı Sırbistan'daki gibi - daha sonra karar verilecekti. Bu yeni anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak için, Bükreş Barış Andaşmasinda elçi olarak görevlendirilen Galib Efendi'nin sürgün yerinden geri çağrılması gerekiyordu. Ekim ayında istanbul'a geldi ve 13 Aralık'ta Sadrazam Mehmed Said Galib Paşa olarak devlet mühürlerini teslim aldı .

Tabii ilk aşamada Galib Paşa'ya bu planlar açıklanmadı. Nesselrode, sadece müttefik güçlere Yunanistan'da planlanan düzenlemelerle ilgili bilgiler veriyordu: Burada üç "Tuna boylarındakilere benzer prenslik" kurulacaktı. Bu prensliklerden biri "Tesalya, Böotya, Attika ve Doğu Yunanistan'ı", ikincisi Venedik'in batıdaki eski toprakları "Epir ve Akamanya'yı" ve üçüncüsü "Mora ve Girit'i" kapsayacaktı. Takımadalar güvenli bir biçimde şimdilik yeterli görülen mahalli idare özgürlüklerini muhafaza edeceklerdi. Bâbıâli ilişkiler de Boğdan ve Eflak'ın antlaşmalarla belirlenmiş geleneksel ilişkileri gibi olabilirdi. Osmanlı Sultanı, serhad boylarında olduğu gibi, civardaki reayası ile birlikte birkaç kaleye sahip olabilecek ve üç eyaletin diplomatik temsilciliğini istanbul Patriği yürütecekti. Tüm bu şartlar, tüm devlederin ya da en azından bu Hristiyan yanlısı misyonu üstlenmek isteyen devletlerin garantisi altında olacaktı . Minciaky, 1824 yılı Ocak ayında sadece Rusya'nın birkaç aydan beri itiraz ettiği ticaret yasağını müzakere etmek üzere geldi. Yabancı gemilerin Boğaz'dan geçişler sırasında incelenmesinin yasaklanmasını, yabancı menşeli malların istanbul Limaninda yüklenmeye engel olunmamasını ve Rus malları için eski gümrük tarifelerinin muhafaza edilmesini talep edecekti .

Birkaç noktada anlaşma sağlayabildi, ama en esaslı meseleler, ingiliz elçisinin tavsiyesi üzerine, beklenen vekilin gelişine kadar ertelendi . Minciaky aynı zamanda yurtdışında Avusturya'nın Erdel ve Bukovina topraklarında yaşayan boyarların Romen prensliklerindeki kötü idareye ve istanbul'da Türklerin kötü muamelelerine ilişkin şikâyetlerini de sundu. Bunlar, Rus diplomasisinin kendine mârj ettikleri şikâyetlerdi ve buna dayanarak Romen prensliklerinden tüm silahlı güçlerin çıkartılması istendi . Şantaj ve dolandırıcılık suçu ile tutuklanan Rum asıllı Eflak asilzâdesinin davasını da görüşmek istiyordu. Stratford, bu şahsın kurtarılması için Prens Gika, istanbul'a gelmeden önce bir mektup göndermişti . Eflak Boyarları'ndan olan bu şahıs, Nisan ayı sonlarında sadaret kethüdasının emri üzerine serbest bırakıldı.

Bâbıâli, Romen prenslerine işgalin devamının gerekli olup olmadığını sordu ve prensliklerin tamamen boşaltılmasını hızlandırırdı . Reis efendi 19 Haziran'da Stratford'a bu yönde bir açıklama yaptı ve bundan bir süre sonra sadrazam Romen prensliklerinde sadece daha önce de bu ülkelerde gerekli görülen sayıda askerî inzibatın bırakılacağına dair garanti verdi . Temmuz ayının sonunda Türklerin çoğu buradan ayrılacaktı.

Boğdan'a daha özgürlükçü bir anayasa getirmek isteyen Sturza yönetimi yaşlı ve kabiliyetsiz bir adamın idaresi olarak reddedildi . Minciaky, Rum asıllı entrikacıların halefi olan Sturza'nın tahttan indirilmesini bile talep etti ve başlarında Rus yanlısı Metropolit Veniamin Costachi'nin bulunduğu birkaç boyar, Sturza'yı şikâyet etmek üzere istanbul'a gitmek için izin istediler. Bâbıâli, metropolit haricinde huzursuzluk çıkaranların liderlerini derhal Boğdan'daki manastırlara kapattırdı. Tüm bunların tabii ki tek bir amacı vardı, o da Türk nâzırlarını, ister savaşla, ister savaşsız, nihai darbe vurulana kadar heyecan ve korku içinde tutmaktı.

Avusturya ancak üç ay sonra, Nisan ayında Rusların Yunan prenslikleri ile ilgili tutumunu onayladı. Ama Rus Bakan Nesselrode bununla yetinmeyip, Metternich'in tereddüt etmiş olmasına ve müzakerelerin yönetimini kendi ellerinde tutmak istemesine teessüf ediyordu. Aksine "Doğu ile ilgili konularda kendinden bile önde giden , hatta biraz fazla hızlı giden ingiliz Bakan Canning'in davranışlarından daha çok hoşlanıyordu . Rus şansölyesi Petersburg'da önceden kararlaştırılan konferansın açılması için baskı yapıyordu : 9 Ocak tarihli muhtırası müzakereler için gerçek ve Rus Çarı tarafından onaylanan iyi bir esas olduğunu açıklıyordu. 17 Haziran'da Petersburg'da onaylanan müttefik bakanlarının Nesselrode ile müzakereleri başladı. Rus diplomasisi o gün de ingiltere'nin her zamanki gibi, kısa zamanda istanbul'a bir Rus elçinin atanması gerektiğine dair açıklamasının dışında bu sefer de herkes tarafından onaylandı. Bundan cesaret alan Rus Çarı, bir adım daha atmaya karar verdi: Minciaky'yi "Rusya'nın Yunan meselesinden sorumlu vekili " olarak atayarak, 9 Ocak tarihli Rus muhtırasının istanbul'daki nâzırlara bildirilmesini ve Türklere bu sayede düşmanlıkları sona erdirmek için ortak bir açıklamada bulunmalarına fırsat tanınmasını talep ediyordu.

Rusya'nın, Türklerin kaçınılmaz başarılarını öngörebildiği için aslında engellemek istediği savaş tekrar başladı. Sultan Mahmud, kış aylarında güzel sözler ve gönderdiği özel bir elçi ile Vehhabîleri yenen, Girit'i tekrar huzura kavuşturan güçlü Mısırlı vasali Mehmed Ali Paşa'nın desteğini talep etti ve Mehmed Ali Paşa bunun karşılığında oğlu ibrahim yönetiminde Batılı tarzda Fransız öğretmenler tarafından yetiştirilmiş piyadelerden oluşan güçlü bir ordu göndermeyi vaat etti. Belki daha o zamanlar Osmanlı hükümdarlığının yerine Osmanlı'nın artık bariz bir şekilde tutunamadığı tüm bölgelerde kendi hükümdarlığını getirmeyi düşünüyordu.

Mısır birlikleri gelmeden önce Hüsrev Mehmed Paşa'nın küçük, ama hızlı filosu Türklere karşı deniz savaşını yürüten üç adalardan birini işgal etme ve adaları seleflerinin kayıpları için örnek oluşturacak biçimde cezalandırma görevi ile yola çıktı. Türk gemileri Haziran ayı başlarında ipsara önlerine geldiler. Rusların burada bulunan toplan, Osmanlı askerlerinin karaya çıkmasını uzun süre engelleyemedi. Limanda bulunan gemilerden çoğu, 3 Temmuz'da zapt edildi. Gemilerdeki denizcilerin birkaçı gemileri havaya uçurarak esaretten kaçtılar; bir çoğu diğer ada sakinleri ile birlikte köle olarak Osmanlı gemilerine bindirildi. 24 Temmuz'da aralarında kesik başların ve kulakların da bulunduğu zafer işaretleri istanbul'a vardı. Çamlıca ve Suluca'dan acilen buraya gelen gemiler yine de sadece Ağustos'ta saldırıya uğrayan Sisam Adası'nı kurtamıakla kalmayıp, kaptan-ı deryaya birkaç çatışmada direnmeyi de başardılar. Ama kısa bir süre sonra Rumların faaliyetlerini sona erdirecek Mısırlı ibrahim Paşa dokuz firkateyn ve 14 korvet ile buraya geldi.

Gemilerinde toplam 20 bin asker vardı.

Kuzey Yunanistan ve Mora'daki Rumlara karşı yürütülen faaliyetler şüphesiz daha kolaydı, zira Mavrokordato'nun başkanlığındaki Halk Meclisi, icra Kurulu ve başlarında Kolokotronis'un bulunduğu komutanlar, birbirleri ile amansız bir biçimde, hatta muharebe alanlannda savaşıyorlardı. "Hükümetin" nihayet zafer kazanması sadece Mavrokordato'nun Londra'da sağlayabildiği 800 bin ingiliz sterlini tutarında kredi sayesinde oldu. Ama bu kredinin avansı, ingiliz Kralı Yunanistan'da savaşan ingilizleri bizzat geri çağırdığında Zenta'da durduruldu. 19 Nisan'da Missolonghi'de büyük bir üzüntü içinde hayata veda eden Lord Byron'un parası ve Stanhope'un görüşüne uygun bir cumhuriyet tarzında tuhaf bir kültürel propaganda ile çağın en mantıksız anarşisinin sadece daha da kuvvetlenmesine neden oldu.

Abdullah Paşa'nın yerine, diğer komutanlarla birlikte tekrar inatçı asilere boyun eğdirmeye çalışacak Derviş Paşa getirildi: Salona, Atina ve Akarnanya aynı anda saldırıya uğrayacaktı. Ama Türklerin sayısı yeterli değildi ve Haziran'da ancak başlatabildikleri askerî harekât sırasındaki tek faaliyetleri Hristiyan düşmanın kaçak çeteleri ile ufak tefek çarpışmaları ile sınırlı idi. Viriyon Ömer Paşa, Eylül ayının ortalanna kadar Arnavutları ile Missolonghi'deki Rumlara saldırmaya cesaret edemedi. Böylece bu sefer, bir önceki yıl yapılan seferden de daha perişan hâlde sona erdi. II. Mahmud, tüm bunlara rağmen 16 Eylül'de Mehmed Said Galib Paşa'yı "zamanını önemsiz işlerin ayrıntıları ile boşa harcadığı" gerekçesi ile sadrazamlıktan alırken, seferin bu defa "daha büyük enerji ve daha büyük şans" ile yürütüldüğünü söylüyordu . Silistre eski paşası Benderli Mehmed Selim Paşa'yı sadrazamlığa getirerek, asiler üzerindeki nihai zafere daha da yaklaştığına inanıyordu .

Stratford, Ekim ayında istanbul'dan aynlmadan önce, Bâbıâli ve Rusya arasındaki son anlaşmazlıkları da ortadan kaldırmış olmakla övünüyordu. Yaşlı Boğdan Prensinin endişelerine rağmen ve Türk askeri inzibat sayısını düşürmeden önce konsoloslann himayesi altında yaşayan yabancıların milliyetlerinin tekrar titizlikle gözden geçirilmesine dair talebine aldırmaksızın, beşliler Kasım ayı sonunda 1821 yılından önce olduğu gibi ancak 500 kişi kalıncaya kadar ülkelerine geri döndüler. Yaş'taki Rus temsilci Pisani, Boğdan asıllı Müslüman bir eşkiyanın beşli ağası tarafından idam edilmesini önemli bir barış ihlali gibi göstermeye çalıştı, ama başarılı olamadı. Nesselrode, reis efendiye daha Eylül ayının başında Rus Çarı'nın Le Ribeaupierre'yi istanbul'a "olağanüstü elçi ve vekili" tayin ettiğini bildirdi . Bu durumda olağanüstü elçinin vekili olan Minciaky, artık Romen prensliklerinin tamamen boşaltılacağına dair hiçbir şüphe kalmadığından, nihayet 10 Aralık'ta onay belgelerini göstermek zorunda bırakıldı . Resmen kabul edilen diplomatik faaliyetlerine aynı ay içinde Boğdan ve Eflak'taki askerî inzibadarın başında bırakılan baş beşli ağasının ünvanına, rütbesine, yetkilerine ve davranışlarına kararlı bir biçimde itiraz ederek başladı. Bunun üzerine nazik bir biçimde ve sözlü olarak, serhad boylarındaki eyaletlerde statükonun belki de hemen sağlanamayacağına dair bir cevap alınca, yeni bir nota kavgasına başlamayı denedi . Ayrıca herhangi bir bayrak altında serbest denizcilik meselesini ve Sırp imtiyazları meselesini de tekrar gündeme getirdi.

Bâbıâli, "Rus Bakanı'nın gelişinin sadece yeni ve daha zorlu karışıklıkların ön habercisi olduğunu" ve Rusya'nın "Osmanlı İmparatorluğu'nun bölünmesini talep etmek için Rum meselesini kullanacağını biliyordu. Ama II. Mahmud, asiler için özgür bir Yunanistan yaratılmasına ilişkin yeni ve kaçınılmaz zorunluluğa boyun eğmektense, Reis Pertev Said Efendi'nin birinci Avusturya tercümanına ifade ettiği gibi, "yok etme savaşını yeğlerdi. "Bizleri bu topraklardan Asya'ya kovmanın mümkün olabileceğini inkâr etmiyorum, ama biz en azından her toprak parçasını pahalıya ödeteceğiz ". Reisülküttap, hususi yollardan Rusya'nın 9 Ocak tarihli muhtıranın içeriğinden ve çarın yeni bakanın atanmasına ilişkin emirnâmesinden haberdar olduktan sonra, ingiliz elçi Stratford nezdinde Rusya'nın bu "insafsız talebinin" söz konusu bile olamayacağına dair itirazda bulundu ve Hristiyan krallarının böylesine hukuka aykırı bir projeye katılmaya hazır olmalarını kınadı. "Sultan, düşmanları yenebilecek durumdadır ve kısa bir süre sonra, bugün var olduğu zannedilen zayıflığımızı kullanmaya çalışan bu devleder ne kadar yanlış davrandıklarını anlayacaklardır", diye ekledi sözlerine. Padişahın yardıma ve tavsiyelere ihtiyacı yoktu; başkalarının işine karışmıyordu ve hiç kimse kendinde sultanın işlerine karışma hakkı bulamazdı. "En üst makamdan en alt sınıfa kadar, böyle bir aşağılanmayı kabul etmektense, ölmeyi yeğlemeyecek hiçbir Müslüman yoktur ."

Rumlar ise ingiltere tarafından resmen tanınan geçici Yunanistan hükümeti başkanı Mavrokordato aracılığıyla Rus projesine şu cevabı verdiler:

"Rusya kaç tane vasal prenslik kurabiliyorsa, biz de o kadar çok fethedilecek eyalete bölünürüz." Yine de daha o zaman Mısırlıların zorlukla edindikleri haklara karşı seferinin yakında başlayacağını biliyorlardı .

Mısır Valisi'nin oğlu ibrahim Paşa, Girit'in Suda Limanindan önce 5 bin kişilik yeni birlikleri gemiye almak için Rodos'a, oradan da 50 gemisi ile birlikte yeterli derecelerde mühimmatın yığılmış olduğu Moron'a doğru yönelerek, dayanıklı ve iyi eğitilmiş birliklerin bir kısmını 1825 yılı Şubat ayının sonlarına doğru burada karaya çıkarttı. Disiplinli küçük ordunun başına ibrahim Paşa bizzat geçti. Kısa bir süre sonra, Osmanlı Sultaninin Girit'teki egemenliğini tesis eden birliklerden 7 bin kişi daha yanına geldi. Mısırlı komutan, çok yavaş da olsa Rumların birleşik ordusunu geri atmayı başardı. Mehmed Ali Paşa'nın ordusunun Avrupa savaş taktikleri, hakimiyetini sürdürüyordu. Silahlı asiler çok geçmeden Mora Yarımadası'ndan ayrıldılar.

ibrahim Paşa, bunun üzerine fethini tamamlamak için Navarin ve Mavrokordato'nun bulunduğu Neokastron, yani Yeni Navarin'e saldırabileceğini düşünüyordu. Mısırlılar tarafından işgal edilen Sfakteria Adası'nda o dönemlerde ünlü italyan ihtilalci Kont Rosa da hayatını kaybetti. Miaulis'in küçük gemileri, Mehmed Ali Paşa'nın mürettebat ve toplarla iyi donanmış yüksek bordrolu firkateynlerine karşı hiçbir şey yapamıyordu. Önce Eski Navarin, sonra da Yeni Navarin 23 Mayıs'a kadar teslim olmak zorunda kaldılar. Yenilgiye uğrayan Rum denizciler sadece kaptan-ı deryanın üç firkateynlik zayıf bir filosuna karşı başan elde edebildiler: Birkaç Türk gemisi bundan cesaret alan Rumlara karşı güvende olmak için Suda Limanina, birkaçı da Eğriboz Adası'nda Karistos Limanina sığındılar.

ingiltere bu arada tekrar kendi ticarî ve siyasi çıkarlarını ön plana çıkartarak, Avrupa ittifakından kopmuştu Viyana'da, ingiltere politikasının kilit adamı Canning'in yeğeni Stratford'un Rus karşıtı bir ittifak kurma önerisi ile karşılaşan Avusturya , Rus Çarı'nın 1824 yılı sonlarında talep edilen "faal ve güvene dayalı dostluğu gerçeğe dönüştürmeye tereddüt ediyordu. Avusturya'nın geleneksel politikasını temsil eden Metternich ise Ocak ayında Petersburg'da tekrar açılan konferanslarda, Rusya'nın Osmanlı Sultanını Rumların isteklerini kabul etmeye ikna etmek için bazı Osmanlı eyaletlerini işgal etme önerisini kesinlikle kabul etmek istemiyordu. Bunun yerine Bâbıâli'ye karşı tehdit olarak "Mora'nin ve adaların bağımsızlığını" kullanmaya hazırdı. Ama bu görüşler, Prut'un karşı kıyısında yeni bir toprak ilhakı planlayan ve Avusturya'nın "ihtilal" niteliğoiont aşıyan bu önerisini geri çevirmek zorunda olduğunu ileri süren Rusya'nın şiddetli itirazları ile karşılandı . Mart ayında sona erdirilen konferanslarda alınan tek karar, ingiltere dışında tüm Avrupa devletlerinin istanbul'da müşterek hareketi ile Bâbıâli'ye söz konusu devletlerin temsilcileri tarafından uygun bulunan araçlarla Rumlar lehine müdahalede bulunma kararı idi . Bâbıâli'ye yine de öncelikle ateşkes sağlamak amacı ile "iyi niyedi ve gizli bildiriler " yapılacaktı. Ateşkes sağlandıktan sonra başka müzakerelere başlanabilir ve bu sayede Avrupa saraylarının hukuka yönelik görüşlerini incitmeden sadece savaş taraftarı olarak kabul edilebilen Rumlarla irtibata geçilebilirdi.

ingiltere'nin "ihanetinden" sonra sadece "Kıt'a ittifakından" bahseden Rusya, daha Mayıs ayında kalan diğer üç müttefikin, Bâbıâli'ye karşı "zorunlu hallerde" "baskı araçları" kullanmaya hazır olduklarına dair bir açıklama istedi . Avusturya, böyle bir taahhüdün altına girmeye niyedi değildi . Metternich, açık bir biçimde yegâne amacının Rumlara Osmanlı Sultaninin himayesi altında yaşanabilir bir varlık sağlamak olduğunu belirtiyordu . Rusya, görüşlerini kabul ettirmek için daha uygun bir zamanı beklemek üzere, aynı ay içinde gereksiz kabul edilen görüşmeleri sona erdirdi . Aynı zamanda Minciaky, Romen prensliklerinde statükonun tekrar tesis edilmesine ilişkin taleplerini bir kez daha gündeme getirdi . Avusturya elçisi daha sonra, Viyana'dan aldığı talimatlara uygun olarak, aynı şekilde görüş bildirmek zorunda kaldı ve Türk birliklerinin komutanları 11 Ekim'de Romen prensliklerinden geri çağrıldılar. Rus elçisi bunun üzerine yeni bir anlaşmazlık konusu daha gündeme getirdi: Boğdan ve Eflak'tan bütün askerî inzibatlar çıkartılacaktı.

ibrahim Paşa bu arada fethini huzur ve güven içinde tamamlamıştı. Kalamata'ya geldiğinde Maynot birliklerinin burayı terk ettiklerini gördü . Tripoliçe'de hiç müdafaa kıtaları kalmamış, Argos ateşe verilmişti. Anabolu'da kararsız bir şekilde kaderini bekleyen Yunan hükümeti, belki de Yunan taraftarı Hamilton'un tavsiyesine uyarak, "Yunan özgürlüğünün, bağımsızlığının ve siyasi varlığının en değerli unsurunu Büyük Britanya'nın sınırsız himayesine alması" için ingiltere'ye başvurdu . Fransız amiral de Rigny Mora sahillerinde dolaşırken, kimileri de Fransa hanedanının bir üyesini hükümdar olarak buraya getirmek istiyordu, ama boşuna . Savaşın yönetimi, Batinin bilimsel standardarına uygun olarak, üçü de kendini daha önce kanıdamış "Yunan dostu" olup, Napoleon'un subaylarından biri olan Fabvier, soydaşı Regnault de Saint-Jean d'Angely ve Milanolu asilzade Porro'ya verildi . ibrahim Paşa karargâhını kurduğu Tripoliçe'de Mora Yarımadasina mümkün olduğunca kan akıtmadan boyun eğdirmek için, hayatını da tehlikeye atarak dur durak bilmeksizin çalışıyordu.

Kuzey Yunanistan'da kahraman olarak karşılanan Odiseus, ingiltere'den alınan krediden pay alamadığı için tekrar Türklerin hizmetine girmek üzere makamından ayrıldı, ama çok geçmeden aynı davadan dolayı zindanlarda hayatını kaybetti. Mehmed Reşid Paşa'nın kethüdasının idaresindeki Rumeli askerleri Salona'yı işgal ettiler ve Atina halkı Salamis Adası'na kaçtı. Rumlar nihayet Mora Yanmadasinda ve anakarada neredeyse tamamen kaybettikleri yerlerin karşılığında Mısır gemilerini iskenderiye Limaninda ateşe vermek gibi çılgınca bir girişim, korsanların kahramanlıkları ve Missolonghi başarılı bir şekilde savunmuş olmakla yetinmek zorunda kaldılar.

Uzunca bir "durgunluk döneminden"341 sonra diplomatlar yılın sonlarına doğru, Mora Yarımadasina hızlı bir biçimde boyun eğdirilmesinden dolayı çok daha zorlu bir hâle gelen Rum meselesi ile ilgilenmeye başladılar. ingiltere, "Yunan hükümetinin" Avrupa nakliye gemilerin uyguladığı bazı cüretkâr tedbirleri protesto ettikten ve "Yunan özgürlüğünün en değerli unsuruna" himaye sağlamayı reddettikten sonra, diğer güçlere tekrar katıldı. Fransa, savaşı sona ermiş kabul etme ve Bâbıâli'nin Rumlar hakkındaki düşüncelerini öğrenme teklifini getirirken, Doğu'nun şartlarını ve Türklerin düşünce tarzını çok iyi bilen Stratford, başka bir yol önerdi: Ribeaupierre, Avrupalı müttefiklerin itibarlarını kuvvetlendirmek için derhal istanbul'a gidecekti, bunun üzerine Bâbıâli'ye Rum meselesinin huzuru tekrar sağlamak için derhal çözülmesine dair kararlı bir talep götürülecekti: Aksi takdirde Rus Bakan tekrar geri dönecek ve meslektaşları "Türkleri kaderlerine terk ettiklerini" açıklayacaklardı.

Ancak aynı dönemlerde, hiç beklenmedik bir olay; bu büyük meseleyi nihayet çözmek üzere olduklarına inanan diplomatlar için gerçek bir "felaket" meydana geldi. Bakanlarının geleneksel tahrik ve sindirme politikaları karşısındaki ılımlılığı genel olarak büyük saygı uyandıran Çar Aleksander aniden vefat etti. Ölümünden sonra meşru halefi barış yanlısı Büyük Arşidük Konstantin'in tahta çıkması bekleniyordu, ama onun yerine küçük kardeşi Nikola mirası devralınca, Batı'daki parlamentolar gelecek için endişe duymaya başladılar.

Çar Nikola, barış müzakerelerinin başlatılması için tüm müttefiklerin isteklerinde anlaşmaya varmasını şart koştu. Aksi takdirde yoluna tek başına devam etmek zorunda kalacaktı ve bu, yeni Türk eyaletleri ele geçirmeyi reddettiği halde, savaş anlamına geliyordu. "Müttefiklerimden biri dahi yanımda yer almasa bile, tek başıma hareket etmek zorunda kalacağım; bunun için gerekli araçlara sahip olduğumdan emin olabilirsiniz ". Kendi içinde anlaşmaya varamayan Batı Avrupa ile uzun süren müzakerelerden bıkmış usanmıştı. O, anlaşmaya varılamayan her noktada en kısa yoldan sonuca varmak istiyordu. Bu karar, Petersburg'da tahta cülûs merasimleri sırasında buraya gelen Avusturya Arşidükü'ne kesin bir dille bildirildi.

Çar, öncelikle Romen prenslikleri meselesini ortadan kaldırmak istiyordu. 17 Mart 1826 tarihinde Bâbıâli'ye bir ültimatom verdi: Kendi menfaatine uygun olarak 1821 yılından önce Tuna Nehri'nde mevcut şartları tekrar sağlayacak ve elçileri uzun süredir istanbul'da tutulan Sırplar ile ilgili olarak Bükreş Antlaşmasina uyacaktı.

Ayrıca "eksiksiz ve nihai bir hareket", yani yeni ve bağlayıcı bir antlaşma isteniyordu. Bâbıâli bu amaçla uzun süredir sessiz kalmasının bedeli olarak vekillerini "Rus sınırına" gönderecekti. Tüm bunların ana şartı ise kararlaştırılan tedbirlerin altı hafta içinde yerine getirileceklerine dair bir garanti idi . Aynı zamanda ingiltere Kralı'nın tebriklerini iletmek üzere Petersburg'a gelen Wellington Dükü ile 4 Nisan'da, Bâbıâli ile barışabilmek için ingiltere Kralina başvuran "Rumlar" hakkında bir anlaşmaya varıldı. Rus Çan, bu antlaşmaya sadece "din, adalet ve insanlık" adına Yunanistan'da ve Takımadalar'daki "kavganın sona ermesini" istediği için kabul etmişti. Bu andaşmaya göre Rumlar, vergiye tâbi tek bir devlet oluşturacaklar ve liderleri Bâbıâli'nin katılımı ile makamına getirilecekti. Bu topraklardan göç etmek zorunda olan Türk unsurunun malları, Hristiyanlar tarafından nakit ödenecekti. Ayrıca her iki taraf - aslında Rusya tek başına -Türkler aleyhine topraklarını genişletmekten, yeni ticaret imtiyazlarından veya "münhasıran nüfûzdan" feragat ediyordu.

Müzakereler bundan böyle de arabulucu olarak ingiltere tarafından, ancak Rus diplomasisinin desteği ile yürütülecekti. Bu şartlar altında Prusya'nın veya Bourbon Fransasimn Rumlarla ilgili özel politikalarını kim düşünecekti? Ve Metternich tarafından "dahice" yönetilen Avusturya, Rusya'nın gitgide daha cüretkâr ve güvenli adımlarını heyecanla takip ediyordu. Rus Çarı, ingiltere ile yaptığı bu antlaşma ile Doğu'daki meselenin ikinci kısmını da sağlam bir zemine oturtmuştu. Metternich'in Wellington'un faaliyetlerinin "gülünç" sonuçlarını istihza ile karşılaması doğaldı: Savaş yapabilecek durumda olmayan, arabuluculuk yapmak istemeyen ve kendini sadece "Bâbıâli'nin ve Osmanlı imparatorluğu'nun iç ve dış barışının dostu" olarak gösteren bir devletin bakanı başka ne yapabilirdi ki?

Yaklaşık 80 savaş gemisinden oluşan 3/4 ve beraberinde 20 bin Arap ve Türk getiren yeni Mısır filosu geldikten sonra, Mora'nın yeni muzaffer beylerbeyi ibrahim Paşa, 1825 yılının sonbaharında idari sınırlarının dışında, kuleleri Wilhelm Teli ve Kosiuçko'nun isimlerini taşıyan Missolonghi'yi kuşatma altına aldı. Çamlıca ve Suluca'nin Miaulis komutasında az sayıda küçük gemileri Missolonghi'nin kurtarılmasına fazla katkıda bulunamazdı. ibrahim Paşa, kaptan-ı deryanın firkateynleri eşliğinde Gördüs Körfezi'ne gelerek, Salona'ya kadar ilerledi. Balyabadra ve Navarin'deki Türkler Missolonghi'nin çevresinde korku saçıyorlardı. Kuşatma kış boyunca ve ilkbaharın ortalarına kadar sürdü. Son ana kadar ibrahim Paşa'nın her türlü teklifi geri çevrildi ve Missolonghi büyük bir taarruz ve Yunanlıları hayran bırakan bir savunmadan sonra 23 Nisan 1826 tarihinde, Rusya ile ingiltere arasında anüaşma akdedildikten birkaç gün sonra nihayet fethedildi . Eipdauros toplantısında seçilen "Yunanistan Askerî ve Siyasî idaresi" ile "Toplantı Komitesi", Hristiyanlık ve özgürlük adına bir bildirge yayınlamak ve manevi olarak anavatanlarını geri almak ve siyasi bir varlık gösterebilmekten başka bir amaçları olmayan dindaşlarına birkaç yıllık savaşlarının en zor döneminde destek02 olmak zorunda olan Avrupalı hükümdarlara seslenmekten başka çaresi kalmadı.

II. Mahmud, bu gelişmelerden sonra Rum kurtuluş savaşının sona erdiğini düşünüyordu. Henüz Rumların elinde bulunan birkaç yerin; henüz tâbi kılınamamış ve önemsiz korsan filoları barındıran adaların ve üyeleri savunmayı ciddi bir biçimde yürütemeyecek kadar az olup, aralarında anlaşma sağlayamayan güçsüz bir hükümetin dışında, savaş gücü bitmek bilmiyormuş gibi görünen Mısır'daki Osmanlı vasalımn oğlu ibrahim Paşa, dizginleri eline almıştı ve bu sayede sadece şansı yaver giden bir komutan olmayıp, soğukkanlı ve tecrübeli bir idareci de olduğunu kanıtlıyordu. Osmanlı Sultanı bu esere karışık duygularla bakıyordu, zira asi yatağının Mısırlı ve Suriyeli birlikler tarafından yok edilmesinden çok, Mora'nın seraskerlerinden biri tarafından zabt etmiş olmasını dilerdi. II. Mahmud'un, konumu diğerlerinden çok farklı olan ibrahim Paşa'nın şüphe götürmez nihai ve parlak zaferine karşı duyduğu sevince biraz da kıskançlık karışıyordu. ibrahim Paşa'nın zaferi neredeyse tamamen savaş gücünden ve Avrupa tarzında savaş yönetiminden kaynaklanıyordu. Bundan dolayı III. Selim'in halefi, öğrencisi ve hayranı olan II. Mahmud, kendini ibrahim Paşa'nın ve onun izinden giden Alemdar Mustafa Paşa'nın girişimlerini taklit etmek için daha fazla çaba göstermek zorunda hissediyordu.

Elinde Mısır, Suriye, Girit ve Mora gibi dört büyük eyaleti ve küçük komşu adaları tutan Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın gerçek gücünün gölgesinde kalmak istemiyorsa, Mısır Valisi'nin ordusuna eşit bir ordu kurmak ve Osmanlı hanedanı ile Osmanlı imparatorluğu için vazgeçilmez bir unsuru oluşturan bu askerî oluşum için fanatik avamın öfkesini, ıslahat düşmanı ulemanın ve istanbul'da sürekli bir tehdit oluşturan yeniçerilerin asiliğini kışkırtmayı da göze almalı idi.

II. Mahmud'un projesi sade ve zahmetsizdi. "Gerçekten" "hizmet veren" eşkinci adı verilen yeni ve disiplinli askerler yeniçerileri ezerek değil, aksine onların arasından oluşturulacaktı. Her ortadan 150 asker alınacak, gereğince yetiştirilecek ve uygun bir biçimde giydirilecekti. Diğerleri, yeni taburlara girmek istemiyorlarsa, devletin savunmasında işe yaramayan ve savunmaya katkıda bulunmak istemeyen şahıslar olarak adlarını listeden sildireceklerdi. II. Mahmud, Vezir Mehmed Selim Sırrı Paşa ve Hüdavendigâr, Kocaeli ve Boğaz'daki hisarların komutanı olan atak "Boyunkesen" Hüseyin Paşa şahıslarında - ki kendisi de bir yeniçeri idi- bir tehlikeli yeniliği gerçekleştirecek araçları bulduğuna inanıyordu.

Şeyhülislâm Mehmed Tahir Efendi de bu planı kabul etmiş görünüyordu. Hatta Yeniçeri Ağası Mehmed Celaleddin Ağa, yüksek rütbeli subayları ile birlikte bu yeniliğe ikna olmuş veya bu proje için kazanılmıştı. Devlet ileri gelenlerinin ve müşavirlerinin çoğu ve ulema sınıfının liderleri de birkaç gün içinde Osmanlı Devleti'nin yararı ve güvenliği için yapılacak değişiklikten haberdardılar. Sivil memurların, subayların ve ulemanın katıldığı ve herkesin görüş bildirmekte özgür olduğu büyük bir Devlet Şurasinda II. Mahmud'un yeni ordunun kuruluşuna ilişkin fermânı ve şeyhülislâmın, bu yeni askerî oluşumunun Kur'an'ın ilkelerine aykırı olmadığına dair fetvası okundu. II. Mahmud, Venedik'e karşı Mora için yapılan savaşı, yeniçerilerin ulûfe senederinin resmen satılmaya başlandığı an olarak gösteriyordu. Bundan kaynaklanan zararlan anlattı ve sıcak sözlerle tüm Müslümanlara "disiplinli ve etkili bir ordu oluşturarak, ülkenin etrafına güçlü bir duvar örmeleri" için seslendi. Sultan'ın fermânında, Doğu geleneklerine göre yukarıda belirtilen ana tedbirin dışında önemli ve önemsiz konular düzensiz bir biçimde ele alınıyor; subay rütbeleri, komutanların gelirleri ve erlerin yemekleri düzenleniyor; içtima alanları belirleniyor; yeni düzenlemenin unsurları sayılıyor; yeni kurulacak odalarda yer alacak imamların görevi düzenleniyor ve askerlerin giysileri ile silahları gibi konular belirleniyordu. Burada sayılmayan düzenlemeler dışında bu fermân toplam 46 maddeden oluşuyordu (27-28 Mayıs 1826).

Talep edilen ve gerçekten de alman tüm imzalara ve mühürlere, fermânm yeniçeri ağası tarafından yeniçeriler nezdinde merasimle okunmasına ve askerlerin bu fermânı "kendi kanları ile mühürlemek istediklerine" dair vaatlerine rağmen, II. Mahmud'un bu fermânından zarar gören unsurların direnişi bekleniyordu. Vezirin şura sırasında bahsettiği "kötü insanlar", eskiden olduğu gibi eski gelenekler lehine ve "Hristiyan" ve "Frenk" yeniliklere karşı bir ayaklanma çıkartabilmek umuduyla derhal "eleştirilerine" başladılar. 15-16 Haziran gecesi bu fermândan memnun olmayanlar, yani yeniçerilerin büyük bir bölümü, kışlalarının bulunduğu ve eşkinci askerlerin talimlerine başlamış oldukları, bu gibi olaylarla ünlenmiş Et Meydanı'na toplandılar. Rakiplerinin canlarına kastetmişlerdi ve istanbul'u ateşe vermek istiyorlardı.

Ama artık başlarında o eski liderler ve müttefikleri yoktu. Bazı subaylar çağrılarına kulak bile asmadı; ulen1â°-ve softalar sultana sadık kaldılar; başka hiçbir ocak onlara katılmak istemiyordu ve istanbul'un avam takımı, sevilen ve korkulan atak hükümdarın her işaretine itaat etmeye çoktan alışmıştı.

Asiler, o sırada orada bulunmayan sadrazamın evini yağmaladılar ve emir verircesine sultanın beceriksiz müşavirlerinin başlarını talep ettiler. Asker ayaklanmalarının her zamanki programı bu sefer de harfi harfine uygulandı. Ancak tam o sırada sadrazam döndü ve çok geçmeden, devletin tüm ileri gelenlerini huzuruna çağıran ve onları şiddetle ikna etmeye çalışan II. Mahmud'dan sancak-ı şerifi çıkartma iznini aldı. Topçular, [eşkinci askerî nâzın JSaib Efendi'nin denizcileri, cebeciler, ulema ve talebeler derhal silahlar ve toplar ile Sultanahmet Meydanı'ndan yola çıkarak Et Meydanı'na doğru harekete geçtiler. Çatışmaya hazır yeniçerilerin sloganı "Gavurların silah talimlerini istemiyoruz!" idi.

Çileden çıkmış ve plansız bir şekilde bir oraya bir buraya hareket eden kalabalığa, yapılacak saldırıyı yöneten Mehmed Selim Paşa buna mağrur bir şekilde cevap verdi:

"Yeni askeri binaların bir taşını bile yerinden oynatmayız". Yine de Ağa Hüseyin Paşa ve Mehmed izzet Paşa, bu kalabalığa fanatizmin ve çaresizliğin ağır bastığı bir çatışma olmadan boyun eğdiremediler. Asiler, kışlalarını çok geçmeden ateşler içinde bırakan top atışları karşısında bile davalarından vazgeçmediler ve Et Meydanı'na açılan dar sokaklardan birine kaçıp, istanbul halkını silahlara çağırma girişimlerini ancak genç bir subayın [Kara Cehennem ibrahim Ağa] isabetli top atışı engelleyebildi . Sadrazam, Sultanahmet Meydaninda çatışmanın sona erdiğine ve asilerin öldürülmesine devam edildiğine dair haberi aldı. istanbul'un avam takımı da talepkar ve cüretkârlıkları ile çekilmez hâle gelen yeniçerilerin yok edilmesine katılıyordu. Akşama doğru cesetlerin yığıldığı savaş meydanının ortasındaki eski çınar ağacında yedi ceset asılı idi. Gece boyunca istanbul'un tüm kapılarında ve stratejik noktalarda gerekli tedbirler alındı; sadrazam ve şeyhülislâm sancak-ı şerif ile birlikte her zamanki yerlerinde kaldılar. Ertesi gün, aralarında cebecibaşının da bulunduğu tüm suçluların idamı emredildi ve cesetleri çınarın önüne atıldı.

istanbul'da birkaç gün sonra gerçekten de hiç yeniçeri kalmamıştı, ancak eyaletlerde bulunanların sayılan hâlâ oldukça yüksekti. II. Mahmud bunun üzerine yeniçeri ocağını ebediyen kaldırmaya girişti. Sultanahmet Cami'inde toplanan Devlet Şurası'nda katılımcıların tamamı bu talepte bulunmak üzere anlaştılar. Bundal* böyle yeniçerilerin ne adı, ne de işaretleri bir daha anılmayacaktı. Aksi takdirde büyük cezalar beklenebilirdi. islâm için Osmanlı hanedanının hilâli altında savaşan ünlü askerlerinin halefleri olan yeniçerilerin ocağı barış bozguncuları, islâm düşmanlan, kollarında haç işaretini taşıyan gizli Hristiyanlar ve Rumların emrindeki casuslar olarak kaldırıldı ve lanetlendi. Yerine Muhammed'in muzaffer askerleri anlamına gelen "Asakir-i Mansure-i Muhammediye" getirildi. Müezzinler tüm camilerin minarelerinden, bu konudaki fermânın okunmak üzere camilere gönderileceğini ilan ettiler. "Herkes yapılanları takdirle karşılıyordu", diyor Osmanlı imparatorluğu için iyilik getiren bu felaketi tarif eden bir şahıs. Tamamen soysuzlaşmış sipahilerin dağıtılması, hamal ve tulumbacı teşkilatlarında yapılan değişiklikler, yeniçeri ocağı ile kardeşlik içinde yaşayan Hacı Bektaş dervişlerinin istanbul'dan ve tüm dergâhlarından kovulması ve yeniçerilere duydukları üzüntüyü saklamaya gerek görmeyen halk ve askerlere karşı alınan ciddi tedbirler ile ıslahatlar daha da sağlamlaştınldı.

"Muhammed'in ümmeti!", diye sesleniyordu sultan halkına. "Ulema, savaşçılar, tek bir aile ocağına ait olduğunuzu hatırlayın ve kardeş olduğunuzu bilin. Yüksek mevkilerde olanlar diğerlerine karşı nazik ve sabırlı olsun. Aşağı sınıfa ait olanlar da yüksekte olanlara saygı ve anlayış göstersin. Allah'ın adını tekrar duyurmak ve Peygamberler arasında en büyüğü olan Peygamber Efendimizin dinini canlandırmak için hep beraber çalışın ve bu birliktelik yüzyıllarca bâki kalsın." II. Mahmud ayrıca adaletini kanıtlamak ve herkese desteği için teşekkür etmek amacı ile makamlarında hayatını kaybeden "kullarının" - ki Mahmud bir ıslahatçı olarak bu kelimeyi kullanmıyordu - ve diğer zengin şahısların mallarına el koymaya ilişkin geleneksel hakkından feragat ettiğini açıkladı.

Bu amaçla kurulan büyük Divân'ın katılımcılarından birine alışılmadık bir nezaketle:

"Siz ne kadar da ihtiyarlamasınız", diye hitap etti. II. Mahmud, yeni istanbul'unda Batı tarzında hareket eden memurlarının arasında bir Avrupalı gibi görünüyordu. Daha aynı ay içinde (Haziran) yeni askerlerini bizzat teftişe çıktı. Mısır'dan gelen atı üzerinde idi ve etrafında at üzerinde devlet ileri gelenleri vardı. "Halk, padişahını görünce sevinç gösterilerinde bulunuyordu" ve Batı tarzında yetiştirilen savaşçıların takım atışlarını hayranlıkla seyrediyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir