Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

II. Mahmudun Bağımsız Eyalet Yöneticilerine Karşı Mücadelesi

Rumların Ayaklanmasına Kadar

Burada 1774-1912 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

II. Mahmudun Bağımsız Eyalet Yöneticilerine Karşı Mücadelesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Ağu 2011, 23:08

RUMLARIN AYAKLANMASINA KADAR SULTAN II. MAHMUD'UN BAĞIMSIZ EYALET YÖNETİCİLERİNE KARŞI MÜCADELESİ (1812-1821)

Andreossy, Sultan II. Mahmud'u Besarabya'nın ve Kırım'ın tekrar fethedilebileceğini boşuna ikna etmeye çalışmıştı. Ruslar, alçak perdeden olsa bile, Bâbıâli'nin bazı toprak kazanımlarına fırsat tanıyacak bir saldırı ve savunma antlaşmasından boşuna söz etmişlerdi. O dönemlerde Batılı siyasetçilerin henüz maceracı planları, soğukkanlı Osmanlıları ilgilendirmiyordu. Ayrıca böyle bir siyasi yönün önünde aşılamaz bir engel duruyordu: Bu ise, II. Mahmud'un, atalarının İstanbul'dan yönetilen, sultanın iradesine itaat eden ve Hristiyan boylar üzerinde güvenli bir şekilde hüküm süren birlik içindeki Osmanlı Devleti'ni geri getirmeye ve ister Anadolu feodal beylerin, ister başına buyruk hareket eden paşaların ya da Rusların tavsiyeleri ve faaliyetleri ile kışkırtılan reaya arasında olsun, bağımsızlık diye çırpınan tüm hareketleri bastırmaya karşı duyduğu büyük istek idi.

Kararlı ve hedefini çok iyi bilen bir hükümdarın ilk görevi olarak ön planda Sırbistan meselesinin çözümü duruyordu. Bu mesele, önce Fransa kartalının pençelerinden kurtulup, Ren Nehri'ne doğru ilerleyerek, düşmanın yuvasını bulup, yok etmesi gereken Rusya, istemeyerek de olsa terk ettiği dindaş ve soydaşlarına yardıma gelemeden çözümlenmek zorunda idi.

Davalarını resmen terk etmiş olsa da Sırplar hâlâ "imparatorları" Çar Aleksander'a hayrandılar . Sırbistan'da savaşan Rus birlikler göz yaşları ile uğurlandılar. Yine de olayların gidişatını izlemek ve kullanmak için şimdilik Belgrad'da casus olarak sadece subay Nedoba kalıyordu.

Sırplar, başkentte sadece bir valinin bulunmasını ve Bâbıâli'ye vergi ödemek zorunda kalmayı talep ediyorlardı. Diğer kalelerde sadece savaş zamanlarında Türk birlikleri kabul edeceklerdi. Ancak ne Sultan II. Mahmud'un ne de Sırp asilerin eski düşmanı ve eski Niş Valisi olan sadrazamı Hurşid Ahmed Paşa'nın bu şartları kabul etmesi mümkün değildi. 1813 yılında Niş'e barış elçisi olarak gelen meşveret meclisinde yer alan ricalin akıl hocası, eski dönemden kalma bir şahsiyet olan Çelebi [Mustafa Reşid] Efendi, yanında kalelerim
tamamen boşaltılmasından başka tavizler getirmiyordu. Bir çoğu, Belgrad'ın gelecekteki valisi ve Sırbistan'ın tekrar geri kazanılması için yakın gelecekte beklenen savaşın komutanı olarak Ramiz Paşa'nın gelmesini bekliyordu. Ama Rusya'da kaçak olarak yaşayan ve kendisini misafir eden Ruslara serhad boylarında bir Tirsinikoğlu'nun rolünü oynamayı vaat eden Ramiz Paşa Bükreş'e geldiğinde, II. Mahmud'un kesin emri üzerine öldürüldü .

Aynı yılın Mayıs ayında müzakereler tamamen durduruldu ve Kara Yorgi Sırbistan'daki bütün birlikleri kutsal savaşa çağırdı. Ama Kara Yorgi ile ters düşen eski silah arkadaşlarından tecrübeli olduklan kadar cesur da olan Milenko (Melentij) ve Heter Dobrinyaz gibi liderler, sınırın ötesinde Avusturya topraklarındaydılar. Ayrıca komutanlar arasında anlaşmazlıklar ve güvensizlik vardı.

Türkler bu defa önceki seferlerde olduğu gibi Bosna'dan veya Niş Eyaleti'nden saldırıya geçmediler: Vidin yine Türklerin bir kalesi hâline gelmişti.

Eski kâtib ve Pazvandoğlu Osman Paşa'nın mirasçısı Molla Paşa, tüm savaş boyunca fevkalade dikkat çekici bir siyaset yürütmüştü. Ruslar, güçlü Tuna filosunu satmaya ikna olabileceğini düşünüyorlardı. Osmanlı Devleti'ne karşı herhangi bir düşmanlıkta bulunmuyordu ve ödül olarak "tarafsız" valinin bölgesi ile serbestçe ticaret yapmasına izin veriliyordu . Osmanlı ordusunun komutanlarına bedelini almadan hiçbir hizmette bulunmuyordu. Serez Valisi İsmail Bey bir seferinde Olt bölgesine girdiğinde sadece 4 bin Venedik altını karşılığında Vidin'den birkaç birlik alabildi . Ordusu söylenenlere göre 180 yeniçeri odasından oluşuyordu.

Emrinde 12 bin asker ve 1.500 Arnavut vardı. Vidin'e silah arkadaşlarından başka kimsenin girmesine izin verilmiyordu. Tüm bunlara rağmen aklı sadece kurnazlığa çalışan Molla Paşa, 1813 yılının Nisan ayında Hafız Ali Paşa komutasında üzerine gönderilen birliklere sadece kısa bir süre dayanabildi. Yeniçerileri ortadan kaybolmuştu ve bir asinin yardımcısı olarak, meşru hükümdarlarının hizmetinde gösterdiklerinden daha fazla cesaret göstermediler. Ağaları Bâbıâli ile barış yaptı. Her yere korku salan Vidin hakimi sakin bir şekilde İşkodra'ya gitti ve kısa bir süre sonra burada vebadan öldü. Namlı Hayduk Veliko da bir top mermisi ile hayatını kaybettikten sonra Türkler rahatça Negotin ve Kladova'ya girdiler . Morava kıyılarında sadrazam bizzat büyük ordunun başına geçti ve yardımlarına başvurarak, ülkeyi daha kolay ele geçirebilmek için yanına İzvornik Piskoposu'nu aldı. Kaptan-ı Derya'nın gemileri bu arada nehir yoluyla geliyorlardı. Ülkeye akın eden Türkler sadece Ravanj tabyalarında ciddi bir direnişle karşılaştılar. Ekim ayı başlarında Morava Nehri'nin sağ kıyısına geldiklerinde, Kara Yorgi, şansını bir muharebede denemeden kaçtı. Geride bıraktığı bütün voyvodaların elinden kalelerin tamamı alındı. En nüfûzlu olanlar, Kara Yorgi ile birlikte utanç verici bir biçimde Avusturya'ya kaçtılar ve Besarabya'ya gitmelerine izin verilene kadar çeşitli kalelerde gün geçirdiler. Sultan II. Mahmud, Sırp reayasının tamamına tekrar sahip olmuştu.

Ancak halkın öfkesini dindirmek için bir tek piskoposun varlığı yetmiyordu. Bu yüzden sadrazam, asilerin Sultan'la barışmalarını sağlamak için, Tenoş'un, annesi doğumundan sonra zengin köylü Obren ile evlendiğinden, tıpkı ayaklanma sırasında ölen üvey kardeşi Milan gibi Obrenoviç (Obren'in oğlu) soyadını taşıyan oğlu voyvoda Miloş'a başvurdu. Rudnik, Pojega ve Alacahisar (Kruşevac) Büyük Knezi kabul edilen Miloş, derhal işe koyuldu. Hurşid Ahmed Paşa'nın Belgrad'ın yeni valisi Boşnak Süleyman Paşa'nın komutanları Belgrad dahil olmak üzere her yerde, knez veya serdar olarak kullanıldı. Bunların yanında her yerleşim merkezinde, ülkeye hiç acımadan silahlarla kazanılmış bir eyalet gibi muamele eden mütesellimler faaliyet gösteriyordu.

Nihayet kurtulduğunu düşünen ülkede böylece tam bir kan ve soygun rejimi başladı. Sayısız masum ve suçlu köylü, hatta eski meclis üyeleri, voyvodalar ve yeni atanan serdarlar öldürüldü; Pojega Manastırı başrahibi 1819 yılı sonlarına doğru kazığa bile çakıldı. Ancak tüm bunların sorumlusu, acilen İstanbul'a dönen Hurşid Ahmed Paşa değil, yeni atanan Belgrad Valisi idi. Miloş, kaçarak hayatını kurtardı ve kısa bir süre sonra, etrafına umut dolu savaşçılar toplandı. Takovo Kasabası'nda kilise önünde yapılan bir toplantı sırasında, 1815 yılında ayaklanma tekrar ilan edildi. Yukarı Morava boylarında şimdi Hurşid Ahmed Paşa'nın kethüdasının emrindeki adamlara karşı vahşi bir iç savaş başladı. Bunların arasında kendilerine ganimet hakkı tanınan gönüllüler de vardı . Türkler, tabyalarını kaybettiler ve birçok sipahi, daha yeni geldikleri toprakları tekrar terk ettiler. Yenilenleri hiç acımadan katletme geleneğine karşın, Miloş silahlanın bırakan herkesi affetti. Aslında kurtuluş maiyetinde milli bir ihtilalin lideri olarak değil, sadece halkının antlaşmalarla güvence altına alınmış haklarının savunucusu olarak hareket ediyordu: 1815 yılının sonbaharında İstanbul'a yine bir Sırp elçi heyeti geldi ve Belgrad Valisi ile sekiz kişiden oluşacak maiyeti dışında tüm Türklerin uzaklaştırılması karşılığında vergileri düzenli olarak ödemeyi ve silahlarını teslim etmeyi vaat etti .

Hurşid Ahmed Paşa, tam Rumeli ve Bosna Beylerbeyleri'ni de toplayarak savaşı büyük tarzda tekrar başlatmak üzere idi ki, Miloş sadrazamın huzuruna gelme cesaretini gösterdi. Sadrazam ise Miloş'un bir Türk dostu eşliğinde tekrar geri dönmesine izin verdi. İkinci bir ordunun başında bulunan Rumeli Beylerbeyi Maraşlı Ali Paşa, Hurşid Ahmed Paşa veya Selanik'e geçen Bosna Valisi gibi önce silahlann telsim edilmesini talep etmeden, Sırplar için bir af çıkartılmasına meyilli görünüyordu. Bu arada Bosna Valisi'nin yerine Bekir
Paşa getirildi ve eski İran elçisi Celaleddin Efendi , Sırbistan'a Paşa olarak atanarak Niş'e geldi . II. Mahmud, bu yumuşak siyaseti onayladıktan sonra, Türk ordusu ülkeye girdi. Semendire ve Belgrad derhal teslim oldu. Miloş, Belgrad'da halkının Çarigrad'daki çara [yani İstanbul'daki Padişaha] tâbi kalmak istediğini açıkladı. İstanbul'daki temsilcilerini muhafaza eden Sırplara bunun üzerine 1816 yılı başlarında vergiyi bizzat toplama ve bunun için Belgrad Valisi'nin yakınlarında bir kançılarya açma hakkı tanındı. Müsellimlerin

yanında her yerleşim yerinde bir de knez görev yapacaktı. II. Mahmud, Mart ayında af belgesini henüz imzalamamıştı, ama Sırplara tanınan imtiyazları bizzat onaylayıp, güvence altına almıştı.

Miloş, Büyük Knez olarak kaldı ve Belgrad Valisi tarafından idam edilen "Kançılarya" başkanı ile yolda ölü bulunan Piskopos Nişiç'ten kurtulmayı bildi . Kara Yorgi, Ruslar adına ayaklanmayı tekrar başlatmak üzere ülkeye geldiğinde, Miloş onu Belgrad Valisi Ali Paşa'nın emri ile gece vakti Semendire'de pervasızca öldürttü. 1817 yılında milletin başı olarak konumu Divân tarafından resmen tanındı. Sultan II. Mahmud, 1820 yılında bu makamı bir fermânla onaylamaya meyilli görünüyordu ve Miloş, fermânın içeriğini dinlemek üzere, güçlü bir birlikle Belgrad yakınlarındaki Topçudere'ye geldi. Ama Sırplar, sipahilerin uzaklaştırılmasını ve Bükreş Antlaşması'nın yerine getirilmesini talep ettiler. Bu şartları Bâbıâli'ye aktaracak olan Sırp heyeti İstanbul'a geldiklerinde, sadrazam onları tutuklattı. Elçiler, imtiyazların Sırp milletinin tüm bölgelerini kapsayacak şekilde genişletilmesini istiyorlardı.

Bu olay o kadar çok önemli değildi. Gerçekte Belgrad Valisi Maraşlı Ali Paşa'nın varlığına sadece tahammül ediliyordu. Müsellimlerin, evlerinin bulunduğu kale dışında hiçbir otoriteleri yoktu. Mahkeme yetkisi yine Sırpların elinde idi. Milli komite, tüm yetkilere sahip bir meclisti. Vergiyi toplayan, ölüm ve yaşam hakkında karar veren ve ülkenin her tarafına dağılmış bir şekilde sadece emirlerini bekleyen Hayduklardan ve "Momkardan" (yoldaşlar) oluşan büyük bir orduya sahip Miloş'un gücü, knezlerin -voyvodalar neredeyse yok gibi idi - ve Rum Ortodoks piskoposların çok üstünde idi. Belgrad Valisi'ni, mutlak gücünün sessiz bir seyircisi hâline getirmek için ayaklanma çıkartma tehdidinde bulunması yeterli idi.

Bâbıâli, Sırbistan'da aslında verginin Miloş aracılığıyla zamanında ödenmesinden başka bir başarı elde edememişti. Yeniçeriler ve sipahiler ülkeyi terk ettiklerinden beri, savaşlarda Sırp ordusu kullanılamıyordu. Miloş, gerçekte asil düşünceli bir ihtilalci ya da özgür kalan bir halkın şövalye ruhlu lideri değil, aksine Pazvandoğlu, Tirsinikoğlu ve benzerleri gibi, sultanın otoritesini tanıyan, özel ünvanlar taşımayan ve olağanüstü imtiyazlara sahip olmayan, ama şahsi yetenekleri, derin ilişkileri ve her türlü duruma ayak uyduruk becerileri sayesinde mutlak gücü ellerine geçiren ve yenilemedikleri ve yok edilemedikleri sürece kendilerine ses çıkartılmayan şahsiyetlerdendi.

Bulgar Tuna boylarında ayanların rejimi sona ermişti. Boşnak Ağa, Silistre Valiliği'ne getirilen Pehlivanoğlu ile anlaşmaya varmak üzere Kasım ayında Bükreş'e geldi. Ancak Rusya'daki esaretinden yeni dönen Pehlivanoğlu çok geçmeden istanbul'a çağrıldı ve her ikisinin de adı Osmanlı tarihinde bir daha geçmedi. Aynı şekilde yine Ruslar tarafından esir alınan Goşancalı [Halil Ağa] ve her yere korku salan Gavur Hasan da tarihten silindiler. Yılıkoğlu, 1812 yılı sonunda Boğdan'da tutuklandı . Asileri bastırmak için bir yıl önce daha küçük ayanlara karşı ciddi tedbirler alınmıştı bile . 1816 yılında ayaklanan Razgradlı Hasan Ağa, uzun süre tutunamadı : Şumnu Valisi tarafından takip edilerek öldürüldü . Kırcali eşkiyalarının kalıntıları olan ve köylerde her yeri yakıp yıkan siyah başlıklı delibaşlar da tarih sahnesinden silindiler.

Bosna, aynı dönemlerde mahalli beylerin, son savaşta büyük hizmetlerde bulunan ve genelde ayaklanan Sırplara karşı yadıma çağrılan itibarlı "kaptanların" elinde idi. Bu beylerin arasında Dadiçler göze batıyordu. Ülkenin 15-20 bin nüfuslu yeni başkenti Travnik'in valisi, uzun bir süre Bosna'nın bu ilk beylerinin iradesine bağlı idi. Dadiç, Ali Bey'in elinden Mostar'ı almayı başaramadı. Ali Bey'in oğlu Hacı da sultanın bu temsilcisine karşı başarı ile mücadele etti. 40 bin Katolik'i yöneten Fransiskenler - Rum Ortodoks Kilisesi'nin üyeleri 600 bin kadardı - ve Fransız konsolosunda huzursuzlar kimi zaman destek buluyorlardı. 1814 yılında ilk kayser birlikleri Mostar'a girdi. 1821 yılında Mostar halkı ayaklandı. Dadiçler Bosna'yı ebediyen terk ettikten sonra Celaleddin Paşa beylere ve ağalara tamamen boyun eğdirdi . Dağlarda ise 40 bin Karadağlılar bağımsızlıklarını muhafaza ettiler.

Geniş bir bölgenin beyi ve kalabalık bir ordunun komutanı olmasına rağmen, her yıl 4-5 bin kese toplayan Serez Valisi İsmail Bey, reayasını her zaman kolladığı gibi, sultanın da her zaman sadık bir dostu olarak kaldı. Serez ve civarı aslında miras hakkı ile birlikte, yanında hiçbir valiye izin vermek istemeyen ve özgürlüğüne paşa olarak Osmanlı Sultam'nın kullarının saflarına katılmayacak kadar düşkün yaşlı beyin şahsi mülkiyeti idi.

Selanik'te yeniçeriler uzunca bir süre keyiflerine göre yaşamışlardı. Onları dizginlemek için, Fransız eğitimi almış, matematik ve resimle ilgilenen İsmailzâde Yusuf Paşa buraya gönderildi. Balyabadra ve Halep'te valilik yapmış bu genç adam, gerçekten de burada örnek gösterilecek bir düzen sağlayabildi. Fransızların 1806 yılında bir başkonsolos gönderdikleri İşkodra vilayetinin de miras hakkı vardı.

Muhtemelen daha küçük Berat da babadan oğula miras bırakılabiliyordu. Bölgeleri, gerçek bir Epir ve Tesalya Arnavut-Rum devletini oluşturan Tepedelenli Ali Paşa'nın bölgelerine bitişikti. İktidarı elinde tutan bu güçlü şahsın oğullarından biri olan Veli Paşa'nın kızı, İşkodra Valisi Mustafa Paşa ile evlenecekti. 1810 yılında Tepedelenli Ali Paşa'nın diğer oğlu Muhtar Paşa'nın adamları, yeni hanedanları bu bölgelerden sürmek üzere, İbrahim Paşa'nın oradaki beylerin himayesi altında sığındığı Avlonya'ya ve Berat'a akın ettiler.

Gardiki ve Ergiri Kasrı (Argyrokastron)'nı 1812 yılında topraklarına kattı44 ve halk arasındaki eski aile düşmanlarını acımasızca idam ettirdi: Tepedelenli Ali Paşa, bu bahtsızları önce iki yüzlü bir davranışla af dileyerek alaya alıyor, sonra idam ederek cenazelerini ortada bırakmaktan zalimce bir zevk alıyordu. Delvine Valisi Mustafa Paşa'yı, Bâbıâli tarafından tekrar makamına getirilmesine dair kesin emrine rağmen,

kendi elleriyle boğdu. Bu korkunç yaşlı adam ve oğulları, hem Pazvandoğlu'na karşı yapılan savaşlara, hem de serhad boylarındaki son seferlere katılmışlardı . Yanya, Elbasan, Berat, Tırhala, İnebahtı, Eğriboz ve Mora valileri olarak Osmanlı Sultanı'nin ülkenin batısında ve güneybatısında vekilleriydiler. Tepedelenli Ali Paşa'nın, Ayamavra'nın ve Parga'nın kendisine verilmesini talep ettiği ve parasal yardım umduğu İngiltere ve Korfu'da erzak gönderdiği Fransa ile ilişkileri, haince düşüncelerin işareti değil, aksine her olaydan yarar sağlamayı bilen kurnaz bir adamın aldığı tedbirlerdi.

Yanya'daki Avrupa konsolosları Rose ve Pouqueville, Leake ve Giorgio Foresti, Ali Paşa'nın her sırrından haberdar oldukları ve üzerinde mutlak nüfûza sahip oldukları ile övünürken, aslında Ali Paşa tarafından genelde kendisi için daha olumlu bir hava yaratacak haberler yaymak için araç olarak kullanılıyorlardı. Özgürlükten ve Rus dostluğu konusunda hayaller kuran Rumları ve Bâbıâli ile Fransa İmparatoruna savaş ilan eden (Haziran 1807) Yedi Ada Cumhuriyeti'ni dizginleyerek, Bâbıâli'ye büyük bir hizmette bulunuyordu. Asi Euthymios Vlahavas'ın yakalanması ve öldürülmesi de yine onun sayesinde oldu. Tüm bunlara rağmen, 1813 yılında sultanın Epir'in bağımsız valisi ve oğullanna karşı bir sefer düzenlemek için hazırlıklar yaptığına dair söylentiler çıktı . Gerçekte ise İstanbul'da hiç kimse böyle bir şey düşünmüyordu ve Osmanlı Sultanı, kendini "Arnavuüuk'un kurtarıcısı" olarak ortaya çıkma cüretini gösterecek bu adama karşı herhangi bir harekette bulunmadan önce, daha zayıf asileri cezalandırmak zorunda kalacaktı.

Anadolu'da bağımsızlık ruhunun en önemli temsilcileri, Serez Valisi İsmail Bey'in toprakları büyüklüğünde veya daha geniş topraklara sahibi olan Karaosmanoğulları ve Çapanoğulları idi. Karaosmanoğullannın başkenti Bergama idi ve topraklarını o kadar hoşgörü ile yönetiyorlardı ki, Mora'nin Arkadya bölgesinden Rum aileler akın akın buraya göç ediyorlardı. Ankara da Karaosmanoğullarının yönetiminde idi. Yine de itaatkârdılar ve son savaşlarda kendi bölgelerinin birliklerini orduya göndermişlerdi. Hatta Anadolu sipahilerinin başına bizzat geçmeyi bir onur sayıyorlar ve bu konuda komşuları Çapanoğulları ile yarışıyorlardı. Pazvandoğlu'na karşı verilen savaşa gerek Karaosmanoğullannın, gerekse Çapanoğullarının liderleri bizzat katıldılar . 1811 yılının sonlarına doğru Slobozia Adası'nda Çapanoğulları reisi ve Karaosmanoğlu ailesinin oğullanndan biri esir alınıp, Rusya'ya gönderildi .

Sultanı bu geniş toprakların gelirlerinden mahrum bırakmalarına rağmen, Osmanlı Devleti'nin itibaren artıran bu hanedanlardan daha tehlikeli olanlar, komşuları ve İranlılar ile sürekli anlaşmazlık içindeki Derviş Paşa'nın ancak 1819 yılında hüküm giydiği Van'daki hanedanlar; Erzurum ve Ermeni Dağlan'nda yaşayan asilzâdeler- Selim Paşa'nın oğlu Ahmed, 1816 yılında asi olarak Çıldır Dağlan'nda dolaşıyordu - Karaman reisleri, Antalya ve Rize vs. gibi sahil kıyılarını zorla işgal edenler ve hiçbir otoriteyi kabul etmek istemeyen derebeyleri ve eşkiya çetelerinin liderleri idi. II. Mahmud, savaş seferleri hazırlayarak, özellikle de kurnaz saldırılar ve birini diğerine karşı kışkırtarak hepsinden kurtulmak ve Anadolu yönetimine sadık ve kendisine bağımlı valileri getirmek için tedbirler aldı. Antalya ayanı uzun süren bir kuşatmadan sonra teslim olmaya zorlandı ve en azından hayatını kurtardı. Karaosmanoğullannın bir akrabası olan İzmir mütesellimi Kâtipoğlu, nüfusun dörtte birini oluşturan yeniçerilerin yardımı ile 1808 yılında isyan bayrağını çekti. Kâtipoğlu, Avrupa tarzında, kağıt oynayan ve Frenk dostlan ile içki içen bir adamdı. Kaptan-ı Derya Hüsrev Paşa üzerine gönderildi ve esir alman asi daha sonra Midilli Adası'nda idam edildi. Bunun üzerine İzmir'e daha güvenli biri olan Hasan Paşa yerleşti . 1814 yılında Sivas Valisi bir asiye ve bunu Rumkale'de himayesine alan bir beye karşı savaştı. Aynı vali, Trabzon Valisi ile birlikte Rize ayanının [Tuzcuoğlu Memiş AğaJ aşırılıklarını sona erdirdi. Çok geçmeden Bursa Valisi, Bilecik Beyi ve Osmanlı'nın beşiği olan Hüdavendigâr Sancağı'ndaki huzursuz derebeylerine karşı harekete geçme emrini aldı. Suriye'ye giden yol, bölgedeki asi ayanların uzaklaştırılması ile temizlendi ve Adana Valisi'nin yönetimine verildi . Aynı dönemlerde Karaosmanoğulları ve Hadımoğulları hanedanları söndü. Böylece Yozgat'ta hüküm süren Çapanoğulları ailesi, Türkmen göçebe Yörüklerden gelen Anadolu'daki bu güçlü timar asilzâdelerinin tek temsilcisi olarak kaldı. Çapanoğullarının yılda 9 milyon Frank getiren mülklerine daha sonra Osmanlı Sultanı adına el konulacaktı . Oğullarından Mehmed'in, Halep Valisi olarak yeniçerilerin te'dib edilmesinde Bâbıâli'ye hizmet etmiş olan Çapanoğlu'nun halefleri idam edildiler.

Aynı dönemde, Bâbıâli'nin bir dostu olan66 1797'de öldürülen Baban hanlarından Mehmed Han'ın aynı yıl İran tahtını ele geçiren yeğeni Feth Ali Han yönetiminde Rusya ile savaşa giren İran ile çok iyi ilişkiler kurulmuştu. Bâbıâli, Bükreş Antlaşması ile arabuluculuk görevini üstlenmişti.

Suriye'de "bütün insanların en vahşisi" olan Cezzar Ahmed Paşa'nın hatırası henüz canlı idi. Fransızların, Marunîleri Bonaparte'nin seferi sırasında kendi taraflarına çekebilme umudu yanlış çıktı . Sadece Abdurrahman Paşa tarafından ne yazık ki daha sonra yeniçerilerin hükmü altına girmesine yol açmak üzere , şeyhinin Uranlığından kurtarılan Halep'te yeniçerileri ile birleşen avam takımı 1813 ve 1820 yıllarında ayaklandı. Adı birçok kez geçen Sadrazam Hurşid Ahmed Paşa, ayaklanmayı bastırabilmek için ciddi tedbirler almak zorunda kaldı. Vahşi Kürtler ile bu bölgelerdeki mücadeleler devam ediyordu ve 1817 yılında Halep Şehri'ni ele geçirmeye çalıştılar . Şam'da II. Mahmud'un sadık bir hizmetkârı vardı: Şam Valisi Süleyman Paşa. Sahillerde Trablusşam Valisi Said Paşa ve Akkâ Valisi Süleyman Paşa neredeyse bağımsız hüküm sürüyorlardı ve bu ikisinin halefi Abdullah Paşa, 1822-1823 yıllarında asi olarak ayaklandı .

1810 yılının sonbaharında, sınır boylarındaki derebeylerinden bir diğeri olan Bağdat Valisi Süleyman Paşa hayata veda etti. Hasan Paşa ile başlayan (1702-1724) ve Ahmed, Süleyman, Ali ve Kerim Han'a karşı savaşıp, 1776 yılında Sadık Han tarafından ele geçirilen Basra'yı kaybeden Ömer Paşa (1764) ile devam ederek, yine bir Hasan Paşa ile Irak topraklarını yüzyıl boyunca neredeyse bağımsız olarak yöneten paşaların halefi idi. Süleyman Paşa, yerine geçmek için ölümünü planlayan gizli bir düşmanı olarak idam ettirdiği kethüdası Ahmed Bey aracılığıyla bu toprakları 30 yıl boyunca yönetmişti. Her yıl elde ettiği dört milyonluk gelirden sekizde birini İstanbul'a gönderiyordu. Emrinde 4 bin atlı, 2 bin piyade, 1.000-1.200 kadar sipahi ve en az 15 bin yeniçeri vardı . II. Mahmud, paşanın ölümünden sonra oğlunun her türlü çareye başvuranıA ' savunmaya çalıştığı servetine el koymak istedi. Bu amaçla Musahib Halet Efendi gibi kurnaz bir elçi oraya gönderildi. Yeni vali, paraları teslim etmeyi reddediyordu. Bunun üzerine komşu eyaletlerinin iki valisi üzerine gönderildi. Asi Paşa, aldığı bir mağlubiyetten sonra Kürtler tarafından öldürüldü ve yerine daha sakin bir vali getirildi. Said Paşa, İran'la ilişki içinde olan memurlarından biri ile mücadeleye girerek, 1817 yılında bölgedeki huzursuzlukları tekrar canlandırdı. Said Paşa, Halep'e atanmış olmasına rağmen, vilayetinden ayrılmak istemedi ve bir taraftan İran yanlısı Baban Hanı Mahmud'u uzaklaştırmaya çalışan, ama bunda başarılı olmayan yeni vali Gürcü Davud Paşa ile mücadeleye girişti . Paşa ünvanını taşıyan Kürt reisleri dahil olmak üzere, sınırlardaki diğer paşalar imtiyazlı yerlerini muhafaza ettiler .

Arap ıslahatçılar, Vehhabî lideri Abdülaziz'in ölümünden sonra da ilerlemeyi durdurmamışlardı. Suud, 3-4 Nisan 1803 tarihinde önce Mekke'yi, sonra Medine'yi ve nihayet 1806 yılında Cidde'yi ele geçirdi. Araplar Zubeyr ve Basra önlerine kadar geldiler. 1808 yılında Şam halkına "tefessüh, rüşvet ve dünyevi adaletsizliği" temsil edenlerden uzak durma ve "gerçek inananlara" ve gerçek kardeşlik toplumuna katılmaları için çağrı yapıldı. 1810 yılı Nisan ayında Vehhabîler bizzat i stanbul'da faaliyeüer düzenlediler.

Sultan II. Mahmud, kutsal yerleri tekrar geri alabilmek ve Suriye üzerindeki tehlikeyi savuşturmak için Memlûk beylerini ortadan kaldıran Mehmed Ali Paşa'ya başvurmak zorunda kaldı. Yeni Mısır Valisi hizmete hazır görünüyordu: 1810 yılında sultana vergileri göndermiş ve parasal yardımlarda bulunmuştu. Beylerin kesik kafalarını taşıyan son gemiyi de istanbul'a göndermeden önce , atlıları Cidde'deki diğer birliklerle buluşmak üzere çölden geçerken, oğlu Tosun Paşa'yı düzenli ve Fransızlar tarafından eğitilmiş piyadeler ile Süveyş üzerinden Arabistan'a gönderdi. Savaş 1810 ile 1811 yılları arasında tam iki yıl sürdü . Once Medine geri alındı ve 30 Ocak 1813 tarihinde, top atışları altında, Mısır Valisi'nin, bu kutsal şehrin oğlu tarafından tekrar geri alınan anahtarlarını getiren elçileri İstanbul'a geldiler. Mekke'nin anahtarlarını ise Mehmed Ali Paşa'nın diğer oğlu İsmail Bey daha sonra bizzat İstanbul'a getirdi. İlki 1517 yılında yapılan şenlikler tekrarlandı: Kethüda Bey, anahtarları bir gümüş tabla üzerinde taşıyordu. Vehhabîlerin başkenti ise ancak 1818 yılında işgal edildi . Bir yıl sonra Abdullah Ebu Suud, kışkırtıcı ve asi olarak İstanbul'da boynu vurularak idam edildi. Ancak Batı Arabistan'ı kendine bırakan ve şimdi de eyaletinin güneyindeki Nübya topraklarını ele geçiren Mısır Valisi'nin gücünün çok yakın zamanda nelere mâl olacağını İstanbul'da daha henüz kimse tahmin bile edemiyordu.

II. Mahmud, aynı zamanda III. Selim'in yarım bırakmak zorunda kaldığı bir şeyi gerçekleştirmek istiyordu: Tıpkı Bizans dönemlerinde olduğu gibi, bir başkentten çok daha fazlası olan İstanbul'da düzeni tekrar sağlamak; asi tüm unsurları uzaklaştırıp, yok etmek; sürekli ayaklanmaya hazır yeniçerilerin disiplinsizliğini bastırmak ve Batı'dan esen ihtilal rüzgârlarını durdurmak.

Sürekli tekrarlanan endişe verici olaylar, bir ayaklanma neticesinde tahta cülus eden II. Mahmud'un bir otokrat olarak haklarının azaltılmasına asla tahammül etmeyeceğini bariz bir şekilde gözler önüne seriyordu. 1811 yılında namlı bir serdengeçti olan Kerim Ağa, belki bir komplo kurmak, ama kuvvetle muhtemel olarak namlı bir halk önderi rolünü üstlenmek üzere askerî ordugâhtan İstanbul'a geldi. İşe önce kendi mahallesinde emrivaki bir zorbalıkla cebini doldurmakla başladı: Yeni bir ev inşa etmek isteyen her Hristiyan, ona belirli bir bedel ödemek zorunda idi. Bunun üzerine topçubaşına derhal işini bitirme emri verildi ve Kerim Ağa, Boğaz'daki kalelerden birinde idam edildi . Yeni açtığı ve kundakçılık, cinayet ve benzer "kahramanlıklar" için sipariş aldığı kahvehanesi hemen kapatıldı. Mahalle sakinleri artık Kerim Ağa'dan fahiş fiyatlarla et satın almak zorunda değildiler . Bekâr Odaları diye anılan ve firarı veya serkeş askerlerin oturduğu, ancak etraftaki evler için birer dehşet hâline gelen yerler yıkıldı, gerçek yeniçeriler kışlalarına gönderildi ve yeniçeri olarak etrafta kibirle dolaşan ve huzursuzluk çıkartan serseriler ve avareler denize atıldılar . Böylece İstanbul ve Galata'daki askerî "tezvirat" nihayet sona erdirilmişti. II. Mahmud ise İstanbul'un çevresindeki gezilerde Rum ve Ermeni kızların kendisini seyretmesine izin veriyordu ve bir seferinde Tarabya'da St. Johannes Kilisesi'nin önünden geçerken, mihrabın önünde yanan sayısız mumun yanına kendi adına da bir mum yakılmasını emretti.

Hurşid Ahmed Paşa'dan sonra devletin mührü yetenekli hiçbir devlet adamına teslim edilemedi. II. Mahmud'un sadrazama ihtiyacı olmadığı gibi, nâzırlarına da güveni yoktu; hatta savaş zamanlarında sadrazamın çadırında bir casus bulunduruyordu92. En büyük özelliklerinden biri, kimsenin nüfuz edemediği bir ihtiyaüılık gösteren bu üstün yetenekli adam, gün geçtikçe "Türkiye'de emsaline nadiren tesadüf edilen bir olay" hâline geliyordu .

1809 yılında oğlu Mustafa , 1811 yılının Kasım ayında bir diğer oğlu dünyaya gelen ve böylece artık Osmanlı tahtının tek temsilcisi olarak kalmayan94 II. Mahmud'un asıl hedefi, sevdiği bir dostu ve akrabası olarak ona siyasi bir miras bırakan amcası III. Selim'in hedefiyle aynı idi: Yeniçerilerden kurtulmak ve yerine yeni daimi bir ordu kurmak. İstanbul'da böylesine rahat bir yönetim sürebilmesinin tek sebebinin, yeniçerilerin yokluğu olduğunu ve geri geldikleri takdirde bunun, sağladığı düzen, asayiş ve iyi idarenin sonu olacağını biliyordu. Sırbistan'daki huzursuzlukların uzamasına belki de yeniçerileri meşgul etmek için göz yumuyordu. Burada sürdürülen savaş bu arada 1810 ve 1811 yılları arasında çok büyük kurbanlar almış ve geri dönen ordu eski önemini yitirmişti. Sultan II. Mahmud, bundan dolayı daha da cesaretlenerek, nihai darbeyi vurmak gerektiğine inanıyordu.

Bu iş bütün zamanını ve ilgisini alıyordu. Batı'da sürekli değişen olaylara katılmak istemediği gibi, katılması da mümkün değildi. Besarabya'yı kaybetmesine birçok acı tecrübe yaşamasına neden olan Napoleon'un kalıcı bir rejim kuramamış olması onu memnun ediyordu. Devrilen müstebid, Elbe Adası'ndan geri döndüğünde başkentte ve eyaletlerde yaşayan Türkler, Napoleon'a karşı mücadeleye yardımcı olmak üzere toplantılar düzenliyorlardı. Rus Çarı tarafından kurulan Kutsal İttifak'ı kimi çevreler Osmanlı Devleti için bir tehdit olarak görüyorlardı, ama böyle bir tehlike gerçekleşmedi.

1814 yılı Nisan ayında atanan ve Haziran'da tekrar görevden alınan yeni reisülküttap olarak Galib Efendi, II. Mahmud'un dış siyaseti için, ayanlarla başarılı bir şekilde mücadele eden Halet Efendi'nin iç siyasette yaptıklarını başarıyordu. Her ikisi de tehlike altındaki devletin emniyetini ve güçlendirilmesini düşünüyorlardı. Kutsal İttifak'ın üç üyesinin [Rusya-Prusya-Avusturya] yürüttüğü siyaset sadece Avrupa'daki statükonun muhafaza edilmesinden başka bir hedefe yönelik olmadığı anlaşılınca, Bâbıâli de uzunca bir süre aralarında sürekli anlaşmazlıklar çıkan elçilerin mücadelelerinden dolayı çıkan huzursuzluklardan kurtuldu. Avusturya'nın Sırbistan'daki karışıklıklara müdahale edebileceğine , ingiltere'nin bir konsolos atadığı Kandiye'yi ele geçirmek istediğine ve Kıbrıs ile Takımadaları da ilhak etmeyi düşündüğüne ve Bağdat'taki karışıklıklarda İngiliz diplomasisinin de parmağı olduğuna100 dair endişelerin yanlış olduğu çok geçmeden anlaşıldı.

II. Mahmud'u sürekli olarak talepleri ve tehditleri ile baskı altında tutan tek devlet Rusya idi. İstanbul'a geri dönen elçi İtalinski, 1814 yılında Bükreş Antlaşması hükümlerinin yerine getirilmesini talep etti, hem de Rusların Kuban bölgesini ve Mingrelya'yı henüz boşaltmamış olmalarına rağmen. Ayrıca Bükreş Andaşması'nın 3. maddesi uyarınca Boğazlar'dan geçen Rus gemilerinin Osmanlı memurları tarafından yoklanmamasını talep ediyordu. Bunun dışında Besarabya'nın sınırları hakkında müzakereler başlatıldı, ama Rusya'nın öne sürdüğü taleplerin aşırılığından ötürü bu müzakereler oldukça uzun sürecekti. İngiltere, Avrupa barışı lehine arabuluculuk teklif etti (Mart 1815). Rusya adına, sultana garanti vermeye hazır görünüyordu ve Rus Çarı, bu garantiyi bizzat kabul edeceğini söylüyordu , ama bu tekliflerden de olumlu bir sonuç çıkmadı. Yeni elçi Gregor Strogonov, 1816 yılında İstanbul'dan ayrılan İtalinski gibi inatçı idi.

1812106 yılında akdedilen barışın sözde Bâbıâli tarafından onaylanmayan "Ek maddelerinin" (Article separe) yerine getirilmesi için baskı yapıyordu. Buna göre yeni sınır, önce belirlenen hatta uyulmadığı, hatta uyulması mümkün olmadığı için, eski Ceneviz Kalesi'nin bulunduğu yer dahil olmak üzere Tuna'nın kolu olan Kili'deki adaları da kapsayacaktı . Bâbıâli, biraz direndikten sonra 1817 yılının Eylül ayında baskılara boyun eğdi ve Ruslara sadece adı geçen adaları terk etmekle kalmayıp, Türklerin derhal temizletip, tahkim ettirdikleri Sulina koluna kadar "ıssız bölgenin" tamamını bıraktı108. Silistre ve İbrail'de de derhal yeni tahkimat çalışmaları başlatıldı.

Tüm bunlara rağmen Rusya'nın İstanbul'daki diplomatik savaşı, çeşitli olaylarla beslenerek devam etti. Kimi zaman Sırp meselesi öne sürülüyordu; kimi zaman Boğdan Prensi Skarlat Kallimachi antlaşmaya aykırı vergiler talep etmiş ve buna itiraz eden kibirli Yaş konsolosuna hakaret etmişti. Bâbıâli, bu esnada müdahale hakkının bu kavgacı konsoloslara değil, sadece ve sadece elçiye ait olduğunu ve sürekli müdahaleler sebebiyle Romen prensliklerinde gerçek bir hükümetin iş başına gelmesinin mümkün olamayacağını özellikle vurguladı. Kimi zaman da müzakerelerden sorumlu özel bir nâzır tarafından yürütülen müzakerelerde Asya'daki sınırlar söz konusu ediliyordu. Bir seferinde Rus tebaanın çeşidi şikâyeüeri; bir diğerinde ülkesinin kanını emdiği bilinen Eflak Prensi Karaca'nın 1818 yılı Ekim ayında firar ettiği haberi geliyordu İstanbul'a ve Strogonov, kaçan prensin yerine geçecek olan halefinin, kaçak prens hakkındaki iddialar incelenmeyip, her iki devlet tarafından kabul edilen azlinden ve 1802 tarihli antlaşma ile belirlenen yedi yıllık yönetim süresi sona ermeden, hemen atanmasına karşı çıkıyordu. Bu itirazlar aslında ciddi değildi ve Strogonov, Bâbıâli'den aldığı nazik bir cevaptan sonra, yeni Eflak Prensi Aleksandru Sutzo'yu kabul edip, karşılamakta tereddüt etmedi. Aleksandru Sutzo, selefinin kalan süresi de hesaplandığında, 1802 tarihli hatt-ı şerif uyarınca sekiz ay fazla iktidarda kalacaktı. Tüm bunlar elçinin emrivaki bir şekilde talep ettiği yeni bir toplantıda Karaca'nın, Bâbıâli'nin aşırı talepleri ve tehditleri sebebiyle sultanın kendi haznedarı tarafından kaçmaya zorlandığına dair, Sultan'ı küçük düşürücü kanıtları sunmasını engellemedi .

Bu kadar çok, küçük düşürücü müdahalelerin tecrübesinden geçen II. Mahmud, artık hiçbir toplantıya izin vermek istemeyince Rus Çarı, Bükreş Antlaşması'nin henüz yerine getirilmemiş maddelerini hatırlatmak üzere sultana bizzat bir mektup gönderdi (Nisan 1819). II. Mahmud, nazik bir biçimde bu gibi müzakerelere daha fazla katılmayı reddettiğini bildirerek cevap verdi. Bâbıâli ayıca Petersburg kabinesine "Sırpların mutlu ve memnun olduklarına" dair garanti verdi. Böylece nota alışverişi bir süreliğine durdu. Strogonov, 1820 yılının Mart ayında tekrar eski meseleleri gündeme getirdiğinde, kendisine asıl Bâbıâli'nin daha önce de belirttiği gibi, Asya'daki sınırların kesin olarak belirlenmesini talep etme hakkına sahip olduğu bildirildi . Buna rağmen II. Mahmud, son barışın mimarlarından Nişancı Harnid Efendi'yi ve kısa bir süre önce onurlu bir şeklide makamından azledilen Skarlat Kallimachi'yi Rus elçisi ile görüşmek üzere temsilcileri olarak atadı .

Strogonov, özellikle Osmanlı-Rus savaşına katılan herkes için genel bir af istiyordu . Romen prenslerinin zorbalıklarına da yine itirazlar geliyordu . Nihayet Sırplar için de yeni imtiyazlar isteniyordu .

Yaşlı Aleksandru Sutzo'nun ölümünden sonra eski Rus subayı Vladimiri (Vladimirescu) Tudor'un Olti bölgesinde Sırpları örnek alarak isyan bayrağını çektiği haberinin gelmesi ile müzakereler yarıda kesildi.

Tudor, Sırpların Makedonski ve Hacı Prodan gibi liderlerini yanına almıştı ve onlar gibi adalet ve "zavallı halkın" esirgenmesi çağrısında bulunuyordu. Çok geçmeden ayrıca gelecekteki "Daçya Kralı" Konstantin'in oğlu General Aleksander ipsilanti , Rus kardeşleri Nikola ve George ve Besarabya komutanı General Benningsen'in eski yaveri, Yarbay Prens George Kantakuzen'in, Halet Efendi'nin musahibi olan yeni Boğdan Prensi Mihail Sutzo ile gizlice anlaşarak, "Yunanlıların özgürlüğünü" ilan etmek üzere Prut Nehri'ni aştıkları haberi geldi.

Kaynakça
Kitap: OSMANLI İMPARATORLUĞU TARİHİ
Yazar: NICOLAE JORGA
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1774-1912 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir